339
30. Âyetin Tefsiri
﴿وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ﴾
Yani: “Düşün o zamanı ki, Rabbin melâikeye hitâben: ‘Ben yerde bir halifeyi yaratacağım!’ dedi. Melâike de: ‘Yerde fesâd yapacak, kan dökecek kimseleri mi yaratacaksın? Hâlbuki biz, hamdinle seni tesbih ve takdis ediyoruz.’ dediler. Rabbin de: ‘Sizin bilmediğinizi ben biliyorum!’ diye onlara cevab verdi.”
Melâike Rüknünü İsbât ve İzâh
Arkadaş! Melâikenin vücûdunu tasdik ve kabûl etmek, îmânın rükünlerinden biridir. Birkaç makamda bu rüknü isbât ve izâh edeceğiz.
Birinci Makam
Arzın, ecrâm‑ı ulviyeye nisbeten pek küçük ve süflî olduğu hâlde canlı mahlûkatla dolu olduğunu görüp âlemin de nizâm ve intizamına dikkat eden insan, ecrâm‑ı ulviyenin de, o yüksek burçlarında, hayatlı sâkinleri olduğuna kat'î bir şekilde hükmeder.
Evet, o burçlarda melâikenin vücûdunu kabûl etmeyen adamın meseli şöyle bir adamın meseline benzer: O adam, büyük bir şehre giderken, şehrin bir kenarında pek küçük bir binaya tesâdüf eder. Bakar ki insanlarla doludur. Ve arsalarına bakar ki, canlı mahlûkatla dolu. Ve gıdâlarına bakar ki, nebâtât, balık vesâire gibi hayat şartları yerindedir. Sonra bakar ki; pek uzakta milyonlarca apartmanlar, köşkler var. Aralarında, uzun uzun meydânlar, tenezzühgâhlar bulunur. Fakat, o küçük binadaki insanların hayat şartları, o büyük binalarda bulunmadığından; o yüksek, müzeyyen sarayları, sâkinlerden boş, hàlî olduğunu i'tikàd eder.
Melâikenin vücûdunu tasdik eden adamın meseli ise şöyle bir şahsın meseli gibidir: O adam, o küçük hânenin insanlar ile dolu olduğunu görür görmez, bilâ‑tereddüd, o yüksek kasırların da hayat yeri ve onlarda da onlara münâsib sâkinler bulunduğuna hükmeder. Ve o yüksek kasırlara mahsûs ve münâsib hayat şartları vardır. Fakat oraların sâkinleri pek uzak olduklarından, görünmemeleri, yok olduklarına delâlet etmez.
340
Binâenaleyh, arzın zevi'l‑hayatla dolu olmasından kat'iyyetle anlaşılıyor ki; bu geniş boşlukta durmakta olan semâlarda, yıldızlarda, burçlarda ve çok kısımlara münkasım ve müştemil semâvâtta, Şerîat’ın “melâike” ile tesmiye ettiği zîhayatlar mevcûddur.
İkinci Makam
Bundan evvel isbât ve izâh edildiği gibi; hayat, mevcûdâtın keşşâfıdır; belki mevcûdâtın neticesidir. Binâenaleyh, bu geniş fezânın sâkinlerden ve şu yüksek semâvâtın sâkinlerden hàlî olduklarının imkânı var mıdır? Evet, bütün ukalâ, akıl ve nakl ve manevî bir icmâ ve ittifakla melâikenin mânâ ve hakikatlerine hükmetmişlerdir; fakat tâbirleri çeşit çeşittir. Meselâ: Meşâiyyûn, envâ'‑ı mevcûdâtı idare eden rûhâni, mâhiyet‑i mücerrede ile; İşrâkìyyûn ise, ukùl ve erbâbü'l‑envâ' ile; dinler dahi, melekü'l‑cibâl, melekü'l‑bihâr, melekü'l‑emtâr gibi tâbirlerle tâbir etmişlerdir. Hattâ, akılları kör gözlerinde bulunan maddiyûn tâifesi de, melâikenin mânâsını inkâr etmeye mecâl bulamadıklarından, fıtratın nâmuslarına nüfûz eden kuvâ‑yı sâriye ile tâbir etmişlerdir.
S — Kâinâtın irtibatını, hayatını te'min için, hilkatte cereyan eden nâmuslar, kanunlar kâfî gelmez mi?
C — Senin dediğin o sârî kanunlar, nâmuslar; itibarî ve vehmî emirlerdir. Muayyen vücûdları, müşahhas hüviyetleri ancak onları temsîl eden ve onların ma'kesi bulunan ve onların yularlarını ele alan melâike ile sâbit olur.
341
Ve kezâ, teşekkül‑ü ervâha münâsebeti olmayan şu câmid âlem‑i şehâdete vücûdun münhasır olmadığına, akıl ve nakil müttefikan hükmetmişlerdir. Binâenaleyh ervâha münâsib ve muvâfık çok âlemlere müştemil olan âlem‑i gayb, melâike ile dolu ve âlem‑i şehâdetin hayatına mazhardır.
Hülâsa: Melâikenin mânâ‑yı hakikati, bu izâh edilen emirlerden tebârüz etti. Binâenaleyh, melâikenin sûretleri, eşkâlleri arasında, ukùl‑ü selîmenin kabûl ettiği vechile, Şerîat’ın izâh ve beyân ettiği şekildir ki, melekler mükerrem abddirler; emirlere muhâlefetleri yoktur ve muhtelif kısımlara münkasım ve latîf ve nurânî cisimlerdir.
Üçüncü Makam
Arkadaş!* Melâike mes'elesi öyle mes'elelerdendir ki; bir cüz'ün sübûtuyla küll sâbit olur; bir ferdin vücûduyla, nev' tahakkuk eder. Zîra inkâr eden küllünü inkâr eder.
Binâenaleyh, zaman‑ı Âdem’den şimdiye kadar bütün din adamları her asırda icmâ ve ittifakla melâikenin vücûduna ve aralarında muhâverenin sübûtuna ve müşâhedelerinin tahakkukuna ve onlardan edilen rivâyetlerin nakline hükmettikleri hâlde melâikenin hiçbirisinin insanlara görünmediği veya vücûdları hissedilmediği elbette muhâldir.
Kezâlik, beşerin akàidine karışıp hiçbir zamanda, hiçbir inkılâbda i'tirâzlara ma'rûz kalmayarak devam eden melâike i'tikàdının bir hakikate, bir asla dayanmaması ve mebâdî‑i zarûriyeden tevellüd etmemesi muhâldir. Her hâlde beşerin bu umumî i'tikàdı, mebâdî‑i zarûriyeden neş'et eden ve müşâhedât‑ı vâkıadan hâsıl olan ve muhtelif emârelerden tevellüd eden hadsî bir hükmün neticesidir. Evet bu i'tikàd‑ı umumînin sebebi; kat'î bir sûrette manevî bir tevâtür kuvvetini veren, pek çok defalar vukû'a gelen melâikenin müşâhedelerinden hâsıl olan zarûrî ve kat'î delil ve emârelerdir. Çünkü melâike mes'elesi, beşerin ma'lûmât‑ı yakìniyesindendir. Eğer bunda şübhe olursa, beşerin yakìniyatında emniyet kalmaz.
342
Hülâsa: Rûhânilerden bir ferdin bir zamanda vücûdu tahakkuk etse, bu nev'in vücûdu tahakkuk eder; nev'in vücûdu tahakkuk etse, her hâlde Şerîat’ın beyân ettiği gibi olacaktır.
Cümlelerin Arasındaki İrtibata Geldik
Bu Âyetin, Sâbık Âyetle Dört Vecihle İrtibatı Vardır:
Birinci Vecih: Bu âyetler, beşere verilen büyük ni'metleri ta'dâd ediyor. Birinci âyetle en büyük ni'mete işâret edilmiştir ki; beşer, hilkatin neticesidir ve arzın müştemilâtı ona teshìr edilmiştir, istediği gibi tasarruf eder. Bu âyet ile de, beşerin arza hâkim ve halife kılınmış olduğuna işâret edilmiştir.
İkinci Vecih: ………………………………‥
Üçüncü Vecih: Evvelki âyetle, canlı mahlûkatın meskenleri olan arz ve semâvâta işâret edilmiştir. Bu âyet ile de, o meskenlerin sâkinleri olan beşer ve melâikeye işâret edilmiştir. Ve kezâ o âyet, hilkatin silsilesine; bu âyet ise, zevi'l‑ervâhın silsilesine işâret etmişlerdir.
Dördüncü Vecih: Evvelki âyette hilkatten maksad beşer olduğu ve Hàlık’ın yanında beşerin bir mevki sâhibi bulunduğu tasrîh edildiğinde sâmi'in zihnine geldi ki: “Bu kadar fesâd, şürûr ve kötülüğü yapan beşere bu kadar kıymet neden verildi? Cenâb‑ı Hakk’a ibâdet ve takdis için şu fesâdcı beşerin vücûduna hikmetin iktizası ve rızâsı var mıdır?” Sâmi'in bu vesvesesini def' için şöyle bir işârette bulundu ki: Beşerin o şürûr ve fesâdları, onda vedîa bırakılan sırra mukàbele edemez, affolur. Ve Cenâb‑ı Hak onun ibâdetine muhtaç değildir. Ancak, Allâmü'l‑Guyûb’un ilmindeki bir hikmet içindir.
