352
31‑33. Âyetlerin Tefsiri
﴿وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ❋ قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ❋ قَالَ يَٓا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۚ فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۙ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ﴾
Cenâb‑ı Hak, bütün eşyanın isimlerini Âdem’e (A.S.) öğretti. Sonra o eşyayı melâikeye göstererek dedi ki: “Eğer iddianızda sâdık iseniz, bunların isimlerini bana söyleyiniz.” Melâike, dediler ki: “Seni her nekàisten tenzîh ve bütün sıfât‑ı kemâliye ile muttasıf olduğunu ikrar ederiz. Senin bize öğrettiğin ilimden başka bir ilmimiz yoktur; herşeyi bilici ve her kimseye liyâkatine göre ilim ve irfan ihsân edici sensin.” Cenâb‑ı Hak dedi ki: “Yâ Âdem! Bunların isimlerini onlara söyle.” Vaktâ ki Âdem, isimlerini onlara söyledi, Cenâb‑ı Hak dedi ki: “Size demedim mi semâvât ve arzın gaybını bilirim ve sizin Âdem hakkında lisânla izhâr ettiğinizi ve kalben gizlediğinizi bilirim.”
Mukaddime
Bu ta'lim‑i esmâ mes'elesi; ya Hazret‑i Âdem Aleyhisselâm’ın melâikenin inkârlarına karşı mu'cizesi olup, melâikeyi inkârdan ikrara icbar etmiştir; yâhut melâikenin, hilâfetine i'tirâz ettikleri nev'‑i beşerin, hilâfete liyâkatini melâikeye kabûl ettirmek için izhâr ettiği bir mu'cizedir.
353
Ey arkadaş! Herşeyin Kitab‑ı Mübîn’de mevcûd olduğunu tasrîh eden ﴿وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ﴾ âyet‑i kerîmesinin hükmüne göre; Kur'ân‑ı Kerîm, zâhiren ve bâtınen, nassen ve delâleten, remzen ve işâreten her zamanda vücûda gelmiş veya gelecek herşeyi ifâde ediyor. Buna binâen, gerek enbiyânın kıssa ve hikâyeleri, gerek mu'cizeleri hakkında Kur'ân‑ı Kerîm’in işârâtından fehmettiğime göre, (Hâşiye) mu'cizât‑ı enbiyâdan iki gaye ve hikmet takib edilmiştir.
Birincisi: Nübüvvetlerini halka tasdik ve kabûl ettirmektir.
İkincisi: Terakkiyât‑ı maddiye için lâzım olan örnekleri nev'‑i beşere göstererek, o mu'cizelerin benzerlerini meydâna getirmek için nev'‑i beşeri teşvik ve teşci' etmektir. Sanki Kur'ân‑ı Kerîm, enbiyânın kıssa ve hikâyeleriyle terakkiyâtın esâslarına, temellerine parmakla işâret ederek: “Ey beşer! Şu gördüğün mu'cizeler, birtakım örnek ve nümûnelerdir. Telâhuk‑u efkârınızla, çalışmalarınızla şu örneklerin emsâlini yapacaksınız.” diye ihtar etmiştir. Evet mâzi, istikbâlin âyinesidir; istikbâlde vücûda gelecek icâdlar, mâzide kurulan esâs ve temeller üzerine bina edilir. Evet şu terakkiyât‑ı hâzıra, tamamıyla dinlerden alınan işâretlerden, vecîzelerden hâsıl olan ilhâmlar üzerine vücûda gelmişlerdir. Evet:
1. İlk saat ve sefîne, mu'cize eliyle beşere verilmiştir.
2. Kâinâtın ihtiva ettiği bütün nev'ilerin isimlerini, sıfatlarını, hàssalarını beyân zımnında beşerin telâhuk‑u efkârıyla meydâna gelen binlerce fünûn sâyesinde, ﴿وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا﴾ âyetiyle işâret edilen Hazret‑i Âdem’in mu'cizesine mazhar olmuştur.
354
3. Bütün san'atların medârı olan demirin yumuşatılıp kullanılması sâyesinde icâd edilen bu kadar terakkiyâtla nev'‑i insan, ﴿وَاَلَنَّا لَهُ الْحَد۪يدَ﴾ âyetiyle işâret edilen Hazret‑i Dâvud’un mu'cizesine mazhardır.
4. Yine telâhuk‑u efkâr ile, tayyare gibi, icâd edilen terakkiyât‑ı havâiye sâyesinde nev'‑i beşer ﴿غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ﴾ âyetiyle sür'ati beyân edilen Hazret‑i Süleyman’ın mu'cizesine yaklaşıyor.
5. Kıraç ve kumlu yerlerden suları çıkartan santrifüj âleti, ﴿اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ﴾ âyetiyle işâret edilen Hazret‑i Mûsa’nın (A.S.) asâsından ders almıştır.
6. Tecrübeler sâyesinde ve telâhuk‑u efkâr ile husûle gelen terakkiyât‑ı tıbbiye, Hazret‑i İsâ’nın (A.S.) mu'cizesinin ilhâmâtındandır.
Hakikaten şu mu'cizeler ile bu terakkiyât arasında pek büyük münâsebet ve muvâfakat vardır. Evet dikkat eden adam, bilâ‑tereddüd, o mu'cizeler bu terakkiyâta birer mikyâs ve nümûnelerdir diye hükmeder.
Ve kezâ, ﴿يَا نَارُ كُون۪ي بَرْدًا وَسَلَامًا﴾ âyet‑i kerîmesinin delâletine göre, Hazret‑i İbrahim ateşe atıldığı zaman, ateşin harâreti bürûdete inkılâb etmesi, beşerin keşfettiği yakıcı olmayan mertebe‑i nâriyeye örnek ve me'hazdir.
355
7. ﴿لَوْلَٓا اَنْ رَاٰ بُرْهَانَ رَبِّه۪﴾ âyet‑i kerîmesinin – bir kavle göre – işâret ettiği gibi…
Hazret‑i Yûsuf’un (A.S.), Kenan’da bulunan babasının timsâlini görür görmez Zeliha’dan geri çekilmesi ve kervanları Mısır’dan avdet ettiğinde Hazret‑i Yakub’un ﴿اِنّ۪ي لَاَجِدُ ر۪يحَ يُوسُفَ﴾ Yani: “Ben Yûsuf’un kokusunu alıyorum.” demesi. Ve kezâ celb ilmine âgâh bir vezirin, Hazret‑i Süleyman’a “gözünü açıp yumuncaya kadar Belkîs’in tahtını getiririm” demesine işâret eden ﴿اَنَا اٰت۪يكَ بِهِ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ﴾ âyet‑i kerîmesi, pek uzak mesâfelerden celb‑i savt, sûret vesâire gibi beşerin keşfettiği veya edeceği icâdâta nümûne ve me'hazdirler.
8. “Hazret‑i Süleyman’a, kuş dilini öğrettik” mânâsında ﴿عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ﴾ olan âyet‑i kerîme; beşerin keşfiyâtından radyo, papağan, güvercin gibi âlât ve hayvanların konuşmalarına ve mühim işlerde kullanılmasına me'hazdir.
Ve hâkezâ, beşerin henüz keşfedemediği çok mu'cizeler vardır; istikbâlde yavaş yavaş keşfine muvaffak olur.
Bu âyetin nazmında dahi emsâli gibi “üç vecih” vardır.
Birinci Vecih
Evvelki âyetle irtibatıdır. Şöyle ki:
1. İnsanın hilkati hakkında melâikenin i'tirâzlarına, evvelki âyette umumî, fehmi kolay, iknâ edici bir cevab verilmiştir. Bu âyetle, avâm ve hàvâssı iknâ eden tafsilâtlı bir cevab verilmiştir.
2. Evvelki âyette, beşerin hilâfet mes'elesi tasrîh edilmiştir; bu âyette ise, nev'‑i beşerin melâikeye karşı gösterdiği mu'cize ile, da'vâ‑yı hilâfeti isbât edilmiştir.
3. Evvelki âyette, beşerin melâikeye tereccuh etmesine işâret edilmiştir; bu âyette, tereccuhunun illetine işâret edilmiştir.
4. Beşerin arzda hilâfet‑i kübrâya mazhar olmasına evvelki âyetle delâlet edilmiştir; burada ise, bütün tecelliyâta mazhar bir nüsha‑i câmia olarak gösterilmiştir. Bu da, ayrı ayrı isti'dâdlara mâlik ve ilim ve istifadelerinin yolları çok olduğundandır. Evet beşer, zâhir ve bâtın havâs ve duygularıyla, bilhassa derinliğine nihâyet olmayan vicdânıyla kâinâtı ihâta etmiş bir kàbiliyettedir.
