30
Sûre‑i Fâtiha
﴿﷽﴾
﴿اَلرَّحْمٰنُ ❋ عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ ❋ خَلَقَ الْاِنْسَانَ ❋ عَلَّمَهُ الْبَيَانَ﴾
فَنَحْمَدُهُ مُصَلّ۪ينَ عَلٰى نَبِيِّهِ مُحَمَّدٍ الَّذ۪ي اَرْسَلَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ وَجَعَلَ مُعْجِزَتَهُ الْكُبْرَى الْجَامِعَةَ بِرُمُوزِهَا وَاِشَارَاتِهَا لِحَقَائِقِ الْكَائِنَاتِ بَاقِيَةً عَلٰى مَرِّ الدُّهُورِ اِلٰى يَوْمِ الدّ۪ينِ وَعَلٰى اٰلِهِ عَامَّةً وَاَصْحَابِهِ كَافَّةً
Evvelâ: Şu İşârâtü'l‑İ'câz adlı eserden maksadımız; Kur'ânın nazmına, lafzına ve ibaresine ait i'câz işâretlerini ve remizlerini beyân etmektir. Çünkü, i'câzın mühim bir vechi, nazmından tecellî eder ve en parlak i'câz Kur'ânın nazmındaki nakışlardan ibarettir.
Sâniyen: Kur'ân’daki anâsır‑ı esâsiye ve Kur'ânın takib ettiği maksadlar; Tevhid, Nübüvvet, Haşir, Adâlet ile İbâdet olmak üzere dörttür. Bu dört unsuru beyân edeceğiz.
Suâl: Kur'ânın, şu dört hedefe doğru yürüdüğü neden ma'lûmdur?
Cevab: Evet, benî Âdem, büyük bir kervan ve azîm bir kafile gibi mâzinin derelerinden gelip, vücûd ve hayat sahrâsında misâfir olup, istikbâlin yüksek dağlarına ve müzeyyen bağlarına müteveccihen kafile kafile müteselsilen yürümekte iken, kâinâtın nazar‑ı dikkatini celbetti; “Şu garîb ve acîb mahlûklar kimlerdir? Nereden geliyorlar? Nereye gidiyorlar?” diye ahvâllerini anlamak üzere hilkat hükûmeti, fenn‑i hikmeti karşılarına çıkardı ve aralarında şöyle bir muhâvere başladı:
31
Hikmet:
— Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? Bu dünyada işiniz nedir? Reisiniz kimdir?
Bu suâle, benî Âdem nâmına, emsâli olan büyük peygamberler gibi, Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, nev'‑i beşere vekâleten karşısına çıkarak şöyle cevapta bulundu:
— Ey hikmet! Bu gördüğün insanlar, Sultan‑ı Ezelî’nin kudretiyle, yokluk karanlıklarından, ziyâdâr varlık âlemine çıkarılan mahlûklardır. Sultan‑ı Ezelî, bütün mevcûdâtı içinde biz insanları seçmiş ve emânet‑i kübrâyı bize vermiştir. Biz, haşir yoluyla saâdet‑i ebediyeye müteveccihen hareket etmekteyiz. Dünyadaki işimiz de, o saâdet‑i ebediye yollarını te'min etmekle “re'sülmal”ımız olan isti'dâdlarımızı nemâlandırmaktır. Ve şu azîm insan kervanına, bundan sonra Sultan‑ı Ezelî’den risalet vazifesiyle gelip riyâset eden benim. İşte o Sultan‑ı Ezelî’nin risalet berâtı olarak bana verdiği Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân elimdedir. Şübhen varsa al, oku!
Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın verdiği şu cevablar, Kur'ân’dan muktebes ve Kur'ân lisânıyla söylenildiğinden, Kur'ânın anâsır‑ı esâsiyesinin şu dört maksadda temerküz ettiği anlaşılıyor.
S — Şu makàsıd‑ı erbaa, Kur'ânın hangi âyetlerinde bulunuyor?
C — O anâsır‑ı erbaa, Kur'ânın hey'et‑i mecmuasında bulunduğu gibi; Kur'ânın sûrelerinde, âyetlerinde, kelâmlarında, hattâ kelimelerinde bile sarâhaten veya işâreten veya remzen bulunmaktadır. Çünkü, Kur'ânın küllü, cüz'lerinde göründüğü gibi, cüz'leri de, Kur'ânın küllüne âyinedir. Bunun içindir ki Kur'ân, “müşahhas olduğu hâlde, efrâd sâhibi olan küllî” gibi ta'rif edilir.
32
Bismillahi ﴿(بِسْمِ اللّٰهِ)﴾
S — ﴿بِسْمِ اللّٰهِ﴾ ve اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ gibi âyetlerde makàsıd‑ı erbaaya işâretler var mıdır?
C — Evet, قُلْ kelimesi, Kur'ânın çok yerlerinde mezkûr veya mukadderdir. Bu mezkûr ve mukadder olan قُلْ kelimelerine esâs olmak üzere ﴿بِسْمِ اللّٰهِ﴾ ’dan evvel قُلْ kelimesi mukadderdir. Yani, “Yâ Muhammed! Bu cümleyi insanlara söyle ve ta'lim et!” Demek Besmele’de İlâhî ve zımnî bir emir var. Binâenaleyh, şu mukadder olan قُلْ emri, risalet ve nübüvvete işârettir. Çünkü resûl olmasaydı, tebliğ ve ta'lime memur olmazdı.
Kezâlik, hasrı ifâde eden câr ve mecrûrun takdimi, tevhide îmâdır.
Ve kezâ اَلرَّحْمٰنِ nizâm ve adâlete; اَلرَّح۪يمِ de, haşre delâlet eder.
Ve kezâ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ’daki ل ihtisàsı ifâde ettiğinden tevhide işârettir.
رَبِّ الْعَالَم۪ينَ adâletle nübüvvete remizdir; çünkü terbiye, resûller vâsıtasıyla olur.
﴿مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ﴾ zâten sarâhaten haşir ve kıyâmete delâlet eder.
33
Ve kezâ ﴿اِنآَّ اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ﴾ sadefi de, o makàsıd‑ı erbaa cevherlerini tazammun etmiştir.
﴿بِسْمِ اللّٰهِ﴾ : Bu kelâm, güneş gibidir. Yani, güneş başkalarını gösterdiği gibi, kendini de gösterir, başka bir güneşe ihtiyaç bırakmaz. ﴿بِسْمِ اللّٰهِ﴾ başkalarına yaptığı vazifeyi, kendisine de yapıyor, ikinci bir ﴿بِسْمِ اللّٰهِ﴾ daha lâzım değildir. Evet ﴿بِسْمِ اللّٰهِ﴾ öyle müstakil bir nurdur ki, bu nur, hiçbir şeye bağlı değildir. Hattâ bu nurun câr ve mecrûru bile hiçbir şeye muhtaç değildir.
Ancak ب harfinden müstefâd olan اَسْتَع۪ينُ veya örfen ma'lûm olan اَتَيَمَّنُ veyâhut mukadder olan قُلْ ’ün istilzam ettiği اِقْرَأْ fiillerinden birine mütealliktir.
İhtar: ﴿بِسْمِ اللّٰهِ﴾ ’daki câr ve mecrûra müteallik olarak mezkûr olan fiiller, Besmele’den sonra takdir edilir ki; hasrı ifâde etmekle ihlâs ve tevhidi tazammun etsin. اِسْم: Cenâb‑ı Hakk’ın zâtî isimleri olduğu gibi, fiilî isimleri de vardır. Bu fiilî isimlerin, “Gaffâr” ve “Rezzâk”, “Muhyî” ve “Mümît” gibi pek çok nev'ileri vardır.
34
S — Bu fiilî isimlerinin kesretle tenevvü'ü neden meydâna geliyor?
C — Kudret‑i Ezeliyenin, kâinâttaki mevcûdâtın nev'ilerine, ferdlerine olan nisbet ve taallukundan husûle gelir. Bu itibarla, ﴿بِسْمِ اللّٰهِ﴾Kudret‑i Ezeliyenin taalluk ve te'sirini celbeder. Ve o taalluk, abdin kesbine ve işine yardım edici bir rûh gibi olur. Öyle ise, hiç kimse, hiçbir işini Besmele’siz bırakmasın!
اَللّٰهُ Lafza‑i Celâl’i, bütün sıfât‑ı kemâliyeyi tazammun eden bir sadeftir. Çünkü lafza‑i Celâl, Zât‑ı Akdes’e delâlet eder; Zât‑ı Akdes de, bütün sıfât‑ı kemâliyeyi istilzam eder. Öyle ise, o lafza‑i mukaddese, delâlet‑i iltizamiye ile bütün sıfât‑ı kemâliyeye delâlet eder.
İhtar: Başka ism‑i hàslarda bu delâlet yoktur. Çünkü, başka zâtlarda sıfât‑ı kemâliyeyi istilzam etmek yoktur.
Er‑Rahmânir-Rahîm ﴿(اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ)﴾
﴿اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ﴾ :
Bu iki sıfatın lafza‑i Celâl’den sonra zikirlerini icâb eden münâsebetlerden birisi şudur ki: Lafza‑i Celâl’den, celâl silsilesi tecellî ettiği gibi, bu iki sıfattan dahi cemâl silsilesi tecellî ediyor. Evet, herbir âlemde emir ve nehiy‥ sevâb ve azâb‥ terğîb ve terhîb‥ tesbih ve tahmîd‥ havf ve recâ gibi pek çok fürûât, celâl ve cemâlin tecellîsiyle teselsül edegelmektedir.
35
İkincisi, Cenâb‑ı Hakk’ın ismi, Zât‑ı Akdes’ine ayn olduğu cihetle, lafza‑i Celâl, sıfât‑ı ayniyeye işârettir. اَلرَّح۪يمِ ’de, fiilî olan sıfât‑ı gayriyeye îmâdır. اَلرَّحْمٰنِ dahi, ne ayn ne gayr olan sıfât‑ı seb'aya remizdir. Zîra Rahmân, Rezzâk mânâsınadır. Rızık, bekàya sebebdir.
Bekà, tekerrür‑ü vücûddan ibarettir. Vücûd ise;
Birincisi mümeyyize;
İkincisi muhassısa;
Üçüncüsü müessire olmak üzere “İlim, İrâde, Kudret” sıfatlarını istilzam eder. Bekà dahi, semere‑i rızık mahsulü olduğu için, “Basar, Sem', Kelâm” sıfatlarını iktiza eder ki; merzûk, istediği zaman ihtiyacını görsün; istediği zaman işitsin; aralarında vâsıta bulunduğu takdirde o vâsıta ile konuşsun. Bu altı sıfat, şüphesiz yedinci sıfatı olan “Hayat”ı istilzam ederler.
S — Rahmân, büyük ni'metlere; Rahîm, küçük ni'metlere delâlet ettikleri cihetle; Rahîm’in, Rahmân’dan sonra zikri, yukarıdan aşağıya inmek mânâsına olan “San'atü't‑tedellî” kaidesine dâhildir. Bu ise, belâğatça makbûl değildir?
C — Evet, kaşlar göze; gem ata, mütemmim oldukları ve onların noksanlarını ikmal ettikleri gibi; küçük ni'metler de, büyük ni'metlere mütemmimdirler. Bu itibarla, mütemmim olan, hadd‑i zâtında küçük de olsa, fâideyi ikmal ettiğinden, büyükten daha büyük olması icâb eder.
36
Ve kezâ, büyükten beklenilen menfaat, küçüğe mütevakkıf ise o küçük, büyük sırasına geçer; o büyük dahi küçük hükmünde kalır. Kilit ile anahtar, lisân ile rûh gibi…
Ve kezâ, bu makam, ni'metlerin ta'dâdı veya ni'metler ile imtinan makamı değildir. Ancak, insanları, gizli ve küçük ni'metlere tenbih ve îkaz etmek makamıdır. Evvelki makamlardaki “tedellî” şu tenbih makamında “terakkî” sayılır. Çünkü, gizli ve küçük ni'metleri insanlara göstermek ve insanları onların vücûduna îkaz etmek, daha lâyık ve daha lâzımdır. Bu itibarla, şu mes'elemizde tedellî değil, terakkî vardır.
