122
8. Âyetin Tefsiri
﴿وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَاهُمْ بِمُؤْمِن۪ينَ﴾
Bu Âyetin Mâkabliyle Vech‑i Nazmı
Nasıl ki, bir hükümde iki müfredin iştirâki veya bir maksadda iki cümlenin ittihâdı atfı icâb ettirir. Kezâlik, bir hedefi, bir garazı takib eden iki kıssanın da atıfları belâğatın iktizasındandır. Binâenaleyh, on iki âyetin hülâsasını tazammun eden münâfıkların kıssası, kâfirler hakkında geçen iki âyetin meâline atfedilmiştir.
Evet vaktâ ki, en evvel Kur'ân’ın senâsıyla başlandı. Sonra mü'minlerin medhine intikal etti. Sonra kâfirlerin zemmine incirâr etti. Sonra, insanların kısımlarını ikmal etmek için, münâfıkların kıssası zikredildi.
S — Kâfirlerin zemmi hakkında yalnız iki âyetle iktifâ edilmiştir. On iki âyetin hülâsasıyla münâfıklar hakkında yapılan itnâb neye binâendir?
C — Münâfıklar hakkında itnâbı, yani tatvîli icâb ettiren birkaç nükte vardır:
Birincisi: Düşman mechûl olduğu zaman daha zararlı olur. Kandırıcı olursa daha habîs olur. Aldatıcı olursa, fesâdı daha şedîd olur. Dâhilî olursa, zararı daha azîm olur. Çünkü; dâhilî düşman kuvveti dağıtır, cesâreti azaltır. Haricî düşman ise, bil'akis, asabiyeti şiddetlendirir, salâbeti arttırır. Nifâkın cinayeti, İslâm üzerine pek büyüktür. Âlem‑i İslâmı zelzeleye ma'rûz bırakan nifâktır. Bunun içindir ki, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân, ehl‑i nifâka fazlaca teşniât ve takbihatta bulunmuştur.
123
İkincisi: Münâfık olan, mü'minlerle ihtilât ede ede, yavaş yavaş ünsiyet kesb eder, îmânla ülfet peydâ eder. Gerek Kur'ân’dan, gerek mü'minlerden nifâkın kötülüğü hakkındaki sözleri işite işite pis hâletten nefret eder. En nihâyet, lisânından kelime‑i tevhidin kalbine damlamasına zemin hazırlamak için itnâb yapılmıştır.
Üçüncüsü: İstihzâ, hud'a, ikiyüzlülük, hile, kizb, riyâ gibi kötü ahlâklar münâfıkta var. Kâfirde o derecede yoktur. Bu cihetten münâfıklar hakkında itnâb yapılmıştır.
Dördüncüsü: Ale'l‑ekser münâfıklar, ehl‑i kitaptan oldukları için, şeytânî bir zekâ sâhibleri olup, daha hilekâr, daha desîseci olurlar. İşte bu durumdaki münâfıklar hakkında itnâb, yani tatvîl‑i kelâm, ayn‑ı belâğattır.
Bu Âyetin Kelimeleri Arasındaki Münâsebetlere Gelelim:
مِنَ النَّاسِ câr ve mecrûru مَنْ kelimesine haber olduğu takdirde, şöyle bir suâl vârid olur ki: Münâfıkların nâstan oldukları bedîhîdir. Bu hüküm, ma'lûmu i'lâm etmekten ibaret kalır.
Elcevab: Ma'lûmdur ki, bir hüküm bedîhî olduğu zaman, o hükmün lâzımı kasdedilir. Burada kasdedilen, o hükmün lâzımı olan taaccübdür. Sanki Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân, zımnen “Münâfıkların nâstan oldukları acîb bir şeydir” diyerek, halkı taaccüb etmeye dâvet etmiştir. Zîra insan mükerremdir. Mükerrem olan insan, nifâka tenezzül etmez.
S — Mâdemki مِنَ النَّاسِ haberdir, niçin مَنْ üzerine tekaddüm etmiştir?
C — Mâdemki o hükümden taaccüb kasdedilmiştir; taaccüb‑ü inşaînin şe'ni, kelâmın evvelinde bulunmaktır.
Sonra nâs tâbirinden birkaç letâif çıkıyor.
124
Birincisi: Kur'ân’ın, münâfıkların şahıslarını ta'yin etmeyerek umumî bir sıfatla onlara işâret etmesi, Resûl‑ü Ekrem’in (A.S.M.) siyasetine daha münâsibdir. Zîra münâfıkların şahıslarının ta'yiniyle kabahatleri yüzlerine vurulsaydı, mü'minler nefsin desîsesiyle vesveseye düşerlerdi. Hâlbuki vesvese havfa, havf riyâya, riyâ nifâka müncer olur.
Ve kezâ, eğer Kur'ân onları ta'yinle takbih etseydi, “Resûl‑ü Ekrem (A.S.M.) mütereddiddir, etbâ'ına emniyeti yoktur” denilecekti.
Ve kezâ, bazen kötülük ifşa edilmezse tedrîcen zâil olması ihtimali vardır. Fakat teşhîr edildiği takdirde, kötülüğü yapan kimsenin hiddetini tahrîk eder, fenâlığı daha fazla yapmasına bâis olur.
Ve kezâ, nâs gibi umumî bir sıfatın nifâka münâfî olması, hususî sıfatların daha ziyâde münâfî olmasına delâlet eder. Zîra, insan mükerremdir. Bu gibi rezâleti işlemek insaniyetin şânından değildir.
Ve kezâ, nâs tâbiri, nifâkın bir tâife veya bir tabakaya mahsûs olmayıp, hangi tâife olursa olsun, insan nev'inde bulunmasıdır.
Ve kezâ, nâs tâbiri, nifâk bütün insanların haysiyet ve şereflerini ihlâl eden bir rezâlet olduğundan, enzâr‑ı âmmeyi nifâkın aleyhine çevirtmekle izâle ve adem‑i intişarına çalışmaları lüzumuna işârettir.
S — يَقُولُ ile اٰمَنَّا’nın merci'leri bir iken, birisinin müfred, diğerinin cem' sîgasıyla zikirlerinde ne hikmet vardır?
C — Zarîf bir letâfete işârettir ki, îmânın mevsufu cem' ise de telaffuz eden müfreddir.
يَقُولُ اٰمَنَّا cümlesi, onların îmân da'vâlarını hikâyedir. Bu cümlede da'vâlarının reddine iki cihetle işâret edildiği gibi, da'vâlarının takviyesine de iki vecihle îmâ edilmiştir. Şöyle ki:
125
يَقُولُ kelimesi, madde cihetiyle onların îmân da'vâsının an‑i'tikàd olmayıp ancak kuru bir sözden ibaret olduğuna işârettir. Kezâlik, muzârî sîgasıyla zikrinde, onları ale'd‑devam yaptıkları müdafaaya sevk eden, vicdânî bir sebeb değildir, ancak halka karşı bir riyâkârlık olduğuna işârettir.
