Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

105. Ehl‑i İmân Tarafından İşârât-ı Kur'âniye Sebebiyle Risale-i Nur’a gelen itiraza bir Cevap

Azîz, sıddık Risale‑i Nur şâkirdleri kardeşlerim!
Risale‑i Nur şâkirdlerinin zaîf kısımlarına zarar veren, hâtıra gelmeyen, ihtiyar bir zât tarafından bir i'tirâz münâsebetiyle ve o gibi i'tirâzların esâsını kesecek bir hakikati beyân etmeye mecbur oldum. Evvelce birisine dediğim gibi bunu tekrar ediyorum.
Hem mûcib‑i taaccüb, hem medâr‑ı teessüftür ki, ehl‑i hakikat, ittifaktaki fevkalâde kuvveti zâyi' ettikleri ve ziya' ile mağlûb oldukları hâlde; ehl‑i nifâk ve dalâlet, meşrebine zıt olduğu hâlde ittifaktaki ehemmiyetli kuvveti elde etmek için ittifak ediyorlar. Yüzde on iken, doksan ehl‑i hakikati mağlûb ediyorlar. Ve en ziyâde medâr‑ı taaccüb ve medâr‑ı hayret şudur ki:
199
En ziyâde muâvenet ve teşvik beklediğimiz ve onlar da, o yardıma İslâmiyetçe ve meslekçe ve vazifeten mükellef oldukları bize yardımı yapmayıp, bil'akis, yanlış anlamasına binâen, Risale‑i Nurun hizmetine fütûr verecek, mevki‑i ictimâiyelerinin ehemmiyetine istinâden i'tirâz etmişler. Bir hakikate dair beyânâta i'tirâz etmişler.
Ben bilmiyorum hangi mes'eledir, hangi âyete dairdir. Olsa olsa, gayet mahrem kısmından olan Birinci Şuâ nâmında İşârât‑ı Kur'âniye’den bir mes'eleye dair olacaktır. Bu âciz kardeşiniz, hem o eski dost zâta, hem ehl‑i dikkate ve sizlere beyân ediyorum ki:
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın feyziyle Yeni Said, hakàik‑ı îmâniyeye dair o derece mantıkça ve hakikatçe bürhânlar zikrediyor ki; değil Müslüman ulemâsı, belki en muannid Avrupa feylesoflarını da teslîme mecbur ediyor ve etmektedir.
Amma, Risale‑i Nurun kıymet ve ehemmiyetine işârî ve remzî bir tarzda, Hazret‑i Ali (R.A.) ve Gavs‑ı A'zam’ın (K.S.) ihbarâtı nev'inden, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın dahi bu zamanda bir mu'cize‑i manevîsi olan Risale‑i Nura nazar‑ı dikkati celbetmesine mânâ‑yı işârî tabakasından rumûz ve îmâları, i'câzının şe'nindendir ve o lisân‑ı gaybın, belâğat‑ı mu'cizekârânesinin muktezâsıdır.
Evet, Eskişehir Hapishânesinde, dehşetli bir zamanda ve kudsî bir tesellîye pek çok muhtaç olduğumuz hengâmda, manevî bir ihtarla, Risale‑i Nurun makbûliyetine dair eski evliyâlardan şâhid getiriyorsun. Hâlbuki ﴿وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ sırrıyla en ziyâde bu mes'elede söz sâhibi Kur'ân’dır. Acaba, Risale‑i Nuru, Kur'ân kabûl eder mi? Ona ne nazarla bakıyor?” denildi. O acîb suâl karşısında bulundum.
200
Ben de Kur'ân’dan istimdâd eyledim. Birden, otuzüç âyetin mânâ‑yı sarîhinin teferruâtı nev'indeki tabakàttan, mânâ‑yı işârî tabakasında ve o mânâ‑yı işârî külliyetinde dâhil bir ferdi, Risale‑i Nur olduğunu ve duhûlüne, medâr‑ı imtiyazına bir kuvvetli karîne bulunmasını, bir saat zarfında hissettim ve bir kısmı, bir derece izâh ve bir kısmını mücmelen gördüm. Kanâatimde, hiçbir şek ve şübhe ve vehim ve vesvese kalmadı.
Ben de, ehl‑i îmânın îmânını, Risale‑i Nurla muhâfaza niyetiyle o kat'î kanâatimi yazdım ve hàs kardeşlerime mahrem tutulmak şartıyla verdim. Ve o risalede, biz demiyoruz ki, âyetin mânâ‑yı sarîhi budur; hocalar fîhi nazarun desin. Hem dememişiz ki, mânâ‑yı işârînin külliyeti budur; belki diyoruz ki:
Mânâ‑yı sarîhinin tahtında müteaddid tabakalar var. Bir tabakası da, mânâ‑yı işârî ve remzîdir. Ve o mânâ‑yı işârî de, bir küllîdir. Her asırda cüz'iyâtları var. Risale‑i Nur dahi bu asırda o mânâ‑yı işârî tabakasının külliyetinden bir ferddir. Ve o ferdin kasden bir medâr‑ı nazar olduğuna ve ehemmiyetli bir vazife göreceğine eskiden beri ulemâ beyninde cârî bir düstur‑u cifrî ve riyâzî ile karîneler, belki hüccetler gösterilmiş iken Kur'ânın âyetine veya sarâhatine değil incitmek, belki i'câz ve belâğatına hizmet ediyor.
Bu nev'i işârât‑ı gaybiyeye i'tirâz edilmez. Ehl‑i hakikatin, nihâyetsiz İşârât‑ı Kur'âniye’den had ve hesaba gelmeyen istihrâcâtlarını inkâr edemeyen, bunu da inkâr etmemeli ve edemez.
