108
7. Âyetin Tefsiri
﴿خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْۜ وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ﴾
Mukaddime
Bu âyetin üzerinde durmak icâb ediyor. Ehl‑i İ'tizâl, Ehl‑i Cebir, Ehl‑i Sünnet ve'l-Cemâat gibi ehl‑i kelâmın şu âyet‑i azîmenin altında yaptıkları muhârebe‑i ilmiyelerini dinleyelim. Zîra, bu gibi fikrî harbler, ehl‑i nazarı dikkate dâvet eder. Binâenaleyh, onların bu âyette takib ettikleri cihetleri kontrol lâzımdır.
Evet, Ehl‑i Sünnet ve'l-Cemâatin Sırat‑ı Müstakîm üzerine olduğunu, ötekilerin ya ifrata veya tefrite ma'rûz kaldıklarını isbât için, bazı münâsebetlerin zikri lâzımdır.
Birincisi
Tahakkuk etmiş hakàiktandır ki, te'sir‑i hakîki, yalnız ve yalnız Allah’ındır. Öyle ise, Ehl‑i İ'tizâl’in abde verdiği te'sir‑i hakîki hilâf‑ı hakikattir.
İkincisi
Allah, hakîmdir; öyle ise, sevâb ve ikàb abes değildir; ancak istihkaka göredir; öyle ise, ıztırar ve cebir yoktur.
Üçüncüsü
Herşeyin, biri mülk, diğeri melekût; yani biri dış, diğeri iç olmak üzere iki ciheti vardır.
Mülk ciheti, bazı şeylerde güzeldir, bazı şeylerde de çirkin görünür; âyinenin arka yüzü gibi.
Melekût ciheti ise, herşeyde güzeldir ve şeffâftır; âyinenin dış yüzü gibi. Öyle ise, çirkin görünen şeyin yaratılışı, çirkin değildir, güzeldir. Ve aynı zamanda o gibi çirkinlerin yaratılışı, mehâsini ikmal içindir. Öyle ise, çirkinin de bir nev'i güzelliği vardır. Binâenaleyh, bu hususta Ehl‑i İ'tizâl’in “Çirkin şeylerin halkı Allah’a ait değildir.” dedikleri safsataya mahal kalmadı.
109
Dördüncüsü
Meselâ darb ve katle terettüb eden elem ve ölüm gibi “hâsıl‑ı bilmasdar” ile tâbir edilen şey, mahlûk ve sâbit olmakla beraber, câmiddir. İlm‑i sarf’ta ma'lûmdur ki, câmidlerden ism‑i fâil gibi sıfatlar yapılamaz. Ancak kisbî, nisbî, itibarî olan mânâ‑yı masdarîden yapılabilir. Öyle ise, ölümün hàlıkı, kàtil değildir. Öyle ise, Ehl‑i İ'tizâl’in hatâlarına, hatâ nazarıyla bakılmalıdır.
Beşincisi
İnsanın katl gibi zâhirî ve ihtiyarî olan fiilleri, nefsin meyelânına intiha eder. Cüz'‑i ihtiyarî denilen şu nefis meyelânı üzerine münâzaalar deverân eder.
Altıncısı
Âdetullâh üzerine, irâde‑i külliye-i İlâhiye, abdin irâde‑i cüz'iyesine bakar. Yani, bunun bir fiile taallukundan sonra, o taalluk eder. Öyle ise cebir yoktur.
Yedincisi
İlim, ma'lûma tâbidir. Bu kaziyeye göre, ma'lûm, ilme tâbi değildir; çünkü devir lâzımgelir. Öyle ise, bir insan, amelen yaptığı bir fiilin esbâbını kadere havâle etmekle, taallül ve bahâneler gösteremez.
Sekizincisi
Ölüm gibi hâsıl‑ı bilmasdar denilen şey, kesb gibi bir masdara mütevakkıftır. Yani âdetullâh üzerine o, hâsıl‑ı bilmasdarın vücûduna şart kılınmıştır. Kesb denilen masdarda, çekirdek ve ukde‑i hayatiye meyelândır. Bu düğümün açılmasıyla, mes'eledeki düğüm de açılır.
Dokuzuncusu
Cenâb‑ı Hakk’ın ef'âlinde, tercih edici bir garaza, bir illete ihtiyaç yoktur. Ancak tercih edici, Cenâb‑ı Hakk’ın ihtiyarıdır.
110
Onuncusu
Bir emrin, behemehal bir müessirin te'siriyle vücûda gelmesi lâzımdır ki, tereccuh bilâ‑müreccih lâzım gelmesin. Amma itibarî emirlerde tahsîs edici bir şey bulunmasa bile muhâl lâzım gelmez.
Onbirincisi
Bir şey, vücûdu vâcib olmadıkça vücûda gelmez. Evet, irâde‑i cüz'iyenin taallukuyla irâde‑i Külliyenin taalluku bir şeyde ictimâ' ettikleri zaman, o şeyin vücûdu vâcib olur ve derhâl vücûda gelir.
Onikincisi
Bir şeyi bilmekle, mâhiyetini bilmek lâzım gelmez. Ve bir şeyi bilmemekle, o şeyin adem‑i vücûdu lâzım gelmez. Binâenaleyh, cüz'‑i ihtiyarînin mâhiyetinin tâbir edilememesi, vücûdunun kat'iyyetine münâfî değildir.
Nazar‑ı dikkatinize arzettiğim şu esâsları tam mânâsıyla anladıktan sonra, şu ma'ruzâtımı da dinleyiniz:
Biz Ehl‑i Sünnet ve'l-Cemâat, Ehl‑i İ'tizâl’e karşı diyoruz ki: Abd, kesb denilen masdardan neş'et eden, hâsıl‑ı bilmasdar olan esere hàlık değildir. Abdin elinde ancak ve ancak kesb vardır. Zîra Allah’tan başka müessir‑i hakîki yoktur. Zâten tevhid de öyle ister.
Sonra Ehl‑i Cebr’e döner söyleriz ki: Abd, bir ağaç gibi bütün bütün ıztırar ve cebir altında değildir. Elinde küçük bir ihtiyar vardır. Çünkü Cenâb‑ı Hak hakîmdir; cebir gibi zulümleri intac eden şeylerden münezzehtir.
S — Cüz'‑i ihtiyarî denilen şey nedir? Ne kadar etrafı kazılırsa, altından cebir çıkıyor! Bu, nasıl bir şeydir?
C — Birincisi: Fıtrat ile vicdân, ihtiyarî emirleri, ıztırarî emirlerden tefrik eden gizli bir şeyin vücûduna şehâdet ediyorlar. Ta'yin ve tâbirine olan acz, vücûduna halel getirmez.
111
İkincisi: Abdin bir fiile olan meyelânı Eş'arîlerin mezhebi gibi mevcûd bir emir ise de, o meyelânı bir fiilden diğer bir fiile çevirmekle yapılan tasarruf, itibarî bir emir olup abdin elindedir. Eğer Mâturidîlerin mezhebi gibi o meyelânın bizzat bir emr‑i itibarî olduğuna hükmedilirse, o emr‑i itibarînin sübût ve taayyünü, kendisinin bir illet‑i tâmme olduğunu istilzam etmez ki, irâde‑i Külliyeye ihtiyaç kalmasın. Çünkü çok defalar meyelânın vukû'unda fiil vâki olmaz.
Hülâsa: Âdetullâhın cereyanı üzerine hâsıl‑ı bilmasdarın vücûdu, masdara mütevakkıftır. Masdarın esâsı ise, meyelândır. Meyelân veya meyelândaki tasarruf mevcûdâttan değildir ki, bir müessire ihtiyacı olsun. Ma'dûm da değildir ki, hâsıl‑ı bilmasdar gibi mevcûd olan bir şeyin vücûduna şart kılınmasına veya sevâb ve ikàba sebeb olmasına cevâz olmasın.
S — İlm‑i ezelînin veya irâde‑i ezeliyenin bir fiile taallukları ihtiyara mahal bırakmıyor?
C —
Birincisi: Abdin ihtiyarından neş'et eden bir fiile, ilm‑i ezelînin taalluku, o ihtiyara münâfî ve mâni değildir. Çünkü müessir, ilim değildir, kudrettir. İlim, ma'lûma tâbidir.
İkincisi: İlm‑i ezelî, muhît olduğu için, müsebbebâtla esbâbı birlikte abluka eder, içine alır. Yoksa ilm‑i ezelî, zannedildiği gibi uzun bir silsilenin başı değildir ki, esbâbdan teğâfül ile, yalnız müsebbebât o mebde'e isnâd edilsin.
Üçüncüsü: Ma'lûm nasıl bir keyfiyet üzerine olursa, ilim öylece taalluk eder. Öyle ise, ma'lûmun mekàyisi ve esbâbı, Kadere isnâd edilemez.
112
Dördüncüsü: Zannedildiği gibi, irâde‑i külliyenin bir defa müsebbebe, bir defa da sebebe ayrı ayrı taalluku yoktur. Ancak, müsebbeble sebebe bir taalluku vardır.
Bu mezheblerin nokta‑i nazarlarını bir misâl ile izâh edelim:
Bir adam, bir âletle bir şahsı öldürse, sebebin ma'dûm olduğunu farzedersek, müsebbebin keyfiyeti nasıl olur?
Ehl‑i Cebr’in nokta‑i nazarları: “Ölecekti.” Çünkü, onlarca taalluk ikidir. Ve sebeble müsebbeb arasında inkıtâ' câizdir.
