Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

14. Bu zamanda ihlâslı sadâkat, livechillâh uhuvvet ve fîsebîlillâh muavenet lâzımdır

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Azîz, sıddık, mübârek kardeşlerim!
Sizlerin bu bayram manevî hediyeniz, bayramımı öyle bir tebrik etti ki, binler kederim olsaydı silerdi. Bin Bârekallâh. Böyle bir zamanda böyle ihlâslı sadâkat, livechillâh uhuvvet ve fîsebîlillâh muâvenet ancak àlî himmet sıddıkînlerde bulunur. Hàlık‑ı Zülcelâl’e hadsiz hamd ve şükür olsun ki, sizin gibileri, Kur'ân‑ı Hakîm’e hàdim ve Risale‑i Nura şâkird eylemiş.
Husrev kardeş! Senin, umum kardeşlerin nâmına bayram tebriki hesabına, başta Kur'ânın baştaki çok şirin ve güzel cüzleri olarak Mektûbat’ın kısm‑ı a'zamını hediye etmekliğiniz, bin tebrik hükmünde oldu. Bin Bârekallâh.
39
Küçük Ali kardeşim! Senin, büyük manevî hediyen beni cidden şaşırttı, çok mütehayyir etti. O mükemmel yazılar, Büyük Ali’nin, yoksa Küçük Ali’nin mi bilemedim. Benim için yeniden dünyaya bir Abdurrahman, bir Lütfi gelmiş gibi. Büyük Hâfız Ali’nin sisteminde bir kahraman yardımcı ve iki mübârek ve hàlis ve kıymetdâr Mustafaların elinde bir elmas kılınç buranın fethinde benim gibi bir âcizin muâvenetine koşuyor gördüm. Mâşâallâh, Büyük Hâfız Ali’nin nurânî ve büyük fabrikası Kuleönü’nü de içine almış gibi; aynı kalem, aynı tarz, aynı iktidar göstermişsin. Risale‑i Nurun tam kàmetine yakışacak nakışlar, murassa' elbise giydirmişsiniz.

15. Talebeleri sağ kaldıkça Üstadın ölüme dostâne bakması

Azîz ve sıddık kardeşlerim!
Bayramınızı tebrik ve hizmetinizi takdir ve muvaffakıyetinize duâ ederek Hàlık‑ı Rahîm’e hadsiz şükür ederim ki; sizler gibi sebatkâr ve fedâkâr kardeşleri Risaletü'n‑Nura sâhib ve nâşir yapmış. Ben, sizleri düşündükçe, rûhum inşirah ve kalbim ferâhlarla dolar. Daha, dünyadan gitmek benim için medâr‑ı teessüf olamaz. Sizler kaldıkça ben yaşıyorum diye, mevte dostâne bakıyorum; ecelimi telâşsız bekliyorum. Allah sizden ebeden râzı olsun. Âmîn, âmîn, âmîn!‥

16. Bu zamanda en lüzumlu, en ehemmiyetli, en birinci vazife iman kurtarmaktır

Kardeşlerim! Size latîf bir hikâye:
Bir zaman, Barla’da bir zât, ağaçtan bir kutuda, cevizli bir tatlı bana göndermişti. Mukâbilini verdiğim o bir buçuk kilo lokmalardan her gün altışar tane ben kendim yerdim ve bazen o kadar ve daha ziyâde başkalara teberrük olarak verirdim. Sıddık Süleyman bu hâdiseyi belki tahattur eder. Bir aydan ziyâde devam etti. Sonra, merhum Gâlib Bey ile hesab ettik, onun beş‑altı misli bereket içinde olduğuna kanâatimiz geldi. Ben o vakit dedim: Bu zâtta ehemmiyetli bir bereket, bir ihlâs var.” Şimdi tahmin ve tahattur ediyorum ki, o zât Hacı Hâfız imiş. O acîb bereketin şimdi sırrı çıkmış.
40
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Nur fabrikasının sâhibi Hâfız Ali’nin ve mübâreklerin köyleri ortasında, duâda, Sav köyü mevki almış. Tam bir senedir ahyâ yüzünden emvât dahi hisse alıyorlar.
Risaletü'n‑Nurun hizmetinde ekser şâkirdleri birer nev'i kerâmet ve ikram‑ı İlâhî hissettikleri gibi, bu âciz kardeşiniz çok muhtaç olduğu için, çok nev'ilerini ve çeşitlerini hissediyorum. Ve bu sıralarda bu havâlideki şâkirdler, yemînle itiraf ediyoruz ki; Biz Nur’un hizmetinde çalıştıkça hem maîşetçe, hem istirahat‑i kalpçe bir genişlik, bir ferâh zâhir bir sûrette hissediyoruz.” Ben kendimce o kadar hissediyorum ki, nefis ve şeytanım dahi o bedâhete karşı hayret ederek sustular. .………………
Biliniz ki, bir seneden ziyâdedir, ben duâda, Risaletü'n‑Nurun şâkirdlerinin risalelerle alâkadar olan ezvâc ve evlâd ve vâlideynlerini dahi dâhil ediyorum. Bunun bir sebebi; başta Sabri olarak, orada burada bazı zâtlar, çoluk ve çocukları ile dâireye girmeleridir. ……………………‥
Adâlet‑i İlâhiye, İslâmiyete ihanet eden mimsiz medeniyete öyle bir azâb‑ı manevî vermiş ki, bedevîliğin ve vahşîliğin derecesinden çok aşağıya düşürtmüş. Avrupa’nın ve İngiliz’in yüz sene ezvâk‑ı medeniyesini ve terakkî ve tasallut ve hâkimiyetin lezzetlerini hiçe indiren mütemâdi korku ve dehşet ve telâş ve buhran yağdıran bombaları başlarına musallat etmiş.
İşte böyle bir zamanda en lüzumlu, en ehemmiyetli, en birinci vazife îmânı kurtarmak olduğundan; bu zamana ve bu seneye bakan beşâret‑i Kur'âniye ve ﴿فَضْلًا كَب۪يرًا﴿فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُ âyetlerin müjdesi en büyük bir fütûhât sûretinde Risaletü'n‑Nurun manevî fütûhât‑ı îmâniyesini gösteriyor.
41
Evet, bir adamın îmânı; ebedî ve dünya kadar bir mülk‑ü bâkînin anahtarı ve nurudur. Öyle ise, îmânı tehlikeye ma'rûz her adama, bütün küre‑i arzın saltanatından daha fâideli bir saltanat, bir fütûhât kazandıran Risaletü'n‑Nur, elbette bu âyetlerin, bu asırda, bu beşâretlerinin kasdî bir medâr‑ı nazarlarıdır.
Nur ve Gül Fabrikalarının hademe ve sâhibleri, insanın başında iki göz gibidir; zâhiren ikidir, fakat bir görürler. Ahvel (şaşı) gözlü iki görür. Lillâhi'l‑Hamd bu iki cereyan‑ı nurânî kemâl‑i ittihâddadırlar.

