Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
325

29. Âyetin Tefsiri

﴿هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟
Bu Âyetin Sâbık Âyetle Cihet‑i İrtibatı:
Evvelki âyette küfür ile küfran, delâil‑i enfüsiye ile inkâr edilmiştir. Bu âyette, delâil‑i âfâkıyeye işâret edilmiştir.
Ve kezâ, evvelki âyette vücûd ve hayat ni'metlerine işâret edilmiş, bu âyette bekà ni'metine işâret edilmiştir.
Ve kezâ, evvelki âyette, Sâni'in vücûduna delil olmakla haşre bir mukaddime olduğuna işâret edilmiş; bu âyette ise, âhiretin tahkîkiyle şübhelerin izâlesine işâret edilmiştir.
Evet sanki onlar diyorlar ki: İnsana bu kadar kıymet ve ehemmiyet verilmesi nereden ve neye binâendir? Ve Allah’ın yanında mevkii nedir ki onun için kıyâmeti koparıyor?”Onlara cevaben Kur'ân‑ı Kerîm, bu âyetin işâretiyle diyor ki:
İnsanın pek yüksek bir kıymeti olmasaydı, semâvât ve arz onun istifadesine mutî' ve musahhar olmazdı. Ve kezâ, insan ehemmiyetsiz olsaydı, mahlûkat onun için halkedilmezdi. Eğer insan ehemmiyetsiz ve kıymetsiz olsa idi, o vakit insan, mahlûkat için halkolunacaktı.
Ve kezâ insanın, Hàlık’ı yanında mevkii pek büyük olduğu içindir ki; âlem‑i dünyayı kendisi için değil, beşer için; beşeri de ibâdeti için halketmiştir.”
Hülâsa: İnsan mümtâz ve müstesnâdır; hayvanlar gibi değildir. Onun için insan ﴿وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ cevherine bir sadef olmuştur.
326
Bu Âyetteki Cümlelerin Nüktelerine Geçiyoruz:
Ey arkadaş! Birinci cümlede جَم۪يعًا , ikinci cümlede ثُمّ , üçüncü cümlede سَبْعَ kelimeleri için bir tahkîkat lâzımdır.

Birinci Mes'ele

O tahkîkatı, altı noktada izâh edeceğiz.

Birinci Nokta

Aşağıda beyân edildiği gibi, hayatın öyle bir hâsiyeti vardır ki; hayat, cüz'ü küll, cüz'îyi küllî, ferdi nev', mukayyedi mutlak, bir şahsı bir âlem gibi kılar. Binâenaleyh, tek bir insan, Dünya benim evimdir. Dünyadaki envâ' benim kavmimdir ve benim aşîretimdir ve bütün eşya ile muârefem ve münâsebetim vardır.” diyebilir.

İkinci Nokta

Bilirsin ki; âlemde, sâbit bir nizâm vardır, muhkem bir irtibat vardır ve dâimî düsturlar, esâslı kanunlar vardır. Bu itibarla âlem, bir saat veya muntazam bir makine gibidir. Herbir çarkın, herbir vidanın, herbir çivinin; makinenin nizâm ve intizamında bir hissesi ve makinenin netice ve fâidelerinde bir te'siri olduğu gibi, ehl‑i hayat için ve bilhassa beşer için de bir fâidesi var.
327

Üçüncü Nokta

Aşağıda işiteceğin gibi, istifadede müzâhemet ve münâkaşa yoktur. Nasıl ki Zeyd diyebilir ki: Şems benim lambamdır, dünya benim evimdir.” Amr da öyle diyebilir ve aralarında münâkaşa da olmaz. Evet Zeyd, meselâ dünyada tek farzedilirse, istifadesi nasılsa, bütün insanlar içinde iken istifadesi yine öyledir; ne fazla olur ne noksan.
Yalnız gâreyn”e ait olan kısım müstesnâdır. Zîra yiyecek, içecek vesâire şeylerde münâkaşa olur.

Dördüncü Nokta

Âlem için tek bir yüz, bir cihet değil, pek çok umumî ve muhtelif vecihler vardır. Ve fâideleri te'min eden kesretle umumî ve mütedâhil, yani birbiri içinde cihetler vardır. Ve istifade yollarının da envâen türlü türlü tarîkleri vardır. Meselâ senin güzel bir bahçen vardır. O bahçe, bir cihetten senin istifadene tahsîs edildiği gibi, diğer bir cihetten de halkı fâidelendirir. Meselâ o bahçenin hüsnüne, güzelliğine her bakan, bir zevk alır, bir inşirah peydâ eder; bunda bir mâni yoktur.
Kezâlik, insanın beş zâhirî, beş bâtınî olmak üzere on tane hâssesi ve duygusu vardır. İnsan, bu duygularıyla ve kezâ cismiyle, rûhuyla, kalbiyle dünyanın herbir cüz'ünden istifade edebilir; mâni yoktur.

Beşinci Nokta

Bu âyetle diğer bazı âyetlerden anlaşılıyor ki, bu büyük dünya, insan için yaratılmıştır. Ve yaratılışında, insanın istifadesi ille‑i gâiye olarak nazara alınmıştır. Hâlbuki arzdan pek büyük olan Zühal’in, meselâ beşeri fâidelendiren, yalnız zîneti ve zaîf bir ziyâsıdır. Bu cüz'î fâide için ne sûretle beşer ona ille‑i gâiye olur?
Elcevab: Bir fâideyi takib eden adam, bütün fikrini, hayâlini o fâideye hasreder ve ondan mâadâ bir şeye bakmaz ve herşeye kendi hesabına bakar, kimseyi nazara almaz, hattâ kendisini ille‑i gâiye zanneder. Binâenaleyh, bu gibi adama karşı makam‑ı imtinanda söylenilen o gibi kelâmlarda mübâlağa yoktur. Evet, binlerce hikmetler için yaratılan Zühal’in herbir hikmetinde binlerce cihetler ve herbir cihetinde binlerce istifade edenler bulunduğu hâlde, Hilkatinde o adamın istifadesi, ille‑i gâiyeden bir cüz' olarak düşünülmüştür.” denilirse ne mânii var? Çünkü ille‑i gâiye, dâima basit bir şeyden ibaret değildir.
328

Altıncı Nokta

İmâm‑ı Ali’nin وَتَزْعُمُ اَنَّكَ جِرْمٌ صَغ۪يرٌ ❋ وَف۪يكَ انْطَوَى الْعَالَمُ الْاَكْبَرُ emrettiği gibi, insan küçük bir cisim ise de, büyük âlemi içine alacak kadar büyüktür. Öyle ise cüz'î istifadesi küllî olur, öyle ise abesiyet yoktur.

İkinci Mes'ele

ثُمَّ hakkındadır.
Ey arkadaş! Bu âyet, arzın semâdan evvel yaratılmış olduğuna delâlet eder.
Ve ﴿وَالْاَرْضَ بَعْدَ ذٰلِكَ دَحٰيهَا âyeti de semâvâtın arzdan evvel halkedildiğine dâlldir.
Ve ﴿كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا âyeti ise ikisinin bir maddeden beraber halkedilmiş ve sonra birbirinden ayırdedilmiş olduklarını gösteriyor.
Şerîatın nakliyâtına nazaran, Cenâb‑ı Hak; bir cevhereyi, bir maddeyi yaratmıştır, sonra o maddeye tecellî etmekle bir kısmını buhar, bir kısmını da mâyi kılmıştır. Sonra mâyi kısmı da, tecellîsiyle tekâsüf edip zebed (köpük) kesilmiştir. Sonra arz veya yedi küre‑i arziyeyi o köpükten halketmiştir. Bu itibarla, herbir arz için hava‑i nesîmîden bir semâ hâsıl olmuştur; sonra o madde‑i buhariyeyi bastetmekle yedi kat semâvâtı tesviye edip yıldızları içine zer'etmiştir ve o yıldızlar tohumuna müştemil olan semâvât, in'ikad etmiş, vücûda gelmiştir.
Hikmet‑i cedîdenin nazariyâtı ise şu merkezdedir ki: Görmekte olduğumuz manzûme‑i şemsiye ile tâbir edilen güneşle ona bağlı yıldızlar cemâati, basit bir cevhere imiş. Sonra bir nev'i buhara inkılâb etmiştir; sonra o buhardan, mâyi‑i nârî hâsıl olmuştur; sonra o mâyi‑i nârî, bürûdet ile tasallüb etmiş, yani katılaşmış; sonra şiddet‑i hareketiyle bazı büyük parçaları fırlatmıştır. O parçalar tekâsüf ederek seyyârât olmuşlardır; şu arz da onlardan biridir. Bu izâhata tevfîkan, şu iki meslek arasında mutâbakat hâsıl olabilir. Şöyle ki:
329
İkisi de birbirine bitişikti, sonra ayrı ettik.” mânâsında olan ﴿كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا ’nın ifâdesine nazaran; manzûme‑i şemsiye ile arz, dest‑i Kudretin madde‑i Esîriyeden yoğurmuş olduğu bir hamur şeklinde imiş. Madde‑i Esîriye, mevcûdâta nazaran akıcı bir su gibi mevcûdâtın aralarına nüfûz etmiş bir maddedir.
﴿وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَٓاءِ âyeti, şu madde‑i Esîriyeye işârettir ki, Cenâb‑ı Hakk’ın arşı, su hükmünde olan şu Esîr maddesi üzerinde imiş. Esîr maddesi yaratıldıktan sonra, Sâni'in ilk icâdlarının tecellîsine merkez olmuştur. Yani Esîri halkettikten sonra, cevâhir‑i ferde kalbetmiştir. Sonra bir kısmını kesif kılmıştır ve bu kesif kısımdan, meskûn olmak üzere yedi küre yaratmıştır. Arz, bunlardandır.
İşte arzın hepsinden evvel tekâsüf ve tasallüb etmekle acele kabuk bağlayarak uzun zamanlardan beri menşe'‑i hayat olması itibariyle hilkat‑i teşekkülü, semâvâttan evveldir. Fakat arzın bastedilmesiyle nev'‑i beşerin taayyüşüne elverişli bir vaziyete geldiği, semâvâtın tesviye ve tanziminden sonra olduğu cihetle; hilkati, semâvâttan sonra başlarsa da, bidâyette, mebde'de ikisi beraber imişler. Binâenalâhâzâ, o üç âyetin aralarında bulunan zâhirî muhâlefet, bu üç cihetle mutâbakata inkılâb eder.
İkinci bir cevab: Ey arkadaş! Kur'ân‑ı Kerîm; tarih, coğrafya muallimi değildir. Ancak, âlemin nizâm ve intizamından bahisle Sâni'in mârifet ve azametini cumhûr‑u nâsa ders veren mürşid bir kitaptır. Binâenaleyh, bunda iki makam vardır:
Birinci makam; ni'metleri, ihsânları, merhametleri göstermekle delâil‑i zâhiriyeyi beyân etmekten ibarettir. Bu itibarla arz, semâvâttan evveldir.
330
İkinci makam; azamet, izzet, kudret delillerini gösterir bir makamdır. Bu cihetle semâvât, arzdan evveldir.
ثُمَّ mâba'dinin, mâkablinden bir zaman sonra vücûda geldiğine delâlet eder ki, buna terâhî denilir. Demek burada arz ile semâvât arasında bir uzaklık vardır. Bu uzaklık, arzın semâvâttan evvel halkedildiğine göre zâtîdir, aksi hâlde rütebî ve tefekkürîdir. Yani semâvâtın hilkati birinci ise de, tefekkürce rütbesi ikincidir; arzın hilkati ikinci ise de, tefekkürü birincidir. Yani evvelâ arzın tefekkürü, sonra semâvâtın tefekkürü lâzımdır.
Buna göre ثُمَّ ile اِسْتَوٰى arasında اِعْلَمُوا وَتَفَكَّرُواmukadderdir.
Takdir‑i kelâm: ثُمَّ اِعْلَمُوا وَتَفَكَّرُوا اَنَّهُ اسْتَوٰى‥ الخ ’dir.