356
İkinci Vecih
Cümlelerin birbiriyle irtibatlarıdır. Şöyle ki:
﴿وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ﴾ cümlesi, ﴿اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ﴾ cümlesinin mazmununu tahkîk ve icmâlini tafsîl ve ibhamını tefsirdir.
Ve kezâ, Cenâb‑ı Hakk’ın arzında beşerin halife olması, Allah’ın hükümlerini icra ve kanunlarını tatbik etmesi içindir. Bu ise, tam bir ilme mütevakkıftır.
Ve kezâ, birinci âyette, kelâmın sevkiyâtı iktizasınca şöyle bir takdir olacaktır: Âdem’i halketti, tesviye etti, cesedine nefh‑i rûh etti, terbiye etti, sonra esmâyı ta'lim etti ve hilâfete namzed kıldı. Sonra vaktâ ki Âdem’i melâikeye tercih etmekle rüchân mes'elesinde ve hilâfet istihkakında ilm‑i esmâ ile mümtâz kıldı, makamın iktizası üzerine, eşyayı melâikeye arz ve onlardan muârazayı taleb etti; sonra melâike aczlerini hissetmekle Cenâb‑ı Hakk’ın hikmetini ikrar ettiler. Kur'ân‑ı Kerîm, buna işâreten,﴿ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ﴾dedikten sonra,
قَالُوا evvelce iblisin enâniyet ve kibrine kanarak yaptıkları istifsardan pişman olarak ﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾ dediler.
357
Sonra vaktâ ki isti'dâdlarının adem‑i câmiiyetinden dolayı, melâikenin aczi zâhir oldu; makamın iktizası üzerine, Âdem’in iktidarının beyânı icâb etti ki, muâraza tamam olsun. Bunun için, ﴿قَالَ يَٓا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْ﴾hitâbıyla Âdem’e fermân etti.
Sonra vaktâ ki mes'ele tebeyyün etti ve hikmetin sırrı zâhir oldu, geçen cevab‑ı icmâlînin bu tafsilâta netice kılınması makamın iktizasından olduğuna binâen, ﴿قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَاكُنْتُمْ تَكْتُمُونَ﴾
Yani: “Sizin ketmettiğiniz şeyi bilirim.”
Şu mukâvele ve mükâlemeden anlaşılıyor ki; iblisin enâniyeti, kibri, melâikeye sirâyet etmiştir ve yaptıkları istifsara, bir tâifenin i'tirâzı da karışmıştır.
Üçüncü Vecih
Cümlelerin hey'et ve nükteleri:
﴿وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا﴾ Yani: Cenâb‑ı Hak, Âdem’i (A.S.) bütün kemâlâtın mebâdîsini tazammun eden àlî bir fıtratla tasvir etmiştir ve bütün maâlînin tohumlarına mezraa olarak yüksek bir isti'dâd ile halketmiştir ve mevcûdâtı ihâta eden ulvî bir vicdân ve ihâtalı on duygu ile techiz etmiştir ve bu üç meziyet sâyesinde, bütün hakàik‑ı eşyayı öğretmeye hazırlamıştır, sonra bütün esmâyı kendisine öğretmiştir. Demek bu cümlenin evvelindeki (و) şu mukadder olan üç cümleye işârettir.
358
عَلَّمَ : Bu kelimenin ihtiyar edilmesi, ilmin ulüvv‑ü kadrine ve kadrinin yüksek derecesine ve hilâfete mihver olduğuna işârettir.
Ve kezâ, esmânın tevkîfine, yani Şâri' tarafından bildirilmiş olduğuna remzdir. Zâten esmâ ile müsemmeyât arasında takib edilen münâsebât‑ı vaz'iye, bunu te'yid ediyor.
Ve kezâ, mu'cizenin vâsıtasız Allah’ın fiili olduğuna îmâdır. Fakat felâsifeye göre hàrikalar, ervâh‑ı hàrikanın fiilidir.
اٰدَمَ : Hilâfeti irâde edilen ve Âdem ismiyle tesmiye edilen küre‑i arzın sâhibi şahs‑ı ma'huddur. İsminin tasrîhi, teşrîf ve teşhîri içindir.
اَلْاَسْمَٓاءَ : İsim ve sıfat ve hâsiyet gibi eşyayı birbirinden ayırıp temyiz ve ta'yin eden alâmet ve nişanlardır; yâhut insanlar arasında münkasım olan lûgatlardır.
عَرَضَهُمْ : Arzedilen, eşya olduğu hâlde zamîrin esmâya rücûundan ismin ayn‑ı müsemmâ olduğuna kàil olan Ehl‑i Sünnet’in mezhebine işârettir.
359
كُلَّهَا : Âdem’in melâikeden cihet‑i imtiyazı ve melâikenin muârazadan sebeb ve medâr‑ı aczi, esmânın hey'et‑i mecmuası olduğuna işârettir. Yoksa esmânın bir kısmını, belki kısm‑ı a'zamını melekler de bilirler.
﴿ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ﴾
ثُمَّ : Terâhî ve bu'd‑u mesâfeyi ifâde ettiği cihetle, şöyle bir takdire işârettir.هُوَ اَكْرَمُ مِنْكُمْ وَاَحَقُّ بِالْخِلَافَةِ Yani, “Âdem, sizden daha kerîm ve hilâfete daha müstehak ve lâyıktır.”
عَرَضَهُمْ : Müşterilere gösterilmek üzere kumaş toplarının açılıp arzedildiği gibi, eşyanın envâ'ı da bastedilerek enzâr‑ı melâikeye gösterilmiştir. Bu tâbirden şöyle bir işâret çıkıyor ki; mevcûdât, müdrik ve âlimin malıdır. İlim ile alır, isimle ahzeder, sûretlerinin temessülüyle temellük eder.
هُمْ : Müzekker ve âkıller cemâatinden kinâyedir. Burada müzekkerin müennese ve âkılın gayr‑ı âkıle tağlib ve teşmîliyle, mecâzen envâ'‑ı eşyaya ircâ edilmiştir. Bu itibarla, هُمْ kelimesinde bir mecâz, iki tağlib vardır. Bu mecâz ile o tağlibleri icbar eden esbâb, عَرَضَ kelimesinin işâret ettiği üslûbdur. Çünkü melâikeye envâ'‑ı eşyanın arzı, manevî bir resm‑i geçit manzarasını andırıyor. Ma'lûm ya, resm‑i geçitleri yapan, müzekker ve âkıl insanlardır. Bunun için, burada iki tağlibe ve dolayısıyla bir mecâza mecburiyet hâsıl olmuştur.
360
عَلٰى : Arzedilenin levh‑i a'lâda nakşedilen sûretler olduğuna işârettir.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾(❋)
﴿وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴾
Mütercimin Beyânı
Allah’ın avn ü inâyetiyle; ümîdimin, iktidarımın fevkınde şu tercümeyi iyi‑kötü yaptım. Noksanları çoktur, müellifçe ıslahları lâzımdır. Zâten onun himmetiyle bu kadarını ancak yapabildim; yoksa, nazm‑ı Kur'ân’daki îcâzlı olan i'câzı, kısa ve vecîz olarak beyân eden bu tefsiri; sönük, kör bir fikirle tercüme etmek, Abdülmecîd’in işi değildir. Yine onun fart‑ı şefkatinden himmeti yetişti, ikmaline muvaffak oldum.
Müellifin küçük kardeşi ve Nur talebesi Abdülmecîd
361
Ecnebî Feylesofların Kur'ânı Tasdiklerine Dair Şehâdetleri
Bu Feylesofların Kur'ân hakkındaki senâlarının bir hülâsası Küçük Tarihçe‑i Hayat’ta ve “Nur Çeşmesi Mecmuası”nda yazılmıştır.
Prens Bismarck’ın Beyânâtı
Sana Muâsır Bir Vücûd Olamadığımdan Müteessirim Ey Muhammed! (A.S.M.)
Muhtelif devirlerde, beşeriyeti idare etmek için taraf‑ı Lâhutîden geldiği iddia olunan bütün münzel semâvî kitapları tam ve etrafıyla tedkik ettimse de, tahrif olundukları için, hiçbirisinde aradığım hikmet ve tam isabeti göremedim. Bu kanunlar değil bir cem'iyet, bir hâne halkının saâdetini bile te'min edecek mâhiyetten pek uzaktır. Lâkin Muhammedîlerin Kur'ânı, bu kayıttan âzâdedir. Ben, Kur'ânı her cihetten tedkik ettim, her kelimesinde büyük hikmetler gördüm. Muhammedîlerin düşmanları, bu kitab Muhammed’in (A.S.M.) zâde‑i tab'ı olduğunu iddia ediyorlarsa da, en mükemmel, hattâ en mütekâmil bir dimağdan böyle hàrikanın zuhûrunu iddia etmek, hakikatlere göz kapayarak kin ve garaza âlet olmak mânâsını ifâde eder ki, bu da ilim ve hikmetle kàbil‑i te'lif değildir. Ben, şunu iddia ediyorum ki; Muhammed (A.S.M.) mümtâz bir kuvvettir. Destgâh‑ı Kudretin böyle ikinci bir vücûdu imkân sahasına getirmesi ihtimalden uzaktır.
