98
6. Âyetin Tefsiri
﴿اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا سَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ﴾
Bu cümlenin mâkabliyle cihet‑i nazmı:
Arkadaş! Cenâb‑ı Hakk’ın sıfât‑ı ezeliye âleminde biri celâlî, diğeri cemâlî, iki türlü tecellîsi vardır.
Celâl ile cemâlin sıfât‑ı ef'âl âleminde tecellîsinden; lütûf ve kahr, hüsün ve heybet tezâhür eder.
Ef'âl âlemine tecellî edince, tahliye (تَخْلِيَه) ile tahliye (تَحْلِيَه) (tezyîn ve tenzîh) doğar.
Âsâr ve a'mâl âleminden âlem‑i âhirete intibâ' edince; lütûf, Cennet ve nur olarak; kahr da, Cehennem ve nâr olarak tecellî eder.
Sonra âlem‑i zikre in'ikâs edince; biri hamd, diğeri tesbih olmak üzere iki kısma ayrılır.
Sonra âlem‑i kelâmda tecellî edince, kelâmın emir ve nehye taksimine sebeb olur. Sonra âlem‑i irşada intikal edince; irşadı, terğîb ve terhîb, tebşîr ve inzara taksim eder.
Sonra vicdâna tecellî edince, recâ ve havf husûle gelir.
Sonra irşadın iktizasındandır ki, havf ile recâ arasındaki muvâzene devamla muhâfaza edilsin ki, recâ ile doğru yollara sülûk edilsin; havf ile de, eğri yollara gidilmesin; ne Allah’ın rahmetinden me'yûs, ne de azâbından emin olunsun.
99
İşte böylece teselsül eden şu hikmetten dolayı Kur'ân‑ı Kerîm; ale'd‑devam, terğîbden sonra terhîb ve ebrârı medhettikten sonra füccârı zemmetmiştir.
S — Bu cümle ile ﴿اِنَّ الْاَبْرَارَ لَف۪ي نَع۪يمٍ ❋ وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَف۪ي جَح۪يمٍ﴾ cümlesi arasında ne gibi bir fark vardır ki, orada atf var, burada yoktur?
C — Atfın hüsnü, münâsebetin hüsnüne bakar. Hüsn‑ü münâsebet, her iki cümleden takib edilen garaz ve maksadın bir olmasına mütevakkıftır. Hâlbuki oradaki maksad, burada yoktur. Burada birinci cümledeki maksad, Kur'ânın medhine incirâr eden mü'minlerin medhidir. İkinci cümleden maksad, yalnız tahvif ve terhîb için kâfirlerin zemmidir. Bu ise Kur'ânın medhiyle alâkadar değildir.
Sonra bu cümlenin ihtiva ettiği eczânın nazmında tezâhür eden letâif cihetine bakalım:
اِنَّ ile اَلَّذ۪ينَ mevkilere göre ifâde ettikleri nüktelerden mâadâ, belâğatça kıymetli sayılan iki nükteyi daha tazammun etmişlerdir ki, Kur'ân, pek çok yerlerinde اِنَّ ile اَلَّذ۪ينَ ’yi mükerreren zikretmiştir.
Tahkîki ifâde eden اِنَّ ’deki nükte şöyle tasvir edilebilir ki:
اِنَّ herhangi bir cümlede bulunursa, o cümlenin damını deler, hakikate nüfûz eder. Ve o da'vâyı veya hükmü aşağıya indirir. Hakikate yapıştırmakla, o hükmün hayâlî veya zannî veya mevzu' veya hurâfe hükümlerden olmadığını ve ancak hakàik‑ı sâbiteden olduğunu isbât eder.
Bu cümlede اِنَّ ’nin hususî nüktesi; bu âyetin muhâtabı olan Hazret‑i Muhammed’de (A.S.M.) şek ve inkâr bulunmadığı hâlde şek ve inkârı ref' etmek şe'ninde olan اِنَّ ile karşılanması, onların îmân etmesi için Peygamber’in (A.S.M.) şiddet‑i hırsına işârettir.
100
اَلَّذ۪ينَ kelimesi ise, göze görünmezden evvel akla görünen garîb ve yeni hakikatlere bir vâsıta‑i işârettir. Bunun içindir ki, hakikatleri tebdil ve tecdîd eden ve inkılâbları tasvir için kullanılan işâret ve vâsıtalardan en çok kullanılan اَلَّذ۪ينَ ve emsâlidir.
Kur'ânın tecellîsiyle çok nev'iler silindi, hakikatler yıkıldı. Onlara bedel, yeni yeni nev'iler, hakikatler teşekkül etti. Evet, zaman‑ı câhiliyete bak! O zamanda bütün nev'iler millî râbıtalar üzerine teşekkül ettiği gibi, ictimâî hakikatler de taassub‑u kavmî üzerine bina edilmişti. Kur'ânın tecellîsiyle o râbıtalar kesildi, o hakikatler tahrib edildi. Onlara bedel, dinî râbıtalar üzerine yeni nev'iler ve hakikatler ihdâs edildi.
Evet, Şems‑i Kur'ân’ın tulû'u ile, bazı kalbler, onun ziyâsıyla tenevvür etti. Ve mü'minlerin nev'ini temyiz ve ta'yin eden bir hakikat‑i nurâniye meydâna geldi. Kezâlik, o keskin ziyâ karşısında, mezbeleye benzeyen bazı pis kalbler de yanıp kömür oldular. Ve o kâfirlerin nev'ini ilân eden zehirli bir hakikat‑i küfriye husûle geldi. İşte bu hakikat‑i küfriyeye işâret için اَلَّذ۪ينَ zikredilmiştir.
Maahazâ, her iki اَلَّذ۪ينَ arasında tam bir münâsebet vardır. Çünkü, herbirisi birbirine zıt olan bir hakikate işârettir.
Ve kezâ, harf‑i ta'rif olan اَلْ ’in ifâde ettiği beş mânâyı اَلَّذ۪ينَ ’de ifâde ediyor. O mânâların en meşhûru, “ahd”dir. Yani; gerek اَلْ ’den, gerek اَلَّذ۪ينَ ’den, ma'hud ve ma'lûm bir şey kasdedilir. Binâenaleyh, Ebû Cehil, Ebû Leheb, Ümeyye İbn‑i Halef ve sâire gibi ma'hud ve meşhûr büyük kâfirlere اَلَّذ۪ينَ ile işâret edilmiş olduğu ihtimali pek kavîdir. Bu ihtimale binâen şu âyet, gaybdan ihbar eden âyetlerden biri olur. Çünkü onlar küfür üzerine ölmüşlerdir. Ve aynı zamanda, i'câz‑ı manevînin dört nev'inden bir nev'i, şu gaybî ihbarlardan tezâhür eder.
101
S — Kur'ân, zarûriyât‑ı diniyedendir. Zarûriyâtta ihtilâf olamaz. Hâlbuki müfessirlerce verilen ayrı ayrı mânâların bir kısmı, birbirine muhâliftir?
C — Azîzim! Kur'ânın herbir kelâmı, üç kaziyeyi müştemildir.
Birincisi: Bu, Allah’ın kelâmıdır.
İkincisi: Allah’ça murad olan mânâ, haktır.
Üçüncüsü: Mânâ‑yı murad, budur.
Eğer Kur'ânın o kelâmı, başka bir mânâya ihtimali olmayan muhkemâttan olursa veya Kur'ânın başka bir yerinde beyân edilmiş ise, birinci ve ikinci kaziyeleri aynen kabûl etmek lâzımdır ve inkârları da küfürdür. Şâyet Kur'ânın o kelâmı, başka bir mânâya ihtimali olan bir nass veya zâhir olursa, üçüncü kaziyeyi kabûl etmek lâzım olmadığı gibi inkârı da küfür değildir. İşte, müfessirlerin ihtilâfları, ancak ve ancak şu kısma aittir.
