314
28. Âyetin Tefsiri
﴿كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا فَاَحْيَاكُمْۚ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴾
Yani: “Ne sûretle Allah’ı inkâr ediyorsunuz? Hâlbuki sizin hayatınız yoktu, o size hayatı verdi. Sonra sizi öldürecektir, sonra yine hayat verecektir, sonra ona rücû edip gideceksiniz.”
Âyetlerin nazmına ait üç vecih, bu âyette de cârîdir.
Bu Âyetin Mâkabliyle İrtibatı:
Evet, Kur'ân‑ı Kerîm, vaktâ ki insanları ibâdete ve Allah’a îmân etmeye dâvet etti. Ve îmânın i'tikàd edilecek esâslarıyla yapılacak hükümlerini icmâlen, delillerine işâreten zikretti; evvelce mücmelen işâret edilen delilleri tazammun eden ni'metlerin ta'dâdıyla, bu âyette de zikretmeye avdet etti.
Evet bu âyetle, en büyük ni'met olan “hayat”a işâret edilmiştir.
İkinci âyetle, “bekà” ni'metine işâret edilmiştir. Evet, semâvât ve arzın tanzimâtı, hayatın kemâl ve saâdetini te'min eder.
Üçüncü âyetle, beşerin kâinât üzerine tafdîl ve tekrîmine işârettir.
Dördüncü âyetle, beşere ta'lim‑i ilim ni'metine işâret yapılmıştır.
Bu ni'metlerin sûretine, yani ni'met oldukları cihete bakılırsa, inâyet‑i İlâhiye’ye delil oldukları gibi, ibâdete de delildirler. Çünkü ni'metleri verene şükür, vâcibdir; küfran‑ı ni'met, aklen de haramdır. Eğer o ni'metlerin hakikatlerine bakılırsa, mebde' ve meâdi isbât eden delillerdir.
Ve kezâ, bu âyet, geçen kâfir ve münâfıkların bahsine de nâzırdır. Onun için, taaccübü ifâde etmekle inkârı tazammun eden كَيْفَ ile yapılan istifhâm, onların tehdidlerine işârettir.
315
Şimdi, Bu Cümlelerin Aralarındaki İrtibat ve Münâsebetlerden Bahsedeceğiz:
Evet, Kur'ân‑ı Kerîm, evvelce gâibâne yaptığı hikâyeden sonra, burada hitâba başladı. Bu da, belâğatça ma'lûm bir nükte içindir. Şöyle ki:
İnsan, bir adamın fenâlığından, ayıblarından bahsederken, hiddeti, gadabı o kadar galebe eder ki, hayâlen, hayâlî bir ihzar ile hitâb sûretiyle kendisine tevcîh‑i kelâm etmeye başlar veya iyiliklerinden bahsederken şevki ve aşkı galeyâna gelir. Hemen hayâlinin karşısına getirir, kendisine hitâb ile konuşmaya başlar. Bu “iltifat” ile tesmiye edilen bir kaidedir. Bu kaidenin, lisân‑ı Arab’da büyük bir mevkii vardır. İşte Kur'ân‑ı Kerîm, bu kaideyi takiben كَيْفَ تَكْفُرُونَ diyerek, sîga‑i hitâb ile onlara tevcîh‑i kelâm etmiştir.
Sonra vaktâ ki bu makamda takib edilen maksad; îmân, ibâdet etmek ve küfran‑ı ni'met etmemek, küfrü reddetmek gibi geçen usûl ve esâsları isbât için lâzım olan delilleri zikretmektir ve delillerin en vâzıhı, ahvâl‑i beşer silsilesinden istifade edilen delillerdir ve ni'metlerin en büyüğü, o silsilenin ukde ve düğümlerindedir; Kur'ân‑ı Kerîm,﴿وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا فَاَحْيَاكُمْۚ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴾ olan âyet‑i kerîme ile, beş düğümlü, müretteb o silsile‑i acîbeye işâret etmiştir. Biz de o beş düğümü, beş mes'elede hall ve beyân edeceğiz.
Birinci Mes'ele
وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا ukdesini, düğümünü açıyor. Şöyle ki:
316
İnsanın cesedini teşkil eden zerreler, âlemin zerrâtı içinde câmid, dağınık bir şekilde iken, bakarsın ki; mahsûs bir kanun ile, muayyen bir nizâm ile intizam altına alınarak âlem‑i anâsıra gönderilir. Âlem‑i anâsırda sâkit, sâkin, gizli bir vaziyette iken; birdenbire kafile kafile, muayyen bir düstur ile, yevmî bir intizam ile, bir kasd ve hikmet altında “âlem‑i mevâlid”e intikal eder. Âlem‑i mevâlidde de, sükût içinde iken; birdenbire acîb, garîb bir tarz ile “nutfe”ye inkılâb eder. Sonra müteselsil inkılâblar ile “alaka” olur, sonra “mudğa” olur, sonra et, kemik olur. Bu inkılâbların herbirisi, evvelkisine nisbeten daha mükemmel ise de, lâyıkına göre mevâttır, yani hayatsızdır.
S — Mevt, hayatın zevâlidir. Hâlbuki o zerrelerde hayat yoktur ki; zevâli, mevt olsun?
C — Mevtin o zerrelere ıtlâk edilmesi, mecâzdır. Sebebi ise; üçüncü, dördüncü düğümleri zihne kabûl ettirmek üzere, zihin için bir hazırlamadır.
İkinci Mes'ele
فَاَحْيَاكُمْ düğümünü açıyor.
Evet hayat, Kudret‑i Ezeliyenin en büyük ve en ince ve en acîb bir mu'cizesidir ve bütün ni'metlerden üstündür ve mebde' ve meâdin bürhânlarından en zâhir bürhândır.
Evet hayat nev'ilerinin en ednâsı nebât hayatıdır. Hayat‑ı nebâtiyenin başlangıcı, çekirdekte veya habbede hayat düğümünün uyanıp açılmasıdır. Bunun keyfiyeti o kadar zâhir, o kadar umumî, o kadar me'lûf iken, zaman‑ı Âdem’den şimdiye kadar hikmet‑i beşerden ve felsefesinden gizli kalmıştır. İşte hayatın ne derece ince olduğu anlaşıldı.
