75
4. Âyetin Tefsiri
Îmân‑ı Bil'âhiret
﴿وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَۚ وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ﴾
Kur'ân‑ı Kerîm, bu âyet gibi çok âyetlerde terkîblerin, kelâmların muhtemel bulundukları ihtimallerden, vecihlerden bir ihtimalini veya bir vechini bir emâre ile ta'yin etmemekle, nazm‑ı kelâmı, mürsel ve mutlak bırakmıştır. Bu da i'câzı intac eden îcâza menşe' olarak latîf bir sırdır. Şöyle ki:
Belâğat, muktezâ‑yı hâle mutâbakattan ibarettir. Kur'ânın muhâtabları, muhtelif asırlarda mütefâvit tabakalardır. Bu tabakalara mürâaten, muhâvere ve mükâlemeyi o asırlara teşmîl etmek üzere, çok yerlerde ta'mîm için hazf yapıyor; çok yerlerde nazm‑ı kelâmı mutlak bırakıyor ki; ehl‑i belâğat ve ulûm‑u Arabiyece güzel görünen vecihler, ihtimaller çoğalsın ki, her asırda her tabaka, fehimlerine göre hissesini alsın.
Bu âyeti mâkabliyle nazm ve rabteden münâsebet:
Kur'ân‑ı Kerîm, evvelki âyetle ta'mîm yaptıktan sonra, bu âyetle tahsîs yapmıştır. Evet bu âyet, ehl‑i kitaptan îmân edenleri tahsîsle şereflerini ilân ve îmâna gelmeyenleri îmâna teşvik ediyor. Abdullâh İbn‑i Selâm ele alınarak diğerlerinin Abdullâh İbn‑i Selâm gibi olmaları için yapılan teşvik gibi.
Ve kezâ Kur'ân‑ı Kerîm’in bütün ümmetlere ve Risalet‑i Muhammediye’nin bütün milletlere şâmil olduklarını tasrîh etmek üzere, her iki اَلَّذ۪ينَ ile مُتَّق۪ينَ ’nin her iki kısmına tansîs edilmiştir.
76
Ve kezâ ﴿يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ﴾ sadefinde bulunan îmânın rükünlerini beyân etmek için, icmâlden sonra tafsîle geçmiştir. Çünkü bu âyet; kitaplara, kıyâmete sarâhaten; rusül ve melâikeye zımnen delâlet eder.
Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân burada وَالْمُؤْمِنُونَ بِالْقُرْاٰنِ gibi îcâzlı ifâdeleri terkedip, ﴿وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ﴾ ile itnâbı ihtiyar etmiştir. Şu itnâb, bu makamı yüksek nükte ve letâifle tezyîn etmek için ihtiyar edilmiştir.
1. Esmâ‑i mevsûle ve mübhemeden bulunan اَلَّذ۪ينَ burada hükmün medârı ve maksadın esâsı, îmân sıfatı olduğuna ve mevsufu ile sâir sıfatları îmân sıfatına tâbi ve altında görünmez bir durumda olduklarına işârettir.
2. Yalnız zamanların birinde sübûtu ifâde eden مُؤْمِنُونَ kelimesine bedel, fiil sîgasıyla يُؤْمِنُونَ tâbiri; nüzûl ve zuhûr tekerrür ettikçe îmânın teceddüd ettiğine işârettir.
3. İbhamı ifâde eden مَا îmân‑ı icmâlînin kâfî geldiğine ve îmânın, Hadîs gibi bâtınî ve Kur'ân gibi zâhirî vahiylere şâmil olduğuna işârettir.
77
4. اُنْزِلَ maddesi itibariyle, Kur'ân’a îmân, Kur'ânın Allah’tan nüzûlüne îmân demek olduğunu gösteriyor. Kezâlik Allah’a îmân, Allah’ın vücûduna îmân; Âhirete îmân, Âhiretin gelmesine îmân demektir.
5. اُنْزِلَ mâziye delâlet eden hey'eti itibariyle; henüz nâzil olmayanın nüzûlü, nâzil olanın nüzûlü kadar muhakkak olduğuna işârettir. Maahazâ يُؤْمِنُونَ ’deki istikbâl, اُنْزِلَ ’nin mâziliğinden neş'et eden noksanı telâfi eder. Yani henüz nâzil olmayan kısım اُنْزِلَ ’nin şümûlü dâhilinde değilse de, يُؤْمِنُونَ ’nin şümûlü altındadır. Bu tenzîl mes'elesi, Kur'ânın çok yerlerinde vukû' bulmuştur. Bazen mâzi, istikbâle misâfir gider; bazen de muzârî; mâzinin memleketine gelir. Bunda, çok latîf bir belâğat vardır. Şöyle ki:
Bir adam, kendisine göre henüz geçmemiş bir şeyi mâziye delâlet eden bir sîga ile işittiği zaman, zihni heyecana gelir, ayılır; anlar ki, muhâtab yalnız o değildir. Belki, arkasında muhtelif mesâfelerde pek çok ayrı ayrı tâifeler, saflar bulunmakla, kendisine tevcîh edilen hitâbları, nidâları, İlâhî hitâbeleri, arkasında bulunan bütün o tâifeler işitir gibi zihnine gelir.
عَلَيْكَ ’ye bedel اِلَيْكَ ’nin zikri; Resûl‑i Ekrem’in (A.S.M.) teklif edilen risalet vazifesini cüz'‑i ihtiyarîsiyle haml ve kabûl etmiş olduğuna ve bu hizmet Cibrîl tarafından görüldüğünden, Resûl‑i Ekrem’in (A.S.M.) daha yüksek olduğuna işârettir. Çünkü عَلٰى ’da ihtiyar olmadığı gibi, vâsıta‑i nüzûlün daha yüksek olduğuna delâlet eder.
اِلَيْكَ ’deki zamîrin ism‑i zâhir’e tercih sebebi; Kur'ân ve Kur'ân’a ait hususat hususunda Hazret‑i Muhammed (A.S.M.) yalnız muhâtab olup, Kelâm, Allah’ın kelâmı olduğuna işârettir. Bu kelâmın îcâz derecesi, şu zikredilen letâiften anlaşıldı.
78
﴿وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ﴾ :
Bu gibi sıfatlarda bir teşvik vardır. Ve o teşvikten sâmi'leri imtisale sevk eden emirler ve nehiyler doğuyor. Bu cümlenin mâkabliyle nazmına dair “dört letâif” vardır.
1. Bu cümlenin mâkabline atfı, medlûlün delile olan bir atfıdır. Şöyle ki:
“Ey insanlar! Kur'ân’a îmân ettiğiniz gibi, kütüb‑ü sâbıkaya da îmân ediniz. Çünkü Kur'ân, onların sıdkına delil ve şâhiddir.”
2. Yâhut o atf, delilin medlûle olan atfıdır. Şöyle ki:
“Ey ehl‑i kitab! Geçmiş olan enbiyâ ve kitaplara îmân ettiğiniz gibi, Hazret‑i Muhammed (A.S.M.) ile Kur'ân’a da îmân ediniz! Zîra onlar, Hazret‑i Muhammed’in (A.S.M.) gelmesini tebşîr ettikleri gibi, onların ve kitaplarının sıdkına olan deliller, hakikatiyle, rûhuyla Kur'ân’da ve Hazret‑i Muhammed’de (A.S.M.) bulunmuştur. Öyle ise, Kur'ân Allah’ın kelâmı ve Hazret‑i Muhammed (A.S.M.) de resûlü olduğunu tarîk‑ı evlâ ile kabûl ediniz ve etmelisiniz!”
3. Zaman‑ı saâdette Kur'ân’dan neş'et eden İslâmiyet, sanki bir şeceredir. Kökü zaman‑ı saâdette sâbit olmakla, damarları o zamanın âb‑ı hayat menba'larından kuvvet ve hayat alarak her tarafa intişar ettikleri gibi, dal ve budakları da istikbâl semâsına kadar uzanarak âlem‑i beşere maddî ve manevî semereleri yetiştiriyor.
79
Evet, İslâmiyet, mâzi ile istikbâli kanatları altına almış, gölgelendirerek, istirahat‑i umumiyeyi te'min ediyor.
4. Kur'ân‑ı Kerîm, o cümlede ehl‑i kitabı îmâna teşvik etmekle, onlara bir ünsiyet, bir sühûlet gösteriyor. Şöyle ki:
“Ey ehl‑i kitab! İslâmiyeti kabûl etmekte size bir meşakkat yoktur. Size ağır gelmesin! Zîra, size bütün bütün dininizi terketmenizi emretmiyor. Ancak, i'tikàdatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esâsât‑ı diniye üzerine bina ediniz.” diye teklifte bulunuyor. Zîra Kur'ân, bütün kütüb‑ü sâlifenin güzelliklerini ve eski şerîatlarının kavâid‑i esâsiyelerini cem'etmiş olduğundan usûlde muaddil ve mükemmildir. Yani, ta'dil ve tekmîl edicidir. Yalnız, zaman ve mekânın tağayyür etmesi te'siriyle tahavvül ve tebeddüle ma'rûz olan fürûât kısmında müessistir. Bunda aklî ve mantıkî olmayan bir cihet yoktur. Evet, mevâsim‑i erbaada giyecek, yiyecek ve sâir ilâçların tebeddülüne lüzum ve ihtiyaç hâsıl olduğu gibi, bir şahsın yaşayış devrelerinde, ta'lim ve terbiye keyfiyeti tebeddül eder.
Kezâlik, hikmet ve maslahatın iktizası üzerine, ömr‑ü beşerin mertebelerine göre ahkâm‑ı fer'iyede tebeddül vardır. Çünkü, fer'î hükümlerden biri, bir zamanda maslahat iken, diğer bir zamana göre mazarrat olur. Veya bir ilâç, bir şahsa devâ iken, şahs‑ı âhere dâ' olur. Bu sırdandır ki, Kur'ân, fer'î hükümlerden bir kısmını nesh etmiştir. Yani “vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi” diye hükmetmiştir.