362
Sana muâsır bir vücûd olamadığımdan dolayı müteessirim ey Muhammed (A.S.M.)! Muallimi ve nâşiri olduğun bu kitab, senin değildir; o Lâhutîdir. Bu kitabın Lâhutî olduğunu inkâr etmek, mevzû ilimlerin butlânını ileri sürmek kadar gülünçtür. Bunun için, beşeriyet senin gibi mümtâz bir kudreti bir defa görmüş, bundan sonra göremeyecektir. Ben, huzur‑u mehâbetinde kemâl‑i hürmetle eğilirim.
Prens Bismarck
En Temiz ve En Doğru Din, Müslümanlıktır
Meşhûr muharrir, müsteşrik, edebiyât‑ı Arabiye mütehassısı ve Kur'ân‑ı Kerîm’in mütercimi Doktor Maurice (Moris) şöyle diyor:
Bizans Hıristiyanlarını, içine düştükleri bâtıl i'tikàdlar girîvesinden, ancak Arabistan’ın Hirâ Dağı’nda yükselen ses kurtarabilmiştir. İlâhî kelimeyi en ulvî makama yükselten ses, bu ses idi. Fakat Rûmlar bu sesi dinleyememişlerdi. Bu ses, insanlara en temiz ve en doğru dini ta'lim ediyordu. O yüksek din ki, onun hakkında, Godfrey Higgins gibi muhakkìk bir fâzıl, şu sözleri pek haklı olarak söylüyor: “Bu dinde mukaddes sular, şâyân‑ı teberrük eşya, esnâm ve azîzler, yâhut a'mâl‑i sâlihadan mücerred îmânı müfîd tanıyan akîdeler, yâhut sekerât‑ı mevt esnâsında nedâmetin bir fâide vereceğini ifâde eden sözler, yâhut başkaları tarafından vukû' bulacak duâ ve niyâzların günahkârları kurtaracağına dair ifâdeleri yoktur. Çünkü bu gibi akîdeler, onları kabûl edenleri alçaltmıştır.”
363
Zamanlar Geçtikçe, Kur'ânın Ulvî Sırları İnkişaf Ediyor
Doktor Maurice (Moris), Le parler Française Roman (Löparle Franses Roman) ünvânlı gazetede, Kur'ânın Fransızca mütercimlerinden Salamon Reinach’ın tenkidâtına verdiği cevapta diyor ki:
Kur'ân nedir? Her tenkidin fevkınde bir fesâhat ve belâğat mu'cizesidir. Kur'ânın, üçyüzelli milyon Müslümanın göğsünü haklı bir gururla kabartan meziyeti, Onun, her mânâyı hüsn‑ü ifâde etmesi itibariyle, münzel kitapların en mükemmeli ve ezelî olmasıdır. Hayır, daha ileri gidebiliriz:Kur'ân, Kudret‑i Ezeliyenin, inâyet ile insana bahşettiği kütüb‑ü semâviyenin en güzelidir. Beşeriyetin refahı nokta‑i nazarından Kur'ânın beyânâtı, Yunan Felsefesinin ifâdâtından pek ziyâde ulvîdir. Kur'ân, arz ve semânın Hàlık’ına hamd ü şükrânla doludur. Kur'ânın her kelimesi, herşeyi yaratan ve herşeyi hâiz olduğu kàbiliyete göre sevk ve irşad eden Zât‑ı Kibriyâ’nın azametinde mündemicdir.
Edebiyât ile alâkadar olanlar için Kur'ân, bir kitab‑ı edebdir. Lisân mütehassısları için Kur'ân, bir elfâz hazinesidir. Şâirler için Kur'ân, bir âhenk menba'ıdır. Bundan başka bu kitab; ahkâm ve fıkıh nâmına bir muhît‑i maâriftir.
Dâvud’un (A.S.) zamanından, Jan Talmus’un devrine kadar gönderilen kitapların hiçbiri, Kur'ân‑ı Kerîm’in âyetleriyle muvaffakıyetli bir şekilde rekabet edememiştir. Bundan dolayıdır ki, Müslümanların yüksek sınıfları, hayatın hakikatini kavramak nokta‑i nazarından ne kadar tenevvür ederlerse, o derece Kur'ân ile alâkadar oluyorlar ve O’na o kadar ta'zîm ve hürmet gösteriyorlar.
364
Müslümanların Kur'ân’a hürmetleri dâima tezâyüd etmektedir. İslâm muharrirleri, Kur'ân âyetlerini iktibas ile yazılarını süslerler ve o yazılar o âyetlerden mülhem olurlar. Müslümanlar, tahsil ve terbiye itibariyle yükseldikçe, fikirlerini o nisbette Kur'ân’a istinâd ettiriyorlar. Müslümanlar, kitaplarına âşıktırlar ve O’nu, kalblerinin bütün samîmiyetiyle mukaddes tanırlar. Hâlbuki, Kütüb‑ü İlâhiye’ye nâil olan diğer milletler, ne kitaplarına ehemmiyet verirler ve ne de onlara hürmet gösterirler.
Müslümanların, Kur'ân’a hürmetlerinin sebebi; bu kitab pâyidâr oldukça, başka bir dinî rehbere arz‑ı ihtiyaç etmeyeceklerini anlamalarıdır. Fi'l‑hakîka, Kur'ânın fesâhat, belâğat ve nezâhet itibariyle mümtâziyeti, Müslümanları başka belâğat aramaktan vâreste kılmaktadır. Edebî dehâların ve yüksek şâirlerin, Kur'ân huzurunda eğildikleri bir vâkıadır. Kur'ânın, her gün daha fazla tecellî etmekte olan güzellikleri, her gün daha fazla anlaşılan fakat bitmeyen esrârı, şiir ve nesirde üstad olan Müslümanları, üslûbunun nezâhet ve ulviyeti huzurunda diz çökmeye mecbur etmektedir. Müslümanlar, Kur'ânı tâ rûz‑u haşre kadar pâyidâr kalacak kıymet biçilmez bir hazine addeylerler ve onunla pek haklı olarak iftihar ederler. Müslümanlar, Kur'ânı, en fasîh sözlerle, en rakìk mânâlarla coşan bir nehre benzetirler.
Şâyet Monsieur Renaud (Mösyö Reno), İslâm Âlemiyle temâs etmek fırsatını elde edecek olursa, münevver ve terbiyeli Müslümanların, Kur'ân’a karşı en yüksek hürmeti perverde ettiklerini ve onun evâmir‑i ahlâkıyesine fevkalâde riâyetkâr olduklarını ve bunun haricine çıkmamaya gayret ettiklerini görürdü.
Yeni nesiller ve asrî mekteblerin me'zunları da, Kur'ân’a ve Müslümanlığa karşı müstehziyâne bir cümlenin sarfına tahammül etmemektedirler. Çünkü Kur'ân, iki sıfatla bu ehliyeti hâizdir.
Bunların birincisi: Bugün ellerde tedâvül eden Kur'ânın Hazret‑i Muhammed’e (A.S.M.) vahiy olunan kitabın aynı olmasıdır. Hâlbuki, İncil ile Tevrat hakkında birçok şübheler ileri sürülmektedir.
365
İkincisi: Müslümanlar, Kur'ânı, Arapçanın en kuvvetli muhâfızı ve esâsât‑ı diniyenin amelî bir mâhiyet almasının en kuvvetli menba'ı telâkki ederler.
Binâenaleyh, Monsieur Renaud (Mösyö Reno) eserini tashih edecek olursa, bu tercümesiyle, insanları tenvir hususunda insanlığa büyük bir muâvenette bulunur ve bâtıl i'tikàdların hududlarını târ ü mâr etmeye hàdim olur.
Doktor Maurice
Nur Çeşmesinde ve Risale‑i Nurda yazılan bu nev'i feylesoflardan kırk altıncısıdır.
Zât‑ı Kibriyâ Hakkındaki Âyetlerin Ulviyeti ve Kur'ânın Kudsî Nezâheti
Mister John Davenport, “Hazret‑i Muhammed (A.S.M.) ve Kur'ân‑ı Kerîm” ünvânlı eserinde Kur'ân‑ı Kerîm’den bahsederken şu sözleri söylüyor:
Kur'ânın sayısız hususiyetleri içinde bilhassa ikisi fevkalâde mühimdir.
1. Zât‑ı Kibriyâ’yı ifâde eden âyâtın âhengindeki ulviyettir. Kur'ân‑ı Kerîm, beşerî zaaflardan herhangi birisini Zât‑ı Kibriyâ’ya isnâddan münezzehtir.