S — Mebde' ve me'haz itibariyle “rikkatü'l‑kalb” mânâsını ifâde eden bu iki sıfatın Cenâb‑ı Hak hakkında kullanılması câiz değildir. Eğer mânâ‑yı hakikatlerinin lâzımı ve neticesi olan in'âm ve ihsân kasdedilirse, mecâzda ne hikmet vardır?
C — Bu iki sıfat – “yed” gibi – mânâ‑yı hakîkileriyle Cenâb‑ı Hak hakkında kullanılması muhâl olan müteşâbihâttandır. Müteşâbihâtta, mânâ‑yı mecâzînin, mânâ‑yı hakîkinin lafzıyla, üslûbuyla gösterilmesindeki hikmet; insanların me'lûf ve ma'lûmları olmayan mânâları ve hakikatleri zihinlerine yakınlaştırıp kabûl ettirmekten ibarettir. Meselâ “yed”in mânâ‑yı mecâzîsi insanlara me'nûs olmadığından, mânâ‑yı hakîkinin şekliyle, lafzıyla gösterilmesi zarûreti vardır.
El‑Hamdü ﴿(اَلْحَمْدُ)﴾
﴿اَلْحَمْدُ﴾
Evvelâ: Bu kelimeyi mâkabline bağlattıran cihet‑i münâsebet; “Rahmân” ve “Rahîm”in delâlet ettikleri ni'metlerin hamd ve şükür ile karşılanması lüzumundan ibarettir.
37
Sâniyen: Şu اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ cümlesi, herbiri niam‑ı esâsiyeden birine işâret olmak üzere, Kur'ânın dört sûresinde tekerrür etmiştir. O ni'metler de, “neş'e‑i ûlâ ile neş'e‑i ûlâda bekà, neş'e‑i uhrâ ile neş'e‑i uhrâda bekà” ni'metlerinden ibarettir.
Sâlisen: Bu cümlenin Kur'ânın başlangıcı olan Fâtiha Sûresi’ne “fâtiha” yani başlangıç yapılması neye binâendir?
C — Kâinâtın ve dolayısıyla insanların hilkatindeki hikmet ve gaye; ﴿وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ﴾fermân‑ı celîlince, ibâdettir. Hamd ise, ibâdetin icmâlî bir sûreti ve küçük bir nüshasıdır. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ’ın bu makamda zikri, hilkatin gayesini tasavvur etmeye işârettir.
Râbian: Hamdin en meşhûr mânâsı, sıfât‑ı kemâliyeyi izhâr etmektir. Şöyle ki:
Cenâb‑ı Hak, insanı, kâinâta câmi' bir nüsha ve onsekiz bin âlemi hâvî şu büyük âlemin kitabına bir fihrist olarak yaratmıştır. Ve Esmâ‑i Hüsnâ’dan herbirisinin tecellîgâhı olan herbir âlemden bir örnek, bir nümûne, insanın cevherinde vedîa bırakmıştır. Eğer insan, maddî ve manevî herbir uzvunu Allah’ın emrettiği yere sarfetmekle hamdin şûbelerinden olan şükr‑ü örfîyi îfâ ve şerîata imtisal ederse, insanın cevherinde vedîa bırakılan o örneklerin herbirisi, kendi âlemine bir pencere olur. İnsan, o pencereden, o âleme bakar ve o âleme tecellî eden sıfatla, o âlemden tezâhür eden isme bir mir'ât ve bir âyine olur. O vakit insan; rûhuyla, cismiyle âlem‑i şehâdet ve âlem‑i gayba bir hülâsa olur ve her iki âleme tecellî eden, insana da tecellî eder.
İşte bu cihetle insan, sıfât‑ı kemâliye-i İlâhiye’ye hem mazhar olur, hem muzhir olur.
38
Nitekim Muhyiddin‑i Arabî,كُنْتُ كَنْزًا مَخْفِيًّا فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِيَعْرِفُون۪ي hadîs‑i Şerîfinin beyânında; “Mahlûkatı yarattım ki, bana bir âyine olsun ve o âyinede cemâlimi göreyim” demiştir.
Lillahi (لِلّٰهِ)
لِلّٰهِ:ل burada ihtisàs içindir. Hamdin Zât‑ı Akdes’e hàs ve münhasır olduğunu ifâde eder. Bu ل ’ın mütealliki olan ihtisàs hazf olduktan sonra ona intikal etmiştir ki, ihlâs ve tevhidi ifâde etsin.
İhtar: Müşahhas olan bir şeyin umumî bir mefhûm ile mülâhaza edildiğine binâen; Zât‑ı Akdes de müşahhas olduğu hâlde, Vâcibü'l‑Vücûd mefhûmuyla tasavvur edilebilir.
Rabbi (رَبِّ)
رَبِّ : Yani: Herbir cüz'ü bir âlem mesâbesinde bulunan şu âlemi bütün eczâsıyla terbiye ve yıldızlar hükmünde olan o cüz'lerin zerrâtını kemâl‑i intizamla tahrîk eder.
Evet, Cenâb‑ı Hak, herşey için bir nokta‑i kemâl ta'yin etmiştir ve o noktayı elde etmek için o şeye bir meyil vermiştir. Herşey, o nokta‑i kemâle doğru hareket etmek üzere, sanki manevî bir emir almış gibi muntazaman o noktaya müteveccihen hareket etmektedir. Esnâ‑yı harekette onlara yardım eden ve mânilerini def'eden, şüphesiz Cenâb‑ı Hakk’ın terbiyesidir.
39
Evet, kâinâta dikkatle bakıldığı zaman, insanların tâife ve kabileleri gibi, kâinâtın zerrâtı, münferiden ve müctemian Hàlıklarının kanununa imtisalen, muayyen olan vazifelerine koşmakta oldukları hissedilir. (Yalnız bedbaht insanlar müstesnâ!)
El‑Âlemîn (اَلْعَالَم۪ينَ)
اَلْعَالَم۪ينَ : Bu kelimenin sonundaki (ى، ن) yalnız i'râb alâmetidir, عِشْر۪ينَ، ثَلَاث۪ينَ gibi. Veya cem' alâmetidir; çünkü, âlemin ihtiva ettiği cüz'lerin herbirisi bir âlemdir. Veyâhut, yalnız manzûme‑i şemsiyeye münhasır değildir. Cenâb‑ı Hakk’ın, şu gayr‑ı mütenâhî fezâda çok âlemleri vardır. Evet, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ كَمْ لِلّٰهِ مِنْ فَلَكٍ ❋ تَجْرِي النُّجُومُ بِهِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُVe ﴿رَاَيْتُهُمْ ل۪ي سَاجِد۪ينَ﴾ ’de olduğu gibi, burada da ukalâya mahsûs cem' sîgasıyla gayr‑ı ukalâ cem'lendirilmiştir. Bu ise, kavâide muhâliftir?
Evet, âlemin ihtiva ettiği uzuvların birer âkıl, birer mütekellim sûretinde tasavvur edilmesi, belâğatın en makbûl bir prensibidir. Zîra, kâinâtın “âlem” ile tesmiyesi, kâinâtın Sâni'ine olan delâleti, şehâdeti, işâreti içindir. Binâenaleyh kâinâtın uzuvları da Sâni'a olan delâletleri, şehâdetleri için birer âlem olmaları icâb eder. Öyle ise, Sâni'in, o uzuvları terbiyesinden ve o uzuvların da Sâni'i i'lâm etmelerinden anlaşılır ki; o uzuvlar; birer hayy, birer âkıl, birer mütekellim sûretinde tasavvur edilmiştir. Binâenaleyh bu cem'de, kavâide muhâlefet yoktur.
40
Er‑Rahmânir-Rahîm ﴿(اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ)﴾
﴿اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ﴾ : Mâkabliyle bu iki sıfatın nazmını icâb eden şöyle bir münâsebet vardır ki: Biri menfaatleri celb, diğeri mazarratları def'etmek üzere terbiyenin iki esâsı vardır. “Rezzâk” mânâsına olan اَلرَّحْمٰنِ birinci esâsa, “Gaffâr” mânâsını ifâde eden اَلرَّح۪يمِ de ikinci esâsa işâretleri için birbiriyle bağlanmıştır.
Mâliki Yevmi'd‑dîn ﴿(مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ)﴾
﴿مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ﴾ : Mâkabliyle şu sıfatın nazmını iktiza eden sebeb şudur ki:Şu sıfat, “Rahmet”i ifâde eden mâkabline neticedir. Zîra, kıyâmetle saâdet‑i ebediyenin geleceğine en büyük delil, rahmettir. Evet, rahmetin rahmet olması ve ni'metin ni'met olması, ancak ve ancak haşir ve saâdet‑i ebediyeye bağlıdır. Evet, saâdet‑i ebediye olmasa, en büyük ni'metlerden sayılan aklın, insanın kafasında yılan vazifesini görmekten başka bir işi kalmaz. Kezâlik; en latîf ni'metlerden sayılan şefkat ve muhabbet, ebedî bir ayrılık düşüncesiyle, en büyük elemler sırasına geçerler.
S — Cenâb‑ı Hakk’ın, herşeye mâlik olduğu bir hakikat iken, burada haşir ve ceza gününün tahsîsi neye binâendir?
C — Şu âlemin, insanlarca, hakîr ve hasîs sayılan bazı şeylerine Kudret‑i Ezeliyenin bizzat mübâşereti, azamet‑i İlâhiye’ye münâsib görülmediğinden, vaz'edilen esbâb‑ı zâhiriyenin o gün ref'iyle; herşeyin şeffâf, parlak iç yüzüyle tecellî edip Sâni'ini, Hàlık’ını vâsıtasız göreceğine işârettir.
41
يَوْمِ tâbiri ise, haşrin vukû'unu gösteren emârelerden birine işârettir. Şöyle ki:
Sâniye, dakika, saat ve günleri gösteren haftalık bir saatin millerinden birisi devrini tamam ettiği zaman, behemehal ötekiler de devirlerini ikmal edeceklerine kanâat hâsıl olur. Kezâlik, yevm, sene, ömr‑ü beşer ve ömr‑ü dünya için de ta'yin edilen manevî millerden birisi devrini tamam ettiğinde, ötekilerin de – velev uzun bir zamandan sonra olsun – devirlerini ikmal edeceklerine hükmedilir.
Ve kezâ, bir gün veya bir sene zarfında vukû'a gelen küçük küçük kıyâmetleri, haşirleri gören bir adam, saâdet‑i ebediyenin – haşrin tulû'‑u fecriyle, şahsî bir nev' hükmünde olan – insanlara ihsân edileceğine şübhe edemez.
د۪ينْ kelimesinden maksad; ya cezadır, çünkü o gün hayır ve şerlere ceza verilecek bir gündür‥ veya hakàik‑ı diniyedir, çünkü hakàik‑ı diniye o gün tam mânâsıyla meydâna çıkar. Ve dâire‑i i'tikàdın, dâire‑i esbâba galebe edeceği bir gündür.
Evet, Cenâb‑ı Hak, müsebbebâtı esbâba bağlamakla, intizamı te'min eden bir nizâmı kâinâtta vaz' etmiş. Ve herşeyi, o nizâma mürâat etmeğe ve o nizâmla kalmaya tevcîh etmiştir. Ve bilhassa insanı da, o dâire‑i esbâba mürâat ve merbûtiyet etmeğe mükellef kılmıştır. Her ne kadar dünyada, dâire‑i esbâb, dâire‑i i'tikàda gâlib ise de; âhirette, hakàik‑ı i'tikàdiye tamamen tecellî etmekle, dâire‑i esbâba galebe edecektir.