343
Cümlelerin Arasındaki İrtibata Geldik:
وَاِذْ : Bu kelime, ﴿وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ﴾ cümlesine atıftır. Hâlbuki aralarında münâsebet olmadığı gibi اِذْ diğer bir اِذْ ’i iktiza eder. Binâenaleyh, böyle bir takdire lüzum vardır.
اِذْ خَلَقَ مَا خَلَقَ مُنْتَظَمًا وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ‥ الخ : Bu takdirde, ikinci اِذْ birincisine atf olur ve her iki cümle arasında da münâsebet bulunur.
﴿اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةً﴾ : Cenâb‑ı Hak, müşâvere yolunu öğretmek ile beşerin hilâfetindeki hikmetin sırrını melâikeye istifsar ettirmek üzere bu cümleyi söyledi. Sâmi'in zihni, üç noktayı nazara alarak harekete geçti:
1. Melâike, ne dediler?
2. Taaccüble hikmeti sordular.
3. Cinlere halife olmakla beraber, beşerde de kuvve‑i gadabiye ve şeheviye halkedilmiştir. Bunlar, cinlerden daha ziyâde fesâd yapacaklardır.İşte Kur'ân‑ı Kerîm ﴿قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَ﴾ cümlesiyle o üç noktaya işâret etmiştir.
Melâikenin suâl‑i taaccüb ve istifsarları bittikten sonra, sâmi', Cenâb‑ı Hak’tan verilecek cevabı beklerken Kur'ân‑ı Kerîm, ﴿قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ﴾ cümlesiyle cevab vermiştir. Yani: “Eşya ve ahkâm, sizin ma'lûmâtınıza münhasır değildir. Adem‑i ilminiz, onların vücûda gelmeyeceklerine sebeb olamaz. Benim, beşerin hilkati hakkında bir hikmetim vardır; o hikmetin hâtırası için, fesâdlarını nazara almam.” fermân etmiştir.
344
Cümlelerin hey'et ve nüktelerine geldik
Cümlelerin hey'et ve nüktelerine geldik:
وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ‥ الخ : Atfı ifâde eden bu (و) münâsebet‑i atfiyenin iktizasına binâen وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ‥ الخ cümlesine mâtufun‑aleyh olmak üzere اِذْ خَلَقَ مَا خَلَقَ مُنْتَظَمًا cümlesinin takdirine işârettir.
Ve kezâ اِذْ zaman‑ı mâziyi ifâde ettiği cihetle, sanki zihinleri, geçmiş zamanların silsilesine götürür veya o silsileyi bu zamana getirir, ihzar eder ki; zihinler, o zamanlarda vukû'a gelmiş olan hâdiseleri görsünler.
رَبُّكَ : Bu tâbir, melâikenin aleyhine bir hüccet ve bir delildir. Yani: “Allah seni terbiye etmiştir, hadd‑i kemâle eriştirmiştir ve seni beşere mürşid kılmıştır ki, fesâdlarını izâle edesin. Demek nev'‑i beşerin en büyük hasenesi sensin ki, onların mefsedetlerini setrediyorsun.”
لِلْمَلٰٓئِكَةِ : Cenâb‑ı Hakk’ın müşâvere şeklinde melâike ile yaptığı muhâvere, melâikenin beşer ile fazla bir irtibat ve alâka ve münâsebetleri olduğuna işârettir. Çünkü melâikenin bir kısmı insanları hıfzediyor, bir kısmı kitabet işlerini görüyor. Demek insanlarla alâkaları ziyâde olduğundan, insanların ahvâline ehemmiyet veriyorlar.
345
اِنّ۪ي : Melâikenin, اَتَجْعَلُ ile yaptıkları istifhâmdan anlaşılan tereddüdlerini reddetmekle, mes'elenin azamet ve ehemmiyetine işârettir.
اِنّ۪ي : Burada (ي) mütekellim‑i vahde ile وَاِذْ قُلْنَا ’da, mütekellim‑i maa'l-gayr zamîrinin zikirlerinden şöyle bir işâret çıkıyor ki: Cenâb‑ı Hakk’ın halk ve icâd fiilinde vâsıtanın bulunmadığına, kelâm ve hitâbında vâsıtaların bulunduğuna işârettir. Bu nükteye delâlet eden başka âyetler de vardır.
Ezcümle,اِنَّٓا اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُâyet‑i kerîmesinde azamete delâlet eden نَا zamîr‑i cem'î, vahiyde vâsıtanın bulunduğuna işâret olduğu gibi, ﴿بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُ﴾ ’de müfred hükmünde olan lafza‑i Celâl, mânâları ilhâm etmekte vâsıtanın bulunmadığına işârettir.
جَاعِلٌ kelimesinin خَالِقٌ kelimesine tercihen zikri: Melâikenin medâr‑ı şübhe ve mûcib‑i istifsarları, halk ve icâd fiili değildir. Zîra vücûd, hayr‑ı mahzdır. Halk, Allah’ın fiilidir; Allah’ın fiili, lâyüs'eldir. Ancak melâikeyi şübheye dâvet eden ve istifsarlarına mûcib olan, جَعْل ’dir. Yani, Cenâb‑ı Hakk’ın, beşeri, arzın tamirine tahsîs etmesidir.
346
فِي الْاَرْضِ ’daki ف۪ي ’nin عَلٰى ’ya tercihi, beşerin yer üstünde olduğu; عَلٰىkelimesinin mânâsına muvâfık ve münâsib iken tercihen ف۪ي ’nin zikredilmesi, beşerin bir rûh gibi arzın cesedine nefh ve nüfûz ettiğine ve beşerin ölüp inkırâz etmesiyle arzın yıkılmasına işârettir.
خَل۪يفَةً : Bu tâbir, arzın, insanların hayatına elverişli şerâiti hâiz olmazdan evvel arzda idrakli bir mahlûkun bulunmuş olduğuna ve o mahlûkun hayatına, o zamandaki arzın evvelki vaziyetleri muvâfık ve müsâid bulunduğuna işârettir. خَل۪يفَةً tâbirinin bu mânâya delâleti, muktezâ‑yı hikmettir. Amma meşhûr olan mânâya nazaran, o idrakli mahlûk, cinlerden bir nev'i imiş; yaptıkları fesâddan dolayı insanlar ile mübâdele edilmişlerdir.
﴿قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَ﴾ :
Bu cümle, müste'nifedir. Bu isti'nâftan anlaşılıyor ki; Cenâb‑ı Hakk’ın melâike ile olan hitâbı, sâmi'i şöyle bir suâle mecbur etmiştir ki: “Acaba, melâikeler komşuluklarına gelecek insanları nasıl karşılayacaklardır? Hem onlar ile beraber olmaya ve komşu olmaya rızâları var mıdır? Hem fikirleri nedir?”
Kur'ân‑ı Kerîm, قَالُٓوا اَتَجْعَلُ cümlesiyle o suâli cevablandırmıştır.
S — قَالُٓوا اَتَجْعَلُ‥ الخ cümlesi, اِذْ قَالَ cümlesine ceza olduğuna nazaran, aralarında lüzum lâzımdır. Hâlbuki lüzum görünmüyor?
347
C — Melâike arzın müekkelleri bulundukları cihetle, arz, onların idaresinde olur. Bu itibarla, insanların arza halife kılınması hakkında melâikenin fikirlerini izhâr etmek lüzumu vardır.
قَالَ ‑ قَالُوا tâbirleri, mukâvele ve muhâvere şeklinde müşâvere üslûbunu insanlara öğretmek içindir. Yoksa Cenâb‑ı Hak, müşâvereden münezzehtir.
Melâikenin اَتَجْعَلُ ile yaptıkları istifhâmdan maksad, جَعْل ’e i'tirâz, جَعْل ’i inkâr etmek değildir. Çünkü Cenâb‑ı Hakk’ın fiillerine i'tirâz etmeye ismetleri mânidir. Ancak جَعْل ’in sebebi mahfî olduğundan, taaccüble sebeb ve hikmetini sormuşlardır.
جَعْل tâbirinden anlaşılıyor ki; insanın ahvâli, vaziyetleri ne tabiatın iktizasıdır ve ne de fıtratın icâbıdır, ancak bir câilin ca'li iledir.
S — ف۪يهَا Mesâfe pek kısa olduğu hâlde, ikinci ف۪يهَا ’nın zikrine ne ihtiyaç vardır?
C — Birinci ف۪يهَا ile beşerin bir rûh gibi arza nüfûz etmesiyle arzı ihyâ etmesine; ikinci ف۪يهَا ise, beşerin fesâdı dahi Azrâil gibi arzın kalbine kadar pençesini sokup arzı imâtesine işârettir. Demek beşer, bir taraftan arzın şifâsı için bir ilâç iken, diğer taraftan ölümünü intac eden bir zehirdir.
مَنْ : Beşerden kinâyedir. Kinâyenin tasrîhe sebeb‑i tercihi; melâikenin maksadı, beşerin şahsiyeti olmayıp, ancak kendilerine sakîl, ağır gelen, bir mahlûkun Allah’a isyan etmesine işârettir.
348
يُفْسِدُ : Fesâdın “isyan”a bedel zikri, isyanlarının nizâm‑ı âlemin fesâdına sebeb olacağına işârettir.