Üçüncü Mes'ele

سَبْعَ kelimesi hakkındadır.
Ey arkadaş! Semâvâtın dokuz tabakadan ibaret olduğu, eski hikmetin hurâfelerinden biridir. Onların o hurâfevâri fikirleri, efkâr‑ı âmmeyi istilâ etmişti. Hattâ bazı müfessirler, bazı âyetlerin zâhirini onların mezheblerine meylettirmişlerdir.
Hikmet‑i cedîde ise, fezâ denilen şu boşlukta yalnız yıldızların muallak bir vaziyette durmakta olduklarına kàildir. Bunların mezhebinden semâvâtın inkârı çıkıyor. Ve bu iki hikmetin birisi ifrata varmışsa da ötekisi tefritte kalmıştır.
Şerîat ise, Cenâb‑ı Hakk’ın yedi tabakadan ibaret semâvâtı halketmiş olduğuna hâkimdir ve yıldızların da balık gibi o semâlar denizlerinde yüzmekte olduklarına kàildir.
Hadîs ise, semânın مَوْجٌ مَكْفُوفٌ ’den ibaret bulunduğunu emrediyor.
Şu hak olan mezhebin, altı mukaddime ile tahkîkatını yapacağız.
331
Birinci Mukaddime: Şu geniş boşluğun Esîr ile dolu olduğu, fennen ve hikmeten sâbittir.
İkinci Mukaddime: Ecrâm‑ı ulviyenin kanunlarını rabteden ve ziyâ ve harâretin emsâlini neşr ve nakleden fezâyı doldurmuş bir madde mevcûddur.
Üçüncü Mukaddime: Madde‑i Esîriyenin, yine Esîr olarak kalmak şartıyla, sâir maddeler gibi muhtelif teşekkülâtı ve ayrı ayrı nev'ileri vardır. Buhar ile su ve buzun teşekkülâtları gibi.
Dördüncü Mukaddime: Ecrâm‑ı ulviyeye dikkat edilirse, tabakaları arasında muhâlefet görünür. Evet, yeni teşekküle ve in'ikada başlamış milyarlarca yıldızlardan ibaret Kehkeşân ile anılan tabaka‑i Esîriye, sâbit yıldızların tabakasına muhâliftir. Bu da manzûme‑i şemsiyenin tabakasına ve hâkezâ yedi tabakaya kadar birbirine muhâlif tabakalar vardır.
Beşinci Mukaddime: Araştırmalar neticesinde sâbit olmuştur ki; bir maddede teşkil, tanzim, tesviyeler vâki olursa, birbirine muhâlif tabakalar husûle gelir. Bir mâdenden kül, kömür, elmas meydâna gelir; ateşten alev, duman husûle gelir. Müvellidü'l‑mâ ile Müvellidü'l‑humuzanın imtizacından su, buz, buhar tevellüd eder.
Altıncı Mukaddime: Şu müteaddid emârelerden anlaşıldı ki; semâvât, müteaddiddir. Şerîat Sâhibi de, yedidir demiştir; öyle ise yedidir. Maahazâ yedi, yetmiş, yediyüz sayıları Arab üslûblarında kesret için kullanılır.
Arkadaş! Pek geniş bulunan Kur'ân‑ı Kerîm’in hitâblarına, mânâlarına, işâretlerine dikkat edilmekle, bir âmîden tut bir velîye kadar bütün tabakàt‑ı nâsa ve umum efkâr‑ı âmmeye olan mürâatları, okşamaları fevkalâde hayrete, taaccübe mûcibdir.
332
Meselâ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ kelimesinden bazı insanlar hava‑i nesîmiyenin tabakalarını fehmetmiştir.
Öbür bazı da, arzımız ile arkadaşları olan hayatdâr küreleri ihâta eden nesîmî küreleri fehmetmiştir.
Bir kısım da seyyârât‑ı seb'ayı fehmetmiştir.
Bir kısım da manzûme‑i şemsiye içinde Esîrin yedi tabakasını fehmetmiştir.
Bir kısım da şu bildiğimiz manzûme‑i şemsiye ile beraber altı tane daha manzûme‑i şemsiyeyi fehmetmiştir.
Bir kısım da Esîrin teşekkülâtı, yedi tabakaya inkısam ettiğini fehmetmiştir.
Hülâsa: Herbir kısım insanlar, isti'dâdlarına göre feyz‑i Kur'ân’dan hisselerini almışlardır. Evet, Kur'ân‑ı Kerîm, bütün şu mefhûmlara şâmildir diyebiliriz.

Birinci Cümle

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا :
Bu cümlenin beş vecihle mâkabliyle irtibatı vardır:
Birinci Vecih: Evvelki âyet, vücûd ve hayat ni'metlerine işârettir. Bu âyet, bekà ve bekànın esbâb ve levâzımatına işârettir.
İkinci Vecih: Kur'ân‑ı Kerîm, vaktâ ki evvelki âyetle beşer için mertebelerin en yükseği olan rücûu isbât etti, sâmi'in zihnine şöyle bir suâl geldi: Şu zelîl insanların bu yüksek mertebeye liyâkatleri nereden gelmiştir?” Kur'ân‑ı Kerîm, bu cümle ile o suâli şöylece cevablandırmıştır: Bütün dünya dest‑i itâat ve teshìrine verilen insanın, elbette Hàlık’ının yanında büyük bir mevkii vardır.”
Üçüncü Vecih: Evvelki âyet beşer için haşir ve kıyâmetin vücûduna işâret etmesi, sâmi'ce güyâ; Beşerin ne kıymeti vardır ki onun saâdeti için kıyâmet kopacak?” diye vârid olan suâl bu âyetle; Arz bütün müştemilâtıyla istifadesi için yaratılan ve bütün envâ', itâat ve emrine verilen insan, netice‑i hilkattir. Elbette ve elbette onun saâdeti için kıyâmet kopacaktır.” diye cevablandırılmıştır.
Dördüncü Vecih: Evvelki âyet, kıyâmette esbâb ve vesâitin ortadan kalkmasıyla, insanın merci'i yalnız Cenâb‑ı Hakk’a münhasır kalacağına işâret etmiştir. Bu âyet ise, dünyada da insanın merci'‑i hakîkisi Cenâb‑ı Hakk’a münhasır olduğunu söylüyor. Zîra esbâb ve vesâitin arkasında, Kudretin şuâı görünür; te'sir O’nundur, esbâb ise perdedir.
333
Beşinci Vecih: Evvelki âyet, saâdet‑i ebediyeye işârettir. Bu âyet de, saâdet‑i ebediyenin insana verilmesini iktiza eden ve sebeb olan Cenâb‑ı Hak’tan sebkat etmiş fazl ve in'âma işârettir ki; kendisine arzın müştemilâtı ihsân edilmiş insanın, elbette saâdet‑i ebediyeye liyâkati vardır.

İkinci Cümle

ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ :
Bunun mâkabliyle cihet‑i irtibatı dörttür:
Birinci Cihet: Arz ve semâ, tev'em yani ikizdirler; birbirinden ayrılmazlar; zikirde, fikirde dâima beraber dolaşıyorlar. Bu cümleden evvelki cümlede arz zikredildiği gibi, bu cümlede de semâ zikredilmiştir.
İkinci Cihet: Beşerin arzdan istifadesini ikmal ve itmâm eden, ancak semâvâtın tanzimidir.
Üçüncü Cihet: Evvelki âyet, ihsân ve fazl delillerine işâret etmiştir. Bu âyet de, kudret ve azamete işâret ediyor.
Dördüncü Cihet: Bu cümle, beşerin istifadesi yalnız arza münhasır olmadığına, semâ dahi onun istifadesine teshìr edildiğine işârettir.