317
Ve kezâ, hayatı olmayan bir cisim, en büyük bir dağ da olsa tektir, yetîmdir, mekânından başka bir şeyle münâsebeti yoktur. Lâkin bal arısı gibi küçük bir cisim, hayata mazhar olduğu zaman, bütün kâinâtla münâsebetdâr olur ve herşeyle alışveriş yapar, hattâ diyebilir ki; kâinât benim mülkümdür, benim yerimdir. Kâinâtın her tarafına gider, havâssıyla tasarruf eder, bütün eşya ile kesb‑i muârefe eder. Bilhassa hayat‑ı insaniye tabakasına çıkan hayat, aklın nuruyla âlemleri gezmiş olur. Âlem‑i cismânîde tasarruf ettiği gibi, âlem‑i rûhânide gezer, âlem‑i misâle seyahat eder; kendisi o âlemleri ziyarete gittiği gibi, o âlemler de, onun rûhunun âyinesinde temessül etmekle iâde‑i ziyaret etmiş gibi olurlar. Hattâ insan; “Âlem, Allah’ın fazlıyla benim için halkolunmuştur.” diyebilir.Hayat‑ı insaniye, herbirisi çok tabakalara şâmil olarak; “hayat‑ı maddiye”, “hayat‑ı rûhâniye”, “hayat‑ı maneviye”, “hayat‑ı cismâniye” gibi nev'ilere ayrılır, inbisat eder. Demek ziyâ, renk ve cisimlerin görünmesine sebeb olduğu gibi; hayat da, mevcûdâtın kâşifi ve sebeb‑i zuhûrudur.Evet hayat, bir zerreyi bir küre gibi yapar; ashâb‑ı hayatın herbirisi, “Âlem benimdir” diyebilir. Aralarında müzâheme ve münâkaşa da olmaz. Müzâheme ve münâkaşa, yalnız nev'‑i beşerde olur. İşte hayatın ne büyük bir ni'met olduğu anlaşıldı.
Ve kezâ câmid, dağınık bazı zerrelerin birdenbire bir vaziyetten çıkıp, ma'kul bir sebeb olmadığı hâlde diğer bir vaziyete girmesi, Sâni'in vücûduna zâhir bir delildir. Hattâ hayat, hakikatlerin en eşrefi, en temizidir; hiçbir cihetle hısseti yoktur, çirkin bir lekesi yok. Hayatın dışı da içi de her iki yüzü de latîftir. Hattâ en küçük ve hasîs bir hayvanın hayatı bile yüksektir. Bunun içindir ki, hayat ile Kudret arasında zâhirî bir sebeb tavassut etmiyor. Hayata bizzat Kudretin mübâşereti, izzete münâfî değildir. Hâlbuki umûr‑u hasîseye Kudretin zâhiren mübâşereti görünmemek için esbâb‑ı zâhire vaz' edilmiştir. Demek hayatta hısset yoktur. İşte bundan anlaşıldı ki, hayat, Sâni'in vücûduna en zâhir bir delildir.
318
Ve kezâ, en basit bir cismin geçirmiş olduğu inkılâbât ve tahavvülâta dikkatle bakılırsa görülür ki; âlem‑i zerrâttaki zerreler, âlem‑i anâsıra intikal edince, başka sûretlere girerler; âlem‑i mevâlidde, başka sûretlere dönerler; nutfede başka vaziyet alırlar; sonra alaka olur, sonra mudğa olur, sonra bir insan sûretini giyer, ortaya çıkarlar. Bu kadar inkılâbât‑ı acîbe esnâsında, zerreler öyle muntazam harekât ve muayyen düsturlar üzerine cereyan ederler ki; sanki bir zerre, meselâ âlem‑i zerrâtta iken vazifelendirilmiş ve Abdülmecîd’in gözünde yer alıp vazife görmek üzere yola çıkarılmıştır. Bu hâli, bu vaziyeti, bu intizamı gören bir zihin, bilâ‑tereddüd hükmeder ki; o zerreler, bir kasd ile ve bir hikmet altında gönderilir. İşte zerrâtın, hayata mazhariyeti için geçirdiği bu kadar acîb ve garîb tavırlar, insana, ikinci bir hayatın bu hayattan daha kolay ve daha sehil olduğuna da bir kanâat getirir.İşte hayatın mebde' ve meâde delil olduğu bu hakikatlerden anlaşıldı.
فَاَحْيَاكُمْ cümlesi, ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ cümlesine bir delil gibidir; hepsi de birlikte, كَيْفَ ’den istifade edilen inkâra delildir.
Üçüncü Mes'ele
ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ukdesini açar.
Evet, mevtin de hayat gibi mahlûk olduğuna, mevtin i'dâm ve adem‑i mahz olmadığına delâlet eder. Mevt, ancak, rûhun cesed kafesinden çıkmasıyla tebdil‑i mekân etmesinden ibarettir.
Ve kezâ, nev'‑i beşerde mevcûd emârât ve işârât‑ı kesîreden kat'iyyetle anlaşılır ki, insan öldükten sonra bir şeyi bâkî kalır; o şeyi de, ancak rûhtur. Demek rûhun bekàsı, hàssa‑i zâtiyedir. Bu hàssa‑i zâtiyenin bir ferdde mevcûd olması nev'in tamamında mevcûd olmasını istilzam etmekle, mûcibe‑i cüz'iyenin mûcibe‑i külliye hükmünde olduğuna bir misâl teşkil ediyor. Binâenaleyh, mevt, hayat gibi bir mu'cize‑i Kudrettir. Yoksa hayat şartları bulunmadığından ademin dâiresine girmiş değildir.
319
S — Ölüm nasıl ni'met olur ve ne sûretle ni'metlerin sırasına dâhil edilmiştir?
C —
Evvelâ: Ölüm, saâdet‑i ebediyeye mukaddimedir; bu itibarla ni'met sayılabilir. Çünkü ni'metin mukaddimesi de ni'mettir. Nitekim vâcibin mukaddimesi, vâcib; haramın mukaddimesi, haramdır.