Devam ile teceddüdü ifâde eden muzârî sîgasıyla fesâdın zikredilmesi, melâikenin asıl istemedikleri ve inkâr ettikleri, ancak isyanlarının devam ve istimrar ile vukû'a geleceğine ait olduğuna işârettir. Melâike, beşerin isyanlarının devam ve istimrarını, ya Cenâb‑ı Hakk’ın i'lâmıyla bilmişlerdir veya Levh‑i Mahfûz’a bakıp ondan almışlardır veyâhut insanlardaki kuvve‑i gadabiye ve şeheviyeden anlamışlardır.
ف۪يهَا : Kuvve‑i şeheviye ile arzda fesâd hâsıl olur; kuvve‑i gadabiyenin tecâvüzüyle katl ve kıtâle mahal olur. Hâlbuki arz, takvâ üzerine te'sis edilmiş bir mescid hükmündedir.
(و) ise, fesâd ile sefk gibi iki rezîleyi birbirlerine atf ve cem'eder. Çünkü fesâd, sefk‑i dimâ'a sebebdir.
يَسْفِكُونَ ’nin يَقْتُلُونَ ’ye tercihen zikrinden anlaşılıyor ki; sefk, zulmen yapılan katldir. Bu ise, fesâda daha münâsibdir. Çünkü katlin ifâde ettiği mânâ, katlin mübâh kısmına da şâmildir. Cihadda veya bir cemâati kurtarmak için yapılan katiller gibi ki; bu katl, fesâda münâsib olmaz.
اَلدِّمَٓاءَ : Sefk kelimesinin delâlet ettiği irâka‑i dem’deki dem’i te'kiddir.
349
﴿وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ﴾ :
Beşerin ca'lindeki hikmeti soran melâikeye, sanki şöyle bir i'tirâz vârid olmuştur: “Beşerin Allah’a yapacağı ibâdet ve takdis, onun ca'line sebeb‑i kâfî gelmez mi ki, ca'linin hikmetini soruyorsunuz?”
İşte “vâv‑ı hâliye” ile zikredilen وَنَحْنُ نُسَبِّحُ‥ الخ cümlesi, güyâ o i'tirâzı def'etmeye işârettir.
نَحْنُ : Maâsîden masûm melâikenin cemâatlerinden kinâyedir.
Cümlenin cümle‑i ismiye şeklinde zikredilmesi, tesbihin melâikeye bir seciye olduğuna ve melâikenin tesbihâta mülâzım ve müdâvim olduklarına işârettir.
نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ : “Bizler, bütün ibâdetlerin sana mahsûs olduğunu kâinâta ilân ve Cenâb‑ı Ulûhiyetine lâyık olmayan şeylerden münezzeh olduğuna îmân ve bütün evsâf‑ı azamet ve celâl ile muttasıf olduğuna i'tikàd ediyoruz.”
وَنُقَدِّسُ لَكَ : Bu (ل) ’ya sıladır, bir mânâyı ifâde etmez veya ta'lîl ve sebebiyet içindir.
Birinci ihtimale göre نُقَدِّسُكَ takdirinde olur. Yani, “Seni takdis ve tathîr ediyoruz” demektir.
İkinci ihtimale nazaran, نُقَدِّسُ لِاَجْلِكَ takdirinde olur. Yani: “Biz, nefislerimizi, fiillerimizi günahlardan temizlemekle beraber, kalblerimizi mâsivândan çeviriyoruz” demektir.
350
Bu (و) ise, iki rezîleyi cem' ve birbirine atfeden يَسْفِكُ ’deki (و) ’ın aksine ve inâdına olarak, biri takdis, diğeri tesbih iki fazileti cem' ve birbirine atfediyor.
﴿قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ﴾ : Bu cümle; melâikenin istifsarından sonra; “Acaba Cenâb‑ı Hak, istifsarlarına nasıl cevab verdi ve taaccüblerini ne ile izâle etti ve beşerin onlara tercihindeki hikmet nedir?” diye sâmi'in kalbine gelen suâle icmâlî bir cevaptır; tafsîli sonra gelecektir.
اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ ’deki اِنَّ tahkîki ifâde etmekle tereddüd ve şübheyi def'etmek içindir. Bu ise, müsellem olmayan nazarî hükümlerde olur. Hâlbuki burada Allah’ın, halkın bilmediklerini bilmesi müsellem ve bedîhî bir hükümdür; hâşâ, melâikenin bu hükümde tereddüdleri yoktur. Binâenaleyh, burada bu اِنَّ Kur'ân‑ı Kerîm’in îcâz için ihtisaren icmâl ettiği birkaç cümleye işârettir:
1. Beşerdeki maslahatlar ve beşerin hayr‑ı kesîre nisbeten mefsedetleri, şerr‑i kalîldir; şerr‑i kalîl için hayr‑ı kesîri terketmek, hikmete muhâliftir.
2. Beşerin hilâfete olan sırr‑ı liyâkati, melâikece mechûl, Hàlıkça ma'lûmdur.
3. Beşerin onlara tercih hakkını veren hikmet, melâikece mechûldür.
4. اِنَّ ’nin ifâde ettiği tahkîk, bazen sarîh hükme değil, cümlenin bir kaydından istifade edilen zımnî bir hükme râci' olur. Burada اِنَّ ’nin tahkîki, لَا تَعْلَمُونَ kaydından istifade edilen hükm‑ü zımnîye râci'dir. Yani: “Sizler, muhakkak bilmiyorsunuz” ve kezâ Allah’ın ilmi lâzım, beşerin vücûdu melzumdur.
351
Bu cümlede ilm‑i İlâhî’nin vücûduna delâlet eden اَعْلَمُ ’den, beşerin vücûda geleceği tebârüz eder. Çünkü اَعْلَمُ ’nün delâletine göre, ilm‑i İlâhî taalluk ve tahakkuk etmiştir. Öyle ise beşerin vücûdu her hâlde olacaktır.
Melâikeye verilen o icmâlî cevabın tahkîki hakkında ﴿اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ﴾ âyetinden şöyle bir izâhat alınabilir ki: Cenâb‑ı Hakk’ın ef'âli, hikmetlerden, maslahatlardan hàlî değildir. Öyle ise mevcûdât, halkın ma'lûmâtında münhasır değildir. Öyle ise melâikenin adem‑i ilimleri, beşerin adem‑i vücûduna delil olamaz.
Ve kezâ, Cenâb‑ı Hak, hayr‑ı mahz olarak melâikeyi yaratmıştır; şerr‑i mahz olarak da şeytanı yaratmıştır; hayır ve şerden mahrum olarak behâim ve hayvanatı halketmiştir. Hikmetin iktizasına göre, hayır ve şerre kàdir ve câmi' olarak dördüncü kısmı teşkil eden beşerin yaratılması da lâzımdır ki; beşerin şeheviye ve gadabiye kuvvetleri kuvve‑i akliyesine münkàd ve mağlûb olursa, beşer, mücâhedesinden dolayı melâikeye tefevvuk eder. Aksi hâlde, hayvanattan daha aşağı olur; çünkü özrü yoktur.
352
31‑33. Âyetlerin Tefsiri
﴿وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ❋ قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ❋ قَالَ يَٓا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۚ فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۙ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ﴾
Cenâb‑ı Hak, bütün eşyanın isimlerini Âdem’e (A.S.) öğretti. Sonra o eşyayı melâikeye göstererek dedi ki: “Eğer iddianızda sâdık iseniz, bunların isimlerini bana söyleyiniz.” Melâike, dediler ki: “Seni her nekàisten tenzîh ve bütün sıfât‑ı kemâliye ile muttasıf olduğunu ikrar ederiz. Senin bize öğrettiğin ilimden başka bir ilmimiz yoktur; herşeyi bilici ve her kimseye liyâkatine göre ilim ve irfan ihsân edici sensin.” Cenâb‑ı Hak dedi ki: “Yâ Âdem! Bunların isimlerini onlara söyle.” Vaktâ ki Âdem, isimlerini onlara söyledi, Cenâb‑ı Hak dedi ki: “Size demedim mi semâvât ve arzın gaybını bilirim ve sizin Âdem hakkında lisânla izhâr ettiğinizi ve kalben gizlediğinizi bilirim.”
Mukaddime
Bu ta'lim‑i esmâ mes'elesi; ya Hazret‑i Âdem Aleyhisselâm’ın melâikenin inkârlarına karşı mu'cizesi olup, melâikeyi inkârdan ikrara icbar etmiştir; yâhut melâikenin, hilâfetine i'tirâz ettikleri nev'‑i beşerin, hilâfete liyâkatini melâikeye kabûl ettirmek için izhâr ettiği bir mu'cizedir.
353
Ey arkadaş! Herşeyin Kitab‑ı Mübîn’de mevcûd olduğunu tasrîh eden ﴿وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ﴾ âyet‑i kerîmesinin hükmüne göre; Kur'ân‑ı Kerîm, zâhiren ve bâtınen, nassen ve delâleten, remzen ve işâreten her zamanda vücûda gelmiş veya gelecek herşeyi ifâde ediyor. Buna binâen, gerek enbiyânın kıssa ve hikâyeleri, gerek mu'cizeleri hakkında Kur'ân‑ı Kerîm’in işârâtından fehmettiğime göre, (Hâşiye) mu'cizât‑ı enbiyâdan iki gaye ve hikmet takib edilmiştir.
Birincisi: Nübüvvetlerini halka tasdik ve kabûl ettirmektir.