Üçüncü Cümle

﴿فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ :
Bu cümlenin mâkabliyle irtibatı, üç çeşittir:
1. كُنْ ile فَيَكُونُ arasındaki irtibat gibidir. Nasıl ki memurun husûlü كُنْ emrine bağlıdır; semâvâtın tesviyesi de, اِسْتَوٰى ’ya bağlıdır.
2. Kudretin taallukuyla irâdenin taalluku arasındaki irtibat gibidir. Yani; اِسْتَوٰى irâdenin taallukuna, tesviye de kudretin taallukuna benzer bir irtibattır.
3. Netice ile mukaddime arasında bulunan irtibat gibidir. Çünkü semâvâtın tesviyesi, mukaddimesi olan اِسْتَوٰى ’ya terettüb eder.
334

Dördüncü Cümle

﴿وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ :
Bu cümle mâkabliyle iki vecihle merbûttur:
Birinci Vecih: Bu cümledeki ilm‑i küllî, semâvâtın tanzim ve tesviyesine delil olduğu gibi, tanzim ve tesviyenin vücûdu da ilm‑i küllînin vücûduna delildir.
İkinci Vecih İse: Evvelki cümle kudret‑i kâmileye, bu cümle ise, küllî ve şümûllü ilme delâlet eder.
Cümlelerin nüktelerini beyân edeceğiz:
هُوَالَّذ۪ي… الخ : Bu cümle, mâkabliyle bağlı değildir. Ancak, müste'nife olup, beş suâl ile cevablarına işârettir ki, bundan önce beyân edildiğinden tekrarına lüzum yoktur.
﴿هُوَ الَّذ۪ي ’deki هُوَ mübtedâdır. اَلَّذ۪ي sılasıyla beraber haberdir. Bu cümlede mübtedâ ile haberin ta'rifleri tevhide işâret olduğu gibi, hasra da delâlet eder. Yani müştemilât‑ı arziyenin halkı Cenâb‑ı Hakk’a münhasır olduğu gibi, Hàlık’ı da yalnız Cenâb‑ı Hak’tır. Bu hasr, ﴿ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ cümlesinde اِلَيْهِ ’nin takdimiyle hâsıl olan hasra delildir. Yani müştemilât‑ı arziyenin halkı Cenâb‑ı Hakk’a münhasır olduğu için, kıyâmette merciiyet de Cenâb‑ı Hakk’a münhasırdır.اَلَّذ۪ي sılasıyla beraber haberdir.
Haberin aslı ve müstehakkı, nekre olmaktır. Burada mârife olarak gelmesi, hükmün zâhir ve ma'lûm olduğuna işârettir. Yani: Cenâb‑ı Hakk’ın müştemilât‑ı arziyenin Hàlık’ı olduğu ma'lûm ve zâhirdir.”
335
Menfaat için kullanılan لَكُمْ ’deki (ل) eşyanın hilkaten mübâh, helâl, menfaatli olarak yaratılıp, bazı ârızalardan dolayı haram olmuş olduklarına işârettir. Meselâ ağyârın malı, ismet‑i Şer'iye için haram olmuştur. İnsanın eti, hürmet ve kerâmet için; zehir, zarar için; lâşe eti, necâset için haram olmuşlardır.
Ve kezâ, herbir şeyde bir fâide, bir menfaat olduğuna remzdir.
Ve kezâ beşer için herşeyde bir menfaati bulunduğuna remzdir. Evet, hangi şey olursa olsun, beşere bir cihetten bir istifadeyi te'min eder, velev ibret almak için olsun.
Ve kezâ, arzın karnında istikbâl insanlarını intizar eden pek çok rahmetin hazine ve definelerinin bulunduğuna remzdir.
لَكُمْ câr ve mecrûrunun مَا فِي الْاَرْضِ üzerine takdimi beşere ait istifadelerin her gayeden evvel ve evlâ olduğuna işârettir.
Umumu ifâde eden مَا herşeyde menfaatleri aramaya insanları terğîb ve teşvik içindir.
فِي الْاَرْضِ ’deki ف۪ي ’nin عَلٰى ’ya tercihi; en çok menfaatlerin arzın karnında olduğuna ve arzın karnındaki eşyanın taharrîsine insanları teşci' ettiğine işârettir.
Ve kezâ, arzın içindeki mâden ve maddelerin istifade‑i beşer için yaratılışı, arzın içinde henüz keşfedilemeyen anâsır ve maddelerden tekâlif‑i hayatın zahmetlerinden müstakbelin insanlarını kurtaracak bazı gıdâî vesâire maddelerin vücûdu mümkün olduğuna delâlet eder.
336
جَم۪يعًا arzdaki bazı eşyanın abes ve fâidesiz olduklarına ait evhâmı def'etmek içindir.
ثُمَّ اسْتَوٰى ’daki ثُمَّ arzın hilkatiyle semâvâtın tesviyesi arasındaki Cenâb‑ı Hakk’ın ef'âl ve şuûnâtının silsilesine işârettir.
Ve kezâ, beşere menfaat hususunda, semâvâtın tesviyesi arzın hilkatinden rütbece uzak olduğuna delâlet eder.
Îcâz ve ihtisar için, اَرَادَ اَنْ يُسَوّ۪ي yerinde اِسْتَوٰى denilmiştir.
اِسْتَوٰى kelimesinin isti'mâli, burada mecâzdır. Yani, hedefe kasdını hasredip sağa sola bakmayanlar gibi, semâvâtın tesviyesini irâde etmiştir.
اِلَى السَّمَٓاءِ : Bu semâdan maksad, semâvâtın maddesi olan buhardır.
فَسَوّٰيهُنَّ ’deki ف tefrîi ifâde ettiğine nazaran, tesviyenin istivâya bağlanması, فَيَكُونُ ’nün كُونْ emrine veya kudretin taalluku irâdenin taallukuna veya kazânın kadere olan terettüblerine benziyor ve takibi ifâde ettiğine göre, mukadder bazı fiillere îmâdır.
337
Takdir‑i kelâm: نَوَّعَهَا وَنَظَّمَهَا وَدَبَّرَ الْاَمْرَ بَيْنَهَا فَسَوّٰيهُنَّ‥ الخ ’den ibarettir.Yani: Nev'ilere ayırdı, tanzim etti; aralarında lâzım gelen emirleri, tedbirleri yaptı; sonra yedi tabakaya tesviye etti.”
سَوّٰي : Yani: Muntazam, müstevî; envâ'ı, eczâları mütesâvî olarak yarattı.”
هُنَّ : Bu zamîrin cem'i, semâvât olacak maddenin nev'ilere münkasım olduğuna işârettir.
سَبْعَ tâbiri, semâvât tabakalarının kesretine işârettir ve bu tabakaların teşekkülât‑ı arziyenin edvâr‑ı seb'asıyla sıfât‑ı seb'aya münâsebetdâr olduğuna îmâdır.
سَمٰوَاتٍ : Bu semâların bir kısmı, seyyârât balıklarına denizdir; bir kısmı da sâbit yıldızlara mezraadır; bir kısmı da semâ çiçekleri hükmünde olan derâri yıldızlara bahçe ve bostandır.
﴿وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ :
Bu (و) atf içindir. Hâlbuki burada atfın tarafeyni arasında münâsebet yoktur. Öyle ise, bu münâsebeti bulmak için takdire ihtiyaç vardır. Şöyle ki:
﴿وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ : Öyle ise, bu büyük ecrâmın Hàlık’ı O’dur.”
﴿وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ : Öyle ise o ecrâmdaki san'atı tanzim, tahkîm eden O’dur.”
İlsâkı ifâde eden بِكُلِّ kelimesindeki (ب) ilmin, ma'lûmdan infikâk ve infisâlinin mümkün olmadığına işârettir.
338
كُلِّ ta'mîmi ifâde eden bir edattır. Burada ifâde ettiği ta'mîmden hiçbir şeyin, hiçbir ferdin tahsîsi ve dâire‑i şümûlünden ihracı yoktur. Bu itibarlaمَا مِنْ عَامٍ اِلَّا وَقَدْ خُصَّ مِنْهُ الْبَعْضُ olan kaide‑i külliyeyi tahsîs ediyor. Çünkü kendisi bu kaidenin şümûlünden hariç kalmıştır.
شَيْءٍ : Bu kelime; vâcib, mümkin, mümteni'a şâmildir.
عَل۪يمٌ : Yani, zâtı ile ilim arasında zarûrî, lüzumî bir sübût vardır.
339

30. Âyetin Tefsiri

﴿وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ
Yani: Düşün o zamanı ki, Rabbin melâikeye hitâben: Ben yerde bir halifeyi yaratacağım!’ dedi. Melâike de: Yerde fesâd yapacak, kan dökecek kimseleri mi yaratacaksın? Hâlbuki biz, hamdinle seni tesbih ve takdis ediyoruz.’ dediler. Rabbin de: Sizin bilmediğinizi ben biliyorum!’ diye onlara cevab verdi.”

Melâike Rüknünü İsbât ve İzâh

Arkadaş! Melâikenin vücûdunu tasdik ve kabûl etmek, îmânın rükünlerinden biridir. Birkaç makamda bu rüknü isbât ve izâh edeceğiz.

Birinci Makam

Arzın, ecrâm‑ı ulviyeye nisbeten pek küçük ve süflî olduğu hâlde canlı mahlûkatla dolu olduğunu görüp âlemin de nizâm ve intizamına dikkat eden insan, ecrâm‑ı ulviyenin de, o yüksek burçlarında, hayatlı sâkinleri olduğuna kat'î bir şekilde hükmeder.
Evet, o burçlarda melâikenin vücûdunu kabûl etmeyen adamın meseli şöyle bir adamın meseline benzer: O adam, büyük bir şehre giderken, şehrin bir kenarında pek küçük bir binaya tesâdüf eder. Bakar ki insanlarla doludur. Ve arsalarına bakar ki, canlı mahlûkatla dolu. Ve gıdâlarına bakar ki, nebâtât, balık vesâire gibi hayat şartları yerindedir. Sonra bakar ki; pek uzakta milyonlarca apartmanlar, köşkler var. Aralarında, uzun uzun meydânlar, tenezzühgâhlar bulunur. Fakat, o küçük binadaki insanların hayat şartları, o büyük binalarda bulunmadığından; o yüksek, müzeyyen sarayları, sâkinlerden boş, hàlî olduğunu i'tikàd eder.
Melâikenin vücûdunu tasdik eden adamın meseli ise şöyle bir şahsın meseli gibidir: O adam, o küçük hânenin insanlar ile dolu olduğunu görür görmez, bilâ‑tereddüd, o yüksek kasırların da hayat yeri ve onlarda da onlara münâsib sâkinler bulunduğuna hükmeder. Ve o yüksek kasırlara mahsûs ve münâsib hayat şartları vardır. Fakat oraların sâkinleri pek uzak olduklarından, görünmemeleri, yok olduklarına delâlet etmez.
340
Binâenaleyh, arzın zevi'l‑hayatla dolu olmasından kat'iyyetle anlaşılıyor ki; bu geniş boşlukta durmakta olan semâlarda, yıldızlarda, burçlarda ve çok kısımlara münkasım ve müştemil semâvâtta, Şerîat’ın melâike ile tesmiye ettiği zîhayatlar mevcûddur.