Buna binâen, bu dâirelerin herbirisi için ayrı ayrı makamlar, ayrı ayrı hükümler vardır. Ve her makamın iktiza ettiği hükme göre hareket lâzımdır. Aksi takdirde, dâire‑i esbâbda iken; tabiatıyla, vehmiyle, hayâliyle dâire‑i i'tikàda bakan Mu'tezile olur ki, te'siri esbâba verir.
Ve kezâ, dâire‑i i'tikàdda iken, rûhuyla, îmânıyla dâire‑i esbâba bakan da, esbâba kıymet vermeyerek Cebriye Mezhebi gibi tenbelcesine bir tevekkül ile nizâm‑ı âleme muhâlefet eder.
42
İyyâke Na'büdü ﴿(اِيَّاكَ نَعْبُدُ)﴾
﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ﴾ :
كَ zamîrinde iki nükte vardır.
Birincisi: Mâkablinde zikredilen sıfât‑ı kemâliyenin كَ zamîrinde müstetir ve mutazammın olduğuna işârettir. Çünkü, o sıfatların birer birer ta'dâdından hâsıl olan büyük bir şevk ile, gaybetten hitâba, yani ism‑i zâhirden şu كَ zamîrine iltifat ve intikal olmuştur. Demek كَ zamîrinin merci'i, geçen sıfât‑ı kemâliye ile mevsuf olan zâttır.
İkincisi: Elfâz okunurken mânâlarını düşünmek, belâğat mezhebinde vâcib olduğuna işârettir. Çünkü, mânâlar düşünülürse, nâzil olduğu gibi okunur ve o okuyuş; tabiatıyla, zevkiyle hitâba incirâr eder. Hattâ ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ﴾ ’yu okuyan adam, sanki اُعْبُدْ رَبَّكَ كَاَنَّكَ تَرَاهُ cümlesindeki emre imtisalen okuyor gibi olur.
Cem' sîgasıyla zikredilen ﴿نَعْبُدُ﴾ ’deki zamîr, üç tâifeye işârettir.
43
Birincisi, insanın vücûdundaki bütün a'zâ ve zerrâta râci'dir ki, bu itibarla şükr‑ü örfîyi edâ etmiş olur.
İkincisi, bütün ehl‑i tevhidin cemâatlerine aittir; bu cihetle Şerîat’a itâat etmiş olur.
Üçüncüsü, kâinâtın ihtiva ettiği mevcûdâta işârettir; bu itibarla, şerîat‑ı fıtriye-i kübrâya tâbi olarak hayret ve muhabbetle kudret ve azametin arşı altında sâcid ve âbid olmuş olur.
Bu cümlenin mâkabliyle vech‑i nazmı; ﴿نَعْبُدُ﴾ ’nun ﴿اَلْحَمْدُ﴾ ’ye tefsir ve beyân olmakla ﴿مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ﴾ ’e de, bir netice ve bir lâzım olmasıdır.
İhtar: اِيَّاكَ ’nin takdimi, ihlâsı vikàye etmek içindir; ve zamîr‑i hitâb da, ibâdetin sebeb ve illetine işârettir. Çünkü; hitâba incirâr eden, geçen sıfatla muttasıf olan Zât, elbette ibâdete müstehaktır.
Ve İyyâke Nesteîn ﴿(وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ)﴾
﴿وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ : ﴿نَسْتَع۪ينُ﴾ ’de müstetir zamîr, ﴿نَعْبُدُ﴾ ’nun fâili gibi, o üç cemâatten herbirine râci'dir. Yani:
Bizim vücûdumuzun zerrâtı veya ehl‑i tevhid cemâati veyâhut kâinât mevcûdâtı, bütün hâcât ve maksadlarımıza, bilhassa en ehemm olan ibâdetimize, Senden iâne ve tevfik istiyoruz.
اِيَّاكَ kelimesinin tekrarlanmasındaki hikmetin;
44
Birincisi, hitâb ve huzurdaki lezzetin artırılmasına;
İkincisi, ayân makamının bürhân makamından daha yüksek olduğuna;
Üçüncüsü, huzurda sıdk olup kizbin ihtimali olmadığına;
Dördüncüsü, ibâdetle istiânenin ayrı ve müstakil maksadlar olduklarına işârettir.
Bu iki fiili birbiriyle bağlayan münâsebet, ücretle hizmet arasındaki münâsebettir. Zîra ibâdet, abdin Allah’a karşı bir hizmetidir. İâne de, o hizmete karşı bir ücret gibidir. Veya mukaddime ile maksûd arasındaki alâkadır. Çünkü iâne ve tevfik, ibâdete mukaddimedir.
اِيَّاكَ kelimesinin takdiminden doğan hasr, abdin, Cenâb‑ı Hakk’a karşı yaptığı ibâdet ve hizmetle, vesâit ve esbâba olan tezellülden kurtuluşuna işârettir. Lâkin, esbâbı tamamen ihmal ve terketmek iyi değildir. Çünkü o zaman, Cenâb‑ı Hakk’ın hikmet ve meşîetiyle kâinâtta vaz' edilen nizâma karşı bir temerrüd çıkar. Evet, dâire‑i esbâbda iken tevekkül etmek, bir nev'i tenbellik ve atâlettir.
İhdinâ ﴿(اِهْدِنَا)﴾
﴿اِهْدِنَا﴾ :
Hidayeti taleb etmekle iâneyi istemek arasında ne münâsebet vardır?
Evet; biri suâl, diğeri cevab olduklarından birbiriyle bağlanılmıştır. Şöyle ki:
﴿نَسْتَع۪ينُ﴾ ile iâne taleb edilirken makam iktizasıyla “Ne istiyorsun?” diye vârid olan mukadder suâl, ﴿اِهْدِنَا﴾ ile cevablandırılmıştır.
﴿اِهْدِنَا﴾ ile istenilen şeylerin ayrı ayrı ve müteaddid olması ﴿اِهْدِنَا﴾ mânâsının da ayrı ayrı ve müteaddid olmasını icâb eder. Sanki ﴿اِهْدِنَا﴾ dört masdardan müştâktır.
Meselâ, bir mü'min hidayeti isterse, ﴿اِهْدِنَا﴾ sebat ve devam mânâsını ifâde eder. Zengin olan isterse, ziyâde mânâsını; fakir olan isterse, i'tâ mânâsını; zaîf olan isterse, iâne ve tevfik mânâsını ifâde eder.
45
Ve kezâ, “Herşeyi halk ve hidayet etmiştir.” mânâsında bulunan وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ وَهَدٰى hükmünce, zâhirî ve bâtınî duygular, âfâkî ve haricî deliller, enfüsî ve dâhilî bürhânlar, Peygamberlerin irsâliyle, kitapların inzâli gibi vâsıtalar itibariyle de hidayetin mânâsı taaddüd eder.
İhtar: En büyük hidayet, hicâbın kaldırılmasıyla hakkı hak, bâtılı bâtıl göstermektir.
اَللّٰهُمَّ اَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اِتِّبَاعَهُ وَاَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اِجْتِنَابَهُ اٰم۪ينَ
Es‑Sırâta'l-Müstekîm ﴿(اَلصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ)﴾
﴿اَلصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ﴾ :
Sırat‑ı Müstakîm; şecâat, iffet, hikmetin mezcinden ve hülâsasından hâsıl olan adl ve adâlete işârettir. Şöyle ki:
Tağayyür, inkılâb ve felâketlere ma'rûz ve muhtaç şu insan bedeninde iskân edilen rûhun yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdâs edilmiştir.
46
Bu kuvvetlerin, Birincisi, menfaatleri celb ve cezb için kuvve‑i şeheviye-i behîmiye…
İkincisi, zararlı şeyleri def' için kuvve‑i sebuiye-i gadabiye…
Üçüncüsü, nef' ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için kuvve‑i akliye-i melekiyedir.
Lâkin, insandaki bu kuvvetlere Şerîatça bir had ve bir nihâyet ta'yin edilmiş ise de, fıtraten ta'yin edilmemiş olduğundan, bu kuvvetlerin herbirisi, “tefrit, vasat, ifrat” nâmıyla üç mertebeye ayrılırlar.
Meselâ: Kuvve‑i şeheviyenin tefrit mertebesi, humûddur ki, ne helâle ve ne de harama şehveti, iştihâsı yoktur. İfrat mertebesi, fücûrdur ki, nâmusları ve ırzları pâyimal etmek iştihâsında olur. Vasat mertebesi ise, iffettir ki, helâline şehveti var, harama yoktur.
İhtar: Kuvve‑i şeheviyenin; yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi fürûâtında da bu üç mertebe mevcûddur.
Ve kezâ, kuvve‑i gadabiyenin tefrit mertebesi, cebânettir ki korkulmayan şeylerden bile korkar. İfrat mertebesi, tehevvürdür ki, ne maddî ve ne manevî hiçbir şeyden korkmaz. Bütün istibdâdlar, tahakkümler, zulümler bu mertebenin mahsulüdür. Vasat mertebesi ise şecâattir ki, hukuk‑u diniye ve dünyeviyesi için canını fedâ eder; meşrû olmayan şeylere karışmaz.
İhtar: Bu kuvve‑i gadabiyenin fürûâtında da şu üç mertebenin yeri vardır.
Ve kezâ; kuvve‑i akliyenin tefrit mertebesi, gabâvettir ki, hiçbir şeyden haberi olmaz. İfrat mertebesi cerbezedir ki; hakkı bâtıl, bâtılı hak sûretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekâya mâlik olur. Vasat mertebesi ise, hikmettir ki; hakkı hak bilir, imtisal eder; bâtılı bâtıl bilir, ictinâb eder.
47
﴿وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِيَ خَيْرًا كَث۪يرًا﴾
İhtar: Bu kuvvetin şu üç mertebeye inkısamı gibi; fürûâtı da, o üç mertebeyi hâvîdir. Meselâ: Halk‑ı ef'âl mes'elesinde Cebr Mezhebi ifrattır ki, bütün bütün insanı mahrum eder. İ'tizâl Mezhebi de tefrittir ki, te'siri insana verir. Ehl‑i Sünnet Mezhebi vasattır. Çünkü bu mezheb, beyne‑beynedir ki, o fiillerin bidâyetini, irâde‑i cüz'iyeye; nihâyetini, irâde‑i külliyeye veriyor.
Ve kezâ, i'tikàdda da ta'tîl ifrattır; teşbih, tefrittir; Tevhid, vasattır.
Hülâsa: Şu dokuz mertebenin altısı zulümdür, üçü adl ve adâlettir. Sırat‑ı müstakîmden murad, şu üç mertebedir.
Sırâtallezine En'amte Aleyhim ﴿(صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ)﴾
﴿صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ﴾ :
Kur'ânın inci gibi lafızlarının dizilmesi; bir hayta, bir çeşide, bir nakşa münhasır değildir. Belki; zuhûrca, hafâca, yakınlıkça, uzaklıkça mütefâvit çok tenâsüblerden hâsıl olan pek çok nakışlar üzerine dizilmişlerdir, nazmedilmişlerdir. Zâten i'câzın esâsı, ihtisardan sonra ancak böyle nakışlardadır.
Evet, ﴿صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ﴾ ile mâkablindeki herbir kelime arasında bir münâsebet vardır.
48
Meselâ: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ile münâsebeti vardır; çünkü ni'met, hamde delil ve karînedir.
رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ile münâsebetdârdır. Çünkü, terbiyenin kemâli, ni'metlerin tevâlî ve teâkubu ile olur.
﴿اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ﴾ ile alâkadardır; çünkü اَلَّذ۪ينَ ’den irâde edilen “Enbiyâ, şühedâ, sulehâ, ulemâ” rahmettirler.