2. Kur'ân – başından sonuna kadar – gayr‑ı belîğ, gayr‑ı ahlâkî, yâhut terbiyeye muhâlif fikirlerden, cümlelerden ve hikâyelerden tamamen münezzehtir.
Hâlbuki bütün bu nâkìsalar, Hıristiyanların ellerindeki muharref Kitab‑ı Mukaddes’te mebzûliyetle vardır.
John Davenport
366
Kur'ân, Serâpâ Samîmiyet ve Hakkâniyetle Doludur
Carlyle (Karlayl) şöyle diyor:
Kur'ânı bir kere dikkatle okursanız, Onun hususiyetlerini izhâra başladığını görürsünüz. Kur'ânın güzelliği, diğer bütün edebî eserlerin güzelliklerinden kàbil‑i temyizdir. Kur'ânın başlıca hususiyetlerinden biri, Onun asliyetidir.
Benim fikir ve kanâatime göre Kur'ân, serâpâ samîmiyet ve hakkâniyetle doludur. Hazret‑i Muhammed’in (A.S.M.) cihana tebliğ ettiği dâvet, hak ve hakikattir.
Carlyle
Müslümanlık, Tecessüd ve Teslîs Akîdesini Reddeder
İngiltere’nin en meşhûr ve en büyük müverrihlerinden Edward Gibbon (Edvord Gibın) “Roma İmparatorluğunun İnhitat ve Sukùtu” adlı eserinde şöyle diyor:
Ganj Nehri ile, Bahr‑i Muhît-i Atlasî (Atlas Okyanusu) arasındaki memleketler; Kur'ânı, bir kanun‑u esâsî ve teşrî‑i hayatın rûhu olarak tanımışlardır. Kur'ânın nazarında, satvetli bir hükümdarla, zavallı bir fakir arasında fark yoktur. Kur'ân, bu gibi esâslar üzerinde öyle bir teşri' vücûda getirmiştir ki, dünyada bir nazîri yoktur.
Müslümanlığın esâsâtı; teslîsiyet ve Allah’ın tecessüdiyetini ve vahdet‑i vücûd akîdesini reddetmektedir. Bu mutasavvifâne akîdeler üç kuvvetli ulûhiyetin mevcûdiyetini ve Mesih’in, Allah’ın oğlu – hâşâ! – olduğunu öğretmektedir. Fakat bu akîdeler, ancak müteassıb Hıristiyanları tatmin edebilir; hâlbuki Kur'ân, bu gibi karışıklıklardan, ibhamlardan âzâdedir.
Kur'ân, Allah’ın birliğine en kuvvetli delildir. Feylesofâne bir dimağa mâlik olan bir muvahhid, İslâmiyetin nokta‑i nazarını kabûl etmekte hiç tereddüd etmez. Müslümanlık, belki bugünkü inkişaf‑ı fikrîmizin seviyesinden daha yüksek bir dindir.
Edward Gibbon
367
Hàlık’ın Hukukuyla Mahlûkatın Hukukunu En Mükemmel Sûrette Ancak Müslümanlık Ta'rif Etmiştir
Kur'ânın telkin ve Hazret‑i Muhammed’in (A.S.M.) tebliğ ettiği esâsâttan mükemmel bir ahlâk mecellesi vücûd bulur. Esâsât‑ı Kur'âniyenin muhtelif memleketlerde insanlığa ettiği iyiliği ve ettikten sonra da Allah’a takarrüb etmek isteyen insanları Cenâb‑ı Hakk’a rabtettiğini inkâr etmek mümkün değildir.
Hàlık’ın hukuku ile mahlûkun hukuku, ancak Müslümanlık tarafından mükemmel bir sûrette ta'rif olunmuştur. Bunu yalnız Müslümanlar değil, Hıristiyanlar da Mûsevîler de itiraf ediyorlar.
Marmaduke Pickthall (Marmadük Piktol)
Kur'ân ile Kavânîn‑i Tabîiye Arasında Tam Bir Âhenk Vardır
Yeni keşfiyâtın veyâhut ilim ve irfanın yardımıyla hallolunan, yâhut halline uğraşılan mesâil arasında bir mes'ele yoktur ki İslâmiyetin esâsâtıyla teâruz etsin. Bizim, Hıristiyanlığı, kavânîn‑i tabîiye ile te'lif için sarfettiğimiz mesâîye mukâbil, Kur'ân‑ı Kerîm ve Kur'ânın ta'limiyle kavânîn‑i tabîiye arasında tam bir âhenk görülmektedir. Kur'ân, her hürmete şâyân olan eserdir.
Levazaune (Lövazon)
368
Kur'ân, Bütün İyilik ve Fazilet Esâslarını Muhtevîdir; İnsanı, Her Türlü Dalâletlerden Korur
Kur'ân, insanlara Hukukullâhı tanıtmış, mahlûkatın Hàlıktan ne bekleyeceğini, mahlûkatın Hàlıkla münâsebâtını en sarîh şekilde öğretmiştir. Kur'ân, ahlâk ve felsefenin bütün esâsâtını câmi'dir. Fazilet ve rezîlet, hayır ve şer, eşyanın mâhiyet‑i hakîkiyesi, hülâsa her mevzû Kur'ân’da ifâde olunmuştur. Hikmet ve felsefenin esâsı olan adâlet ve müsâvâtı öğreten ve başkalarına iyilik etmeyi, faziletkâr olmayı ta'lim eden esâslar; bunların hepsi Kur'ân’da vardır. Kur'ân, insanı, iktisad ve îtidâle sevkeder; dalâletten korur; ahlâkî zaafların karanlığından çıkarır; teâlî‑i ahlâk nuruna ulaştırır; insanın kusurlarını, hatâlarını i'tilâ ve kemâle kalbeyler.
Müsteşrik Sedillot
Kur'ân, Öyle Bir Peygamber Sesidir Ki, Onu Bütün Dünya Dinleyebilir. Bu Sesin Aksi; Saraylarda, Çöllerde, Şehirlerde, Devletlerde Çınlar!‥
Kur'ân şiir midir? Değildir; fakat O’nun şiir olup olmadığını tefrik etmek müşküldür. Kur'ân, şiirden daha yüksek bir şeydir. Maamâfih, Kur'ân ne tarihtir, ne tercüme‑i hâldir, ne de İsâ’nın (A.S.) dağda îrâd ettiği mev'ize gibi bir mecmua‑i eş'ârdır. Hattâ Kur'ân, ne Buda’nın telkinâtı gibi bir mâba'de't‑tabîiye, yâhut mantık kitabı, ne de Eflâtun’un herkese îrâd ettiği nasihatler gibidir.
Bu, bir Peygamberin sesidir. Öyle bir ses ki, onu, bütün dünya dinleyebilir. Bu sesin aksi; saraylarda, çöllerde, şehirlerde, devletlerde çınlar!… Bu sesin tebliğ ettiği din, evvelâ nâşirlerini bulmuş, sonra teceddüd‑perver ve i'mâr edici bir kuvvet şeklinde tecellî etmiştir. Bu sâyededir ki; Yunanistan ile Asya’nın birleşen ışığı, Avrupa’nın zulümât‑âbâd olan karanlıklarını yarmış ve bu hâdise, Hıristiyanlığın en karanlık devirlerini yaşadığı zaman vukû' bulmuştur.
Dr. Johnson
369
Kur'ânın Cihan‑şümûl Hakikati: Kur'ân, Allah’ın Birliğine İnanmak Hakikat‑i Kübrâsını İlân Eder
İngilizce‑Arapça, Arapça‑İngilizce lûgatların muharriri Doktor Francis Joseph Steingass (Sıtayngas) Kur'ân hakkında şu sözleri söylüyor:
Kur'ân, insanların yed‑i istifadesine geçen eserlerin en büyüklerinden biridir. Kur'ân’da, büyük bir insanın hayâl ve seciyesi, en vâzıh şekilde görülmektedir.Carlyle: “Kur'ânın ulviyeti, onun cihan‑şümûl hakikatindedir.” dediği zaman, şüphesiz doğru söylemişti.
Muhammed’in (A.S.M.) doğruluğu, fa'âliyeti, hakikati taharrîde samîmiyeti, sarsılmayan azmi, îmânı, kendisini dinlemek istemeyenlere ezelî hakikati dinletmek yolundaki sebatı; bana kalırsa, onun, o cesur ve azîmkâr Peygamberin hâtem‑i risalet olduğunun en kat'î ve en emin delilleridir.
Kur'ân; akàid ve ahlâkın, insanlara hidayet ve hayatta muvaffakıyet te'min eden esâsâtın mükemmel mecellesidir. Bütün bu esâsâtın üssü'l‑esâsı, âlemin bütün mukadderâtını yed‑i kudretinde tutan Zât‑ı Kibriyâ’ya îmândır.