Da'vâlarının takviyesine yapılan işâretler ise, اٰمَنَّاfiil‑i mâzinin hey'etinden “Biz ehl‑i kitab cemâatleri, eskiden beri mü'miniz. Şimdi îmândan geri kalmamıza imkân yoktur” gibi takviye edici bir delil tereşşuh ettiği gibi, cem'e râci' olan نَا zamîrinden de “Bizler bir ferd gibi değiliz, ancak muhteşem bir cemâatiz. Yalana tenezzül etmeyiz” gibi ikinci bir takviye daha çıkıyor.
بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ :
Kur'ân‑ı Kerîm, hikâye ettiği şeyleri ya aynıyla alır veya meâlinin ahzıyla veyâhut ibaresinin telhisiyle bir tasarruf yapar.
Birinci ihtimale göre, onların erkân‑ı îmâniyeden yalnız bu iki rüknü izhâr etmeleri, rükünlerin en mühimlerini izhâr etmekle sadâkatlerini göstermeye işârettir. Ve aynı zamanda, onlardan en ziyâde kabûle şâyân, zu'mlarınca bu iki rükündür.
İkinci ihtimale nazaran, Cenâb‑ı Hakk’ın, îmânın rükünleri içinde kutub sayılan bu iki rüknü tahsîs etmesi, onların kuvvetle iddia ettikleri îmân, dine îmân olmadığına işârettir. Çünkü bu iki rüknün de muktezâsına amel ve i'tikàd etmemişlerdir.
ب ’nin tekrarı, her iki rükne olan îmânın bir cihetten olmadığına işârettir. Çünkü, Allah’a îmân, Allah’ın vücûd ve vahdetine îmândır. Yevm‑i âhirete îmân ise, o günün hak olduğuna ve muhakkak geleceğine îmândır.
126
﴿وَمَاهُمْ بِمُؤْمِن۪ينَ﴾ :
S — اٰمَنَّا’ya müşâbih olan وَمَا اٰمَنُوا’ya tercihen ﴿وَمَاهُمْ بِمُؤْمِن۪ينَ﴾ olarak cümle‑i ismiye ile denilmesinde ne hikmet var?
C —
Birincisi: Her iki اٰمَنَّا arasında görülen zâhirî tenâkuzdan ictinâb etmek içindir.
İkincisi: اٰمَنَّا ihbar değildir, inşâdır. İnşâ, nefiy ile tekzîb edilemediğinden وَمَا اٰمَنُوا denilmemiştir.
Üçüncüsü: اٰمَنَّا cümlesinden zımnen istifade edilen نَحْنُ مُؤْمِنُونَcümlesine nefiy ve tekzîbi ircâ için ﴿وَمَاهُمْ بِمُؤْمِن۪ينَ﴾ denilmiştir.
Dördüncüsü: Onların adem‑i îmânlarının devamına delâlet etmek için cümle‑i ismiye ihtiyar edilmiştir.
S — Nefyi ifâde eden مَا cümlenin evvelinde bulunduğu hâlde, cümleden istifade edilen devamı nefyetmeye delâlet etmediğinden hikmet nedir?
C — Nefiy, kesif bir harfin medlûlüdür. Devam ise, cümle‑i ismiyenin hey'et‑i hafifesinden istifade edilen bir mânâdır. Binâenaleyh, kesif kesife, yani nefiy, îmâna daha karîbdir.
S — ﴿وَمَاهُمْ بِمُؤْمِن۪ينَ﴾’deki haber üzerine harf‑i cerr olan ب’nin duhûlü neye işârettir?
C — Onların zâhiren îmânları varsa da, hakikatte îmâna ehil ve lâyık insanlar olup, mü'minîn sınıfından addedilmediklerine delâlet için مَا ’nın haberi üzerine ب dâhil olmuştur.
127
9‑10. Âyetlerin Tefsiri
﴿يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَمَا يَخْدَعُونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ ❋ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًا وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ﴾
Bu âyet, bütün cümleleriyle nifâka hücum ederek, münâfıkları tevbih, takbih, tehdid, ta'yib etmekle, evvelce اٰمَنَّا dedikleri kavli, ne maksada ve ne illete binâen söylediklerini ve nifâkın en birinci cinayeti olan hud'a ve hilelerini beyân etmektedir.
Evvelen, nifâkın birinci cinayeti olan hud'aya ait يُخَادِعُونَ’den يَكْذِبُونَ ’ye kadar yedi cümleye terettüb eden müteselsil neticeleri nazara almak lâzımdır.
Birincisi: Allah’ı kandırmak gibi muhâl bir şeyin talebinde bulundukları için tahmik edilmişlerdir.
İkincisi: Menfaat niyetiyle kendilerine zarar dokundurdukları için tesfih edilmiştir.
Üçüncüsü: Menfaati mazarattan tefrik edemedikleri için techil edilmişlerdir.
Dördüncüsü: Tıynetleri pis, sıhhatlerinin mâdeni hasta, hayat menba'ları ölmüş, vesâire gibi rezâletleriyle terzil edilmişlerdir.
Beşincisi: Şifânın talebiyle marazlarını ziyâde ettikleri için tezlil edilmişlerdir.
Altıncısı: Elemden mâadâ bir şeyi intac etmeyen kavî bir azâbla tehdid edilmişlerdir.
Yedincisi: İnsanlarca alâmetlerin en çirkini olan kizb ile teşhîr edilmişlerdir.
128
Sonra bu yedi cümlenin arasındaki intizam ve irtibatın, şöyle bir tasvirle dinlenmesi lâzımdır:
Bir şahıs bir şahsı, nasihatle fenâ bir şeyden men' etmek üzere şöyle tevcîh‑i kelâmda bulunur:
“Ey kişi! Aklın varsa şu yapmak istediğin şey muhâldir.
Hem nefsine zarardır.
Hem iyiyi kötüyü tefrik edecek bir hissin yok mudur?
Anlaşılan, hakikati hurâfe, tatlıyı acı gösteren seciyende bir hastalık vardır.
Şüphesiz o hastalıktan kurtulup şifâyâb olmak istiyorsun. Fakat senin bu hâlin, o hastalığı izâle değil, tezyîd ediyor. Eğer bu hâlinle bir lezzet, bir zevk istersen, en şedîd bir elemi intac eden bir azâb eline geçer. En nihâyet sarhoşluktan ayrılıp, kötü hâlinden vazgeçmediğin takdirde, fesâdın başkalara geçmemek üzere hortumun üzerine, bir damganın vurulmasıyla seni teşhîr ve ilân etmek lâzımdır.”
Kezâlik, Cenâb‑ı Hak, münâfıkları nifâktan zecr ve men' için kötü hâllerini şöylece nakletmekle yüzlerine vuruyor:
يُخَادِعُونَ اللّٰهَ: Yani, hile ile Allah’ı kandırmak istiyorlar. Zîra Resûl‑ü Ekrem (A.S.M.) Allah’ın elçisidir. Ona yapılan hile Allah’a râci'dir. Allah’a yapılan hile ise muhâldir. Muhâli taleb etmek hamâkattir. Böyle hayvancasına hamâkat, taaccübü mûcibdir.
﴿وَمَا يَخْدَعُونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ﴾: Yani, onlar ancak nefislerine hile yapıyorlar; zîra fiillerinde nef' değil, zarar vardır. Bu zarar da nefislerine râci'dir. Nefislerine zarar veren, ancak süfehâ kısmıdır.