﴿مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ﴾ ile alâkası vardır; çünkü, ni'met‑i kâmile, ancak dindir.
﴿نَعْبُدُ﴾ ile alâkası var; çünkü, ibâdette imâmlar, bunlardır.
﴿نَسْتَع۪ينُ﴾ ile var; çünkü, tevfike ve iâneye mazhar bunlardır.
﴿اِهْدِنَا﴾ ile var; çünkü, hidayette muktedâ‑bih onlardır.
﴿اَلصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ﴾ ile vardır; çünkü, doğru yol, ancak onların mesleğidir.
طَر۪يقْ veya سَب۪يلْ kelimelerine صِرَاطْ kelimesinin tercihi, mesleklerinin etrafı mahdûd ve işlek bir cadde olduğuna ve o caddeye girenlerin bir daha çıkmamalarına işârettir.
Ma'hud ve ma'lûm olan şeylerde kullanılması usûl ittihàz edilen esmâ‑i mevsûleden اَلَّذ۪ينَ tâbiri, onların zulümât‑ı beşeriye içinde elmas gibi parladıklarına işârettir ki, onları taharrî ve taleb etmeye ve aramaya lüzum yoktur. Onlar, herkesin gözü önünde hâzır olduklarını te'min eden bir ulüvv‑ü şâna mâliktirler.
Cem' sîgasıyla اَلَّذ۪ينَ ’nin zikri, onlara iktidâ ve tâbi olmak imkânının mevcûdiyetine ve onların mesleklerinde butlân olmadığına işârettir. Çünkü, ferdî olmayan bir meslekte tevâtür vardır; tevâtürde, butlân yoktur.
49
Mâzi sîgasıyla اَنْعَمْتَ ’nin zikri; tekrar ni'meti taleb etmeye bir vesile olduğuna ve Allah’a râci' olan zamîri de bir yardımcı ve bir şefâatçi vazifesini gördüğüne işârettir. Yani: “Ey Rabbim! Mâdemki in'âm senin fiilindir ve evvelce de in'âmı yapmışsın; istihkakım olmadığı hâlde in'âmı tekrarlamak, senin şe'nindendir!”
عَلَيْهِمْ ’deki عَلٰى enbiyâya yükletilen risalet ve teklif yükünün pek ağır olduğuna ve sahrâları faydalandırmak için yağmur, kar ve fırtınaların şedâidine ma'rûz kalan yüksek dağlar gibi, peygamberlerin de ümmetlerini feyizlendirmek için risalet zahmetlerine ma'rûz kaldıklarına işârettir.
İhtar: Başka bir sûrede zikredilen ﴿فَاُولٰٓئِكَ مَعَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪نَ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِح۪ينَ﴾ olan âyet‑i kerîme, buradaki ﴿اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ﴾ âyet‑i celîlesini beyân eder. Zâten Kur'ânın bir kısmı, bir kısmını tefsir eder.
S — Peygamberlerin meslekleri birbirine uymadığı gibi, ibâdetleri de birbirine muhâliftir. Bunun esbâbı nedir?
C — İ'tikàd ve amelde, usûl ve ahkâm‑ı esâsiyede peygamberlerin hepsi dâimdirler, sâbittirler, müttehiddirler. İhtilâf ve tefâvütleri, ancak fürûâttadır. Zâten, zamanların tebeddülüyle fürûâtın da tebeddül ve tağayyürü tabîi bir şeydir. Evet, mevâsim‑i erbaada tedâvi ve telebbüs gibi çok şeyler tebeddüle uğrar. Meselâ; kışın giyilen kalın elbise yazın tebeddüle uğrar veya kışın güzel te'siri olan bir ilâcın, yazın fenâ te'siri olur, kullanılmaz. Kezâlik, kalb ve rûhların gıdâsı olan ahkâm‑ı diniyenin fürûâtı da, ömr‑ü beşerin devreleri itibariyle tebeddüle uğrar.
50
Ğayri'l‑Mağdûbi Aleyhim ﴿(غَيْرِالْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ)﴾
﴿غَيْرِالْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ﴾ :
Havf ve firar makamı olan şu sıfatın mâkablindeki makamlarla münâsebâtı ise, bu makamın hayret ve dehşet nazarıyla celâl ve cemâl ile muttasıf olan makam‑ı Rubûbiyete baktırması ve ilticâ ve dehàlet nazarıyla ﴿نَعْبُدُ﴾ ’deki makam‑ı ubûdiyete baktırması ve acz nazarıyla ﴿نَسْتَع۪ينُ﴾ ’deki tevekkül makamına baktırması ve tesellî nazarıyla refîk‑i dâimî olan makam‑ı recâya baktırmasıdır. Çünkü, korkunç bir şeyi gören adam, korku ve hayret içinde kalır; sonra firar etmeye meyleder. Âciz olduğu takdirde tevekkül eder, sonra tesellî yollarını arar.
S — Cenâb‑ı Hak, Ganiyy‑i Mutlaktır; âlemde bu kadar dalâletleri ve pek çirkin fenâ şeyleri yapan nev'‑i beşerin yaratılışında ne hikmet vardır?
C — Kâinâtta, maksûd‑u bizzat ve küllî ve şümûllü olarak yaratılan, ancak kemâller, hayırlar, hüsünlerdir. Şerler, kubuhlar, noksanlar ise; hüsünlerin, hayırların, kemâllerin arasında görülmeyecek kadar dağınık ve cüz'iyet kabîlinden tebeî olarak yaratılmışlardır ki; hayırların, hüsünlerin, kemâllerin mertebelerini, nev'ilerini, kısımlarını göstermeye vesile olsunlar ve hakàik‑ı nisbiyenin vücûduna veya zuhûruna bir mukaddime ve bir vâhid‑i kıyâsî olsunlar.
51
S — Hakàik‑ı nisbiyenin ne kıymeti var ki, onun için şerler istihsân edilecek?
C — Hakàik‑ı nisbiye denilen şeyler, kâinâtın eczâsı arasında bulunan râbıtalardır. Ve kâinâttaki nizâm, ancak hakàik‑ı nisbiyeden doğmuştur. Ve hakàik‑ı nisbiyeden kâinâtın envâ'ına bir vücûd‑u vâhid in'ikâs etmiştir. Hakàik‑ı nisbiye, büyük bir ölçüde hakàik‑ı hakîkiyeden çoktur. Hattâ bir zâtın hakàik‑ı hakîkiyesi yedi ise, hakàik‑ı nisbiyesi yediyüzdür. Binâenaleyh kubuh ve şerde şer varsa da kalîldir. Ma'lûmdur ki, şerr‑i kalîl için hayr‑ı kesîr terkedilmez. Terkedilirse, şerr‑i kesîr olur. Zekât ve cihadda olduğu gibi.
Evet, اِنَّمَا تُعْرَفُ الْاَشْيَاءُ بِاَضْدَادِهَا meşhûr kaziyeden maksad, bir şeyin zıddı, o şeyin hakàik‑ı nisbiyesinin vücûd veya zuhûruna sebebdir. Meselâ kubuh olmasaydı ve hüsünlerin arasına girmeseydi, hüsnün gayr‑ı mütenâhî olan mertebeleri tezâhür etmezdi.
S — اَنْعَمْتَ fiil, مَغْضُوبِ ism‑i mef'ûl, ضَٓالّ۪ينَ ism‑i fâil olarak zikirlerinde ve kezâ, üçüncü fırkanın sıfatını ve ikinci fırkanın sıfatına terettüb eden âkıbetini ve birinci fırkanın ünvân‑ı sıfatını aynen zikretmekte ne gibi bir hikmet vardır?
C — “Ni'met” ünvânı, nefsin dâima meylettiği bir lezzet olduğundan ihtiyar edilmiştir. Fiil‑i mâzi olarak zikrindeki sebeb, evvelce beyân edilmiştir.
İkinci fırka ise, kuvve‑i gadabiyenin galebe ve tecâvüzüyle tecâvüz ederek ahkâmın terkiyle zulüm ve fıska düşmüşlerdir; Yahudîlerin temerrüdü gibi.
52
Zulüm ve fıskta hasîs ve hayırsız bir lezzet görüldüğünden, onlardan nefis teneffür etmez. Kur'ân‑ı Kerîm, o zulmün âkıbeti olan gadab‑ı İlâhîyi zikretmiştir ki, nefisleri, o zulüm ve fısktan tenfîr ettirsin.
İstimrar ve devam şe'ninde olan isimlerden ism‑i mef'ûl olarak zikredilmesi ise, şer ve isyanların devam edip, tevbe ve af ile inkıtâ' etmedikleri takdirde kat'îleşeceğine ve silinmez bir damga şekline geçeceğine işârettir.
Ve Le'd‑Dâllîn ﴿(وَلَا ٱلضَّآلِّينَ)﴾
Üçüncü fırka ise, vehim ve hevâ‑yı nefsin, akıl ve vicdânlarına galebesiyle, bâtıl bir i'tikàda tâbi olarak nifâka düşen Nasâra’dır. Dalâlet, nefisleri tenfîr ve rûhları inciten bir elem olduğundan, Kur'ân‑ı Kerîm, o fırkayı aynı o sıfatla zikretmiştir.
Ve ism‑i fâil olarak zikrindeki sebeb ise; dalâletin dalâlet olması, devam etmesine mütevakkıf olup, inkıtâ'a uğradığı zaman affa dâhil olacağına işârettir.
Ey arkadaş! Bütün lezzetler îmânda olduğu gibi, bütün elemler de dalâlettedir.
Bunun izâhı ise: Bir şahıs, Kudret‑i Ezeliye tarafından, adem zulümâtından şu korkunç dünya sahrâsına atılırken gözünü açar, bakar. Bir lütûf beklediği zaman, birdenbire – düşmanlar gibi – hastalıklar, elemler, belâlar hücum etmeye başlarlar. Bir medet, bir yardım için müsterhimâne tabiata ve anâsıra baktığı vakit, kasâvet‑i kalble, merhametsizlikle karşılaşır. Ecrâm‑ı semâviyeden istimdâd etmek üzere başını havaya kaldırır. O ecrâm, atom bombaları gibi dehşetli ve heybetli hâlleriyle gözüne görünür. Hemen gözünü yumar, başını eğer, düşünmeye başlar. Bakar ki, hayatî hâcetleri bağırıp çağırmaya başlarlar. Bütün bütün tevahhuş ederek hemen kulaklarını tıkar, vicdânına ilticâ eder. Bakar ki; vicdânı, binler âmâl (emeller) ve emânî ile dolu gürültülerinden cinnet getirecek bir hâle gelir.
53
Acaba, hiçbir cihetten hiçbir tesellî çaresini bulamayan o zavallı şahıs, mebde' ile meâdi, Sâni' ile haşri i'tikàd etmezse, onun o vaziyetinden Cehennem daha serin olmaz mı? Evet, o bîçâre, havf ve heybetten, acz ve ra'şetten, vahşet ve gönül darlığından, yetîmlikle me'yûsiyetten mürekkeb bir vaziyet içinde olup, kudretine bakar; kudreti âciz ve nâkıs‥ hâcetlerine bakar; def'edilecek bir durumda değildir. Çağırıp yardım istese, yardımına gelen yok. Herşeyi düşman, herşeyi garîb görür. Dünyaya geldiğine bin defa nedâmet eder, lânet okur.
Fakat o şahsın, Sırat‑ı Müstakîm’e girmekle kalbi ve rûhu nur‑u îmânla ışıklanırsa, o zulmetli evvelki vaziyeti nurânî bir hâlete inkılâb eder. Şöyle ki:
O şahıs, hücum eden belâları, musîbetleri gördüğü zaman, Cenâb‑ı Hakk’a istinâd eder, müsterih olur.