Allah’ın birliğine îmân etmek hakikat‑i kübrâsını ilân ediyorken, Kur'ân, lisân‑ı belâğatın en yükseğine ve nezâhetin şâhikasına varır. Kur'ân; Allah’ın irâdesine itâati, Allah’a isyanın neticelerini izâh ederken, insanların muhayyilesini elektrikleyen en seyyâl lisânı kullanır. Resûl‑i Kibriyâ’ya tesellî vermek ve onu teşvik etmek, yâhut halkı sâir Peygamberlerin (A.S.) ahvâliyle, milletlerinin âkıbetiyle korkutmak icâb ettiği zaman, Kur'ânın lisânı, en kat'î ciddiyeti almaktadır.
Mâdemki Kur'ânın birbirine düşman kabileleri, yekdiğeriyle mücâdele eden unsurları derli toplu bir millet hâline getirdiğini, onları eski fikirlerinden daha ileri bir seviyeye yükselttiğini görüyoruz; o hâlde, belâğat‑ı Kur'âniye’nin mükemmeliyetine hükmetmeliyiz. Çünkü, Kur'ânın bu belâğatı, vahşî kabileleri medenî bir millet hâline getirmiş; dünyanın eski tarihine yeni bir kuvvet ilâve etmiştir. Zaman ve mekân itibariyle birbirinden çok uzak oldukları gibi, fikrî inkişaf itibariyle de birbirinden çok farklı insanlara hàrikulâde bir hassâsiyet ilhâm eden ve muhâlefeti hayrete ve istihsâna kalbeden Kur'ân, en şâyân‑ı hayret eser tanınmaya lâyıktır. Kur'ân, beşerin mukadderâtıyla meşgul âlimler için tetebbu'a şâyân en fâideli mevzû sayılır.
Doktor Steingass
370
Kur'ânın Lisânı, Nezâhet ve Belâğat İtibariyle Nazîrsizdir Kur'ân, Bizâtihi Muhteşem Bir Mu'cizedir
Kur'ânın müteassıb münekkıdi ve mütercimi George Sale diyor ki:
Kur'ân Arapçanın en mükemmel ve pek mevsûk bir eseridir. Müslümanların i'tikàdı vechile bir insan kalemi, bu i'câzkâr eseri vücûda getiremez. Kur'ân, bizâtihi dâimî bir mu'cizedir; hem öyle bir mu'cize ki, ölüleri diriltmekten daha yüksektir. Bu mukaddes kitabın tâ kendisi, menşe'inin semâvî olduğunu isbâta kâfîdir. Muhammed (A.S.M.); bu mu'cizeye istinâden, bir peygamber olarak tanınmasını istemiştir. Arabistan’ın çıplak ve kısır çöllerini aydınlatan, şâir ve hatîblere meydân okuyan Kur'ân, bir âyetine bir nazîre istemiş; hiçbir kimse bu tahaddîye karşı gelememişti. Burada yalnız bir misâl îrâd ederek, bütün büyük adamların, Kur'ânın belâğatına baş eğdiklerini göstermek isterim.
Hazret‑i Muhammed’in (A.S.M.) zamanında, Arabistan şâirlerinin şehriyârı, şâir Lebid idi. Lebid, muallakàttan birinin nâzımıdır. O zaman put‑perest olan Lebid; Kur'ânın belâğatı karşısında lâl kalmış, bu belâğatı en güzel sözlerle ifâde etmişti. Kur'ânın belâğatı karşısında hayran kalan Lebid, Müslümanlığı kabûl etmiş, Kur'ânın ancak bir Peygamber lisânından duyulacağını söylemiştir.
Kur'ânın lisânı, belîğ ve hàrikulâde seyyâldir. Cenâb‑ı Hakk’ın şân ve celâletini, azamet sıfatlarını ifâde eden âyetlerin ekserîsi, müstesnâ bir güzelliği hâizdir. Kur'ânı bî‑tarafâne tercümeye gayret ettim ise de, kàri'lerim, Kur'ânın metnini sadâkatkârâne bir ifâdeye muvaffak olamadığımı göreceklerdir. Bu kusuruma rağmen kàri'ler tercümemde bahis mevzûu ettiğim muhteşem âyetlerin birçoklarını okuyacaklardır.
George Sale
371
Kur'ân, Beşeriyete İlâhî Bir Lütûftur Kur'ân, Muzaffer Cumhûriyetler Meydâna Getirmiştir
Kur'ân âyetlerini nüzûl tarihine göre tercüme ve tertib eden İngiltere’nin en müteassıb papazlarından Rodwell (Radvel), şu hakikatleri itiraf ediyor:
Kur'ân, Arabistan’ın basit bedevîlerini öyle bir istihâleye uğratmıştır ki, bunların âdeta meshûr olduklarını zannedersiniz. Hıristiyanların telâkkisine göre Kur'ânın nâzil olmuş bir kitab olduğunu söyleyecek olsak bile, Kur'ân; put‑perestliği imha; Allah’ın vahdâniyet akîdesini te'sis; cinlere, perilere, taşlara ibâdeti ilgâ; çocukları diri diri gömmek gibi vahşî âdetleri izâle; bütün hurâfeleri istîsal; taaddüd‑ü zevcâtı tahdid ile, bütün Arablar için İlâhî lütûf ve ni'met olmuştur.
Kur'ân; bütün kâinâtı yaratan, gizli ve âşikâr herşeyi bilen kadîr‑i mutlak sıfatıyla Zât‑ı Kibriyâ’yı takdis ve tebcil ettiğinden, her sitâyişe şâyândır. Kur'ânın ifâdesi vecîz ve mücmel olmakla beraber; en derin hakikati, en kuvvetli ve mülhem hikmeti takrîr eden elfâz ile söylemiştir. Kur'ân, devamlı memleketler değilse de, muzaffer cumhûriyetler vücûda getirmeye hàdim olacak esâsları muhtevî olduğunu isbât etmiştir. Kur'ânın esâslarıyladır ki; fakr ve sefâletleri ancak cehâletleriyle kàbil‑i kıyâs olan, susuz ve çıplak bir yarımadanın sekenesi, yeni bir dinin, harâretli ve samîmî sâlikleri olmuşlar, devletler kurmuşlar, şehirler inşâ etmişlerdir. Fi'l‑hakîka Müslümanların heybetidir ki; Fustât, Bağdat, Kurtuba, Delhi, bütün Hıristiyan Avrupa’yı titreten bir azamet ve haşmet ihrâz etmişlerdir.
Rodwell
372
Müslümanlık, Dünyanın Kıvâmı Olan Bir Dindir; Cihan Medeniyetinin İstinâd Ettiği Temelleri Muhtevîdir
Fransa’nın en mâruf müsteşriklerinden Gaston Care (Carmen), 1913 senesinde Figaro Gazetesi’nde, yeryüzünden Müslümanlık kalkacak olursa, müsâlemetin muhâfazasına imkân olup olmadığı hakkında makaleler silsilesi yazmış ve o zaman, bu makaleler şark gazeteleri tarafından tercüme olunmuştu.Fransız müsteşriki diyor ki
“Yüz milyonlarca insanın dini olan Müslümanlık, bütün sâliklerine nazaran, dünyanın kıvâmı olan bir dindir. Bu aklî dinin menba'ı ve düsturu olan Kur'ân, cihan medeniyetinin istinâd ettiği temelleri muhtevîdir. O kadar ki, bu medeniyetin, İslâmiyet tarafından neşrolunan esâsların imtizacından vücûd bulduğunu söyleyebiliriz.
Fi'l‑hakîka bu àlî din; Avrupa’ya, dünyanın i'mârkârâne inkişafı için lâzım olan en esâslı kaynakları te'min etmiştir. İslâmiyetin bu fâikiyetini teslîm ederek, ona medyûn olduğumuz şükrânı tanımıyorsak da, hakikatin bu merkezde olduğunda şek ve şübhe yoktur.”
Fransız muharriri, daha sonra, Kur'ânın umumî müsâlemeti muhâfaza hususundaki hizmetini bahis mevzûu ederek diyor ki:
“İslâmiyet, yeryüzünden kalkacak ve bu sûretle hiçbir Müslüman kalmayacak olursa, barışı devam ettirmeye imkân kalır mı? Hayır… Buna imkân yoktur!‥”
Gaston Care
373
Kur'ân Bütün Dinî Kitaplara Fâiktir
Alman âlimlerinden ve müsteşriklerinden Jochahim Du Rulph (Yoahim Dü Raf) Kur'ânın sıhhate verdiği ehemmiyetten bahsederken şu sözleri söylüyor:
İslâmiyetin, şimdiye kadar Avrupa muharrirlerinden hiçbirinin nazar‑ı dikkatini celbetmeyen bir safhasını bahis mevzûu etmek istiyorum. İslâmiyet’in bu safhası, onun sıhhati muhâfaza için vukû' bulan emirleridir. Evvelâ şunu itiraf etmek lâzımdır: Kur'ân, bu nokta‑i nazardan bütün dinî kitaplara fâiktir. Kur'ânın ta'rif ettiği basit fakat mükemmel sıhhî kaideleri nazar‑ı dikkate alırsak; bu mukaddes kitab sâyesinde, bütün dünyanın bazı kısımlarıyla, haşerât mahşeri olan Asya’nın, müdhiş bir tehlike olmaktan kurtulduğunu görürüz. Müslümanlık; nezâfeti, temizliği, nezâheti bütün sâliklerine farz etmekle, birçok tahribkâr mikropları imha etmiştir.