İhtar: Mütevâtir hadîsler de, bu hususta, âyetler gibidir. Yalnız birinci kaziye, teemmül yeridir. Çünkü هٰذَا ile işâret edilen hadîsin hakikaten hadîs olup olmadığında tereddüd yeri vardır.
S — Küfür, cehildir. Hâlbuki kâfirler, Hazret‑i Muhammed’i (A.S.M.) evlâdları kadar tanıyorlardı?
102
C — Küfür, iki kısımdır. Bir kısmı, bilmediği için inkâr eder; ikincisi, bildiği hâlde inkâr eder. Bu da, birkaç şûbedir. Birincisi; bilir, lâkin kabûl etmez. İkincisi; yakìni var, lâkin i'tikàdı yoktur. Üçüncüsü; tasdiki var, lâkin vicdânî iz'ânı yoktur.
S — Şeytanın kalbinde mârifet var mıdır?
C — Yoktur. Çünkü, san'at‑ı fıtriyesi iktizasınca, kalbi dâima idlâl ile telkin için, fikri, dâima küfrü tasavvur etmekle meşgul olduğundan; kalbinde veya fikrinde boş bir yer mârifet için kalmıyor.
S — Küfür, kalbe ait bir sıfattır. Kalbde o sıfat bulunmadığı takdirde, zünnâr bağlanmasından veya ona kıyâs edilen şapkanın giyilmesinden ne için küfür hâsıl olsun?
C — Gizli olan umûra, Şerîat, emârelere göre hükmeder. Hattâ illet olmayan esbâb‑ı zâhirîyi, illet yerine kabûl eder. Binâenaleyh itmâm‑ı rükûa mâni olan bir kısım zünnârların bağlanması ve secdenin ikmaline mâni olan bazı şapkaların giyilmesi, ubûdiyetten istiğnâ ve küfre teşebbüh etmeye emârelerdir. Gizli olan o sıfat‑ı küfriyenin yok olduğuna kat'iyyetle hükmedilemediğinden, bu gibi emârelere göre hükmedilir.
S — İnzar yapılmadıkça teklif nasıl yapılır?
C — İnzar yapılmadığı takdirde teklif de yapılmazsa, adem‑i tecziyelerine bir hüccet olur. Zîra, “Biz ne yapalım. Ne tebliğât yapıldı ve ne tekâliften haberimiz var.” diye mücâzâttan kurtuluşlarına bir medâr olur.
S — Cenâb‑ı Hakk’ın onların küfür ve temerrüdlerinden yaptığı ihbar, onların îmâna gelmelerini imtina' derecesine çıkarıyor. Mümteni' ve muhâl bir şey teklif edilir mi?
C — Cenâb‑ı Hakk’ın ihbarı, ilmi ve irâdesi, sebebden kat'‑ı nazarla, yalnız küfürlerine taalluk etmez. Ancak ihtiyarlarıyla küfürlerine birlikte taalluk eder. Bu ise ihtiyarlarını nefyetmez ki, teklif‑i bilmuhal olsun. Bu bahsin tafsilâtı gelecektir.
103
S — Îmân etmeyeceklerini ifâde eden ﴿لَايُؤْمِنُونَ﴾ ve emsâli âyetlere, onları îmân etmeye dâvet etmekten, adem‑i îmâna îmân çıkıyor. Bu ise, muhâl‑i aklîdir?
C — Onlara teklif edilen îmân, icmâlîdir; tafsîlî değildir. “Herbir âyete, herbir hükme ayrı ayrı, birer birer îmân ediniz!” diye teklif yapılmıyor ki bu mahzur lâzım gelsin.
Sonra, küfürlerini sîga‑i mâzi ile zikretmek, Hakkın izhâr ve isbâtından evvel onların, küfrü kucaklayıp kabûl etmelerine işârettir. Bunun içindir ki, onlara karşı inzarın adem‑i inzar gibi fâidesiz kaldığına, سَوَٓاءٌ kelimesiyle işâret yapılmıştır.
Sonra, fevkâniyeti ifâde eden عَلَيْهِمْ ’deki عَلٰى onların yüzleri yere yapışmış gibi, başlarını kaldırıp âmirlerinin sözünü dinleyemediklerine işârettir.
Ve kezâ mânâya bir zarar ve bir halel îrâs etmeyen ve terkine tercih edilen عَلَيْهِمْ ’in zikri, Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a nazaran, inzarın, adem‑i inzar gibi olmadığına işârettir. Zîra inzarda ecr ü sevâb vardır.
﴿ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ﴾ cümlesindeki hemze ile اَمْ müsâvâtı ifâde ettiğinden سَوَٓاءٌ kelimesine te'kiddir. Yâhut سَوَٓاءٌ kelimesinden müsâvâtın bir mânâsı, hemze ile اَمْ ’den ikinci mânâsı irâde edilir. Çünkü, müsâvâtın medârı ya adem‑i fâidedir veya mûcibin adem‑i vücûdudur.
S — İstifhâm şekliyle müsâvâtı ifâde etmekte ne mânâ vardır?
C — Yapmış olduğu fiilinde bir fâidesi olmayan muhâtabın fiilinin fâidesiz olduğuna latîf ve mukniâne bir vecihle îkaz edilmesi ancak istifhâm ile olur ki, muhâtab, fiilini düşündükten sonra, kötü neticesini nazara alarak kalbi mutmain olsun.
104
S — سَوَٓاءٌ kelimesi inzar ve adem‑i inzardan mecâz ise, aralarındaki alâka nedir?
C — İstifhâmın müsâvâtı tazammun etmesidir. Zîra istifhâm eden adamın bilgisine göre vücûd ile adem mütesâvîdir. Maahazâ bu gibi istifhâmlara verilen cevablar, ale'l‑ekser şu müsâvât‑ı zımniye ile verilir.
S — Mâzi sîgasıyla inzardan yapılan tâbir neye işârettir?
C — İkinci ve üçüncü inzarlara lüzum kalmadığına işârettir. Yani “yaptığın inzar fâide vermedi, bundan sonra da fâidesiz kalır.”
S — İnzar etmemekte fâidenin bulunmaması zâhirdir. ﴿اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ﴾ kaydında ne fâide vardır?
C — Sükût etmek, bazen muhâtabın insafa gelip matlûb işe muvâfakatine sebeb olur.
S — Kur'ân‑ı Kerîm, başka makamlarda terhîbden sonra terğîb de yaptığı hâlde, burada terğîbi terketmiştir. Esbâbı nedir?
C — Küfür makamına, ancak terhîb ve tahvif münâsibdir. Hem de küfür gibi mazarratları def'etmek, Cennet’i kazanmak gibi menfaatlerin celbinden daha evlâ ve daha te'sirlidir. Maahazâ buradaki terhîb, terğîbi de andırıyor. Çünkü, inzar ve adem‑i inzarı gören hayâl, zıddiyet münâsebetiyle, derhâl tebşîr ve adem‑i tebşîre intikal eder.
Azîzim! Herbir hükmün başka şeylere hizmet eden çok mânâları olduğu ve herbir hükümden takib edilen gizli maksadlar bulunduğu ve bu kelâmın da Hazret‑i Muhammed’e (A.S.M.) işâret eden mânâları olduğu gibi; küfrü takbih etmek maksadıyla büyük bir ölçüde tenkîratta bulunmuştur.
105
Ezcümle, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın görmekte olduğu zahmetlerin tahfifine ve göstermekte olduğu hırs ve şiddetin tehvinine medâr olmak için, mânâ‑yı harfî kabîlinden bazen îmâlarda bulunmuş ve eski resûllerin hâllerini nazara alarak, onlara iktidâ ile tesellî yollarını göstermiş ise de; bu, bir kanun‑u fıtrîdir; tahammül ve inkıyad lâzımdır diye lisân‑ı hâl ile ilân etmiştir.
Bu âyet ﴿وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ﴾ cümlesine kadar bütün eczâsıyla, küfrü takbih ve tenfîr ile nehyeder. Ve ehl‑i küfrü, tehdid ve tahvif ile küfürden terhîb eder. Ve kezâ, bütün kelimâtıyla, küfrün büyük bir musîbet olmakla beraber, lezzeti yok, elemi var; ni'meti yok, nıkmeti var diye ilân eder. Ve kezâ, bütün cümleleriyle küfrün herşeyden zararlı olduğunu tasrîh eder.