17. Risale‑i Nur’un kerametlerinden bir-iki nümune

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ دَقَائِقِ الْفِرَاقِ
Azîz, mübârek, sıddık, sâdık, rûhum, canım kardeşlerim!
Sizin beni çok mesrûr eden son mektûbunuza Isparta yoluyla cevab vermediğimin sebebi; benim, Isparta merkeziyle olan münâsebetime buraca çok dikkat edilmesidir. Hem, öteki yolda size gelinceye kadar Risaletü'n‑Nurun müteaddid merkezlerinin istifadesidir.
Husrev kardeş! Son mektûbumda demişim: Husrev’lerin vâlideleri sebebiyet verdiler ki, bir seneden ziyâde bir vakitten beri bütün talebelerin peder ve vâlideleri duâya dâhil olmuşlar. Sakın yanlış zannetmeyiniz. Senin vâliden gibi, on seneden beri Risaletü'n‑Nurun hàs şâkirdlerinin dâiresinde bulunan orada çok âhiret hemşirelerim var. Onlar, yeniden başkalarının duâya dâhil olmalarına sebeb olmuşlar demektir.
42
Size Risaletü'n‑Nurun kerâmetinin bu havâlide zuhûr eden çok tereşşuhâtından bir‑iki hâdise beyân ediyorum:
Birisi: Hatîb Mehmed (Rahmetullâhi Aleyh) nâmında ciddi bir ihtiyar talebe, İhtiyarlar Risalesi’ni yazıyordu. Onbirinci Ricâ”nın âhirlerinde ve merhum Abdurrahman’ın vefâtının tam mukâbilinde kalemi, ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ yazıp ve lisânı dahi لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyerek hüsn‑ü hâtimenin hâtemiyle sahife‑i hayatını mühürleyip, Risaletü'n‑Nur talebelerinin îmânla kabre gireceklerine dair olan işârî beşâret‑i Kur'âniyeyi vefâtıyla imza etmiş. Rahmetullâhi aleyh, rahmeten vâsia.
İkincisi: Sizin te'lifiniz olan Fihristenin tashihinde, bir müstensihin noksan bıraktığı bir sahifeyi, Tahsin’e dedim: Yaz!” O da yazmaya başladı. Simsiyah bir mürekkebden ve temiz kalem ile birden yazdığınız ikinci cild Fihristenin makbûliyetine hüccet olarak o siyah mürekkeb güzel bir kırmızı sûretini aldı. yarım sahife kadar bu garîb hâdiseye taaccüb edip bakarken, o mürekkeb simsiyaha döndü. Sahifenin öteki yarısı, aynı kalem, aynı hokka tam siyah yazıldı.
Bir zaman Barla’da, bağlardaki köşkte, Şamlı Hâfız ve Mes'ûd ve Süleyman’ın müşâhedesiyle aynı hâdiseyi başka şekilde gördük. Şöyle ki:
Ben, sevmediğim için siyah bir mürekkebi kısmen döktüm; birden mütebâkisi çok beğendiğim güzel bir kırmızıya tahavvül etti. Risaletü'n‑Nurun kâtiblerini şevklendirdi. Gözümüze silsile‑i kerâmetin bir ucunu ve bir tereşşuhunu gösterdi.
43

18. Risale‑i Nur Talebesi kime denir?

Âhiret kardeşlerime mühim bir ihtar
İki Maddedir.
Birincisi: Risale‑i Nura intisab eden zâtın en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak ve yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan veya yazdıran, Risale‑i Nur Talebesi ünvânını alır. Ve o ünvân altında, her yirmidört saatte benim lisânımla belki yüz defa, bazen daha ziyâde hayırlı duâlarımda ve manevî kazançlarımda hissedar olmakla beraber; benim gibi duâ eden kıymetdâr binler kardeşlerin ve Risale‑i Nur talebelerinin duâlarına ve kazançlarına dahi hissedar olur.
Hem, dört vecihle dört nev'i ibâdet‑i makbûle hükmünde bulunan kitabetinde; hem îmânını kuvvetlendirmek, hem başkalarının îmânlarını tehlikeden kurtarmasına çalışmak, hem hadîsin hükmüyle, bir saat tefekkür bazen bir sene kadar bir ibâdet hükmüne geçen tefekkür‑ü îmânîyi elde etmek ve ettirmek, hem hüsn‑ü hattı olmayan ve vaziyeti çok ağır bulunan Üstad’ına yardım etmek ile hasenâtına iştirâk etmek gibi çok fâideleri elde edebilir.
Ben, kasemle te'min ederim ki; bir küçük risaleyi kendine bilerek yazan adam, bana büyük bir hediye hükmüne geçer; belki herbir sahifesi bir okka şeker kadar beni memnun eder.
İkinci Madde: Maatteessüf, Risale‑i Nurun, îmânsız ve emânsız cin ve ins düşmanları onun çelik gibi metîn kalelerine ve elmas kılınç gibi kuvvetli hüccetlerine mukàbele edemediklerinden; çok gizli desîseler ve hafî vâsıtalar ile, haberleri olmadan, yazanların şevklerini kırmak ve fütûr vermek ve yazıdan vazgeçirmek cihetinde şeytancasına hücum edip darbe vuruyorlar. Hususan burada ihtiyaç pek çok ve yazıcılar çok az ve düşmanlar çok dikkatli, kısmen talebeler mukâvemetsiz olduğundan; bu memleketi o Nurlardan bir derece mahrum ediyor.
Benimle hakikat meşrebinde sohbet etmek ve görüşmek isteyen adam hangi risaleyi açsa benimle değil, Hàdim‑i Kur'ân olan üstadıyla görüşür ve hakàik‑ı îmâniyeden zevkle bir ders alabilir.
44