Yine o şahıs, ebede kadar uzanıp giden emellerini, isti'dâdlarını düşündüğü zaman, saâdet‑i ebediyeyi tasavvur eder. O saâdet‑i ebediyenin mâü'l‑hayatından bir yudum içer, kalbindeki emellerini teskin eder.
Yine o şahıs, başını kaldırıp semâya ve etrafa bakar; herşeyle ünsiyet peydâ eder.
Yine o şahıs, semâdaki ecrâma bakar; hareketlerinden dehşet değil, ünsiyet ve emniyet peydâ eder ve onların o hareketlerini, ibret ve hayretle tefekkür eder.
Yine o şahıs, ecrâm‑ı ulviye ile öyle bir kesb‑i muârefe eder ki, hangi bir cirme bakarsa baksın, o cirmlerden: “Ey arkadaş! Bizden tevahhuş etme! Hareketlerimizden korkma! Hepimiz bir Hàlık’ın memurlarıyız.” diye, me'nûs ve emniyet verici sesleri kalben işitmeye başlar.
Hülâsa: O şahıs, evvelki vaziyetinde; vicdânındaki o dehşetli ve vahşetli ve korkunç âlâm‑ı şedîdeden kurtulmak için, tesellîler ile hissini ibtal ve sarhoşlukla o hâlleri unutmak ister.
İkinci hâletinde ise; rûhunda yüksek lezzetleri ve saâdetleri hisseder, kalbini îkaz, vicdânını tahrîk edip rûhunu ihsâs ettikçe, o saâdetler ziyâdeleşir ve ona manevî Cennetlerin kapıları açılır.
اَللّٰهُمَّ بِحُرْمَةِ هٰذِهِ السُّورَةِ اِجْعَلْنَا مِنْ اَصْحَابِ الصِّرَاطِ الْمُسْتَق۪يمِ اٰم۪ينَ
54
Sûre‑i Bakara
Suâl: Îcâz ile i'câz sıfatlarını hâvî Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’da: ﴿﷽﴾ ve ﴿فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ﴾ ve ﴿وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ… الخ﴾ gibi pek çok âyetler tekerrür etmektedir. Hâlbuki bu tekrarlar, belâğata münâfîdir, usanç veriyor?
Cevab: Ey arkadaş!* Her parlayan şey, yakıcı ateş değildir. Evet, tekrar ve tekerrür bazen usanç veriyor, fakat umumî değildir. Her yere, her kelâma ve her kitaba şâmil değildir. Usanç verici addedilen pek çok zâhirî tekrarlar, belâğatça istihsân ve takdir edilmektedir.Evet, insanın yediği yemekler; biri gıdâ, diğeri tefekküh (meyve) olmak üzere iki kısımdır.
Birinci kısım, tekerrür ettikçe memnuniyet verir, kuvvet verir, kat kat teşekkürlere sebeb olur.
İkinci kısmın tekerrüründe usanç, teceddüdünde lezzet vardır.
Kezâlik, kelâmlar da iki kısımdır.
Bir kısmı rûhlara kût, fikirlere kuvvet verici hakikatlerdir ki, tekerrür ettikçe güneşin ziyâsı gibi, rûhlara, fikirlere hayat verir.
Meyve kabîlinden iştihâyı açan kısımda tekerrür makbûl değildir, istihsân edilmez.Buna binâen Kur'ân, hey'et‑i mecmuasıyla kalblere kût ve kuvvet olup, tekrarı usanç değil, halâvet ve lezzet verdiği gibi, Kur'ânın âyetlerinde de öyle bir kısım vardır ki, o kuvvetin rûhu hükmünde olup tekerrür ettikçe daha ziyâde parlar, hak ve hakikat nurlarını saçar.
55
هُوَ الْمِسْكُ مَا كَرَّرْتَهُ يَتَضَوَّعُ
Ezcümle: ﴿﷽﴾ gibi âyetlerde bulunan ukde‑i hayatiye ve nurânî esâslar, tekerrür ettikçe iştihâları açar; misk gibi, karıştırıldıkça kokar. Demek tekerrür zannedilen, hakikatte tekerrür değildir. Ancak ﴿وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًا﴾ kabîlinden, o ayrı ayrı hikmetleri, nükteleri, gayeleri ifâde eden tekrarlı kelâmlar, yalnız ibarece, lafızca birbirine benzedikleri için tekrar zannedilir. Hattâ kıssa‑i Mûsa, çok meziyetleri ve hikmetleri müştemildir. Her makamda o makama münâsib bir vecihle zikredilmesi, ayn‑ı belâğattır. Evet, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân, o kıssa‑i meşhûreyi, gümüş iken, yed‑i beyzâsına alarak altun şekline ifrâğıyla öyle bir nakş‑ı belâğata mazhar etmiştir ki, bütün ehl‑i belâğat, onun belâğatına hayran olmuşlar, secdeye varmışlardır.
Ve kezâ, teyemmün, teberrük ve istiâne gibi çok vecihleri hâvî
ve tevhid, tenzîh, senâ, celâl ve cemâl ve ihsân gibi çok makamları tazammun
ve Tevhid ve Nübüvvet, Haşir ve Adâlet gibi makàsıd‑ı erbaaya işâret eden Besmele; zikredilen yerlerin herbirisinde bu vecihlerden, bu makamlardan biri itibariyle zikredilmiş ve edilmektedir. Maahazâ, hangi sûrede tekerrür varsa, o sûrenin rûhuyla münâsib olan bir vecih bizzat kasdedilmekle öteki vecihlerin istitradî ve tebeî zikirleri, belâğata münâfî değildir.
56
1. Âyetin Tefsiri (Hurûf‑u Mukattaaya Dair)
﴿الٓمٓ﴾ :
Sûrelerin başlarında bulunan hurûf‑u mukattaaya ait izâhatı Dört Mebhas’ta zikredeceğiz.
Birinci Mebhas
﴿الٓمٓ﴾ ile, sûrelerin evvellerinde bulunan hurûf‑u mukattaadan teneffüs eden i'câz hakkındadır. İ'câz; inci gibi incecik letâif‑i belâğatın parıltılarının imtizaç ve ictimâ'ından tecellî eden bir nurdur. Bu mebhasta, bu nuru, birkaç letâif zımnında izâh etmekle parlatacağız. Fakat, herbir latîfe ince ve ziyâsı az ise de, letâifin hey'et‑i mecmuasından hâsıl olan tam bir ziyâ ile fecr‑i sâdık çıkacaktır.
1. Hece harflerinin adedi – elif‑i sâkine hariç kalmak şartıyla – yirmisekiz harftir. Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân, sûrelerin başında bu harflerin yarısını zikretmiş, yarısını da terketmiştir.
2. Kur'ânın almış olduğu nısıf, terkettiği nısıftan daha ziyâde kesîrü'l‑isti'mâldir.
3. Kur'ân, sûrelerin başında zikrettiği kısım içinde lisân üzerine daha sühûletli olan “elif, lâm”ı çok tekrar etmiştir.
4. Kur'ân, aldığı harfleri, hece harflerinin adedince sûrelere tevzî' etmiştir.
5. Hece harflerinin mehmûse, mechûre, şedîde, rahve, müsta'liye, münhafıza, muntabıka, münfetiha gibi çiftli cinslerinin herbirisinden yine nısıf almıştır.
6. Çifti, yani eşi olmayan – evtâr – kısmında sakîlden azı, hafiften çoğu almıştır. Kalkale, zelâka gibi.
7. Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın, sûrelerin başındaki hurûf‑u mukattaanın zikredilen minvâl üzerine tansifleri hakkında ihtiyar ettiği tarîk, beşyüzdört ihtimalden intihâb edilmiştir. Ve intihâb edilen şu tarîkten başka hiçbir ihtimal ile mezkûr tansif mümkün değildir. Çünkü, taksimler pek çok birbirine girmiş ve çok mütefâvittir.
Bu gibi i'câz lem'alarından hisse alamayan, zevkine levm ve itâb etsin!
57
İkinci Mebhas
Bu mebhasta da birkaç letâif vardır:
1. ﴿الٓمٓ﴾ ile emsâlinde göze çarpan garâbet, bu harflerin pek garîb ve acîb bir şeyin mukaddimesi ve keşif kolları olduklarına işârettir.
2. Bu sûrelerin başlarındaki taktî'‑i hurûf ile isimleri hecelemek, müsemmânın me'hazine ve neden neş'et ettiğine işârettir.
3. Bu harflerin taktî'i, müsemmânın vâhid‑i itibarî olup, terkîb‑i mezcî olmadığına işârettir.
4. Bu harflerin taktî' ile ta'dâdı, san'atın madde ve me'hazini muhâtaba göstermekle muârazaya tâlib olanlara karşı meydân okuyarak, “İşte, i'câz san'atını, şu gördüğünüz harflerin nazm ve nakışlarından yaptım. Buyurunuz meydâna!” diye, onların tahkîrâne tebkîtlerine (tekdirlerine) işârettir.
5. Mânâdan soyulmuş şu hece harflerinin zikri, muârızları hüccetsiz bırakmaya işârettir.
Evet, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, şu mânâsız harflerin lisân‑ı hâliyle ilân ediyor ki: “Ben sizden belîğ mânâları, hükümleri, hakikatleri ifâde eden yüksek hutbeleri ve nutukları istemiyorum. Yalnız şu ta'dâd ettiğim harflerden bir nazîre yapınız; velev iftira ve hikâyelerden ibaret bile olursa olsun!”
6. Harfleri ta'dâd ile hecelemek, yeni kırâate ve kitabete başlayan mübtedîlere mahsûstur. Bundan anlaşılıyor ki Kur'ân, ümmî bir kavme ve mübtedî bir muhîte muallimlik yapıyor.
58
7. ا ‑ ل - د gibi harfleri, meselâ: “elif, lâm, dal” gibi isimleriyle tâbir ve zikretmek, ehl‑i kırâat ve erbâb‑ı kitabetin ittihàz ettikleri bir usûldür. Bundan anlaşılıyor ki, hem söyleyen, hem dinleyen ümmî olduklarına nazaran, bu tâbirler, söyleyenden doğmuyor ve onun malı değildir; ancak, başka bir yerden ona geliyor.
Ey arkadaş! Bu letâifin ince iplerinden dokunan yüksek nakş‑ı belâğatı göremeyen adam, belâğat ehlinden değildir. Erbâb‑ı belâğata müracaat etsin.
Üçüncü Mebhas
﴿الٓمٓ﴾ : İ'câzın esâslarından, îcâzın en yüksek ve en ince derecesine bir misâldir. Bunda da birkaç letâif vardır.
1. ﴿الٓمٓ﴾ üç harfiyle üç hükme işârettir. Şöyle ki:
Elif, هٰذَا كَلَامُ اللّٰهِ الْاَزَلِيِّ hükmüne ve kaziyesine;
Lâm, نَزَلَ بِهِ جِبْر۪يلُ hükmüne ve kaziyesine;
Mim, عَلٰى مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ السَّلَامُhükmüne ve kaziyesine remzen ve îmâen işârettir.
Evet, nasıl ki Kur'ânın hükümleri uzun bir sûrede, uzun bir sûre kısa bir sûrede, kısa bir sûre bir âyette, bir âyet bir cümlede, bir cümle bir kelimede, o kelime de “sin, lâm, mim” gibi hurûf‑u mukattaada irtisam eder, görünür. Kezâlik, ﴿الٓمٓ﴾ ’in herbir harfinde mezkûr hükümlerden biri temessül etmiş görünüyor.
2. Sûrelerin başlarındaki hurûf‑u mukattaa, İlâhî bir şifredir. Beşer fikri ona yetişemiyor. Anahtarı, ancak Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dadır.
3. Şifrevâri şu hurûf‑u mukattaanın zikri, Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın fevkalâde bir zekâya mâlik olduğuna işârettir ki; Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, remizleri, îmâları ve en gizli şeyleri sarîh gibi telâkki eder, anlar.