﴿مِنْ قَبْلِكَ﴾ : Kur'ân’da hiçbir kelime bulunmuyor ki, mevkiiyle münâsebetdâr olmasın veyâhut mevkiinin başka bir kelimeye münâsebeti daha çok olsun. Evet, Kur'ânın herhangi bir yerinde bulunan bir kelime, o mevkiin başında bir tâc‑ı zerrîn gibi görünür. Ve aralarındaki münâsebetlerden dolayı, aralarında geçimsizlik yeri yoktur.
Ezcümle ﴿مِنْ قَبْلِكَ﴾ kelimesine bak! Bu âyetin her tarafından uçup bu kelimenin başına konan letâifi gör. Zîra bu âyet, nübüvvet hakkındadır. Nübüvvet mes'elesinde “Beş Maksad” vardır. Bu maksadlar, beş nükte ve letâiften in'ikâs etmiştir. Bu beş letâif, ﴿مِنْ قَبْلِكَ﴾ ’nin sadefindedir. Maksadlar ise:
80
1. Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, resûldür.
2. Ekmelü'r‑Rusüldür.
3. Hâtemü'l‑Enbiyâ’dır.
4. Risaleti, âmmedir.
5. Şerîatı, sâir şerîatların mehâsinini cem' ile onların nâsìhidir.
Birinci Maksadın ﴿مِنْ قَبْلِكَ﴾ ’den Vech‑i İn'ikâsı Meslekleri ve yolları bir olan bir cemâat, ﴿مِنْ قَبْلِكَ﴾ kelimesinden îmâen fehmolunur. Binâenaleyh, Hazret‑i Muhammed’in (A.S.M.) ﴿مِنْ قَبْلِكَ﴾ ’deki zamîre merci' olması, o cemâatten ma'dûd olmasını iktiza eder. Ve onların meslekleri olan nübüvvetlerine ve kitaplarının sıdkına olan bütün deliller, Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaletine ve Kur'ânın Allah’tan nâzil olduğuna bir hüccet‑i kàtıa olduğu gibi, onların mu'cizeleri de Hazret‑i Muhammed’in (A.S.M.) da'vâsına bir mu'cize hükmüne geçer.
İkinci Maksadın Vech‑i İn'ikâsıÜç kaideden tezâhür eder.
1. Sultanlar dâima halkın, cemâatin, ordunun sonunda çıkarlar.
2. Nev'‑i beşerde tekemmül vardır. Bu tekemmül kanunu, ikinci mürebbînin ve ikinci mükemmilin, evvelki mürebbîlerden daha ekmel olmasını iktiza eder.
81
3. Ale'l‑ekser, halefin mehâreti, selefinden daha ziyâdedir.
İşte bu üç kaideden, Hazret‑i Muhammed’in (A.S.M.) ekmel‑i enbiyâ olduğu tezâhür eder.
Üçüncü Maksadın Vech‑i İn'ikâsıMeşhûr bir kaidedir ki; bir vâhid çoğalsa, teselsül eder, gittikçe gider, bir yerde durmaz. Fakat çoklar ve kesîr olanlar ittihâd etse, kuvvetlenir, istikrar peydâ eder, yerinde kalır, daha değişmez. Demek Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, Hâtemü'l‑Enbiyâ’dır. Mefhûm‑u muhâlifiyle işmâm eder ki, ondan sonra peygamber gelmez; hâtemiyetine hâtem ve imza basar.
Dördüncü Maksadın Vech‑i İn'ikâsı﴿مِنْ قَبْلِكَ﴾ kelimesinin ifâde ettiği gibi, Hazret‑i Muhammed (A.S.M.), onların halefidir ve onlar, tamamen O Hazretin selefleridir. Binâenaleyh, halefin, selefe ait vazifeyi tamamıyla üzerine alarak onların yerine kàim olması, O Hazretin bütün seleflerine nâib ve bütün ümmetlerine resûl olduğunu iktiza eder.
Evet, bu kaide, hikmete uygun fıtrî bir kaidedir. Zîra, “zaman‑ı saâdet”ten evvel insan âleminin ihtiva ettiği ümmetler, milletler arasında maddeten ve ma'nen, isti'dâden ve terbiyeten pek muhtelif ve geniş mesâfeler vardı. Bunun içindi ki, terbiye‑i vâhide ve dâvet‑i münferide kâfî gelmiyordu. Vaktâ ki âlem‑i insaniyet “zaman‑ı saâdet”in şems‑i saâdetiyle uyandı ve müdâvele‑i efkâr ile, an'anelerinin terkiyle, tebdiliyle ve kavimlerin birbirine ihtilâtlarıyla ittihâda meyil gösterdi ve aralarında münâkale ve muhâbere başladı; hattâ küre‑i arz bir memleket, belki bir vilâyet, belki bir köy gibi oldu; bir dâvet ve bir nübüvvet umum insanlara kâfî görüldü.
82
Beşinci Maksadın Vech‑i İn'ikâsı﴿مِنْ قَبْلِكَ﴾ ’deki مِنْ ibtidâ mânâsını ifâde eder. İbtidâ ise, bir intihaya bakar. İntiha, adem‑i ihtiyaca delâlet eder. Öyle ise, O Hazret, Hâtemü'l‑Enbiyâ’dır ve âlem‑i insaniyetin başka bir resûle ihtiyacı yoktur.
﴿مِنْ قَبْلِكَ﴾ kelimesinin bu beş letâife ma'kes ve mazhar olmasına nazar‑ı belâğatça delâlet eden emâre şudur ki: Bu beş maksad, bir nehir gibi şu âyetlerin altında cereyan etmekle, âyetten âyete intikal neticesinde ﴿مِنْ قَبْلِكَ﴾ havuzunda ictimâ' etmiştir.Evet kelimenin sathında görünen bir tereşşuh, bir yaşlık, kelimenin altında havuzun bulunduğuna delâlet ve îmâ eder. Maahazâ, bu maksadların beyânına ayrı ayrı âyetler tahsîs edilmiştir.
Delâil‑i Haşr
﴿وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ﴾ :
Bu âyet, Haşir mes'elesine işârettir. Haşrin isbâtı hakkında feyz‑i Kur'ân’dan fehmettiğim ve başka bir risalede tafsilâtıyla zikrettiğim on bürhânın hülâsasına burada işâret edeceğiz. Şöyle ki:
Kasd ve irâdeden doğan bir nizâm‑ı ekmel vardır.
Hilkat ve yaratılışta tam bir hikmet hüküm‑fermâdır.
Âlemde abes yok;
fıtratta isrâf yok.
Bu şâhidleri tezkiye eden, istikrâ'‑i tâmmdır ki; her fen, mevzûu bulunduğu nev'in nizâmına bir şâhid‑i âdildir.
83
Ve kezâ, yevm ve sene vesâire gibi her nev'ide, nev'î bir kıyâmet‑i mükerrere vardır.
Ve kezâ, beşerdeki isti'dâd, kıyâmete bir remizdir.
Ve kezâ, beşerin gayr‑ı mütenâhî meyil ve emelleri, kıyâmeti ister.
Ve kezâ, Sâni'‑i Hakîm’in rahmet hazinesinin mahall‑i sarfı, ancak kıyâmet ve haşirdir.
Ve kezâ, sıdk ve emânetle mâruf Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, sarâhaten ilân ediyor.
Ve kezâ, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân ﴿وَقَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا﴾﴿وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِ﴾ âyetleriyle ve bu âyetlerin emsâliyle haşrin vukû'unu kat'iyyetle isbât ediyor.İşte, tam on’a bâliğ olan şâhidler, saâdet‑i ebediyenin anahtarı olup, o Cennet’in kapılarını açarlar.
Birinci Bürhân
Evet, kâinât saâdet‑i ebediyeyi intac etmese; akılları hayrette bırakan kâinâtta görünen en bâriz, en mükemmel şu nizâm, aldatıcı zaîf bir sûretten ibaret kalır. Ve bütün maneviyat ve alâkalar, râbıtalar ve nisbetler hep hebâ olur. Öyle ise, o nizâmın nizâm olması, ancak ve ancak saâdet‑i ebediyeyi intac etmekle olur. Yani, o nizâmdaki maneviyat ve nükteler, ancak âlem‑i âhirette sünbüllenecektir. Yoksa bütün maneviyat söner, râbıtalar kesilir, nisbetler darmadağınık olur, nizâm da berhava olur. Hâlbuki o nizâmda bulunan kuvvet, bütün kuvvetiyle o nizâmın berhava edilmeyeceğini ilân ediyor.
84
İkinci Bürhân
Herbir nev'ide, herbir ferdde hikmetlere, maslahatlara riâyet eden ve inâyet‑i ezeliyenin timsâli olan hikmet‑i tâmme, saâdet‑i ebediyenin gelmesini tebşîr ediyor. Çünkü; aksi hâlde, bedâhetle ikrar ve tasdik ettiğimiz şu hikmetleri ve fâideleri inkâr etmemiz lâzım gelir. Çünkü, o fâidelerin, o hikmetlerin, o maslahatların herbirisi zıddına inkılâb ederler. Bu hâl ise, safsatadır.
Üçüncü Bürhân
İkinci bürhânı tefsir eder. Fennin de şehâdet ettiği gibi Sâni'‑i Hakîm, herşeyde en kısa yolu, en yakın ciheti, en güzel ve en hafif sûreti ihtiyar etmiştir. Bu ihtiyar, kâinâtta abesiyetin bulunmadığına delâlet eder. Bu ise ciddiyete delâlet eder. Ciddiyet ise, saâdet‑i ebediyenin gelmesiyle olur; yoksa bu varlık adem sayılır ve herşey abesiyete tahavvül eder. Hâlbuki abes ve isrâf gibi bâtıldan pâk ve münezzeh olduğunu şu سُبْحَانَكَ مَاخَلَقْتَ هٰذَا عَبَثًا kelâmıyla i'lâm ve ta'lim eden Zât‑ı Zülcelâl, sözüne nasıl muhâlefet eder?