İkinci Makam

Bundan evvel isbât ve izâh edildiği gibi; hayat, mevcûdâtın keşşâfıdır; belki mevcûdâtın neticesidir. Binâenaleyh, bu geniş fezânın sâkinlerden ve şu yüksek semâvâtın sâkinlerden hàlî olduklarının imkânı var mıdır? Evet, bütün ukalâ, akıl ve nakl ve manevî bir icmâ ve ittifakla melâikenin mânâ ve hakikatlerine hükmetmişlerdir; fakat tâbirleri çeşit çeşittir. Meselâ: Meşâiyyûn, envâ'‑ı mevcûdâtı idare eden rûhâni, mâhiyet‑i mücerrede ile; İşrâkìyyûn ise, ukùl ve erbâbü'l‑envâ' ile; dinler dahi, melekü'l‑cibâl, melekü'l‑bihâr, melekü'l‑emtâr gibi tâbirlerle tâbir etmişlerdir. Hattâ, akılları kör gözlerinde bulunan maddiyûn tâifesi de, melâikenin mânâsını inkâr etmeye mecâl bulamadıklarından, fıtratın nâmuslarına nüfûz eden kuvâ‑yı sâriye ile tâbir etmişlerdir.
S Kâinâtın irtibatını, hayatını te'min için, hilkatte cereyan eden nâmuslar, kanunlar kâfî gelmez mi?
C Senin dediğin o sârî kanunlar, nâmuslar; itibarî ve vehmî emirlerdir. Muayyen vücûdları, müşahhas hüviyetleri ancak onları temsîl eden ve onların ma'kesi bulunan ve onların yularlarını ele alan melâike ile sâbit olur.
341
Ve kezâ, teşekkül‑ü ervâha münâsebeti olmayan şu câmid âlem‑i şehâdete vücûdun münhasır olmadığına, akıl ve nakil müttefikan hükmetmişlerdir. Binâenaleyh ervâha münâsib ve muvâfık çok âlemlere müştemil olan âlem‑i gayb, melâike ile dolu ve âlem‑i şehâdetin hayatına mazhardır.
Hülâsa: Melâikenin mânâ‑yı hakikati, bu izâh edilen emirlerden tebârüz etti. Binâenaleyh, melâikenin sûretleri, eşkâlleri arasında, ukùl‑ü selîmenin kabûl ettiği vechile, Şerîat’ın izâh ve beyân ettiği şekildir ki, melekler mükerrem abddirler; emirlere muhâlefetleri yoktur ve muhtelif kısımlara münkasım ve latîf ve nurânî cisimlerdir.

Üçüncü Makam

Arkadaş!* Melâike mes'elesi öyle mes'elelerdendir ki; bir cüz'ün sübûtuyla küll sâbit olur; bir ferdin vücûduyla, nev' tahakkuk eder. Zîra inkâr eden küllünü inkâr eder.
Binâenaleyh, zaman‑ı Âdem’den şimdiye kadar bütün din adamları her asırda icmâ ve ittifakla melâikenin vücûduna ve aralarında muhâverenin sübûtuna ve müşâhedelerinin tahakkukuna ve onlardan edilen rivâyetlerin nakline hükmettikleri hâlde melâikenin hiçbirisinin insanlara görünmediği veya vücûdları hissedilmediği elbette muhâldir.
Kezâlik, beşerin akàidine karışıp hiçbir zamanda, hiçbir inkılâbda i'tirâzlara ma'rûz kalmayarak devam eden melâike i'tikàdının bir hakikate, bir asla dayanmaması ve mebâdî‑i zarûriyeden tevellüd etmemesi muhâldir. Her hâlde beşerin bu umumî i'tikàdı, mebâdî‑i zarûriyeden neş'et eden ve müşâhedât‑ı vâkıadan hâsıl olan ve muhtelif emârelerden tevellüd eden hadsî bir hükmün neticesidir. Evet bu i'tikàd‑ı umumînin sebebi; kat'î bir sûrette manevî bir tevâtür kuvvetini veren, pek çok defalar vukû'a gelen melâikenin müşâhedelerinden hâsıl olan zarûrî ve kat'î delil ve emârelerdir. Çünkü melâike mes'elesi, beşerin ma'lûmât‑ı yakìniyesindendir. Eğer bunda şübhe olursa, beşerin yakìniyatında emniyet kalmaz.
342
Hülâsa: Rûhânilerden bir ferdin bir zamanda vücûdu tahakkuk etse, bu nev'in vücûdu tahakkuk eder; nev'in vücûdu tahakkuk etse, her hâlde Şerîat’ın beyân ettiği gibi olacaktır.

Cümlelerin Arasındaki İrtibata Geldik

Bu Âyetin, Sâbık Âyetle Dört Vecihle İrtibatı Vardır:
Birinci Vecih: Bu âyetler, beşere verilen büyük ni'metleri ta'dâd ediyor. Birinci âyetle en büyük ni'mete işâret edilmiştir ki; beşer, hilkatin neticesidir ve arzın müştemilâtı ona teshìr edilmiştir, istediği gibi tasarruf eder. Bu âyet ile de, beşerin arza hâkim ve halife kılınmış olduğuna işâret edilmiştir.
İkinci Vecih: ………………………………‥
Üçüncü Vecih: Evvelki âyetle, canlı mahlûkatın meskenleri olan arz ve semâvâta işâret edilmiştir. Bu âyet ile de, o meskenlerin sâkinleri olan beşer ve melâikeye işâret edilmiştir. Ve kezâ o âyet, hilkatin silsilesine; bu âyet ise, zevi'l‑ervâhın silsilesine işâret etmişlerdir.
Dördüncü Vecih: Evvelki âyette hilkatten maksad beşer olduğu ve Hàlık’ın yanında beşerin bir mevki sâhibi bulunduğu tasrîh edildiğinde sâmi'in zihnine geldi ki: Bu kadar fesâd, şürûr ve kötülüğü yapan beşere bu kadar kıymet neden verildi? Cenâb‑ı Hakk’a ibâdet ve takdis için şu fesâdcı beşerin vücûduna hikmetin iktizası ve rızâsı var mıdır?” Sâmi'in bu vesvesesini def' için şöyle bir işârette bulundu ki: Beşerin o şürûr ve fesâdları, onda vedîa bırakılan sırra mukàbele edemez, affolur. Ve Cenâb‑ı Hak onun ibâdetine muhtaç değildir. Ancak, Allâmü'l‑Guyûb’un ilmindeki bir hikmet içindir.
343
Cümlelerin Arasındaki İrtibata Geldik:
وَاِذْ : Bu kelime, ﴿وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ cümlesine atıftır. Hâlbuki aralarında münâsebet olmadığı gibi اِذْ diğer bir اِذْ ’i iktiza eder. Binâenaleyh, böyle bir takdire lüzum vardır.
اِذْ خَلَقَ مَا خَلَقَ مُنْتَظَمًا وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ‥ الخ : Bu takdirde, ikinci اِذْ birincisine atf olur ve her iki cümle arasında da münâsebet bulunur.
﴿اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةً : Cenâb‑ı Hak, müşâvere yolunu öğretmek ile beşerin hilâfetindeki hikmetin sırrını melâikeye istifsar ettirmek üzere bu cümleyi söyledi. Sâmi'in zihni, üç noktayı nazara alarak harekete geçti:
1. Melâike, ne dediler?
2. Taaccüble hikmeti sordular.
3. Cinlere halife olmakla beraber, beşerde de kuvve‑i gadabiye ve şeheviye halkedilmiştir. Bunlar, cinlerden daha ziyâde fesâd yapacaklardır.İşte Kur'ân‑ı Kerîm ﴿قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَ cümlesiyle o üç noktaya işâret etmiştir.
Melâikenin suâl‑i taaccüb ve istifsarları bittikten sonra, sâmi', Cenâb‑ı Hak’tan verilecek cevabı beklerken Kur'ân‑ı Kerîm, ﴿قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ cümlesiyle cevab vermiştir. Yani: Eşya ve ahkâm, sizin ma'lûmâtınıza münhasır değildir. Adem‑i ilminiz, onların vücûda gelmeyeceklerine sebeb olamaz. Benim, beşerin hilkati hakkında bir hikmetim vardır; o hikmetin hâtırası için, fesâdlarını nazara almam.” fermân etmiştir.
344