﴿وَمَا يَشْعُرُونَ﴾: Yani, nef' ve zararı tefrik edecek bir hisse mâlik değillerdir. Bu ise cehâletin en ednâ ve en aşağı bir derekesine düştüklerine işârettir.
﴿ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ﴾: Yani, nifâk ve hasedden kalblerinde, rûhlarında öyle bir maraz vardır ki, o maraz, hakkı bâtıl, hakikati hurâfe telâkki etmeye sebebdir. Zâten fâsid bir kalbden, bozuk bir rûhtan böyle rezâletlerin çıkması bedîhîdir.
129
﴿فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًا﴾: Yani, eğer onlar yaptıkları fenâlıkla gayz ve hasedlerini izâle için bir devâ, bir ilâç talebinde iseler, o zannettikleri ilâç, kalblerini, rûhlarını bozan bir zehirdir. Zehirle kendi tedâvisine çalışan, elbette zelîldir. Evet, kırık ve yaralı bir el ile intikamını almak isteyen, yarasının artmasına hizmet eden bir miskindir.
﴿وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ﴾: Yani, eğer onlar bir zevk, bir lezzet talebinde iseler, şu nifâklarında pek çok maâsî olduğu gibi, muvakkat bir lezzet bile yoktur. O nifâk, ancak dünyada şedîd bir elemi, âhirette de en şedîd bir azâbı intac edecek bir dalâlettir.
﴿بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ﴾: Yani, yaptıkları kizbden pişman olup, nedâmet etmedikleri takdirde, beyne'n‑nâs yalancılıkla teşhîr ve bir alâmetle tevsimleri lâzımdır ki, başkalar onlara i'timâd edip marazlarına ma'rûz kalmasınlar.
Mezkûr Cümlelerin Eczâları Arasında Bulunan İrtibat ve İntizamın Beyânına Gelelim:
Münâfıkların yaptıkları hileden takib edilen gayenin muhâl olduğuna ve o muhâliyeti göz önüne getirip çirkin bir şekilde gösterilmesine tasrîh edilmek üzere ﴿يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا﴾ cümlesinde münâfıkların amelinden (müşareket bâbından) muzârî sîgasıyla hud'a ünvânıyla tâbir edilmiştir.
130
Ve kezâ, makamın iktizası hilâfına اَلنَّبِيُّ ’ye bedel اَللّٰهَ ve اَلْمُؤْمِنُونَ ’ye bedel وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا zikredilmiştir. Çünkü يُخَادِعُونَ’nin maddesinden nefret çıkar. Sîgasından devam ve istimrar çıkar. Bâbından müşareket çıkar. Müşareket ise müşâkeleti, yani mukàbele‑i bilmisli icâb eder. Müşâkelet ise onların seyyielerine karşı seyyie ile mukàbele edileceğini istilzam eder. Demek onların devam ile yaptıkları şu kötü fiil, nefisleri titreten bir nefreti intac ettiği gibi, takib ettikleri garazın da akîm kaldığına delâlet eder.
اَللّٰهُ kelimesinin tasrîhinden de garazlarının muhâl olduğuna delâlet vardır. Çünkü Resûl‑ü Ekrem’e (A.S.M.) yapılan hud'a Allah’a râci'dir. Allah ile pençeleşmek isteyen düşer.
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا :
اَلَّذ۪ينَ’nin ibhamını izâle etmek için sıla olarak îmân sıfatının ihtiyar edilmesi, onların îmân cihetiyle kendilerini sevdirerek mü'minlerden addetmek istemiş olduklarına işârettir. Ve kezâ nur‑u îmânla akılları münevver olan mü'minlerin dirayetinden hilelerinin gizli kalmamasına bir îmâdır.
﴿وَمَا يَخْدَعُونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ﴾: Bu cümledeki hasr, kemâl‑i sefâhetlerine işârettir. Zîra mü'minlere zarar verdirmek için yaptıkları muâmele ma'kûse olup, onlar baltayı nefislerine vurmakla, sanki o hud'ayı bizzat nefislerine yapmakla sefâhetlerini ilân etmişlerdir.
يَخْدَعُونَ’nin يَضُرُّونَ’ye tercihi, yine onların sefâhetlerine işârettir. Çünkü ashâb‑ı ukùl arasında kasden nefsine zarar veren vardır. Fakat amden kendisiyle hud'a eden yoktur, meğer ki insan sûretinden çıkmış ola…
اَنْفُسَهُمْ : Bu ünvân, onların pek azîz ve sevgili olan nefislerini memnun etmek üzere bir hazz‑ı nefsânî kazanmak niyetiyle yaptıkları nifâk, aksü'l‑amel kabîlinden bir zakkum‑u esmâr olduğuna işârettir.
131
S — Bu cümledeki hasırdan anlaşılır ki, onların hud'a ve nifâkları İslâmiyete ve Âlem‑i İslâma zarar vermemiştir. Hâlbuki Âlem‑i İslâmın unsurları, onların öldürücü zehir gibi intişar eden nifâk şûbelerinden gördüğü zararları, hiçbir şeyden görmemiştir.
C — Âlem‑i İslâmda görünen zararlar ancak onların bozulmuş tabiatlarından, tefessüh etmiş fıtratlarından, taaffün etmiş vicdânlarından neş'et ve intişar etmiştir. Yoksa onların arzu ve ihtiyarlarıyla yaptıkları hud'a ve hilelerin neticesi değildir. Çünkü onların hileleri Cenâb‑ı Hakk’a, Peygamber‑i Zîşan’a (A.S.M.), cemâat‑i müslimîne yapılan bir muâmeledir. Allah, o muâmeleye âlimdir. Peygamber‑i Zîşan da (A.S.M.) vahiyle vâkıftır. Cemâat‑i müslimînce de îmânî bir şiddet‑i zekâ sâyesinde, o gibi hileler tesettür edip, gizli kalamaz. Demek onların Âlem‑i İslâma vurdukları balta, dönüp kendi başlarını parçalamıştır. Çünkü aldanan, cemâat‑i müslimîn değildir. Ancak aldanan, aldatandır.
﴿وَمَا يَشْعُرُونَ﴾: Yani, onlar yaptıkları hilenin nefislerine râci' olduğunu hissetmiyorlar. Bu fezleke onların cehâletini ilân ediyor. Çünkü ukalâdan değildirler. Çünkü onların bu işi ukalâ işi değildir. Ve kezâ, hayvan sınıfına da benzemiyorlar. Çünkü hayvanlar zararlı olan şeyleri hissettikleri zaman çekinirler. Demek bunlar, hiss‑i hayvanîden de mahrumdurlar. Öyleyse bunlar, ihtiyarları ve şuûrları olmayan cemâdât nev'ine dâhildirler.
﴿ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ﴾: Bu cümlenin, mâkabliyle vech‑i irtibatı: Vaktâ ki onlar, şuûr hissini istihdam ederek muhâkeme‑i akliye ile amel etmediler; anlaşıldı ki, rûhlarında bir maraz vardır. Ve lâakal onun zararlı bir maraz olduğunu bilmeleri lâzımdır ki, o marazdan sâdır olan hükümlere i'timâd etmesinler. Çünkü o maraz, hakikatleri tağyîr etmekle acıyı tatlı, çirkini güzel göstermek şe'nindendir.