Evet, onlar îmân etmediklerinden ve cevher‑i rûhu ifsad ve bütün elemleri içine alan küfür musîbetine ma'rûz kaldıklarından لَمْ يُؤْمِنُوا’ya bedel كَفَرُوا tâbiriyle işâret edilmiştir.
Ve kezâ لَا يَتْرُكُونَ الْكُفْرَ kelimesine bedel ﴿لَا يُؤْمِنُونَ﴾ tâbiriyle, onların büyük musîbete ma'rûz kaldıkları gibi, pırlanta gibi cevher‑i îmânîyi de kaybettiklerine işârettir.
Ve kezâ, ﴿خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ﴾ cümlesiyle kalb ile vicdân, nur‑u îmân sâyesinde hakàik‑ı İlâhiye’nin tecellîsine mazhar olmakla menba'‑ı kemâlât, hayatdâr ve ziyâdâr oldukları hâlde; küfrün ihtiyar edilmesiyle; zulmetli, ıssız haşerât‑ı muzırra yuvasına inkılâb ettikleri için mühürlenmiş, kilitlenmiş ki, o korkunç yuvadaki akreplerden veya yılanlardan ictinâb edilmesine işâret edilmiştir.
106
Ve kezâ, ﴿وَعَلٰى سَمْعِهِمْ﴾ kelimesiyle, küfür sebebiyle kulağa ait pek büyük bir ni'meti kaybettiklerine işâret edilmiştir. Hattâ kulaktaki zar, nur‑u îmân ile ışıklandığı zaman, kâinâttan gelen manevî nidâları işitir. Lisân‑ı hâl ile yapılan zikirleri, tesbihâtları fehmeder. Hattâ o nur‑u îmân sâyesinde rüzgârların terennümatını, bulutların na'ralarını, denizlerin dalgalarının nağamâtını ve hâkezâ‥ yağmur, kuş ve sâire gibi her nev'iden Rabbânî kelâmları ve ulvî tesbihâtı işitir. Sanki kâinât, İlâhî bir mûsikî dâiresidir. Türlü türlü âvâzlarla, çeşit çeşit terennümatla kalblere hüzünleri ve Rabbânî aşkları intibâ' ettirmekle kalbleri, rûhları, nurânî âlemlere götürür, pek garîb misâlî levhaları göstermekle, o rûhları ve kalbleri lezzetlere, zevklere garkeder.
Fakat o kulak, küfür ile tıkandığı zaman, o lezîz, manevî, yüksek savtlardan mahrum kalır. Ve o lezzetleri îrâs eden âvâzlar, mâtem seslerine inkılâb eder. Kalbde, o ulvî hüzünler yerine, ahbabın fıkdânıyla ebedî yetîmlikler, mâlikin ademiyle nihâyetsiz vahşetler ve sonsuz gurbetler hâsıl olur.
Bu sırra binâendir ki, Şerîatça bazı savtlar helâl, bazıları da haram kılınmıştır. Evet; ulvî hüzünleri, Rabbânî aşkları îrâs eden sesler, helâldir. Yetîmâne hüzünleri, nefsânî şehevâtı tahrîk eden sesler, haramdır. Şerîatın ta'yin etmediği kısım ise, senin rûhuna, vicdânına yaptığı te'sire göre hüküm alır.
﴿وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ﴾ : Bu cümle ile rü'yete, yani göze ait büyük bir ni'met‑i basariyenin küfür ile kaybolduğuna işâret edilmiştir. Zîra, gözün nuru, nur‑u îmânla ışıklanırsa ve kavîleşirse, bütün kâinât gül ve reyhânlar ile müzeyyen bir Cennet şeklinde görünür. Gözün göz bebeği de, bal arısı gibi, bütün kâinât safhalarında menkûş gül ve çiçek gibi delillerinden, bürhânlarından alacağı ibret, fikret, ünsiyet gibi usâre ve şiralarından vicdânda o tatlı îmânlı balları yapacaktır.
107
Eğer o göz küfür zulmetiyle kör olursa; dünya, genişliğiyle beraber bir hapishâne şekline girer. Bütün hakàik‑ı kevniye, nazarından gizlenir. Kâinât, ondan tevahhuş eder. Kalbi, ahzân ve ekdâr ile dolar.
﴿وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ﴾ cümlesiyle, küfür şeceresinin âhirete ait zakkum gibi semeresine işâret edilmiştir.
﴿لَا يُؤْمِنُونَ﴾ kelimesi ise, inzar ile adem‑i inzar arasındaki müsâvâta nassederek سَوَٓاءٌ kelimesine te'kiddir.
108
7. Âyetin Tefsiri
﴿خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْۜ وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ﴾
Mukaddime
Bu âyetin üzerinde durmak icâb ediyor. Ehl‑i İ'tizâl, Ehl‑i Cebir, Ehl‑i Sünnet ve'l-Cemâat gibi ehl‑i kelâmın şu âyet‑i azîmenin altında yaptıkları muhârebe‑i ilmiyelerini dinleyelim. Zîra, bu gibi fikrî harbler, ehl‑i nazarı dikkate dâvet eder. Binâenaleyh, onların bu âyette takib ettikleri cihetleri kontrol lâzımdır.
Evet, Ehl‑i Sünnet ve'l-Cemâatin Sırat‑ı Müstakîm üzerine olduğunu, ötekilerin ya ifrata veya tefrite ma'rûz kaldıklarını isbât için, bazı münâsebetlerin zikri lâzımdır.
Birincisi
Tahakkuk etmiş hakàiktandır ki, te'sir‑i hakîki, yalnız ve yalnız Allah’ındır. Öyle ise, Ehl‑i İ'tizâl’in abde verdiği te'sir‑i hakîki hilâf‑ı hakikattir.
İkincisi
Allah, hakîmdir; öyle ise, sevâb ve ikàb abes değildir; ancak istihkaka göredir; öyle ise, ıztırar ve cebir yoktur.
Üçüncüsü
Herşeyin, biri mülk, diğeri melekût; yani biri dış, diğeri iç olmak üzere iki ciheti vardır.
Mülk ciheti, bazı şeylerde güzeldir, bazı şeylerde de çirkin görünür; âyinenin arka yüzü gibi.
Melekût ciheti ise, herşeyde güzeldir ve şeffâftır; âyinenin dış yüzü gibi. Öyle ise, çirkin görünen şeyin yaratılışı, çirkin değildir, güzeldir. Ve aynı zamanda o gibi çirkinlerin yaratılışı, mehâsini ikmal içindir. Öyle ise, çirkinin de bir nev'i güzelliği vardır. Binâenaleyh, bu hususta Ehl‑i İ'tizâl’in “Çirkin şeylerin halkı Allah’a ait değildir.” dedikleri safsataya mahal kalmadı.
109
Dördüncüsü
Meselâ darb ve katle terettüb eden elem ve ölüm gibi “hâsıl‑ı bilmasdar” ile tâbir edilen şey, mahlûk ve sâbit olmakla beraber, câmiddir. İlm‑i sarf’ta ma'lûmdur ki, câmidlerden ism‑i fâil gibi sıfatlar yapılamaz. Ancak kisbî, nisbî, itibarî olan mânâ‑yı masdarîden yapılabilir. Öyle ise, ölümün hàlıkı, kàtil değildir. Öyle ise, Ehl‑i İ'tizâl’in hatâlarına, hatâ nazarıyla bakılmalıdır.
Beşincisi
İnsanın katl gibi zâhirî ve ihtiyarî olan fiilleri, nefsin meyelânına intiha eder. Cüz'‑i ihtiyarî denilen şu nefis meyelânı üzerine münâzaalar deverân eder.
Altıncısı
Âdetullâh üzerine, irâde‑i külliye-i İlâhiye, abdin irâde‑i cüz'iyesine bakar. Yani, bunun bir fiile taallukundan sonra, o taalluk eder. Öyle ise cebir yoktur.