Cümlelerin hey'et ve nüktelerine geldik

Cümlelerin hey'et ve nüktelerine geldik:
وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ‥ الخ : Atfı ifâde eden bu (و) münâsebet‑i atfiyenin iktizasına binâen وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ‥ الخ cümlesine mâtufun‑aleyh olmak üzere اِذْ خَلَقَ مَا خَلَقَ مُنْتَظَمًا cümlesinin takdirine işârettir.
Ve kezâ اِذْ zaman‑ı mâziyi ifâde ettiği cihetle, sanki zihinleri, geçmiş zamanların silsilesine götürür veya o silsileyi bu zamana getirir, ihzar eder ki; zihinler, o zamanlarda vukû'a gelmiş olan hâdiseleri görsünler.
رَبُّكَ : Bu tâbir, melâikenin aleyhine bir hüccet ve bir delildir. Yani: Allah seni terbiye etmiştir, hadd‑i kemâle eriştirmiştir ve seni beşere mürşid kılmıştır ki, fesâdlarını izâle edesin. Demek nev'‑i beşerin en büyük hasenesi sensin ki, onların mefsedetlerini setrediyorsun.”
لِلْمَلٰٓئِكَةِ : Cenâb‑ı Hakk’ın müşâvere şeklinde melâike ile yaptığı muhâvere, melâikenin beşer ile fazla bir irtibat ve alâka ve münâsebetleri olduğuna işârettir. Çünkü melâikenin bir kısmı insanları hıfzediyor, bir kısmı kitabet işlerini görüyor. Demek insanlarla alâkaları ziyâde olduğundan, insanların ahvâline ehemmiyet veriyorlar.
345
اِنّ۪ي : Melâikenin, اَتَجْعَلُ ile yaptıkları istifhâmdan anlaşılan tereddüdlerini reddetmekle, mes'elenin azamet ve ehemmiyetine işârettir.
اِنّ۪ي : Burada (ي) mütekellim‑i vahde ile وَاِذْ قُلْنَا ’da, mütekellim‑i maa'l-gayr zamîrinin zikirlerinden şöyle bir işâret çıkıyor ki: Cenâb‑ı Hakk’ın halk ve icâd fiilinde vâsıtanın bulunmadığına, kelâm ve hitâbında vâsıtaların bulunduğuna işârettir. Bu nükteye delâlet eden başka âyetler de vardır.
Ezcümle,اِنَّٓا اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُâyet‑i kerîmesinde azamete delâlet eden نَا zamîr‑i cem'î, vahiyde vâsıtanın bulunduğuna işâret olduğu gibi, ﴿بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُ ’de müfred hükmünde olan lafza‑i Celâl, mânâları ilhâm etmekte vâsıtanın bulunmadığına işârettir.
جَاعِلٌ kelimesinin خَالِقٌ kelimesine tercihen zikri: Melâikenin medâr‑ı şübhe ve mûcib‑i istifsarları, halk ve icâd fiili değildir. Zîra vücûd, hayr‑ı mahzdır. Halk, Allah’ın fiilidir; Allah’ın fiili, lâyüs'eldir. Ancak melâikeyi şübheye dâvet eden ve istifsarlarına mûcib olan, جَعْل ’dir. Yani, Cenâb‑ı Hakk’ın, beşeri, arzın tamirine tahsîs etmesidir.
346
فِي الْاَرْضِ ’daki ف۪ي ’nin عَلٰى ’ya tercihi, beşerin yer üstünde olduğu; عَلٰىkelimesinin mânâsına muvâfık ve münâsib iken tercihen ف۪ي ’nin zikredilmesi, beşerin bir rûh gibi arzın cesedine nefh ve nüfûz ettiğine ve beşerin ölüp inkırâz etmesiyle arzın yıkılmasına işârettir.
خَل۪يفَةً : Bu tâbir, arzın, insanların hayatına elverişli şerâiti hâiz olmazdan evvel arzda idrakli bir mahlûkun bulunmuş olduğuna ve o mahlûkun hayatına, o zamandaki arzın evvelki vaziyetleri muvâfık ve müsâid bulunduğuna işârettir. خَل۪يفَةً tâbirinin bu mânâya delâleti, muktezâ‑yı hikmettir. Amma meşhûr olan mânâya nazaran, o idrakli mahlûk, cinlerden bir nev'i imiş; yaptıkları fesâddan dolayı insanlar ile mübâdele edilmişlerdir.
﴿قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَ :
Bu cümle, müste'nifedir. Bu isti'nâftan anlaşılıyor ki; Cenâb‑ı Hakk’ın melâike ile olan hitâbı, sâmi'i şöyle bir suâle mecbur etmiştir ki: Acaba, melâikeler komşuluklarına gelecek insanları nasıl karşılayacaklardır? Hem onlar ile beraber olmaya ve komşu olmaya rızâları var mıdır? Hem fikirleri nedir?”
Kur'ân‑ı Kerîm, قَالُٓوا اَتَجْعَلُ cümlesiyle o suâli cevablandırmıştır.
S قَالُٓوا اَتَجْعَلُ‥ الخ cümlesi, اِذْ قَالَ cümlesine ceza olduğuna nazaran, aralarında lüzum lâzımdır. Hâlbuki lüzum görünmüyor?
347
C Melâike arzın müekkelleri bulundukları cihetle, arz, onların idaresinde olur. Bu itibarla, insanların arza halife kılınması hakkında melâikenin fikirlerini izhâr etmek lüzumu vardır.
قَالَ ‑ قَالُوا tâbirleri, mukâvele ve muhâvere şeklinde müşâvere üslûbunu insanlara öğretmek içindir. Yoksa Cenâb‑ı Hak, müşâvereden münezzehtir.
Melâikenin اَتَجْعَلُ ile yaptıkları istifhâmdan maksad, جَعْل ’e i'tirâz, جَعْل ’i inkâr etmek değildir. Çünkü Cenâb‑ı Hakk’ın fiillerine i'tirâz etmeye ismetleri mânidir. Ancak جَعْل ’in sebebi mahfî olduğundan, taaccüble sebeb ve hikmetini sormuşlardır.
جَعْل tâbirinden anlaşılıyor ki; insanın ahvâli, vaziyetleri ne tabiatın iktizasıdır ve ne de fıtratın icâbıdır, ancak bir câilin ca'li iledir.
S ف۪يهَا Mesâfe pek kısa olduğu hâlde, ikinci ف۪يهَا ’nın zikrine ne ihtiyaç vardır?
C Birinci ف۪يهَا ile beşerin bir rûh gibi arza nüfûz etmesiyle arzı ihyâ etmesine; ikinci ف۪يهَا ise, beşerin fesâdı dahi Azrâil gibi arzın kalbine kadar pençesini sokup arzı imâtesine işârettir. Demek beşer, bir taraftan arzın şifâsı için bir ilâç iken, diğer taraftan ölümünü intac eden bir zehirdir.
مَنْ : Beşerden kinâyedir. Kinâyenin tasrîhe sebeb‑i tercihi; melâikenin maksadı, beşerin şahsiyeti olmayıp, ancak kendilerine sakîl, ağır gelen, bir mahlûkun Allah’a isyan etmesine işârettir.
348
يُفْسِدُ : Fesâdın isyan”a bedel zikri, isyanlarının nizâm‑ı âlemin fesâdına sebeb olacağına işârettir.
Devam ile teceddüdü ifâde eden muzârî sîgasıyla fesâdın zikredilmesi, melâikenin asıl istemedikleri ve inkâr ettikleri, ancak isyanlarının devam ve istimrar ile vukû'a geleceğine ait olduğuna işârettir. Melâike, beşerin isyanlarının devam ve istimrarını, ya Cenâb‑ı Hakk’ın i'lâmıyla bilmişlerdir veya Levh‑i Mahfûz’a bakıp ondan almışlardır veyâhut insanlardaki kuvve‑i gadabiye ve şeheviyeden anlamışlardır.
ف۪يهَا : Kuvve‑i şeheviye ile arzda fesâd hâsıl olur; kuvve‑i gadabiyenin tecâvüzüyle katl ve kıtâle mahal olur. Hâlbuki arz, takvâ üzerine te'sis edilmiş bir mescid hükmündedir.
(و) ise, fesâd ile sefk gibi iki rezîleyi birbirlerine atf ve cem'eder. Çünkü fesâd, sefk‑i dimâ'a sebebdir.
يَسْفِكُونَ ’nin يَقْتُلُونَ ’ye tercihen zikrinden anlaşılıyor ki; sefk, zulmen yapılan katldir. Bu ise, fesâda daha münâsibdir. Çünkü katlin ifâde ettiği mânâ, katlin mübâh kısmına da şâmildir. Cihadda veya bir cemâati kurtarmak için yapılan katiller gibi ki; bu katl, fesâda münâsib olmaz.
اَلدِّمَٓاءَ : Sefk kelimesinin delâlet ettiği irâka‑i dem’deki dem’i te'kiddir.
349
﴿وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ :
Beşerin ca'lindeki hikmeti soran melâikeye, sanki şöyle bir i'tirâz vârid olmuştur: Beşerin Allah’a yapacağı ibâdet ve takdis, onun ca'line sebeb‑i kâfî gelmez mi ki, ca'linin hikmetini soruyorsunuz?”
İşte vâv‑ı hâliye ile zikredilen وَنَحْنُ نُسَبِّحُ‥ الخ cümlesi, güyâ o i'tirâzı def'etmeye işârettir.
نَحْنُ : Maâsîden masûm melâikenin cemâatlerinden kinâyedir.
Cümlenin cümle‑i ismiye şeklinde zikredilmesi, tesbihin melâikeye bir seciye olduğuna ve melâikenin tesbihâta mülâzım ve müdâvim olduklarına işârettir.
نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ : Bizler, bütün ibâdetlerin sana mahsûs olduğunu kâinâta ilân ve Cenâb‑ı Ulûhiyetine lâyık olmayan şeylerden münezzeh olduğuna îmân ve bütün evsâf‑ı azamet ve celâl ile muttasıf olduğuna i'tikàd ediyoruz.”
وَنُقَدِّسُ لَكَ : Bu (ل) ’ya sıladır, bir mânâyı ifâde etmez veya ta'lîl ve sebebiyet içindir.
Birinci ihtimale göre نُقَدِّسُكَ takdirinde olur. Yani, Seni takdis ve tathîr ediyoruz demektir.
İkinci ihtimale nazaran, نُقَدِّسُ لِاَجْلِكَ takdirinde olur. Yani: Biz, nefislerimizi, fiillerimizi günahlardan temizlemekle beraber, kalblerimizi mâsivândan çeviriyoruz demektir.
350
Bu (و) ise, iki rezîleyi cem' ve birbirine atfeden يَسْفِكُ ’deki (و) ’ın aksine ve inâdına olarak, biri takdis, diğeri tesbih iki fazileti cem' ve birbirine atfediyor.
﴿قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ : Bu cümle; melâikenin istifsarından sonra; Acaba Cenâb‑ı Hak, istifsarlarına nasıl cevab verdi ve taaccüblerini ne ile izâle etti ve beşerin onlara tercihindeki hikmet nedir?” diye sâmi'in kalbine gelen suâle icmâlî bir cevaptır; tafsîli sonra gelecektir.
اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ ’deki اِنَّ tahkîki ifâde etmekle tereddüd ve şübheyi def'etmek içindir. Bu ise, müsellem olmayan nazarî hükümlerde olur. Hâlbuki burada Allah’ın, halkın bilmediklerini bilmesi müsellem ve bedîhî bir hükümdür; hâşâ, melâikenin bu hükümde tereddüdleri yoktur. Binâenaleyh, burada bu اِنَّ Kur'ân‑ı Kerîm’in îcâz için ihtisaren icmâl ettiği birkaç cümleye işârettir:
1. Beşerdeki maslahatlar ve beşerin hayr‑ı kesîre nisbeten mefsedetleri, şerr‑i kalîldir; şerr‑i kalîl için hayr‑ı kesîri terketmek, hikmete muhâliftir.
2. Beşerin hilâfete olan sırr‑ı liyâkati, melâikece mechûl, Hàlıkça ma'lûmdur.
3. Beşerin onlara tercih hakkını veren hikmet, melâikece mechûldür.
4. اِنَّ ’nin ifâde ettiği tahkîk, bazen sarîh hükme değil, cümlenin bir kaydından istifade edilen zımnî bir hükme râci' olur. Burada اِنَّ ’nin tahkîki, لَا تَعْلَمُونَ kaydından istifade edilen hükm‑ü zımnîye râci'dir. Yani: Sizler, muhakkak bilmiyorsunuz ve kezâ Allah’ın ilmi lâzım, beşerin vücûdu melzumdur.
351
Bu cümlede ilm‑i İlâhî’nin vücûduna delâlet eden اَعْلَمُ ’den, beşerin vücûda geleceği tebârüz eder. Çünkü اَعْلَمُ ’nün delâletine göre, ilm‑i İlâhî taalluk ve tahakkuk etmiştir. Öyle ise beşerin vücûdu her hâlde olacaktır.
Melâikeye verilen o icmâlî cevabın tahkîki hakkında ﴿اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ âyetinden şöyle bir izâhat alınabilir ki: Cenâb‑ı Hakk’ın ef'âli, hikmetlerden, maslahatlardan hàlî değildir. Öyle ise mevcûdât, halkın ma'lûmâtında münhasır değildir. Öyle ise melâikenin adem‑i ilimleri, beşerin adem‑i vücûduna delil olamaz.
Ve kezâ, Cenâb‑ı Hak, hayr‑ı mahz olarak melâikeyi yaratmıştır; şerr‑i mahz olarak da şeytanı yaratmıştır; hayır ve şerden mahrum olarak behâim ve hayvanatı halketmiştir. Hikmetin iktizasına göre, hayır ve şerre kàdir ve câmi' olarak dördüncü kısmı teşkil eden beşerin yaratılması da lâzımdır ki; beşerin şeheviye ve gadabiye kuvvetleri kuvve‑i akliyesine münkàd ve mağlûb olursa, beşer, mücâhedesinden dolayı melâikeye tefevvuk eder. Aksi hâlde, hayvanattan daha aşağı olur; çünkü özrü yoktur.
352