Dördüncü Bürhân
Üçüncü bürhânı izâh eder. Bütün fenlerin şehâdetiyle, fıtratta isrâf yoktur. Eğer insan‑ı ekber denilen âlemdeki hikmetleri idrakten âciz isen, âlem‑i asğar denilen insandaki nüktelere, hikmetlere dikkat et.
Evet, “Fenn‑i Menâfiü'l-A'zâ”nın şerh ve beyân ettiği vechile, insanın cisminde, herbirisi bir menfaat için takriben ikiyüz küsûr kemik vardır. Ve herbirisi bir fâide için altı bin damar vardır. Ve hüceyrâta hizmet eden yüzyirmidörtbin mesâme ve pencere vardır. O hüceyrâtta; câzibe, dâfia, mümsike, musavvire, müvellide nâmıyla herbirisi bir maslahat için beş kuvvet çalışıyor.
85
Âlem‑i asğar böyle olsa, insan‑ı ekber ondan geri kalır mı? Rûha nisbeten ehemmiyetsiz olan cesed bu derece isrâftan uzak bulunsa, ne sûretle cevher‑i rûhla âsârında, emellerinde, efkârında ve maneviyatında isrâf olur. Çünkü: Saâdet‑i ebediye olmasa, bütün maneviyat kurur. O hakikatler, isrâf memleketine kaçarlar. Acaba dünya kadar kıymetli olan bir cevhere mâlik olmakla, hem dâima onun zarfını ve gılâfını muhâfaza ettikten sonra, o cevheri birdenbire yere vurup kırmak ihtimali var mıdır? Hangi akıl kabûl eder?
Hem bir şahsın bünyesindeki kuvvet, a'zâsındaki sıhhat, isti'dâdındaki kàbiliyet, o şahsın yaşayışına ve tekemmülüne delil olduğu gibi, kâinâtın rûhuna kadar nüfûz eden hakikat‑i sâbite ve devam ile yaşayışını îmâ eden intizamındaki kuvvet‑i kâmile ve tekemmülüne giden nizâmındaki kemâl acaba haşr‑i cismânî yoluyla saâdet‑i ebediyeye delil olmaz mı? Zîra intizamını ihtilâlden ve bozulmaktan kurtaran, saâdet‑i ebediyedir. Ve tekemmüle vâsıta odur. Ve o kuvveti inkişaf ettiren odur.
Beşinci Bürhân
Evet, her nev'i mahlûkatta bir nev'i kıyâmetin ve bir çeşit haşrin tekrar ile vukû'a gelmekte olduğu, büyük kıyâmetin vukû'una ve geleceğine işârettir. Buna bir misâl: Evet, haftalık saate bak. O saatte sâniyeleri, dakikaları, saatleri, günleri sayan ibrelerden ve millerden sâniyeleri sayan ibre, dakikaları sayan ibrenin hareketini ihbar ediyor. Dakikaları sayan ibre, saatleri sayan ibrenin hareketini ilân ediyor. Saatleri sayan ibre de, günleri gösteren ibrenin hareketini husûle getiriyor ve i'lâm ediyor. İşte, birincinin hareketinin tamam olması, ikincisinin de hareketinin tamam olacağına ve ikincinin tamam‑ı hareket etmesi, üçüncünün de itmâm‑ı hareket edeceğine işârettir.
Kezâlik, Sâni'‑i Hakîm’in kâinât denilen büyük bir saati vardır. Bu saatin milleri, feleklerin çeşit çeşit deverânından ibarettir. İşte bu deverânlar; günleri, seneleri, ömr‑ü beşeri, dünyanın bekà müddetini gösteriyorlar. Binâenaleyh, her geceden sonra sabahın, her kıştan sonra baharın gelmesi gibi, haşrin sabahı, o büyük saatten doğacağına delil ve işârettir.
86
Suâl: Kâinâtta görünen şu nev'î kıyâmetlerde eşya aynıyla iâde edilmiyor. Hâlbuki büyük kıyâmette neden ecsâm aynıyla iâde edilir.
Elcevab: İnsanın bir ferdi, başka mahlûkatın bir nev'i gibidir. Zîra insandaki o nur‑u fikir, emellerine, rûhuna öyle bir inkişaf, öyle bir inbisat vermiştir ki, bütün zamanları yutsa doymaz. Zîra ondaki o yüksek fikir, insanın mâhiyetini ulvî, kıymetini umumî, nazarını küllî, kemâlini gayr‑ı mahsur, lezzet ve elemini dâimî kılmıştır. Başka nev'ilerin ferdleri ise böyle değildir. Onların mâhiyetleri cüz'î, kıymetleri şahsî, nazarları mahdûd, kemâlleri mahsur, lezzet ve elemleri ânîdir. Bundan anlaşılıyor ki, insanın bir ferdi, sâir mahlûkatın bir nev'i hükmündedir. Binâenaleyh, o nev'ilerde görünen şu kıyâmetlerin ve haşir ve neşirlerin keyfiyetleri nasılsa, efrâd‑ı insaniye de öyledir.
Altıncı Bürhân
Saâdet‑i ebediyeye işâret eden bürhânlardan biri de, insandaki gayr‑ı mütenâhî isti'dâdlardır.
Evet, Cenâb‑ı Hak tarafından mükerrem kılınan insanın cevher‑i rûhunda ekilen ve rakamlara sığmayan isti'dâdlar var.
Bu isti'dâdların altında, hesaba gelmeyen kàbiliyetler var.
Ve bunlardan neş'et eden, hadde gelmeyen meyiller var.
Ve bunlardan husûle gelen gayr‑ı mütenâhî efkâr ve tasavvurât var.
İşte bunların herbirisi haşr‑i cismânînin arkasındaki saâdet‑i ebediyeye, şehâdet parmaklarını uzatarak gösteriyorlar.
Yedinci Bürhân
Evet, Rahmân ve Rahîm olan Sâni'‑i Hakîm’in rahmeti, rahmetlerin en büyüğü olan saâdet‑i ebediyenin geleceğini tebşîr ediyor. Zîra rahmet, ancak saâdet‑i ebediye ile rahmet olur. Ve ni'met, ancak o saâdet ile ni'met olur.
87
Evet, bütün ni'metleri nıkmetlere çeviren ebedî ayrılmaktan doğan ve umumî mâtemlerden yükselen o belâlardan kâinâtı, bilhassa şuûrlu olan mahlûkatı kurtaran şey, saâdet‑i ebediyenin gelmesidir. Çünkü bütün ni'metlerin, rahatların, lezzetlerin rûhu olan saâdet‑i ebediye gelmezse, umum kâinâtın şehâdetiyle sâbit olan ve güneş gibi parlayan rahmet ve şefkat‑i İlâhiye’nin bedâhetine karşı mükâbere ile inkâr lâzım gelir.
Ey Habîb‑i Şefîk ve ey Şefîk‑i Habîb! Ey Said‑i Mecid ve ey Mecid‑i Said! Rahmet‑i İlâhiye’nin en latîfi, en zarîfi, en lezîzi olan muhabbet ve şefkate bakınız. O muhabbet ve şefkati, firâk‑ı ebedî ve hicran‑ı lâyezâlî ile karşıladığınız takdirde; vicdân, hayâl ve rûh ne hâle gireceklerdir. O muhabbet ve o şefkat en büyük, en tatlı bir ni'met iken, en azîm bir musîbete, bir belâya inkılâb eder.
Acaba göz önünde bilbedâhe görünen Rahmet‑i İlâhiye, firâk‑ı ebedînin muhabbet ve şefkat aleyhine hücum etmesine müsâade eder mi?
Vallâhi hayır!‥ لَا وَاللّٰهِ
Ancak o rahmetin şe'nindendir ki, firâk‑ı ebedîyi hicran‑ı lâyezâlîye, hicran‑ı lâyezâlîyi firâk‑ı ebedîye ve adem‑i mutlakı da her ikisine musallat eder ki, o firâkların, o hicranların kökleri ortadan kalksın.
Sekizinci Bürhân
Bütün âlemce her hususta sıdkı ve doğruluğu ma'lûm ve müsellem olan Hazret‑i Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, parmağıyla kameri şakk ettiği gibi, lisânıyla da saâdet‑i ebediyenin kapılarını açmıştır. Ve bütün Enbiyâ‑i izâmın bu hakikat üzerine icmâları, bir hüccet‑i kàtıadır.
Dokuzuncu Bürhân
Onüç asırdan beri yedi vecihle i'câzı tasdik edilen Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın haşir hakkındaki beyânâtı, saâdet‑i ebediyenin geleceğine kâfî bir delil değil midir? Başka bir delile ihtiyaç var mıdır?
88
Onuncu Bürhân
Bu bürhân, binlerce bürhânları müctemîdir. Bu bürhânları, çok âyetler tazammun etmişlerdir.
Evet, Kur'ân‑ı Kerîm, çok âyetlerinden haşre nâzır pencereler açmıştır.
Ezcümle ﴿وَقَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا﴾ âyetiyle, saâdet‑i ebediyeye yol açan bir kıyâs‑ı temsîlîye işâret etmiştir.
Kezâlik, ﴿وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِ﴾ âyet‑i kerîmesiyle, o saâdeti gösteren bir kıyâs‑ı adlîye işâret etmiştir.
Birinci Âyetle İşâret Edilen Kıyâs‑ı Temsîlî
Evvelâ insanın vücûduna bak. Nasıl tavırdan tavıra, yani; nutfeden alakaya, alakadan mudğaya, mudğadan et ve kemiğe, et ve kemikten insan sûretine bir kasd, bir irâde ve bir ihtiyar altında mahsûs kanunlarla, muayyen nizâmlarla, muntazam hareketlerle intikal ettiğini ve kalıptan kalıba girip çıktığını gör.