59
4. Şu harflerin taktî'i, harf ve lafızların hâvî oldukları kıymet, yalnız ifâde ettikleri mânâlara göre olmayıp, ilm‑i esrâru'l-hurûf’ta beyân edildiği gibi, aded ve sayılar misillû harflerin arasında fıtrî münâsebetlerin bulunduğuna işârettir. (Hâşiye)
5. ﴿الٓمٓ﴾ taktî'iyle, bütün harflerin esâs mahreçleri olan “halk, vasat, şefe” mahreçlerine işârettir. Ve zihinlerin nazar‑ı dikkatini şu mahreçlere çeviriyor ki zihinler, gerek bu üç mahreçte, gerek bunlara bağlı küçük küçük mahreçlerde lafızların ve harflerin nasıl vücûda geldiklerini hayret ve ibretle mütâlaa etsinler.
Ey zihnini belâğatın boyasıyla boyayan arkadaş! Bu letâifi sıkacak olursan, هٰذَا كَلَامُ اللّٰهِ içinden çıkacaktır.
Dördüncü Mebhas
﴿الٓمٓ﴾ emsâliyle beraber, terkîb şeklinden taktî' sûretinde zikirleri, bu şeklin müstakil olup hiçbir imâma tâbi olmadığına ve hiç kimseyi taklid etmiş olmadığına ve üslûbları acîb, çeşitleri garîb yeni saha‑i vücûda gelen bir bedîa olduğuna işârettir. Bu mebhasta da birkaç letâif vardır.
1. Hatîb ve belîğlerin âdetindendir ki mesleklerinde dâima bir misâle tâbi oluyorlar ve bir örnek üzerine nakış dokuyorlar ve işlenmiş bir yolda yürüyorlar. Hâlbuki bu harflerden anlaşıldığına nazaran, Kur'ân, hiçbir misâle tâbi olmamıştır ve hiçbir nakş‑ı belâğat örneği üzerine nakış yapmamıştır ve işlenmemiş bir yolda yürümüştür.
2. Kur'ân, baştan aşağıya kadar, nâzil olduğu hey'et üzerine bâkîdir. Bu kadar Kur'ânı taklid etmeye müştâk olan dostlar ve mütehâcim düşmanlara rağmen, şimdiye kadar Kur'ânın ne taklidi yapılmış ve ne de bir misâli gösterilmiştir.
60
Evet Kur'ân, milyonlarca Arabî kitaplarla mukayese edilirse benzeri bulunamaz. O hâlde Kur'ân, ya hepsinin altındadır, bu ise muhâldir; öyle ise hepsinin fevkındedir; öyle ise Allah’ın kelâmıdır.
3. Beşerin san'atı olan bir şey, bidâyette çirkin ve gayr‑ı muntazam olur, sonra yavaş yavaş intizama sokulur. Kur'ân ise, ilk zuhûrunda gösterdiği halâveti, güzelliği, gençliği şimdi de öylece muhâfaza etmektedir.
Ey belâğat letâfetinin kokusunu koklayan arkadaş! Zihnini şu mebâhis‑i erbaaya gönder ki, bal arısı gibi, اَشْهَدُ اَنَّ هٰذَا كَلَامُ اللّٰهِ balını çıkarsın!‥
2. Âyetin Tefsiri
﴿ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ﴾
Arkadaş! Kelâmların hüsnünü artıran ve güzelliğini fazlaca parlatan belâğatın esâslarından biri de şudur ki: Bir havuzu doldurmak için etrafından süzülen sular gibi, belîğ kelâmlarda da zikredilen kelimelerin, kayıtların, hey'etlerin tamamen o kelâmın takib ettiği esâs maksada nâzır olmakla onun takviyesine hizmet etmeleri, belâğat mezhebinde lâzımdır.
Birinci Misâl:﴿وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ﴾ olan âyet‑i kerîme, nazar‑ı dikkate alınırsa görülür ki; bu kelâmdaki maksad ve esâs, “pek az bir azâb ile fazla korkutmak”tır. Ve bu kelâmda olan mezkûr kelimeler ve kayıtlar, tamamen o maksadı takviye için çalışıyorlar.
Ezcümle; şek ve ihtimali ifâde eden اِنْ şartiye olup, azâbın azlığına ve ehemmiyetsizliğine işârettir.
Ve kezâ مَسَّ kelimesi, azâbın şedîd olmadığına işârettir.
Ve kezâ نَفْحَةٌ sîgasıyla ve tenviniyle azâbın ehemmiyetsizliğine îmâdır.
61
Ve kezâ teb'îzi ifâde eden مِنْ ve şiddeti gösteren نَكَالْ kelimesine bedel, hìffeti îmâ eden عَذَابِ kelimesi ve رَبِّ kelimesinden îmâ edilen şefkat; hepsi de azâbın kıllet ve ehemmiyetsizliğine işâret etmekle şu şiiri, lisân‑ı hâlleriyle temessül ediyorlar.
عِبَارَاتُنَا شَتّٰى وَحُسْنُكَ وَاحِدٌ ❋ وَكُلٌّ اِلٰى ذَاكَ الْجَمَالِ يُش۪يرُ
Yani: “İbarelerimiz ayrı ayrı ise de, hüsnün birdir. Hepsi de o hüsne işâret ediyorlar.”
İkinci Misâl:﴿الٓمٓۚ ❋ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ﴾ olan âyet‑i kerîmedir. Bu âyette maksad‑ı esâs “Kur'ânın yüksekliğini göstermek”tir. Ve bu maksadı takviye eden ﴿الٓمٓ ‑ ذٰلِكَ - اَلْكِتَابُ - لَا رَيْبَ ف۪يهِ﴾ kayıtlarıdır. Evet bu kayıtlar, istinâd ettikleri pek ince ve gizli delillerine işâret etmekle beraber, o maksadın takviyesine koşuyorlar.
Ezcümle: ﴿الٓمٓ﴾ kasem olduğu cihetle, Kur'ânın azametine ve altında müstetir, gizli o mezkûr letâif cihetiyle de da'vânın isbâtına işâret eder.
62
Ve kezâ, ذٰلِكَ zât ile sıfatı gösteren bir işâret olması itibariyle hem Kur'ânın azametine, hem azameti isbât eden sıfât‑ı kemâliyeye işâret eder.
Ve kezâ, ذٰلِكَ işâret‑i hissiyeye mahsûs iken, işâret‑i akliyede kullanılması, ta'zîm ve ehemmiyeti ifâde ettiği gibi, ma'kul olan Kur'ânı, mahsûs sûretinde göstermesi, Kur'ânı, ezhân ve enzârın nazar‑ı dikkatine arzetmekle tesettürü icâb eden hile, za'fiyet ve sâir çirkin şeylerden münezzeh olduğunu izhâr ve itiraf ettirmektir.
Ve kezâ ذٰلِكَ ’nin ل vâsıtasıyla ifâde ettiği bu'd, Kur'ânın kemâline delâlet eden ulüvv‑ü rütbesine işârettir.
Ve kezâ اَلْكِتَابُ ’daki اَلْ hasr‑ı örfîyi ifâde ettiğinden, Kur'ânın azametine ve başka kitapların mehâsinini cem'etmekle onların fevkınde olduğuna işârettir.
Ve kezâ كِتَابُ tâbiri, ehl‑i kırâat ve kitabetten olmayan bir ümmînin mahsulü olmadığına işârettir.
Ve kezâ ﴿لَا رَيْبَ ف۪يهِ﴾ zamîrinin her iki ihtimaline binâen Kur'ânın kemâlini isbât veya te'kid eder.
63
Ve kezâ, istiğrakı ifâde eden لَا Kur'ânın her köşesinde rekz ve her yerinde zikredilen deliller, bürhânlar, hücuma gelen şek ve şübheleri def' ile, Kur'ânın o gibi lekelerden münezzeh olduğunu ilân eder. Ve lisân‑ı hâliyle şu şiiri okur:
وَكَمْ مِنْ عَائِبٍ قَوْلًا صَح۪يحًا وَاٰفَتُهُ مِنَ الْفَهْمِ السَّق۪يمِ
Yani: “Kur'ân’da ta'yib edilecek hiçbir nokta yoktur. Kur'ân gibi sahîh kavilleri ta'yib etmek, ancak fehimlerin sakametinden ileri geliyor.”
Ve kezâ, zarfiyeti ifâde eden ف۪ي tâbiri, Kur'ânın sathına ve zâhirine konan şek ve şübhe varsa, içerisindeki hakàik ile def'edilebileceğine işârettir.
Arkadaş! Tahlil vâsıtasıyla terkîbin kıymetini ve küll ile cüz'ler arasındaki farkı idrak edebildiysen, bu misâllerdeki kuyûd ve hey'âta dikkat et. Ve o kelimelerden nebeân eden zülâl‑i belâğatı ve kevser‑i fesâhati doyuncaya kadar iç, “Elhamdülillâh!” de.
S — ﴿الٓمٓۚ ❋ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ﴾ âyet‑i kerîmesinin cümleleri, atf ile birbiriyle bağlanmamış olması neye binâendir?
C — O cümleler arasındaki şiddet‑i ittisal, bağlılık ve sarılmaktan bir ayrılık yoktur ki, birbiriyle bağlanmaya lüzum olsun. Zîra, o cümlelerin herbirisi, arkadaşlarına hem babadır, hem oğul; yani, hem delildir, hem neticedir.
64
Evet, ﴿الٓمٓ﴾ lisân‑ı hâliyle hem muârazaya meydân okur, hem mu'ciz olduğunu ilân eder.
﴿ذٰلِكَ الْكِتَابُ﴾ hem bütün kitaplara fâik olduğunu tasrîh eder, hem müstesnâ ve mümtâz olduğunu izhâr eder.
﴿لَا رَيْبَ ف۪يهِ﴾ hem Kur'ânın şek ve şübhe yeri olmadığını tasrîh eder, hem müstesnâ ve mümtâz olduğunu izhâr eder.
﴿هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ﴾ hem tarîk‑ı müstakîmi irâe etmekle muvazzaf olduğunu gösterir, hem mücessem bir nur‑u hidayet olduğunu ilân eder.
İşte bu cümlelerden herbirisi, ifâde ettiği birinci mânâsıyla arkadaşlarına delil olduğu gibi, ikinci mânâsıyla da onlara neticedir.
Sonra bu âyetin şu cümleleri arasında i'câza menba', belâğata medâr olan oniki münâsebet, alâka ve bağlılık vardır. Bunlardan misâl olarak üç taneyi zikr, ötekileri de sana havâle ederim.
1. ﴿الٓمٓ﴾ : Bütün muârızları, muârazaya dâvet eder. Öyle ise, en yüksek bir kitaptır. Öyle ise, bir yakìn sadefidir. Zîra kitabın kemâli, yakìn iledir. Öyle ise, nev'‑i beşer için mücessem bir hidayettir.
2. ﴿ذٰلِكَ الْكِتَابُ﴾ : Yani, emsâline tefevvuk etmiştir. Öyle ise, müstesnâdır. Çünkü, şek ve şübhe yeri değildir. Çünkü, müttakìlere doğru yolu gösterir. Öyle ise, mu'cizdir.
3. ﴿هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ﴾ : Yani, tarîk‑ı müstakîme irşad eder. Öyle ise, yakìniyattandır. Öyle ise, mümtâzdır. Öyle ise, mu'cizdir.
Ey arkadaş! Şu ﴿هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ﴾ cümlesindeki nur‑u belâğat ve hüsn‑ü kelâm, dört noktadan tezâhür etmiştir.
65
1. Bu cümlede “mübtedâ” mahzuftur. Bu hazf, cümleyi teşkil eden “mübtedâ” ile “haber” arasındaki ittihâd öyle bir dereceye varmış ki, sanki “mübtedâ” hazf olmayıp haberin içerisine girmiş. Haricen ikisi müttehid oldukları gibi, zihnen de müttehid olduklarına işârettir.