İkincisi: Terakkiyât‑ı maddiye için lâzım olan örnekleri nev'‑i beşere göstererek, o mu'cizelerin benzerlerini meydâna getirmek için nev'‑i beşeri teşvik ve teşci' etmektir. Sanki Kur'ân‑ı Kerîm, enbiyânın kıssa ve hikâyeleriyle terakkiyâtın esâslarına, temellerine parmakla işâret ederek: “Ey beşer! Şu gördüğün mu'cizeler, birtakım örnek ve nümûnelerdir. Telâhuk‑u efkârınızla, çalışmalarınızla şu örneklerin emsâlini yapacaksınız.” diye ihtar etmiştir. Evet mâzi, istikbâlin âyinesidir; istikbâlde vücûda gelecek icâdlar, mâzide kurulan esâs ve temeller üzerine bina edilir. Evet şu terakkiyât‑ı hâzıra, tamamıyla dinlerden alınan işâretlerden, vecîzelerden hâsıl olan ilhâmlar üzerine vücûda gelmişlerdir. Evet:
1. İlk saat ve sefîne, mu'cize eliyle beşere verilmiştir.
2. Kâinâtın ihtiva ettiği bütün nev'ilerin isimlerini, sıfatlarını, hàssalarını beyân zımnında beşerin telâhuk‑u efkârıyla meydâna gelen binlerce fünûn sâyesinde, ﴿وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا﴾ âyetiyle işâret edilen Hazret‑i Âdem’in mu'cizesine mazhar olmuştur.
354
3. Bütün san'atların medârı olan demirin yumuşatılıp kullanılması sâyesinde icâd edilen bu kadar terakkiyâtla nev'‑i insan, ﴿وَاَلَنَّا لَهُ الْحَد۪يدَ﴾ âyetiyle işâret edilen Hazret‑i Dâvud’un mu'cizesine mazhardır.
4. Yine telâhuk‑u efkâr ile, tayyare gibi, icâd edilen terakkiyât‑ı havâiye sâyesinde nev'‑i beşer ﴿غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ﴾ âyetiyle sür'ati beyân edilen Hazret‑i Süleyman’ın mu'cizesine yaklaşıyor.
5. Kıraç ve kumlu yerlerden suları çıkartan santrifüj âleti, ﴿اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ﴾ âyetiyle işâret edilen Hazret‑i Mûsa’nın (A.S.) asâsından ders almıştır.
6. Tecrübeler sâyesinde ve telâhuk‑u efkâr ile husûle gelen terakkiyât‑ı tıbbiye, Hazret‑i İsâ’nın (A.S.) mu'cizesinin ilhâmâtındandır.
Hakikaten şu mu'cizeler ile bu terakkiyât arasında pek büyük münâsebet ve muvâfakat vardır. Evet dikkat eden adam, bilâ‑tereddüd, o mu'cizeler bu terakkiyâta birer mikyâs ve nümûnelerdir diye hükmeder.
Ve kezâ, ﴿يَا نَارُ كُون۪ي بَرْدًا وَسَلَامًا﴾ âyet‑i kerîmesinin delâletine göre, Hazret‑i İbrahim ateşe atıldığı zaman, ateşin harâreti bürûdete inkılâb etmesi, beşerin keşfettiği yakıcı olmayan mertebe‑i nâriyeye örnek ve me'hazdir.
355
7. ﴿لَوْلَٓا اَنْ رَاٰ بُرْهَانَ رَبِّه۪﴾ âyet‑i kerîmesinin – bir kavle göre – işâret ettiği gibi…
Hazret‑i Yûsuf’un (A.S.), Kenan’da bulunan babasının timsâlini görür görmez Zeliha’dan geri çekilmesi ve kervanları Mısır’dan avdet ettiğinde Hazret‑i Yakub’un ﴿اِنّ۪ي لَاَجِدُ ر۪يحَ يُوسُفَ﴾ Yani: “Ben Yûsuf’un kokusunu alıyorum.” demesi. Ve kezâ celb ilmine âgâh bir vezirin, Hazret‑i Süleyman’a “gözünü açıp yumuncaya kadar Belkîs’in tahtını getiririm” demesine işâret eden ﴿اَنَا اٰت۪يكَ بِهِ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ﴾ âyet‑i kerîmesi, pek uzak mesâfelerden celb‑i savt, sûret vesâire gibi beşerin keşfettiği veya edeceği icâdâta nümûne ve me'hazdirler.
8. “Hazret‑i Süleyman’a, kuş dilini öğrettik” mânâsında ﴿عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ﴾ olan âyet‑i kerîme; beşerin keşfiyâtından radyo, papağan, güvercin gibi âlât ve hayvanların konuşmalarına ve mühim işlerde kullanılmasına me'hazdir.
Ve hâkezâ, beşerin henüz keşfedemediği çok mu'cizeler vardır; istikbâlde yavaş yavaş keşfine muvaffak olur.
Bu âyetin nazmında dahi emsâli gibi “üç vecih” vardır.
Birinci Vecih
Evvelki âyetle irtibatıdır. Şöyle ki:
1. İnsanın hilkati hakkında melâikenin i'tirâzlarına, evvelki âyette umumî, fehmi kolay, iknâ edici bir cevab verilmiştir. Bu âyetle, avâm ve hàvâssı iknâ eden tafsilâtlı bir cevab verilmiştir.
2. Evvelki âyette, beşerin hilâfet mes'elesi tasrîh edilmiştir; bu âyette ise, nev'‑i beşerin melâikeye karşı gösterdiği mu'cize ile, da'vâ‑yı hilâfeti isbât edilmiştir.
3. Evvelki âyette, beşerin melâikeye tereccuh etmesine işâret edilmiştir; bu âyette, tereccuhunun illetine işâret edilmiştir.
4. Beşerin arzda hilâfet‑i kübrâya mazhar olmasına evvelki âyetle delâlet edilmiştir; burada ise, bütün tecelliyâta mazhar bir nüsha‑i câmia olarak gösterilmiştir. Bu da, ayrı ayrı isti'dâdlara mâlik ve ilim ve istifadelerinin yolları çok olduğundandır. Evet beşer, zâhir ve bâtın havâs ve duygularıyla, bilhassa derinliğine nihâyet olmayan vicdânıyla kâinâtı ihâta etmiş bir kàbiliyettedir.
356
İkinci Vecih
Cümlelerin birbiriyle irtibatlarıdır. Şöyle ki:
﴿وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ﴾ cümlesi, ﴿اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ﴾ cümlesinin mazmununu tahkîk ve icmâlini tafsîl ve ibhamını tefsirdir.
Ve kezâ, Cenâb‑ı Hakk’ın arzında beşerin halife olması, Allah’ın hükümlerini icra ve kanunlarını tatbik etmesi içindir. Bu ise, tam bir ilme mütevakkıftır.
Ve kezâ, birinci âyette, kelâmın sevkiyâtı iktizasınca şöyle bir takdir olacaktır: Âdem’i halketti, tesviye etti, cesedine nefh‑i rûh etti, terbiye etti, sonra esmâyı ta'lim etti ve hilâfete namzed kıldı. Sonra vaktâ ki Âdem’i melâikeye tercih etmekle rüchân mes'elesinde ve hilâfet istihkakında ilm‑i esmâ ile mümtâz kıldı, makamın iktizası üzerine, eşyayı melâikeye arz ve onlardan muârazayı taleb etti; sonra melâike aczlerini hissetmekle Cenâb‑ı Hakk’ın hikmetini ikrar ettiler. Kur'ân‑ı Kerîm, buna işâreten,﴿ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ﴾dedikten sonra,
قَالُوا evvelce iblisin enâniyet ve kibrine kanarak yaptıkları istifsardan pişman olarak ﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾ dediler.
357
Sonra vaktâ ki isti'dâdlarının adem‑i câmiiyetinden dolayı, melâikenin aczi zâhir oldu; makamın iktizası üzerine, Âdem’in iktidarının beyânı icâb etti ki, muâraza tamam olsun. Bunun için, ﴿قَالَ يَٓا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْ﴾hitâbıyla Âdem’e fermân etti.
Sonra vaktâ ki mes'ele tebeyyün etti ve hikmetin sırrı zâhir oldu, geçen cevab‑ı icmâlînin bu tafsilâta netice kılınması makamın iktizasından olduğuna binâen, ﴿قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَاكُنْتُمْ تَكْتُمُونَ﴾
Yani: “Sizin ketmettiğiniz şeyi bilirim.”
Şu mukâvele ve mükâlemeden anlaşılıyor ki; iblisin enâniyeti, kibri, melâikeye sirâyet etmiştir ve yaptıkları istifsara, bir tâifenin i'tirâzı da karışmıştır.
Üçüncü Vecih
Cümlelerin hey'et ve nükteleri:
﴿وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا﴾ Yani: Cenâb‑ı Hak, Âdem’i (A.S.) bütün kemâlâtın mebâdîsini tazammun eden àlî bir fıtratla tasvir etmiştir ve bütün maâlînin tohumlarına mezraa olarak yüksek bir isti'dâd ile halketmiştir ve mevcûdâtı ihâta eden ulvî bir vicdân ve ihâtalı on duygu ile techiz etmiştir ve bu üç meziyet sâyesinde, bütün hakàik‑ı eşyayı öğretmeye hazırlamıştır, sonra bütün esmâyı kendisine öğretmiştir. Demek bu cümlenin evvelindeki (و) şu mukadder olan üç cümleye işârettir.
358
عَلَّمَ : Bu kelimenin ihtiyar edilmesi, ilmin ulüvv‑ü kadrine ve kadrinin yüksek derecesine ve hilâfete mihver olduğuna işârettir.