Ehl‑i İ'tizâl’ce: “Ölmeyecekti.” Çünkü onlarca muradın irâdeden tehallüfü câizdir.
Ehl‑i Sünnet ve'l-Cemâatçe, bu misâlde sükût ve tevakkuf lâzımdır. Çünkü, irâde‑i Külliyenin sebeble müsebbebe bir taalluku vardır. Bu itibarla, sebebin ademi farzedilirse, müsebbebin de farz‑ı ademi lâzımgelir. Çünkü taalluk birdir. Cebir ve İ'tizâl, ifrat ve tefrittir.
113
İkinci Bir Mukaddime
Ehl‑i tabiat, esbâba hakîki bir te'sir veriyor.
Mecûsîler; biri şerre, diğeri hayra olmak üzere iki hàlıka i'tikàd ediyorlar.
Ehl‑i İ'tizâl de, “Ef'âl‑i ihtiyariyenin hàlıkı abddir.” diyor. Bu üç mezhebin esâsı; bâtıl bir vehm‑i mahz, bir hatâ ve hududdan tecâvüzdür. Bu vehmi izâle için, birkaç mes'eleyi dinlemek lâzımdır.
Birincisi
İnsanın dinlemesi, konuşması, düşünmesi cüz'î olduğu için, teâkub sûretiyle eşyaya taalluk ettiği gibi, himmeti de cüz'îdir; nöbetle eşya ile meşgul olabilir.
İkincisi
İnsanın kıymetini ta'yin eden, mâhiyetidir. Mâhiyetin değeri ise, himmeti nisbetindedir. Himmeti ise, hedef ittihàz ettiği maksadın derece‑i ehemmiyetine bakar.
Üçüncüsü
İnsan hangi bir şeye teveccüh ederse, onun ile bağlanır ve onda fânî olur. Bu sırra binâendir ki; insanlar, hasîs ve cüz'î şeyleri büyük adamlara isnâd etmezler. Ancak, esbâba ve vesâile atfederler. Sanki, hasîs işler ile iştigâl, onların vakarına münâsib olmadığı gibi, cüz'î şeyler de, onların azîm himmetlerini işgal etmeye lâyık değildir.
Dördüncüsü
İnsan, bir şeyin ahvâlini muhâkeme ettiği zaman, o şeyin râbıtalarını, esbâbını, esâslarını evvelâ kendi nefsinde, sonra ebnâ‑yı cinsinde, sonra etraftaki mümkinâtta taharrî eder. Hattâ hiçbir sûretle mümkinâta müşâbeheti olmayan Cenâb‑ı Hakk’ı düşünecek olursa, kuvve‑i vâhimesi ile bir insanın mekàyisini, esâsâtını, ahvâlini mikyâs yaparak Cenâb‑ı Hakk’ı düşünmeye başlar. Hâlbuki, Cenâb‑ı Hakk’a bu gibi mikyâslar ile bakılamaz. Zîra, sıfâtı inhisar altında değildir.
114
Beşincisi
Cenâb‑ı Hakk’ın kudret, ilim, irâdesi, şemsin ziyâsı gibi bütün mevcûdâta âmm ve şâmil olup, hiçbir şeyle muvâzene edilemez; Arş‑ı A'zama taalluk ettikleri gibi, zerrelere de taalluk ederler. Cenâb‑ı Hak, şems ve kameri halkettiği gibi, sineğin gözünü de O halketmiştir. Cenâb‑ı Hak, kâinâtta vaz' ettiği yüksek nizâm gibi, hurdebînî hayvanların bağırsaklarında da pek ince ve latîf bir nizâm vaz'etmiştir. Semâdaki ecrâmı birbiriyle rabteden câzibe‑i umumî kanunu gibi, cevâhir‑i ferdi de, yani zerrâtı da o kanunun bir misliyle nazmetmiştir. Sanki bu zerrât âlemi, o semâvî âleme küçük bir misâldir. Hülâsa, aczin müdâhalesi ile, kudret mertebeleri ayrılır. Aczi mümteni' olan Kudretçe; büyük, küçük birdir.
Altıncısı
Kudret‑i Ezeliye, en evvel eşyanın melekût, yani içyüzüne taalluk eder. Bu yüz ise, ale'l‑umum güzel ve şeffâftır. Evet, şems ve kamerin yüzleri parlak olduğu gibi, gecenin ve bulutların da iç yüzleri ziyâdârdır.
Yedincisi
Beşerin zihni ve fikri, Cenâb‑ı Hakk’ın azametine bir mikyâs, kemâlâtına bir mîzan, evsâfının muhâkemesine bir vâsıta bulmak vüs'atinde değildir; ancak cemî' masnûâtından ve mecmû‑u âsârından ve bütün ef'âlinden tahassül ve tecellî eden bir vecihle bakılabilir. Evet zerre, mir'ât olur; fakat mikyâs olamaz.
115
Bu mes'elelerden tebârüz ettiği vechile, Cenâb‑ı Hakk’ın mümkinâta kıyâs edilmesi ve mümkinâtın Onun şuûnâtına mikyâs yapılması, en büyük cehâlet ve hamâkattir. Çünkü aralarındaki fark, yerden göğe kadardır.Evet, vâcibi, mümkine kıyâs etmekten, pek garîb ve gülünç şeyler çıkar.
Meselâ, ehl‑i tabiat, o aldatıcı kıyâs ile, te'sir‑i hakîkiyi, esbâba; Ehl‑i İ'tizâl, halk‑ı ef'âli, abde; Mecûsîler, şerri, ikinci bir hàlıka isnâd etmeye mecbur olmuşlardır. Güyâ zu'mlarınca Cenâb‑ı Hak, azamet‑i kibriyâ ve tenezzühü dolayısıyla, bu gibi hasîs ve çirkin şeylere tenezzül etmez. Demek, akılları vehimlerine esir olanlar, bu gibi gülünç şeyleri doğururlar.
İhtar: Mü'minlerden de, vesvese cihetiyle bu vehme ma'rûz kalanlar vardır, dikkat etmek lâzımdır.
Bu Âyetin Kelimeleri Arasında Nazmı İcâb Eden Münâsebetlere Gelelim:
خَتَمَ ’nin ﴿لَا يُؤْمِنُونَ﴾ ile irtibatı ve onun arkasında zikredilmesi, cezanın cürme terettübü kabîlindendir. Yani onlar vaktâ ki cüz'‑i ihtiyarîlerini ifsad etmekle îmâna gelmediler, kalblerinin hatmiyle tecziye edildiler.
خَتَمَ tâbiri, onların dalâletlerini tasvir eden temsîlî bir üslûba işârettir. Şöyle ki:
Kalb gözü, sanki cevâhire bir hazine olmak üzere Cenâb‑ı Hak tarafından yapılan bir binadır. Vaktâ ki sû‑i ihtiyarlarıyla ifsada uğradı ve cevherlere yapılan yerler, yılanlar ve akreplerle doldu; kapısı hatmedildi ki, o sârî hastalıktan başkaları mutazarrır olmasın.
116
اَللّٰهُ : Zamîr‑i mütekellimin yerine ism‑i zâhir’in gelmesi, tekellümden gaybete iltifattır. Ve bu iltifatta latîf bir nükte vardır. Şöyle ki:
﴿لَا يُؤْمِنُونَ﴾ ’den sonra بِاللّٰهِ mukadder ve menvî (maksûd) olduğuna nazaran, sanki nur‑u mârifet onların kalblerinin kapılarına geldiği zaman kalblerini açıp kabûl etmediklerinden, Allah da gadaba gelerek kalblerini hatmetti.
عَلٰى : خَتَمَ fiili müteaddî olduğu hâlde عَلٰى ile zikredilmesi, hatmedilen kalbin dünyaya bakan kapısı değil, ancak âhirete nâzır olan kapısı seddedilmiş olduğuna işârettir.
Ve kezâ hatmin “alâmet” mânâsını ifâde eden “vesm”i (damga) tazammun ettiğine işârettir. Sanki o hatm, o mühür, kalblerinin üstünde sâbit bir damgadır ve silinmez bir alâmettir ki, dâima melâikeye görünür.
S — Bu âyette kalbin sem' ve basara takdimindeki hikmet nedir?
C — Kalb, îmânın mahalli olduğu gibi, en evvel Sâni'i arayan ve isteyen ve Sâni'in vücûdunu delâiliyle ilân eden, kalb ile vicdândır. Zîra kalb, hayat malzemesini düşünürken, en büyük bir acze ma'rûz kaldığını hisseder etmez, derhâl bir nokta‑i istinâdı; kezâlik, emellerinin tenmiyesi (nemâlandırmak) için bir çare ararken, derhâl bir nokta‑i istimdâdı aramaya başlar. Bu noktalar ise, îmân ile elde edilebilir. Demek, kalbin sem' ve basara hakk‑ı tekaddümü vardır.
İhtar: Kalbden maksad, sanevberî (çam kozalağı) gibi bir et parçası değildir. Ancak, bir latîfe‑i Rabbâniye’dir ki, mazhar‑ı hissiyatı, vicdân; ma'kes‑i efkârı, dimağdır. Binâenaleyh, o latîfe‑i Rabbâniye’yi tazammun eden o et parçasına kalb tâbirinden şöyle bir letâfet çıkıyor ki; o latîfe‑i Rabbâniye’nin insanın maneviyatına yaptığı hizmet, cism‑i sanevberînin cesede yaptığı hizmet gibidir.