Sâniyen: Ölüm, muzır hayvanlarla dolu bir hapisten geniş bir sahrâya çıkmak gibidir. Binâenaleyh, rûh, cesed kafesinden çıkarsa, necât bulur.
Sâlisen: Ölüm olmasaydı, küre‑i arz nev'‑i beşeri istiâb edemezdi ve nev'‑i beşer müdhiş perîşaniyetlere ma'rûz kalırdı.
Râbian: İhtiyarlık yüzünden öyle bir dereceye gelenler var ki, tekâlif‑i hayatiyeye kàdir olamaz, dâima ölümünü isterler.
İşte bunun için, ölüm ni'mettir.
Dördüncü Mes'ele
ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ ukdesinin beyânındadır.
Evet bu hayat, ikinci hayattır ki; ölümden sonra, haşirden evvel vukû'a gelir. Demek hayat‑ı uhreviye bu ikinci hayatla başlar. Binâenaleyh, bu يُحْي۪يكُمْ ’deki hitâb; yalnız insanlara ait değildir, bilcümle kâinâta râci'dir.
Çünkü bu hayat‑ı uhreviye, bütün kâinâtın neticesidir. Eğer bu hayat olmasa, kâinâtta hakikat denilen herşey, zıddına inkılâb eder. Meselâ ni'met, nıkmet olur; akıl, belâ olur; şefkat, yılan olur.
Beşinci Mes'ele
﴿ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴾ ’un ukdesi hakkındadır.
Evet Cenâb‑ı Hak, âlem‑i kevn ve fesâd denilen şu âlemde hüsün, kubuh, nef', zarar gibi zıdları, çok hikmetlere binâen karışık bir tarzda yaratmıştır. Hem de izhâr‑ı izzet için vesâit ve esbâbı vaz'etmiştir. Haşir ve kıyâmette kâinât tasfiye ameliyâtını gördüğü zaman, zıdlar birbirinden ayrılır ve esbâb ile vesâit de ortadan kalkar. Ortadaki perde ve hicâb kalktıktan sonra, herkes Sâni'ini görür ve hakîki Mâlikini bilir.
320
Tetimme
Mezkûr âyetteki cümlelerin arasındaki irtibatın hülâsasına bir zeyildir
Cenâb‑ı Hak, vaktâ ki onların küfrünü, istifhâm ifâde eden كَيْفَ ile reddetti ve halkı da taaccübe dâvet etti ve ondan sonra gelen dört büyük inkılâbı gösteren dört cümle ile bürhân getirerek isbât etti; o inkılâbların herbirisi, çok tavırlara, vaziyetlere ve mertebelere şâmil olduğu gibi, kendinden sonra gelen inkılâbları hazırlayıcı birer mukaddime oldu.
Birinci inkılâba, وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا cümlesiyle işâret edilmiştir. Yani, bir insanın cesedini teşkil eden zerrelerin âlem‑i zerrâtta geçirmiş olduğu vaziyetlerden son vaziyetine işârettir ki, فَاَحْيَاكُمْ cümlesiyle işâret edilen ikinci inkılâba mukaddime olur. Hakàik‑ı kevniyenin en acîbi olan şu ikinci inkılâb da çok mertebelere, çok tavırlara şâmildir ki; son tavrı, vaziyeti ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ cümlesiyle işâret edilen üçüncü inkılâba mukaddime olur. Bu inkılâb dahi pek çok berzahî tavırlara şâmil olup, son vaziyeti ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ cümlesiyle işâret edilen dördüncü inkılâbda tamamlanır. Bu dördüncü inkılâb dahi, birçok kabrî ve haşrî vaziyetlere şâmil olup, en son vaziyeti ﴿ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴾ cümlesiyle hitâm bulur.
321
Demek bir zîhayatın cesedi, birinci inkılâbın birinci vaziyetinden başlamak üzere dâima teceddüd eder, tazelenir; yani bir libâstan, bir kıyafetten çıkar, daha güzel bir libâsa, bir kıyafete girer ve hâkezâ. Böylece saâdet‑i ebediyeye mazhar oluncaya kadar devam eder.
Binâenalâhâzâ bir zîhayatın şu müteselsil vaziyetlerine bakan bir adam, nasıl inkâra cesâret edebilir?
Şimdi mezkûr âyetteki cümlelerin hey'etlerinden bahsedeceğiz.
Birinci Cümle: كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ : Bu cümle ile yapılan istifhâm, o kâfirlerin zihinlerini, gözlerini; yaptıkları kötülüğe, fenâlığa çevirtir. Tâ ki, bizzat şekàvetlerini görsünler; belki insafa gelip ikrar ederler.
تَكْفُرُونَ ’deki hitâb, Cenâb‑ı Hakk’ın şiddet‑i gadabına işârettir. Çünkü gaybetten hitâba yapılan iltifat; ya şiddet‑i hiddete veya kesret‑i muhabbete işârettir.
تَكْفُرُونَ ’ye bedel لَا تُؤْمِنُونَ ’nin zikredilmemesi, onların şiddet‑i inâdlarına işârettir. Çünkü onlar, hakkâniyeti delâil ile sâbit olan îmânı terk ve butlânı bürhânlar ile sâbit olan küfrü kabûl ettiler.
وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا : Bu cümledeki (و) , vâv‑ı hâliyedir; yani mâba'dinin mâkabline hâl olduğuna delâlet eder.
Demek كُنْتُمْ اَمْوَاتًا , تَكْفُرُونَ ’nin fâiline hâldir. Hâlin, zevi'l‑hâlin âmili ile beraber olması şarttır. Hâlbuki burada dört cümle vardır. Bunlardan ikisi mâzi, ikisi müstakbel olduklarından, zevi'l‑hâlin âmili olan تَكْفُرُونَ ile zamanca mukàrin değildirler.
Binâenaleyh (و) ’ın hâliyeti, bir mukaddere işârettir.