Yedincisi
İlim, ma'lûma tâbidir. Bu kaziyeye göre, ma'lûm, ilme tâbi değildir; çünkü devir lâzımgelir. Öyle ise, bir insan, amelen yaptığı bir fiilin esbâbını kadere havâle etmekle, taallül ve bahâneler gösteremez.
Sekizincisi
Ölüm gibi hâsıl‑ı bilmasdar denilen şey, kesb gibi bir masdara mütevakkıftır. Yani âdetullâh üzerine o, hâsıl‑ı bilmasdarın vücûduna şart kılınmıştır. Kesb denilen masdarda, çekirdek ve ukde‑i hayatiye meyelândır. Bu düğümün açılmasıyla, mes'eledeki düğüm de açılır.
Dokuzuncusu
Cenâb‑ı Hakk’ın ef'âlinde, tercih edici bir garaza, bir illete ihtiyaç yoktur. Ancak tercih edici, Cenâb‑ı Hakk’ın ihtiyarıdır.
110
Onuncusu
Bir emrin, behemehal bir müessirin te'siriyle vücûda gelmesi lâzımdır ki, tereccuh bilâ‑müreccih lâzım gelmesin. Amma itibarî emirlerde tahsîs edici bir şey bulunmasa bile muhâl lâzım gelmez.
Onbirincisi
Bir şey, vücûdu vâcib olmadıkça vücûda gelmez. Evet, irâde‑i cüz'iyenin taallukuyla irâde‑i Külliyenin taalluku bir şeyde ictimâ' ettikleri zaman, o şeyin vücûdu vâcib olur ve derhâl vücûda gelir.
Onikincisi
Bir şeyi bilmekle, mâhiyetini bilmek lâzım gelmez. Ve bir şeyi bilmemekle, o şeyin adem‑i vücûdu lâzım gelmez. Binâenaleyh, cüz'‑i ihtiyarînin mâhiyetinin tâbir edilememesi, vücûdunun kat'iyyetine münâfî değildir.
Nazar‑ı dikkatinize arzettiğim şu esâsları tam mânâsıyla anladıktan sonra, şu ma'ruzâtımı da dinleyiniz:
Biz Ehl‑i Sünnet ve'l-Cemâat, Ehl‑i İ'tizâl’e karşı diyoruz ki: Abd, kesb denilen masdardan neş'et eden, hâsıl‑ı bilmasdar olan esere hàlık değildir. Abdin elinde ancak ve ancak kesb vardır. Zîra Allah’tan başka müessir‑i hakîki yoktur. Zâten tevhid de öyle ister.
Sonra Ehl‑i Cebr’e döner söyleriz ki: Abd, bir ağaç gibi bütün bütün ıztırar ve cebir altında değildir. Elinde küçük bir ihtiyar vardır. Çünkü Cenâb‑ı Hak hakîmdir; cebir gibi zulümleri intac eden şeylerden münezzehtir.
S — Cüz'‑i ihtiyarî denilen şey nedir? Ne kadar etrafı kazılırsa, altından cebir çıkıyor! Bu, nasıl bir şeydir?
C — Birincisi: Fıtrat ile vicdân, ihtiyarî emirleri, ıztırarî emirlerden tefrik eden gizli bir şeyin vücûduna şehâdet ediyorlar. Ta'yin ve tâbirine olan acz, vücûduna halel getirmez.
111
İkincisi: Abdin bir fiile olan meyelânı Eş'arîlerin mezhebi gibi mevcûd bir emir ise de, o meyelânı bir fiilden diğer bir fiile çevirmekle yapılan tasarruf, itibarî bir emir olup abdin elindedir. Eğer Mâturidîlerin mezhebi gibi o meyelânın bizzat bir emr‑i itibarî olduğuna hükmedilirse, o emr‑i itibarînin sübût ve taayyünü, kendisinin bir illet‑i tâmme olduğunu istilzam etmez ki, irâde‑i Külliyeye ihtiyaç kalmasın. Çünkü çok defalar meyelânın vukû'unda fiil vâki olmaz.
Hülâsa: Âdetullâhın cereyanı üzerine hâsıl‑ı bilmasdarın vücûdu, masdara mütevakkıftır. Masdarın esâsı ise, meyelândır. Meyelân veya meyelândaki tasarruf mevcûdâttan değildir ki, bir müessire ihtiyacı olsun. Ma'dûm da değildir ki, hâsıl‑ı bilmasdar gibi mevcûd olan bir şeyin vücûduna şart kılınmasına veya sevâb ve ikàba sebeb olmasına cevâz olmasın.
S — İlm‑i ezelînin veya irâde‑i ezeliyenin bir fiile taallukları ihtiyara mahal bırakmıyor?
C —
Birincisi: Abdin ihtiyarından neş'et eden bir fiile, ilm‑i ezelînin taalluku, o ihtiyara münâfî ve mâni değildir. Çünkü müessir, ilim değildir, kudrettir. İlim, ma'lûma tâbidir.
İkincisi: İlm‑i ezelî, muhît olduğu için, müsebbebâtla esbâbı birlikte abluka eder, içine alır. Yoksa ilm‑i ezelî, zannedildiği gibi uzun bir silsilenin başı değildir ki, esbâbdan teğâfül ile, yalnız müsebbebât o mebde'e isnâd edilsin.
Üçüncüsü: Ma'lûm nasıl bir keyfiyet üzerine olursa, ilim öylece taalluk eder. Öyle ise, ma'lûmun mekàyisi ve esbâbı, Kadere isnâd edilemez.
112
Dördüncüsü: Zannedildiği gibi, irâde‑i külliyenin bir defa müsebbebe, bir defa da sebebe ayrı ayrı taalluku yoktur. Ancak, müsebbeble sebebe bir taalluku vardır.
Bu mezheblerin nokta‑i nazarlarını bir misâl ile izâh edelim:
Bir adam, bir âletle bir şahsı öldürse, sebebin ma'dûm olduğunu farzedersek, müsebbebin keyfiyeti nasıl olur?
Ehl‑i Cebr’in nokta‑i nazarları: “Ölecekti.” Çünkü, onlarca taalluk ikidir. Ve sebeble müsebbeb arasında inkıtâ' câizdir.
Ehl‑i İ'tizâl’ce: “Ölmeyecekti.” Çünkü onlarca muradın irâdeden tehallüfü câizdir.
Ehl‑i Sünnet ve'l-Cemâatçe, bu misâlde sükût ve tevakkuf lâzımdır. Çünkü, irâde‑i Külliyenin sebeble müsebbebe bir taalluku vardır. Bu itibarla, sebebin ademi farzedilirse, müsebbebin de farz‑ı ademi lâzımgelir. Çünkü taalluk birdir. Cebir ve İ'tizâl, ifrat ve tefrittir.
113
İkinci Bir Mukaddime
Ehl‑i tabiat, esbâba hakîki bir te'sir veriyor.
Mecûsîler; biri şerre, diğeri hayra olmak üzere iki hàlıka i'tikàd ediyorlar.
Ehl‑i İ'tizâl de, “Ef'âl‑i ihtiyariyenin hàlıkı abddir.” diyor. Bu üç mezhebin esâsı; bâtıl bir vehm‑i mahz, bir hatâ ve hududdan tecâvüzdür. Bu vehmi izâle için, birkaç mes'eleyi dinlemek lâzımdır.
Birincisi
İnsanın dinlemesi, konuşması, düşünmesi cüz'î olduğu için, teâkub sûretiyle eşyaya taalluk ettiği gibi, himmeti de cüz'îdir; nöbetle eşya ile meşgul olabilir.
İkincisi
İnsanın kıymetini ta'yin eden, mâhiyetidir. Mâhiyetin değeri ise, himmeti nisbetindedir. Himmeti ise, hedef ittihàz ettiği maksadın derece‑i ehemmiyetine bakar.