201
Amma, benim gibi ehemmiyetsiz bir adamın elinde böyle ehemmiyetli bir eserin zuhûr etmesini istiğrab ve istib'âd edip i'tirâz eden zât, eğer buğday dânesi kadar çam çekirdeğinden dağ gibi çam ağacını halkeylemek azamet ve kudret‑i İlâhiye’ye delil olduğunu düşünse, elbette bizim gibi acz‑i mutlak ve fakr‑ı mutlakta ve böyle ihtiyac‑ı şedîd zamanında böyle bir eserin zuhûru, vüs'at‑i Rahmet-i İlâhiye’ye delildir demeye mecbur olur.
Ben, sizi ve mu'terizleri, Risale‑i Nurun şeref ve haysiyetiyle te'min ediyorum ki; bu işâretler ve evliyânın îmâlı haberleri, remizleri beni dâima şükre ve hamde ve kusurlarımdan istiğfara sevketmiş. Hiçbir vakitte, hiçbir dakika, nefs‑i emmâreme medâr‑ı fahr ve gurur olacak bir enâniyet ve benlik vermediğini size bu yirmi sene hayatımın göz önünde tereşşuhâtıyla isbât ediyorum.
Evet, bu hakikatle beraber, insan kusurlardan, nisyandan, sehivden hàlî değil. Benim bilmediğim çok kusurlarım var. Belki de fikrim karışmış, risalelerde hatâlar da olmuş. Fakat, Kur'ânın hurûfât‑ı kudsiyesinin yerine, beşerin tercümesini ikame perdesi altında, noksan hurûflarla, yeni hat altında, tahrifkârâne, ehl‑i dalâletin te'vilât‑ı fâsideleri âyâtın sarâhatini incitmelerine bakmıyor gibi; bîçâre, mazlum bir adamın, kardeşlerinin îmânını kuvvetleştirmek için, bir nükte‑i i'câziyeyi beyân ettiği için, hizmet‑i îmâniyesine fütûr verecek derecede i'tirâz; elbette değil ehl‑i hakikat zâtlar, belki zerre mikdar insafı bulunan i'tirâz edemez.
Benim şahsım için mûcib‑i hayrettir ki; o i'tirâz eden zât, benim silsile‑i ilimde en mühim üstadım olan Şeyh Fehim (K.S.)’nun bir tilmizi ve en ziyâde merbût olduğum İmâm‑ı Rabbânî (R.A.)’ın bir talebesi olduğu hâlde; herkesten ziyâde, kusurlarıma, eski karışık hayatlarıma, taşkınlıklarıma bakmayarak bütün kuvvetiyle imdâdıma koşmak lâzım iken; maatteessüf, ondan tereşşuh eden bir i'tirâz, bazı zaîf arkadaşlarımıza fütûr ve ehl‑i dalâlete bir sened hükmüne geçtiğini çok teessüfle işittik.
202
O ihtiyar zâttan, çabuk bu sû‑i tefehhümü izâle etmek için tamire çalışmasını; hem duâsıyla, hem te'sirli nasihatiyle yardımını bekleriz. Bunu da ilâveten beyân ediyorum:
Bu zamanda, gayet kuvvetli ve hakikatli milyonlar fedâkârları bulunan meşrebler, meslekler bu dehşetli dalâlet hücumuna karşı zâhiren mağlûbiyete düştükleri hâlde; benim gibi yarım ümmî ve kimsesiz, mütemâdiyen tarassud altında, karakol karşısında ve müdhiş, müteaddid cihetlerle aleyhimde propagandalar ve herkesi benden tenfîr etmek vaziyetinde bulunan bir adam; elbette dalâlete karşı gâlibâne mukâvemet eden ve milyonlar efrâdı bulunan mesleklerden daha ileri, daha kuvvetli dayanan Risale‑i Nura sâhib değildir. O eser, onun hüneri olamaz ve onunla iftihar edemez. Belki, doğrudan doğruya Kur'ân‑ı Hakîm’in bu zamanda bir mu'cize‑i maneviyesi, Rahmet‑i İlâhiye tarafından ihsân edilmiştir.
O adam, binler arkadaşıyla beraber o hediye‑i Kur'âniyeye el atmışlar. Her nasılsa birinci tercümânlık vazifesi ona düşmüş. Onun fikri ve ilmi ve zekâsının eseri olmadığına delil, Risale‑i Nurun öyle parçaları var ki; bazı altı saatte, bazı iki saatte, bazı bir saatte, bazı on dakikada yazılan risaleler var. Ben yemînle te'min ediyorum ki; Eski Said’in kuvve‑i hâfızası beraber olmak şartıyla, o, on dakikalık işi, on saatte fikrimle yapamıyorum. O bir saatlik risaleyi, iki gün isti'dâdımla, zihnimle yapamıyorum ve o bir günde altı saatlik risale olan Otuzuncu Söz’ü ne ben, ne de en müdakkik dindar feylesoflar, altı günde o tahkîkatı yapamaz Ve hâkezâ
Demek, biz müflis olduğumuz hâlde, gayet zengin bir mücevherât dükkânının dellâlı ve birer hizmetçisi olmuşuz. Cenâb‑ı Hak, fazl ve keremiyle, bu hizmette hàlisâne, muhlisâne bizi ve umum Risale‑i Nur şâkirdlerini dâim muvaffak eylesin, âmîn.
Said Nursî
203

Lemeât’tan

Fâtiha’nın Âhirinde İşâret Olunan Üç Yolun Beyânı

Ey birader‑i pür-emel! Hayâlini ele al, benimle beraber gel. İşte bir zemindeyiz, etrafına bakarız, kimse de görmez bizi.
Çadır direkleri hükmünde yüksek dağlar üstünde karanlıklı bir bulut tabakası atılmış, hem o dahi kaplatmış zeminimizin yüzü,
müncemid bir sakf olmuş, fakat alt yüzü açıkmış, o yüz güneş görürmüş. İşte bulut altındayız, sıkıyor zulmet bizi,
sıkıntı da boğuyor, havasızlık öldürür. Şimdi bize üç yol var: Bir âlem‑i ziyâdâr, bir kere seyrettimdi bu zemin‑i mecâzî.