322
Takdir‑i kelâm: وَتَعْلَمُونَ اِنْ كُنْتُمْ اَمْوَاتًا Bu itibarla, تَكْفُرُونَ ’nin fâiline تَعْلَمُونَ cümlesi hâl olur. Öteki cümleler اِنْ ’e haber olurlar.
S — Onlar, birinci ölüm ile bir hayatı bilirlerse de, Allah’tan olduğunu bilmezler, inkâr ederler. İkinci hayat ile Allah’a rücûu zâten inkâr ederler?
C — Cehli izâle edecek deliller zâhir iken o vecihle cehil denilmemesi, belâğatın kaidelerinden biridir. Buna binâen, birinci mevt ile birinci hayatın etvâr ve ahvâline yapılan dikkat, Sâni'i ikrar ve tasdik etmeye icbar eder ve aynı zamanda evvelki hayat ve memâtın Allah’tan olduğunu bilmek; ikinci bir hayatın olacağına da zihni iknâ ve icbar eder. Hâl böyle iken, câhil telâkki ettiğin o kâfirler, âlimler sırasına dâhildirler.
كُنْتُمْ ’deki hitâbdan, onların âlem‑i zerrâtta dahi bir nev'i vücûd ve taayyünleri olduğu anlaşılıyor. Yoksa o zerrât, tesâdüf ile rastgele muayyen cisimleri teşkil edemez.
اَمْوَاتًا tâbiri, ﴿لَمْ يَكُنْ شَيْئًا مَذْكُورًا﴾ ’nin meâline îmâdır.
323
فَاَحْيَاكُمْ :
Bu (ف) takib ve ittisali ifâde eder. Yani, mâkabliyle mâba'dinin arasında mesâfe olmayacaktır. Hâlbuki burada, mevt ile hayat arasında uzun bir mesâfe vardır.
Evet, fakat bu (ف) Sâni'i isbât eden delillerin menşe'ine işârettir ki, o zerrâtın hiçbir vâsıta ve esbâb olmaksızın cemâdiyetten hayvaniyete def'aten intikal etmesi, zihni, Sâni'i ikrar etmeye mecbur eder.
Ve kezâ, o zerrât, mevât hâlinde iken vaziyetleri sâbit olmadığından, şe'nleri ve iktizaları, fâsılasız takibdir.
S — اَحْيَاكُمْ ’ün yerine ne için صِرْتُمْ اَحْيَاءً denilmemiştir?
C — اَحْيَاكُمْ hayatın Cenâb‑ı Hak tarafından i'tâ edildiğine sarâhaten delâlet eder. صِرْتُمْ اَحْيَاءً ’de o delâlet yoktur. Yalnız “Hayat sâhibi oldunuz.” mânâsına delâlet eder.
ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ : Bunun yerine تَمُوتُونَ zikredilmemesi mevtin, Kaderin takdiriyle, Kudretin büyük bir tasarrufu olduğuna işârettir. Evet, ömr‑ü tabîisini bitirip sonra ölenler pek azdır. Kısm‑ı a'zamı, ömr‑ü tabîisi esnâsında ölürler. Demek mevt, tabîi bir netice değildir; ancak cesedin inhilâliyle dağılmasından ibarettir; yoksa rûhun fenâsıyla değildir. Mevt ile cesed dağılır, rûh bâkî kalır.
ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ mâkabliyle mâba'di arasında bu'd‑u mesâfeyi ifâde eden ثُمَّ imâte ile ikinci ihyâ arasında kocaman âlem‑i Berzahın fâsıla olduğuna işârettir.
324
﴿ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴾ : Bu ثُمَّ ise, ikinci ihyâ ile rücû arasında mevcûd büyük bir perde ve hicâbın bulunduğuna işârettir.
تُرْجَعُونَ Yani: “Esbâb perdesinin keşfiyle, vesâitin tardıyla Allah’a rücû edeceksiniz.”
S — Allah’a rücû etmek, Allah’tan gelmeyi iktiza eder. Bunun için bir kısım insanlar, Allah ile insan arasında ittisali tevehhüm etmişlerdir ve bazı sofîler de şübheye düşmüşlerdir?
C — Dünyada insanın vücûd ve bekàsı olduğu gibi, Âhirette de vücûd ve bekàsı vardır. Dünyadaki vücûd, vâsıtasız dest‑i Kudretten çıkar. Dünyada terkîb, tahlil, tasarruf, tahavvül ile karışık bekà mes'elesi, sâbıkan zikredilen hikmet üzerine esbâb, vesâit, ilel, mes'eleye müdâhale edip araya girerler. Âhirette ise, vücûd ve bekà, her ikisi de levâzımatıyla, terkîbâtıyla bizzat dest‑i Kudretten çıkarlar ve herkes hakîki Mâlikini bilir. İşte bunu anlayan, rücûun ne demek olduğunu anlar.
325
29. Âyetin Tefsiri
﴿هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟﴾
Bu Âyetin Sâbık Âyetle Cihet‑i İrtibatı:
Evvelki âyette küfür ile küfran, delâil‑i enfüsiye ile inkâr edilmiştir. Bu âyette, delâil‑i âfâkıyeye işâret edilmiştir.
Ve kezâ, evvelki âyette vücûd ve hayat ni'metlerine işâret edilmiş, bu âyette bekà ni'metine işâret edilmiştir.
Ve kezâ, evvelki âyette, Sâni'in vücûduna delil olmakla haşre bir mukaddime olduğuna işâret edilmiş; bu âyette ise, âhiretin tahkîkiyle şübhelerin izâlesine işâret edilmiştir.
Evet sanki onlar diyorlar ki: “İnsana bu kadar kıymet ve ehemmiyet verilmesi nereden ve neye binâendir? Ve Allah’ın yanında mevkii nedir ki onun için kıyâmeti koparıyor?”Onlara cevaben Kur'ân‑ı Kerîm, bu âyetin işâretiyle diyor ki:
“İnsanın pek yüksek bir kıymeti olmasaydı, semâvât ve arz onun istifadesine mutî' ve musahhar olmazdı. Ve kezâ, insan ehemmiyetsiz olsaydı, mahlûkat onun için halkedilmezdi. Eğer insan ehemmiyetsiz ve kıymetsiz olsa idi, o vakit insan, mahlûkat için halkolunacaktı.