Jochahim
Kur'ân Âyetleri İslâmiyetin Muhteşem Bünyesinde Altın Bir Kordon Gibi İşlenmiştir
Chambers Encyclopedia nâmıyla intişar eden İngilizce Muhîtü'l‑Maârifte, Müslümanlıktan şu sûretle bahsolunmaktadır:
İslâm Peygamberi’nin seciyesini aydınlatan Kur'ân âyetleri, son derece mükemmel ve son derece müessirdir. Bu kısım âyetler, Müslümanlığın ahlâkî kaidelerini ifâde eder. Fakat bu kaideler, bir‑iki sûreye münhasır değildir. Bu âyetler, İslâmiyet’in muhteşem bünyânında, altından bir kordon gibi işlenmiştir. İnsafsızlık, yalancılık, hırs, isrâf, fuhuş, hıyânet, gıybet; bunların hepsi Kur'ân tarafından en şiddetli sûrette takbih olunmuş ve bunlar, rezîletin tâ kendisi tanınmıştır.
374
Diğer taraftan, hüsn‑ü niyet sâhibi olmak, başkalarına iyilik etmek, iffet, hayâ, müsâmaha, sabır ve tahammül, iktisad, doğruluk, istikamet, sulh‑perverlik, hak‑perestlik, herşeyden fazla Cenâb‑ı Hakk’a i'timâd ve tevekkül, Allah’a itâat… Müslümanlık nazarında hakîki îmân esâsları ve hakîki bir mü'minin başlıca sıfatları olarak gösterilmiştir.
Resûl‑i Ekrem İdrak ve Şuûr Timsâlidir
Profesör Edouard Montet, “Hıristiyanlığın İntişarı ve Hasmı Olan Müslümanlar” ünvânlı eserinin 17 ve 18’inci sahifelerinde diyor ki:
Rasyonalizm, yani “akliye” kelimesinin müfâdını ve tarihî ehemmiyetini tevsî' edebilirsek, Müslümanlığın aklî bir din olduğunu söyleyebiliriz. Akıl ve mantık mısdâkıyla akàid‑i diniyeyi muhâkeme eden mekteb, rasyonalizm kelimesinin, İslâmiyet’e tamamıyla mutâbık olduğunu teslîm etmekte tereddüd etmez.
Resûl‑i Ekrem şuûr ve idrak timsâli olduğu, dimağının îmân ışıkları ve kâmil bir yakìn ile pür‑nur olduğu muhakkaktır. Resûl‑i Ekrem; muâsırlarını aynı heyecanla alevlemiş, bu sıfatlarla techiz etmiştir. Hazret‑i Muhammed (A.S.M.), başarmak istediği ıslahatı, İlâhî bir vahiy olarak takdim etmiştir. Bu, İlâhî bir vahiydir. Hazret‑i Muhammed’in (A.S.M.) dini ise, akıl kaidelerinin ilhâmlarına tamamıyla muvâfıktır.
Ehl‑i İslâm’a göre İslâmiyet’in esâs akàidi, şu sûretle hülâsa olunabilir:
Allah birdir; Muhammed (A.S.M.) Onun Peygamberidir. Fi'l‑hakîka, İslâmiyet’in esâslarını sükûnetle ve derin bir teemmül ile tedkik ettiğimiz zaman, bunların, Allah’ın birliğine ve Muhammed’in (A.S.M.) risaletine, sonra haşir ve neşre i'tikàda müntehi olduklarını görürüz. Bizzat dinin esâsları tanınan bu iki akîde, bütün dindar insanlarca akıl ve mantığa müstenid telâkki olunmakta ve bunlar Kur'ânın akîdelerinin hülâsası bulunmaktadır.
375
Kur'ânın ifâdesindeki sâdelik ve berraklık, Müslümanlığın intişar ve i'tilâsını bilâ‑tevakkuf temâdî ettiren sâik kuvvet olmuştur. Resûl‑ü İslâm tarafından tebliğ olunan mukaddes ta'limâtın cihan‑şümûl terakkîsine rağmen, Müslümanların ilhâm kaynağı ve en kuvvetli ilticâgâhı Kur'ân olmuştur. En takdiskâr ve kanâat‑bahş bir lisânla, başka bir Kitab‑ı Münzel’in tefevvuk edemeyeceği bir ifâde ile takrîr eden kitab, Kur'ân’dır. Bu kadar mükemmel ve esrâr‑engîz, her insanın tedkikine bu kadar açık olan bir din; muhakkak, insanları kendisine meclûb eden i'câzkâr kudreti hâizdir. Müslümanlığın bu kudreti hâiz olduğunda şübhe yoktur.
Edouard Montet
376
Birkaç Defa Berâet Kazanan Risale‑i Nurun Birkaç Vilâyette Haksız Müsâderesine Dair, Nur’un Yüksek Bir Talebesinin Mahkemesindeki Müdafaasından Bir Parçadır
Bu müdafaa, bir takriz olarak buraya ilhâkı münâsib görülerek derc edilmiştir.
DİYARBAKIR SULH CEZA MAHKEMESİ YÜKSEK MAKAMINA
Mahkeme‑i âdilenizin huzuruna çıkmaktan fevkalâde memnunum.
Âdil mahkemeler; Kâinât Hàlık’ının HAK isminin, ÂDİL isminin ve daha çok esmâ‑i İlâhiye’nin tecellîgâhıdır. Hak nâmına hükmeden, Âdil‑i Mutlak hesabına adâlet eden ve hakîki, İslâmî bir adâlet olan kürsî‑i muallâ ne yüksektir, ne mübecceldir!‥ Hak tanımaz mağrûr zâlimleri huzurunda serfürû ettiren, haksızları hakkı teslîme icbar eden âdil mahkemeler, en yüksek tebcile ve en àlî ihtirama sezâdırlar.
Zulüm ve gadr ile hukuku ihlâl edilmiş, haysiyet ve şerefi pâyimal edilmiş mazlumların, huzurunda ahz‑ı mevki ile tazallum‑u hâl eden bîçârelerin şu dünya‑yı fânîde ihkàk‑ı hak için mesned‑i re'sleri, mahkemelerdir. Şu hâlde, ne şeref‑bahş bir taht‑ı àlîdir ki; mazlumlara melce' ve penâh, zâlimlere de hüsrân ve tebah oluyor.
İnsanların ebrârını da, eşrârını da cem'eden huzur‑u mehâkim, öyle korkulacak bir yer değildir. Belki muhabbete, hürmete lâyıktır.
377
Sultanlarla köleleri, asîlzâdelerle âhâd‑ı nâsı müsâvî tutan şu makam, saltanattan da mübecceldir. Hususuyla, bütün âlem‑i insaniyete devirlerin, asırların akışı boyunca adâlet dersini veren İslâm mahkemeleri; akvâm‑ı sâirenin engizisyonlarına mukâbil, adâlet nurunu bîçâre beşerin kara sahifesine haşmetle aksettirmiştir. Adliye ve adâlet tarihimiz, bunun binlerle misâline şâhiddir.
Ezcümle; bu mübârek, adâletli mahkemenin huzurunda iftiharla arz etmek isterim ki; meşhûr İslâm seyyahı ve tarihçisi Evliyâ Çelebi, Seyahatnâme’sinde diyor ki: “İlk İstanbul kàdısı (hâkimi) olan Hızır Bey Çelebi’nin huzurunda, Haşmetli Pâdişah Fâtih ile bir Rûm mimarı arasında şöyle bir muhâkeme cereyan eder:
Büyük bir âbidenin inşâsında kullanılacak iki mermer sütunu Fâtih, bir Rûm mimarına teslîm eder. Mimar da, Fâtih’in arzusunun hilâfına olarak, bu sütunları üçer arşın kesip kısaltır. Fâtih, cezaen, Rûm mimarının elini kestirir. Rûm mimarı da, Fâtih aleyhine da'vâ açar. Bunun üzerine mahkemeye celb edilen Büyük Pâdişah, baş köşeye geçmek istemiş. Birdenbire, hâkimin şu ihtarıyla karşılaşmış:
— Oturma beyim! Hasmınla murâfaa‑i şer'î olacaksın; ayakta beraber dur!