Evet bir kere buraya da gelmişim, üçünde ayrı ayrı gitmişim. Birinci yolu budur: Ekseri burdan gider; o da devr‑i âlemdir, seyahate çeker bizi.
İşte biz de yoldayız, böyle yayan gideriz. Bak şu sahrânın kum deryâlarına, nasıl hiddet saçıyor, tehdid ediyor bizi!
Bak şu deryânın dağvâri emvâcına; o da bize kızıyor. İşte Elhamdülillâh, öteki yüze çıktık görürüz güneş yüzü.
Fakat, çektiğimiz zahmeti ancak da biz biliriz. Of, tekrar buraya döndük! Şu zemin‑i vahşetzâr, bulut damı zulmetdâr. Bize lâzım; revnâkdâr eder kalbdeki gözü,
bir âlem‑i ziyâdâr. Fevkalâde eğer bir cesâretin var; gireriz de beraber, bu yolu pür‑hatarkâr. İkinci yolumuzu:
Tabiat‑ı arzı deleriz, o tarafa geçeriz; ya fıtrî bir tünelden titreyerek gideriz. Bir vakitte bu yolda seyrettim de geçtim bî‑nâz ve pür-niyâzî.
204
Fakat o zaman tabiatın zemini eritecek, yırtacak bir madde var idi elimde. Üçüncü yolun, o delil‑i mu'cizi,
Kur'ân onu bana vermişti. Kardeşim, arkamı da bırakma, hiç de korkma! Bak , şurada tünelvâri mağaralar, tahte'l‑arz akıntılar beklerler ikimizi.
Bizi geçirecekler. Tabiat da, şu müdhiş cümûdiyeleri de seni hiç korkutmasın. Zîra bu abûs çehresi altında merhametli sâhibinin tebessümlü yüzü.
Radyumvâri o madde‑i Kur'ânî, ışıkla sezmiştim. İşte, gözüne aydın! Ziyâdâr âleme çıktık, bak şu zemin‑i pür-nâzî.
Bu fezâ‑yı latîf, şirin. Yâhû başını kaldır! Bak semâvâta ser çekmiş, bulutları da yırtmış, aşağıda bırakmış; dâvet ediyor bizi.
Şu şecere‑i tûbâ, meğer, O Kur'ân imiş; dalları her tarafa uzanmış. Tedellî eden bu dala biz de asılmalıyız, oraya alsın bizi.
O şecere‑i semâvî; bir timsâli zeminde olmuş Şer'‑i enveri. Demek zahmet çekmeden o yol ile çıkardık bu âlem‑i ziyâya, sıkmadan zahmet bizi.
Mâdem yanlış etmişiz; eski yere döneriz, doğru yolu buluruz. Bak, üçüncü yolumuz: Şu dağlar üstünde durmuş olan şehbâzî;
hem de bütün cihana okuyor bir ezânı. Bak müezzin‑i a'zama, Muhammedü'l‑Hâşimî (A.S.M.) dâvet eder insanı, âlem‑i nur-u envere. İlzam eder niyâz ile namazı.
Bulutları da yırtmış, bak bu Hüdâ dağlarına; semâvâta ser çekmiş, bak Şerîat cibâline, nasıl müzeyyen etmiş zeminimizin yüzü, gözü.
İşte çıkmalıyız buradan himmet tayyaresiyle; ziyâ, nesîm orada, nur‑u cemâl orada. İşte buradadır Uhud‑u Tevhid, o cebel‑i azîzi.
İşte şuradadır Cûdî‑i İslâmiyet, o cebel‑i selâmet. İşte Cebelü'l‑Kamer olan Kur'ân‑ı Ezher, zülâl‑i Nil akıyor o muhteşem menba'dan; o âb‑ı lezîzi!
205
﴿فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ
وَاٰخِرُ دَعْوٰينَا اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
Ey arkadaş! Şimdi hayâli baştan çıkar, aklı kafaya geçir! Evvelki iki yolun mağdûb ve dâllîn yolu; hatarları pek çoktur, kıştır dâim güz, yazı.
Yüzde biri kurtulur; Eflâtun, Sokrat gibi. Üçüncü yol; sehildir, hem karîb, müstakîmdir. Zaîf, kavî müsâvî, herkes o yoldan gider. En rahatı budur ki; şehîd olmak ya gâzi.
İşte neticeye gireriz: Evet, dehâ‑yı fennî; evvelki iki yoldur ona meslek ve mezheb. Fakat hüdâ‑yı Kur'ânî üçüncü yoldur; onun Sırat‑ı Müstakîmi,
îsâl eder o bizi.
اَللّٰهُمَّ اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ ❋ صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ اٰم۪ينَ

Hakîki Bütün Elem Dalâlette, Bütün Lezzet Îmândadır. Hayâl Libâsını Giymiş Muazzam Bir Hakikat

Ey yoldaş‑ı hüşdâr! Sırat‑ı müstakîmin o meslek‑i nurânî, mağdûb ve dâllînin o tarîk‑ı zulmânî, tam farklarını görmek eğer istersen ey azîz!
Gel vehmini ele al, hayâl üstüne de bin, şimdi seninle gideriz zulümât‑ı ademe. O mezar‑ı ekberi, o şehr‑i pür-emvâtı bir ziyaret ederiz.
Bir Kadîr‑i Ezelî, kendi dest‑i kudretle bu zulümât‑ı kıt'adan bizi tuttu çıkardı, bu vücûda bindirdi, gönderdi şu dünyaya; şu şehr‑i bî-lezâiz.
206
İşte şimdi biz geldik şu âlem‑i vücûda, o sahrâ‑yı hâile. Gözümüz de açıldı, şeş cihette biz baktık; evvel isti'tafkârâne önümüze bakarız.
Lâkin beliyeler, elemler; önümüzde düşmanlar gibi tehâcüm eder. Ondan korktuk, çekindik. Sağa sola, anâsır‑ı tabâyie bakarız, ondan medet bekleriz.