Sonra insanın bekàsına dikkat et. İnsan, bu vücûd libâsını her sene değiştirir. Bu vücûd değişmesi, bedendeki hüceyrâtın yıkılıp yapılmasıyla olur. Bu tamirat da, bütün âzânın erzâk mahzeni hükmünde olan Cenâb‑ı Hakk’ın bir kanun‑u mahsûsla ihzar ettiği o madde‑i latîfeden alınan eczâ ile yapılır.
Sonra o madde‑i latîfenin ahvâline bak. Nasıl âzânın ihtiyaçlarına göre muayyen bir kanun ile taksim edilir ve bedenin her tarafına mahsûs bir nizâm ile muntazaman dağıtılır.
Yine şâyân‑ı dikkattir ki; o madde‑i latîfe, dört matbahta pişirildikten sonra ve dört inkılâbdan geçtikten sonra ve dört süzgeçten tasfiye edildikten sonra rızık olarak taksim edilir.
Hem yine şâyân‑ı dikkattir ki; o madde‑i latîfe, yemeklerin rûhu ve hülâsasıdır. O yemekler âlem‑i anâsırda dağınık menba'lardan muntazam bir düstur ile, mahsûs bir nizâm ile cem' ve tahsil edilirler.
89
İşte bütün bu nizâmlar, bu kanunlar, bu intizamlar; hep bir kasd, bir irâde, bir hikmetten çıkıyor. Evet, meselâ Habib’in gözünde yerleşen bir zerrenin, unsur‑u havadan veya unsur‑u türâbdan o garîb, acîb tavırlarda, inkılâblarda yaptığı muntazam hareketinden anlaşılır ki; o zerre, toprakta iken Habib’in gözüne ta'yin edilmiş ve bir memur gibi mahall‑i memuriyetine muntazaman i'zam kılınmıştır (yükseltilmiştir).
Evet, fennî bir nazarla dikkat edilirse anlaşılır ki, o zerrenin hareketi, körü körüne, tesâdüf eseri değildir. Çünkü o zerre, hangi mertebeye girerse, o mertebenin nizâmına tâbi olur. Ve hangi bir tavra intikal etmiş ise, onun muayyen kanunuyla amel etmiştir. Ve hangi bir tabakaya misâfir gitmiş ise, muntazam bir hareket ile sevkedilmiştir.
Hülâsa, neş'e‑i ûlâya dikkat edenin, neş'e‑i uhrâ hakkında tereddüdü kalmaz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın emrettiği gibi: “Neş'e‑i ûlâyı gören adam, neş'e‑i uhrâyı inkâr edebilir mi?” Çünkü ikinci teşekkül, yani ikinci yapılış, birinci teşekkülden daha kolaydır. Bunu yapan, onu daha kolay yapar.
Meselâ, bir fırka askerin ilk teşekkülünde, efrâdın birbiriyle ünsiyetleri, muârefeleri olmadığından ve ta'lim ve terbiye görmemeleri yüzünden, yontulmamış taşlar gibi olduklarından, o efrâd, o fırkanın bünyesinde yerleştirilinceye kadar çok zahmetler vardır. Fakat ba'de't‑teşekkül terhis edilip de bir daha taht‑ı silâha dâvet edildiği zaman, pek kolay ictimâ' eder ve fırkayı teşkil ederler. Bu teşekkül, evvelki teşekkülden daha kolay olur.
Kezâlik, birbiriyle ülfet peydâ eden ve herbirisi yerini tanıyan ve bir derece yontulmuş taşlar gibi kesb‑i letâfet eden bedenin zerrâtı, ölüm ile dağıldıktan sonra, haşirde, Hàlık’ın izniyle, İsrâfil’in borusuyla o zerrât‑ı asliye ve esâsiye ictimâ'a dâvet edildikleri zaman, pek kolay ictimâ' ederler ve beden‑i insanîyi yine eskisi gibi teşkil ederler.
Maahazâ, Kudret‑i Ezeliyeye nisbeten en büyük, en küçük gibidir; hiçbir şey o kudrete ağır gelemez.
90
Arkadaş! Zâhire nazaran, haşirde, eczâ‑yı asliye ile eczâ‑yı zâide birlikte iâde edilir. Evet, cünüb iken tırnakların, saçların kesilmesi mekruh ve bedenden ayrılan herbir cüz'ün bir yere gömülmesi sünnet olduğu, ona işârettir. Fakat tahkîke göre, nebâtâtın tohumları gibi “Acbü'z‑zeneb” tâbir edilen bir kısım zerreler, insanın tohumu hükmünde olup, haşirde o zerreler üzerine beden‑i insanî neşv ü nemâ ile teşekkül eder.
İkinci Âyetle İşâret Edilen Delil‑i Adlî İse
Evet görüyoruz ki; ale'l‑ekser; gaddâr, fâcir zâlimler; lezzetler, ni'metler içinde pek rahat yaşıyorlar. Yine görüyoruz ki; masûm, mütedeyyin, fakir mazlumlar; zahmetler, zilletler, tahkîrler, tahakkümler altında can veriyorlar. Sonra ölüm gelir, ikisini de götürür. Bu vaziyetten bir zulüm kokusu gelir. Hâlbuki kâinâtın şehâdetiyle, adâlet ve Hikmet‑i İlâhiye zulümden pâk ve münezzehtirler. Öyle ise, adâlet‑i İlâhiye’nin tam mânâsıyla tecellî etmesi için haşre ve mahkeme‑i kübrâ’ya lüzum vardır ki; biri cezasını, diğeri mükâfâtını görsün.
﴿وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ﴾ : Bu cümledeki kelimelerin arasında bulunan nazm ve nizâm:
1. Bu cümlenin mâkabliyle bağlanmasını ifâde eden و bu rükn‑ü îmânînin burada sarâhaten zikredilmesi için âmm olarak zikredilen evvelki cümleden bu cümlenin tahsîs lüzumuna binâen atf yapılmıştır.
91
2. Takdimiyle hasrı ifâde eden بِالْاٰخِرَةِ kelimesi, bazı ehl‑i kitabın îmân ettikleri âhiret, hakîki bir âhiret olmadığına ta'rizdir. Çünkü, onların ﴿لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلَّٓا اَيَّامًا مَعْدُودَةً﴾ âyet‑i kerîmesinin hikâye ettiği gibi: “Cehennem ateşi, bizi dâima yakacak değil ya! Ancak birkaç gün yakacaktır.” gibi sözleriyle ve bir cihette lezâiz‑i cismâniyeyi nefy ve inkâr ettiklerinden anlaşıldığına göre, bildikleri âhiret, mecâzî bir âhiret imiş.
3. Ma'lûm ve ma'hud olan şeye işâret için vaz'edilen اَلْ edatı, bütün kütüb‑ü semâviyenin lisânlarında deverân eden ma'hud Âhirete işârettir. Veyâhut mezkûr delâil‑i fıtriye ile akılların gözleri önünde hazır olan ve Âhiret ile anılan hakikate işârettir.
4. Mukadder bulunan neş'enin sıfatına âhiret tâbiri, zihinleri neş'e‑i ûlâya çevirip, ondan neş'e‑i uhrâya bil'intikal, imkân yolunu göstermek için ihtiyar edilmiştir.
5. Yakìn ile beraber tasdiki birlikte ifâde eden يُؤْمِنُونَ kelimesine bedel يُوقِنُونَ tâbiri; haşir mes'elesi şek ve şübhelere bir mahşer ve bir mecma' olduğu için, tasdikten fazla îkan ve yakìn daha ehemmiyetli olduğuna işârettir. Veya ehl‑i kitabın iddia ettikleri îmân, yakìnden hàlî olduğundan, onların îmânı, îmân olmadığına işârettir.
92
5. Âyetin Tefsiri
﴿اُو۬لٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ﴾ :
Bu cümledeki nüktelere işâret eden me'hazler şunlardır:
1. Evvelki cümle ile bu cümlenin nazmı.
2. اُو۬لٰٓئِكَ ile işâret‑i hissiye.
3. اُو۬لٰٓئِكَ ’deki uzaklık.
4. عَلٰى ’daki ulviyet.
5. هُدًى ’deki tenkîr.
6. مِنْ
7. رَبِّهِمْ ’deki terbiyeden ibaret yedi me'hazdir.
Birincisi
Bu cümleyi mâkabliyle bağlayan münâsebetlerdir.
Birinci münâsebet: Bu cümle mâkablinden neş'et eden üç suâle cevaptır.
Birincisi: Hidayetten neş'et eden o güzel vasıfları lâbis olarak hidayet tahtı üstünde oturan o şahısları görmek isteyen sâile cevaptır.
İkincisi: “O adamların hidayete istihkak ve ihtisàsları nedendir?” diye suâl eden sâmi'e cevaptır. Yani illet ve sebeb, اُو۬لٰٓئِكَ ile işâret edilen vasıflardır.
S — Sâbıkan mezkûr vasıfların tafsîlen zikirleri اُو۬لٰٓئِكَ kelimesindeki icmâlden daha vâzıh bir sûrette sebebi gösteriyor?
C — İcmâl, bazen tafsîlden daha vâzıh olur. Bilhassa matlûb, birkaç şeyden mürekkeb olduğu zaman, sâmi'in gabâveti veya nisyanı dolayısıyla, o mürekkebin eczâsını mezcetmekle sebebi çıkarmak müşkül olur.
93
Üçüncüsü: “Hidayetin neticesi, semeresi ve hidayetteki lezzet ve ni'met nedir?” diye suâl eden sâile cevaptır. Yani hidayette saâdet‑i dâreyn vardır. Hidayetin neticesi, nefs‑i hidayettir. Hidayetin semeresi, ayn‑ı hidayettir. Zîra hidayet; hadd‑i zâtında büyük bir ni'mettir ve vicdânî bir lezzettir ve rûhun Cennet’idir – nasıl ki dalâlet, rûhun Cehennem’idir – ve bilâhare âhiretin felâh ve saâdetini intac eder.