Ve kezâ insanın, Hàlık’ı yanında mevkii pek büyük olduğu içindir ki; âlem‑i dünyayı kendisi için değil, beşer için; beşeri de ibâdeti için halketmiştir.”
Hülâsa: İnsan mümtâz ve müstesnâdır; hayvanlar gibi değildir. Onun için insan ﴿وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴾ cevherine bir sadef olmuştur.
326
Bu Âyetteki Cümlelerin Nüktelerine Geçiyoruz:
Ey arkadaş! Birinci cümlede جَم۪يعًا , ikinci cümlede ثُمّ , üçüncü cümlede سَبْعَ kelimeleri için bir tahkîkat lâzımdır.
Birinci Mes'ele
O tahkîkatı, “altı nokta”da izâh edeceğiz.
Birinci Nokta
Aşağıda beyân edildiği gibi, hayatın öyle bir hâsiyeti vardır ki; hayat, cüz'ü küll, cüz'îyi küllî, ferdi nev', mukayyedi mutlak, bir şahsı bir âlem gibi kılar. Binâenaleyh, tek bir insan, “Dünya benim evimdir. Dünyadaki envâ' benim kavmimdir ve benim aşîretimdir ve bütün eşya ile muârefem ve münâsebetim vardır.” diyebilir.
İkinci Nokta
Bilirsin ki; âlemde, sâbit bir nizâm vardır, muhkem bir irtibat vardır ve dâimî düsturlar, esâslı kanunlar vardır. Bu itibarla âlem, bir saat veya muntazam bir makine gibidir. Herbir çarkın, herbir vidanın, herbir çivinin; makinenin nizâm ve intizamında bir hissesi ve makinenin netice ve fâidelerinde bir te'siri olduğu gibi, ehl‑i hayat için ve bilhassa beşer için de bir fâidesi var.
327
Üçüncü Nokta
Aşağıda işiteceğin gibi, istifadede müzâhemet ve münâkaşa yoktur. Nasıl ki Zeyd diyebilir ki: “Şems benim lambamdır, dünya benim evimdir.” Amr da öyle diyebilir ve aralarında münâkaşa da olmaz. Evet Zeyd, meselâ dünyada tek farzedilirse, istifadesi nasılsa, bütün insanlar içinde iken istifadesi yine öyledir; ne fazla olur ne noksan.
Yalnız “gâreyn”e ait olan kısım müstesnâdır. Zîra yiyecek, içecek vesâire şeylerde münâkaşa olur.
Dördüncü Nokta
Âlem için tek bir yüz, bir cihet değil, pek çok umumî ve muhtelif vecihler vardır. Ve fâideleri te'min eden kesretle umumî ve mütedâhil, yani birbiri içinde cihetler vardır. Ve istifade yollarının da envâen türlü türlü tarîkleri vardır. Meselâ senin güzel bir bahçen vardır. O bahçe, bir cihetten senin istifadene tahsîs edildiği gibi, diğer bir cihetten de halkı fâidelendirir. Meselâ o bahçenin hüsnüne, güzelliğine her bakan, bir zevk alır, bir inşirah peydâ eder; bunda bir mâni yoktur.
Kezâlik, insanın beş zâhirî, beş bâtınî olmak üzere on tane hâssesi ve duygusu vardır. İnsan, bu duygularıyla ve kezâ cismiyle, rûhuyla, kalbiyle dünyanın herbir cüz'ünden istifade edebilir; mâni yoktur.
Beşinci Nokta
Bu âyetle diğer bazı âyetlerden anlaşılıyor ki, bu büyük dünya, insan için yaratılmıştır. Ve yaratılışında, insanın istifadesi ille‑i gâiye olarak nazara alınmıştır. Hâlbuki arzdan pek büyük olan Zühal’in, meselâ beşeri fâidelendiren, yalnız zîneti ve zaîf bir ziyâsıdır. Bu cüz'î fâide için ne sûretle beşer ona ille‑i gâiye olur?
Elcevab: Bir fâideyi takib eden adam, bütün fikrini, hayâlini o fâideye hasreder ve ondan mâadâ bir şeye bakmaz ve herşeye kendi hesabına bakar, kimseyi nazara almaz, hattâ kendisini ille‑i gâiye zanneder. Binâenaleyh, bu gibi adama karşı makam‑ı imtinanda söylenilen o gibi kelâmlarda mübâlağa yoktur. Evet, binlerce hikmetler için yaratılan Zühal’in herbir hikmetinde binlerce cihetler ve herbir cihetinde binlerce istifade edenler bulunduğu hâlde, “Hilkatinde o adamın istifadesi, ille‑i gâiyeden bir cüz' olarak düşünülmüştür.” denilirse ne mânii var? Çünkü ille‑i gâiye, dâima basit bir şeyden ibaret değildir.
328
Altıncı Nokta
İmâm‑ı Ali’nin وَتَزْعُمُ اَنَّكَ جِرْمٌ صَغ۪يرٌ ❋ وَف۪يكَ انْطَوَى الْعَالَمُ الْاَكْبَرُ emrettiği gibi, insan küçük bir cisim ise de, büyük âlemi içine alacak kadar büyüktür. Öyle ise cüz'î istifadesi küllî olur, öyle ise abesiyet yoktur.
İkinci Mes'ele
ثُمَّ hakkındadır.
Ey arkadaş! Bu âyet, arzın semâdan evvel yaratılmış olduğuna delâlet eder.
Ve ﴿وَالْاَرْضَ بَعْدَ ذٰلِكَ دَحٰيهَا﴾ âyeti de semâvâtın arzdan evvel halkedildiğine dâlldir.
Ve ﴿كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا﴾ âyeti ise ikisinin bir maddeden beraber halkedilmiş ve sonra birbirinden ayırdedilmiş olduklarını gösteriyor.