Üçüncüsü
İnsan hangi bir şeye teveccüh ederse, onun ile bağlanır ve onda fânî olur. Bu sırra binâendir ki; insanlar, hasîs ve cüz'î şeyleri büyük adamlara isnâd etmezler. Ancak, esbâba ve vesâile atfederler. Sanki, hasîs işler ile iştigâl, onların vakarına münâsib olmadığı gibi, cüz'î şeyler de, onların azîm himmetlerini işgal etmeye lâyık değildir.
Dördüncüsü
İnsan, bir şeyin ahvâlini muhâkeme ettiği zaman, o şeyin râbıtalarını, esbâbını, esâslarını evvelâ kendi nefsinde, sonra ebnâ‑yı cinsinde, sonra etraftaki mümkinâtta taharrî eder. Hattâ hiçbir sûretle mümkinâta müşâbeheti olmayan Cenâb‑ı Hakk’ı düşünecek olursa, kuvve‑i vâhimesi ile bir insanın mekàyisini, esâsâtını, ahvâlini mikyâs yaparak Cenâb‑ı Hakk’ı düşünmeye başlar. Hâlbuki, Cenâb‑ı Hakk’a bu gibi mikyâslar ile bakılamaz. Zîra, sıfâtı inhisar altında değildir.
114
Beşincisi
Cenâb‑ı Hakk’ın kudret, ilim, irâdesi, şemsin ziyâsı gibi bütün mevcûdâta âmm ve şâmil olup, hiçbir şeyle muvâzene edilemez; Arş‑ı A'zama taalluk ettikleri gibi, zerrelere de taalluk ederler. Cenâb‑ı Hak, şems ve kameri halkettiği gibi, sineğin gözünü de O halketmiştir. Cenâb‑ı Hak, kâinâtta vaz' ettiği yüksek nizâm gibi, hurdebînî hayvanların bağırsaklarında da pek ince ve latîf bir nizâm vaz'etmiştir. Semâdaki ecrâmı birbiriyle rabteden câzibe‑i umumî kanunu gibi, cevâhir‑i ferdi de, yani zerrâtı da o kanunun bir misliyle nazmetmiştir. Sanki bu zerrât âlemi, o semâvî âleme küçük bir misâldir. Hülâsa, aczin müdâhalesi ile, kudret mertebeleri ayrılır. Aczi mümteni' olan Kudretçe; büyük, küçük birdir.
Altıncısı
Kudret‑i Ezeliye, en evvel eşyanın melekût, yani içyüzüne taalluk eder. Bu yüz ise, ale'l‑umum güzel ve şeffâftır. Evet, şems ve kamerin yüzleri parlak olduğu gibi, gecenin ve bulutların da iç yüzleri ziyâdârdır.
Yedincisi
Beşerin zihni ve fikri, Cenâb‑ı Hakk’ın azametine bir mikyâs, kemâlâtına bir mîzan, evsâfının muhâkemesine bir vâsıta bulmak vüs'atinde değildir; ancak cemî' masnûâtından ve mecmû‑u âsârından ve bütün ef'âlinden tahassül ve tecellî eden bir vecihle bakılabilir. Evet zerre, mir'ât olur; fakat mikyâs olamaz.
115
Bu mes'elelerden tebârüz ettiği vechile, Cenâb‑ı Hakk’ın mümkinâta kıyâs edilmesi ve mümkinâtın Onun şuûnâtına mikyâs yapılması, en büyük cehâlet ve hamâkattir. Çünkü aralarındaki fark, yerden göğe kadardır.Evet, vâcibi, mümkine kıyâs etmekten, pek garîb ve gülünç şeyler çıkar.
Meselâ, ehl‑i tabiat, o aldatıcı kıyâs ile, te'sir‑i hakîkiyi, esbâba; Ehl‑i İ'tizâl, halk‑ı ef'âli, abde; Mecûsîler, şerri, ikinci bir hàlıka isnâd etmeye mecbur olmuşlardır. Güyâ zu'mlarınca Cenâb‑ı Hak, azamet‑i kibriyâ ve tenezzühü dolayısıyla, bu gibi hasîs ve çirkin şeylere tenezzül etmez. Demek, akılları vehimlerine esir olanlar, bu gibi gülünç şeyleri doğururlar.
İhtar: Mü'minlerden de, vesvese cihetiyle bu vehme ma'rûz kalanlar vardır, dikkat etmek lâzımdır.
Bu Âyetin Kelimeleri Arasında Nazmı İcâb Eden Münâsebetlere Gelelim:
خَتَمَ ’nin ﴿لَا يُؤْمِنُونَ﴾ ile irtibatı ve onun arkasında zikredilmesi, cezanın cürme terettübü kabîlindendir. Yani onlar vaktâ ki cüz'‑i ihtiyarîlerini ifsad etmekle îmâna gelmediler, kalblerinin hatmiyle tecziye edildiler.
خَتَمَ tâbiri, onların dalâletlerini tasvir eden temsîlî bir üslûba işârettir. Şöyle ki:
Kalb gözü, sanki cevâhire bir hazine olmak üzere Cenâb‑ı Hak tarafından yapılan bir binadır. Vaktâ ki sû‑i ihtiyarlarıyla ifsada uğradı ve cevherlere yapılan yerler, yılanlar ve akreplerle doldu; kapısı hatmedildi ki, o sârî hastalıktan başkaları mutazarrır olmasın.
116
اَللّٰهُ : Zamîr‑i mütekellimin yerine ism‑i zâhir’in gelmesi, tekellümden gaybete iltifattır. Ve bu iltifatta latîf bir nükte vardır. Şöyle ki:
﴿لَا يُؤْمِنُونَ﴾ ’den sonra بِاللّٰهِ mukadder ve menvî (maksûd) olduğuna nazaran, sanki nur‑u mârifet onların kalblerinin kapılarına geldiği zaman kalblerini açıp kabûl etmediklerinden, Allah da gadaba gelerek kalblerini hatmetti.
عَلٰى : خَتَمَ fiili müteaddî olduğu hâlde عَلٰى ile zikredilmesi, hatmedilen kalbin dünyaya bakan kapısı değil, ancak âhirete nâzır olan kapısı seddedilmiş olduğuna işârettir.
Ve kezâ hatmin “alâmet” mânâsını ifâde eden “vesm”i (damga) tazammun ettiğine işârettir. Sanki o hatm, o mühür, kalblerinin üstünde sâbit bir damgadır ve silinmez bir alâmettir ki, dâima melâikeye görünür.
S — Bu âyette kalbin sem' ve basara takdimindeki hikmet nedir?
C — Kalb, îmânın mahalli olduğu gibi, en evvel Sâni'i arayan ve isteyen ve Sâni'in vücûdunu delâiliyle ilân eden, kalb ile vicdândır. Zîra kalb, hayat malzemesini düşünürken, en büyük bir acze ma'rûz kaldığını hisseder etmez, derhâl bir nokta‑i istinâdı; kezâlik, emellerinin tenmiyesi (nemâlandırmak) için bir çare ararken, derhâl bir nokta‑i istimdâdı aramaya başlar. Bu noktalar ise, îmân ile elde edilebilir. Demek, kalbin sem' ve basara hakk‑ı tekaddümü vardır.
İhtar: Kalbden maksad, sanevberî (çam kozalağı) gibi bir et parçası değildir. Ancak, bir latîfe‑i Rabbâniye’dir ki, mazhar‑ı hissiyatı, vicdân; ma'kes‑i efkârı, dimağdır. Binâenaleyh, o latîfe‑i Rabbâniye’yi tazammun eden o et parçasına kalb tâbirinden şöyle bir letâfet çıkıyor ki; o latîfe‑i Rabbâniye’nin insanın maneviyatına yaptığı hizmet, cism‑i sanevberînin cesede yaptığı hizmet gibidir.