İkinci Me'haz
اُو۬لٰٓئِكَ ile yapılan işâret‑i hissiye, bir şeyin müteaddid sıfatlarını zikretmek, o şeyin zihinlerde tecessüm etmesine ve akılda hazır ve hayâlde mahsûs olmasına sebeb olduğuna işârettir. Maahazâ, sâbıkan zikirlerinden bir ma'hudiyet çıkar. Bu ma'hudiyet‑i zikriye ma'hudiyet‑i hariciyelerine kapı açar. Haricî olan ma'hudiyetlerinden, mümtâz ve müstesnâ insanlar oldukları tebârüz eder ki, nev'‑i beşer içinde gözünü açıp bakanların gözlerine en evvel onların parıltıları çarpar.
Üçüncü Me'haz
Uzaklığı ifâde eden اُو۬لٰٓئِكَ onların filcümle yakın oldukları hâlde uzak gösterilmeleri, ulüvv‑ü mertebelerine mecâzî bir işâret olduğuna işârettir. Çünkü, uzakta bulunanlara bakıldığı zaman, boyca en uzunları görünür. Maahazâ, zamanî ve mekânî olan bu'd, hakîki kasdedilirse, belâğata daha uygun olur. Çünkü bütün asırlar Asr‑ı Saâdet gibi bu âyeti zikrediyorlar. Öyle ise اُو۬لٰٓئِكَ ile yapılan işâret, safların evvellerine işârettir. Ve bu itibarla bu'd, hakîki olur, mecâzî değildir. Binâenaleyh, onların hakikaten zaman ve mekânca uzak oldukları hâlde işâret‑i hissiye ile gösterilmeleri, azametlerine ve ulüvv‑ü mertebelerine işârettir.
94
Dördüncü Me'haz
Ulviyeti ifâde eden عَلٰى kelimesidir.
Arkadaş! Eşya ve şeyler arasında öyle münâsebetler vardır ki; onları âyine gibi yapıyor. Herbirisi, ötekisini gösteriyor. Birisine bakıldığı zaman, ötekisi görünür. Meselâ bir parça cam, büyük bir sahrâyı gösterdiği gibi, bazen olur ki; bir kelime, uzun ve hayâlî bir mâcerayı sana gösterir. Bir kelime, pek acîb bir vukûâtı senin gözünün önüne getirir, temessül ettirir. Yâhut bir kelâm, zihnini alır; misâlî, âlem‑i misâllere kadar götürür, gezdirir.
Meselâ, بَارَزَ kelimesi, muhârebe meydânını; ثَمَرَةٌ kelimesi, büyük bir meyve bahçesini insanın fikrine getirir. Buna binâen, buradaki عَلٰى kelimesi, temsîlî bir üslûba pencere açar, gösterir kasdıyla zikredilmiştir. Şöyle ki: Sanki hidayet‑i İlâhî, bir burâk olup mü'minlere gönderilmiştir. Mü'minler tarîk‑ı müstakîmde ona binerek arş‑ı kemâlâta yürürler.
Beşinci Me'haz
هُدًى ’deki tenkîrdir. Bir nekre, mârife olarak mükerreren zikredilirse; o mârife, o nekrenin aynı olur. Fakat o nekre, nekre olarak zikredildiği takdirde, ale'l‑ekser birbirinin aynı olamaz. Bu kaideye göre, nekre olarak tekerrür eden هُدًى evvelki هُدًى ’in aynı değildir. Ancak, evvelki هُدًى masdardır; ikincisi hâsıl‑ı bilmasdardır ve birincisinin semeresi hükmünde mahsûs ve sâbit bir sıfattır.
Altıncı Me'haz
Hidayetin Allah’tan olduğunu ifâde eden مِنْ kelimesinden burada bir cebr hissedilmekte ise de, hakikatte cebir değildir. Çünkü; onların cüz'‑i ihtiyarlarıyla hâsıl‑ı bilmasdar olan hidayete yürümeleri üzerine Cenâb‑ı Hak, o sıfat‑ı sâbite olan hidayeti halk ve ihsân etmiştir. Demek ihtidâ, yani hidayete doğru yürümek, onların kesb ve ihtiyarları dâhilindedir; fakat sıfat‑ı sâbite olan hidayet, Allah’tandır.
95
Yedinci Me'haz
Terbiyeyi ifâde eden رَبِّ kelimesidir. Bu kelimenin burada ihtiyar edilmesi; onların rızık ile terbiyeleri, Rubûbiyetin şe'ninden olduğu gibi, hidayetle de teğaddîleri Rubûbiyetin şe'ninden olduğuna işârettir.
﴿وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ﴾ :
Bu cümledeki nüktelerin me'hazleri:
1. و ile atf.
2. اُو۬لٰٓئِكَ ’nin tekrarı.
3. Zamîrü'l‑fasl olan هُمْ
4. اَلْ edatı.
5. Felâh yollarının adem‑i zikriyle مُفْلِحُونَ ’nin âmm ve mutlak bırakılması gibi beş me'hazden ibarettir.
Birincisi
و ile yapılan atf, her iki cümle arasında bulunan münâsebete binâen yapılmıştır. Zîra birinci اُو۬لٰٓئِكَ saâdet‑i àcile (عَاجِلَه) olan hidayet semeresine işârettir. İkinci اُو۬لٰٓئِكَ hidayetin semere‑i âcilesine (اٰجِلَه) işârettir.
96
Evet, herbir اُو۬لٰٓئِكَ mâkabline bir fezleke, bir icmâldir. Fakat erkân‑ı İslâmiye me'haz tutulmakla, birinci اُو۬لٰٓئِكَ ’yi birinci اَلَّذ۪ينَ ’ye rabtı; ikisinin de ümmî mü'minlere tahsîsi ve kezâ erkân‑ı îmâniye ile yakìn me'haz tutulmakla ikinci اُو۬لٰٓئِكَ ’yi ikinci اَلَّذ۪ينَ ’ye rabtı ve ikisinin de ehl‑i kitab mü'minlere ircâı daha evlâdır.
İkincisi
اُو۬لٰٓئِكَ ’nin tekrarı, her iki saâdetin gerek hidayete, gerek onların medih ve senâlarına müstakil ve ayrı ayrı gayeler ve sebebler olduklarına işârettir. Fakat ikinci اُو۬لٰٓئِكَ ’nin hükmüyle beraber, birinci اُو۬لٰٓئِكَ ’ye işâreti daha evlâdır.
Üçüncüsü
Zamîrü'l‑fasl olan هُمْ ehl‑i kitaptan olup Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a îmân etmeyenlere bir ta'riz olmak üzere bu cümle ile yapılan hasrı te'kid etmek ile beraber, güzel bir nükteyi tazammun etmiştir. Şöyle ki:
Mübtedâ ile haber arasında bulunan هُمْ zamîri, mübtedâyı, çok haberlere mübtedâ yapar. Ve bu gibi haberlerin ta'yinini de hayâle havâle eder. Yani haberlerin mahdûd ve muayyen olmadığını hayâle arzetmekle; hayâli, münâsib haberleri taharrî etmeye teşvik eder.
Nasıl ki Zeyd’i ele almakla “Zeyd âlimdir, Zeyd fâzıldır, Zeyd güzeldir.” gibi Zeyd’in sıfatlarından çok hükümleri dizebilirsin.Kezâlik اُو۬لٰٓئِكَ ’den sonra gelen هُمْ zamîri hayâli harekete getirmekle “Onlar ateşten kurtulurlar.”, “Onlar Cennet’e girerler.”, “Onlar rü'yete mazhar olurlar.” ve daha bu gibi sıfatlarına münâsib çok hükümleri ve cümleleri hayâle yaptırır.
97
Dördüncüsü
﴿اَلْمُفْلِحُونَ﴾ kelimesindeki اَلْ hakikati tasvire işârettir.
Sanki lisân‑ı hâliyle diyor ki:
“Eğer müflihlerin hakikatini görmek istersen, اُو۬لٰٓئِكَ ’nin âyinesine bak, sana temessül edecektir.”
Yâhut onların ta'yin ve temyizlerine işârettir. Sanki diyor: “Ehl‑i felâh olanları tanımak istersen, اُو۬لٰٓئِكَ ’ye bak, içindedirler.”
Veya hükmün zâhir ve bedîhî olduğuna işârettir.
Beşincisi
Felâh ve necât yollarını ta'yin etmeyen ﴿اَلْمُفْلِحُونَ﴾ kelimesindeki ıtlâk, ta'mîm içindir. Şöyle ki:
Kur'ân’a muhâtab olan, matlûbları ve istekleri muhtelif pek çok tabakalardır ki; bir kısmı, ateşten necât istiyorlar; bir kısmı, Cennet’e girmek istiyorlar; bir kısmı, rü'yete mazhar olmak istiyorlar. Ve bunlar gibi o tabakaların pek çok dilekleri vardır. Kur'ân‑ı Kerîm, ﴿اَلْمُفْلِحُونَ﴾ kelimesini âmm ve mutlak bırakmıştır ki, herkes istediğini takib etsin.
98
6. Âyetin Tefsiri
﴿اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا سَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ﴾
Bu cümlenin mâkabliyle cihet‑i nazmı:
Arkadaş! Cenâb‑ı Hakk’ın sıfât‑ı ezeliye âleminde biri celâlî, diğeri cemâlî, iki türlü tecellîsi vardır.
Celâl ile cemâlin sıfât‑ı ef'âl âleminde tecellîsinden; lütûf ve kahr, hüsün ve heybet tezâhür eder.
Ef'âl âlemine tecellî edince, tahliye (تَخْلِيَه) ile tahliye (تَحْلِيَه) (tezyîn ve tenzîh) doğar.
Âsâr ve a'mâl âleminden âlem‑i âhirete intibâ' edince; lütûf, Cennet ve nur olarak; kahr da, Cehennem ve nâr olarak tecellî eder.
Sonra âlem‑i zikre in'ikâs edince; biri hamd, diğeri tesbih olmak üzere iki kısma ayrılır.