132
Zarfiyeti ifâde eden ف۪ي lafzından anlaşılır ki, onların marazları kalbin sathında değildir. Ancak kalbin melekûtunda, yani içyüzünde kâin bir marazdır.
“Kalb” ünvânından anlaşılır ki, kalbin sathında bulunan bir hastalık, bütün a'mâl‑i bedeniyeyi sekteye uğrattığı gibi, kalbin içyüzü de nifâkla hastalandığı zaman, ef'âl‑i rûhiye tamamen istikamet üzerine hareket edemez. Çünkü hayatın mihveri ve makinesi ancak kalbdir.
﴿ف۪ي قُلُوبِهِمْ﴾ kelâmının مَرَضٌ kelimesi üzerine takdimi iki cihetle hasrı ifâde eder. Biri: Maraz başka uzuvlarda değil, ancak kalblerdedir. Diğeri: O kalbler de ancak münâfıkların kalbleri olup, başkaların kalbleri değildir. Bu iki hasırdan ta'riz sûretiyle anlaşılır ki, nur‑u îmânın, insanın bütün ef'âl ve âsârına sıhhat ve istikameti vermek, şânındandır. Ve yine anlaşılır ki, fesâd kalbdedir. Bir şeyin esâsı, kalbi bozuk olursa teferruâtını tamir etmek bir fâideyi teşkil etmez.
Ve yine anlaşılır ki, fıtrattan hakikat çıkar. Fıtrat, hakikatlere merci' bir masdardır. Fesâd ve harâb ise ârızî bir marazdır. Çünkü eşyada asıl sıhhattir. Maraz ise ârızîdir. Binâenaleyh, onlar, “Nifâk ve fesâdımız fıtrîdir. İhtiyarî olmadığından mûcib‑i ceza değildir” diye i'tizarda bulunamazlar.
Tenkîri, mechûliyeti ifâde eden tenvin ise, o maraz pek gizli olduğundan ne görünmesi ve ne de tedâvisi mümkün olmadığına işârettir.
Beşinci cümleyi teşkil eden ﴿فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًا﴾ ’nin, mâkabliyle vech‑i irtibatı ile eczâsı arasındaki cihet‑i intizama gelince: Evet, vaktâ ki münâfıklar yaptıkları amelden bir maraz olduğu kanâatiyle ictinâb etmediler, bil'akis o amellerini istihsân ederek o marazın fazlaca talebinde bulundular; Cenâb‑ı Hak da talebleri üzerine onların marazlarını arttırdı.
133
S — فَزَادَ’deki ف mâkablinin mâba'dine sebeb olduğunu ifâde eder. Hâlbuki buradaki marazın vücûdu, marazın ziyâdesine sebeb değildir?
C — Vaktâ ki, onlar marazlarını teşhîs edip tedâvisi talebinde bulunmadılar; sanki, ihmallik yüzünden ziyâdesini taleb etmişlerdir. Cenâb‑ı Hak da mü'minlerin zaferiyle onların ümîdlerini ye'se çevirmiştir ve Müslümanların galebesiyle onların husûmetlerini hased ve kine kalb etmiştir. Sonra da onların ma'rûz kaldıkları o ye's ve kinden doğan korku, za'fiyet ve zillet emrâzlarını onların kalblerine istilâ ettirmekle marazlarını ziyâdeleştirdi.
S — Kur'ân‑ı Kerîm’in bu cümlede maraz kelimesini mef'ûl değil, temyiz şeklinde kullanması neye işârettir?
C — Münâfıkların bâtınî ve kalbî olan marazları, sanki zâhire çıkmış ve bütün amellerine ve fiillerine sirâyet etmekle, onların vücûdları tamamıyla maraz kesilmiş olduğunu ifâde etmek için, مَرَضًا kelimesi, temyiz olarak kullanılmıştır. Evet, مَرَضًا kelimesi mef'ûl olduğu takdirde bu mânâyı ifâde etmez. Çünkü o vakit ziyâdelik, yalnız maraza taalluk eder.
Altıncı cümleyi teşkil eden ﴿وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ﴾’in vech‑i irtibatı ise: Menfaati ifâde eden ل ’dan anlaşılır ki, münâfıkların menfaati ya dünyada elîm bir azâbdır, veyâhut âhirette şedîd bir elemdir. Bunlar ise menfaat değildir. Öyleyse menfaatleri muhâldir.
S — Elîm, “müteellim” mânâsınadır. Müteellim ise şahsın sıfatıdır. Binâenaleyh azâbın, elîm ile vasıflandırılmasında ne hikmet vardır?
134
C — Azâb onların vücûdlarını öyle kaplar ve cesedlerini öyle ihâta eder ve bâtınlarına öyle nüfûz eder ki, sanki onların vücûdları bir azâb külçesi kesilir. Onların cesedlerinden, azâbdan mâadâ bir şey görünmez olur. Hattâ o azâb külçesinden fışkıran âh’lar, fizarlar, teellümler, sanki nefs‑i azâbdan neş'et ederler. Yani çağıran, bağıran, müteellim olan, ayn‑ı azâb olduğu sanılır.
Yedinci cümleyi teşkil eden ﴿بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ﴾’nin vech‑i irtibatı:
Münâfıkların azâblarının, mezkûr cinayetleri arasında yalnız kizb ile vasıflandırılması, kizbin şiddet‑i kubh ve çirkinliğine işârettir. Bu işâret dahi, kizbin ne kadar te'sirli bir zehir olduğuna bir şâhid‑i sâdıktır.
Zîra kizb, küfrün esâsıdır.
Kizb, nifâkın birinci alâmetidir.
Kizb, kudret‑i İlâhiye’ye bir iftiradır.
Kizb, hikmet‑i Rabbâniye’ye zıttır.
Ahlâk‑ı àliyeyi tahrib eden, kizbdir.
Âlem‑i İslâmı zehirlendiren, ancak kizbdir.
Âlem‑i beşerin ahvâlini fesâda veren, kizbdir.
Nev'‑i beşeri kemâlâttan geri bırakan, kizbdir.
Müseylime‑i Kezzâb ile emsâlini âlemde rezîl ve rüsvâ eden, kizbdir.
İşte bu sebeblerden dolayıdır ki, bütün cinayetler içinde tel'ine, tehdide tahsîs edilen, kizbdir.
Bu âyet, insanları, bilhassa Müslümanları dikkate dâvet eder.
Suâl: Bir maslahata binâen kizbin câiz olduğu söylenilmektedir. Öyle midir?
Cevab: Evet, kat'î ve zarûrî bir maslahat için bir mesağ‑ı şer'î vardır. Fakat hakikate bakılırsa, maslahat dedikleri şey bâtıl bir özürdür. Zîra usûl‑ü şerîatta takarrur ettiği vecihle, mazbut ve mikdarı muayyen olmayan bir şey, hükümlere illet ve medâr olamaz; çünkü, mikdarı bir had altına alınmadığından sû‑i isti'mâle uğrar. Maahazâ, bir şeyin zararı menfaatine galebe ederse, o şey mensûh ve gayr‑ı mu'teber olur. Maslahat, o şeyi terk etmekte olur.
135
Evet, âlemde görünen bu kadar inkılâblar ve karışıklıklar, zararın, özür telâkki edilen maslahata galebe etmesine bir şâhiddir.