31‑33. Âyetlerin Tefsiri

﴿وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ❋ قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ❋ قَالَ يَٓا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۚ فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۙ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ
Cenâb‑ı Hak, bütün eşyanın isimlerini Âdem’e (A.S.) öğretti. Sonra o eşyayı melâikeye göstererek dedi ki: Eğer iddianızda sâdık iseniz, bunların isimlerini bana söyleyiniz.” Melâike, dediler ki: Seni her nekàisten tenzîh ve bütün sıfât‑ı kemâliye ile muttasıf olduğunu ikrar ederiz. Senin bize öğrettiğin ilimden başka bir ilmimiz yoktur; herşeyi bilici ve her kimseye liyâkatine göre ilim ve irfan ihsân edici sensin.” Cenâb‑ı Hak dedi ki: Âdem! Bunların isimlerini onlara söyle.” Vaktâ ki Âdem, isimlerini onlara söyledi, Cenâb‑ı Hak dedi ki: Size demedim mi semâvât ve arzın gaybını bilirim ve sizin Âdem hakkında lisânla izhâr ettiğinizi ve kalben gizlediğinizi bilirim.”

Mukaddime

Bu ta'lim‑i esmâ mes'elesi; ya Hazret‑i Âdem Aleyhisselâm’ın melâikenin inkârlarına karşı mu'cizesi olup, melâikeyi inkârdan ikrara icbar etmiştir; yâhut melâikenin, hilâfetine i'tirâz ettikleri nev'‑i beşerin, hilâfete liyâkatini melâikeye kabûl ettirmek için izhâr ettiği bir mu'cizedir.
353
Ey arkadaş! Herşeyin Kitab‑ı Mübîn’de mevcûd olduğunu tasrîh eden ﴿وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ âyet‑i kerîmesinin hükmüne göre; Kur'ân‑ı Kerîm, zâhiren ve bâtınen, nassen ve delâleten, remzen ve işâreten her zamanda vücûda gelmiş veya gelecek herşeyi ifâde ediyor. Buna binâen, gerek enbiyânın kıssa ve hikâyeleri, gerek mu'cizeleri hakkında Kur'ân‑ı Kerîm’in işârâtından fehmettiğime göre, (Hâşiye) mu'cizât‑ı enbiyâdan iki gaye ve hikmet takib edilmiştir.
Birincisi: Nübüvvetlerini halka tasdik ve kabûl ettirmektir.
İkincisi: Terakkiyât‑ı maddiye için lâzım olan örnekleri nev'‑i beşere göstererek, o mu'cizelerin benzerlerini meydâna getirmek için nev'‑i beşeri teşvik ve teşci' etmektir. Sanki Kur'ân‑ı Kerîm, enbiyânın kıssa ve hikâyeleriyle terakkiyâtın esâslarına, temellerine parmakla işâret ederek: Ey beşer! Şu gördüğün mu'cizeler, birtakım örnek ve nümûnelerdir. Telâhuk‑u efkârınızla, çalışmalarınızla şu örneklerin emsâlini yapacaksınız.” diye ihtar etmiştir. Evet mâzi, istikbâlin âyinesidir; istikbâlde vücûda gelecek icâdlar, mâzide kurulan esâs ve temeller üzerine bina edilir. Evet şu terakkiyât‑ı hâzıra, tamamıyla dinlerden alınan işâretlerden, vecîzelerden hâsıl olan ilhâmlar üzerine vücûda gelmişlerdir. Evet:
1. İlk saat ve sefîne, mu'cize eliyle beşere verilmiştir.
2. Kâinâtın ihtiva ettiği bütün nev'ilerin isimlerini, sıfatlarını, hàssalarını beyân zımnında beşerin telâhuk‑u efkârıyla meydâna gelen binlerce fünûn sâyesinde, ﴿وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا âyetiyle işâret edilen Hazret‑i Âdem’in mu'cizesine mazhar olmuştur.
354
3. Bütün san'atların medârı olan demirin yumuşatılıp kullanılması sâyesinde icâd edilen bu kadar terakkiyâtla nev'‑i insan, ﴿وَاَلَنَّا لَهُ الْحَد۪يدَ âyetiyle işâret edilen Hazret‑i Dâvud’un mu'cizesine mazhardır.
4. Yine telâhuk‑u efkâr ile, tayyare gibi, icâd edilen terakkiyât‑ı havâiye sâyesinde nev'‑i beşer ﴿غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ âyetiyle sür'ati beyân edilen Hazret‑i Süleyman’ın mu'cizesine yaklaşıyor.
5. Kıraç ve kumlu yerlerden suları çıkartan santrifüj âleti, ﴿اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ âyetiyle işâret edilen Hazret‑i Mûsa’nın (A.S.) asâsından ders almıştır.
6. Tecrübeler sâyesinde ve telâhuk‑u efkâr ile husûle gelen terakkiyât‑ı tıbbiye, Hazret‑i İsâ’nın (A.S.) mu'cizesinin ilhâmâtındandır.
Hakikaten şu mu'cizeler ile bu terakkiyât arasında pek büyük münâsebet ve muvâfakat vardır. Evet dikkat eden adam, bilâ‑tereddüd, o mu'cizeler bu terakkiyâta birer mikyâs ve nümûnelerdir diye hükmeder.
Ve kezâ, ﴿يَا نَارُ كُون۪ي بَرْدًا وَسَلَامًا âyet‑i kerîmesinin delâletine göre, Hazret‑i İbrahim ateşe atıldığı zaman, ateşin harâreti bürûdete inkılâb etmesi, beşerin keşfettiği yakıcı olmayan mertebe‑i nâriyeye örnek ve me'hazdir.
355
7. ﴿لَوْلَٓا اَنْ رَاٰ بُرْهَانَ رَبِّه۪ âyet‑i kerîmesinin bir kavle göre işâret ettiği gibi
Hazret‑i Yûsuf’un (A.S.), Kenan’da bulunan babasının timsâlini görür görmez Zeliha’dan geri çekilmesi ve kervanları Mısır’dan avdet ettiğinde Hazret‑i Yakub’un ﴿اِنّ۪ي لَاَجِدُ ر۪يحَ يُوسُفَ Yani: Ben Yûsuf’un kokusunu alıyorum.” demesi. Ve kezâ celb ilmine âgâh bir vezirin, Hazret‑i Süleyman’a gözünü açıp yumuncaya kadar Belkîs’in tahtını getiririm demesine işâret eden ﴿اَنَا اٰت۪يكَ بِهِ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ âyet‑i kerîmesi, pek uzak mesâfelerden celb‑i savt, sûret vesâire gibi beşerin keşfettiği veya edeceği icâdâta nümûne ve me'hazdirler.
8. Hazret‑i Süleyman’a, kuş dilini öğrettik mânâsında ﴿عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ olan âyet‑i kerîme; beşerin keşfiyâtından radyo, papağan, güvercin gibi âlât ve hayvanların konuşmalarına ve mühim işlerde kullanılmasına me'hazdir.
Ve hâkezâ, beşerin henüz keşfedemediği çok mu'cizeler vardır; istikbâlde yavaş yavaş keşfine muvaffak olur.
Bu âyetin nazmında dahi emsâli gibi üç vecih vardır.