19. Manevî bir ihtarla yazılan iki ince mes'ele

Manevî bir ihtar ile bir‑iki ince mes'eleyi size yazıyorum:
Birincisi:
Geçen Ramazan‑ı Şerîfte, Ehl‑i Sünnetin selâmet ve necâtı için edilen pek çok duâların şimdilik âşikâre kabûlleri görünmemesine hususî iki sebeb ihtar edildi.
Birincisi: Bu asrın acîb bir hàssasıdır. (Hâşiye) Bu asırdaki Ehl‑i İslâm’ın fevkalâde sâfderunluğu ve dehşetli cânîleri de âlîcenâbâne affetmesi; ve bir tek haseneyi, binler seyyiâtı işleyen ve binler manevî ve maddî hukuk‑u ibâdı mahveden adamdan görse, ona bir nev'i tarafdâr çıkmasıdır. Bu sûretle ekall‑i kalîl olan ehl‑i dalâlet ve tuğyan; sâfdil tarafdâr ile ekseriyet teşkil ederek, ekseriyetin hatâsına terettüb eden musîbet‑i âmmenin devamına ve idâmesine belki teşdidine kader‑i İlâhiye’ye fetvâ verirler; biz buna müstehakız derler.
Evet, elması bildiği (âhiret ve îmân gibi) hâlde yalnız zarûret‑i kat'iyye sûretinde şişeyi (dünya ve mal gibi) ona tercih etmek ruhsat‑ı şer'iye var; yoksa, küçük bir ihtiyaçla veya heves ile veya tama' ve hafif bir korku ile tercih edilse, eblehâne bir cehâlet ve hasârettir, tokada müstehak eder. Hem âlîcenâbâne affetmek ise yalnız kendine karşı cinayetini affedebilir. Kendi hakkından vazgeçse hakkı var; yoksa başkaların hukukunu çiğneyen cânîlere afüvkârâne bakmaya hakkı yoktur, zulme şerîk olur.
İkinci Sebeb: Yazmaya izin olmadığından yazılmadı.
İkinci Mes'ele:
Kardeşlerim!
Eskişehir Hapishânesinde, âhirzamanın hâdisâtı hakkında gelen rivâyetlerin te'villeri mutâbık ve doğru çıktıkları hâlde, ehl‑i ilim ve ehl‑i îmân onları bilmemelerinin ve görmemelerinin sırrını ve hikmetini beyân etmek niyetiyle başladım; bir‑iki sahife yazdım perde kapandı, geri kaldı.
45
Bu beş senede, beş‑altı defa aynı mes'eleye müteveccih olup muvaffak olamıyordum. Yalnız o mes'elenin teferruâtından bana ait bir hâdiseyi beyân etmek ihtar edildi. Şöyle ki:
Hürriyetin bidâyetinde, Risale‑i Nurdan çok evvel, kuvvetli bir ümîd ve i'tikàd ile, ehl‑i îmânın me'yûsiyetlerini izâle için, İstikbâlde bir ışık var, bir nur görüyorum diye müjdeler veriyordum. Hattâ, hürriyetten evvel de talebelerime beşâret ederdim. Tarihçe‑i Hayat’ımda merhum Abdurrahman’ın yazdığı gibi, Sünûhât misillû risalelerde dahi Ben bir ışık görüyorum.” diye dehşetli hâdisâta karşı o ümîd ile dayanıp mukàbele ederdim. Ben de herkes gibi o ışığı siyaset âleminde ve hayat‑ı ictimâiye-i İslâmiye’de ve çok geniş bir dâirede tasavvur ederdim. Hâlbuki hâdisât‑ı âlem beni o gaybî ihbarda ve beşârette bir derece tekzîb edip ümîdimi kırardı.
Birden bir ihtar‑ı gaybî ile kat'î kanâat verecek bir sûrette kalbime geldi. Denildi ki: Ciddi bir alâka ile senin eskiden beri tekrar ettiğin bir ışık var, bir nur göreceğiz diye müjdelerin te'vili ve tefsiri ve tâbiri, sizin hakkınızda belki îmân cihetiyle, Âlem‑i İslâm hakkında dahi en ehemmiyetlisi Risale‑i Nurdur. Bu ışıktır; seni şiddetle alâkadar etmişti. Ve bu nurdur ki, eskide de tahayyül ve tahminin ile geniş dâirede belki siyaset âleminde gelecek mes'ûdâne ve dindarâne hâletlerin ve vaziyetlerin mukaddimesi ve müjdecisi iken, bu muaccel ışığı o müeccel saâdet tasavvur ederek eski zamanda siyaset kapısıyla onu arıyordun.
Evet, otuz sene evvel bir hiss‑i kable'l-vukû' ile hissettin. Fakat nasıl kırmızı bir perde ile siyah bir yere bakılsa karayı kırmızı görür. Sen dahi doğru gördün, fakat yanlış tatbik ettin. Siyaset câzibesi seni aldattı.”
46

20. Nur’un neşrine çalışan talebeleri Üstadın tebriki

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ عُمْرِكُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ اٰم۪ينَ
Azîz, sıddık kardeşlerim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de muktedir, kuvvetli arkadaşlarım!
Bu defa me'mûlüm fevkındeki kaleminizle, manevî hediyeniz isbât etti ki; ihtiyar, zaîf, âciz bir Said yerine; genç, kavî, iktidarlı çok Saidler sizlerde vardır. Aynı rûh, aynı ifâde, aynı îmân Hadsiz şükür ve senâ olsun ki; Rabb‑i Rahîm sizleri Risale‑i Nura hâmî, nâşir, sâhib, şâkird eylemiş. Bizlere pek çok ağır müşkülât içinde kudsî hizmete muvaffakıyet ihsân etmiş. Zaman ve zemin, sizler ile çok müştâk olduğum uzun konuşmayı hoş görmediği için kısa kesip rûh u canımla herbirinize binler selâm. Mâşâallâh, Bârekallâh derim.
Bu mübârek şühûr‑u selâsede duânıza çok muhtaç kardeşiniz Said Nursî
47