Şerîatın nakliyâtına nazaran, Cenâb‑ı Hak; bir cevhereyi, bir maddeyi yaratmıştır, sonra o maddeye tecellî etmekle bir kısmını buhar, bir kısmını da mâyi kılmıştır. Sonra mâyi kısmı da, tecellîsiyle tekâsüf edip zebed (köpük) kesilmiştir. Sonra arz veya yedi küre‑i arziyeyi o köpükten halketmiştir. Bu itibarla, herbir arz için hava‑i nesîmîden bir semâ hâsıl olmuştur; sonra o madde‑i buhariyeyi bastetmekle yedi kat semâvâtı tesviye edip yıldızları içine zer'etmiştir ve o yıldızlar tohumuna müştemil olan semâvât, in'ikad etmiş, vücûda gelmiştir.
Hikmet‑i cedîdenin nazariyâtı ise şu merkezdedir ki: Görmekte olduğumuz manzûme‑i şemsiye ile tâbir edilen güneşle ona bağlı yıldızlar cemâati, basit bir cevhere imiş. Sonra bir nev'i buhara inkılâb etmiştir; sonra o buhardan, mâyi‑i nârî hâsıl olmuştur; sonra o mâyi‑i nârî, bürûdet ile tasallüb etmiş, yani katılaşmış; sonra şiddet‑i hareketiyle bazı büyük parçaları fırlatmıştır. O parçalar tekâsüf ederek seyyârât olmuşlardır; şu arz da onlardan biridir. Bu izâhata tevfîkan, şu iki meslek arasında mutâbakat hâsıl olabilir. Şöyle ki:
329
“İkisi de birbirine bitişikti, sonra ayrı ettik.” mânâsında olan ﴿كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا﴾ ’nın ifâdesine nazaran; manzûme‑i şemsiye ile arz, dest‑i Kudretin madde‑i Esîriyeden yoğurmuş olduğu bir hamur şeklinde imiş. Madde‑i Esîriye, mevcûdâta nazaran akıcı bir su gibi mevcûdâtın aralarına nüfûz etmiş bir maddedir.
﴿وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَٓاءِ﴾ âyeti, şu madde‑i Esîriyeye işârettir ki, Cenâb‑ı Hakk’ın arşı, su hükmünde olan şu Esîr maddesi üzerinde imiş. Esîr maddesi yaratıldıktan sonra, Sâni'in ilk icâdlarının tecellîsine merkez olmuştur. Yani Esîri halkettikten sonra, cevâhir‑i ferde kalbetmiştir. Sonra bir kısmını kesif kılmıştır ve bu kesif kısımdan, meskûn olmak üzere yedi küre yaratmıştır. Arz, bunlardandır.
İşte arzın – hepsinden evvel tekâsüf ve tasallüb etmekle acele kabuk bağlayarak uzun zamanlardan beri menşe'‑i hayat olması itibariyle – hilkat‑i teşekkülü, semâvâttan evveldir. Fakat arzın bastedilmesiyle nev'‑i beşerin taayyüşüne elverişli bir vaziyete geldiği, semâvâtın tesviye ve tanziminden sonra olduğu cihetle; hilkati, semâvâttan sonra başlarsa da, bidâyette, mebde'de ikisi beraber imişler. Binâenalâhâzâ, o üç âyetin aralarında bulunan zâhirî muhâlefet, bu üç cihetle mutâbakata inkılâb eder.
İkinci bir cevab: Ey arkadaş! Kur'ân‑ı Kerîm; tarih, coğrafya muallimi değildir. Ancak, âlemin nizâm ve intizamından bahisle Sâni'in mârifet ve azametini cumhûr‑u nâsa ders veren mürşid bir kitaptır. Binâenaleyh, bunda iki makam vardır:
Birinci makam; ni'metleri, ihsânları, merhametleri göstermekle delâil‑i zâhiriyeyi beyân etmekten ibarettir. Bu itibarla arz, semâvâttan evveldir.
330
İkinci makam; azamet, izzet, kudret delillerini gösterir bir makamdır. Bu cihetle semâvât, arzdan evveldir.
ثُمَّ mâba'dinin, mâkablinden bir zaman sonra vücûda geldiğine delâlet eder ki, buna “terâhî” denilir. Demek burada arz ile semâvât arasında bir uzaklık vardır. Bu uzaklık, arzın semâvâttan evvel halkedildiğine göre zâtîdir, aksi hâlde rütebî ve tefekkürîdir. Yani semâvâtın hilkati birinci ise de, tefekkürce rütbesi ikincidir; arzın hilkati ikinci ise de, tefekkürü birincidir. Yani evvelâ arzın tefekkürü, sonra semâvâtın tefekkürü lâzımdır.
Buna göre ثُمَّ ile اِسْتَوٰى arasında اِعْلَمُوا وَتَفَكَّرُواmukadderdir.
Takdir‑i kelâm: ثُمَّ اِعْلَمُوا وَتَفَكَّرُوا اَنَّهُ اسْتَوٰى‥ الخ ’dir.
Üçüncü Mes'ele
سَبْعَ kelimesi hakkındadır.
Ey arkadaş! Semâvâtın dokuz tabakadan ibaret olduğu, eski hikmetin hurâfelerinden biridir. Onların o hurâfevâri fikirleri, efkâr‑ı âmmeyi istilâ etmişti. Hattâ bazı müfessirler, bazı âyetlerin zâhirini onların mezheblerine meylettirmişlerdir.
Hikmet‑i cedîde ise, fezâ denilen şu boşlukta yalnız yıldızların muallak bir vaziyette durmakta olduklarına kàildir. Bunların mezhebinden semâvâtın inkârı çıkıyor. Ve bu iki hikmetin birisi ifrata varmışsa da ötekisi tefritte kalmıştır.
Şerîat ise, Cenâb‑ı Hakk’ın yedi tabakadan ibaret semâvâtı halketmiş olduğuna hâkimdir ve yıldızların da balık gibi o semâlar denizlerinde yüzmekte olduklarına kàildir.
Hadîs ise, semânın مَوْجٌ مَكْفُوفٌ ’den ibaret bulunduğunu emrediyor.
Şu hak olan mezhebin, altı mukaddime ile tahkîkatını yapacağız.