Birinci Vecih

Evvelki âyetle irtibatıdır. Şöyle ki:
1. İnsanın hilkati hakkında melâikenin i'tirâzlarına, evvelki âyette umumî, fehmi kolay, iknâ edici bir cevab verilmiştir. Bu âyetle, avâm ve hàvâssı iknâ eden tafsilâtlı bir cevab verilmiştir.
2. Evvelki âyette, beşerin hilâfet mes'elesi tasrîh edilmiştir; bu âyette ise, nev'‑i beşerin melâikeye karşı gösterdiği mu'cize ile, da'vâ‑yı hilâfeti isbât edilmiştir.
3. Evvelki âyette, beşerin melâikeye tereccuh etmesine işâret edilmiştir; bu âyette, tereccuhunun illetine işâret edilmiştir.
4. Beşerin arzda hilâfet‑i kübrâya mazhar olmasına evvelki âyetle delâlet edilmiştir; burada ise, bütün tecelliyâta mazhar bir nüsha‑i câmia olarak gösterilmiştir. Bu da, ayrı ayrı isti'dâdlara mâlik ve ilim ve istifadelerinin yolları çok olduğundandır. Evet beşer, zâhir ve bâtın havâs ve duygularıyla, bilhassa derinliğine nihâyet olmayan vicdânıyla kâinâtı ihâta etmiş bir kàbiliyettedir.
356

İkinci Vecih

Cümlelerin birbiriyle irtibatlarıdır. Şöyle ki:
﴿وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ cümlesi, ﴿اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ cümlesinin mazmununu tahkîk ve icmâlini tafsîl ve ibhamını tefsirdir.
Ve kezâ, Cenâb‑ı Hakk’ın arzında beşerin halife olması, Allah’ın hükümlerini icra ve kanunlarını tatbik etmesi içindir. Bu ise, tam bir ilme mütevakkıftır.
Ve kezâ, birinci âyette, kelâmın sevkiyâtı iktizasınca şöyle bir takdir olacaktır: Âdem’i halketti, tesviye etti, cesedine nefh‑i rûh etti, terbiye etti, sonra esmâyı ta'lim etti ve hilâfete namzed kıldı. Sonra vaktâ ki Âdem’i melâikeye tercih etmekle rüchân mes'elesinde ve hilâfet istihkakında ilm‑i esmâ ile mümtâz kıldı, makamın iktizası üzerine, eşyayı melâikeye arz ve onlardan muârazayı taleb etti; sonra melâike aczlerini hissetmekle Cenâb‑ı Hakk’ın hikmetini ikrar ettiler. Kur'ân‑ı Kerîm, buna işâreten,﴿ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَdedikten sonra,
قَالُوا evvelce iblisin enâniyet ve kibrine kanarak yaptıkları istifsardan pişman olarak ﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ dediler.
357
Sonra vaktâ ki isti'dâdlarının adem‑i câmiiyetinden dolayı, melâikenin aczi zâhir oldu; makamın iktizası üzerine, Âdem’in iktidarının beyânı icâb etti ki, muâraza tamam olsun. Bunun için, ﴿قَالَ يَٓا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْhitâbıyla Âdem’e fermân etti.
Sonra vaktâ ki mes'ele tebeyyün etti ve hikmetin sırrı zâhir oldu, geçen cevab‑ı icmâlînin bu tafsilâta netice kılınması makamın iktizasından olduğuna binâen, ﴿قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَاكُنْتُمْ تَكْتُمُونَ
Yani: Sizin ketmettiğiniz şeyi bilirim.”
Şu mukâvele ve mükâlemeden anlaşılıyor ki; iblisin enâniyeti, kibri, melâikeye sirâyet etmiştir ve yaptıkları istifsara, bir tâifenin i'tirâzı da karışmıştır.

Üçüncü Vecih

Cümlelerin hey'et ve nükteleri:
﴿وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا Yani: Cenâb‑ı Hak, Âdem’i (A.S.) bütün kemâlâtın mebâdîsini tazammun eden àlî bir fıtratla tasvir etmiştir ve bütün maâlînin tohumlarına mezraa olarak yüksek bir isti'dâd ile halketmiştir ve mevcûdâtı ihâta eden ulvî bir vicdân ve ihâtalı on duygu ile techiz etmiştir ve bu üç meziyet sâyesinde, bütün hakàik‑ı eşyayı öğretmeye hazırlamıştır, sonra bütün esmâyı kendisine öğretmiştir. Demek bu cümlenin evvelindeki (و) şu mukadder olan üç cümleye işârettir.
358
عَلَّمَ : Bu kelimenin ihtiyar edilmesi, ilmin ulüvv‑ü kadrine ve kadrinin yüksek derecesine ve hilâfete mihver olduğuna işârettir.
Ve kezâ, esmânın tevkîfine, yani Şâri' tarafından bildirilmiş olduğuna remzdir. Zâten esmâ ile müsemmeyât arasında takib edilen münâsebât‑ı vaz'iye, bunu te'yid ediyor.
Ve kezâ, mu'cizenin vâsıtasız Allah’ın fiili olduğuna îmâdır. Fakat felâsifeye göre hàrikalar, ervâh‑ı hàrikanın fiilidir.
اٰدَمَ : Hilâfeti irâde edilen ve Âdem ismiyle tesmiye edilen küre‑i arzın sâhibi şahs‑ı ma'huddur. İsminin tasrîhi, teşrîf ve teşhîri içindir.
اَلْاَسْمَٓاءَ : İsim ve sıfat ve hâsiyet gibi eşyayı birbirinden ayırıp temyiz ve ta'yin eden alâmet ve nişanlardır; yâhut insanlar arasında münkasım olan lûgatlardır.
عَرَضَهُمْ : Arzedilen, eşya olduğu hâlde zamîrin esmâya rücûundan ismin ayn‑ı müsemmâ olduğuna kàil olan Ehl‑i Sünnet’in mezhebine işârettir.
359
كُلَّهَا : Âdem’in melâikeden cihet‑i imtiyazı ve melâikenin muârazadan sebeb ve medâr‑ı aczi, esmânın hey'et‑i mecmuası olduğuna işârettir. Yoksa esmânın bir kısmını, belki kısm‑ı a'zamını melekler de bilirler.
﴿ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
ثُمَّ : Terâhî ve bu'd‑u mesâfeyi ifâde ettiği cihetle, şöyle bir takdire işârettir.هُوَ اَكْرَمُ مِنْكُمْ وَاَحَقُّ بِالْخِلَافَةِ Yani, Âdem, sizden daha kerîm ve hilâfete daha müstehak ve lâyıktır.”
عَرَضَهُمْ : Müşterilere gösterilmek üzere kumaş toplarının açılıp arzedildiği gibi, eşyanın envâ'ı da bastedilerek enzâr‑ı melâikeye gösterilmiştir. Bu tâbirden şöyle bir işâret çıkıyor ki; mevcûdât, müdrik ve âlimin malıdır. İlim ile alır, isimle ahzeder, sûretlerinin temessülüyle temellük eder.
هُمْ : Müzekker ve âkıller cemâatinden kinâyedir. Burada müzekkerin müennese ve âkılın gayr‑ı âkıle tağlib ve teşmîliyle, mecâzen envâ'‑ı eşyaya ircâ edilmiştir. Bu itibarla, هُمْ kelimesinde bir mecâz, iki tağlib vardır. Bu mecâz ile o tağlibleri icbar eden esbâb, عَرَضَ kelimesinin işâret ettiği üslûbdur. Çünkü melâikeye envâ'‑ı eşyanın arzı, manevî bir resm‑i geçit manzarasını andırıyor. Ma'lûm ya, resm‑i geçitleri yapan, müzekker ve âkıl insanlardır. Bunun için, burada iki tağlibe ve dolayısıyla bir mecâza mecburiyet hâsıl olmuştur.
360
عَلٰى : Arzedilenin levh‑i a'lâda nakşedilen sûretler olduğuna işârettir.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ()
﴿وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ

Mütercimin Beyânı

Allah’ın avn ü inâyetiyle; ümîdimin, iktidarımın fevkınde şu tercümeyi iyi‑kötü yaptım. Noksanları çoktur, müellifçe ıslahları lâzımdır. Zâten onun himmetiyle bu kadarını ancak yapabildim; yoksa, nazm‑ı Kur'ân’daki îcâzlı olan i'câzı, kısa ve vecîz olarak beyân eden bu tefsiri; sönük, kör bir fikirle tercüme etmek, Abdülmecîd’in işi değildir. Yine onun fart‑ı şefkatinden himmeti yetişti, ikmaline muvaffak oldum.
Müellifin küçük kardeşi ve Nur talebesi Abdülmecîd
361

Ecnebî Feylesofların Kur'ânı Tasdiklerine Dair Şehâdetleri

Bu Feylesofların Kur'ân hakkındaki senâlarının bir hülâsası Küçük Tarihçe‑i Hayat’ta ve Nur Çeşmesi Mecmuası”nda yazılmıştır.