Ve kezâ, esmânın tevkîfine, yani Şâri' tarafından bildirilmiş olduğuna remzdir. Zâten esmâ ile müsemmeyât arasında takib edilen münâsebât‑ı vaz'iye, bunu te'yid ediyor.
Ve kezâ, mu'cizenin vâsıtasız Allah’ın fiili olduğuna îmâdır. Fakat felâsifeye göre hàrikalar, ervâh‑ı hàrikanın fiilidir.
اٰدَمَ : Hilâfeti irâde edilen ve Âdem ismiyle tesmiye edilen küre‑i arzın sâhibi şahs‑ı ma'huddur. İsminin tasrîhi, teşrîf ve teşhîri içindir.
اَلْاَسْمَٓاءَ : İsim ve sıfat ve hâsiyet gibi eşyayı birbirinden ayırıp temyiz ve ta'yin eden alâmet ve nişanlardır; yâhut insanlar arasında münkasım olan lûgatlardır.
عَرَضَهُمْ : Arzedilen, eşya olduğu hâlde zamîrin esmâya rücûundan ismin ayn‑ı müsemmâ olduğuna kàil olan Ehl‑i Sünnet’in mezhebine işârettir.
359
كُلَّهَا : Âdem’in melâikeden cihet‑i imtiyazı ve melâikenin muârazadan sebeb ve medâr‑ı aczi, esmânın hey'et‑i mecmuası olduğuna işârettir. Yoksa esmânın bir kısmını, belki kısm‑ı a'zamını melekler de bilirler.
﴿ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ﴾
ثُمَّ : Terâhî ve bu'd‑u mesâfeyi ifâde ettiği cihetle, şöyle bir takdire işârettir.هُوَ اَكْرَمُ مِنْكُمْ وَاَحَقُّ بِالْخِلَافَةِ Yani, “Âdem, sizden daha kerîm ve hilâfete daha müstehak ve lâyıktır.”
عَرَضَهُمْ : Müşterilere gösterilmek üzere kumaş toplarının açılıp arzedildiği gibi, eşyanın envâ'ı da bastedilerek enzâr‑ı melâikeye gösterilmiştir. Bu tâbirden şöyle bir işâret çıkıyor ki; mevcûdât, müdrik ve âlimin malıdır. İlim ile alır, isimle ahzeder, sûretlerinin temessülüyle temellük eder.
هُمْ : Müzekker ve âkıller cemâatinden kinâyedir. Burada müzekkerin müennese ve âkılın gayr‑ı âkıle tağlib ve teşmîliyle, mecâzen envâ'‑ı eşyaya ircâ edilmiştir. Bu itibarla, هُمْ kelimesinde bir mecâz, iki tağlib vardır. Bu mecâz ile o tağlibleri icbar eden esbâb, عَرَضَ kelimesinin işâret ettiği üslûbdur. Çünkü melâikeye envâ'‑ı eşyanın arzı, manevî bir resm‑i geçit manzarasını andırıyor. Ma'lûm ya, resm‑i geçitleri yapan, müzekker ve âkıl insanlardır. Bunun için, burada iki tağlibe ve dolayısıyla bir mecâza mecburiyet hâsıl olmuştur.
360
عَلٰى : Arzedilenin levh‑i a'lâda nakşedilen sûretler olduğuna işârettir.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾(❋)
﴿وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴾
Mütercimin Beyânı
Allah’ın avn ü inâyetiyle; ümîdimin, iktidarımın fevkınde şu tercümeyi iyi‑kötü yaptım. Noksanları çoktur, müellifçe ıslahları lâzımdır. Zâten onun himmetiyle bu kadarını ancak yapabildim; yoksa, nazm‑ı Kur'ân’daki îcâzlı olan i'câzı, kısa ve vecîz olarak beyân eden bu tefsiri; sönük, kör bir fikirle tercüme etmek, Abdülmecîd’in işi değildir. Yine onun fart‑ı şefkatinden himmeti yetişti, ikmaline muvaffak oldum.
Müellifin küçük kardeşi ve Nur talebesi Abdülmecîd
361
Ecnebî Feylesofların Kur'ânı Tasdiklerine Dair Şehâdetleri
Bu Feylesofların Kur'ân hakkındaki senâlarının bir hülâsası Küçük Tarihçe‑i Hayat’ta ve “Nur Çeşmesi Mecmuası”nda yazılmıştır.
Prens Bismarck’ın Beyânâtı
Sana Muâsır Bir Vücûd Olamadığımdan Müteessirim Ey Muhammed! (A.S.M.)
Muhtelif devirlerde, beşeriyeti idare etmek için taraf‑ı Lâhutîden geldiği iddia olunan bütün münzel semâvî kitapları tam ve etrafıyla tedkik ettimse de, tahrif olundukları için, hiçbirisinde aradığım hikmet ve tam isabeti göremedim. Bu kanunlar değil bir cem'iyet, bir hâne halkının saâdetini bile te'min edecek mâhiyetten pek uzaktır. Lâkin Muhammedîlerin Kur'ânı, bu kayıttan âzâdedir. Ben, Kur'ânı her cihetten tedkik ettim, her kelimesinde büyük hikmetler gördüm. Muhammedîlerin düşmanları, bu kitab Muhammed’in (A.S.M.) zâde‑i tab'ı olduğunu iddia ediyorlarsa da, en mükemmel, hattâ en mütekâmil bir dimağdan böyle hàrikanın zuhûrunu iddia etmek, hakikatlere göz kapayarak kin ve garaza âlet olmak mânâsını ifâde eder ki, bu da ilim ve hikmetle kàbil‑i te'lif değildir. Ben, şunu iddia ediyorum ki; Muhammed (A.S.M.) mümtâz bir kuvvettir. Destgâh‑ı Kudretin böyle ikinci bir vücûdu imkân sahasına getirmesi ihtimalden uzaktır.
362
Sana muâsır bir vücûd olamadığımdan dolayı müteessirim ey Muhammed (A.S.M.)! Muallimi ve nâşiri olduğun bu kitab, senin değildir; o Lâhutîdir. Bu kitabın Lâhutî olduğunu inkâr etmek, mevzû ilimlerin butlânını ileri sürmek kadar gülünçtür. Bunun için, beşeriyet senin gibi mümtâz bir kudreti bir defa görmüş, bundan sonra göremeyecektir. Ben, huzur‑u mehâbetinde kemâl‑i hürmetle eğilirim.
Prens Bismarck
En Temiz ve En Doğru Din, Müslümanlıktır
Meşhûr muharrir, müsteşrik, edebiyât‑ı Arabiye mütehassısı ve Kur'ân‑ı Kerîm’in mütercimi Doktor Maurice (Moris) şöyle diyor:
Bizans Hıristiyanlarını, içine düştükleri bâtıl i'tikàdlar girîvesinden, ancak Arabistan’ın Hirâ Dağı’nda yükselen ses kurtarabilmiştir. İlâhî kelimeyi en ulvî makama yükselten ses, bu ses idi. Fakat Rûmlar bu sesi dinleyememişlerdi. Bu ses, insanlara en temiz ve en doğru dini ta'lim ediyordu. O yüksek din ki, onun hakkında, Godfrey Higgins gibi muhakkìk bir fâzıl, şu sözleri pek haklı olarak söylüyor: “Bu dinde mukaddes sular, şâyân‑ı teberrük eşya, esnâm ve azîzler, yâhut a'mâl‑i sâlihadan mücerred îmânı müfîd tanıyan akîdeler, yâhut sekerât‑ı mevt esnâsında nedâmetin bir fâide vereceğini ifâde eden sözler, yâhut başkaları tarafından vukû' bulacak duâ ve niyâzların günahkârları kurtaracağına dair ifâdeleri yoktur. Çünkü bu gibi akîdeler, onları kabûl edenleri alçaltmıştır.”
363
Zamanlar Geçtikçe, Kur'ânın Ulvî Sırları İnkişaf Ediyor
Doktor Maurice (Moris), Le parler Française Roman (Löparle Franses Roman) ünvânlı gazetede, Kur'ânın Fransızca mütercimlerinden Salamon Reinach’ın tenkidâtına verdiği cevapta diyor ki:
Kur'ân nedir? Her tenkidin fevkınde bir fesâhat ve belâğat mu'cizesidir. Kur'ânın, üçyüzelli milyon Müslümanın göğsünü haklı bir gururla kabartan meziyeti, Onun, her mânâyı hüsn‑ü ifâde etmesi itibariyle, münzel kitapların en mükemmeli ve ezelî olmasıdır. Hayır, daha ileri gidebiliriz:Kur'ân, Kudret‑i Ezeliyenin, inâyet ile insana bahşettiği kütüb‑ü semâviyenin en güzelidir. Beşeriyetin refahı nokta‑i nazarından Kur'ânın beyânâtı, Yunan Felsefesinin ifâdâtından pek ziyâde ulvîdir. Kur'ân, arz ve semânın Hàlık’ına hamd ü şükrânla doludur. Kur'ânın her kelimesi, herşeyi yaratan ve herşeyi hâiz olduğu kàbiliyete göre sevk ve irşad eden Zât‑ı Kibriyâ’nın azametinde mündemicdir.
Edebiyât ile alâkadar olanlar için Kur'ân, bir kitab‑ı edebdir. Lisân mütehassısları için Kur'ân, bir elfâz hazinesidir. Şâirler için Kur'ân, bir âhenk menba'ıdır. Bundan başka bu kitab; ahkâm ve fıkıh nâmına bir muhît‑i maâriftir.