117
Evet, nasıl ki bütün aktâr‑ı bedene mâü'l‑hayatı neşreden o cism‑i sanevberî, bir makine‑i hayattır ve maddî hayat onun işlemesiyle kàimdir; sekteye uğradığı zaman cesed de sukùta uğrar:Kezâlik, o latîfe‑i Rabbâniye a'mâl ve ahvâl ve maneviyatın hey'et‑i mecmuasını hakîki bir nur‑u hayat ile canlandırır, ışıklandırır; nur‑u îmânın sönmesiyle, mâhiyeti, meyyit‑i gayr-ı müteharrik gibi bir heykelden ibaret kalır.
﴿وَعَلٰى سَمْعِهِمْ﴾ ’de عَلٰى ’nın tekrarı kalb ile sem'e vurulan hâtemlerin herbirisi müstakil bir nev'i delâile ait olduğuna işârettir.
Evet, kalbin hatmi, delâil‑i kalbiye ve vicdâniyeye aittir. Sem'in hatmi, delâil‑i nakliye ve hariciyeye aittir. Ve kezâ, her iki hatmin bir cinsten olmadığına bir remizdir.
S — Kalb ile basarın cem' sîgasıyla, sem'in müfred sûretinde zikirlerinde ne gibi bir hikmet vardır?
C — Kalb ile basarın taalluk ettikleri şeyler mütehâlif, yolları mütebâyin, delilleri mütefâvit, ta'lim ve telkin edicileri mütenevvi'dir. Sem' ise, kalb ve basarın hilâfına, masdardır. İşittiren ferddir. Cemâatin işittikleri, ferddir. İşiten ferd, ferd olur. Bunun için müfred olarak iki cem'in arasına düşmüştür.
S — Kalbden sonra tercihen sem'in zikredilmesi neye binâendir?
C — Melekât ve ma'lûmât‑ı kalbiye, ale'l‑ekser kulak penceresinden kalbe girerler. Bu itibarla, sem', kalbe yakındır. Ve aynı zamanda, cihât‑ı sitteden ma'lûmât aldığı cihetle kalbe benziyor. Zîra göz, yalnız ön ciheti görür. Bunlar ise her tarafı görürler.
118
﴿وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ﴾ ’de, üslûbun tağyîriyle, cümle‑i fiiliyeye tercihen cümle‑i ismiyenin ihtiyar edilmesi, basar ile görünen delillerin sâbit olduklarına; kalb veya sem' ile alınan deliller ise, müteceddid ve gayr‑ı sâbit olduklarına işârettir.
S — خَتَمَ ile غِشَاوَةٌ arasında ne fark vardır ki, خَتَمَ اللّٰهُ isnâd edilmiştir. غِشَاوَةٌ isnâdsız bırakılmıştır?
C — خَتَمَ Allah tarafından onların kesblerine bir cezadır. غِشَاوَةٌ ise, Allah tarafından olmayıp, onların meksûbudur. Ve kezâ, mebde' itibariyle rü'yette bir ıztırar vardır; sema'da, tahatturda ihtiyar vardır. Evet, gözün açılmasıyla eşyayı görmemek mümkün değildir. Fakat mesmuâtı dinlemekte veya hâtırâtı tahattur etmekte bu ıztırar yoktur.
غِشَاوَةٌ tâbiri, gözün yalnız ön cihete hâkim ve nâzır olduğuna işârettir ki, eğer bir perde ile o cihetten alâkası kesilse, bütün bütün kör kalır.
Tenkîri ifâde eden غِشَاوَةٌ ’deki tenvin, onların gözleri üstündeki perde, ma'lûm olmayan bir perde olup, ondan sakınmak onlar için mümkün olmadığına işârettir.
Câr ve mecrûrun غِشَاوَةٌ üzerine takdim edilmesi, en evvel nazar‑ı dikkati onların gözlerine çevirtmekle, kalblerindeki sırları göstermek içindir. Zîra göz, kalbin âyinesidir.
119
﴿وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ﴾ :
Bu cümlenin mâkabliyle cihet‑i münâsebeti şudur ki; evvelki cümledeki kelimât ile, şecere‑i küfriyenin dünyaya ait acı semerelerine işâret edilmiştir. Bu cümle ile, o mel'ûn şecerenin âhirette vereceği semeresi zakkum‑u Cehennem’den ibaret olduğuna işâret yapılmıştır.
S — Üslûbun mecrâ‑yı tabîisi وَعَلَيْهِمْ عِقَابٌ شَد۪يدٌ cümlesi iken, üslûbun muktezâsı olan şu cümlenin terkiyle ﴿وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ﴾ cümlesi ihtiyar edilmiştir. Hâlbuki bu cümledeki kelimeler, ni'met ve lezzetler hakkında kullanılan kelimelerdir?
C — Şu güzel kelimeleri hâvî olan şu cümlenin onlara karşı zikredilmesi, bir tehekkümdür (istihzâ), bir tevbihtir; yüzlerine gülmektir. Yani onların menfaatleri, lezzetleri ve büyük ni'metleri ancak ikàbdır.
Menfaat ve faydayı ifâde eden وَلَهُمْ ’deki ل lisân‑ı hâl ile; “Amelinizin faydalı olan ücretini alınız!” diye yüzlerine gülüyor.
“Tatlı” mânâsını tazammun eden عَذَابٌ lafzı, onların küfür ve ma'siyetleriyle istilzaz ettiklerini tezkîr ile, sanki lisân‑ı hâl ile, “Tatlı amelinizin acısını çekin!” diye tevbih ediyor.
Ale'l‑ekser büyük ni'metlere sıfat olan عَظ۪يمٌ kelimesi, Cennet’te ni'met‑i azîm sâhiblerinin hâllerini o kâfirlere tezkîr ettirmekle, kaybettikleri o ni'met‑i azîmeye bedel, elîm elemlere düştüklerini ihtar ediyor.
Sonra عَظ۪يمٌ kelimesi, tâzibi ifâde eden عَذَابٌ ’deki tenvine te'kiddir.
120
S — Bir kâfirin ma'siyet‑i küfriyesi, mahdûddur, kısa bir zamanı işgal ediyor. Ebedî ve gayr‑ı mütenâhî bir ceza ile tecziyesi, Adâlet‑i İlâhiye’ye uygun olmadığı gibi, hikmet‑i Ezeliyeye de muvâfık değildir; merhamet‑i İlâhiye müsâade etmez?‥
C — O kâfirin cezası gayr‑ı mütenâhî olduğu teslîm edildiği takdirde, kısa bir zamanda irtikâb edilen o ma'siyet‑i küfriyenin, gayr‑ı mütenâhî bir cinayet olduğu altı cihetle sâbittir:
Birincisi: Küfür üzerine ölen bir kâfir, ebedî bir ömür ile yaşayacak olursa, o gayr‑ı mütenâhî ömrünü behemehal küfür ile geçireceği şüphesizdir. Çünkü, kâfirin cevher‑i rûhu bozulmuştur. Bu itibarla, o bozulmuş olan kalbin gayr‑ı mütenâhî bir cinayete isti'dâdı vardır. Binâenaleyh, ebedî cezası, adâlete muhâlif değildir.
İkincisi: O kâfirin ma'siyeti, mütenâhî bir zamanda ise de, gayr‑ı mütenâhî olan umum kâinâtın, Vahdâniyet’e olan şehâdetlerine gayr‑ı mütenâhî bir cinayettir.
Üçüncüsü: Küfür, gayr‑ı mütenâhî ni'metlere küfran olduğundan, gayr‑ı mütenâhî bir cinayettir.
Dördüncüsü: Küfür, gayr‑ı mütenâhî olan zât ve sıfât‑ı İlâhiye’ye cinayettir.
Beşincisi: İnsanın vicdânı, zâhiren mütenâhî ise de, bâtınen ebede bakıyor ve ebedi istiyor. Bu itibarla, gayr‑ı mütenâhî hükmünde olan o vicdân, küfür ile mülevves olarak mahvolur gider.
Altıncısı: Zıt, zıddına muânid ise de, çok hususlarda mümâsil olur. Binâenaleyh îmân, lezâiz‑i ebediyeyi ismâr ettiği gibi, küfür de âlâm‑ı elîmeyi ve ebediyeyi âhirette intac etmesi, şe'nindendir.