2. هَاد۪ي yerinde هُدًى yani, ism‑i fâil mevkiinde masdarın kullanılması, tecessüm eden nur‑u hidayetten cevher‑i Kur'ânın husûle geldiğine işârettir.
3. هُدًى ’deki tenvin‑i tenkîrden anlaşılıyor ki, hidayet‑i Kur'ân öyle ince bir dereceye varmıştır ki, hakikati idrak edilemez ve öyle geniş bir sahayı işgal etmiştir ki, ihâtası ilmen kàbil değildir. Çünkü, “mârife”nin zıddı olan “nekre”, ya şiddet‑i hafâdan olur veya kesret‑i zuhûrdan neş'et eder. Buna binâendir ki, “Tenkîr bazen tahkîri, bazen ta'zîmi ifâde eder” denilmiştir.
4. Müteaddid kelimelere bedel ism‑i fâil sîgasıyla ihtiyar edilen مُتَّق۪ينَ kelimesi ile yapılan îcâz, hidayetin semeresine ve te'sirine işâret olduğu gibi, hidayetin vücûduna da bir delil‑i innîdir.
S — Gayet mahdûd, az birkaç noktadan beşerin tâkatinden hariç denilen i'câzın doğması ihtimali var mıdır?
66
C — Maddî ve manevî herşeyde yardımın ve ictimâ'ın büyük kuvvet ve te'siri vardır. Evet, in'ikâs sırrıyla, üç şeyin hüsnü ictimâ' ederse, beş olur. Beş ictimâ' ederse, on olur. On ictimâ' ederse, kırk olur. Çünkü her şeyde bir nev'i in'ikâs ve bir nev'i temessül vardır. Nasıl ki, birbirine mukâbil tutulan iki âyinede çok âyineler görünüyor; kezâlik, iki‑üç nükte veya iki‑üç hüsün ictimâ' ettikleri zaman pek çok nükteler, pek çok hüsünler tevellüd eder. Bu sırra binâendir ki; her hüsün sâhibinin ve herbir sâhib‑i kemâlin emsâliyle ictimâ' etmeye fıtrî bir meyli vardır ki, ictimâ'ları zamanında hüsünleri, kemâlleri bir iken iki olur. Hattâ bir taş, taşlığıyla beraber kubbeli binalarda ustanın elinden çıkar çıkmaz başını eğer, arkadaşıyla birleşmeye meyleder ki, sukùt tehlikesinden kurtulsunlar. Maalesef, insanlar, teâvün sırrını idrak edememişler. Hiç olmazsa, taşlar arasındaki yardım vaziyetinden ders alsınlar!
S — Belâğat ve hidayetten maksad, hakikati vâzıh bir şekilde gösterip fikirleri ve zihinleri ihtilâflardan kurtarmak iken; müfessirlerin bu gibi âyetlerde yaptıkları ihtilâfât, gösterdikleri ihtimaller, beyân ettikleri ayrı ayrı birbirine uymayan vecihler altında hak ve hakikat ne sûretle görülebilir?
C — Ma'lûmdur ki, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân, yalnız bir asra değil, bütün asırlara nâzil olmuştur. Hem bir tabaka insanlara mahsûs değil, bütün tabakàt‑ı beşere şümûlü vardır. Hem bir sınıf insanlara ait değil, bütün beşerin sınıflarına râci'dir. Binâenaleyh; herkes, her tabaka, her zaman, fehmine, isti'dâdına göre Kur'ânın hakàikından hisse alabilir ve hissedardır. Hâlbuki nev'‑i beşer derece itibariyle muhtelif ve zevk cihetiyle mütefâvit ve kezâ meyil, istihsân, lezzet, tabiat itibariyle birbirine uymuyor. Meselâ bir tâifenin istihsân ettiği bir şey, öteki tâifenin zevkine muhâliftir. Bir kavmin meylettiği bir şeyden öteki kavim nefret ediyor. Bu sırra binâendir ki; Kur'ân‑ı Kerîm, günahların cezası veya hayırların mükâfâtı hakkında zikrettiği âyetlerde tahsîsat yapmamış; âmm bir şekilde bırakmıştır ki, herkes zevkine göre fehmetsin.
67
Hülâsa: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân; âyetlerini, cümlelerini öyle bir şekilde nazmetmiş ve vaz'etmiştir ki, her cihetten ihtimal yolları bulunsun ki, muhtelif fehimler ve isti'dâdlar, zevklerine göre hisselerini alabilsinler. Binâenaleyh, ulûm‑u Arabiye’nin kaidelerine muvâfık ve belâğatın prensiplerine uygun ve ilm‑i usûle mutâbık olmak şartıyla, o birbirine muhâlif müfessirlerin beyânâtı ve ihtimalleri; zamanlara, tabakalara ve fehimlere göre murad ve câizdir diye hükmedilebilir.
Bu nükteden anlaşıldı ki, Kur'ânın i'câz vecihlerinden biri odur ki; nazmı, öyle bir üslûbdadır ki, bütün asırlara, tabakalara intibak edebilir.
3. Âyetin Tefsiri
Îmân‑ı Bilgayb
﴿اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ﴾ :
Bu cümlenin evvelki cümle ile nazmını icâb ettiren münâsebet vecihleri ise:
Bu cümle, mü'minleri medheder, evvelki cümle de Kur'ânı medheder. Şu her iki medih arasında bir insibab (dökülmek) vardır ki, o onu ister, o onu ister. Çünkü ikinci medih, birinci medhin neticesidir ve birinci medhe bir bürhân‑ı innîdir ve hidayetin semeresi ve şâhididir. Ve aynı zamanda hidayete bir yardımcı vazifesi görüyor. Çünkü mü'minleri medhetmekte îmâna gelmek için bir teşvik vardır. Teşvik ise, bir nev'i hidayettir.
اَلَّذ۪ينَ ile مُتَّق۪ينَ arasındaki münâsebete gelince:
Bunların biri tahliye (تَخْلِيَة) diğeri tahliye (تَحْلِيَة) ’dir. Tahliye (تَخْلِيَة) tathîr etmek ve temizlemektir. Tahliye (تَحْلِيَة) ise, tezyîn etmek ve süslendirmek mânâsınadır. Bunlar birbiriyle arkadaş olup, burada olduğu gibi, dâima birbirini takib ediyorlar. Onun için kalb, takvâ ile seyyiâttan temizlenir temizlenmez hemen onun ardında îmân ile tezyîn edilmiş ve süslendirilmiştir.
68
Kur'ân‑ı Kerîm, takvâyı – tahliye‑i seyyiâtı – üç mertebesiyle zikretmiştir.
Birincisi, şirki terk,
İkincisi, maâsîyi terk,
Üçüncüsü, mâsivâullâhı terk etmektir.
Tahliye (تَحْلِيَة) ise, hasenât ile olur. Hasenât da, ya kalb ile olur veya kalıp ve beden ile olur veyâhut mal ile olur.
A'mâl‑i kalbiyenin şemsi, îmândır.
A'mâl‑i bedeniyenin fihristesi, namazdır.
A'mâl‑i maliyenin kutbu, zekâttır.
S — ﴿اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ﴾ hâl iktizasına göre îcâz ise de, aynı mânâyı ifâde eden اَلْمُؤْمِنُونَ kelimesine nazaran itnâbdır (uzundur). Evet, اَلْ harfi, اَلَّذ۪ينَ ile مُؤْمِنُونَ kelimesi يُؤْمِنُونَ fiiliyle tebdil edilmiştir. Bu itnâbın, îcâza tercih sebebi nedir?
C — اَلَّذ۪ينَ esmâ‑i mübhemeden olduğundan, onu ta'yin ve temyiz eden yalnız sılasıdır. Demek bütün kıymet, sılasına aittir. Başka sıfatlarında hiç kıymet yoktur. Bu ise, burada sılası olan îmâna büyük bir azamet vermekle insanları îmân etmeye teşvik eder.
69
Amma مُؤْمِنُونَ kelimesine bedel, fiil sîgasıyla يُؤْمِنُونَ ’nin tercihi; îmân fiilini hayâl nazarına gösterip keyfiyetin tasvir edilmesine, dâhilî ve haricî delillerin tecellîsiyle îmânın istimrar ve devam ile teceddüd etmesine işârettir. Evet, delâilin zuhûru nisbetinde îmân ziyâdeleşir, teceddüd eder.
بِالْغَيْبِ yani, nifâksız ihlâs‑ı kalb ile îmân ediyorlar. Veya îmân edilen şeyler gayb olmakla beraber îmân ediyorlar. Veyâhut gâibe veya âlem‑i gayba îmân ediyorlar.
Îmân; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın tebliğ ettiği zarûriyât‑ı diniyeyi tafsîlen ve zarûriyâtın gayrısını icmâlen tasdik etmekten hâsıl olan bir nurdur.
S — Avâm‑ı nâstan, hakàik‑ı diniyeyi tâbir eden ancak yüzde birdir?
C — Tâbir etmemesi, bilmemesine delil olamaz. Evet, çok defa lisân, insanın tasavvurâtından incelerini tâbirden âciz olduğu gibi kalbindeki ve vicdânındaki inceler de akla görünmez. Hattâ belâğat dâhîlerinden Sekkâkî gibi bir zât, İmruu'l‑Kays veya başka bir bedevînin ibraz ettiği belâğat incelerini kavramamıştır. Maahazâ, îmânın var olup olmadığı sorgu ile anlaşılır. Meselâ: Âmî bir adama, bu âlem bütün cihetleriyle, eczâsıyla, kudretinde, tasarrufunda bulunan Sâni'in, yarattığı bu âlemin bir cihetinde olup olmadığı gibi bir sorgu yapıldığı zaman, “hiçbir cihetinde değildir!” dese kâfîdir. Çünkü, nefiy cihetinin, onun vicdânında sâbit olduğuna delâlet eder.
Îmân, Sa'd‑ı Taftazanî’nin tefsirine göre; “Cenâb‑ı Hakk’ın, istediği kulunun kalbine, cüz'‑i ihtiyarının sarfından sonra ilkà ettiği bir nurdur.” denilmiştir. Öyle ise îmân, Şems‑i Ezelî’den vicdân‑ı beşere ihsân edilen bir nur ve bir şuâdır ki, vicdânın iç yüzünü tamamıyla ışıklandırır. Ve bu sâyede, bütün kâinât ile bir ünsiyet, bir emniyet peydâ olur ve herşeyle kesb‑i muârefe eder. Ve insanın kalbinde öyle bir kuvve‑i maneviye husûle gelir ki, insan, o kuvvet ile her musîbete, her hâdiseye karşı mukâvemet edebilir. Ve öyle bir vüs'at ve genişlik verir ki, insan o vüs'atle geçmiş ve gelecek zamanları yutabilir.
70
Ve kezâ îmân, Şems‑i Ezelî’den ihsân edilmiş bir nur olduğu gibi; saâdet‑i ebediyeden de bir parıltıdır. Ve o parıltı ile, vicdânında bulunan bütün emel ve isti'dâdlarının tohumları bir şecere‑i Tûbâ gibi neşv ü nemâya başlar, ebed memleketine doğru hareket eder, gider.
﴿وَيُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ﴾ :
Bu cümlenin evvelki cümle ile bağlılığı ve münâsebeti gün gibi âşikârdır. Lâkin bedenî ibâdet ve tâatlerden namazın tahsîsi, namazın bütün hasenâta fihrist ve örnek olduğuna işârettir. Evet, nasıl ki Fâtiha Kur'ân’a, insan kâinâta fihristedir; namaz da hasenâta fihristedir. Çünkü namaz; savm, hac, zekât ve sâir hakikatleri hâvî olduğu gibi, idrakli ve idraksiz mahlûkatın ihtiyarî ve fıtrî ibâdetlerinin nümûnelerine de şâmildir. Meselâ secdede, rükûda, kıyâmda olan melâikenin ibâdetlerini; hem taş, ağaç ve hayvanların o ibâdetlere benzeyen durumlarını andıran bir ibâdettir.