117
Evet, nasıl ki bütün aktâr‑ı bedene mâü'l‑hayatı neşreden o cism‑i sanevberî, bir makine‑i hayattır ve maddî hayat onun işlemesiyle kàimdir; sekteye uğradığı zaman cesed de sukùta uğrar:Kezâlik, o latîfe‑i Rabbâniye a'mâl ve ahvâl ve maneviyatın hey'et‑i mecmuasını hakîki bir nur‑u hayat ile canlandırır, ışıklandırır; nur‑u îmânın sönmesiyle, mâhiyeti, meyyit‑i gayr-ı müteharrik gibi bir heykelden ibaret kalır.
﴿وَعَلٰى سَمْعِهِمْ﴾ ’de عَلٰى ’nın tekrarı kalb ile sem'e vurulan hâtemlerin herbirisi müstakil bir nev'i delâile ait olduğuna işârettir.
Evet, kalbin hatmi, delâil‑i kalbiye ve vicdâniyeye aittir. Sem'in hatmi, delâil‑i nakliye ve hariciyeye aittir. Ve kezâ, her iki hatmin bir cinsten olmadığına bir remizdir.
S — Kalb ile basarın cem' sîgasıyla, sem'in müfred sûretinde zikirlerinde ne gibi bir hikmet vardır?
C — Kalb ile basarın taalluk ettikleri şeyler mütehâlif, yolları mütebâyin, delilleri mütefâvit, ta'lim ve telkin edicileri mütenevvi'dir. Sem' ise, kalb ve basarın hilâfına, masdardır. İşittiren ferddir. Cemâatin işittikleri, ferddir. İşiten ferd, ferd olur. Bunun için müfred olarak iki cem'in arasına düşmüştür.
S — Kalbden sonra tercihen sem'in zikredilmesi neye binâendir?
C — Melekât ve ma'lûmât‑ı kalbiye, ale'l‑ekser kulak penceresinden kalbe girerler. Bu itibarla, sem', kalbe yakındır. Ve aynı zamanda, cihât‑ı sitteden ma'lûmât aldığı cihetle kalbe benziyor. Zîra göz, yalnız ön ciheti görür. Bunlar ise her tarafı görürler.
118
﴿وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ﴾ ’de, üslûbun tağyîriyle, cümle‑i fiiliyeye tercihen cümle‑i ismiyenin ihtiyar edilmesi, basar ile görünen delillerin sâbit olduklarına; kalb veya sem' ile alınan deliller ise, müteceddid ve gayr‑ı sâbit olduklarına işârettir.
S — خَتَمَ ile غِشَاوَةٌ arasında ne fark vardır ki, خَتَمَ اللّٰهُ isnâd edilmiştir. غِشَاوَةٌ isnâdsız bırakılmıştır?
C — خَتَمَ Allah tarafından onların kesblerine bir cezadır. غِشَاوَةٌ ise, Allah tarafından olmayıp, onların meksûbudur. Ve kezâ, mebde' itibariyle rü'yette bir ıztırar vardır; sema'da, tahatturda ihtiyar vardır. Evet, gözün açılmasıyla eşyayı görmemek mümkün değildir. Fakat mesmuâtı dinlemekte veya hâtırâtı tahattur etmekte bu ıztırar yoktur.
غِشَاوَةٌ tâbiri, gözün yalnız ön cihete hâkim ve nâzır olduğuna işârettir ki, eğer bir perde ile o cihetten alâkası kesilse, bütün bütün kör kalır.
Tenkîri ifâde eden غِشَاوَةٌ ’deki tenvin, onların gözleri üstündeki perde, ma'lûm olmayan bir perde olup, ondan sakınmak onlar için mümkün olmadığına işârettir.
Câr ve mecrûrun غِشَاوَةٌ üzerine takdim edilmesi, en evvel nazar‑ı dikkati onların gözlerine çevirtmekle, kalblerindeki sırları göstermek içindir. Zîra göz, kalbin âyinesidir.
119
﴿وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ﴾ :
Bu cümlenin mâkabliyle cihet‑i münâsebeti şudur ki; evvelki cümledeki kelimât ile, şecere‑i küfriyenin dünyaya ait acı semerelerine işâret edilmiştir. Bu cümle ile, o mel'ûn şecerenin âhirette vereceği semeresi zakkum‑u Cehennem’den ibaret olduğuna işâret yapılmıştır.
S — Üslûbun mecrâ‑yı tabîisi وَعَلَيْهِمْ عِقَابٌ شَد۪يدٌ cümlesi iken, üslûbun muktezâsı olan şu cümlenin terkiyle ﴿وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ﴾ cümlesi ihtiyar edilmiştir. Hâlbuki bu cümledeki kelimeler, ni'met ve lezzetler hakkında kullanılan kelimelerdir?
C — Şu güzel kelimeleri hâvî olan şu cümlenin onlara karşı zikredilmesi, bir tehekkümdür (istihzâ), bir tevbihtir; yüzlerine gülmektir. Yani onların menfaatleri, lezzetleri ve büyük ni'metleri ancak ikàbdır.
Menfaat ve faydayı ifâde eden وَلَهُمْ ’deki ل lisân‑ı hâl ile; “Amelinizin faydalı olan ücretini alınız!” diye yüzlerine gülüyor.
“Tatlı” mânâsını tazammun eden عَذَابٌ lafzı, onların küfür ve ma'siyetleriyle istilzaz ettiklerini tezkîr ile, sanki lisân‑ı hâl ile, “Tatlı amelinizin acısını çekin!” diye tevbih ediyor.
Ale'l‑ekser büyük ni'metlere sıfat olan عَظ۪يمٌ kelimesi, Cennet’te ni'met‑i azîm sâhiblerinin hâllerini o kâfirlere tezkîr ettirmekle, kaybettikleri o ni'met‑i azîmeye bedel, elîm elemlere düştüklerini ihtar ediyor.
Sonra عَظ۪يمٌ kelimesi, tâzibi ifâde eden عَذَابٌ ’deki tenvine te'kiddir.
120
S — Bir kâfirin ma'siyet‑i küfriyesi, mahdûddur, kısa bir zamanı işgal ediyor. Ebedî ve gayr‑ı mütenâhî bir ceza ile tecziyesi, Adâlet‑i İlâhiye’ye uygun olmadığı gibi, hikmet‑i Ezeliyeye de muvâfık değildir; merhamet‑i İlâhiye müsâade etmez?‥
C — O kâfirin cezası gayr‑ı mütenâhî olduğu teslîm edildiği takdirde, kısa bir zamanda irtikâb edilen o ma'siyet‑i küfriyenin, gayr‑ı mütenâhî bir cinayet olduğu altı cihetle sâbittir:
Birincisi: Küfür üzerine ölen bir kâfir, ebedî bir ömür ile yaşayacak olursa, o gayr‑ı mütenâhî ömrünü behemehal küfür ile geçireceği şüphesizdir. Çünkü, kâfirin cevher‑i rûhu bozulmuştur. Bu itibarla, o bozulmuş olan kalbin gayr‑ı mütenâhî bir cinayete isti'dâdı vardır. Binâenaleyh, ebedî cezası, adâlete muhâlif değildir.
İkincisi: O kâfirin ma'siyeti, mütenâhî bir zamanda ise de, gayr‑ı mütenâhî olan umum kâinâtın, Vahdâniyet’e olan şehâdetlerine gayr‑ı mütenâhî bir cinayettir.
Üçüncüsü: Küfür, gayr‑ı mütenâhî ni'metlere küfran olduğundan, gayr‑ı mütenâhî bir cinayettir.
Dördüncüsü: Küfür, gayr‑ı mütenâhî olan zât ve sıfât‑ı İlâhiye’ye cinayettir.
Beşincisi: İnsanın vicdânı, zâhiren mütenâhî ise de, bâtınen ebede bakıyor ve ebedi istiyor. Bu itibarla, gayr‑ı mütenâhî hükmünde olan o vicdân, küfür ile mülevves olarak mahvolur gider.
Altıncısı: Zıt, zıddına muânid ise de, çok hususlarda mümâsil olur. Binâenaleyh îmân, lezâiz‑i ebediyeyi ismâr ettiği gibi, küfür de âlâm‑ı elîmeyi ve ebediyeyi âhirette intac etmesi, şe'nindendir.
Bu altı cihetten çıkan netice ve gayr‑ı mütenâhî olan bir ceza, gayr‑ı mütenâhî bir cinayete karşı ayn‑ı adâlettir.
S — Kâfirin o cezasının adâlete uygun olduğunu teslîm ettik. Fakat azâbları intac eden şerlerden hikmet‑i Ezeliyenin ganî olduğuna ne diyorsun?
121
C — Kavâid‑i esâsiyedendir ki; “Arasıra vukû'a gelen şerr‑i kalîl için hayr‑ı kesîr terkedilmez; terkedildiği takdirde, şerr‑i kesîr olur.” Binâenaleyh, hakàik‑ı nisbiyenin sübûtunu izhâr etmek, hikmet‑i Ezeliyenin iktizasındandır. Bu gibi hakàikın tezâhürü, ancak şerrin vücûduyla olur. Şerden, haddi tecâvüz etmemek için, terhîb ve tahvif lâzımdır. Terhîbin vicdân üzerine te'siri, terhîbi tasdik etmekle olur. Terhîbin tasdiki ise, haricî bir azâbın vücûduna mütevakkıftır. Zîra vicdân, akıl ve vehim gibi haricî ve ebedî hakikat hükmüne geçmiş bir azâbdan yapılan terhîble müteessir olur. Öyle ise, dünyada olduğu gibi âhirette de, ateşin vücûdundan yapılan terhîb, tahvif; ayn‑ı hikmettir.