Prens Bismarck’ın Beyânâtı

Sana Muâsır Bir Vücûd Olamadığımdan Müteessirim Ey Muhammed! (A.S.M.)
Muhtelif devirlerde, beşeriyeti idare etmek için taraf‑ı Lâhutîden geldiği iddia olunan bütün münzel semâvî kitapları tam ve etrafıyla tedkik ettimse de, tahrif olundukları için, hiçbirisinde aradığım hikmet ve tam isabeti göremedim. Bu kanunlar değil bir cem'iyet, bir hâne halkının saâdetini bile te'min edecek mâhiyetten pek uzaktır. Lâkin Muhammedîlerin Kur'ânı, bu kayıttan âzâdedir. Ben, Kur'ânı her cihetten tedkik ettim, her kelimesinde büyük hikmetler gördüm. Muhammedîlerin düşmanları, bu kitab Muhammed’in (A.S.M.) zâde‑i tab'ı olduğunu iddia ediyorlarsa da, en mükemmel, hattâ en mütekâmil bir dimağdan böyle hàrikanın zuhûrunu iddia etmek, hakikatlere göz kapayarak kin ve garaza âlet olmak mânâsını ifâde eder ki, bu da ilim ve hikmetle kàbil‑i te'lif değildir. Ben, şunu iddia ediyorum ki; Muhammed (A.S.M.) mümtâz bir kuvvettir. Destgâh‑ı Kudretin böyle ikinci bir vücûdu imkân sahasına getirmesi ihtimalden uzaktır.
362
Sana muâsır bir vücûd olamadığımdan dolayı müteessirim ey Muhammed (A.S.M.)! Muallimi ve nâşiri olduğun bu kitab, senin değildir; o Lâhutîdir. Bu kitabın Lâhutî olduğunu inkâr etmek, mevzû ilimlerin butlânını ileri sürmek kadar gülünçtür. Bunun için, beşeriyet senin gibi mümtâz bir kudreti bir defa görmüş, bundan sonra göremeyecektir. Ben, huzur‑u mehâbetinde kemâl‑i hürmetle eğilirim.
Prens Bismarck

En Temiz ve En Doğru Din, Müslümanlıktır

Meşhûr muharrir, müsteşrik, edebiyât‑ı Arabiye mütehassısı ve Kur'ân‑ı Kerîm’in mütercimi Doktor Maurice (Moris) şöyle diyor:
Bizans Hıristiyanlarını, içine düştükleri bâtıl i'tikàdlar girîvesinden, ancak Arabistan’ın Hirâ Dağı’nda yükselen ses kurtarabilmiştir. İlâhî kelimeyi en ulvî makama yükselten ses, bu ses idi. Fakat Rûmlar bu sesi dinleyememişlerdi. Bu ses, insanlara en temiz ve en doğru dini ta'lim ediyordu. O yüksek din ki, onun hakkında, Godfrey Higgins gibi muhakkìk bir fâzıl, şu sözleri pek haklı olarak söylüyor: Bu dinde mukaddes sular, şâyân‑ı teberrük eşya, esnâm ve azîzler, yâhut a'mâl‑i sâlihadan mücerred îmânı müfîd tanıyan akîdeler, yâhut sekerât‑ı mevt esnâsında nedâmetin bir fâide vereceğini ifâde eden sözler, yâhut başkaları tarafından vukû' bulacak duâ ve niyâzların günahkârları kurtaracağına dair ifâdeleri yoktur. Çünkü bu gibi akîdeler, onları kabûl edenleri alçaltmıştır.”
363

Zamanlar Geçtikçe, Kur'ânın Ulvî Sırları İnkişaf Ediyor

Doktor Maurice (Moris), Le parler Française Roman (Löparle Franses Roman) ünvânlı gazetede, Kur'ânın Fransızca mütercimlerinden Salamon Reinach’ın tenkidâtına verdiği cevapta diyor ki:
Kur'ân nedir? Her tenkidin fevkınde bir fesâhat ve belâğat mu'cizesidir. Kur'ânın, üçyüzelli milyon Müslümanın göğsünü haklı bir gururla kabartan meziyeti, Onun, her mânâyı hüsn‑ü ifâde etmesi itibariyle, münzel kitapların en mükemmeli ve ezelî olmasıdır. Hayır, daha ileri gidebiliriz:Kur'ân, Kudret‑i Ezeliyenin, inâyet ile insana bahşettiği kütüb‑ü semâviyenin en güzelidir. Beşeriyetin refahı nokta‑i nazarından Kur'ânın beyânâtı, Yunan Felsefesinin ifâdâtından pek ziyâde ulvîdir. Kur'ân, arz ve semânın Hàlık’ına hamd ü şükrânla doludur. Kur'ânın her kelimesi, herşeyi yaratan ve herşeyi hâiz olduğu kàbiliyete göre sevk ve irşad eden Zât‑ı Kibriyâ’nın azametinde mündemicdir.
Edebiyât ile alâkadar olanlar için Kur'ân, bir kitab‑ı edebdir. Lisân mütehassısları için Kur'ân, bir elfâz hazinesidir. Şâirler için Kur'ân, bir âhenk menba'ıdır. Bundan başka bu kitab; ahkâm ve fıkıh nâmına bir muhît‑i maâriftir.
Dâvud’un (A.S.) zamanından, Jan Talmus’un devrine kadar gönderilen kitapların hiçbiri, Kur'ân‑ı Kerîm’in âyetleriyle muvaffakıyetli bir şekilde rekabet edememiştir. Bundan dolayıdır ki, Müslümanların yüksek sınıfları, hayatın hakikatini kavramak nokta‑i nazarından ne kadar tenevvür ederlerse, o derece Kur'ân ile alâkadar oluyorlar ve O’na o kadar ta'zîm ve hürmet gösteriyorlar.
364
Müslümanların Kur'ân’a hürmetleri dâima tezâyüd etmektedir. İslâm muharrirleri, Kur'ân âyetlerini iktibas ile yazılarını süslerler ve o yazılar o âyetlerden mülhem olurlar. Müslümanlar, tahsil ve terbiye itibariyle yükseldikçe, fikirlerini o nisbette Kur'ân’a istinâd ettiriyorlar. Müslümanlar, kitaplarına âşıktırlar ve O’nu, kalblerinin bütün samîmiyetiyle mukaddes tanırlar. Hâlbuki, Kütüb‑ü İlâhiye’ye nâil olan diğer milletler, ne kitaplarına ehemmiyet verirler ve ne de onlara hürmet gösterirler.
Müslümanların, Kur'ân’a hürmetlerinin sebebi; bu kitab pâyidâr oldukça, başka bir dinî rehbere arz‑ı ihtiyaç etmeyeceklerini anlamalarıdır. Fi'l‑hakîka, Kur'ânın fesâhat, belâğat ve nezâhet itibariyle mümtâziyeti, Müslümanları başka belâğat aramaktan vâreste kılmaktadır. Edebî dehâların ve yüksek şâirlerin, Kur'ân huzurunda eğildikleri bir vâkıadır. Kur'ânın, her gün daha fazla tecellî etmekte olan güzellikleri, her gün daha fazla anlaşılan fakat bitmeyen esrârı, şiir ve nesirde üstad olan Müslümanları, üslûbunun nezâhet ve ulviyeti huzurunda diz çökmeye mecbur etmektedir. Müslümanlar, Kur'ânı rûz‑u haşre kadar pâyidâr kalacak kıymet biçilmez bir hazine addeylerler ve onunla pek haklı olarak iftihar ederler. Müslümanlar, Kur'ânı, en fasîh sözlerle, en rakìk mânâlarla coşan bir nehre benzetirler.
Şâyet Monsieur Renaud (Mösyö Reno), İslâm Âlemiyle temâs etmek fırsatını elde edecek olursa, münevver ve terbiyeli Müslümanların, Kur'ân’a karşı en yüksek hürmeti perverde ettiklerini ve onun evâmir‑i ahlâkıyesine fevkalâde riâyetkâr olduklarını ve bunun haricine çıkmamaya gayret ettiklerini görürdü.
Yeni nesiller ve asrî mekteblerin me'zunları da, Kur'ân’a ve Müslümanlığa karşı müstehziyâne bir cümlenin sarfına tahammül etmemektedirler. Çünkü Kur'ân, iki sıfatla bu ehliyeti hâizdir.
Bunların birincisi: Bugün ellerde tedâvül eden Kur'ânın Hazret‑i Muhammed’e (A.S.M.) vahiy olunan kitabın aynı olmasıdır. Hâlbuki, İncil ile Tevrat hakkında birçok şübheler ileri sürülmektedir.
365
İkincisi: Müslümanlar, Kur'ânı, Arapçanın en kuvvetli muhâfızı ve esâsât‑ı diniyenin amelî bir mâhiyet almasının en kuvvetli menba'ı telâkki ederler.
Binâenaleyh, Monsieur Renaud (Mösyö Reno) eserini tashih edecek olursa, bu tercümesiyle, insanları tenvir hususunda insanlığa büyük bir muâvenette bulunur ve bâtıl i'tikàdların hududlarını târ ü mâr etmeye hàdim olur.
Doktor Maurice
Nur Çeşmesinde ve Risale‑i Nurda yazılan bu nev'i feylesoflardan kırk altıncısıdır.

Zât‑ı Kibriyâ Hakkındaki Âyetlerin Ulviyeti ve Kur'ânın Kudsî Nezâheti

Mister John Davenport, Hazret‑i Muhammed (A.S.M.) ve Kur'ân‑ı Kerîm ünvânlı eserinde Kur'ân‑ı Kerîm’den bahsederken şu sözleri söylüyor:
Kur'ânın sayısız hususiyetleri içinde bilhassa ikisi fevkalâde mühimdir.
1. Zât‑ı Kibriyâ’yı ifâde eden âyâtın âhengindeki ulviyettir. Kur'ân‑ı Kerîm, beşerî zaaflardan herhangi birisini Zât‑ı Kibriyâ’ya isnâddan münezzehtir.
2. Kur'ân başından sonuna kadar gayr‑ı belîğ, gayr‑ı ahlâkî, yâhut terbiyeye muhâlif fikirlerden, cümlelerden ve hikâyelerden tamamen münezzehtir.