S — يُق۪يمُونَ ’nin fiil sîgasıyla zikrinde ne hikmet vardır?
C — Rûha hayat veren namazın o geniş hareketini ve Âlem‑i İslâma yayılmış olan o intibâh‑ı rûhâniyi muhâtaba ihtar edip göstermektir. Ve o güzel vaziyeti ve o muntazam hâleti hayâle götürüp tasvir etmekle sâmi'lerin namaza meylini îkaz edip artırmaktır.
71
Evet, dağınık bir vaziyette bulunan efrâdı büyük bir sevinçle ictimâ'a sevkettiren ma'lûm âletin sesi gibi, âlem sahrâsında dağılmış insanları cemâate dâvet eden Ezân‑ı Muhammedî’nin (A.S.M.) o tatlı sesiyle, ibâdete ve cemâate bir meyil, bir şevk husûle gelir.
S — يُصَلُّونَ kelimesine bedel itnâblı ﴿يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ﴾ ’nin zikrinde ne hikmet vardır?
C — Namazda lâzım olan ta'dil‑i erkân, müdâvemet, muhâfaza gibi ikamenin mânâlarını mürâat etmeye işârettir.
Arkadaş! Namaz, kul ile Allah arasında yüksek bir nisbet ve ulvî bir münâsebet ve nezîh bir hizmettir ki, her rûhu celb ve cezbetmek namazın şe'nindendir.
Namazın erkânı, “Fütûhât‑ı Mekkiye”nin şerhettiği gibi, öyle esrârı hâvîdir ki, her vicdânın muhabbetini celbetmek, namazın şe'nindendir.
Namaz, Hàlık‑ı Zülcelâl tarafından her yirmidört saat zarfında ta'yin edilen vakitlerde manevî huzuruna yapılan bir dâvettir. Bu dâvetin şe'nindendir ki, her kalb, kemâl‑i şevk ve iştiyakla icâbet etsin ve mi'râcvâri olan o yüksek münâcâta mazhar olsun.
Namaz; kalblerde azamet‑i İlâhiye’yi tesbit ve idâme ve akılları ona tevcîh ettirmekle adâlet‑i İlâhiye’nin kanununa itâat ve nizâm‑ı Rabbânîye imtisal ettirmek için yegâne İlâhî bir vesiledir. Zâten insan, medenî olduğu cihetle, şahsî ve ictimâî hayatını kurtarmak için, o kanun‑u İlâhî’ye muhtaçtır.
O vesileye mürâat etmeyen veya tenbellikle namazı terkeden veyâhut kıymetini bilmeyen; ne kadar câhil, ne derece hâsir, ne kadar zararlı olduğunu bilâhare anlar, ama iş işten geçer.
72
Sadaka
﴿وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ﴾ :
Bu kelâmın mâkabliyle nazmını icâb ettiren münâsebet ise:
Namaz عِمَادُ الدّ۪ينِ yani dinin direği ve kıvâmı olduğu gibi, zekât da İslâmın kantarası, yani köprüsüdür. Demek; birisi dini, diğeri âsâyişi muhâfaza eden İlâhî iki esâstırlar. Bunun için birbiriyle bağlanmışlardır.
Zekât ile sadakanın lâyık oldukları mevkilerini bulmak için birkaç şart vardır:
1. Sadakayı vermekte isrâf olmaması.
2. Başkasından alıp başkasına vermek sûretiyle halkın malından olmayıp kendi malından olması.
3. Minnetle in'âmın bozulmaması.
4. Fakir olmak korkusuyla sadakanın terkedilmemesi.
5. Sadakanın yalnız mala ve paraya münhasır olmadığı bilinmesiyle ilim, fikir, kuvvet, amel gibi şeylerde de muhtaç olanlara sadakanın verilmesi.
6. Sadakayı alan adam, o sadakayı sefâhette değil, hâcât‑ı zarûriyesinde sarfetmesi lâzımdır.
Kur'ân‑ı Kerîm bu şartları, bu nükteleri insanlara sadaka olarak ihsân ve ihsâs etmek için يُزَكُّونَ veya يَتَصَدَّقُونَ veyâhut ﴿يُؤْتُونَ الزَّكَوةَ﴾ gibi îcâzlı bir ifâdeyi terkedip, ﴿وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ﴾ gibi itnâblı bir cümleyi ihtiyar etmiştir.
1. Teb'îzi ifâde eden مِنْ isrâfın reddine…
2. مِمَّا ’nın takdimi, sadakanın kendi malından olduğuna…
73
3. رَزَقْنَا minnetin olmamasına. Çünkü, veren Allah’tır, kul ise bir vâsıtadır.
4. Rızkın نَا ’ya olan isnâdı, fakirlikten korkulmamasına…
5. Rızkın âmm ve mutlak olarak zikredilmesi, sadakanın ilim ve fikir gibi şeylere de şâmil olmasına…
6. نَفَقَ maddesi, alanın sefâhete değil, hâcât‑ı zarûriyesine sarfetmesine işâretlerdir.
Bütün muâvenet ve yardım nev'ilerini hâvî olan zekât hakkında, sahîh olarak Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan اَلزَّكَوةُ قَنْطَرَةُ الْاِسْلَامِHadîs‑i Şerîfi mervîdir. Yani, Müslümanların birbirine yardımları, ancak zekât köprüsü üzerinden geçmekle yapılır. Zîra yardım vâsıtası, zekâttır. İnsanların hey'et‑i ictimâiyesinde intizam ve âsâyişi te'min eden köprü, zekâttır. Âlem‑i beşerde hayat‑ı ictimâiyenin hayatı, muâvenetten doğar. İnsanların terakkiyâtına engel olan isyanlardan, ihtilâllerden, ihtilâflardan meydâna gelen felâketlerin tiryâkı, ilâcı, muâvenettir.
Evet, zekâtın vücûbu ile ribânın hurmetinde büyük bir hikmet, yüksek bir maslahat, geniş bir rahmet vardır.
Evet, eğer tarihî bir nazarla sahife‑i âleme bakacak olursan ve o sahifeyi lekelendiren beşerin mesâvîsine, hatâlarına dikkat edersen; hey'et‑i ictimâiyede görünen ihtilâller, fesâdlar ve bütün ahlâk‑ı rezîlenin iki kelimeden doğduğunu görürsün.
74
Birisi: “Ben tok olayım da, başkası açlığından ölürse ölsün bana ne.”
İkincisi: “Sen zahmetler içinde boğul ki, ben ni'metler ve lezzetler içinde rahat edeyim.”
Âlem‑i insaniyeti zelzelelere ma'rûz bırakmakla yıkılmağa yaklaştıran birinci kelimeyi sildiren ancak zekâttır.
Nev'‑i beşeri umumî felâketlere sürükleyen ve bolşevikliğe sevkedip terakkiyâtı, âsâyişi mahveden ikinci kelimeyi kökünden kesip atan, hurmet‑i ribâdır.
Arkadaş! Hey'et‑i ictimâiyenin hayatını koruyan intizamın en büyük şartı, insanların tabakaları arasında boşluk kalmamasıdır. Hàvâs kısmı, avâmdan; zengin kısmı, fukaradan hatt‑ı muvâsalayı kesecek derecede uzaklaşmamaları lâzımdır. Bu tabakalar arasında muvâsalayı te'min eden zekât ve muâvenettir. Hâlbuki vücûb‑u zekât ile hurmet‑i ribâya mürâat etmediklerinden, tabakalar arası gittikçe gerginleşir, hatt‑ı muvâsala kesilir, sıla‑i rahim kalmaz. Bu yüzdendir ki, aşağı tabakadan yukarı tabakaya ihtiram, itâat, muhabbet yerine ihtilâl sadâları, hased bağırtıları, kin ve nefret vâveylâları yükselir. Kezâlik, yüksek tabakadan aşağı tabakaya merhamet, ihsân, taltif yerine zulüm ateşleri, tahakkümler, şimşek gibi tahkîrler yağıyor.
Maalesef, tabaka‑i hàvâstaki meziyetler, tevâzu' ve terahhuma sebeb iken, tekebbür ve gurura bâis oluyor. Tabaka‑i fukaradaki acz ve fakirlik, ihsân ve merhameti mûcib iken, esâret ve sefâleti intac ediyor. Eğer bu söylediklerime bir şâhid istersen âlem‑i medeniyete bak, istediğin kadar şâhidler mevcûddur.
Hülâsa; tabakalar arasında musâlahanın te'mini ve münâsebetin te'sisi ancak ve ancak Erkân‑ı İslâmiye’den olan zekât ve zekâtın yavruları olan sadaka ve teberruatın hey'et‑i ictimâiyece yüksek bir düstur ittihàz edilmesiyle olur.
75
4. Âyetin Tefsiri
Îmân‑ı Bil'âhiret
﴿وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَۚ وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ﴾
Kur'ân‑ı Kerîm, bu âyet gibi çok âyetlerde terkîblerin, kelâmların muhtemel bulundukları ihtimallerden, vecihlerden bir ihtimalini veya bir vechini bir emâre ile ta'yin etmemekle, nazm‑ı kelâmı, mürsel ve mutlak bırakmıştır. Bu da i'câzı intac eden îcâza menşe' olarak latîf bir sırdır. Şöyle ki:
Belâğat, muktezâ‑yı hâle mutâbakattan ibarettir. Kur'ânın muhâtabları, muhtelif asırlarda mütefâvit tabakalardır. Bu tabakalara mürâaten, muhâvere ve mükâlemeyi o asırlara teşmîl etmek üzere, çok yerlerde ta'mîm için hazf yapıyor; çok yerlerde nazm‑ı kelâmı mutlak bırakıyor ki; ehl‑i belâğat ve ulûm‑u Arabiyece güzel görünen vecihler, ihtimaller çoğalsın ki, her asırda her tabaka, fehimlerine göre hissesini alsın.
Bu âyeti mâkabliyle nazm ve rabteden münâsebet:
Kur'ân‑ı Kerîm, evvelki âyetle ta'mîm yaptıktan sonra, bu âyetle tahsîs yapmıştır. Evet bu âyet, ehl‑i kitaptan îmân edenleri tahsîsle şereflerini ilân ve îmâna gelmeyenleri îmâna teşvik ediyor. Abdullâh İbn‑i Selâm ele alınarak diğerlerinin Abdullâh İbn‑i Selâm gibi olmaları için yapılan teşvik gibi.
Ve kezâ Kur'ân‑ı Kerîm’in bütün ümmetlere ve Risalet‑i Muhammediye’nin bütün milletlere şâmil olduklarını tasrîh etmek üzere, her iki اَلَّذ۪ينَ ile مُتَّق۪ينَ ’nin her iki kısmına tansîs edilmiştir.
76
Ve kezâ ﴿يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ﴾ sadefinde bulunan îmânın rükünlerini beyân etmek için, icmâlden sonra tafsîle geçmiştir. Çünkü bu âyet; kitaplara, kıyâmete sarâhaten; rusül ve melâikeye zımnen delâlet eder.
Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân burada وَالْمُؤْمِنُونَ بِالْقُرْاٰنِ gibi îcâzlı ifâdeleri terkedip, ﴿وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ﴾ ile itnâbı ihtiyar etmiştir. Şu itnâb, bu makamı yüksek nükte ve letâifle tezyîn etmek için ihtiyar edilmiştir.
1. Esmâ‑i mevsûle ve mübhemeden bulunan اَلَّذ۪ينَ burada hükmün medârı ve maksadın esâsı, îmân sıfatı olduğuna ve mevsufu ile sâir sıfatları îmân sıfatına tâbi ve altında görünmez bir durumda olduklarına işârettir.