Hızır Bey Çelebi; bu koca şânlı Pâdişah‑ı maznuna, haksız el kestirdiği için, kendisinin de kısâsa tâbi olduğunu ve elinin kesileceğini bildirir.
Fakat, mimar kısâsı istemediği için, Büyük Fâtih, günde on altun tazminata mahkûm olur ve hattâ kısâstan kurtulduğu için, bu tazminatı kendiliğinden yirmi altuna çıkarır.”
İslâm mahkemesinin adâletinin şânlı misâllerinden biri olan şu misâl, bize en haşmetli hükümdarlarla en âciz ferdlerin huzur‑u mehâkimde müsâvî olduğunu gösteriyor.
İşte ben de bugün, Fâtih kadar şânlı, kahraman İslâm hâkimi Hızır Bey Çelebi’nin makamının mümessili olan ve hakîki adâlet‑i Kur'âniyeyi esâs tutan bir makamın yerinde bulunan bir mahkemenin huzurunda bulunuyorum. Bütün kalbimi huzur ve sürûra kalbeden memnuniyetim budur.
378
Kahraman ecdâdımızın bu kadar ulviyetinin sırrı; kalblerinde ALLAH korkusunun mevcûdiyetiyle, Kur'ân nurunun ve nihâyetsiz feyzinin rûhlarında yerleşmiş olması ve kudsî hakàika karşı sonsuz ve nihâyetsiz derecede merbûtiyetleridir. O mübârek ecdâddan bize tevârüs eden, Allah ve Kur'ân için akıttıkları kudsî kanlarının hâlen eserleri bulunan bu yurtta ve azîz canlarını fedâ ettikleri şu memlekette: “Kur'ânın kudsî hakikatlerine hizmet ediyor, Kur'ânın tefsirini okuyor, evinde bulunduruyor.” kaydıyla mahkemenin huzuruna sevk edildim.
Evet muhâkememiz şahsımla alâkadar olmaktan ziyâde, Risale‑i Nurun muhâkemesidir. Risale‑i Nur ise, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın semâvî ve kudsî hakàikının tereşşuhâtı olmak hasebiyle, o yüksek eserlerdeki kıymet, doğrudan doğruya Kur'ân’a aittir. Şu hâlde, muhâkeme de Kur'ânın muhâkemesidir. Ehl‑i Tevhid’in kitabı olan Kelâmullâh bütün âyât ve beyyinâtıyla Hàlık‑ı Kâinâtın vahdâniyetini ve ehadiyetini ilân ediyor.
Kur'ânın ehl‑i ukùlü hayrette bırakan i'câzı, belâğat ve fesâhati, nihâyet derecedeki yüksek üslûbu, selâset‑i beyânı, elhâsıl sonsuz bedâyi' ve câmiiyeti ile ins ve cinnin kıyâmete kadar gelecek ihtiyacâtına ekmeliyetle kâfî gelmesi, dünya ve âhiret saâdetinin rehberi bulunması ve bütün asırlardaki tabakàt‑ı beşere hitâb etmesi ve kâinât Hàlık’ının marziyâtını kullarına bildirecek âyât ve beyyinâtı tefsir ve izâh edecek mütehassıs ehl‑i ilmin bulunması zarûretine binâen her asırda gelen binler müdakkik ehl‑i ilim, yüz binlerle Kur'ân tefsirlerini meydâna getirmişler; bütün asırları Kur'ânın nuruyla ışıklandırmışlardır.
379
İşte Risale‑i Nur da; bu asırda Kur'ânın feyziyle vücûd bulan, beşerin tekemmülâtına uygun olarak Kur'ânın gösterdiği mu'cizeli hakikatlerin, bu tekâmül ile sâha‑yı fiile konulduğunu bildiren ve asrın idrakine hitâb eden gayet kudsî bir tefsirdir. Kur'ân baştanbaşa Tevhid‑i İlâhîyi ilân ediyor. Risale‑i Nur da, îmân‑ı Billâh’ı gösteren ve hakàik‑ı îmâniyeyi ders veren âyetleri tefsir ediyor.
İşte muhâkemenin asıl mevzûu budur.
Otuz seneden beri gizli din düşmanlarının, komünistlerin ve masonların tahrîkâtıyla Risale‑i Nur şâkirdleri, birçok mahkemelere sevkedilmişler. Âdil mahkemeler de, o hâin, gizli din ve Kur'ân düşmanlarının ettikleri iftiraları inceden inceye tedkik etmişler, “Bunlarda bir suç yok; kitaplar ise, faydalı kitaplardır” diyerek, çok mahkemeler berâetle neticelenmişlerdir.
Temyiz Mahkemesi de, üç defa mahkemelerin berâet kararını tasdik etmiş. Hüküm kaziye‑i muhkeme hâline geldiği hâlde, memleketi umumî bir dinsizliğe sürüklemek için perde arkasındaki din düşmanları; fa'âliyetlerini mütemâdiyen tazelemişler, sükûn ve âsâyişe pek çok muhtaç olan memleketimizi bu cihetten zaafa uğratmak için adliyeleri, mahkemeleri dâima hâinâne tertiblerle meşgul etmişlerdir.
Evvelce şifâhen dahi arz ettiğim vecihle; Selef‑i Sâlihînin bıraktığı kudsî tefsirler iki kısımdır: Bir kısmı, ahkâma dair tefsirlerdir. Diğer bir kısmı da, Âyât‑ı Kur'âniye’nin hikmetlerini ve îmân hakikatlerini tefsir ve izâh ederler. Selef‑i Sâlihînin bu türlü tefsirleri çoktur. Hususan Gavs‑ı A'zam Şah-ı Geylânî, İmâm‑ı Gazâlî, Muhyiddin‑i Arabî, İmâm‑ı Rabbânî gibi zevât‑ı kirâmın eserleri, bu kısım tefsirlerdir. Bilhassa Mevlâna Celâleddin‑i Rûmî Hazretlerinin Mesnevî-i Şerîfi de bu tarz bir nev'i manevî tefsirdir. İşte Risale‑i Nur, bu tarz tefsirlerin en yükseği, en mümtâzı ve en müstesnâsıdır.
İşte mâdem bu tarz tefsirler mütedâvildir, kimse ilişmiyor, Risale‑i Nura da ilişmemek lâzımdır. İlişenler, Kur'ân’a ve ecdâda düşmanlıklarından ilişirler.
380
Risale‑i Nur, erkân‑ı îmâniyeyi ve Âyât‑ı Kur'âniye’yi tefsir ederek öyle bir tarzda beyân eder ki; hiçbir münkir, hiçbir dinsiz, o hakikatleri inkâr edemez. Hem riyâzî bir kat'iyyetle isbât eder, göze gösterir, aklı doyurur, letâifi kandırır; artık hiçbir îmânî ve Kur'ânî hakikati inkâra mecâl kalmaz. Bundan dolayıdır ki; dinsizler, komünistler, bu memlekette Risale‑i Nur varken mel'ûnâne fikirlerini sâha‑yı tatbika koyamadıklarından ve bir manevî bekçi gibi Risale‑i Nur dâima karşılarına çıktığından, Risale‑i Nurun her vecihle neşrine sed çekmeyi gaye edinmişlerdir.
Risale‑i Nur, tahkîkî îmân dersleri verir. Şâkirdlerini her türlü fenâlıktan alıkoyar. Kalblere doğruluk aşılar. Onu hakkıyla anlayan artık fenâlık yapamaz. Onun içindir ki, bugün memleketin her tarafındaki Risale‑i Nur talebeleri, âsâyişin manevî muhâfızı hükmündedirler. Şimdiye kadar hiçbir hakîki Nur talebesinde âsâyişe münâfî bir hareket görülmemiş, âdeta Nur talebeleri zâbıtanın manevî yardımcısı olmuşlardır. Risale‑i Nur talebelerinin rızâ‑yı İlâhîden başka, a'mâl‑i uhreviyeye müteveccih olmaktan gayrı düşünceleri yoktur. Şu hâlde, Risale‑i Nura garazkâr tertibler hazırlayanlar, perde arkasındaki ma'lûm din düşmanlarından başka kimse değildir.
buradaki tarihlerdeki / lar için birşeyler yapmak mı gerek?