Sonra âlem‑i kelâmda tecellî edince, kelâmın emir ve nehye taksimine sebeb olur. Sonra âlem‑i irşada intikal edince; irşadı, terğîb ve terhîb, tebşîr ve inzara taksim eder.
Sonra vicdâna tecellî edince, recâ ve havf husûle gelir.
Sonra irşadın iktizasındandır ki, havf ile recâ arasındaki muvâzene devamla muhâfaza edilsin ki, recâ ile doğru yollara sülûk edilsin; havf ile de, eğri yollara gidilmesin; ne Allah’ın rahmetinden me'yûs, ne de azâbından emin olunsun.
99
İşte böylece teselsül eden şu hikmetten dolayı Kur'ân‑ı Kerîm; ale'd‑devam, terğîbden sonra terhîb ve ebrârı medhettikten sonra füccârı zemmetmiştir.
S — Bu cümle ile ﴿اِنَّ الْاَبْرَارَ لَف۪ي نَع۪يمٍ ❋ وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَف۪ي جَح۪يمٍ﴾ cümlesi arasında ne gibi bir fark vardır ki, orada atf var, burada yoktur?
C — Atfın hüsnü, münâsebetin hüsnüne bakar. Hüsn‑ü münâsebet, her iki cümleden takib edilen garaz ve maksadın bir olmasına mütevakkıftır. Hâlbuki oradaki maksad, burada yoktur. Burada birinci cümledeki maksad, Kur'ânın medhine incirâr eden mü'minlerin medhidir. İkinci cümleden maksad, yalnız tahvif ve terhîb için kâfirlerin zemmidir. Bu ise Kur'ânın medhiyle alâkadar değildir.
Sonra bu cümlenin ihtiva ettiği eczânın nazmında tezâhür eden letâif cihetine bakalım:
اِنَّ ile اَلَّذ۪ينَ mevkilere göre ifâde ettikleri nüktelerden mâadâ, belâğatça kıymetli sayılan iki nükteyi daha tazammun etmişlerdir ki, Kur'ân, pek çok yerlerinde اِنَّ ile اَلَّذ۪ينَ ’yi mükerreren zikretmiştir.
Tahkîki ifâde eden اِنَّ ’deki nükte şöyle tasvir edilebilir ki:
اِنَّ herhangi bir cümlede bulunursa, o cümlenin damını deler, hakikate nüfûz eder. Ve o da'vâyı veya hükmü aşağıya indirir. Hakikate yapıştırmakla, o hükmün hayâlî veya zannî veya mevzu' veya hurâfe hükümlerden olmadığını ve ancak hakàik‑ı sâbiteden olduğunu isbât eder.
Bu cümlede اِنَّ ’nin hususî nüktesi; bu âyetin muhâtabı olan Hazret‑i Muhammed’de (A.S.M.) şek ve inkâr bulunmadığı hâlde şek ve inkârı ref' etmek şe'ninde olan اِنَّ ile karşılanması, onların îmân etmesi için Peygamber’in (A.S.M.) şiddet‑i hırsına işârettir.
100
اَلَّذ۪ينَ kelimesi ise, göze görünmezden evvel akla görünen garîb ve yeni hakikatlere bir vâsıta‑i işârettir. Bunun içindir ki, hakikatleri tebdil ve tecdîd eden ve inkılâbları tasvir için kullanılan işâret ve vâsıtalardan en çok kullanılan اَلَّذ۪ينَ ve emsâlidir.
Kur'ânın tecellîsiyle çok nev'iler silindi, hakikatler yıkıldı. Onlara bedel, yeni yeni nev'iler, hakikatler teşekkül etti. Evet, zaman‑ı câhiliyete bak! O zamanda bütün nev'iler millî râbıtalar üzerine teşekkül ettiği gibi, ictimâî hakikatler de taassub‑u kavmî üzerine bina edilmişti. Kur'ânın tecellîsiyle o râbıtalar kesildi, o hakikatler tahrib edildi. Onlara bedel, dinî râbıtalar üzerine yeni nev'iler ve hakikatler ihdâs edildi.
Evet, Şems‑i Kur'ân’ın tulû'u ile, bazı kalbler, onun ziyâsıyla tenevvür etti. Ve mü'minlerin nev'ini temyiz ve ta'yin eden bir hakikat‑i nurâniye meydâna geldi. Kezâlik, o keskin ziyâ karşısında, mezbeleye benzeyen bazı pis kalbler de yanıp kömür oldular. Ve o kâfirlerin nev'ini ilân eden zehirli bir hakikat‑i küfriye husûle geldi. İşte bu hakikat‑i küfriyeye işâret için اَلَّذ۪ينَ zikredilmiştir.
Maahazâ, her iki اَلَّذ۪ينَ arasında tam bir münâsebet vardır. Çünkü, herbirisi birbirine zıt olan bir hakikate işârettir.
Ve kezâ, harf‑i ta'rif olan اَلْ ’in ifâde ettiği beş mânâyı اَلَّذ۪ينَ ’de ifâde ediyor. O mânâların en meşhûru, “ahd”dir. Yani; gerek اَلْ ’den, gerek اَلَّذ۪ينَ ’den, ma'hud ve ma'lûm bir şey kasdedilir. Binâenaleyh, Ebû Cehil, Ebû Leheb, Ümeyye İbn‑i Halef ve sâire gibi ma'hud ve meşhûr büyük kâfirlere اَلَّذ۪ينَ ile işâret edilmiş olduğu ihtimali pek kavîdir. Bu ihtimale binâen şu âyet, gaybdan ihbar eden âyetlerden biri olur. Çünkü onlar küfür üzerine ölmüşlerdir. Ve aynı zamanda, i'câz‑ı manevînin dört nev'inden bir nev'i, şu gaybî ihbarlardan tezâhür eder.
101
S — Kur'ân, zarûriyât‑ı diniyedendir. Zarûriyâtta ihtilâf olamaz. Hâlbuki müfessirlerce verilen ayrı ayrı mânâların bir kısmı, birbirine muhâliftir?
C — Azîzim! Kur'ânın herbir kelâmı, üç kaziyeyi müştemildir.
Birincisi: Bu, Allah’ın kelâmıdır.
İkincisi: Allah’ça murad olan mânâ, haktır.
Üçüncüsü: Mânâ‑yı murad, budur.
Eğer Kur'ânın o kelâmı, başka bir mânâya ihtimali olmayan muhkemâttan olursa veya Kur'ânın başka bir yerinde beyân edilmiş ise, birinci ve ikinci kaziyeleri aynen kabûl etmek lâzımdır ve inkârları da küfürdür. Şâyet Kur'ânın o kelâmı, başka bir mânâya ihtimali olan bir nass veya zâhir olursa, üçüncü kaziyeyi kabûl etmek lâzım olmadığı gibi inkârı da küfür değildir. İşte, müfessirlerin ihtilâfları, ancak ve ancak şu kısma aittir.
İhtar: Mütevâtir hadîsler de, bu hususta, âyetler gibidir. Yalnız birinci kaziye, teemmül yeridir. Çünkü هٰذَا ile işâret edilen hadîsin hakikaten hadîs olup olmadığında tereddüd yeri vardır.
S — Küfür, cehildir. Hâlbuki kâfirler, Hazret‑i Muhammed’i (A.S.M.) evlâdları kadar tanıyorlardı?
102
C — Küfür, iki kısımdır. Bir kısmı, bilmediği için inkâr eder; ikincisi, bildiği hâlde inkâr eder. Bu da, birkaç şûbedir. Birincisi; bilir, lâkin kabûl etmez. İkincisi; yakìni var, lâkin i'tikàdı yoktur. Üçüncüsü; tasdiki var, lâkin vicdânî iz'ânı yoktur.
S — Şeytanın kalbinde mârifet var mıdır?
C — Yoktur. Çünkü, san'at‑ı fıtriyesi iktizasınca, kalbi dâima idlâl ile telkin için, fikri, dâima küfrü tasavvur etmekle meşgul olduğundan; kalbinde veya fikrinde boş bir yer mârifet için kalmıyor.
S — Küfür, kalbe ait bir sıfattır. Kalbde o sıfat bulunmadığı takdirde, zünnâr bağlanmasından veya ona kıyâs edilen şapkanın giyilmesinden ne için küfür hâsıl olsun?
C — Gizli olan umûra, Şerîat, emârelere göre hükmeder. Hattâ illet olmayan esbâb‑ı zâhirîyi, illet yerine kabûl eder. Binâenaleyh itmâm‑ı rükûa mâni olan bir kısım zünnârların bağlanması ve secdenin ikmaline mâni olan bazı şapkaların giyilmesi, ubûdiyetten istiğnâ ve küfre teşebbüh etmeye emârelerdir. Gizli olan o sıfat‑ı küfriyenin yok olduğuna kat'iyyetle hükmedilemediğinden, bu gibi emârelere göre hükmedilir.
S — İnzar yapılmadıkça teklif nasıl yapılır?
C — İnzar yapılmadığı takdirde teklif de yapılmazsa, adem‑i tecziyelerine bir hüccet olur. Zîra, “Biz ne yapalım. Ne tebliğât yapıldı ve ne tekâliften haberimiz var.” diye mücâzâttan kurtuluşlarına bir medâr olur.
S — Cenâb‑ı Hakk’ın onların küfür ve temerrüdlerinden yaptığı ihbar, onların îmâna gelmelerini imtina' derecesine çıkarıyor. Mümteni' ve muhâl bir şey teklif edilir mi?
C — Cenâb‑ı Hakk’ın ihbarı, ilmi ve irâdesi, sebebden kat'‑ı nazarla, yalnız küfürlerine taalluk etmez. Ancak ihtiyarlarıyla küfürlerine birlikte taalluk eder. Bu ise ihtiyarlarını nefyetmez ki, teklif‑i bilmuhal olsun. Bu bahsin tafsilâtı gelecektir.