Fakat kinâye veya ta'riz sûretiyle, yani gayr‑ı sarîh bir kelimeyle söylenilen yalan, kizbden sayılmaz.
Hülâsa, yol ikidir:
Ya sükût etmektir; çünkü söylenilen her sözün doğru olması lâzımdır. Veya sıdktır;
Çünkü İslâmiyetin esâsı, sıdktır.
Îmânın hàssası, sıdktır.
Bütün kemâlâta îsâl edici, sıdktır.
Ahlâk‑ı àliyenin hayatı, sıdktır.
Terakkiyâtın mihveri sıdktır.
Âlem‑i İslâmın nizâmı, sıdktır.
Nev'‑i beşeri kâbe‑i kemâlâta îsâl eden sıdktır.
Ashâb‑ı Kirâm’ı bütün insanlara tefevvuk ettiren, sıdktır.
Muhammed‑i Hâşimî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı merâtib‑i beşeriyenin en yükseğine çıkaran, sıdktır.
136
11‑12. Âyetlerin Tefsiri
﴿وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ قَالُٓوا اِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ ❋ اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ﴾
Bu Âyetin Evvelki Âyetle Vech‑i İrtibatı:
Vaktâ ki, münâfıkların nifâkından neş'et eden cinayetlerinin birincisini teşkil eden, nefislerine zulmetmekle Hukukullâha tecâvüzleri olan cinayet zikredildikten sonra mezkûr cinayetlerinin ikincisini teşkil eden hukuk‑u ibâda tecâvüz etmekle aralarına fesâd ilkà etmek cinayetleri dahi mevki‑i münâsibde zikredilmiştir.
Sonra وَاِذَا ق۪يلَ cümlesi münâfıkların kıssasına ve hikâyesine dâhil olduğu cihetle وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ’deki يَقُولُ’ye bağlıdır, mânâ ve meâlce يُخَادِعُونَ ’ye nâzırdır. Hadd‑i zâtında dahi يَكْذِبُونَ ’ye merbûttur. Üslûbun tağyîri ise, yani kaziye‑i hamliye yerine kaziye‑i şartiyenin îrâdı, يَكْذِبُونَ ile وَاِذَا ق۪يلَ arasında birkaç cümlenin mukadder olduğuna bir emâredir. Takdir‑i kelâm şöyle olsa gerektir: “Yalan söyledikleri zaman fitneyi îka' ediyorlar. Fitneyi îka' ettikleri zaman ifsad ediyorlar. Nasihat edildikleri vakit kabûl etmiyorlar. Fesâd yapmayın denildiği zaman, ‘Biz ancak ıslaha çalışıyoruz’ diyorlar.”
137
Bu âyetin ihtiva ettiği mezkûr ve gayr‑ı mezkûr cümleler arasındaki vech‑i irtibat bir misâlle izâh edilecektir.Şöyle ki:
Bir insan tehlikeli bir yola sülûk ettiği zaman, en evvel “Senin bu yolun seni felâkete götürüyor, bu yoldan vazgeç” diye nasihat edilir. O insan vazgeçmediği takdirde şiddetle zecr ve nehyedilir ve aynı zamanda “Umum halkın nefret ve kahrına uğrarsın” diye tehdid edildiği gibi, “Ebnâ‑yı cinsine zulmetmiş olursun” diye şefkat‑i cinsiyeye de dâvet edilir.
Eğer o insan, sarhoşlar gibi inâdcı ve kafasız ise, kendisine yapılan nasihat ve zecr ve nehiyleri müdafaa etmekle mukàbele eder ve “Benim mesleğim haktır; ne senin hakk‑ı i'tirâzın var ve ne de benim senin nasihatlerine ihtiyacım var” diye serkeşliğe başlar.
Eğer o insan iki yüzlü ise, bir cihetten nasihat edenleri kandırır ve ilzama çalışır. Diğer cihetten de “Ben ıslah edici bir insanım” diye mesleğini hak göstermeye devam eder. Ve aynı zamanda “Islah benim hakîki bir sıfatım olup, bilâhare hâsıl olmuş bir sıfat değildir” diye da'vâsını te'kid ve te'yid eder.
Bundan sonra eğer o insan mesleğinde ısrarla nasihatleri kabûl etmezse anlaşılır ki, onun ıslahına hiçbir çare ve hiçbir devâ yoktur. Yalnız onun fesâdı halka sirâyet etmemek için, mesleğinin muzır ve fenâ olduğunu ilân etmek lâzımdır ki, herkes ondan tahaffuz etsin. Zîra o insan aklını çalıştırmıyor, şuûrunu istihdam etmiyor ki, böyle zâhir olan bir şeyi hissedebilsin.
İşte bu misâldeki cümlelerin arasındaki münâsebetlere dikkat edilirse, mezkûr âyetin cümleleri arasında bulunan münâsebet halkaları güzelce görünecektir. Evet, aralarında öyle fıtrî bir nizâm vardır ki, îcâz ve ihtisarından, i'câzın yüksek sesleri işitilir.
Mezkûr Âyetin Herbir Cümlesinin Hey'etindeki Vech‑i İntizam:
Evet, kat'iyyeti ifâde eden وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ’deki اِذَا kötü ve fenâ şeyleri men' ve nehyetmek lâzım ve vâcib olduğuna işârettir.
Fâilin terkiyle, sîga‑i mechûl ile zikredilen ق۪يلَ kötü bir şeyi nehyetmek farz‑ı kifâye olduğuna işârettir.
138
Menfaat ve lütfu ifâde eden لَهُمْ ’deki ل yapılacak nehiylerin, tahkîr ve tahakküm sûretiyle değil, ancak nasihat tarzıyla lâzım olduğuna işârettir.
لَا تُفْسِدُوا şöyle bir kıyâs‑ı istisnaîye işârettir ki: “Böyle yapmayın, aksi takdirde karışıklıklar meydâna gelir. İnsanlar arasında itâat râbıtası kesilir. Adâlet, ihtilâle inkılâb eder. İttifak ve ittihâdın ipleri kopar. Fesâd doğmaya başlar. Öyleyse, böyle yapmayın ki fesâd olmasın.”
فِي الْاَرْضِ nehyi te'kid, zecri idâme ettiriyor. Çünkü nasihat muvakkat olduğu için inzicarın devamı lâzımdır. Bu da vicdânın heyecana getirilmesiyle olur. Bu dahi ya şefkat‑i cinsiyenin uyandırılmasıyla veya nefret‑i umumiyeye ma'rûz kalmak korkusuyla olur. Evet فِي الْاَرْضِ kelimesi her iki ciheti de te'min eder. Zîra اَلْاَرْضِ kelimesi, lisân‑ı hâliyle, “Sizin bu fesâdınız nev'‑i beşere sirâyet eder. Nev'‑i beşerin, bilhassa fakirlerin ve masûmların sizlere kötülüğü nedir ki, onlara karşı böyle fenâlıkta bulunuyorsunuz? Şefkat‑i cinsiyeniz yok mudur? Niçin merhamet etmiyorsunuz? Evet, teslîm ettik ki, sizin şefkat‑i cinsiyeniz yoktur. Hiç olmazsa nefret‑i umumiyeden korkunuz” diye onları îkaz ediyor.