21. Âhirzamandan haber veren mühim bir hadis

Âhirzamandan Haber Veren Mühim Bir Hadîs
لَا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّت۪ي ظَاهِر۪ينَ عَلَى الْحَقِّ حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِهِ
Ramazan‑ı Şerîfte onuncu günün ikinci saatinde birden bu Hadîs‑i Şerîf hâtırıma geldi. Belki, Risale‑i Nur şâkirdlerinin tâifesi ne kadar devam edeceğini düşündüğüme binâen ihtar edildi. لَا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّت۪ي şedde sayılır, tenvin sayılmaz; fıkrasının makam‑ı cifrîsi bin beşyüz kırkiki ederek nihâyet‑i devamına îmâ eder.لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُظَاهِر۪ينَ عَلَى الْحَقِّ şedde sayılır, fıkrası dahi; makam‑ı cifrîsi bin beşyüz altı edip, bu tarihe kadar zâhir ve âşikârâne, belki gâlibâne; sonra kırkikiye kadar, gizli ve mağlûbiyet içinde vazife‑i tenviriyesine devam edeceğine remze yakın îmâ eder.
وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِلَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُحَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِهِ
şedde sayılır, fıkrası dahi; makam‑ı cifrîsi bin beşyüz kırkbeş olup kâfirin başında kıyâmet kopmasına îmâ eder.
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
48
Cây‑i dikkat ve hayrettir ki, üç fıkra bil'ittifak bin beşyüz tarihini göstermeleriyle beraber, tam tamına mânidâr, ma'kul ve hikmetli bir sûrette bin beşyüz altıdan kırkikiye, kırkbeşe kadar üç inkılâb‑ı azîmin ayrı ayrı zamanlarına tetâbuk ve tevâfuklarıdır. Bu îmâlar gerçi yalnız bir tevâfuk olduğundan delil olmaz ve kuvvetli değil, fakat birden ihtar edilmesi bana kanâat verdi. Hem kıyâmetin vaktini kat'î tarzda kimse bilmez; fakat, böyle îmâlar ile bir nev'i kanâat, bir gâlib‑i ihtimal gelebilir.
Fâtiha’da ﴿صِرَاطِ مُسْتَق۪يمْ ashâbının tâife‑i kübrâsını ta'rif eden ﴿اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْfıkrası, şeddesiz bin beşyüz altı veya yedi ederek tam tamına ظَاهِر۪ينَ عَلَى الْحَقِّfıkrasının makamına tevâfuku ve mânâsına tetâbuku ve şedde sayılsa لَا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّت۪ي fıkrasına üç mânidâr farkla tam muvâfakati ve ma'nen mutâbakatı bu hadîsin îmâsını te'yid edip remz derecesine çıkarıyor.
Ve müteaddid âyât‑ı Kur'âniye’de ﴿صِرَاطِ مُسْتَق۪يمْ kelimesi, bir mânâ‑yı remziyle Risaletü'n‑Nura mânâca ve cifirce îmâ etmesi remze yakın bir îmâ ile, Risaletü'n‑Nur şâkirdlerinin tâifesi, âhirzamanda o tâife‑i kübrâ-yı a'zamın âhirlerinde bir hizb‑i makbûl olacağını işâret eder diye def'aten birden ihtar edildi.
﴿اَلْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِلَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
49

22. İbrahim Suresi'nin Risale‑i Nur’la alâkadar bir ayeti

Azîz kardeşlerim!
Bu saatte ben Kur'ân okurken, Risale‑i Nur ile ziyâde alâkadar olan Sûre‑i İbrahim’de bir âyet beni meşgul ederken, Emin size göndereceği mektûbu getirdi ve dar vaktimizde bu geniş âyetin denizinden ancak bir katrecik bu parçaya girebildi. Birkaç dakika zarfında yazdık, vakit bulamadık, kusura bakmayınız.