S — Pekâlâ, o ebedî ceza hikmete muvâfıktır; kabûl ettik. Amma merhamet ve şefkat‑i İlâhiye’ye ne diyorsun?
C — Azîzim! O kâfir hakkında iki ihtimal var. O kâfir, ya ademe gidecektir veya dâimî bir azâb içinde mevcûd kalacaktır. Vücûdun – velev Cehennem’de olsun – ademden daha hayırlı olduğu vicdânî bir hükümdür. Zîra adem, şerr‑i mahz olduğu gibi, bütün musîbet ve ma'siyetlerin de merci'idir. Vücûd ise velev Cehennem’de olsa, hayr‑ı mahzdır. Maahazâ, kâfirin meskeni Cehennem’dir ve ebedî olarak orada kalacaktır.
Fakat kâfir, kendi ameliyle bu duruma kesb‑i istihkak etmiş ise de, amelinin cezasını çektikten sonra, ateş ile bir nev'i ülfet peydâ eder ve evvelki şiddetlerden âzâde olur. O kâfirlerin dünyada yaptıkları a'mâl‑i hayriyelerine mükâfâten, şu merhamet‑i İlâhiye’ye mazhar olduklarına dair işârât‑ı Hadîsiye vardır.
Maahazâ, cinayetin lekesini izâle veya hacâletini tahfif, veyâhut icra‑yı adâlete iştiyak için cezayı hüsn‑ü rızâ ile kabûl etmek, rûhun fıtrî olan şe'nidir.
Evet, dünyada, çok nâmus sâhibleri, cinayetlerinin hicâbından kurtulmak için, kendilerine cezanın tatbikini istemişlerdir‥ ve isteyenler de vardır.
122
8. Âyetin Tefsiri
﴿وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَاهُمْ بِمُؤْمِن۪ينَ﴾
Bu Âyetin Mâkabliyle Vech‑i Nazmı
Nasıl ki, bir hükümde iki müfredin iştirâki veya bir maksadda iki cümlenin ittihâdı atfı icâb ettirir. Kezâlik, bir hedefi, bir garazı takib eden iki kıssanın da atıfları belâğatın iktizasındandır. Binâenaleyh, on iki âyetin hülâsasını tazammun eden münâfıkların kıssası, kâfirler hakkında geçen iki âyetin meâline atfedilmiştir.
Evet vaktâ ki, en evvel Kur'ân’ın senâsıyla başlandı. Sonra mü'minlerin medhine intikal etti. Sonra kâfirlerin zemmine incirâr etti. Sonra, insanların kısımlarını ikmal etmek için, münâfıkların kıssası zikredildi.
S — Kâfirlerin zemmi hakkında yalnız iki âyetle iktifâ edilmiştir. On iki âyetin hülâsasıyla münâfıklar hakkında yapılan itnâb neye binâendir?
C — Münâfıklar hakkında itnâbı, yani tatvîli icâb ettiren birkaç nükte vardır:
Birincisi: Düşman mechûl olduğu zaman daha zararlı olur. Kandırıcı olursa daha habîs olur. Aldatıcı olursa, fesâdı daha şedîd olur. Dâhilî olursa, zararı daha azîm olur. Çünkü; dâhilî düşman kuvveti dağıtır, cesâreti azaltır. Haricî düşman ise, bil'akis, asabiyeti şiddetlendirir, salâbeti arttırır. Nifâkın cinayeti, İslâm üzerine pek büyüktür. Âlem‑i İslâmı zelzeleye ma'rûz bırakan nifâktır. Bunun içindir ki, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân, ehl‑i nifâka fazlaca teşniât ve takbihatta bulunmuştur.
123
İkincisi: Münâfık olan, mü'minlerle ihtilât ede ede, yavaş yavaş ünsiyet kesb eder, îmânla ülfet peydâ eder. Gerek Kur'ân’dan, gerek mü'minlerden nifâkın kötülüğü hakkındaki sözleri işite işite pis hâletten nefret eder. En nihâyet, lisânından kelime‑i tevhidin kalbine damlamasına zemin hazırlamak için itnâb yapılmıştır.
Üçüncüsü: İstihzâ, hud'a, ikiyüzlülük, hile, kizb, riyâ gibi kötü ahlâklar münâfıkta var. Kâfirde o derecede yoktur. Bu cihetten münâfıklar hakkında itnâb yapılmıştır.
Dördüncüsü: Ale'l‑ekser münâfıklar, ehl‑i kitaptan oldukları için, şeytânî bir zekâ sâhibleri olup, daha hilekâr, daha desîseci olurlar. İşte bu durumdaki münâfıklar hakkında itnâb, yani tatvîl‑i kelâm, ayn‑ı belâğattır.
Bu Âyetin Kelimeleri Arasındaki Münâsebetlere Gelelim:
مِنَ النَّاسِ câr ve mecrûru مَنْ kelimesine haber olduğu takdirde, şöyle bir suâl vârid olur ki: Münâfıkların nâstan oldukları bedîhîdir. Bu hüküm, ma'lûmu i'lâm etmekten ibaret kalır.
Elcevab: Ma'lûmdur ki, bir hüküm bedîhî olduğu zaman, o hükmün lâzımı kasdedilir. Burada kasdedilen, o hükmün lâzımı olan taaccübdür. Sanki Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân, zımnen “Münâfıkların nâstan oldukları acîb bir şeydir” diyerek, halkı taaccüb etmeye dâvet etmiştir. Zîra insan mükerremdir. Mükerrem olan insan, nifâka tenezzül etmez.
S — Mâdemki مِنَ النَّاسِ haberdir, niçin مَنْ üzerine tekaddüm etmiştir?
C — Mâdemki o hükümden taaccüb kasdedilmiştir; taaccüb‑ü inşaînin şe'ni, kelâmın evvelinde bulunmaktır.
Sonra nâs tâbirinden birkaç letâif çıkıyor.
124
Birincisi: Kur'ân’ın, münâfıkların şahıslarını ta'yin etmeyerek umumî bir sıfatla onlara işâret etmesi, Resûl‑ü Ekrem’in (A.S.M.) siyasetine daha münâsibdir. Zîra münâfıkların şahıslarının ta'yiniyle kabahatleri yüzlerine vurulsaydı, mü'minler nefsin desîsesiyle vesveseye düşerlerdi. Hâlbuki vesvese havfa, havf riyâya, riyâ nifâka müncer olur.
Ve kezâ, eğer Kur'ân onları ta'yinle takbih etseydi, “Resûl‑ü Ekrem (A.S.M.) mütereddiddir, etbâ'ına emniyeti yoktur” denilecekti.
Ve kezâ, bazen kötülük ifşa edilmezse tedrîcen zâil olması ihtimali vardır. Fakat teşhîr edildiği takdirde, kötülüğü yapan kimsenin hiddetini tahrîk eder, fenâlığı daha fazla yapmasına bâis olur.
Ve kezâ, nâs gibi umumî bir sıfatın nifâka münâfî olması, hususî sıfatların daha ziyâde münâfî olmasına delâlet eder. Zîra, insan mükerremdir. Bu gibi rezâleti işlemek insaniyetin şânından değildir.
Ve kezâ, nâs tâbiri, nifâkın bir tâife veya bir tabakaya mahsûs olmayıp, hangi tâife olursa olsun, insan nev'inde bulunmasıdır.
Ve kezâ, nâs tâbiri, nifâk bütün insanların haysiyet ve şereflerini ihlâl eden bir rezâlet olduğundan, enzâr‑ı âmmeyi nifâkın aleyhine çevirtmekle izâle ve adem‑i intişarına çalışmaları lüzumuna işârettir.
S — يَقُولُ ile اٰمَنَّا’nın merci'leri bir iken, birisinin müfred, diğerinin cem' sîgasıyla zikirlerinde ne hikmet vardır?
C — Zarîf bir letâfete işârettir ki, îmânın mevsufu cem' ise de telaffuz eden müfreddir.
يَقُولُ اٰمَنَّا cümlesi, onların îmân da'vâlarını hikâyedir. Bu cümlede da'vâlarının reddine iki cihetle işâret edildiği gibi, da'vâlarının takviyesine de iki vecihle îmâ edilmiştir. Şöyle ki:
125
يَقُولُ kelimesi, madde cihetiyle onların îmân da'vâsının an‑i'tikàd olmayıp ancak kuru bir sözden ibaret olduğuna işârettir. Kezâlik, muzârî sîgasıyla zikrinde, onları ale'd‑devam yaptıkları müdafaaya sevk eden, vicdânî bir sebeb değildir, ancak halka karşı bir riyâkârlık olduğuna işârettir.
Da'vâlarının takviyesine yapılan işâretler ise, اٰمَنَّاfiil‑i mâzinin hey'etinden “Biz ehl‑i kitab cemâatleri, eskiden beri mü'miniz. Şimdi îmândan geri kalmamıza imkân yoktur” gibi takviye edici bir delil tereşşuh ettiği gibi, cem'e râci' olan نَا zamîrinden de “Bizler bir ferd gibi değiliz, ancak muhteşem bir cemâatiz. Yalana tenezzül etmeyiz” gibi ikinci bir takviye daha çıkıyor.
بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ :
Kur'ân‑ı Kerîm, hikâye ettiği şeyleri ya aynıyla alır veya meâlinin ahzıyla veyâhut ibaresinin telhisiyle bir tasarruf yapar.
Birinci ihtimale göre, onların erkân‑ı îmâniyeden yalnız bu iki rüknü izhâr etmeleri, rükünlerin en mühimlerini izhâr etmekle sadâkatlerini göstermeye işârettir. Ve aynı zamanda, onlardan en ziyâde kabûle şâyân, zu'mlarınca bu iki rükündür.
İkinci ihtimale nazaran, Cenâb‑ı Hakk’ın, îmânın rükünleri içinde kutub sayılan bu iki rüknü tahsîs etmesi, onların kuvvetle iddia ettikleri îmân, dine îmân olmadığına işârettir. Çünkü bu iki rüknün de muktezâsına amel ve i'tikàd etmemişlerdir.
ب ’nin tekrarı, her iki rükne olan îmânın bir cihetten olmadığına işârettir. Çünkü, Allah’a îmân, Allah’ın vücûd ve vahdetine îmândır. Yevm‑i âhirete îmân ise, o günün hak olduğuna ve muhakkak geleceğine îmândır.
126
﴿وَمَاهُمْ بِمُؤْمِن۪ينَ﴾ :
S — اٰمَنَّا’ya müşâbih olan وَمَا اٰمَنُوا’ya tercihen ﴿وَمَاهُمْ بِمُؤْمِن۪ينَ﴾ olarak cümle‑i ismiye ile denilmesinde ne hikmet var?
C —
Birincisi: Her iki اٰمَنَّا arasında görülen zâhirî tenâkuzdan ictinâb etmek içindir.
İkincisi: اٰمَنَّا ihbar değildir, inşâdır. İnşâ, nefiy ile tekzîb edilemediğinden وَمَا اٰمَنُوا denilmemiştir.
Üçüncüsü: اٰمَنَّا cümlesinden zımnen istifade edilen نَحْنُ مُؤْمِنُونَcümlesine nefiy ve tekzîbi ircâ için ﴿وَمَاهُمْ بِمُؤْمِن۪ينَ﴾ denilmiştir.
Dördüncüsü: Onların adem‑i îmânlarının devamına delâlet etmek için cümle‑i ismiye ihtiyar edilmiştir.
S — Nefyi ifâde eden مَا cümlenin evvelinde bulunduğu hâlde, cümleden istifade edilen devamı nefyetmeye delâlet etmediğinden hikmet nedir?
C — Nefiy, kesif bir harfin medlûlüdür. Devam ise, cümle‑i ismiyenin hey'et‑i hafifesinden istifade edilen bir mânâdır. Binâenaleyh, kesif kesife, yani nefiy, îmâna daha karîbdir.
S — ﴿وَمَاهُمْ بِمُؤْمِن۪ينَ﴾’deki haber üzerine harf‑i cerr olan ب’nin duhûlü neye işârettir?
C — Onların zâhiren îmânları varsa da, hakikatte îmâna ehil ve lâyık insanlar olup, mü'minîn sınıfından addedilmediklerine delâlet için مَا ’nın haberi üzerine ب dâhil olmuştur.
127
9‑10. Âyetlerin Tefsiri
﴿يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَمَا يَخْدَعُونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ ❋ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًا وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ﴾
Bu âyet, bütün cümleleriyle nifâka hücum ederek, münâfıkları tevbih, takbih, tehdid, ta'yib etmekle, evvelce اٰمَنَّا dedikleri kavli, ne maksada ve ne illete binâen söylediklerini ve nifâkın en birinci cinayeti olan hud'a ve hilelerini beyân etmektedir.
Evvelen, nifâkın birinci cinayeti olan hud'aya ait يُخَادِعُونَ’den يَكْذِبُونَ ’ye kadar yedi cümleye terettüb eden müteselsil neticeleri nazara almak lâzımdır.
Birincisi: Allah’ı kandırmak gibi muhâl bir şeyin talebinde bulundukları için tahmik edilmişlerdir.
İkincisi: Menfaat niyetiyle kendilerine zarar dokundurdukları için tesfih edilmiştir.
Üçüncüsü: Menfaati mazarattan tefrik edemedikleri için techil edilmişlerdir.
Dördüncüsü: Tıynetleri pis, sıhhatlerinin mâdeni hasta, hayat menba'ları ölmüş, vesâire gibi rezâletleriyle terzil edilmişlerdir.
Beşincisi: Şifânın talebiyle marazlarını ziyâde ettikleri için tezlil edilmişlerdir.
Altıncısı: Elemden mâadâ bir şeyi intac etmeyen kavî bir azâbla tehdid edilmişlerdir.
Yedincisi: İnsanlarca alâmetlerin en çirkini olan kizb ile teşhîr edilmişlerdir.
128
Sonra bu yedi cümlenin arasındaki intizam ve irtibatın, şöyle bir tasvirle dinlenmesi lâzımdır:
Bir şahıs bir şahsı, nasihatle fenâ bir şeyden men' etmek üzere şöyle tevcîh‑i kelâmda bulunur:
“Ey kişi! Aklın varsa şu yapmak istediğin şey muhâldir.
Hem nefsine zarardır.
Hem iyiyi kötüyü tefrik edecek bir hissin yok mudur?
Anlaşılan, hakikati hurâfe, tatlıyı acı gösteren seciyende bir hastalık vardır.
Şüphesiz o hastalıktan kurtulup şifâyâb olmak istiyorsun. Fakat senin bu hâlin, o hastalığı izâle değil, tezyîd ediyor. Eğer bu hâlinle bir lezzet, bir zevk istersen, en şedîd bir elemi intac eden bir azâb eline geçer. En nihâyet sarhoşluktan ayrılıp, kötü hâlinden vazgeçmediğin takdirde, fesâdın başkalara geçmemek üzere hortumun üzerine, bir damganın vurulmasıyla seni teşhîr ve ilân etmek lâzımdır.”
Kezâlik, Cenâb‑ı Hak, münâfıkları nifâktan zecr ve men' için kötü hâllerini şöylece nakletmekle yüzlerine vuruyor:
يُخَادِعُونَ اللّٰهَ: Yani, hile ile Allah’ı kandırmak istiyorlar. Zîra Resûl‑ü Ekrem (A.S.M.) Allah’ın elçisidir. Ona yapılan hile Allah’a râci'dir. Allah’a yapılan hile ise muhâldir. Muhâli taleb etmek hamâkattir. Böyle hayvancasına hamâkat, taaccübü mûcibdir.
﴿وَمَا يَخْدَعُونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ﴾: Yani, onlar ancak nefislerine hile yapıyorlar; zîra fiillerinde nef' değil, zarar vardır. Bu zarar da nefislerine râci'dir. Nefislerine zarar veren, ancak süfehâ kısmıdır.
﴿وَمَا يَشْعُرُونَ﴾: Yani, nef' ve zararı tefrik edecek bir hisse mâlik değillerdir. Bu ise cehâletin en ednâ ve en aşağı bir derekesine düştüklerine işârettir.
﴿ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ﴾: Yani, nifâk ve hasedden kalblerinde, rûhlarında öyle bir maraz vardır ki, o maraz, hakkı bâtıl, hakikati hurâfe telâkki etmeye sebebdir. Zâten fâsid bir kalbden, bozuk bir rûhtan böyle rezâletlerin çıkması bedîhîdir.
129
﴿فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًا﴾: Yani, eğer onlar yaptıkları fenâlıkla gayz ve hasedlerini izâle için bir devâ, bir ilâç talebinde iseler, o zannettikleri ilâç, kalblerini, rûhlarını bozan bir zehirdir. Zehirle kendi tedâvisine çalışan, elbette zelîldir. Evet, kırık ve yaralı bir el ile intikamını almak isteyen, yarasının artmasına hizmet eden bir miskindir.
﴿وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ﴾: Yani, eğer onlar bir zevk, bir lezzet talebinde iseler, şu nifâklarında pek çok maâsî olduğu gibi, muvakkat bir lezzet bile yoktur. O nifâk, ancak dünyada şedîd bir elemi, âhirette de en şedîd bir azâbı intac edecek bir dalâlettir.
﴿بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ﴾: Yani, yaptıkları kizbden pişman olup, nedâmet etmedikleri takdirde, beyne'n‑nâs yalancılıkla teşhîr ve bir alâmetle tevsimleri lâzımdır ki, başkalar onlara i'timâd edip marazlarına ma'rûz kalmasınlar.
Mezkûr Cümlelerin Eczâları Arasında Bulunan İrtibat ve İntizamın Beyânına Gelelim:
Münâfıkların yaptıkları hileden takib edilen gayenin muhâl olduğuna ve o muhâliyeti göz önüne getirip çirkin bir şekilde gösterilmesine tasrîh edilmek üzere ﴿يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا﴾ cümlesinde münâfıkların amelinden (müşareket bâbından) muzârî sîgasıyla hud'a ünvânıyla tâbir edilmiştir.
130
Ve kezâ, makamın iktizası hilâfına اَلنَّبِيُّ ’ye bedel اَللّٰهَ ve اَلْمُؤْمِنُونَ ’ye bedel وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا zikredilmiştir. Çünkü يُخَادِعُونَ’nin maddesinden nefret çıkar. Sîgasından devam ve istimrar çıkar. Bâbından müşareket çıkar. Müşareket ise müşâkeleti, yani mukàbele‑i bilmisli icâb eder. Müşâkelet ise onların seyyielerine karşı seyyie ile mukàbele edileceğini istilzam eder. Demek onların devam ile yaptıkları şu kötü fiil, nefisleri titreten bir nefreti intac ettiği gibi, takib ettikleri garazın da akîm kaldığına delâlet eder.