103
S — Îmân etmeyeceklerini ifâde eden ﴿لَايُؤْمِنُونَ﴾ ve emsâli âyetlere, onları îmân etmeye dâvet etmekten, adem‑i îmâna îmân çıkıyor. Bu ise, muhâl‑i aklîdir?
C — Onlara teklif edilen îmân, icmâlîdir; tafsîlî değildir. “Herbir âyete, herbir hükme ayrı ayrı, birer birer îmân ediniz!” diye teklif yapılmıyor ki bu mahzur lâzım gelsin.
Sonra, küfürlerini sîga‑i mâzi ile zikretmek, Hakkın izhâr ve isbâtından evvel onların, küfrü kucaklayıp kabûl etmelerine işârettir. Bunun içindir ki, onlara karşı inzarın adem‑i inzar gibi fâidesiz kaldığına, سَوَٓاءٌ kelimesiyle işâret yapılmıştır.
Sonra, fevkâniyeti ifâde eden عَلَيْهِمْ ’deki عَلٰى onların yüzleri yere yapışmış gibi, başlarını kaldırıp âmirlerinin sözünü dinleyemediklerine işârettir.
Ve kezâ mânâya bir zarar ve bir halel îrâs etmeyen ve terkine tercih edilen عَلَيْهِمْ ’in zikri, Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a nazaran, inzarın, adem‑i inzar gibi olmadığına işârettir. Zîra inzarda ecr ü sevâb vardır.
﴿ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ﴾ cümlesindeki hemze ile اَمْ müsâvâtı ifâde ettiğinden سَوَٓاءٌ kelimesine te'kiddir. Yâhut سَوَٓاءٌ kelimesinden müsâvâtın bir mânâsı, hemze ile اَمْ ’den ikinci mânâsı irâde edilir. Çünkü, müsâvâtın medârı ya adem‑i fâidedir veya mûcibin adem‑i vücûdudur.
S — İstifhâm şekliyle müsâvâtı ifâde etmekte ne mânâ vardır?
C — Yapmış olduğu fiilinde bir fâidesi olmayan muhâtabın fiilinin fâidesiz olduğuna latîf ve mukniâne bir vecihle îkaz edilmesi ancak istifhâm ile olur ki, muhâtab, fiilini düşündükten sonra, kötü neticesini nazara alarak kalbi mutmain olsun.
104
S — سَوَٓاءٌ kelimesi inzar ve adem‑i inzardan mecâz ise, aralarındaki alâka nedir?
C — İstifhâmın müsâvâtı tazammun etmesidir. Zîra istifhâm eden adamın bilgisine göre vücûd ile adem mütesâvîdir. Maahazâ bu gibi istifhâmlara verilen cevablar, ale'l‑ekser şu müsâvât‑ı zımniye ile verilir.
S — Mâzi sîgasıyla inzardan yapılan tâbir neye işârettir?
C — İkinci ve üçüncü inzarlara lüzum kalmadığına işârettir. Yani “yaptığın inzar fâide vermedi, bundan sonra da fâidesiz kalır.”
S — İnzar etmemekte fâidenin bulunmaması zâhirdir. ﴿اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ﴾ kaydında ne fâide vardır?
C — Sükût etmek, bazen muhâtabın insafa gelip matlûb işe muvâfakatine sebeb olur.
S — Kur'ân‑ı Kerîm, başka makamlarda terhîbden sonra terğîb de yaptığı hâlde, burada terğîbi terketmiştir. Esbâbı nedir?
C — Küfür makamına, ancak terhîb ve tahvif münâsibdir. Hem de küfür gibi mazarratları def'etmek, Cennet’i kazanmak gibi menfaatlerin celbinden daha evlâ ve daha te'sirlidir. Maahazâ buradaki terhîb, terğîbi de andırıyor. Çünkü, inzar ve adem‑i inzarı gören hayâl, zıddiyet münâsebetiyle, derhâl tebşîr ve adem‑i tebşîre intikal eder.
Azîzim! Herbir hükmün başka şeylere hizmet eden çok mânâları olduğu ve herbir hükümden takib edilen gizli maksadlar bulunduğu ve bu kelâmın da Hazret‑i Muhammed’e (A.S.M.) işâret eden mânâları olduğu gibi; küfrü takbih etmek maksadıyla büyük bir ölçüde tenkîratta bulunmuştur.
105
Ezcümle, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın görmekte olduğu zahmetlerin tahfifine ve göstermekte olduğu hırs ve şiddetin tehvinine medâr olmak için, mânâ‑yı harfî kabîlinden bazen îmâlarda bulunmuş ve eski resûllerin hâllerini nazara alarak, onlara iktidâ ile tesellî yollarını göstermiş ise de; bu, bir kanun‑u fıtrîdir; tahammül ve inkıyad lâzımdır diye lisân‑ı hâl ile ilân etmiştir.
Bu âyet ﴿وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ﴾ cümlesine kadar bütün eczâsıyla, küfrü takbih ve tenfîr ile nehyeder. Ve ehl‑i küfrü, tehdid ve tahvif ile küfürden terhîb eder. Ve kezâ, bütün kelimâtıyla, küfrün büyük bir musîbet olmakla beraber, lezzeti yok, elemi var; ni'meti yok, nıkmeti var diye ilân eder. Ve kezâ, bütün cümleleriyle küfrün herşeyden zararlı olduğunu tasrîh eder.
Evet, onlar îmân etmediklerinden ve cevher‑i rûhu ifsad ve bütün elemleri içine alan küfür musîbetine ma'rûz kaldıklarından لَمْ يُؤْمِنُوا’ya bedel كَفَرُوا tâbiriyle işâret edilmiştir.
Ve kezâ لَا يَتْرُكُونَ الْكُفْرَ kelimesine bedel ﴿لَا يُؤْمِنُونَ﴾ tâbiriyle, onların büyük musîbete ma'rûz kaldıkları gibi, pırlanta gibi cevher‑i îmânîyi de kaybettiklerine işârettir.
Ve kezâ, ﴿خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ﴾ cümlesiyle kalb ile vicdân, nur‑u îmân sâyesinde hakàik‑ı İlâhiye’nin tecellîsine mazhar olmakla menba'‑ı kemâlât, hayatdâr ve ziyâdâr oldukları hâlde; küfrün ihtiyar edilmesiyle; zulmetli, ıssız haşerât‑ı muzırra yuvasına inkılâb ettikleri için mühürlenmiş, kilitlenmiş ki, o korkunç yuvadaki akreplerden veya yılanlardan ictinâb edilmesine işâret edilmiştir.
106
Ve kezâ, ﴿وَعَلٰى سَمْعِهِمْ﴾ kelimesiyle, küfür sebebiyle kulağa ait pek büyük bir ni'meti kaybettiklerine işâret edilmiştir. Hattâ kulaktaki zar, nur‑u îmân ile ışıklandığı zaman, kâinâttan gelen manevî nidâları işitir. Lisân‑ı hâl ile yapılan zikirleri, tesbihâtları fehmeder. Hattâ o nur‑u îmân sâyesinde rüzgârların terennümatını, bulutların na'ralarını, denizlerin dalgalarının nağamâtını ve hâkezâ‥ yağmur, kuş ve sâire gibi her nev'iden Rabbânî kelâmları ve ulvî tesbihâtı işitir. Sanki kâinât, İlâhî bir mûsikî dâiresidir. Türlü türlü âvâzlarla, çeşit çeşit terennümatla kalblere hüzünleri ve Rabbânî aşkları intibâ' ettirmekle kalbleri, rûhları, nurânî âlemlere götürür, pek garîb misâlî levhaları göstermekle, o rûhları ve kalbleri lezzetlere, zevklere garkeder.
Fakat o kulak, küfür ile tıkandığı zaman, o lezîz, manevî, yüksek savtlardan mahrum kalır. Ve o lezzetleri îrâs eden âvâzlar, mâtem seslerine inkılâb eder. Kalbde, o ulvî hüzünler yerine, ahbabın fıkdânıyla ebedî yetîmlikler, mâlikin ademiyle nihâyetsiz vahşetler ve sonsuz gurbetler hâsıl olur.
Bu sırra binâendir ki, Şerîatça bazı savtlar helâl, bazıları da haram kılınmıştır. Evet; ulvî hüzünleri, Rabbânî aşkları îrâs eden sesler, helâldir. Yetîmâne hüzünleri, nefsânî şehevâtı tahrîk eden sesler, haramdır. Şerîatın ta'yin etmediği kısım ise, senin rûhuna, vicdânına yaptığı te'sire göre hüküm alır.
﴿وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ﴾ : Bu cümle ile rü'yete, yani göze ait büyük bir ni'met‑i basariyenin küfür ile kaybolduğuna işâret edilmiştir. Zîra, gözün nuru, nur‑u îmânla ışıklanırsa ve kavîleşirse, bütün kâinât gül ve reyhânlar ile müzeyyen bir Cennet şeklinde görünür. Gözün göz bebeği de, bal arısı gibi, bütün kâinât safhalarında menkûş gül ve çiçek gibi delillerinden, bürhânlarından alacağı ibret, fikret, ünsiyet gibi usâre ve şiralarından vicdânda o tatlı îmânlı balları yapacaktır.
107
Eğer o göz küfür zulmetiyle kör olursa; dünya, genişliğiyle beraber bir hapishâne şekline girer. Bütün hakàik‑ı kevniye, nazarından gizlenir. Kâinât, ondan tevahhuş eder. Kalbi, ahzân ve ekdâr ile dolar.
﴿وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ﴾ cümlesiyle, küfür şeceresinin âhirete ait zakkum gibi semeresine işâret edilmiştir.
﴿لَا يُؤْمِنُونَ﴾ kelimesi ise, inzar ile adem‑i inzar arasındaki müsâvâta nassederek سَوَٓاءٌ kelimesine te'kiddir.