Lâkin biz görüyoruz ki; onların kalbleri kàsiyye, merhametsiz. Dişlerini bilerler, hiddetli de bakarlar; ne nâz dinler, ne niyâz!
Muztar adamlar gibi me'yûsâne nazarı yukarıya kaldırdık. Hem istimdâdkârâne ecrâm‑ı ulviyeye bakarız; pek dehşetli tehdidkâr da görürüz.
Güyâ birer gülle bomba olmuşlar, yuvalardan çıkmışlar, hem etraf‑ı fezâda pek sür'atli geçerler, her nasılsa ki onlar birbirine dokunmaz.
Ger birisi yolunu kazârâ bir şaşırtsa el‑iyâzü Billâh şu âlem‑i şehâdet ödü de patlayacak. Tesâdüfe bağlıdır; bundan dahi hayır gelmez.
Me'yûsâne nazarı o cihetten çevirdik, elîm hayrete düştük. Başımız da eğildi, sînemizde saklandık, nefsimize bakarız; mütâlaa ederiz.
İşte işitiyoruz; zavallı nefsimizden binlerle hâcetlerin sayhaları geliyor. Binlerle fâkatlerin enînleri çıkıyor; tesellîyi beklerken tevahhuş ediyoruz.
Ondan da hayır gelmedi; pek ilticâkârâne vicdânımıza girdik; içine bakıyoruz, bir çareyi bekleriz. Eyvâh! Yine bulmayız; biz medet vermeliyiz.
Zîra onda görünür binlerle emelleri, galeyânlı arzular, heyecanlı hissiyat, kâinâta uzanmış. Herbirinden titreriz, hiç yardım edemeyiz.
O âmâl sıkışmışlar, vücûd‑adem içinde; bir tarafı ezele, bir tarafı ebede uzanıp gidiyorlar. Öyle vüs'atleri var; ger dünyayı yutarsa o vicdân da tok olmaz.
İşte, bu elîm yolda nereye bir baş vurduk, onda bir belâ bulduk. Zîra, mağdûb ve dâllîn yolları böyle olur. Tesâdüf ve dalâlet, o yolda nazar‑endâz.
O nazarı biz taktık, bu hâle böyle düştük. Şimdi dahi hâlimiz ki, mebde' ve meâdi, hem Sâni' ve hem Haşr’i muvakkat unutmuşuz.
207
Cehennem’den beterdir, ondan daha muhrıktır; rûhumuzu eziyor. Zîra o şeş cihetten ki onlara baş vurduk; öyle hâlet almışız
ki yapılmış o hâlet, hem havf ile dehşetten, hem acz ile ra'şetten, hem kalak ve vahşetten, hem yütm ve hem ye'sten mürekkeb vicdân‑sûz.
Şimdi her cihete mukâbil bir cebheyi alırız, def'ine çalışırız. Evvel: Kudretimize müracaat ederiz, vâ‑esefâ görürüz
ki; âcize, zaîfe. Sâniyen: Nefiste olan hâcâtın susmasına teveccüh ediyoruz. Vâ‑esefâ durmayıp bağırırlar görürüz.
Sâlisen: İstimdâdkârâne, bir halâskârı için bağırır, çağırırız. Ne kimse işitiyor, ne cevabı veriyor. Biz de zannediyoruz:
Herbir şey bize düşman, herbir şey bizden garîb. Hiçbir şey kalbimize bir tesellî vermiyor, hiç emniyet bahşetmez, hakîki zevki vermez.
Râbian: Biz ecrâm‑ı ulviyeye baktıkça, onlar nazara verir bir havf ile dehşeti. Hem vicdânın müz'ici bir tevahhuş geliyor; akıl‑sûz, evhâm‑sâz!
İşte ey birader! Bu dalâletin yolu, mâhiyeti şöyledir. Küfürdeki zulmeti, bu yolda tamam gördük. Şimdi de gel kardeşim, o ademe döneriz.
Tekrar yine geliriz. Bu kere tarîkimiz Sırat‑ı Müstakîmdir; hem îmânın yoludur. Delil ve imâmımız, inâyet ve Kur'ân’dır; şehbâz‑ı edvâr-pervâz.
İşte Sultan‑ı Ezel’in rahmet ve inâyeti, vaktâ bizi istedi, kudret bizi çıkardı, lütfen bizi bindirdi kanun‑u meşîete; etvâr üstünde perdâz.
Şimdi bizi getirdi, şefkat ile giydirdi şu hil'at‑ı vücûdu, emânet rütbesini bize tevcîh eyledi. Nişan; niyâz ve namaz.
Şu edvâr ve etvârın, bu uzun yolumuzda birer menzil‑i nâzdır. Yolumuzda teshîlât içindir ki, kaderden bir emirnâme vermiş, sahife de cebhemiz.
Her nereye geliriz, herhangi tâifeye misâfir oluyoruz, pek uhuvvetkârâne istikbâl görüyoruz. Malımızdan veririz, mallarından alırız.
208
Ticâret muhabbeti, onlar bizi beslerler, hediyelerle süslerler, hem de teşyî' ederler. Gele gele işte geldik, dünya kapısındayız, işitiyoruz âvâz.
Bak girdik şu zemine; ayağımızı bastık şehâdet âlemine; şehr‑âyine-i Rahmân, gürültühâne‑i insan. Hiçbir şey bilmeyiz; delil ve imâmımız,
Meşîet‑i Rahmân’dır. Vekil‑i delilimiz nâzenîn gözlerimiz. Gözlerimizi açtık, dünya içine saldık. Hâtırına gelir mi evvelki gelişimiz?
Garîb, yetîm olmuştuk; düşmanlarımız çoktu; bilmezdik hâmîmizi. Şimdi nur‑u îmânla o düşmanlara karşı bir rükn‑ü metînimiz,
istinâdî noktamız, hem himâyetkârımız def'eder düşmanları. O, Îmân‑ı Billâh’tır ki; ziyâ‑yı rûhumuz, hem nur‑u hayatımız, hem de rûh‑u rûhumuz.