331
Birinci Mukaddime: Şu geniş boşluğun Esîr ile dolu olduğu, fennen ve hikmeten sâbittir.
İkinci Mukaddime: Ecrâm‑ı ulviyenin kanunlarını rabteden ve ziyâ ve harâretin emsâlini neşr ve nakleden fezâyı doldurmuş bir madde mevcûddur.
Üçüncü Mukaddime: Madde‑i Esîriyenin, yine Esîr olarak kalmak şartıyla, sâir maddeler gibi muhtelif teşekkülâtı ve ayrı ayrı nev'ileri vardır. Buhar ile su ve buzun teşekkülâtları gibi.
Dördüncü Mukaddime: Ecrâm‑ı ulviyeye dikkat edilirse, tabakaları arasında muhâlefet görünür. Evet, yeni teşekküle ve in'ikada başlamış milyarlarca yıldızlardan ibaret Kehkeşân ile anılan tabaka‑i Esîriye, sâbit yıldızların tabakasına muhâliftir. Bu da manzûme‑i şemsiyenin tabakasına ve hâkezâ‥ yedi tabakaya kadar birbirine muhâlif tabakalar vardır.
Beşinci Mukaddime: Araştırmalar neticesinde sâbit olmuştur ki; bir maddede teşkil, tanzim, tesviyeler vâki olursa, birbirine muhâlif tabakalar husûle gelir. Bir mâdenden kül, kömür, elmas meydâna gelir; ateşten alev, duman husûle gelir. Müvellidü'l‑mâ ile Müvellidü'l‑humuzanın imtizacından su, buz, buhar tevellüd eder.
Altıncı Mukaddime: Şu müteaddid emârelerden anlaşıldı ki; semâvât, müteaddiddir. Şerîat Sâhibi de, yedidir demiştir; öyle ise yedidir. Maahazâ yedi, yetmiş, yediyüz sayıları Arab üslûblarında kesret için kullanılır.
Arkadaş! Pek geniş bulunan Kur'ân‑ı Kerîm’in hitâblarına, mânâlarına, işâretlerine dikkat edilmekle, bir âmîden tut bir velîye kadar bütün tabakàt‑ı nâsa ve umum efkâr‑ı âmmeye olan mürâatları, okşamaları fevkalâde hayrete, taaccübe mûcibdir.
332
Meselâ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ kelimesinden bazı insanlar hava‑i nesîmiyenin tabakalarını fehmetmiştir.
Öbür bazı da, arzımız ile arkadaşları olan hayatdâr küreleri ihâta eden nesîmî küreleri fehmetmiştir.
Bir kısım da seyyârât‑ı seb'ayı fehmetmiştir.
Bir kısım da manzûme‑i şemsiye içinde Esîrin yedi tabakasını fehmetmiştir.
Bir kısım da şu bildiğimiz manzûme‑i şemsiye ile beraber altı tane daha manzûme‑i şemsiyeyi fehmetmiştir.
Bir kısım da Esîrin teşekkülâtı, yedi tabakaya inkısam ettiğini fehmetmiştir.
Hülâsa: Herbir kısım insanlar, isti'dâdlarına göre feyz‑i Kur'ân’dan hisselerini almışlardır. Evet, Kur'ân‑ı Kerîm, bütün şu mefhûmlara şâmildir diyebiliriz.
Birinci Cümle
هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا :
Bu cümlenin “beş vecih”le mâkabliyle irtibatı vardır:
Birinci Vecih: Evvelki âyet, vücûd ve hayat ni'metlerine işârettir. Bu âyet, bekà ve bekànın esbâb ve levâzımatına işârettir.
İkinci Vecih: Kur'ân‑ı Kerîm, vaktâ ki evvelki âyetle beşer için mertebelerin en yükseği olan rücûu isbât etti, sâmi'in zihnine şöyle bir suâl geldi: “Şu zelîl insanların bu yüksek mertebeye liyâkatleri nereden gelmiştir?” Kur'ân‑ı Kerîm, bu cümle ile o suâli şöylece cevablandırmıştır: “Bütün dünya dest‑i itâat ve teshìrine verilen insanın, elbette Hàlık’ının yanında büyük bir mevkii vardır.”
Üçüncü Vecih: Evvelki âyet beşer için haşir ve kıyâmetin vücûduna işâret etmesi, sâmi'ce güyâ; “Beşerin ne kıymeti vardır ki onun saâdeti için kıyâmet kopacak?” diye vârid olan suâl bu âyetle; “Arz bütün müştemilâtıyla istifadesi için yaratılan ve bütün envâ', itâat ve emrine verilen insan, netice‑i hilkattir. Elbette ve elbette onun saâdeti için kıyâmet kopacaktır.” diye cevablandırılmıştır.
Dördüncü Vecih: Evvelki âyet, kıyâmette esbâb ve vesâitin ortadan kalkmasıyla, insanın merci'i yalnız Cenâb‑ı Hakk’a münhasır kalacağına işâret etmiştir. Bu âyet ise, dünyada da insanın merci'‑i hakîkisi Cenâb‑ı Hakk’a münhasır olduğunu söylüyor. Zîra esbâb ve vesâitin arkasında, Kudretin şuâı görünür; te'sir O’nundur, esbâb ise perdedir.
333
Beşinci Vecih: Evvelki âyet, saâdet‑i ebediyeye işârettir. Bu âyet de, saâdet‑i ebediyenin insana verilmesini iktiza eden ve sebeb olan Cenâb‑ı Hak’tan sebkat etmiş fazl ve in'âma işârettir ki; kendisine arzın müştemilâtı ihsân edilmiş insanın, elbette saâdet‑i ebediyeye liyâkati vardır.
İkinci Cümle
ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ :
Bunun mâkabliyle cihet‑i irtibatı dörttür:
Birinci Cihet: Arz ve semâ, “tev'em” yani ikizdirler; birbirinden ayrılmazlar; zikirde, fikirde dâima beraber dolaşıyorlar. Bu cümleden evvelki cümlede arz zikredildiği gibi, bu cümlede de semâ zikredilmiştir.