Dâvud’un (A.S.) zamanından, Jan Talmus’un devrine kadar gönderilen kitapların hiçbiri, Kur'ân‑ı Kerîm’in âyetleriyle muvaffakıyetli bir şekilde rekabet edememiştir. Bundan dolayıdır ki, Müslümanların yüksek sınıfları, hayatın hakikatini kavramak nokta‑i nazarından ne kadar tenevvür ederlerse, o derece Kur'ân ile alâkadar oluyorlar ve O’na o kadar ta'zîm ve hürmet gösteriyorlar.
364
Müslümanların Kur'ân’a hürmetleri dâima tezâyüd etmektedir. İslâm muharrirleri, Kur'ân âyetlerini iktibas ile yazılarını süslerler ve o yazılar o âyetlerden mülhem olurlar. Müslümanlar, tahsil ve terbiye itibariyle yükseldikçe, fikirlerini o nisbette Kur'ân’a istinâd ettiriyorlar. Müslümanlar, kitaplarına âşıktırlar ve O’nu, kalblerinin bütün samîmiyetiyle mukaddes tanırlar. Hâlbuki, Kütüb‑ü İlâhiye’ye nâil olan diğer milletler, ne kitaplarına ehemmiyet verirler ve ne de onlara hürmet gösterirler.
Müslümanların, Kur'ân’a hürmetlerinin sebebi; bu kitab pâyidâr oldukça, başka bir dinî rehbere arz‑ı ihtiyaç etmeyeceklerini anlamalarıdır. Fi'l‑hakîka, Kur'ânın fesâhat, belâğat ve nezâhet itibariyle mümtâziyeti, Müslümanları başka belâğat aramaktan vâreste kılmaktadır. Edebî dehâların ve yüksek şâirlerin, Kur'ân huzurunda eğildikleri bir vâkıadır. Kur'ânın, her gün daha fazla tecellî etmekte olan güzellikleri, her gün daha fazla anlaşılan fakat bitmeyen esrârı, şiir ve nesirde üstad olan Müslümanları, üslûbunun nezâhet ve ulviyeti huzurunda diz çökmeye mecbur etmektedir. Müslümanlar, Kur'ânı tâ rûz‑u haşre kadar pâyidâr kalacak kıymet biçilmez bir hazine addeylerler ve onunla pek haklı olarak iftihar ederler. Müslümanlar, Kur'ânı, en fasîh sözlerle, en rakìk mânâlarla coşan bir nehre benzetirler.
Şâyet Monsieur Renaud (Mösyö Reno), İslâm Âlemiyle temâs etmek fırsatını elde edecek olursa, münevver ve terbiyeli Müslümanların, Kur'ân’a karşı en yüksek hürmeti perverde ettiklerini ve onun evâmir‑i ahlâkıyesine fevkalâde riâyetkâr olduklarını ve bunun haricine çıkmamaya gayret ettiklerini görürdü.
Yeni nesiller ve asrî mekteblerin me'zunları da, Kur'ân’a ve Müslümanlığa karşı müstehziyâne bir cümlenin sarfına tahammül etmemektedirler. Çünkü Kur'ân, iki sıfatla bu ehliyeti hâizdir.
Bunların birincisi: Bugün ellerde tedâvül eden Kur'ânın Hazret‑i Muhammed’e (A.S.M.) vahiy olunan kitabın aynı olmasıdır. Hâlbuki, İncil ile Tevrat hakkında birçok şübheler ileri sürülmektedir.
365
İkincisi: Müslümanlar, Kur'ânı, Arapçanın en kuvvetli muhâfızı ve esâsât‑ı diniyenin amelî bir mâhiyet almasının en kuvvetli menba'ı telâkki ederler.
Binâenaleyh, Monsieur Renaud (Mösyö Reno) eserini tashih edecek olursa, bu tercümesiyle, insanları tenvir hususunda insanlığa büyük bir muâvenette bulunur ve bâtıl i'tikàdların hududlarını târ ü mâr etmeye hàdim olur.
Doktor Maurice
Nur Çeşmesinde ve Risale‑i Nurda yazılan bu nev'i feylesoflardan kırk altıncısıdır.
Zât‑ı Kibriyâ Hakkındaki Âyetlerin Ulviyeti ve Kur'ânın Kudsî Nezâheti
Mister John Davenport, “Hazret‑i Muhammed (A.S.M.) ve Kur'ân‑ı Kerîm” ünvânlı eserinde Kur'ân‑ı Kerîm’den bahsederken şu sözleri söylüyor:
Kur'ânın sayısız hususiyetleri içinde bilhassa ikisi fevkalâde mühimdir.
1. Zât‑ı Kibriyâ’yı ifâde eden âyâtın âhengindeki ulviyettir. Kur'ân‑ı Kerîm, beşerî zaaflardan herhangi birisini Zât‑ı Kibriyâ’ya isnâddan münezzehtir.
2. Kur'ân – başından sonuna kadar – gayr‑ı belîğ, gayr‑ı ahlâkî, yâhut terbiyeye muhâlif fikirlerden, cümlelerden ve hikâyelerden tamamen münezzehtir.
Hâlbuki bütün bu nâkìsalar, Hıristiyanların ellerindeki muharref Kitab‑ı Mukaddes’te mebzûliyetle vardır.
John Davenport
366
Kur'ân, Serâpâ Samîmiyet ve Hakkâniyetle Doludur
Carlyle (Karlayl) şöyle diyor:
Kur'ânı bir kere dikkatle okursanız, Onun hususiyetlerini izhâra başladığını görürsünüz. Kur'ânın güzelliği, diğer bütün edebî eserlerin güzelliklerinden kàbil‑i temyizdir. Kur'ânın başlıca hususiyetlerinden biri, Onun asliyetidir.
Benim fikir ve kanâatime göre Kur'ân, serâpâ samîmiyet ve hakkâniyetle doludur. Hazret‑i Muhammed’in (A.S.M.) cihana tebliğ ettiği dâvet, hak ve hakikattir.
Carlyle
Müslümanlık, Tecessüd ve Teslîs Akîdesini Reddeder
İngiltere’nin en meşhûr ve en büyük müverrihlerinden Edward Gibbon (Edvord Gibın) “Roma İmparatorluğunun İnhitat ve Sukùtu” adlı eserinde şöyle diyor:
Ganj Nehri ile, Bahr‑i Muhît-i Atlasî (Atlas Okyanusu) arasındaki memleketler; Kur'ânı, bir kanun‑u esâsî ve teşrî‑i hayatın rûhu olarak tanımışlardır. Kur'ânın nazarında, satvetli bir hükümdarla, zavallı bir fakir arasında fark yoktur. Kur'ân, bu gibi esâslar üzerinde öyle bir teşri' vücûda getirmiştir ki, dünyada bir nazîri yoktur.
Müslümanlığın esâsâtı; teslîsiyet ve Allah’ın tecessüdiyetini ve vahdet‑i vücûd akîdesini reddetmektedir. Bu mutasavvifâne akîdeler üç kuvvetli ulûhiyetin mevcûdiyetini ve Mesih’in, Allah’ın oğlu – hâşâ! – olduğunu öğretmektedir. Fakat bu akîdeler, ancak müteassıb Hıristiyanları tatmin edebilir; hâlbuki Kur'ân, bu gibi karışıklıklardan, ibhamlardan âzâdedir.
Kur'ân, Allah’ın birliğine en kuvvetli delildir. Feylesofâne bir dimağa mâlik olan bir muvahhid, İslâmiyetin nokta‑i nazarını kabûl etmekte hiç tereddüd etmez. Müslümanlık, belki bugünkü inkişaf‑ı fikrîmizin seviyesinden daha yüksek bir dindir.
Edward Gibbon
367
Hàlık’ın Hukukuyla Mahlûkatın Hukukunu En Mükemmel Sûrette Ancak Müslümanlık Ta'rif Etmiştir
Kur'ânın telkin ve Hazret‑i Muhammed’in (A.S.M.) tebliğ ettiği esâsâttan mükemmel bir ahlâk mecellesi vücûd bulur. Esâsât‑ı Kur'âniyenin muhtelif memleketlerde insanlığa ettiği iyiliği ve ettikten sonra da Allah’a takarrüb etmek isteyen insanları Cenâb‑ı Hakk’a rabtettiğini inkâr etmek mümkün değildir.
Hàlık’ın hukuku ile mahlûkun hukuku, ancak Müslümanlık tarafından mükemmel bir sûrette ta'rif olunmuştur. Bunu yalnız Müslümanlar değil, Hıristiyanlar da Mûsevîler de itiraf ediyorlar.
Marmaduke Pickthall (Marmadük Piktol)
Kur'ân ile Kavânîn‑i Tabîiye Arasında Tam Bir Âhenk Vardır
Yeni keşfiyâtın veyâhut ilim ve irfanın yardımıyla hallolunan, yâhut halline uğraşılan mesâil arasında bir mes'ele yoktur ki İslâmiyetin esâsâtıyla teâruz etsin. Bizim, Hıristiyanlığı, kavânîn‑i tabîiye ile te'lif için sarfettiğimiz mesâîye mukâbil, Kur'ân‑ı Kerîm ve Kur'ânın ta'limiyle kavânîn‑i tabîiye arasında tam bir âhenk görülmektedir. Kur'ân, her hürmete şâyân olan eserdir.