Bu altı cihetten çıkan netice ve gayr‑ı mütenâhî olan bir ceza, gayr‑ı mütenâhî bir cinayete karşı ayn‑ı adâlettir.
S — Kâfirin o cezasının adâlete uygun olduğunu teslîm ettik. Fakat azâbları intac eden şerlerden hikmet‑i Ezeliyenin ganî olduğuna ne diyorsun?
121
C — Kavâid‑i esâsiyedendir ki; “Arasıra vukû'a gelen şerr‑i kalîl için hayr‑ı kesîr terkedilmez; terkedildiği takdirde, şerr‑i kesîr olur.” Binâenaleyh, hakàik‑ı nisbiyenin sübûtunu izhâr etmek, hikmet‑i Ezeliyenin iktizasındandır. Bu gibi hakàikın tezâhürü, ancak şerrin vücûduyla olur. Şerden, haddi tecâvüz etmemek için, terhîb ve tahvif lâzımdır. Terhîbin vicdân üzerine te'siri, terhîbi tasdik etmekle olur. Terhîbin tasdiki ise, haricî bir azâbın vücûduna mütevakkıftır. Zîra vicdân, akıl ve vehim gibi haricî ve ebedî hakikat hükmüne geçmiş bir azâbdan yapılan terhîble müteessir olur. Öyle ise, dünyada olduğu gibi âhirette de, ateşin vücûdundan yapılan terhîb, tahvif; ayn‑ı hikmettir.
S — Pekâlâ, o ebedî ceza hikmete muvâfıktır; kabûl ettik. Amma merhamet ve şefkat‑i İlâhiye’ye ne diyorsun?
C — Azîzim! O kâfir hakkında iki ihtimal var. O kâfir, ya ademe gidecektir veya dâimî bir azâb içinde mevcûd kalacaktır. Vücûdun – velev Cehennem’de olsun – ademden daha hayırlı olduğu vicdânî bir hükümdür. Zîra adem, şerr‑i mahz olduğu gibi, bütün musîbet ve ma'siyetlerin de merci'idir. Vücûd ise velev Cehennem’de olsa, hayr‑ı mahzdır. Maahazâ, kâfirin meskeni Cehennem’dir ve ebedî olarak orada kalacaktır.
Fakat kâfir, kendi ameliyle bu duruma kesb‑i istihkak etmiş ise de, amelinin cezasını çektikten sonra, ateş ile bir nev'i ülfet peydâ eder ve evvelki şiddetlerden âzâde olur. O kâfirlerin dünyada yaptıkları a'mâl‑i hayriyelerine mükâfâten, şu merhamet‑i İlâhiye’ye mazhar olduklarına dair işârât‑ı Hadîsiye vardır.
Maahazâ, cinayetin lekesini izâle veya hacâletini tahfif, veyâhut icra‑yı adâlete iştiyak için cezayı hüsn‑ü rızâ ile kabûl etmek, rûhun fıtrî olan şe'nidir.
Evet, dünyada, çok nâmus sâhibleri, cinayetlerinin hicâbından kurtulmak için, kendilerine cezanın tatbikini istemişlerdir‥ ve isteyenler de vardır.
122
8. Âyetin Tefsiri
﴿وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَاهُمْ بِمُؤْمِن۪ينَ﴾
Bu Âyetin Mâkabliyle Vech‑i Nazmı
Nasıl ki, bir hükümde iki müfredin iştirâki veya bir maksadda iki cümlenin ittihâdı atfı icâb ettirir. Kezâlik, bir hedefi, bir garazı takib eden iki kıssanın da atıfları belâğatın iktizasındandır. Binâenaleyh, on iki âyetin hülâsasını tazammun eden münâfıkların kıssası, kâfirler hakkında geçen iki âyetin meâline atfedilmiştir.
Evet vaktâ ki, en evvel Kur'ân’ın senâsıyla başlandı. Sonra mü'minlerin medhine intikal etti. Sonra kâfirlerin zemmine incirâr etti. Sonra, insanların kısımlarını ikmal etmek için, münâfıkların kıssası zikredildi.
S — Kâfirlerin zemmi hakkında yalnız iki âyetle iktifâ edilmiştir. On iki âyetin hülâsasıyla münâfıklar hakkında yapılan itnâb neye binâendir?
C — Münâfıklar hakkında itnâbı, yani tatvîli icâb ettiren birkaç nükte vardır:
Birincisi: Düşman mechûl olduğu zaman daha zararlı olur. Kandırıcı olursa daha habîs olur. Aldatıcı olursa, fesâdı daha şedîd olur. Dâhilî olursa, zararı daha azîm olur. Çünkü; dâhilî düşman kuvveti dağıtır, cesâreti azaltır. Haricî düşman ise, bil'akis, asabiyeti şiddetlendirir, salâbeti arttırır. Nifâkın cinayeti, İslâm üzerine pek büyüktür. Âlem‑i İslâmı zelzeleye ma'rûz bırakan nifâktır. Bunun içindir ki, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân, ehl‑i nifâka fazlaca teşniât ve takbihatta bulunmuştur.
123
İkincisi: Münâfık olan, mü'minlerle ihtilât ede ede, yavaş yavaş ünsiyet kesb eder, îmânla ülfet peydâ eder. Gerek Kur'ân’dan, gerek mü'minlerden nifâkın kötülüğü hakkındaki sözleri işite işite pis hâletten nefret eder. En nihâyet, lisânından kelime‑i tevhidin kalbine damlamasına zemin hazırlamak için itnâb yapılmıştır.
Üçüncüsü: İstihzâ, hud'a, ikiyüzlülük, hile, kizb, riyâ gibi kötü ahlâklar münâfıkta var. Kâfirde o derecede yoktur. Bu cihetten münâfıklar hakkında itnâb yapılmıştır.
Dördüncüsü: Ale'l‑ekser münâfıklar, ehl‑i kitaptan oldukları için, şeytânî bir zekâ sâhibleri olup, daha hilekâr, daha desîseci olurlar. İşte bu durumdaki münâfıklar hakkında itnâb, yani tatvîl‑i kelâm, ayn‑ı belâğattır.
Bu Âyetin Kelimeleri Arasındaki Münâsebetlere Gelelim:
مِنَ النَّاسِ câr ve mecrûru مَنْ kelimesine haber olduğu takdirde, şöyle bir suâl vârid olur ki: Münâfıkların nâstan oldukları bedîhîdir. Bu hüküm, ma'lûmu i'lâm etmekten ibaret kalır.
Elcevab: Ma'lûmdur ki, bir hüküm bedîhî olduğu zaman, o hükmün lâzımı kasdedilir. Burada kasdedilen, o hükmün lâzımı olan taaccübdür. Sanki Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân, zımnen “Münâfıkların nâstan oldukları acîb bir şeydir” diyerek, halkı taaccüb etmeye dâvet etmiştir. Zîra insan mükerremdir. Mükerrem olan insan, nifâka tenezzül etmez.
S — Mâdemki مِنَ النَّاسِ haberdir, niçin مَنْ üzerine tekaddüm etmiştir?
C — Mâdemki o hükümden taaccüb kasdedilmiştir; taaccüb‑ü inşaînin şe'ni, kelâmın evvelinde bulunmaktır.
Sonra nâs tâbirinden birkaç letâif çıkıyor.
124
Birincisi: Kur'ân’ın, münâfıkların şahıslarını ta'yin etmeyerek umumî bir sıfatla onlara işâret etmesi, Resûl‑ü Ekrem’in (A.S.M.) siyasetine daha münâsibdir. Zîra münâfıkların şahıslarının ta'yiniyle kabahatleri yüzlerine vurulsaydı, mü'minler nefsin desîsesiyle vesveseye düşerlerdi. Hâlbuki vesvese havfa, havf riyâya, riyâ nifâka müncer olur.
Ve kezâ, eğer Kur'ân onları ta'yinle takbih etseydi, “Resûl‑ü Ekrem (A.S.M.) mütereddiddir, etbâ'ına emniyeti yoktur” denilecekti.