İşte kalbimiz rahat, düşmanları aldırmaz, belki düşman tanımaz. Evvelki yolumuzda, vaktâ vicdâna girdik; işittik ondan binlerle feryâd u fîzar ve âvâz.
Ondan belâya düştük; zîra âmâl, arzular, isti'dâd ve hissiyat; dâim ebedî ister. Onun yolunu bilmezdik; bizden yol bilmemezlik, onda fîzar ve niyâz.
Fakat elhamdülillâh! Şimdi gelişimizde bulduk nokta‑i istimdâd, ki dâim hayat verir o isti'dâd, âmâle; ebedü'l‑âbâda onları eder pervâz.
Onlara yol gösterir, o noktadan isti'dâd. Hem istimdâd ediyor, hem âb‑ı hayatı içer, hem kemâline koşuyor. O nokta‑i istimdâd, o şevk‑engîz remz ü nâz.
İkinci kutb‑u îmân ki; tasdik‑i Haşir’dir, saâdet‑i ebedî. O sadefin cevheri; îmân, bürhânı Kur'ân. Vicdân insanî bir râz.
Şimdi başını kaldır, şu kâinâta bir bak, onun ile bir konuş. Evvelki yolumuzda pek müdhiş görünürdü. Şimdi de mütebessim, her tarafa gülüyor, nâzenînâne niyâz ve âvâz.
Görmez misin; gözümüz arı‑misâl olmuştur, her tarafa uçuyor. Kâinât bostanıdır, her tarafta çiçekler, her çiçek de veriyor ona bir âb‑ı lezîz.
209
Hem ünsiyet, tesellî, tahabbübü veriyor. O da alır getirir; şehd‑i şehâdet yapar. Balda bir bal akıtır, o esrâr‑engîz şehbâz.
Harekât‑ı ecrâma, ya nücûm, ya şümûsa nazarımız kondukça; ellerine verirler Hàlık’ın hikmetini, hem mâye‑i ibreti, hem cilve‑i rahmeti alır ediyor pervâz.
Güyâ şu Güneş bizlerle konuşuyor, der: Ey kardeşlerimiz! Tevahhuşla sıkılmayınız! Ehlen sehlen merhaba, hoş teşrîf ettiniz. Menzil sizin; ben bir mumdâr‑ı şehnâz.
Ben de sizin gibiyim; fakat sâfî isyansız, mutî' bir hizmetkârım. O Zât‑ı Ehad-i Samed ki; mahz‑ı rahmetiyle hizmetinize beni musahhar‑ı pür-nur etmiş. Benden harâret, ziyâ; sizden namaz ve niyâz.”
Yâhû, bakın Kamer’e! Yıldızlarla denizler herbiri de kendine mahsûs birer lisânla: Ehlen sehlen merhaba!” derler. Hoş geldiniz, bizi tanımaz mısınız?”
Sırr‑ı teâvünle bak, remz‑i nizâmla dinle! Herbirisi söylüyor: Biz de birer hizmetkâr, Rahmet‑i Zülcelâl’in birer âyinedârıyız; hiç de üzülmeyiniz, bizden sıkılmayınız!”
Zelzele na'raları, hâdisât sayhaları sizi hiç korkutmasın, vesvese de vermesin. Zîra onlar içinde bir zemzeme‑i ezkâr, bir demdeme‑i tesbih, velvele‑i nâz u niyâz.
Sizi bize gönderen O Zât‑ı Zülcelâl, ellerinde tutmuştur bunların dizginlerini. Îmân gözü okuyor yüzlerinde âyet‑i rahmet, herbiri birer âvâz.
Ey mü'min‑i kalb-hüşyâr! Şimdi gözlerimiz bir parça dinlensinler, onların bedeline hassas kulağımızı îmânın mübârek eline teslîm ederiz, dünyaya göndeririz; dinlesin lezîz bir sâz.
Evvelki yolumuzda bir mâtem‑i umumî, hem vâveylâ‑yı mevtî zannolunan o sesler, şimdi yolumuzda birer nevâz ü namaz, birer âvâz ü niyâz, birer tesbihe âğâz.
210
Dinle: Havadaki demdeme, kuşlardaki civcive, yağmurdaki zemzeme, denizdeki gamgama, ra'dlardaki rakraka, taşlardaki tıktıka birer mânidâr nevâz.
Terennümat‑ı hava, naarât‑ı ra'diye, nağamât‑ı emvâc birer zikr‑i azamet. Yağmurun hezecâtı, kuşların seceâtı; birer tesbih‑i rahmet, hakikate bir mecâz.
Eşyada olan asvât, birer savt‑ı vücûddur: Ben de varım derler. O kâinât‑ı sâkit, birden söze başlıyor: Bizi câmid zannetme, ey insan‑ı boşboğaz!”
Tuyûrları söylettirir; ya bir lezzet‑i ni'met, ya bir nüzûl‑ü rahmet. Ayrı ayrı seslerle, küçük âğâzlarıyla rahmeti alkışlarlar, ni'met üstünde iner, şükür ile eder pervâz.
Remzen onlar derler: Ey kâinât kardeşler! Ne güzeldir hâlimiz; şefkatle perverdeyiz, hâlimizden memnunuz.” Sivri dimdikleriyle fezâya saçıyorlar birer âvâz‑ı pür-nâz.
Güyâ bütün kâinât ulvî bir mûsikîdir, îmân nuru işitir ezkâr ve tesbihleri. Zîra, hikmet reddeder tesâdüf vücûdunu, nizâm ise tardeder ittifak‑ı evhâm-sâz.
Ey yoldaş! Şimdi şu âlem‑i misâlîden çıkarız, hayâlî vehimden ineriz, akıl meydânında dururuz, mîzana çekeriz, ederiz yolları ber‑endâz.