S — Onların maksadları umum insanlar değildir. Niçin onların fesâdı bütün insanlara sirâyet etsin?
C — Evet, siyah bir gözlüğü takan adam herşeyi siyah ve çirkin görür. Kezâlik, basîret gözü de nifâkla perdelenirse ve kalb küfürle peçelenirse, bütün eşya çirkin ve kötü görünür. Ve bütün insanlara, belki kâinâta karşı bir buğz ve bir adâvete sebeb olur. Hem de küçük bir dişin kırılmasıyla büyük bir makine müteessir olduğu gibi, bir şahsın nifâkıyla hey'et‑i beşeriyenin intizamı müteessir olur. Zîra adâlet, intizam, İslâmiyet ve itâatle olur. Maalesef onların serptikleri zehirler tabakadan tabakaya intikal ede ede bu zillet ve sefâleti ismâr etmiştir.
139
﴿قَالُٓوا اِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ﴾: Yani, “Halkı ifsad etmeyin denildiği zaman ‘Bizler ancak ıslah edici insanlarız’ iddiasında bulundular.”
اِنَّمَا ’da iki hâsiyet var:
Birincisi: Dâhil olduğu hükmün hakikaten veya iddiaen ma'lûm olması lâzımdır. Bu hâsiyetten, nasihat edenleri tezyif etmeye ve cehâletlerine olan sebatlarını izhâr etmeye bir remiz vardır. Yani, “Bizim ıslah edici olduğumuz ma'lûmdur; binâenaleyh mesleğimizde sebat ederiz, nasihatlere kulak vermeyiz.”
İkinci hâsiyet, hasrdır. Bu hasrdan dahi, onların salâhlarına hiçbir fesâdın karışmamış olduğuna bir remiz vardır ki, bu remizden onların salâhlarına fesâd karışıyor diye mü'minlere bir ta'riz vardır.
Sebat ve devamı ifâde eden ism‑i fâil sîgasıyla مُصْلِحُونَ’nin نُصْلِحُ ’ye tercihen zikredilmesi, salâhlarının sâbit ve dâimî bir sıfat olduğundan şimdiki hâlleri de ayn‑ı salâh olduğuna işârettir. Sonra onlar, bu kelâmlarında da münâfıklık ediyorlar. Zîra, bâtınen fesâdlarını salâh addettikleri gibi, zâhiren “Bu amelimiz mü'minlerin salâh ve menfaatleri içindir” diye mürâîlik yapıyorlar.
﴿اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ﴾:
Bu âyetin mâkabliyle vech‑i irtibatı:
Evvelki âyette münâfıklardan hikâye edilen bazı mânâlar ve iddialar vardır. Meselâ münâfıklar mesleklerini tervîc ve teşvik etmişlerdir. Salâhı kendilerine isbât ve salâhın dâimî bir sıfatları olduğunu iddia etmişlerdir. Ve amellerinin salâha münhasır olduğu ve salâhlarına hiçbir fesâdın karışmamış olduğu ve bu hükmün ma'lûm hükümlerden bulunduğu iddiasında bulunmuşlardır. Ve mü'minlere ta'rizde bulunarak mü'minlerden kendilerine nasihat edenleri techil etmişlerdir.
140
Kur'ân‑ı Kerîm dahi münâfıkların şu mezkûr iddialarını cerh ve akslerini isbât etmek üzere şu cümlede bazı hükümler serdetmiştir.
Ezcümle:
Fesâd, münâfıklara isnâd ve isbât edilmiştir.
Ve onların, müfsidlerin hakikatiyle ittihâd ettiklerine işâret edilmiştir.
Ve fesâdın münâfıklara münhasır olduğuna ve bu hükmün sâbit bir hakikat bulunduğuna işâretler yapılmıştır.
Ve onların muzır olmalarıyla halk îkaz edilmiştir.
Ve onların hisleri nefyedilmekle techil edilmişlerdir.
Evet, fenâ bir şeye düşmemek için kullanılmakta olan îkaz âleti denilen اَلَا ile onların da'vâları halkın nazarında tezyif ve ibtal edilmiştir.
Tahkîki ifâde eden اِنَّ ile, da'vâlarında iddia ettikleri hakkâniyet ve ma'lûmiyet reddedilmiştir.
Hasrı ifâde eden هُمْ onların اِنَّمَا ve نَحْنُile mü'minlere karşı yaptıkları ta'rizi cerh edici bir mukàbeledir.
Cins ve hakikati ifâde eden اَلْمُفْسِدُونَ ’deki harf‑i ta'riften anlaşılır ki, onlar müfsidlerin hakikatiyle ittihâd etmişlerdir.
Şuûrdan mahrum olduklarını ifâde eden ﴿وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ﴾ cümlesi, onların zu'mlarınca da'vâlarının ma'lûmiyeti dolayısıyla nasihate ihtiyaçları olmadığına ve nasihat edenleri tezyif ettiklerine karşı bir müdafaadır.
141
13. Âyetin Tefsiri
﴿وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَهَٓاءُ اَلٰٓا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَٓاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ﴾
Yani, “Halkın îmâna geldikleri gibi siz de îmâna geliniz, diye îmâna dâvet edildikleri zaman, ‘Süfehâ takımının îmâna geldiği gibi biz de mi îmâna geleceğiz?’ diye cevapta bulunurlar. Fakat süfehâ takımı ancak ve ancak onlardır; lâkin bilmiyorlar.”
Bu Âyeti Mâkabliyle Rabt ve Nazm Eden Cihetlere Gelince:
Bu iki âyet münâfıkların cinayetlerini hikâye ettiği gibi, onlara hem nasihat, hem irşad vazifesini de görüyor. Binâenaleyh, bu iki âyetin arasındaki atıf, ya onların mü'minlere isnâd ettikleri sefâhet cinayetini kendilerinin arzda yaptıkları ifsad cinayetine atıftır, veyâhut emr‑i bilma'rufu tazammun eden ikinci âyet, nehy‑i ani'l-münkeri ifâde eden birinci âyete atıftır. Demek bu iki âyet arasındaki cihetü'l‑vahdet, ya cinayettir veyâhut irşaddır.
Bu Âyetteki Cümlelerin Arasındaki Cihet‑i İrtibat İse:
Vaktâ ki ﴿وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ﴾ cümlesiyle farz‑ı kifâye olan nasihat vazifesi îfâ edilmek üzere kâmil insanlardan ibaret olan cumhûr‑u nâsa ittibâen, hàlis bir îmâna dâvet edildikleri zaman, onların enâniyet‑i câhiliyeleri heyecana gelerek ﴿قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَهَٓاءُ﴾ deyip gurur ve inâdlarında ısrar ettiler ve “Da'vâmız haktır ve bizler hak üzereyiz” diye bâtıl ve inâdcıların âdeti gibi bâtıl da'vâlarını hak ve cehâletlerini ilim iddia ettiler. Çünkü onların nifâkla kalbleri fesâda uğramıştır. Şüphesiz fâsid olan bir kalb, gururlu olur ve ifsadâta meyleder. Binâenaleyh, onlar kalblerinin fâsid olmasından temerrüd ve inâd ediyorlar. Ve hedef ittihàz ettikleri ifsad iktizasıyla yekdiğerlerine halkı idlâl etmeyi tavsiye ediyorlar. Ve gururlarının hükmüyle, diyânet ve îmânı sefâhet ve sefâlet telâkki ediyorlar. Ve nifâklarının icâbıyla, bu sözlerinde de münâfıklık yapıyorlar. Zîra bu sözlerinin zâhirinden “Biz dîvâneler değiliz, nasıl sefîhler gibi olacağız?” diye bir mânâ çıkar. Bâtınından ise “Nasıl ekserîsi fukara ve nazarımızda sefîh olan mü'minler gibi olacağız?” diye diğer bir mânâ çıkıyor.