23. Risale‑i Nur’un iman ve tevhid için büyük tahşidatı

بِاسْمِهِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ اَيَّامِ الْفِرَاقِ
Azîz, sıddık, vefâdâr, sebatkâr kardeşlerim!
Cenâb‑ı Hakk’a yüz binler şükür ve hamdolsun. Sizin gibi sâdık, ciddi, fa'âl zâtları Risale‑i Nurun etrafında toplayıp bağlamış; îmân ve Kur'ân hizmetinde kuvvetli ve nurlu kalemlerini çalıştırıyor.
Kardeşlerim! Bu defa irsâlâtınız o kadar beni memnun ve minnetdâr etti ki; herbir sahifesi bir kıymetdâr hediye ve güzel bir mektûb hükmünde göründü; hüzünlerimi, gamlarımı izâle edip ve kalbimi sürûr ve sevinç ile doldurdu. Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn onların hurûfları adedince size rahmet etsin ve sizden râzı olsun.
50
Hâfız Ali kardeşim! Bir zaman Barla’da Cuma gecesinde duâ ederken, senin Âmîn sesini iki defa sarîhan işittim. Arkama baktım. Dedim: Hâfız Ali ne vakit gelmiş?” Dediler: O burada yoktur.” Ben şimdi o vâkıadan diyebilirim ki; üç‑dört saat mesâfeden duâma âmînini işittirmesi, otuz günlük mesâfeden buradaki zaîf dâvet ve duâma kuvvetli ve te'sirli bir âmîn hükmünde olan yazıların imdâdıma yetişmesi çok mânidâr bir tevâfuktur.
Sıddık Sabri! Senin cisminde (ayağında) kardeşliğimin sikkesini gördüğüm zaman bir hiss‑i kable'l-vukû' ile kalbime geldi: Bu zât mühim bir vakitte bana çok ehemmiyetli bir kardeşlik edecek. Ve muvaffak oldun, yaptın. Allah senden ebeden râzı olsun.
Abdülmecîd’e Beşinci Şuâ’yı haber vermiştim, cevab gelmedi. Belki ihtiyaten sükût ettiler, göndermedim. Siz, evvelce muhâbere ediniz, sonra gönderebilirsiniz. Eğer Hastalar Risalesi’ni bana gönderirseniz, İhtiyarlar Risalesi de beraber olsa daha iyi olur. Mektûbunuzda selâm gönderen vefâdâr kardeşlerime binler selâm.
Bugünlerde manevî bir muhâverede bir suâl ve cevabı dinledim. Size bir kısa hülâsasını beyân edeyim.
Biri dedi: Risale‑i Nurun îmân ve tevhid için büyük tahşidâtları ve küllî techizâtları gittikçe çoğalıyor ve en muannid bir dinsizi susturmak için yüzde birisi kâfî iken, neden bu derecede harâretle daha yeni tahşidât yapıyor?”
Ona cevaben dediler:
Risale‑i Nur, yalnız bir cüz'î tahribâtı, bir küçük hâneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribâtı ve İslâmiyeti içine alan dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhît kaleyi tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve hàs bir vicdânı ıslaha çalışmıyor; belki bin seneden beri tedârik ve terâküm edilen müfsid âletler ile dehşetli rahnelenen kalb‑i umumî ve efkâr‑ı âmmeyi ve umumun, bâhusus avâm‑ı mü'minînin istinâdgâhları olan İslâmî esâslar ve cereyanlar ve şeâirler kırılmasıyla, bozulmaya yüz tutan vicdân‑ı umumîyi Kur'ânın i'câzıyla o geniş yaralarını, Kur'ânın ve îmânın ilâçları ile tedâvi etmeye çalışıyor. Elbette böyle küllî ve dehşetli rahnelere ve yaralara hakkalyakìn derecesinde ve dağlar kuvvetinde hüccetler, cihâzlar ve bin tiryâk hâsiyetinde mücerreb ilâçlar, hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki; bu zamanda, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın i'câz‑ı manevîsinden çıkan Risale‑i Nur o vazifeyi görmekle beraber, îmânın hadsiz mertebelerinde terakkiyât ve inkişafata medârdır.” diyerek uzun bir mükâleme cereyan etti. Ben de tamamen işittim hadsiz şükrettim, kısa kesiyorum.
51
Bu hâdise münâsebetiyle yine bugünlerde hâtırıma gelen bir vâkıayı beyân ediyorum:
Ben, namaz tesbihâtının âhirinde, otuz üç defa kelime‑i tevhidi zikrederken, birden kalbime geldi ki; Hadîs‑i Şerîfte: Bazen bir saat tefekkür bir sene ibâdet hükmüne geçer.” Risale‑i Nurda o saat var; çalış, o saati bul, ihtar edildi. Âdeta ihtiyarsız bir sûrette, Kur'ânın Âyetü'l‑Kübrâ’sının iki tefsiri olan iki Âyet‑i Kübrâ risalelerinden mülahhas tefekkürî bir tekellüm, tam bir saat devam etti. Baktım, size gönderdiğim Âyetü'l‑Kübrâ risalesinin Birinci Makam’ın hülâsasından müntehab güzel bir sırrını hülâsa ile, Yirmidokuzuncu Lem'a‑i Arabiyeden müstahrec nurlu, tatlı fıkralardan terekküb ediyor. Ben, kemâl‑i lezzetle, her gün tefekkürle okumaya başladım.
Birkaç gün sonra hâtırıma geldi ki: Mâdem Risale‑i Nur bu zamanın bir mürşididir, talebelerine bir vird‑i ekber olabilir diye kaleme aldım.
Ve bütün risalelerin hususî menba'ları, mâdenleri olan binden ziyâde Âyât‑ı Kur'âniye’yi kendi Kur'ânımda, evvelce işâretler koyup bir Hizb‑i A'zam-ı Kur'ânî yapmak niyet etmiştim.
52
Şimdi bu Hizb‑i A'zam ve bu Vird‑i Ekber, Risale‑i Nur mensûblarına bazı eyyâm‑ı mübârekede okunması için bir zaman size de göndermek hakkınız var. İnşâallâh bir zaman sonra size gönderilecek. Bazı kelimelerini tercüme ve bir kısım kayıdlarını tefhim için vakit bulsam, gayet kısa hâşiye gibi bir şeyi yazacağım.
Umum kardeşlerime ve Hizmet‑i Kur'âniye’de bütün arkadaşlarıma hasret ve iştiyak ile binler selâm.
Duâlarınıza muhtaç Said Nursî

24. Risale‑i Nur’un ehl-i dünya dinsizlerine verdiği dehşet

Azîz kardeşlerim!
Sizlere her gün birer uzun mektûb yazmak hakkınız var iken, maatteessüf üç seneden beri size göndermek için yazdığım bir mektûb şimdiye kadar bekliyor, eski sakomun cebinde duruyor. Demek Risale‑i Nur, ehl‑i dünya dinsizlerine çok dehşet vermiş ki, dünyalarına karışmadığım hâlde bu tazyîkatı yapıyorlar. Her ne ise Hiç unutamadığım sebatkâr, ciddi kardeşlerime, hususan ikinci vatanım Barla’daki vefâdâr sıddıklara pek çok selâm ve duâ ederim.
Binler hasret ve iştiyakla sizleri düşünen ve her yirmidört saatte belki yüz defa duâ ile tahattur eden ve duânıza muhtaç olan
Said Nursî

25. Üç husus: Hizmette sadâkat, gayret, sebat, metanet; Ayetü’l‑Kübra’nın tebyizindeki tevafuk ve ehl-i dünyanın evhamı

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ
Ey fedâkâr kardeşlerim!
Sizin ile dört‑beş kelime konuşacağım:
Birincisi: Bu defaki mektûblarınızın verdiği şevk ve sürûr ile derim ki: Ben, Hizmet‑i Kur'âniye’deki tam sadâkat ve gayret ve sebat ve metânetinizi gördükten sonra tam bir istirahat‑i kalb ile mevti ve eceli kabûl eder, arkamda siz varsınız yeter diyerek dünyadan sürûrla vedâya hazırım.
53
İkincisi: Burada, Âyetü'l‑Kübrâ’nın birinci tebyizi, aynen bir sene sonra, oradaki birinci tebyizi gibi, Âyetü'l‑Kübrâ’nın nâmına tevâfuku var. İki tevâfukun tetâbuku tesâdüfe havâlesi imkânsız bir keyfiyet olmakla; kalemi, zülfikàr‑misâl zâtın kalemiyle, otuzüç kelime‑i tevhidin tevâfukundaki gaybî imzayı cidden tenvir ve tasdik eder. ……
Dördüncüsü: Ben, üç senedir burada herşeyden tecrid edildim. Tahammülsüz tazyîk altında bulunduğumdan, sizin ile muhâbere edemedim. Burada emsâlsiz bir evhâm hükmediyor. Mümkün olduğu kadar, Eşrâtü's‑Sâat buradan gönderildiğini demeyiniz; belki onun bir eseridir, başka yerden elimize geçmiş deyiniz.