Evvelki elîm yolumuz mağdûb ve dâllîn yolu. O yol verir vicdâna, en derin yerine, hem bir hiss‑i elîmi, hem bir şedîd elemi. Şuûr onu gösterir; şuûra zıd olmuşuz.
Hem kurtulmak için de muztar ve hem muhtacız: Ya o teskin edilsin, ya ihsâs da olmasın; yoksa dayanamayız, feryâd u fîzar dinlenmez.
Hüdâ ise şifâdır. Hevâ ibtal‑i histir. Bu da tesellî ister, bu da teğâfül ister, bu da meşgale ister, bu da eğlence ister; hevesât‑ı sihirbâz.
211
vicdânı aldatsın, rûhu tenvîm edilsin, elem hissolmasın. Yoksa o elem‑i elîm, vicdânı ihrâk eder; fîzara dayanılmaz, elem‑i ye's çekilmez.
Demek Sırat‑ı Müstakîmden ne kadar uzak düşse, o derece nisbeten şu hâlet te'sir eder, vicdânı bağırttırır. Her lezzetin içinde elemi var, birer iz.
Demek heves, hevâ, eğlence, sefâhetten memzûc olan şa'şaa‑i medenî, bu dalâletten gelen şu müdhiş sıkıntıya bir yalancı merhem, uyutucu zehir‑bâz.
Ey azîz arkadaşım! İkinci yolumuzda, o nurânî tarîkte bir hâleti hissettik; o hâletle oluyor hayat, mâden‑i lezzet; âlâm, olur lezâiz.
Onunla bunu bildik ki; mütefâvit derecede, kuvvet‑i îmân nisbetinde rûha bir hâlet verir. Cesed rûhla mültezdir, rûh vicdânla mütelezziz.
Bir saâdet‑i àcile, vicdânda mündericdir; bir firdevs‑i manevî, kalbinde mündemicdir. Düşünmekse deşmektir; şuûr ise şiâr‑ı râz.
Şimdi ne kadar kalb îkaz edilirse, vicdân tahrîk edilse, rûha ihsâs verilse; lezzet ziyâde olur, hem de döner ateşi nur, şitâsı yaz.
Vicdânda firdevslerin kapıları açılır, dünya olur bir Cennet. İçinde rûhlarımız, eder pervâz ü perdâz, olur şehbâz ü şehnâz, yelpez namaz ü niyâz.
Ey azîz yoldaşım! Şimdi Allah’a ısmarladık. Gel, beraber bir duâ ederiz, sonra da buluşmak üzere ayrılırız
اَللّٰهُمَّ اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ اٰم۪ينَ

Îcâz ile Beyân, İ'câz‑ı Kur'ân

Bir zaman rüyada gördüm ki; Ağrı Dağı altındayım. Birden o dağ patladı, dağ gibi taşları âleme dağıttı, sarstı cihanı.
Füc'eten bir adam yanımda peydâ oldu, dedi ki: Îcâz ile beyân et, icmâl ile îcâz et, bildiğin envâ'‑ı i'câz-ı Kur'ân’ı!”
212
Daha rüyada iken tâbirini düşündüm, dedim: Şuradaki infilâk, beşerde bir inkılâba misâl. İnkılâbda ise; elbet hüdâ‑yı Furkànî,
her tarafta yükselip hem de hâkim olacak. İ'câzının beyânı, zamanı da gelecek! O sâile cevaben dedim: İ'câz‑ı Kur'ânî,
yedi menâbi'‑i külliyeden tecellî, hem yedi anâsırdan terekküb eder: Birinci Menba': Lafzın fesâhatinden selâset‑i lisânı.
Nazmın cezâletinden, mânâ belâğatından, mefhûmların bedâatından, mazmunların berâatından, üslûbların garâbetinden birden tevellüd eden bârika‑i beyânı.
Onlarla oldu mümtezic, mizâc‑ı i'câzında acîb bir nakş‑ı beyân, garîb bir san'at‑ı lisânî. Tekrarı hiç bir zaman usandırmaz insanı.
İkinci Unsur ise: Umûr‑u kevniyede gaybî olan esâsât, İlâhî hakàiktan gaybî olan esrârdan, gaybi‑yi âsumânî.
Mâzide gâib olan gaybî olan umûrdan, müstakbelde müstetir kalmış olan ahvâlden birden tazammun eden bir ilmü'l‑guyûb hızânı.
Âlemü'l‑guyûb lisânı, şehâdet âlemiyle konuşuyor erkânı, rumûz ile beyânı, hedef nev'‑i insanî, i'câzın bir lem'a‑i nurânî
Üçüncü Menba' ise: Beş cihetle hàrika bir câmiiyet vardır: Lafzında, mânâsında, ahkâmda, hem ilminde, makàsıdın mîzanı.
Lafzı tazammun eder: Pek vâsi' ihtimalât, hem vücûh‑u kesîre ki, her biri nazar‑ı belâğatta müstahsen, Arabiyece sahîh, sırr‑ı teşriî lâyık görüyor ânı.
213
Mânâsında: Meşârib‑i evliyâ, ezvâk‑ı ârifîni, mezâhib‑i sâlikîn, turuk‑u mütekellimîn, menâhic‑i hükemâ; o i'câz‑ı beyânı,
birden ihâta etmiş, hem de tazammun etmiş. Delâletinde vüs'at, mânâsında genişlik; bu pencere ile baksan, görürsün ne geniştir meydânı!
Ahkâmdaki istiâb: Şu hàrika şerîat O’ndan olmuş istinbat, saâdet‑i dâreynin bütün desâtirini, bütün esbâb‑ı emni.
İctimâî hayatın bütün revâbıtını, vesâil‑i terbiye, hakàik‑ı ahvâli birden tazammun etmiş O’nun tarz‑ı beyânı.
İlmindeki istiğrak: Hem ulûm‑u kevniye, hem Ulûm‑u İlâhî, onda merâtib‑i delâlât, rumûz ile işârât, sûreler sûrlarında cem'etmiştir cinânı.