108
7. Âyetin Tefsiri
﴿خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْۜ وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ﴾
Mukaddime
Bu âyetin üzerinde durmak icâb ediyor. Ehl‑i İ'tizâl, Ehl‑i Cebir, Ehl‑i Sünnet ve'l-Cemâat gibi ehl‑i kelâmın şu âyet‑i azîmenin altında yaptıkları muhârebe‑i ilmiyelerini dinleyelim. Zîra, bu gibi fikrî harbler, ehl‑i nazarı dikkate dâvet eder. Binâenaleyh, onların bu âyette takib ettikleri cihetleri kontrol lâzımdır.
Evet, Ehl‑i Sünnet ve'l-Cemâatin Sırat‑ı Müstakîm üzerine olduğunu, ötekilerin ya ifrata veya tefrite ma'rûz kaldıklarını isbât için, bazı münâsebetlerin zikri lâzımdır.
Birincisi
Tahakkuk etmiş hakàiktandır ki, te'sir‑i hakîki, yalnız ve yalnız Allah’ındır. Öyle ise, Ehl‑i İ'tizâl’in abde verdiği te'sir‑i hakîki hilâf‑ı hakikattir.
İkincisi
Allah, hakîmdir; öyle ise, sevâb ve ikàb abes değildir; ancak istihkaka göredir; öyle ise, ıztırar ve cebir yoktur.
Üçüncüsü
Herşeyin, biri mülk, diğeri melekût; yani biri dış, diğeri iç olmak üzere iki ciheti vardır.
Mülk ciheti, bazı şeylerde güzeldir, bazı şeylerde de çirkin görünür; âyinenin arka yüzü gibi.
Melekût ciheti ise, herşeyde güzeldir ve şeffâftır; âyinenin dış yüzü gibi. Öyle ise, çirkin görünen şeyin yaratılışı, çirkin değildir, güzeldir. Ve aynı zamanda o gibi çirkinlerin yaratılışı, mehâsini ikmal içindir. Öyle ise, çirkinin de bir nev'i güzelliği vardır. Binâenaleyh, bu hususta Ehl‑i İ'tizâl’in “Çirkin şeylerin halkı Allah’a ait değildir.” dedikleri safsataya mahal kalmadı.
109
Dördüncüsü
Meselâ darb ve katle terettüb eden elem ve ölüm gibi “hâsıl‑ı bilmasdar” ile tâbir edilen şey, mahlûk ve sâbit olmakla beraber, câmiddir. İlm‑i sarf’ta ma'lûmdur ki, câmidlerden ism‑i fâil gibi sıfatlar yapılamaz. Ancak kisbî, nisbî, itibarî olan mânâ‑yı masdarîden yapılabilir. Öyle ise, ölümün hàlıkı, kàtil değildir. Öyle ise, Ehl‑i İ'tizâl’in hatâlarına, hatâ nazarıyla bakılmalıdır.
Beşincisi
İnsanın katl gibi zâhirî ve ihtiyarî olan fiilleri, nefsin meyelânına intiha eder. Cüz'‑i ihtiyarî denilen şu nefis meyelânı üzerine münâzaalar deverân eder.
Altıncısı
Âdetullâh üzerine, irâde‑i külliye-i İlâhiye, abdin irâde‑i cüz'iyesine bakar. Yani, bunun bir fiile taallukundan sonra, o taalluk eder. Öyle ise cebir yoktur.
Yedincisi
İlim, ma'lûma tâbidir. Bu kaziyeye göre, ma'lûm, ilme tâbi değildir; çünkü devir lâzımgelir. Öyle ise, bir insan, amelen yaptığı bir fiilin esbâbını kadere havâle etmekle, taallül ve bahâneler gösteremez.
Sekizincisi
Ölüm gibi hâsıl‑ı bilmasdar denilen şey, kesb gibi bir masdara mütevakkıftır. Yani âdetullâh üzerine o, hâsıl‑ı bilmasdarın vücûduna şart kılınmıştır. Kesb denilen masdarda, çekirdek ve ukde‑i hayatiye meyelândır. Bu düğümün açılmasıyla, mes'eledeki düğüm de açılır.
Dokuzuncusu
Cenâb‑ı Hakk’ın ef'âlinde, tercih edici bir garaza, bir illete ihtiyaç yoktur. Ancak tercih edici, Cenâb‑ı Hakk’ın ihtiyarıdır.
110
Onuncusu
Bir emrin, behemehal bir müessirin te'siriyle vücûda gelmesi lâzımdır ki, tereccuh bilâ‑müreccih lâzım gelmesin. Amma itibarî emirlerde tahsîs edici bir şey bulunmasa bile muhâl lâzım gelmez.
Onbirincisi
Bir şey, vücûdu vâcib olmadıkça vücûda gelmez. Evet, irâde‑i cüz'iyenin taallukuyla irâde‑i Külliyenin taalluku bir şeyde ictimâ' ettikleri zaman, o şeyin vücûdu vâcib olur ve derhâl vücûda gelir.
Onikincisi
Bir şeyi bilmekle, mâhiyetini bilmek lâzım gelmez. Ve bir şeyi bilmemekle, o şeyin adem‑i vücûdu lâzım gelmez. Binâenaleyh, cüz'‑i ihtiyarînin mâhiyetinin tâbir edilememesi, vücûdunun kat'iyyetine münâfî değildir.
Nazar‑ı dikkatinize arzettiğim şu esâsları tam mânâsıyla anladıktan sonra, şu ma'ruzâtımı da dinleyiniz:
Biz Ehl‑i Sünnet ve'l-Cemâat, Ehl‑i İ'tizâl’e karşı diyoruz ki: Abd, kesb denilen masdardan neş'et eden, hâsıl‑ı bilmasdar olan esere hàlık değildir. Abdin elinde ancak ve ancak kesb vardır. Zîra Allah’tan başka müessir‑i hakîki yoktur. Zâten tevhid de öyle ister.
Sonra Ehl‑i Cebr’e döner söyleriz ki: Abd, bir ağaç gibi bütün bütün ıztırar ve cebir altında değildir. Elinde küçük bir ihtiyar vardır. Çünkü Cenâb‑ı Hak hakîmdir; cebir gibi zulümleri intac eden şeylerden münezzehtir.
S — Cüz'‑i ihtiyarî denilen şey nedir? Ne kadar etrafı kazılırsa, altından cebir çıkıyor! Bu, nasıl bir şeydir?
C — Birincisi: Fıtrat ile vicdân, ihtiyarî emirleri, ıztırarî emirlerden tefrik eden gizli bir şeyin vücûduna şehâdet ediyorlar. Ta'yin ve tâbirine olan acz, vücûduna halel getirmez.
111
İkincisi: Abdin bir fiile olan meyelânı Eş'arîlerin mezhebi gibi mevcûd bir emir ise de, o meyelânı bir fiilden diğer bir fiile çevirmekle yapılan tasarruf, itibarî bir emir olup abdin elindedir. Eğer Mâturidîlerin mezhebi gibi o meyelânın bizzat bir emr‑i itibarî olduğuna hükmedilirse, o emr‑i itibarînin sübût ve taayyünü, kendisinin bir illet‑i tâmme olduğunu istilzam etmez ki, irâde‑i Külliyeye ihtiyaç kalmasın. Çünkü çok defalar meyelânın vukû'unda fiil vâki olmaz.
Hülâsa: Âdetullâhın cereyanı üzerine hâsıl‑ı bilmasdarın vücûdu, masdara mütevakkıftır. Masdarın esâsı ise, meyelândır. Meyelân veya meyelândaki tasarruf mevcûdâttan değildir ki, bir müessire ihtiyacı olsun. Ma'dûm da değildir ki, hâsıl‑ı bilmasdar gibi mevcûd olan bir şeyin vücûduna şart kılınmasına veya sevâb ve ikàba sebeb olmasına cevâz olmasın.
S — İlm‑i ezelînin veya irâde‑i ezeliyenin bir fiile taallukları ihtiyara mahal bırakmıyor?
C —
Birincisi: Abdin ihtiyarından neş'et eden bir fiile, ilm‑i ezelînin taalluku, o ihtiyara münâfî ve mâni değildir. Çünkü müessir, ilim değildir, kudrettir. İlim, ma'lûma tâbidir.
İkincisi: İlm‑i ezelî, muhît olduğu için, müsebbebâtla esbâbı birlikte abluka eder, içine alır. Yoksa ilm‑i ezelî, zannedildiği gibi uzun bir silsilenin başı değildir ki, esbâbdan teğâfül ile, yalnız müsebbebât o mebde'e isnâd edilsin.
Üçüncüsü: Ma'lûm nasıl bir keyfiyet üzerine olursa, ilim öylece taalluk eder. Öyle ise, ma'lûmun mekàyisi ve esbâbı, Kadere isnâd edilemez.
112
Dördüncüsü: Zannedildiği gibi, irâde‑i külliyenin bir defa müsebbebe, bir defa da sebebe ayrı ayrı taalluku yoktur. Ancak, müsebbeble sebebe bir taalluku vardır.
Bu mezheblerin nokta‑i nazarlarını bir misâl ile izâh edelim:
Bir adam, bir âletle bir şahsı öldürse, sebebin ma'dûm olduğunu farzedersek, müsebbebin keyfiyeti nasıl olur?
Ehl‑i Cebr’in nokta‑i nazarları: “Ölecekti.” Çünkü, onlarca taalluk ikidir. Ve sebeble müsebbeb arasında inkıtâ' câizdir.
Ehl‑i İ'tizâl’ce: “Ölmeyecekti.” Çünkü onlarca muradın irâdeden tehallüfü câizdir.
Ehl‑i Sünnet ve'l-Cemâatçe, bu misâlde sükût ve tevakkuf lâzımdır. Çünkü, irâde‑i Külliyenin sebeble müsebbebe bir taalluku vardır. Bu itibarla, sebebin ademi farzedilirse, müsebbebin de farz‑ı ademi lâzımgelir. Çünkü taalluk birdir. Cebir ve İ'tizâl, ifrat ve tefrittir.
113