اَللّٰهُ kelimesinin tasrîhinden de garazlarının muhâl olduğuna delâlet vardır. Çünkü Resûl‑ü Ekrem’e (A.S.M.) yapılan hud'a Allah’a râci'dir. Allah ile pençeleşmek isteyen düşer.
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا :
اَلَّذ۪ينَ’nin ibhamını izâle etmek için sıla olarak îmân sıfatının ihtiyar edilmesi, onların îmân cihetiyle kendilerini sevdirerek mü'minlerden addetmek istemiş olduklarına işârettir. Ve kezâ nur‑u îmânla akılları münevver olan mü'minlerin dirayetinden hilelerinin gizli kalmamasına bir îmâdır.
﴿وَمَا يَخْدَعُونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ﴾: Bu cümledeki hasr, kemâl‑i sefâhetlerine işârettir. Zîra mü'minlere zarar verdirmek için yaptıkları muâmele ma'kûse olup, onlar baltayı nefislerine vurmakla, sanki o hud'ayı bizzat nefislerine yapmakla sefâhetlerini ilân etmişlerdir.
يَخْدَعُونَ’nin يَضُرُّونَ’ye tercihi, yine onların sefâhetlerine işârettir. Çünkü ashâb‑ı ukùl arasında kasden nefsine zarar veren vardır. Fakat amden kendisiyle hud'a eden yoktur, meğer ki insan sûretinden çıkmış ola…
اَنْفُسَهُمْ : Bu ünvân, onların pek azîz ve sevgili olan nefislerini memnun etmek üzere bir hazz‑ı nefsânî kazanmak niyetiyle yaptıkları nifâk, aksü'l‑amel kabîlinden bir zakkum‑u esmâr olduğuna işârettir.
131
S — Bu cümledeki hasırdan anlaşılır ki, onların hud'a ve nifâkları İslâmiyete ve Âlem‑i İslâma zarar vermemiştir. Hâlbuki Âlem‑i İslâmın unsurları, onların öldürücü zehir gibi intişar eden nifâk şûbelerinden gördüğü zararları, hiçbir şeyden görmemiştir.
C — Âlem‑i İslâmda görünen zararlar ancak onların bozulmuş tabiatlarından, tefessüh etmiş fıtratlarından, taaffün etmiş vicdânlarından neş'et ve intişar etmiştir. Yoksa onların arzu ve ihtiyarlarıyla yaptıkları hud'a ve hilelerin neticesi değildir. Çünkü onların hileleri Cenâb‑ı Hakk’a, Peygamber‑i Zîşan’a (A.S.M.), cemâat‑i müslimîne yapılan bir muâmeledir. Allah, o muâmeleye âlimdir. Peygamber‑i Zîşan da (A.S.M.) vahiyle vâkıftır. Cemâat‑i müslimînce de îmânî bir şiddet‑i zekâ sâyesinde, o gibi hileler tesettür edip, gizli kalamaz. Demek onların Âlem‑i İslâma vurdukları balta, dönüp kendi başlarını parçalamıştır. Çünkü aldanan, cemâat‑i müslimîn değildir. Ancak aldanan, aldatandır.
﴿وَمَا يَشْعُرُونَ﴾: Yani, onlar yaptıkları hilenin nefislerine râci' olduğunu hissetmiyorlar. Bu fezleke onların cehâletini ilân ediyor. Çünkü ukalâdan değildirler. Çünkü onların bu işi ukalâ işi değildir. Ve kezâ, hayvan sınıfına da benzemiyorlar. Çünkü hayvanlar zararlı olan şeyleri hissettikleri zaman çekinirler. Demek bunlar, hiss‑i hayvanîden de mahrumdurlar. Öyleyse bunlar, ihtiyarları ve şuûrları olmayan cemâdât nev'ine dâhildirler.
﴿ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ﴾: Bu cümlenin, mâkabliyle vech‑i irtibatı: Vaktâ ki onlar, şuûr hissini istihdam ederek muhâkeme‑i akliye ile amel etmediler; anlaşıldı ki, rûhlarında bir maraz vardır. Ve lâakal onun zararlı bir maraz olduğunu bilmeleri lâzımdır ki, o marazdan sâdır olan hükümlere i'timâd etmesinler. Çünkü o maraz, hakikatleri tağyîr etmekle acıyı tatlı, çirkini güzel göstermek şe'nindendir.
132
Zarfiyeti ifâde eden ف۪ي lafzından anlaşılır ki, onların marazları kalbin sathında değildir. Ancak kalbin melekûtunda, yani içyüzünde kâin bir marazdır.
“Kalb” ünvânından anlaşılır ki, kalbin sathında bulunan bir hastalık, bütün a'mâl‑i bedeniyeyi sekteye uğrattığı gibi, kalbin içyüzü de nifâkla hastalandığı zaman, ef'âl‑i rûhiye tamamen istikamet üzerine hareket edemez. Çünkü hayatın mihveri ve makinesi ancak kalbdir.
﴿ف۪ي قُلُوبِهِمْ﴾ kelâmının مَرَضٌ kelimesi üzerine takdimi iki cihetle hasrı ifâde eder. Biri: Maraz başka uzuvlarda değil, ancak kalblerdedir. Diğeri: O kalbler de ancak münâfıkların kalbleri olup, başkaların kalbleri değildir. Bu iki hasırdan ta'riz sûretiyle anlaşılır ki, nur‑u îmânın, insanın bütün ef'âl ve âsârına sıhhat ve istikameti vermek, şânındandır. Ve yine anlaşılır ki, fesâd kalbdedir. Bir şeyin esâsı, kalbi bozuk olursa teferruâtını tamir etmek bir fâideyi teşkil etmez.
Ve yine anlaşılır ki, fıtrattan hakikat çıkar. Fıtrat, hakikatlere merci' bir masdardır. Fesâd ve harâb ise ârızî bir marazdır. Çünkü eşyada asıl sıhhattir. Maraz ise ârızîdir. Binâenaleyh, onlar, “Nifâk ve fesâdımız fıtrîdir. İhtiyarî olmadığından mûcib‑i ceza değildir” diye i'tizarda bulunamazlar.
Tenkîri, mechûliyeti ifâde eden tenvin ise, o maraz pek gizli olduğundan ne görünmesi ve ne de tedâvisi mümkün olmadığına işârettir.
Beşinci cümleyi teşkil eden ﴿فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًا﴾ ’nin, mâkabliyle vech‑i irtibatı ile eczâsı arasındaki cihet‑i intizama gelince: Evet, vaktâ ki münâfıklar yaptıkları amelden bir maraz olduğu kanâatiyle ictinâb etmediler, bil'akis o amellerini istihsân ederek o marazın fazlaca talebinde bulundular; Cenâb‑ı Hak da talebleri üzerine onların marazlarını arttırdı.
133
S — فَزَادَ’deki ف mâkablinin mâba'dine sebeb olduğunu ifâde eder. Hâlbuki buradaki marazın vücûdu, marazın ziyâdesine sebeb değildir?
C — Vaktâ ki, onlar marazlarını teşhîs edip tedâvisi talebinde bulunmadılar; sanki, ihmallik yüzünden ziyâdesini taleb etmişlerdir. Cenâb‑ı Hak da mü'minlerin zaferiyle onların ümîdlerini ye'se çevirmiştir ve Müslümanların galebesiyle onların husûmetlerini hased ve kine kalb etmiştir. Sonra da onların ma'rûz kaldıkları o ye's ve kinden doğan korku, za'fiyet ve zillet emrâzlarını onların kalblerine istilâ ettirmekle marazlarını ziyâdeleştirdi.
S — Kur'ân‑ı Kerîm’in bu cümlede maraz kelimesini mef'ûl değil, temyiz şeklinde kullanması neye işârettir?
C — Münâfıkların bâtınî ve kalbî olan marazları, sanki zâhire çıkmış ve bütün amellerine ve fiillerine sirâyet etmekle, onların vücûdları tamamıyla maraz kesilmiş olduğunu ifâde etmek için, مَرَضًا kelimesi, temyiz olarak kullanılmıştır. Evet, مَرَضًا kelimesi mef'ûl olduğu takdirde bu mânâyı ifâde etmez. Çünkü o vakit ziyâdelik, yalnız maraza taalluk eder.
Altıncı cümleyi teşkil eden ﴿وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ﴾’in vech‑i irtibatı ise: Menfaati ifâde eden ل ’dan anlaşılır ki, münâfıkların menfaati ya dünyada elîm bir azâbdır, veyâhut âhirette şedîd bir elemdir. Bunlar ise menfaat değildir. Öyleyse menfaatleri muhâldir.
S — Elîm, “müteellim” mânâsınadır. Müteellim ise şahsın sıfatıdır. Binâenaleyh azâbın, elîm ile vasıflandırılmasında ne hikmet vardır?
134
C — Azâb onların vücûdlarını öyle kaplar ve cesedlerini öyle ihâta eder ve bâtınlarına öyle nüfûz eder ki, sanki onların vücûdları bir azâb külçesi kesilir. Onların cesedlerinden, azâbdan mâadâ bir şey görünmez olur. Hattâ o azâb külçesinden fışkıran âh’lar, fizarlar, teellümler, sanki nefs‑i azâbdan neş'et ederler. Yani çağıran, bağıran, müteellim olan, ayn‑ı azâb olduğu sanılır.