Makàsıd ve gâyâtta: Muvâzenet, ıttırâd, fıtrat desâtirine mutâbakat, ittihâd; tamam mürâat etmiş, hıfzeylemiş mîzanı.
İşte lafzın ihâtasında, mânânın vüs'atinde, hükmün istiâbında, ilmin istiğrakında, muvâzene‑i gâyâtta câmiiyet‑i pür-şânı!‥
Dördüncü Unsur ise: Her asrın derece‑i fehmine, edebî rütbesine, hem her asırdaki tabakàta, derece‑i isti'dâd, rütbe‑i kàbiliyet nisbetinde ediyor bir ifâza‑i nurânî.
Her asra, her asırdaki her tabakaya kapısı küşâde. Güyâ her demde, her yerde taze nâzil oluyor O Kelâm‑ı Rahmânî.
İhtiyarlandıkça zaman, Kur'ân da gençleşiyor. Rumûzu hem tavazzuh eder, tabiat ve esbâbın perdesini de yırtar, o hitâb‑ı Yezdânî.
Nur‑u Tevhidi her dem her âyetten fışkırır. Şehâdet perdesini gayb üstünden kaldırır. Ulviyet‑i hitâbı dikkate dâvet eder, o nazar‑ı insanı.
214
Ki o lisân‑ı gaybdır; şehâdet âlemiyle bizzat O’dur konuşur. Şu unsurdan bu çıkar; hàrika tazeliği bir ihâta‑i ummânî!
Te'nîs‑i ezhân için akl‑ı beşere karşı İlâhî tenezzülât. Tenzîl’in üslûbunda tenevvü'ü, mûnisliğidir mahbûb‑u ins ü cânı.
Beşinci Menba' ise: Nakil ve hikâyâtında, ahbâr‑ı sâdıkada, esâsî noktalardan hazır müşâhid gibi bir üslûb‑u bedî'-i pür-maânî
naklederek beşeri onunla îkaz eder. Menkulâtı şunlardır: Ahbâr‑ı evvelîni, ahvâl‑i âhirîni, esrâr‑ı cehennem ü cinânı.
Hakàik‑ı gaybiye, hem esrâr‑ı şehâdet, Serâir‑i İlâhî, revâbıt‑ı kevniyeye dair hikâyâtıdır hikâyet‑i ayânî
ki ne vâki reddeylemiş, ne mantık tekzîb etmiş. Mantık kabûl etmezse, red de bile edemez. Semâvî kitapların ki matmah‑ı cihanî.
İttifakî noktalarda musaddıkâne nakleder, ihtilâfî yerlerinde musahhihâne bahseder. Böyle naklî umûrlar bir Ümmî”den sudûru hàrika‑i zamanî.
Altıncı Unsur ise: Mutazammın ve müessis olmuş Din‑i İslâm’a. İslâmiyet misline ne mâzi muktedirdir, ne müstakbel muktedir; araştırsan zaman ile mekânı!
Arzımızı senevî, yevmî dâiresinde şu hayt‑ı semâvîdir; tutmuş da döndürüyor. Küreye ağır basmış, hem dahi ona binmiş, bırakmıyor isyanı.
Yedinci Menba' ise: Şu altı menba'dan çıkan envâr‑ı sitte, birden eder imtizaç. Ondan çıkar bir hüsün, bundan gelir bir hads, vâsıta‑i nurânî.
Şundan çıkan bir zevktir; zevk‑i i'câz bilinir, tâbirine lisânımız yetişmez. Fikir dahi kàsırdır; görünür de tutulmaz, o nücûm‑u âsumânî.
215
Onüç asır müddette meylü't‑tehaddî varmış, Kur'ân’ın a'dâsında; şevk‑i taklid uyanmış, Kur'ân’ın ahbabında. İşte i'câzın bir bürhânı:
Şu iki meyl‑i şedîdle; yazılmıştır meydânda, milyonlarla kütüb‑ü Arabiye, gelmiştir kütübhâne‑i vücûda. Onlar ile Tenzîl’i düşerse bir mîzanı.
Muvâzene edilse, değil dânâ‑i bî-müdânî, hattâ en âmî adam, göz kulakla diyecek: Bunlar ise insanî, şu ise âsumânî!
Hem de hükmedecek: Şu bunlara benzemez, rütbesinde olamaz. Öyle ise, ya umumdan aşağı; bu ise bilbedâhe ma'lûm olmuş butlânı.
Öyle ise; umumun fevkındedir. Mazmunları o kadar zamanda, kapı açık, beşere vakfedilmiş; kendine dâvet etmiş ervâh ile ezhânı!
Beşer onda tasarruf, kendine de mal etmiş. Onun mazmunları ile yine Kur'ân’a karşı çıkmamış, hiçbir zaman çıkamaz; geçti zaman‑ı imtihanı.
Sâir kitaplara benzemez, onlara makîs olmaz. Zîra yirmi sene zarfında müneccemen hâcetlere nisbeten nüzûlü; müteferrik, mütekàtı', bir hikmet‑i Rabbânî.
Esbâb‑ı nüzûlü muhtelif, mütebâyin. Bir maddede es'ile mütekerrir, mütefâvit. Hâdisât‑ı ahkâmı müteaddid, müteğâyir. Muhtelif, mütefârik nüzûlünün ezmânı.
Hâlât‑ı telâkkisi mütenevvi', mütehâlif. Aksâm‑ı muhâtabı müteaddid, mütebâid. Gâyât‑ı irşadında mütederric, mütefâvit. Şu esâslara müstenid binâî, hem beyânî;
cevabî, hem hitâbî. Bununla da beraber selâset ve selâmet, tenâsüb ve tesânüd, kemâlini göstermiş; işte onun şâhidi: Fenn‑i Beyân u Maânî.
216
Kur'ân’da bir hàssa var; başka kelâmda yoktur. Bir kelâmı işitsen, asıl sâhib‑i kelâmı arkasında görürsün, ya içinde bulursun. Üslûb, âyine‑i insanî.