Levazaune (Lövazon)
368
Kur'ân, Bütün İyilik ve Fazilet Esâslarını Muhtevîdir; İnsanı, Her Türlü Dalâletlerden Korur
Kur'ân, insanlara Hukukullâhı tanıtmış, mahlûkatın Hàlıktan ne bekleyeceğini, mahlûkatın Hàlıkla münâsebâtını en sarîh şekilde öğretmiştir. Kur'ân, ahlâk ve felsefenin bütün esâsâtını câmi'dir. Fazilet ve rezîlet, hayır ve şer, eşyanın mâhiyet‑i hakîkiyesi, hülâsa her mevzû Kur'ân’da ifâde olunmuştur. Hikmet ve felsefenin esâsı olan adâlet ve müsâvâtı öğreten ve başkalarına iyilik etmeyi, faziletkâr olmayı ta'lim eden esâslar; bunların hepsi Kur'ân’da vardır. Kur'ân, insanı, iktisad ve îtidâle sevkeder; dalâletten korur; ahlâkî zaafların karanlığından çıkarır; teâlî‑i ahlâk nuruna ulaştırır; insanın kusurlarını, hatâlarını i'tilâ ve kemâle kalbeyler.
Müsteşrik Sedillot
Kur'ân, Öyle Bir Peygamber Sesidir Ki, Onu Bütün Dünya Dinleyebilir. Bu Sesin Aksi; Saraylarda, Çöllerde, Şehirlerde, Devletlerde Çınlar!‥
Kur'ân şiir midir? Değildir; fakat O’nun şiir olup olmadığını tefrik etmek müşküldür. Kur'ân, şiirden daha yüksek bir şeydir. Maamâfih, Kur'ân ne tarihtir, ne tercüme‑i hâldir, ne de İsâ’nın (A.S.) dağda îrâd ettiği mev'ize gibi bir mecmua‑i eş'ârdır. Hattâ Kur'ân, ne Buda’nın telkinâtı gibi bir mâba'de't‑tabîiye, yâhut mantık kitabı, ne de Eflâtun’un herkese îrâd ettiği nasihatler gibidir.
Bu, bir Peygamberin sesidir. Öyle bir ses ki, onu, bütün dünya dinleyebilir. Bu sesin aksi; saraylarda, çöllerde, şehirlerde, devletlerde çınlar!… Bu sesin tebliğ ettiği din, evvelâ nâşirlerini bulmuş, sonra teceddüd‑perver ve i'mâr edici bir kuvvet şeklinde tecellî etmiştir. Bu sâyededir ki; Yunanistan ile Asya’nın birleşen ışığı, Avrupa’nın zulümât‑âbâd olan karanlıklarını yarmış ve bu hâdise, Hıristiyanlığın en karanlık devirlerini yaşadığı zaman vukû' bulmuştur.
Dr. Johnson
369
Kur'ânın Cihan‑şümûl Hakikati: Kur'ân, Allah’ın Birliğine İnanmak Hakikat‑i Kübrâsını İlân Eder
İngilizce‑Arapça, Arapça‑İngilizce lûgatların muharriri Doktor Francis Joseph Steingass (Sıtayngas) Kur'ân hakkında şu sözleri söylüyor:
Kur'ân, insanların yed‑i istifadesine geçen eserlerin en büyüklerinden biridir. Kur'ân’da, büyük bir insanın hayâl ve seciyesi, en vâzıh şekilde görülmektedir.Carlyle: “Kur'ânın ulviyeti, onun cihan‑şümûl hakikatindedir.” dediği zaman, şüphesiz doğru söylemişti.
Muhammed’in (A.S.M.) doğruluğu, fa'âliyeti, hakikati taharrîde samîmiyeti, sarsılmayan azmi, îmânı, kendisini dinlemek istemeyenlere ezelî hakikati dinletmek yolundaki sebatı; bana kalırsa, onun, o cesur ve azîmkâr Peygamberin hâtem‑i risalet olduğunun en kat'î ve en emin delilleridir.
Kur'ân; akàid ve ahlâkın, insanlara hidayet ve hayatta muvaffakıyet te'min eden esâsâtın mükemmel mecellesidir. Bütün bu esâsâtın üssü'l‑esâsı, âlemin bütün mukadderâtını yed‑i kudretinde tutan Zât‑ı Kibriyâ’ya îmândır.
Allah’ın birliğine îmân etmek hakikat‑i kübrâsını ilân ediyorken, Kur'ân, lisân‑ı belâğatın en yükseğine ve nezâhetin şâhikasına varır. Kur'ân; Allah’ın irâdesine itâati, Allah’a isyanın neticelerini izâh ederken, insanların muhayyilesini elektrikleyen en seyyâl lisânı kullanır. Resûl‑i Kibriyâ’ya tesellî vermek ve onu teşvik etmek, yâhut halkı sâir Peygamberlerin (A.S.) ahvâliyle, milletlerinin âkıbetiyle korkutmak icâb ettiği zaman, Kur'ânın lisânı, en kat'î ciddiyeti almaktadır.
Mâdemki Kur'ânın birbirine düşman kabileleri, yekdiğeriyle mücâdele eden unsurları derli toplu bir millet hâline getirdiğini, onları eski fikirlerinden daha ileri bir seviyeye yükselttiğini görüyoruz; o hâlde, belâğat‑ı Kur'âniye’nin mükemmeliyetine hükmetmeliyiz. Çünkü, Kur'ânın bu belâğatı, vahşî kabileleri medenî bir millet hâline getirmiş; dünyanın eski tarihine yeni bir kuvvet ilâve etmiştir. Zaman ve mekân itibariyle birbirinden çok uzak oldukları gibi, fikrî inkişaf itibariyle de birbirinden çok farklı insanlara hàrikulâde bir hassâsiyet ilhâm eden ve muhâlefeti hayrete ve istihsâna kalbeden Kur'ân, en şâyân‑ı hayret eser tanınmaya lâyıktır. Kur'ân, beşerin mukadderâtıyla meşgul âlimler için tetebbu'a şâyân en fâideli mevzû sayılır.
Doktor Steingass
370
Kur'ânın Lisânı, Nezâhet ve Belâğat İtibariyle Nazîrsizdir Kur'ân, Bizâtihi Muhteşem Bir Mu'cizedir
Kur'ânın müteassıb münekkıdi ve mütercimi George Sale diyor ki:
Kur'ân Arapçanın en mükemmel ve pek mevsûk bir eseridir. Müslümanların i'tikàdı vechile bir insan kalemi, bu i'câzkâr eseri vücûda getiremez. Kur'ân, bizâtihi dâimî bir mu'cizedir; hem öyle bir mu'cize ki, ölüleri diriltmekten daha yüksektir. Bu mukaddes kitabın tâ kendisi, menşe'inin semâvî olduğunu isbâta kâfîdir. Muhammed (A.S.M.); bu mu'cizeye istinâden, bir peygamber olarak tanınmasını istemiştir. Arabistan’ın çıplak ve kısır çöllerini aydınlatan, şâir ve hatîblere meydân okuyan Kur'ân, bir âyetine bir nazîre istemiş; hiçbir kimse bu tahaddîye karşı gelememişti. Burada yalnız bir misâl îrâd ederek, bütün büyük adamların, Kur'ânın belâğatına baş eğdiklerini göstermek isterim.
Hazret‑i Muhammed’in (A.S.M.) zamanında, Arabistan şâirlerinin şehriyârı, şâir Lebid idi. Lebid, muallakàttan birinin nâzımıdır. O zaman put‑perest olan Lebid; Kur'ânın belâğatı karşısında lâl kalmış, bu belâğatı en güzel sözlerle ifâde etmişti. Kur'ânın belâğatı karşısında hayran kalan Lebid, Müslümanlığı kabûl etmiş, Kur'ânın ancak bir Peygamber lisânından duyulacağını söylemiştir.
Kur'ânın lisânı, belîğ ve hàrikulâde seyyâldir. Cenâb‑ı Hakk’ın şân ve celâletini, azamet sıfatlarını ifâde eden âyetlerin ekserîsi, müstesnâ bir güzelliği hâizdir. Kur'ânı bî‑tarafâne tercümeye gayret ettim ise de, kàri'lerim, Kur'ânın metnini sadâkatkârâne bir ifâdeye muvaffak olamadığımı göreceklerdir. Bu kusuruma rağmen kàri'ler tercümemde bahis mevzûu ettiğim muhteşem âyetlerin birçoklarını okuyacaklardır.
George Sale
371
Kur'ân, Beşeriyete İlâhî Bir Lütûftur Kur'ân, Muzaffer Cumhûriyetler Meydâna Getirmiştir
Kur'ân âyetlerini nüzûl tarihine göre tercüme ve tertib eden İngiltere’nin en müteassıb papazlarından Rodwell (Radvel), şu hakikatleri itiraf ediyor:
Kur'ân, Arabistan’ın basit bedevîlerini öyle bir istihâleye uğratmıştır ki, bunların âdeta meshûr olduklarını zannedersiniz. Hıristiyanların telâkkisine göre Kur'ânın nâzil olmuş bir kitab olduğunu söyleyecek olsak bile, Kur'ân; put‑perestliği imha; Allah’ın vahdâniyet akîdesini te'sis; cinlere, perilere, taşlara ibâdeti ilgâ; çocukları diri diri gömmek gibi vahşî âdetleri izâle; bütün hurâfeleri istîsal; taaddüd‑ü zevcâtı tahdid ile, bütün Arablar için İlâhî lütûf ve ni'met olmuştur.