142
Sonra, Kur'ân‑ı Kerîm, onların mü'minlere attıkları sefâhet taşını ﴿اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَٓاءُ﴾ cümlesiyle onlara iâde etmekle kendilerine yutturmuştur. Çünkü inâd ve cehâletleri bu dereceye vâsıl olanın hak ve müstehakkı, beyne'n‑nâs teşhîr edilmekle sefâhetin kendisine münhasır olduğunu ilân etmektir.
Sonra ﴿وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ﴾cümlesiyle onların cehl‑i mürekkeble câhil olduklarına işâret etmiştir ki, bu gibi câhillere nasihat te'sir etmediğinden, onlardan tamamıyla i'râz etmek lâzımdır. Çünkü, nasihati dinleyen ancak cehlini bilenlerdir. Bunlar cehillerini de bilmezler.
Bu Âyetin İhtiva Ettiği Cümlelerin Eczâsı Arasında Bulunan İrtibata Gelelim:
﴿وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ﴾ cümlesindeki اِذَا kat'iyyeti ifâde ettiğinden emr‑i mâruf ile halkı irşad etmek lüzumuna işârettir.
Sîga‑i mechûl ile zikredilen ق۪يلَ nasihatin, alâ sebîli'l‑kifâye vâcib olduğuna işârettir.
Ve اَخْلِصُوا ف۪ي ا۪يمَانِكُمْ gibi, ihlâs lafzını ihtiva eden bir cümleye bedel اٰمِنُوا lafzının zikredilmesi, ihlâsı olmayan îmânın, îmândan addedilmemesine işârettir.
143
Ve كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ lafzıyla güzel bir misâl, bir nümûne, bir örnek gösterilmiştir ki, onlara ittibâ' ederek ihlâslı bir îmâna gelsinler.
نَاسْ lafzında iki nükte vardır ve o iki nükte, vicdânları emr‑i mârufa icbar eden âmillerdendir.
Birincisi: نَاسْ ünvânı, herkesi cumhûr‑u nâsa tâbi olmaya dâvet eder. Çünkü cumhûra muhâlefet öyle bir hatâdır ki, o hatâyı irtikâb etmek, kalbin, vicdânın şânından değildir.
İkincisi: كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ tâbirinden anlaşılıyor ki, îmânı olmayanın nâstan addedilmemesi lâzımdır. Ancak nâs tâbiri mü'minlere mahsûstur. Bu da, ya îmânın hâsiyetiyle insaniyetin hakikati mü'minlere münhasırdır; veya îmânsız olanlar, insaniyetin mertebesinden sukùt etmişlerdir.
﴿قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَهَٓاءُ﴾ : Yani, “Bizler nasihatleri kabûl etmiyoruz. Şu miskinlerin cemâatine nasıl gireceğiz? Bizim gibi ashâb‑ı câh ve mertebe, onlara kıyâs edilemez.”
قَالُواnefislerini tezkiye, mesleklerini tervîc, nasihatten istiğnâ, mağrûrâne da'vâ şeklinde müdafaa etmelerine işârettir.
İnkârî bir istifhâmı ifâde eden اَنُؤْمِنُ kelimesi, onların cehâlette gösterdikleri temerrüd ve inâda işârettir. Sanki onlar istifhâm ile nasihat edene soruyorlar ki: “Mesleğimizi terk etmemize senin vicdânın râzı olup insafın kabûl eder mi?”
144
S — Onlar o sözlerinde kimleri muhâtab etmişlerdir?
C — Evvelâ nefislerine, sâniyen ebnâ‑yı cinslerine, sâlisen nasihat edenlere tevcîh‑i hitâb etmişlerdir.
Evet, birisine nasihat yapan adam evvelâ nefsine müracaat eder, sonra arkadaşlarıyla konuşur. Sonra nasihat ettiğine döner, yaptığı müracaatların neticesini ona söyler. Buna binâen, vaktâ ki münâfıklar îmâna dâvet edildiler; onlar fesâda uğramış kalblerine, tefessüh etmiş vicdânlarına müracaatta bulundular. İnkâr cevabını aldıkları için, kalblerindeki şeyi dışarıya verdiler. Sonra ifsad arkadaşlarına müracaat ettiler. Yine inkâr cevabını alarak, gizli gizli konuşmalara başladılar. Sonra, i'tizar şeklinde nasihat edene dönerek şöyle bir safsatada bulunurlar: “Yâhû, aramızda çok fark vardır. Biz onlara kıyâs edilemeyiz. Çünkü biz zenginiz, onlar fakirdirler. Onlar mecburiyet sâikasıyla îmâna gelmişlerdir. Onların diyâneti ıztırarîdir. Biz ise ashâb‑ı izzet ve servet insanlarız.”
Hülâsa, onlar gururlarının hükmüyle mürşidi insafa dâvet ettiler. Hud'a ve hileleriyle ikiyüzlü bir konuşmada bulundular. Şöyle ki: “Ey mürşid! Bizleri süfehâ zannetme. Bizler süfehâ gibi olamayız. Ancak hàlis mü'minlerin yaptıkları gibi yapıyoruz” diye mürşidi kandırmak istediler. Hâlbuki, kalblerinde, “Bu fakir ve kıymetten sukùt eden mü'minler gibi değiliz” gibi başka bir mânâyı izhâr etmişlerdir.
Hülâsa اَنُؤْمِنُ lafzında onların fesâdlarına, ifsadlarına, gururlarına ve nifâklarına gizli birer remiz vardır.
﴿كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَهَٓاءُ﴾: Yani, “Kâmil zannettiğiniz mü'minler, nazarımızda zelîl ve fakir bir cemâattır. Onların herbirisi bir kavmin sefîhidirler.”
145
O Kâmil Mü'minlerin Tecviz Ettiği Kıyâsta Birkaç İşâret Vardır:
Birincisi: Mecmaü'l‑mesâkin, melce'ü'l‑fukara, hakkı himâye, hakikati muhâfaza, gururu men', tekebbürü def' eden, yegâne İslâmiyettir. Evet, kemâl ve şerefin mikyâsı İslâmiyettir.
İkincisi: Nifâkı intac eden; garaz, gurur, tekebbürdür.
Üçüncüsü: İslâmiyet, ehl‑i dünya ve ashâb‑ı merâtib ellerinde tahakküm ve teğallübe vesile olamaz. Ancak sâir dinlerin hilâfına olarak, ehl‑i fakr ve hâcet elinde ihkàk‑ı hak için kırılmaz elmas bir kılınçtır. Bu hakikate tarih güzel bir şâhiddir.