Ey sâil‑i misâlî! Sen ki îcâz istedin, ben de işâret ettim. Eğer tafsîl istersen, haddimin haricinde! Sinek seyretmez âsumânı.
Zîra o kırk envâ'‑ı i'câzından yalnız bir tekini ki, cezâlet‑i nazmıdır; İşârâtü'l‑İ'câz’da sıkışmadı tibyânı.
Yüz sahife tefsirim ona kâfî gelmedi. Senin gibi rûhâni ilhâmları ziyâde, ben istiyorum senden tafsîl ile beyânı!

Ulaşmaz Dest‑i Edeb-i Garb-ı Hevesbâr-ı Hevâkâr-ı Dehâdâr De'b‑i Edeb-i Ebed-müddet-i Kur'ân-ı Ziyâbâr-ı Şifâkâr-ı Hüdâdâr

Kâmilîn insanların zevk‑i maâlîsini hoşnud eden bir hâlet; çocukça bir hevese, sefîhçe bir tabiat sâhibine hoş gelmez,
Onları eğlendirmez. Bu hikmete binâen; bir zevk‑i süflî, sefîh, hem nefsî ve şehvânî içinde tam beslenmiş, zevk‑i rûhîyi bilmez.
Avrupa’dan tereşşuh etmiş şu hazır edebiyât romanvâri nazarla, Kur'ân’da
olan letâif‑i ulviyet, mezâyâ‑yı haşmeti göremez, hem tadamaz.
Kendindeki mehengi ona ayar edemez. Edebiyâtta vardır üç meydân‑ı cevelân; onlar içinde gezer, haricine çıkamaz:
Ya aşkla hüsündür, ya hamâset ve şehâmet, ya tasvir‑i hakikat. İşte yabânî edebse hamâset noktasında hak‑perestliği etmez.
Belki zâlim nev'‑i beşerin gaddârlıklarını alkışlamakla, kuvvet‑perestlik hissini telkin eder. Hüsün ve aşk noktasında, aşk‑ı hakîki bilmez.
Şehvet‑engîz bir zevki nefislere de zerkeder. Tasvir‑i hakikat maddesinde, kâinâta San'at‑ı İlâhî sûretinde bakmaz,
217
bir sıbğa‑i Rahmânî sûretinde göremez. Belki tabiat noktasında tutar, tasvir ediyor, hem ondan da çıkamaz.
Onun için telkini, aşk‑ı tabiat olur. Madde‑perestlik hissi, kalbe de yerleştirir; ondan ucuzca kendini kurtaramaz.
Yine ondan gelen, dalâletten neş'et eden rûhun ızdırâbatına, o edebsizlenmiş edeb (müsekkin, hem münevvim) hakîki fayda vermez.
Tek bir ilâcı bulmuş, o da romanlarıymış. Kitab gibi bir hayy‑ı meyyit, sinema gibi bir müteharrik emvât! Meyyit hayat veremez.
Hem tiyatro gibi tenâsühvâri, mâzi denilen geniş kabrin hortlakları gibi şu üç nev'i romanlarıyla hiç de utanmaz.
Beşerin ağzına yalancı bir dil koymuş, hem insanın yüzüne fâsık bir göz takmış, dünyaya bir âlûfte fistanını giydirmiş, hüsn‑ü mücerred tanımaz.
Güneşi gösterirse, sarı saçlı güzel bir aktrisi kàri'e ihtar eder. Zâhiren der: Sefâhet fenâdır; insanlara yakışmaz.”
Netice‑i muzırrayı gösterir; hâlbuki sefâhete öyle müşevvikane bir tasviri yapar ki, ağız suyu akıtır, akıl hâkim kalamaz.
İştihâyı kabartır, hevesi tehyîc eder, his daha söz dinlemez. Kur'ân’daki edebse hevâyı karıştırmaz.
Hak‑perestlik hissi, hüsn‑ü mücerred aşkı, cemâl‑perestlik zevki, hakikat‑perestlik şevki verir; hem de aldatmaz.
Kâinâta tabiat cihetinde bakmıyor; belki bir San'at‑ı İlâhî, bir Sıbğa‑i Rahmânî noktasında bahseder; akılları şaşırtmaz.
Mârifet‑i Sâni'in nurunu telkin eder, her şeyde âyetini gösterir. Her ikisi, rikkatli birer hüzün de veriyor; fakat birbirine benzemez.
Avrupazâde edebse, fakdü'l‑ahbabdan, sâhibsizlikten neş'et eden gamlı bir hüznü veriyor; ulvî hüznü veremez.
218
Zîra sağır tabiat, hem de bir kör kuvvetten mülhemâne aldığı bir hiss‑i hüzn-ü gamdâr. Âlemi bir vahşetzâr tanır; başka çeşit göstermez.
O sûrette gösterir, hem de mahzûnu tutar; sâhibsiz de olarak yabânîler içinde koyar, hiçbir ümîd bırakmaz.
Kendine verdiği şu hissî heyecanla gitgide ilhâda kadar gider, ta'tîle kadar yol verir, dönmesi müşkül olur; belki daha dönemez.
Kur'ân’ın edebi ise; öyle bir hüznü verir ki, âşıkâne hüzündür, yetîmâne değildir. Firâku'l‑ahbabdan gelir, fakdü'l‑ahbabdan gelmez.
Kâinâtta nazarı, kör tabiat yerine; şuûrlu, hem rahmetli bir San'at‑ı İlâhî onun medâr‑ı bahsi; tabiattan bahsetmez.
Kör kuvvetin yerine; inâyetli, hikmetli bir kudret‑i İlâhî ona medâr‑ı beyân. Onun için kâinât, vahşetzâr sûret giymez.
Belki muhâtab‑ı mahzûnun nazarında oluyor bir cem'iyet‑i ahbab. Her tarafta tecâvüb, her cânibde tahabbüb; ona sıkıntı vermez.