Kur'ân; bütün kâinâtı yaratan, gizli ve âşikâr herşeyi bilen kadîr‑i mutlak sıfatıyla Zât‑ı Kibriyâ’yı takdis ve tebcil ettiğinden, her sitâyişe şâyândır. Kur'ânın ifâdesi vecîz ve mücmel olmakla beraber; en derin hakikati, en kuvvetli ve mülhem hikmeti takrîr eden elfâz ile söylemiştir. Kur'ân, devamlı memleketler değilse de, muzaffer cumhûriyetler vücûda getirmeye hàdim olacak esâsları muhtevî olduğunu isbât etmiştir. Kur'ânın esâslarıyladır ki; fakr ve sefâletleri ancak cehâletleriyle kàbil‑i kıyâs olan, susuz ve çıplak bir yarımadanın sekenesi, yeni bir dinin, harâretli ve samîmî sâlikleri olmuşlar, devletler kurmuşlar, şehirler inşâ etmişlerdir. Fi'l‑hakîka Müslümanların heybetidir ki; Fustât, Bağdat, Kurtuba, Delhi, bütün Hıristiyan Avrupa’yı titreten bir azamet ve haşmet ihrâz etmişlerdir.
Rodwell
372
Müslümanlık, Dünyanın Kıvâmı Olan Bir Dindir; Cihan Medeniyetinin İstinâd Ettiği Temelleri Muhtevîdir
Fransa’nın en mâruf müsteşriklerinden Gaston Care (Carmen), 1913 senesinde Figaro Gazetesi’nde, yeryüzünden Müslümanlık kalkacak olursa, müsâlemetin muhâfazasına imkân olup olmadığı hakkında makaleler silsilesi yazmış ve o zaman, bu makaleler şark gazeteleri tarafından tercüme olunmuştu.Fransız müsteşriki diyor ki
“Yüz milyonlarca insanın dini olan Müslümanlık, bütün sâliklerine nazaran, dünyanın kıvâmı olan bir dindir. Bu aklî dinin menba'ı ve düsturu olan Kur'ân, cihan medeniyetinin istinâd ettiği temelleri muhtevîdir. O kadar ki, bu medeniyetin, İslâmiyet tarafından neşrolunan esâsların imtizacından vücûd bulduğunu söyleyebiliriz.
Fi'l‑hakîka bu àlî din; Avrupa’ya, dünyanın i'mârkârâne inkişafı için lâzım olan en esâslı kaynakları te'min etmiştir. İslâmiyetin bu fâikiyetini teslîm ederek, ona medyûn olduğumuz şükrânı tanımıyorsak da, hakikatin bu merkezde olduğunda şek ve şübhe yoktur.”
Fransız muharriri, daha sonra, Kur'ânın umumî müsâlemeti muhâfaza hususundaki hizmetini bahis mevzûu ederek diyor ki:
“İslâmiyet, yeryüzünden kalkacak ve bu sûretle hiçbir Müslüman kalmayacak olursa, barışı devam ettirmeye imkân kalır mı? Hayır… Buna imkân yoktur!‥”
Gaston Care
373
Kur'ân Bütün Dinî Kitaplara Fâiktir
Alman âlimlerinden ve müsteşriklerinden Jochahim Du Rulph (Yoahim Dü Raf) Kur'ânın sıhhate verdiği ehemmiyetten bahsederken şu sözleri söylüyor:
İslâmiyetin, şimdiye kadar Avrupa muharrirlerinden hiçbirinin nazar‑ı dikkatini celbetmeyen bir safhasını bahis mevzûu etmek istiyorum. İslâmiyet’in bu safhası, onun sıhhati muhâfaza için vukû' bulan emirleridir. Evvelâ şunu itiraf etmek lâzımdır: Kur'ân, bu nokta‑i nazardan bütün dinî kitaplara fâiktir. Kur'ânın ta'rif ettiği basit fakat mükemmel sıhhî kaideleri nazar‑ı dikkate alırsak; bu mukaddes kitab sâyesinde, bütün dünyanın bazı kısımlarıyla, haşerât mahşeri olan Asya’nın, müdhiş bir tehlike olmaktan kurtulduğunu görürüz. Müslümanlık; nezâfeti, temizliği, nezâheti bütün sâliklerine farz etmekle, birçok tahribkâr mikropları imha etmiştir.
Jochahim
Kur'ân Âyetleri İslâmiyetin Muhteşem Bünyesinde Altın Bir Kordon Gibi İşlenmiştir
Chambers Encyclopedia nâmıyla intişar eden İngilizce Muhîtü'l‑Maârifte, Müslümanlıktan şu sûretle bahsolunmaktadır:
İslâm Peygamberi’nin seciyesini aydınlatan Kur'ân âyetleri, son derece mükemmel ve son derece müessirdir. Bu kısım âyetler, Müslümanlığın ahlâkî kaidelerini ifâde eder. Fakat bu kaideler, bir‑iki sûreye münhasır değildir. Bu âyetler, İslâmiyet’in muhteşem bünyânında, altından bir kordon gibi işlenmiştir. İnsafsızlık, yalancılık, hırs, isrâf, fuhuş, hıyânet, gıybet; bunların hepsi Kur'ân tarafından en şiddetli sûrette takbih olunmuş ve bunlar, rezîletin tâ kendisi tanınmıştır.
374
Diğer taraftan, hüsn‑ü niyet sâhibi olmak, başkalarına iyilik etmek, iffet, hayâ, müsâmaha, sabır ve tahammül, iktisad, doğruluk, istikamet, sulh‑perverlik, hak‑perestlik, herşeyden fazla Cenâb‑ı Hakk’a i'timâd ve tevekkül, Allah’a itâat… Müslümanlık nazarında hakîki îmân esâsları ve hakîki bir mü'minin başlıca sıfatları olarak gösterilmiştir.
Resûl‑i Ekrem İdrak ve Şuûr Timsâlidir
Profesör Edouard Montet, “Hıristiyanlığın İntişarı ve Hasmı Olan Müslümanlar” ünvânlı eserinin 17 ve 18’inci sahifelerinde diyor ki:
Rasyonalizm, yani “akliye” kelimesinin müfâdını ve tarihî ehemmiyetini tevsî' edebilirsek, Müslümanlığın aklî bir din olduğunu söyleyebiliriz. Akıl ve mantık mısdâkıyla akàid‑i diniyeyi muhâkeme eden mekteb, rasyonalizm kelimesinin, İslâmiyet’e tamamıyla mutâbık olduğunu teslîm etmekte tereddüd etmez.
Resûl‑i Ekrem şuûr ve idrak timsâli olduğu, dimağının îmân ışıkları ve kâmil bir yakìn ile pür‑nur olduğu muhakkaktır. Resûl‑i Ekrem; muâsırlarını aynı heyecanla alevlemiş, bu sıfatlarla techiz etmiştir. Hazret‑i Muhammed (A.S.M.), başarmak istediği ıslahatı, İlâhî bir vahiy olarak takdim etmiştir. Bu, İlâhî bir vahiydir. Hazret‑i Muhammed’in (A.S.M.) dini ise, akıl kaidelerinin ilhâmlarına tamamıyla muvâfıktır.
Ehl‑i İslâm’a göre İslâmiyet’in esâs akàidi, şu sûretle hülâsa olunabilir:
Allah birdir; Muhammed (A.S.M.) Onun Peygamberidir. Fi'l‑hakîka, İslâmiyet’in esâslarını sükûnetle ve derin bir teemmül ile tedkik ettiğimiz zaman, bunların, Allah’ın birliğine ve Muhammed’in (A.S.M.) risaletine, sonra haşir ve neşre i'tikàda müntehi olduklarını görürüz. Bizzat dinin esâsları tanınan bu iki akîde, bütün dindar insanlarca akıl ve mantığa müstenid telâkki olunmakta ve bunlar Kur'ânın akîdelerinin hülâsası bulunmaktadır.
375
Kur'ânın ifâdesindeki sâdelik ve berraklık, Müslümanlığın intişar ve i'tilâsını bilâ‑tevakkuf temâdî ettiren sâik kuvvet olmuştur. Resûl‑ü İslâm tarafından tebliğ olunan mukaddes ta'limâtın cihan‑şümûl terakkîsine rağmen, Müslümanların ilhâm kaynağı ve en kuvvetli ilticâgâhı Kur'ân olmuştur. En takdiskâr ve kanâat‑bahş bir lisânla, başka bir Kitab‑ı Münzel’in tefevvuk edemeyeceği bir ifâde ile takrîr eden kitab, Kur'ân’dır. Bu kadar mükemmel ve esrâr‑engîz, her insanın tedkikine bu kadar açık olan bir din; muhakkak, insanları kendisine meclûb eden i'câzkâr kudreti hâizdir. Müslümanlığın bu kudreti hâiz olduğunda şübhe yoktur.
Edouard Montet
376
Birkaç Defa Berâet Kazanan Risale‑i Nurun Birkaç Vilâyette Haksız Müsâderesine Dair, Nur’un Yüksek Bir Talebesinin Mahkemesindeki Müdafaasından Bir Parçadır
Bu müdafaa, bir takriz olarak buraya ilhâkı münâsib görülerek derc edilmiştir.
DİYARBAKIR SULH CEZA MAHKEMESİ YÜKSEK MAKAMINA