26. Risale‑i Nur’da zeyiller ve yazılışındaki tevafuklar

بِاسْمِهِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz ve vefâdâr ve fedâkâr, sâdık kardeşlerim!
Bu defa çok kıymetdâr ve fevkalme'mûl manevî hediyenizden küçücük üç‑dört mes'ele hâtıra geldi:
Birincisi: Üçüncü Kerâmet‑i Aleviyede, risalelerde yalnız iki zeyl vardır demesi, risale şekline girmiş olan zeyillere zeyl diyor, sâir zeyiller ise; hâtimeler, ilâveler, hâşiyeler hükmünde görmüştür.
İkincisi: İki Âyetü'l‑Kübrâ’nın Vird-i Ekberinde hâtırıma gelmediği hâlde ehemmiyetli kısımlarını Yirminci Mektûb ile Otuzikinci Söz, bana ihtiyaç bırakmayacak derecede beyân ve tercüme ettiklerinden, niyet ve va'dettiğim hâlde tercümesinde istihdam edilmedim.
54
Üçüncüsü: Risale‑i Nurun benden ayrılması ve ben de dâire‑i tenviriyesinden uzak düştüğümden, bu havâli ve Eskişehir gibi sâir yerleri de onun ehemmiyetli ve lüzumlu bir kısım hakikatlerinden hissedar etmek için, inâyet‑i İlâhiye, yeni yazılıyor gibi tekrar ile o kısım hakikatlerin, fakat letâfetli başka tarzlarda izâh edilmelerinde âdeta ihtiyarım olmadan beni isti'mâl ettiğini bildim, çok şükrettim.
Bu defa hediyelerinize mukâbil elimden gelseydi yalnız maddî fiatına göre herbir risaleye on lira ve Yirmibeşinci Söz’e yirmibeş altun, belki elmas ve Yirmidokuzuncu Söz’e yirmidokuz yâkut verirdim. Öyle ise, verilmiş gibi kabûl ediniz. Evet, tevâfukta muvaffakıyetli olan kalem‑i Alevî Kerâmet‑i Aleviye’ye göze görünür güzel bir delil göstermiş. Yüzbin Mâşâallâh. Husrev’in çok şirin ve fevkalâde yazdığı Hastalar Lem'ası ile Esmâ‑i Sitte Lem'ası”, benim nazarımda elmasla yaldızlı yazılan ve onlar kadar uzun iki mektûb‑u sadâkat-medâr hükmünde bana göründü; Risale‑i Nura çok ehemmiyetli hizmetlerini gözyaşıyla hatırlattı ve firdevsî hediyenizdeki risalelerin harfleri adedince, Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn sizlere rahmet, bereket, saâdet ihsân eylesin. Âmîn.
Yorulmaz, usanmaz, ciddi, samîmî Hâfız Ali kardeş! Tevâfukta muvaffakıyetli kalemin ile yazılan İ'câz‑ı Kur'ân”ın âhirinde senin hakkında اَللّٰهُمَّ وَفِّقْهُ ف۪ي خِدْمَةِ الْقُرْاٰنِ وَالْا۪يمَانِ olan duâ bu defa şübhem kalmadı ki, tam kabûl olmuş.
Umum kardeşlere birer birer selâm.
Said Nursî
55

27. Zaman iman kurtarmak zamanıdır. Beşinci Şua herkesin imanını tashih edip kurtarıyor

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ رَسَائِلِ النُّورِ وَمَعَان۪يهَا الْمُتَمَثِّلَةِ فِي الْهَوَاءِ وَفِي الْاَفْهَامِ اِلٰى يَوْمِ الْقِيَامِ
Azîz, sıddık ve sâdık kardeşlerim!
Bu defa pek çok alâkadar olduğum zâtların dört aded mektûbları beni o kadar mesrûr etti ve Risale‑i Nur hesabına o kadar memnun eyledi ki; güyâ yeniden o kahraman arkadaşları buldum diye sürûr yaşları çok hüzünlerimi sildi. Evet, dört mektûba dört cevab yazmak isterim ve hakkınızdır; fakat, samîmî ittihâdınıza binâen birle iktifâ edildi. Ayrı ayrı beş‑altı küçük mes'eleleri beyân ediyorum:
Birincisi: Eskiden beri, îmân kurtarmak zamanıdır dediğimiz ve ihtiyarım olmadan tekrar ile erkân‑ı îmâniyeye dair bürhânlardan tahşidât‑ı azîmeyi yaptığımız, çok haklı ve lüzumlu olduğunu zaman gösterdi. Size, bir ay evvel manevî bir muhâverede Risale‑i Nurun azîm tahşidâtına dair gaybdan gelen bir cevabı yazmıştım. Bazı zâtlar o fıkrayı Âyetü'l‑Kübrâ risalesinin âhirine ilhâk ettiler.
İkincisi: Şamlı Tevfik kardeş! Senin mektûbun beni, derinden derine hem müteessir, hem müferrah eyledi. Sende bir hayırlı tahavvülât bulunduğunu ihsâs etti.
Merhum Hâfız Ahmed’in akrabasına benim tarafımdan tâziye ile beraber de ki: Bir‑iki ay evvel birdenbire, duâ ederken en hàs akraba ve en hàlis talebelerin dâiresine Hâfız Ahmed girdi: Benim de bu dâirede hakkım var dedi gibi hissettim. Onu o hàs dâire içinde her vakit manevî kazançlarıma hissedar olmak için bıraktım ve öyle de kalacak inşâallâh. Ve anladım ki, ikiniz bidâyeten, beraber Risale‑i Nura hizmetiniz içindir.
Barla’da bütün dostlara selâm.
56
Üçüncüsü: Sabri kardeş! Kıymetdâr Hulûsi’nin mektûbu hem Hulûsi’nin, hem Beşinci Şuâ’nın ehemmiyetini ve kıymetlerini gösterdiğinden çok beğendim.
Evet, Beşinci Şuâ, umumun ve bilhassa ehl‑i ilmin îmânlarını tashih edip kurtarıyor.
Hem sen, hem Husrev, Halîl İbrahim’den bahsediyorsunuz. O zât, Risale‑i Nurun ehemmiyetli bir talebesi ve iktidarlı bir nâşiridir; hem hàslardandır. Sâbık hâdisemizden tam bir ihtiyat ve ciddi bir alâkadarlık dersini aldığı kanâatindeyim. Selâmımı ona ve rüfekasına tebliğ ediniz.
Dördüncüsü: Husrev kardeş! Senin mektûbun, benim meraklarıma (Hasan, Mustafa’lar gibi) bir şifâ ve arzularıma bir devâ (Mu'cizât‑ı Ahmediye gibi) ve ümîdlerime bir ziyâ (Re'fet, Konyalı Sabri gibi) hükmüne geçti.
Hem, Risale‑i Nurun muhterem bir talebesi ve hàs dâiresinde bulunan âhiret hemşirem vâlidenizin hastalığı ve ihtiyarlığı seni Isparta’ya celbi hayırdır. Elbette sen ona, Hastalar ve İhtiyarlar risalelerini okumuşsun. O risaleler, benim bedelime onun keyfini sorup tesellî versinler.
Ben, oradaki talebeleri ve dostları duâ ile çok tahattur ediyorum. Onları unutamıyorum. Umum kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyorum.
Said Nursî
57