﴿اَلٰٓا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَٓاءُ﴾:
Bilinmesi lâzımdır ki, Kur'ân‑ı Kerîm’in, nifâkın aleyhine kesretle yaptığı şiddetli tehdidler ve takbihlerin sebebi, ancak ve ancak Âlem‑i İslâmın nifâk şûbelerinden gördüğü darbelerdir.
اَلَا îkaz âleti olup, sefâhetlerini teşhîr ve efkâr‑ı âmmeyi sefâhetlerine istişhâd etmek için zikredilmiştir. Hakikati göstermek için bir âyine ve hakikate delâlet için bir delil vazifesini gören اِنَّ lisân‑ı hâliyle, “Hakikate bakınız, onların zâhirî safsatalarının aslı yoktur, aldanmayınız” diyor.
Hasrı ifâde eden هُمْ kelimesi, nefislerine iddia ettikleri tezkiyeyi red ve mü'minlere isnâd ettikleri sefâheti def' eder. Yani, bir lezzet‑i fâniye için âhiretini terk eden sefîhtir. Bâkî bir mülkü hevesât‑ı fâniyesinin terkiyle satın alan sefîh değildir.
146
14‑15. Âyetlerin Tefsiri
اَلسُّفَهَٓاءُ ’deki elif ve lâm, hükmün ma'lûmiyetine ve kemâline işârettir. Yani, onların sefâheti ma'lûmdur. Ve sefâhetin son sistemi onlardadır.
﴿وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ﴾ cümlesinde üç işâret vardır:
Birincisi: Hakkı bâtıldan, îmân mesleğini nifâk mesleğinden temyiz etmek, ancak ilim ve nazar ile olur. Fakat yaptıkları fitne ve fesâdları zâhir olduğu için, ednâ bir şuûru olan farkında olur. Buna binâen, Kur'ân‑ı Kerîm birinci âyeti ﴿وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ﴾ ile zeyillendirmiştir.
İkincisi: لَا يَعْلَمُونَ gibi, âyetlerin sonunda zikredilen ﴿اَفَلَا يَعْقِلُونَ﴾﴿اَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ﴾اَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ gibi cümleleriyle, İslâmiyetin akıl, hikmet ve mantık üzerine müesses olduğuna işâret etmiştir ki, İslâmiyeti herbir akl‑ı selîmin kabûl etmesi, İslâmiyetin şânındandır.
Üçüncüsü: Onlardan i'râz etmek ve onlara i'timâd etmemek lâzımdır. Çünkü cehillerini bilmediklerinden, nasihatin onlara te'siri olmuyor.
﴿وَاِذَا لَقُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّا وَاِذَا خَلَوْا اِلٰى شَيَاط۪ينِهِمْ قَالُٓوا اِنَّا مَعَكُمْ اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُنَ ❋ اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ﴾
147
İstihzâ ve istihfaf gibi münâfıkların dördüncü cinayetlerini beyân eden şu âyetin fesâd, ifsad, tesfih gibi sebkat eden cinayetlerine atfını iktiza eden ayn‑ı münâsebetle bu âyetin meâliyle mâkablinin meâli arasında irtibat ve intizam hâsıl olmuştur.
Bu Âyetin Cümleleri Arasındaki Vech‑i İrtibata Gelince:
İnsanın musîbet ve elemlere karşı nokta‑i istinâdı ve ihtiyaç ve emellerini tesviye için nokta‑i istimdâdı olan îmânın üç hàssası vardır.
Birincisi: Nokta‑i istinâdından neş'et eden izzet‑i nefistir. İzzet‑i nefsi olan, başkalarına kendisini zelîl göstermeye tenezzül etmez.
İkincisi: Şefkattir. Şefkati olan, kimseyi tahkîr ve tezlil etmez.
Üçüncüsü: Hakikatlere ihtiram etmek ve yüksek şeylerin kıymetini bilmekle istihfaf etmemektir.
Kezâlik, îmânın zıddı olan nifâkın da üç hàssası vardır.
Birincisi: Zillettir.
İkincisi: İfsadâta meyletmektir.
Üçüncüsü: Başkalarını tahkîr etmekle gururlanıp zevk almaktır.
Binâenaleyh, îmân, izzet‑i nefsi intac ettiği gibi, nifâk da onun aksine zilleti intac eder. Zilleti olan, herkese karşı kendisini zelîl gösterir. Bu ise riyâdır. Riyâ ise müdahenedir. Müdahene dahi kizbdir. Kur'ân‑ı Kerîm, şu silsileli kizbe ﴿وَاِذَا لَقُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّا﴾ ile işâret etmiştir. Yani, “Mü'minlere rast geldikleri zaman, ‘biz de îmâna geldik’ diyorlar.”
Sonra nifâk, îmânın hilâfına, kalbleri ifsad eder. Kalbin fesâdı ise, yetîmliği intac eder. Yani, bozuk olan bir kalb kendisini sâhibsiz, mâliksiz, yetîm bilir. Bu hâletten korku neş'et eder. O korku onu kaçıp gizlenmeye icbar eder. Kur'ân şu hâllerine ﴿وَاِذَا خَلَوْا﴾ile işâret etmiştir. Yani, “Kaçıp halvetlere gittikleri zaman…”
148
Sonra nifâk, îmânın aksine, akraba ve sâireler arasında sıla‑i rahmi kat' eder, keser. Bu ise şefkati izâle eder. Şefkatin zevâli ise ifsadâta sebeb olur. İfsaddan fitne çıkar. Fitneden hıyânet doğar. Hıyânet dahi za'fiyeti mûcibdir. Za'fiyet de himâye edecek bir zahîre, bir arkaya ilticâ etmeye icbar eder. Kur'ân‑ı Kerîm buna ﴿اِلٰى شَيَاط۪ينِهِمْ﴾ ile işâret etmiştir. Yani, “Şeytanlarına kaçıp, şeytanlarının himâyelerine giriyorlar.”
Sonra, îmânın hilâfına, nifâkta tereddüd vardır. Yani münâfık olan kimse, kat'î bir hüküm sâhibi değildir. Bu ise sebatsızlığı intac eder. Bu da mesleksizliği. Bu dahi emniyetsizliği tevlîd eder. Bu ise – kanunen maznunların her gün isbât‑ı vücûd etmeleri lüzumu gibi – dâima şeytanlarına gidip küfürlerini, ahidlerini tazelemelerini icâb ettirir. Kur'ân‑ı Kerîm bu silsileye ﴿قَالُٓوا اِنَّا مَعَكُمْ﴾ ile işâret etmiştir. Yani, “Bizler sizinle beraberiz” diye ahidlerini tecdîd ediyorlar.
Sonra mü'minlere gidip geldiklerinden hâsıl olan şübheyi izâle etmek için, and dilemeye mecbur oldular. Ve îmânın hilâfına, hakikatlere adem‑i hürmet ve istihfafta bulunarak kıymetli şeylere ihanet ettiler ki, kendilerine atfedilen ithamları def'etsinler. İşte, Kur'ân‑ı Kerîm buna قَالُٓوا اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُنَ ile işâret etmiştir. Yani, “Bizim mü'minlerle olan ihtilâtımız, onlarla istihzâ içindir. Aramızda samîmiyet yoktur. Ancak yüzlerine gülüyoruz.”