Ve kezâ, bazen kötülük ifşa edilmezse tedrîcen zâil olması ihtimali vardır. Fakat teşhîr edildiği takdirde, kötülüğü yapan kimsenin hiddetini tahrîk eder, fenâlığı daha fazla yapmasına bâis olur.
Ve kezâ, nâs gibi umumî bir sıfatın nifâka münâfî olması, hususî sıfatların daha ziyâde münâfî olmasına delâlet eder. Zîra, insan mükerremdir. Bu gibi rezâleti işlemek insaniyetin şânından değildir.
Ve kezâ, nâs tâbiri, nifâkın bir tâife veya bir tabakaya mahsûs olmayıp, hangi tâife olursa olsun, insan nev'inde bulunmasıdır.
Ve kezâ, nâs tâbiri, nifâk bütün insanların haysiyet ve şereflerini ihlâl eden bir rezâlet olduğundan, enzâr‑ı âmmeyi nifâkın aleyhine çevirtmekle izâle ve adem‑i intişarına çalışmaları lüzumuna işârettir.
S — يَقُولُ ile اٰمَنَّا’nın merci'leri bir iken, birisinin müfred, diğerinin cem' sîgasıyla zikirlerinde ne hikmet vardır?
C — Zarîf bir letâfete işârettir ki, îmânın mevsufu cem' ise de telaffuz eden müfreddir.
يَقُولُ اٰمَنَّا cümlesi, onların îmân da'vâlarını hikâyedir. Bu cümlede da'vâlarının reddine iki cihetle işâret edildiği gibi, da'vâlarının takviyesine de iki vecihle îmâ edilmiştir. Şöyle ki:
125
يَقُولُ kelimesi, madde cihetiyle onların îmân da'vâsının an‑i'tikàd olmayıp ancak kuru bir sözden ibaret olduğuna işârettir. Kezâlik, muzârî sîgasıyla zikrinde, onları ale'd‑devam yaptıkları müdafaaya sevk eden, vicdânî bir sebeb değildir, ancak halka karşı bir riyâkârlık olduğuna işârettir.
Da'vâlarının takviyesine yapılan işâretler ise, اٰمَنَّاfiil‑i mâzinin hey'etinden “Biz ehl‑i kitab cemâatleri, eskiden beri mü'miniz. Şimdi îmândan geri kalmamıza imkân yoktur” gibi takviye edici bir delil tereşşuh ettiği gibi, cem'e râci' olan نَا zamîrinden de “Bizler bir ferd gibi değiliz, ancak muhteşem bir cemâatiz. Yalana tenezzül etmeyiz” gibi ikinci bir takviye daha çıkıyor.
بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ :
Kur'ân‑ı Kerîm, hikâye ettiği şeyleri ya aynıyla alır veya meâlinin ahzıyla veyâhut ibaresinin telhisiyle bir tasarruf yapar.
Birinci ihtimale göre, onların erkân‑ı îmâniyeden yalnız bu iki rüknü izhâr etmeleri, rükünlerin en mühimlerini izhâr etmekle sadâkatlerini göstermeye işârettir. Ve aynı zamanda, onlardan en ziyâde kabûle şâyân, zu'mlarınca bu iki rükündür.
İkinci ihtimale nazaran, Cenâb‑ı Hakk’ın, îmânın rükünleri içinde kutub sayılan bu iki rüknü tahsîs etmesi, onların kuvvetle iddia ettikleri îmân, dine îmân olmadığına işârettir. Çünkü bu iki rüknün de muktezâsına amel ve i'tikàd etmemişlerdir.
ب ’nin tekrarı, her iki rükne olan îmânın bir cihetten olmadığına işârettir. Çünkü, Allah’a îmân, Allah’ın vücûd ve vahdetine îmândır. Yevm‑i âhirete îmân ise, o günün hak olduğuna ve muhakkak geleceğine îmândır.
126
﴿وَمَاهُمْ بِمُؤْمِن۪ينَ﴾ :
S — اٰمَنَّا’ya müşâbih olan وَمَا اٰمَنُوا’ya tercihen ﴿وَمَاهُمْ بِمُؤْمِن۪ينَ﴾ olarak cümle‑i ismiye ile denilmesinde ne hikmet var?
C —
Birincisi: Her iki اٰمَنَّا arasında görülen zâhirî tenâkuzdan ictinâb etmek içindir.
İkincisi: اٰمَنَّا ihbar değildir, inşâdır. İnşâ, nefiy ile tekzîb edilemediğinden وَمَا اٰمَنُوا denilmemiştir.
Üçüncüsü: اٰمَنَّا cümlesinden zımnen istifade edilen نَحْنُ مُؤْمِنُونَcümlesine nefiy ve tekzîbi ircâ için ﴿وَمَاهُمْ بِمُؤْمِن۪ينَ﴾ denilmiştir.
Dördüncüsü: Onların adem‑i îmânlarının devamına delâlet etmek için cümle‑i ismiye ihtiyar edilmiştir.
S — Nefyi ifâde eden مَا cümlenin evvelinde bulunduğu hâlde, cümleden istifade edilen devamı nefyetmeye delâlet etmediğinden hikmet nedir?
C — Nefiy, kesif bir harfin medlûlüdür. Devam ise, cümle‑i ismiyenin hey'et‑i hafifesinden istifade edilen bir mânâdır. Binâenaleyh, kesif kesife, yani nefiy, îmâna daha karîbdir.
S — ﴿وَمَاهُمْ بِمُؤْمِن۪ينَ﴾’deki haber üzerine harf‑i cerr olan ب’nin duhûlü neye işârettir?
C — Onların zâhiren îmânları varsa da, hakikatte îmâna ehil ve lâyık insanlar olup, mü'minîn sınıfından addedilmediklerine delâlet için مَا ’nın haberi üzerine ب dâhil olmuştur.
127
9‑10. Âyetlerin Tefsiri
﴿يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَمَا يَخْدَعُونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ ❋ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًا وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ﴾
Bu âyet, bütün cümleleriyle nifâka hücum ederek, münâfıkları tevbih, takbih, tehdid, ta'yib etmekle, evvelce اٰمَنَّا dedikleri kavli, ne maksada ve ne illete binâen söylediklerini ve nifâkın en birinci cinayeti olan hud'a ve hilelerini beyân etmektedir.
Evvelen, nifâkın birinci cinayeti olan hud'aya ait يُخَادِعُونَ’den يَكْذِبُونَ ’ye kadar yedi cümleye terettüb eden müteselsil neticeleri nazara almak lâzımdır.
Birincisi: Allah’ı kandırmak gibi muhâl bir şeyin talebinde bulundukları için tahmik edilmişlerdir.
İkincisi: Menfaat niyetiyle kendilerine zarar dokundurdukları için tesfih edilmiştir.
Üçüncüsü: Menfaati mazarattan tefrik edemedikleri için techil edilmişlerdir.
Dördüncüsü: Tıynetleri pis, sıhhatlerinin mâdeni hasta, hayat menba'ları ölmüş, vesâire gibi rezâletleriyle terzil edilmişlerdir.
Beşincisi: Şifânın talebiyle marazlarını ziyâde ettikleri için tezlil edilmişlerdir.
Altıncısı: Elemden mâadâ bir şeyi intac etmeyen kavî bir azâbla tehdid edilmişlerdir.
Yedincisi: İnsanlarca alâmetlerin en çirkini olan kizb ile teşhîr edilmişlerdir.
128
Sonra bu yedi cümlenin arasındaki intizam ve irtibatın, şöyle bir tasvirle dinlenmesi lâzımdır:
Bir şahıs bir şahsı, nasihatle fenâ bir şeyden men' etmek üzere şöyle tevcîh‑i kelâmda bulunur:
“Ey kişi! Aklın varsa şu yapmak istediğin şey muhâldir.
Hem nefsine zarardır.
Hem iyiyi kötüyü tefrik edecek bir hissin yok mudur?