Yedinci cümleyi teşkil eden ﴿بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ﴾’nin vech‑i irtibatı:
Münâfıkların azâblarının, mezkûr cinayetleri arasında yalnız kizb ile vasıflandırılması, kizbin şiddet‑i kubh ve çirkinliğine işârettir. Bu işâret dahi, kizbin ne kadar te'sirli bir zehir olduğuna bir şâhid‑i sâdıktır.
Zîra kizb, küfrün esâsıdır.
Kizb, nifâkın birinci alâmetidir.
Kizb, kudret‑i İlâhiye’ye bir iftiradır.
Kizb, hikmet‑i Rabbâniye’ye zıttır.
Ahlâk‑ı àliyeyi tahrib eden, kizbdir.
Âlem‑i İslâmı zehirlendiren, ancak kizbdir.
Âlem‑i beşerin ahvâlini fesâda veren, kizbdir.
Nev'‑i beşeri kemâlâttan geri bırakan, kizbdir.
Müseylime‑i Kezzâb ile emsâlini âlemde rezîl ve rüsvâ eden, kizbdir.
İşte bu sebeblerden dolayıdır ki, bütün cinayetler içinde tel'ine, tehdide tahsîs edilen, kizbdir.
Bu âyet, insanları, bilhassa Müslümanları dikkate dâvet eder.
Suâl: Bir maslahata binâen kizbin câiz olduğu söylenilmektedir. Öyle midir?
Cevab: Evet, kat'î ve zarûrî bir maslahat için bir mesağ‑ı şer'î vardır. Fakat hakikate bakılırsa, maslahat dedikleri şey bâtıl bir özürdür. Zîra usûl‑ü şerîatta takarrur ettiği vecihle, mazbut ve mikdarı muayyen olmayan bir şey, hükümlere illet ve medâr olamaz; çünkü, mikdarı bir had altına alınmadığından sû‑i isti'mâle uğrar. Maahazâ, bir şeyin zararı menfaatine galebe ederse, o şey mensûh ve gayr‑ı mu'teber olur. Maslahat, o şeyi terk etmekte olur.
135
Evet, âlemde görünen bu kadar inkılâblar ve karışıklıklar, zararın, özür telâkki edilen maslahata galebe etmesine bir şâhiddir.
Fakat kinâye veya ta'riz sûretiyle, yani gayr‑ı sarîh bir kelimeyle söylenilen yalan, kizbden sayılmaz.
Hülâsa, yol ikidir:
Ya sükût etmektir; çünkü söylenilen her sözün doğru olması lâzımdır. Veya sıdktır;
Çünkü İslâmiyetin esâsı, sıdktır.
Îmânın hàssası, sıdktır.
Bütün kemâlâta îsâl edici, sıdktır.
Ahlâk‑ı àliyenin hayatı, sıdktır.
Terakkiyâtın mihveri sıdktır.
Âlem‑i İslâmın nizâmı, sıdktır.
Nev'‑i beşeri kâbe‑i kemâlâta îsâl eden sıdktır.
Ashâb‑ı Kirâm’ı bütün insanlara tefevvuk ettiren, sıdktır.
Muhammed‑i Hâşimî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı merâtib‑i beşeriyenin en yükseğine çıkaran, sıdktır.
136
11‑12. Âyetlerin Tefsiri
﴿وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ قَالُٓوا اِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ ❋ اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ﴾
Bu Âyetin Evvelki Âyetle Vech‑i İrtibatı:
Vaktâ ki, münâfıkların nifâkından neş'et eden cinayetlerinin birincisini teşkil eden, nefislerine zulmetmekle Hukukullâha tecâvüzleri olan cinayet zikredildikten sonra mezkûr cinayetlerinin ikincisini teşkil eden hukuk‑u ibâda tecâvüz etmekle aralarına fesâd ilkà etmek cinayetleri dahi mevki‑i münâsibde zikredilmiştir.
Sonra وَاِذَا ق۪يلَ cümlesi münâfıkların kıssasına ve hikâyesine dâhil olduğu cihetle وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ’deki يَقُولُ’ye bağlıdır, mânâ ve meâlce يُخَادِعُونَ ’ye nâzırdır. Hadd‑i zâtında dahi يَكْذِبُونَ ’ye merbûttur. Üslûbun tağyîri ise, yani kaziye‑i hamliye yerine kaziye‑i şartiyenin îrâdı, يَكْذِبُونَ ile وَاِذَا ق۪يلَ arasında birkaç cümlenin mukadder olduğuna bir emâredir. Takdir‑i kelâm şöyle olsa gerektir: “Yalan söyledikleri zaman fitneyi îka' ediyorlar. Fitneyi îka' ettikleri zaman ifsad ediyorlar. Nasihat edildikleri vakit kabûl etmiyorlar. Fesâd yapmayın denildiği zaman, ‘Biz ancak ıslaha çalışıyoruz’ diyorlar.”
137
Bu âyetin ihtiva ettiği mezkûr ve gayr‑ı mezkûr cümleler arasındaki vech‑i irtibat bir misâlle izâh edilecektir.Şöyle ki:
Bir insan tehlikeli bir yola sülûk ettiği zaman, en evvel “Senin bu yolun seni felâkete götürüyor, bu yoldan vazgeç” diye nasihat edilir. O insan vazgeçmediği takdirde şiddetle zecr ve nehyedilir ve aynı zamanda “Umum halkın nefret ve kahrına uğrarsın” diye tehdid edildiği gibi, “Ebnâ‑yı cinsine zulmetmiş olursun” diye şefkat‑i cinsiyeye de dâvet edilir.
Eğer o insan, sarhoşlar gibi inâdcı ve kafasız ise, kendisine yapılan nasihat ve zecr ve nehiyleri müdafaa etmekle mukàbele eder ve “Benim mesleğim haktır; ne senin hakk‑ı i'tirâzın var ve ne de benim senin nasihatlerine ihtiyacım var” diye serkeşliğe başlar.
Eğer o insan iki yüzlü ise, bir cihetten nasihat edenleri kandırır ve ilzama çalışır. Diğer cihetten de “Ben ıslah edici bir insanım” diye mesleğini hak göstermeye devam eder. Ve aynı zamanda “Islah benim hakîki bir sıfatım olup, bilâhare hâsıl olmuş bir sıfat değildir” diye da'vâsını te'kid ve te'yid eder.
Bundan sonra eğer o insan mesleğinde ısrarla nasihatleri kabûl etmezse anlaşılır ki, onun ıslahına hiçbir çare ve hiçbir devâ yoktur. Yalnız onun fesâdı halka sirâyet etmemek için, mesleğinin muzır ve fenâ olduğunu ilân etmek lâzımdır ki, herkes ondan tahaffuz etsin. Zîra o insan aklını çalıştırmıyor, şuûrunu istihdam etmiyor ki, böyle zâhir olan bir şeyi hissedebilsin.
İşte bu misâldeki cümlelerin arasındaki münâsebetlere dikkat edilirse, mezkûr âyetin cümleleri arasında bulunan münâsebet halkaları güzelce görünecektir. Evet, aralarında öyle fıtrî bir nizâm vardır ki, îcâz ve ihtisarından, i'câzın yüksek sesleri işitilir.
Mezkûr Âyetin Herbir Cümlesinin Hey'etindeki Vech‑i İntizam:
Evet, kat'iyyeti ifâde eden وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ’deki اِذَا kötü ve fenâ şeyleri men' ve nehyetmek lâzım ve vâcib olduğuna işârettir.
Fâilin terkiyle, sîga‑i mechûl ile zikredilen ق۪يلَ kötü bir şeyi nehyetmek farz‑ı kifâye olduğuna işârettir.
138
Menfaat ve lütfu ifâde eden لَهُمْ ’deki ل yapılacak nehiylerin, tahkîr ve tahakküm sûretiyle değil, ancak nasihat tarzıyla lâzım olduğuna işârettir.
لَا تُفْسِدُوا şöyle bir kıyâs‑ı istisnaîye işârettir ki: “Böyle yapmayın, aksi takdirde karışıklıklar meydâna gelir. İnsanlar arasında itâat râbıtası kesilir. Adâlet, ihtilâle inkılâb eder. İttifak ve ittihâdın ipleri kopar. Fesâd doğmaya başlar. Öyleyse, böyle yapmayın ki fesâd olmasın.”
فِي الْاَرْضِ nehyi te'kid, zecri idâme ettiriyor. Çünkü nasihat muvakkat olduğu için inzicarın devamı lâzımdır. Bu da vicdânın heyecana getirilmesiyle olur. Bu dahi ya şefkat‑i cinsiyenin uyandırılmasıyla veya nefret‑i umumiyeye ma'rûz kalmak korkusuyla olur. Evet فِي الْاَرْضِ kelimesi her iki ciheti de te'min eder. Zîra اَلْاَرْضِ kelimesi, lisân‑ı hâliyle, “Sizin bu fesâdınız nev'‑i beşere sirâyet eder. Nev'‑i beşerin, bilhassa fakirlerin ve masûmların sizlere kötülüğü nedir ki, onlara karşı böyle fenâlıkta bulunuyorsunuz? Şefkat‑i cinsiyeniz yok mudur? Niçin merhamet etmiyorsunuz? Evet, teslîm ettik ki, sizin şefkat‑i cinsiyeniz yoktur. Hiç olmazsa nefret‑i umumiyeden korkunuz” diye onları îkaz ediyor.