28. Risale‑i Nur hizmetinde bazı talebelerin kabiliyetleri

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حَاصِلِ ضَرْبِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ رَمَضَانَ ف۪ي حُرُوفِ مَا كَتَبْتُمْ مِنَ الرَّسَائِلِ
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Hem mübârek Ramazanınızı, hem inşâallâh hakkınızda bin ay kadar meyvedâr Leyle‑i Kadr’inizi, hem saâdetli bayramınızı, hem çok kıymetdâr hizmetinizi bütün rûhumla tebrik ve tes'îd ederim.
Kardeşlerim! Bu defa kudsî kalemle hediyeleriniz o kadar beni minnetdâr ve mesrûr etti ki, güyâ dünyayı ışıklandıracak bir Nur fabrikası ve mâzi ve istikbâli râyiha‑i tayyibesiyle muattar edecek bir gül fabrikası semâdan bizim imdâdımıza gönderilmiş ve benim arkamda kuvvetü'z‑zahr olarak duruyor ve mütemâdiyen çalışıyorlar diye mesrûr oluyorum. Yüz binler Elhamdülillâh.
Sabri kardeş! Senin fâsılalı iki mektûbun, hizmetinin makbûliyetine iki şâhid‑i gaybî gösterdi. Senin tâbirin ile Nur fabrikasına ben de elfü elfi Mâşâallâh, Bârekallâh, Veffakakellâh derim. Sen ile Sıddık Süleyman, benim nazarımda ve fikrimde ve duâmda dâima beraber bulunduğunuzdan, senin ile konuştuğum vakit, omuz omuza ikinizi beraber görüyorum. Masûm ve mübârek çocuklarınız duâdan hissedardırlar.
58
Hâfız Ali kardeş! Senin mektûbundaki tevâzu'un ve ihlâsın ve Husrev’e ait medhin ve Risale‑i Nur talebeleri bir tek vücûd hükmündeki kanâatin, senin hakkında büyük bir ümîdimi ve hüsn‑ü zannımı tam kuvvetlendirdi. Risale‑i Nurun iki Lütfileri ve Mustafaları ve Hâfız Alileri, Küçük Sabri olan Nureddin ile beraber hàs talebeler dâiresinde, Ramazan feyzine, manevî kazançlara inşâallâh hissedar kabûl edildi. Herbir sahifelerini; birer kıymetdâr hediye hükmünde olan nüshaların yüzünden, ben sana çok, hem pek çok borçlu kaldım.
Husrev kardeş! Kasem ederim, benim elimden gelseydi yalnız bu defa altun yaldızla yazdığın Mu'cizât‑ı Ahmediye’ye mukâbil herbir sahifesine, yalnız maddî bir ücret olarak birer altun hediye edecektim. Hakikaten ebedî bir gül fabrikasına kâtib ta'yin edildiğinize kanâatim kat'iyyet kesbetti. Rabb‑i Rahîm’e hadsiz hamd ü senâ olsun. Tasavvurumda Husrev, Rüşdü bir tek isim gibi olmuş. İkinizi, Risale‑i Nura ait herşeyde beraber biliyorum ve buluyorum.
Size ﴿اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا âyetine ait ve birden hâtıra gelen ve Sabri’nin iki mektûbunun daha gelmeden manevî te'siriyle yazılan bir tetimmeyi gönderdim; bir derece mahremdir, hàs ve eminlere mahsûstur. Şamlı Tevfik, Âyetü'l‑Kübrâ Şuâı’nı, Hâfız Ali’nin otuzüç لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ile tevâfuklu tarzda bana yazsa iyi olur.
Kardeşlerime birer birer selâm.
Duânıza muhtaç Said Nursî
59

29. Tahribat‑ı maneviye karşısında Risale-i Nur’un mu'cizâne mukavemeti

Azîz kardeşlerim!
Temâdî eden tahribât‑ı maneviye karşısında Lillâhi'l‑Hamd gittikçe Risale‑i Nurun mu'cizâne mukâvemeti ve satveti ve kıymeti tezâyüd ediyor. Dalâletin temel taşı ve nokta‑i istinâdı olan tabiat tâğutunu dağıtıp, Kur'ân elinde bir elmas kılınç olarak her tarafta nurları saçar, zulümâtı dağıtır. Fakat dalâletlerin envâ'ı çoktur. O nisbette risalelerin dahi ayrı ayrı meziyetleri, ehemmiyetleri var. Eğer kolay ise, Tabiat Lem'asını da bize gönderiniz.