Yukarıdaki ma'ruzâtımızda birçok mahkemelerin berâet kararlarının mevcûdiyetini arzetmiştim. Elde edebildiğim tarih ve numaralarını beyân ederek, o âdil ve yüksek mahkemelere milyonlar Nur Şâkirdleri nâmına minnetdârlığımızı bildirmek isterim. Umum Risalelerin berâet ve iâdesi hakkında Denizli Ağır Ceza Mahkemesi’nin 15 Haziran 1944 tarihli berâet kararıyla, İstanbul Eminönü Ağır Ceza Mahkemesi’nin 1953 tarih ve 1951137 esâs ve 195227 kararıyla ki; geçen celsede Sebilürreşâd Gazetesi’nin takdim ettiğim nüshasında bildirilen berâet kararıdır. Ayrıca mahkeme‑i àlînize sûret‑i mahsûsada arz ve takdim ettiğim Asâ‑yı Mûsa dâhil umum Risale‑i Nur Külliyatının Mersin Ağır Ceza Mahkemesinin 195417 esâs 1954421 karar ve 94954 tarihli berâet kararının mevcûdiyetleri; mahkemelerin te'mininde olarak hiçbir elin Risale‑i Nura ilişmemesini tazammun ettiği hâlde, mestûr düşmanların hâinâne fa'âliyetleriyle bu sefer de tahsîsen Asâ‑yı Mûsa kasdedilerek âdil ve yüksek mahkemeye gelmiş bulunuyoruz.
381
Risale‑i Nur, Îmân‑ı Billâh ile Tevhidi; en yüksek derecede, aynelyakìn ve hakkalyakìn bir sûrette göze gösterip bütün letâifi a'zamî derecede doyurmasıyla îmânı taklidden kurtarıp, derece‑i tahkîke yükseltir. Asâ‑yı Mûsa’da ise, bu ulvî ve kudsî îmân dersi, en parlak bir sûrette, hem görülmemiş ihtişam ile isbât edildiğinden, yüzotuz cilde yaklaşan Risale‑i Nur tefsirinin âdeta hülâsası hükmündedir.
Bütün semâvî kitapların ve bütün peygamberlerin en büyük da'vâsı, Hàlık‑ı Kâinâtın ulûhiyet ve vahdâniyetini ilândır. Kur'ân, baştanbaşa Tevhid’i gösterir. İşte Asâ‑yı Mûsa da; Müslümanlara ve umum beşeriyete Cenâb‑ı Hakk’ın birliğini ve delâil‑i vahdâniyet’ini güneş gibi göstermesinden, en büyük bir mütefekkir ile bir dinsizi ve bir feylesofu hakàik‑ı îmâniyeyi tasdike mecbur ettiği gibi, en âmî bir adamın da en yüksek hakikatleri, en büyük bir sühûletle anlamasını te'min eden, tevhidi gösteren, Âyât‑ı Kur'âniye’nin en kudsî bir tefsiridir.
Aynen ismi gibidir. Nasıl ki Mûsa Aleyhisselâm, elindeki asâsıyla kara taşlardan, çorak vâdilerden, ateş fışkıran çöllerden âb‑ı hayatı fışkırttığı gibi, Asâ‑yı Mûsa da, vahdâniyet‑i İlâhiye’yi isbât etmesiyle dünya ve âhiret âlemlerini ziyâdâr edecek Tevhid nurlarını fışkırtıyor; taş gibi kalbleri, mum gibi eritiyor; şevki ile gönülleri teshìr ediyor.
382
Hem mâdem mahkemelerin berâeti mevcûd ve vicdân hürriyeti var ve hiçbir memlekette ilim ile iştigâl edenlere ilişilmiyor; şu hâlde, ulûm‑u evvelîn ve âhirîni câmi' olan Risale‑i Nura da ilişilmemek lâzımdır.
Risale‑i Nur yurdun âsâyişine, sükûn ve selâmetine hizmet ettiğine delil; milyonlar talebelerinin hiçbirisinde bir vak'anın görülmemiş olmasıyla beraber, hepsinin de nâmuskârâne fa'âliyetleriyle müstakîm görülmeleridir. Risale‑i Nur Külliyatı, Asâ‑yı Mûsa ile birlikte kütübhâne‑i mesâîmin harîminden alınması ile, her türlü suç unsurunun mevcûdiyetini bizzat ref'eder. Zîra her münevver adam, kütübhânesinde her nev'i kitabı bulundurur, okur, tedkik eder. Mel'ûnâne fikirleri neşreden ve anarşistliği telkin eden kitaplar bile kütübhânelerde açıkça tedkike tâbidir.
Hülâsa: Risale‑i Nur, Kur'ânın bu asırda en yüksek ve en kudsî bir tefsiridir. Hakikatleri semâvîdir, Kur'ânîdir. O hâlde Kur'ân okundukça, o da okunacaktır. Risale‑i Nur, mücevherât‑ı Kur'âniye hakikatlerinin sergisidir, pazarıdır. Bu ulvî pazarda herkes istediği gibi ticâret yapar. Uhrevî, manevî zenginliklere mazhariyeti te'min eder.
Bu kadar ma'ruzâtımızla ifâde etmek istedim ki: Maksadımız, îmânımızı kurtarmaktır, îmâna hizmettir, Kur'ân’a hizmettir. Âhirete müteveccih olan bir hâl ise, hiçbir gûnâ suç mevzûu olamaz. Mütemâdiyen şikâyette bulunduğumuz o gizli din düşmanları, türlü türlü entrikalarla, tertiblerle, iz'açlarla bizleri bu kudsî vazifeden men'etmeye uğraşmaktadırlar. Bizler ise bu kudsî yolda Kur'ân ve îmân için herşeyimizi fedâya seve seve hazırız.
Değil dünyevî ızdırâblar, cehennemî azâblar da verilse, bıçaklarla da doğransak, en müdhiş ölümlere de ma'rûz bırakılsak, asırlar boyunca milyonlar mübârek ecdâdımızın fedâ‑yı can ettikleri bu kudsî hakikate, bizim canımız da fedâ olsun. Bir değil, bin rûhum da olsa, Kur'ân için, îmân için hepsini fedâ etmeye her zaman hazırım!
383
Şu azîz vatanın taşları, toprakları, âbideleri, kubbeleri, câmileri, minâreleri, mezar taşları, türbeleri; Kur'ânın tebliğ ettiği zemzeme‑i Tevhidi haykırıyorlar. Îmân ve Kur'ânın ezelî nurunu, atom zerrâtına kadar nüfûz edip ilân ettiği Tevhid hakikatini, hiçbir kuvvet bu vatanın ve bu milletin sîne‑i pâkinden silemez.
Muhterem mahkemenizden, yüksek adâletinizden; hakàik‑ı Kur'âniyeyi ve vahdâniyet‑i İlâhiye’yi haşmetle ilân eden ve tevhidi, a'zamî derecede gösteren Risale‑i Nur Külliyatının iâdesine ve berâetine karar vermenizi ricâ ederim.
Risale‑i Nur, Kur'ânın malıdır. Arşı ferşe bağlayan Kelâmullâh ile mâzi cânibindeki milyarlar Ehl‑i Îmân, Evliyâ ve Enbiyâ alâkadar oldukları gibi, Risale‑i Nur mahkemesiyle de ma'nen alâkadardırlar. Çok ihtiyarlamış arzın, dörtyüz milyon müslüman sekenesi, Risale‑i Nurun berâetine ve serbestiyetine ve intişarına muntazırdırlar.
Mâzi tarafından perde‑i gayb arkasına çekilen mübârek ecdâdımızın nurânî kafileleri, ulvî makamlarından Risale‑i Nur mahkemesine ma'nen nâzırdırlar. Müstakbel cebhesinin feyizkâr nesilleri, berâet kararını bekliyorlar. (Hâşiye)
Emekli YüzbaşıMehmed Kayalar
384
Dua
﴿﷽﴾
يَا اَللّٰهُ ❋ يَا رَحْمٰنُ ❋ يَا رَح۪يمُ ❋ يَا فَرْدُ ❋ يَا حَيُّ ❋ يَا قَيُّومُ ❋ يَا حَكَمُ ❋ يَا عَدْلُ ❋ يَا قُدُّوسُ ❋
İsm‑i A'zamın hakkına, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hürmetine ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şerefine…
Bu “İşârâtü'l‑İ'câz”ı bastıranları ve mübârek yardımcılarını ve Risale‑i Nur Talebelerini Cennetü'l‑Firdevs’te saâdet‑i ebediyeye mazhar eyle, Âmîn…
Ve hizmet‑i îmâniye ve Kur'âniye’de dâima muvaffak eyle, Âmîn!‥
Ve defter‑i hasenâtlarına bu “İşârâtü'l‑İ'câz”ın herbir harfine mukâbil bin hasene yazdır, Âmîn!‥
Ve Nurların neşrinde sebat ve devam ve ihlâs ihsân eyle, Âmîn!‥
Yâ Erhamerrâhimîn!Umum Risale‑i Nur şâkirdlerini iki cihanda mes'ûd eyle, Âmîn!‥
İnsî ve cinnî şeytanların şerlerinden muhâfaza eyle… Âmîn!‥
Ve bu âciz ve bîçâre Said’in kusurâtını affeyle,Âmîn… Âmîn… Âmîn!‥
Umum Nur Şâkirdleri nâmına Said Nursî