S — Onların maksadları umum insanlar değildir. Niçin onların fesâdı bütün insanlara sirâyet etsin?
C — Evet, siyah bir gözlüğü takan adam herşeyi siyah ve çirkin görür. Kezâlik, basîret gözü de nifâkla perdelenirse ve kalb küfürle peçelenirse, bütün eşya çirkin ve kötü görünür. Ve bütün insanlara, belki kâinâta karşı bir buğz ve bir adâvete sebeb olur. Hem de küçük bir dişin kırılmasıyla büyük bir makine müteessir olduğu gibi, bir şahsın nifâkıyla hey'et‑i beşeriyenin intizamı müteessir olur. Zîra adâlet, intizam, İslâmiyet ve itâatle olur. Maalesef onların serptikleri zehirler tabakadan tabakaya intikal ede ede bu zillet ve sefâleti ismâr etmiştir.
139
﴿قَالُٓوا اِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ﴾: Yani, “Halkı ifsad etmeyin denildiği zaman ‘Bizler ancak ıslah edici insanlarız’ iddiasında bulundular.”
اِنَّمَا ’da iki hâsiyet var:
Birincisi: Dâhil olduğu hükmün hakikaten veya iddiaen ma'lûm olması lâzımdır. Bu hâsiyetten, nasihat edenleri tezyif etmeye ve cehâletlerine olan sebatlarını izhâr etmeye bir remiz vardır. Yani, “Bizim ıslah edici olduğumuz ma'lûmdur; binâenaleyh mesleğimizde sebat ederiz, nasihatlere kulak vermeyiz.”
İkinci hâsiyet, hasrdır. Bu hasrdan dahi, onların salâhlarına hiçbir fesâdın karışmamış olduğuna bir remiz vardır ki, bu remizden onların salâhlarına fesâd karışıyor diye mü'minlere bir ta'riz vardır.
Sebat ve devamı ifâde eden ism‑i fâil sîgasıyla مُصْلِحُونَ’nin نُصْلِحُ ’ye tercihen zikredilmesi, salâhlarının sâbit ve dâimî bir sıfat olduğundan şimdiki hâlleri de ayn‑ı salâh olduğuna işârettir. Sonra onlar, bu kelâmlarında da münâfıklık ediyorlar. Zîra, bâtınen fesâdlarını salâh addettikleri gibi, zâhiren “Bu amelimiz mü'minlerin salâh ve menfaatleri içindir” diye mürâîlik yapıyorlar.
﴿اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ﴾:
Bu âyetin mâkabliyle vech‑i irtibatı:
Evvelki âyette münâfıklardan hikâye edilen bazı mânâlar ve iddialar vardır. Meselâ münâfıklar mesleklerini tervîc ve teşvik etmişlerdir. Salâhı kendilerine isbât ve salâhın dâimî bir sıfatları olduğunu iddia etmişlerdir. Ve amellerinin salâha münhasır olduğu ve salâhlarına hiçbir fesâdın karışmamış olduğu ve bu hükmün ma'lûm hükümlerden bulunduğu iddiasında bulunmuşlardır. Ve mü'minlere ta'rizde bulunarak mü'minlerden kendilerine nasihat edenleri techil etmişlerdir.
140
Kur'ân‑ı Kerîm dahi münâfıkların şu mezkûr iddialarını cerh ve akslerini isbât etmek üzere şu cümlede bazı hükümler serdetmiştir.
Ezcümle:
Fesâd, münâfıklara isnâd ve isbât edilmiştir.
Ve onların, müfsidlerin hakikatiyle ittihâd ettiklerine işâret edilmiştir.
Ve fesâdın münâfıklara münhasır olduğuna ve bu hükmün sâbit bir hakikat bulunduğuna işâretler yapılmıştır.
Ve onların muzır olmalarıyla halk îkaz edilmiştir.
Ve onların hisleri nefyedilmekle techil edilmişlerdir.
Evet, fenâ bir şeye düşmemek için kullanılmakta olan îkaz âleti denilen اَلَا ile onların da'vâları halkın nazarında tezyif ve ibtal edilmiştir.
Tahkîki ifâde eden اِنَّ ile, da'vâlarında iddia ettikleri hakkâniyet ve ma'lûmiyet reddedilmiştir.
Hasrı ifâde eden هُمْ onların اِنَّمَا ve نَحْنُile mü'minlere karşı yaptıkları ta'rizi cerh edici bir mukàbeledir.
Cins ve hakikati ifâde eden اَلْمُفْسِدُونَ ’deki harf‑i ta'riften anlaşılır ki, onlar müfsidlerin hakikatiyle ittihâd etmişlerdir.
Şuûrdan mahrum olduklarını ifâde eden ﴿وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ﴾ cümlesi, onların zu'mlarınca da'vâlarının ma'lûmiyeti dolayısıyla nasihate ihtiyaçları olmadığına ve nasihat edenleri tezyif ettiklerine karşı bir müdafaadır.
141
13. Âyetin Tefsiri
﴿وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَهَٓاءُ اَلٰٓا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَٓاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ﴾
Yani, “Halkın îmâna geldikleri gibi siz de îmâna geliniz, diye îmâna dâvet edildikleri zaman, ‘Süfehâ takımının îmâna geldiği gibi biz de mi îmâna geleceğiz?’ diye cevapta bulunurlar. Fakat süfehâ takımı ancak ve ancak onlardır; lâkin bilmiyorlar.”
Bu Âyeti Mâkabliyle Rabt ve Nazm Eden Cihetlere Gelince:
Bu iki âyet münâfıkların cinayetlerini hikâye ettiği gibi, onlara hem nasihat, hem irşad vazifesini de görüyor. Binâenaleyh, bu iki âyetin arasındaki atıf, ya onların mü'minlere isnâd ettikleri sefâhet cinayetini kendilerinin arzda yaptıkları ifsad cinayetine atıftır, veyâhut emr‑i bilma'rufu tazammun eden ikinci âyet, nehy‑i ani'l-münkeri ifâde eden birinci âyete atıftır. Demek bu iki âyet arasındaki cihetü'l‑vahdet, ya cinayettir veyâhut irşaddır.
Bu Âyetteki Cümlelerin Arasındaki Cihet‑i İrtibat İse:
Vaktâ ki ﴿وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ﴾ cümlesiyle farz‑ı kifâye olan nasihat vazifesi îfâ edilmek üzere kâmil insanlardan ibaret olan cumhûr‑u nâsa ittibâen, hàlis bir îmâna dâvet edildikleri zaman, onların enâniyet‑i câhiliyeleri heyecana gelerek ﴿قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَهَٓاءُ﴾ deyip gurur ve inâdlarında ısrar ettiler ve “Da'vâmız haktır ve bizler hak üzereyiz” diye bâtıl ve inâdcıların âdeti gibi bâtıl da'vâlarını hak ve cehâletlerini ilim iddia ettiler. Çünkü onların nifâkla kalbleri fesâda uğramıştır. Şüphesiz fâsid olan bir kalb, gururlu olur ve ifsadâta meyleder. Binâenaleyh, onlar kalblerinin fâsid olmasından temerrüd ve inâd ediyorlar. Ve hedef ittihàz ettikleri ifsad iktizasıyla yekdiğerlerine halkı idlâl etmeyi tavsiye ediyorlar. Ve gururlarının hükmüyle, diyânet ve îmânı sefâhet ve sefâlet telâkki ediyorlar. Ve nifâklarının icâbıyla, bu sözlerinde de münâfıklık yapıyorlar. Zîra bu sözlerinin zâhirinden “Biz dîvâneler değiliz, nasıl sefîhler gibi olacağız?” diye bir mânâ çıkar. Bâtınından ise “Nasıl ekserîsi fukara ve nazarımızda sefîh olan mü'minler gibi olacağız?” diye diğer bir mânâ çıkıyor.
142
Sonra, Kur'ân‑ı Kerîm, onların mü'minlere attıkları sefâhet taşını ﴿اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَٓاءُ﴾ cümlesiyle onlara iâde etmekle kendilerine yutturmuştur. Çünkü inâd ve cehâletleri bu dereceye vâsıl olanın hak ve müstehakkı, beyne'n‑nâs teşhîr edilmekle sefâhetin kendisine münhasır olduğunu ilân etmektir.
Sonra ﴿وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ﴾cümlesiyle onların cehl‑i mürekkeble câhil olduklarına işâret etmiştir ki, bu gibi câhillere nasihat te'sir etmediğinden, onlardan tamamıyla i'râz etmek lâzımdır. Çünkü, nasihati dinleyen ancak cehlini bilenlerdir. Bunlar cehillerini de bilmezler.
Bu Âyetin İhtiva Ettiği Cümlelerin Eczâsı Arasında Bulunan İrtibata Gelelim:
﴿وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ﴾ cümlesindeki اِذَا kat'iyyeti ifâde ettiğinden emr‑i mâruf ile halkı irşad etmek lüzumuna işârettir.
Sîga‑i mechûl ile zikredilen ق۪يلَ nasihatin, alâ sebîli'l‑kifâye vâcib olduğuna işârettir.
Ve اَخْلِصُوا ف۪ي ا۪يمَانِكُمْ gibi, ihlâs lafzını ihtiva eden bir cümleye bedel اٰمِنُوا lafzının zikredilmesi, ihlâsı olmayan îmânın, îmândan addedilmemesine işârettir.
143