30. Geniş siyasî daireleri merakla takip etmek, küçük dairelerdeki önemli vazifelere zarar verir

Emin’le Feyzi’nin sordukları bir suâle Üstaddan aldıkları cevab
Suâl: Bize verdiğiniz cevapta diyorsunuz: Siyâsî geniş dâireleri merak ile takib eden, küçük dâireler içindeki vazifelerinde zarar eder. Bunun izâhını istiyoruz.
Elcevab: Üstadımız diyor ki:
Evet, bu zamanda merak ile radyo vâsıtasıyla ciddi alâkadarâne küre‑i arzdaki boğuşmalara merak edip bakanlar, dikkat edenler, maddî ve manevî pek çok zararları vardır. Ya aklını dağıtır manevî bir dîvâne olur; ya kalbini dağıtır manevî bir dinsiz olur; ya fikrini dağıtır manevî bir ecnebî olur.
Evet, ben kendim gördüm; lüzumsuz bir merak ile mütedeyyin iki adam, biri âmî, biri de ilme mensûbiyeti varken, eskiden beri İslâm düşmanı olan bir kâfirin mağlûbiyetiyle ağlamak derecesinde bir mahzûniyet ve Âl‑i Beyt’ten Seyyidler cemâatinin, bir kâfire karşı mağlûbiyetinden mesrûriyetini gördüm.
Böyle âmî bir adamın, alâkasız bir geniş dâire‑i siyaset hatırı için böyle kâfir bir düşmanı, mücâhid bir seyyide tercih etmek, acaba dîvâneliğin ve aklı dağıtmaklığın en acîb bir misâli değil midir?
60
Evet, haricî siyaset memurları ve erkân‑ı harbler ve kumandanlara bir derece vazifece münâsebeti bulunan siyasetin geniş dâirelerine ait mesâili, basit fikirli ve idare‑i rûhiye ve diniyesine ve şahsiyesine ve beytiyesine ve karyesine ait lüzumlu vazifesini geri bıraktırmakla onları meraklandırıp rûhlarını serseri, akıllarını geveze ve kalblerini de hakàik‑ı îmâniye ve İslâmiyeye ait zevklerini, şevklerini kırıp havalandırmak ve o kalbleri serseri etmek ve ma'nen öldürmek ile dinsizliğe yer ihzar etmek tarzında, kemâl‑i merak ile onlara göre mâlâyanî ve lüzumsuz mesâil‑i siyâsiyeyi radyo ile ders verip dinlettirmek, hayat‑ı ictimâiye-i İslâmiye’ye öyle bir zarardır ki, ileride vereceği neticeleri düşündükçe tüyler ürperir.
Evet, herbir adam vatanıyla, milletiyle, hükûmetiyle alâkadardır; fakat bu alâkadarlık muvakkat cereyanlara kapılıp millet ve vatanı ve hükûmetin menfaatini bazı şahısların muvakkat siyasetlerine tâbi etmek, belki aynını telâkki etmek çok yanlış olmakla beraber; o vatan‑perverlik, millet‑perverlik hissinden ve vazifesinden herkese düşen vazife bir ise, kendi kalb ve rûhundan idare‑i şahsiye ve beytiye ve diniye ve hâkezâ çok dâirelerden hakîki vazifedâr olduğu hizmet ve alâka ve merak on, yirmi, belki yüzdür. Bu ciddi ve lüzumlu, bu kadar alâkaların zararına olarak o bir tek lüzumsuz ve ona göre mâlâyanî olan siyaset cereyanlarına fedâ etmek dîvânelik değil de nedir?”
Üstadımızın bize gayet acele ile verdiği cevabı bu kadar. Biz de, o acele ifâdeyi acele kaydettik, kusura bakmayınız.
Biz de, bütün kuvvetimizle bunu tasdik ediyoruz. Çünkü bunu kendimizde ve gördüğümüz dostlarımızda tecrübelerle müşâhede ettik. Hattâ çokları meraklarından, cemâati, belki de namazı terkeder derecede ifratla tam namaz vaktinde konuşan radyoyu dinleyip, mimsiz medeniyetin sefâhet ve dalâlet ve İslâma ettiği ihanet cezası olarak mütemâdiyen başına gelen tokatlarına ve boğuşmalarına ve geniş siyaset dâirelerine alâkadarâne dikkat etmekle ve nefesi zehirli ve başı sarhoş şahıslardan radyoda ders almak, kudsî ve mühim vazifelerine de tam zarar ediyorlar.
Risale‑i Nur şâkirdlerindenFeyzi
Risale‑i Nur şâkirdlerindenEmin
61

31. Risale‑i Nur’un maddî-manevî keramet ve bereketleri

Ahmed Nazîf’in Bir Fıkrasıdır
Kıymetli Üstadım!
Yüksek şahsiyetinizin aczi ve fakrı içinde inâyet‑i Rabbâniye ve Rahmet‑i İlâhiye ile Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın i'câzlarını güneşin parlak ve keskin şuâları gibi kalblerimize nüfûz ettiren ve hakàik‑ı diniye ve îmâniyenin, dalâlete yüz tutan zaîf ve âciz mü'minlerin halâsı ve selâmeti ve hidayete çıkarılmasına hàdim ve kudsî Risale‑i Nurun, elbette bir hâdî ve bu zamanın muhtaç bulunduğu bir sâhib‑i zuhûr nâmını taşıyacağı şüphesizdir.
Binâenaleyh, hem Kur'ânın tercümânı ve dellâlı ve hem de bu Risale‑i Nurun müellif ve hàdim‑i yegânesi bulunmanız, hem de âciz ve fakir bir nefer iken manevî hizmetinizle müşîriyet derece‑i àliyesine terfî ve tefeyyüze istihkak kesbetmiş bulunmanızdadır ki; Alîm‑i Mutlak, Hakîm‑i Mutlak, Kàdir‑i Mutlak olan Zülcelâl Hazretleri, bu kudsî vazife‑i àliyeyi, kıymetsiz gördüğünüz, çok kıymetli ve faziletli ve feyizli ve àlî derecelerde yüksek bir dellâla tevdî' ve nasîb ve bilhassa memur etmiştir. (Hâzâ min fadli Rabbî.)
Biz âciz ve âsî ve günahkâr hizmetkârlarınızı dahi lütûf ve keremiyle irşada ve hidayete siz Üstadımızı rehber ve mürşid ve vâsıta buyurmuştur ki; ebedî minnet ve şükrânlarımızı edâdan âciz bulunuyoruz.
62