İkinci Cihet: Beşerin arzdan istifadesini ikmal ve itmâm eden, ancak semâvâtın tanzimidir.
Üçüncü Cihet: Evvelki âyet, ihsân ve fazl delillerine işâret etmiştir. Bu âyet de, kudret ve azamete işâret ediyor.
Dördüncü Cihet: Bu cümle, beşerin istifadesi yalnız arza münhasır olmadığına, semâ dahi onun istifadesine teshìr edildiğine işârettir.
Üçüncü Cümle
﴿فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ﴾ :
Bu cümlenin mâkabliyle irtibatı, üç çeşittir:
1. كُنْ ile فَيَكُونُ arasındaki irtibat gibidir. Nasıl ki memurun husûlü كُنْ emrine bağlıdır; semâvâtın tesviyesi de, اِسْتَوٰى ’ya bağlıdır.
2. Kudretin taallukuyla irâdenin taalluku arasındaki irtibat gibidir. Yani; اِسْتَوٰى irâdenin taallukuna, tesviye de kudretin taallukuna benzer bir irtibattır.
3. Netice ile mukaddime arasında bulunan irtibat gibidir. Çünkü semâvâtın tesviyesi, mukaddimesi olan اِسْتَوٰى ’ya terettüb eder.
334
Dördüncü Cümle
﴿وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ﴾ :
Bu cümle mâkabliyle iki vecihle merbûttur:
Birinci Vecih: Bu cümledeki ilm‑i küllî, semâvâtın tanzim ve tesviyesine delil olduğu gibi, tanzim ve tesviyenin vücûdu da ilm‑i küllînin vücûduna delildir.
İkinci Vecih İse: Evvelki cümle kudret‑i kâmileye, bu cümle ise, küllî ve şümûllü ilme delâlet eder.
Cümlelerin nüktelerini beyân edeceğiz:
هُوَالَّذ۪ي… الخ : Bu cümle, mâkabliyle bağlı değildir. Ancak, müste'nife olup, beş suâl ile cevablarına işârettir ki, bundan önce beyân edildiğinden tekrarına lüzum yoktur.
﴿هُوَ الَّذ۪ي﴾ ’deki هُوَ mübtedâdır. اَلَّذ۪ي sılasıyla beraber haberdir. Bu cümlede mübtedâ ile haberin ta'rifleri tevhide işâret olduğu gibi, hasra da delâlet eder. Yani müştemilât‑ı arziyenin halkı Cenâb‑ı Hakk’a münhasır olduğu gibi, Hàlık’ı da yalnız Cenâb‑ı Hak’tır. Bu hasr, ﴿ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴾ cümlesinde اِلَيْهِ ’nin takdimiyle hâsıl olan hasra delildir. Yani müştemilât‑ı arziyenin halkı Cenâb‑ı Hakk’a münhasır olduğu için, kıyâmette merciiyet de Cenâb‑ı Hakk’a münhasırdır.اَلَّذ۪ي sılasıyla beraber haberdir.
Haberin aslı ve müstehakkı, nekre olmaktır. Burada mârife olarak gelmesi, hükmün zâhir ve ma'lûm olduğuna işârettir. Yani: “Cenâb‑ı Hakk’ın müştemilât‑ı arziyenin Hàlık’ı olduğu ma'lûm ve zâhirdir.”
335
Menfaat için kullanılan لَكُمْ ’deki (ل) eşyanın hilkaten mübâh, helâl, menfaatli olarak yaratılıp, bazı ârızalardan dolayı haram olmuş olduklarına işârettir. Meselâ ağyârın malı, ismet‑i Şer'iye için haram olmuştur. İnsanın eti, hürmet ve kerâmet için; zehir, zarar için; lâşe eti, necâset için haram olmuşlardır.
Ve kezâ, herbir şeyde bir fâide, bir menfaat olduğuna remzdir.
Ve kezâ beşer için herşeyde bir menfaati bulunduğuna remzdir. Evet, hangi şey olursa olsun, beşere bir cihetten bir istifadeyi te'min eder, velev ibret almak için olsun.
Ve kezâ, arzın karnında istikbâl insanlarını intizar eden pek çok rahmetin hazine ve definelerinin bulunduğuna remzdir.
لَكُمْ câr ve mecrûrunun مَا فِي الْاَرْضِ üzerine takdimi beşere ait istifadelerin her gayeden evvel ve evlâ olduğuna işârettir.
Umumu ifâde eden مَا herşeyde menfaatleri aramaya insanları terğîb ve teşvik içindir.
فِي الْاَرْضِ ’deki ف۪ي ’nin عَلٰى ’ya tercihi; en çok menfaatlerin arzın karnında olduğuna ve arzın karnındaki eşyanın taharrîsine insanları teşci' ettiğine işârettir.
Ve kezâ, arzın içindeki mâden ve maddelerin istifade‑i beşer için yaratılışı, arzın içinde henüz keşfedilemeyen anâsır ve maddelerden – tekâlif‑i hayatın zahmetlerinden müstakbelin insanlarını kurtaracak – bazı gıdâî vesâire maddelerin vücûdu mümkün olduğuna delâlet eder.
336
جَم۪يعًا arzdaki bazı eşyanın abes ve fâidesiz olduklarına ait evhâmı def'etmek içindir.
ثُمَّ اسْتَوٰى ’daki ثُمَّ arzın hilkatiyle semâvâtın tesviyesi arasındaki Cenâb‑ı Hakk’ın ef'âl ve şuûnâtının silsilesine işârettir.
Ve kezâ, beşere menfaat hususunda, semâvâtın tesviyesi arzın hilkatinden rütbece uzak olduğuna delâlet eder.
Îcâz ve ihtisar için, اَرَادَ اَنْ يُسَوّ۪ي yerinde اِسْتَوٰى denilmiştir.
اِسْتَوٰى kelimesinin isti'mâli, burada mecâzdır. Yani, hedefe kasdını hasredip sağa sola bakmayanlar gibi, semâvâtın tesviyesini irâde etmiştir.
اِلَى السَّمَٓاءِ : Bu semâdan maksad, semâvâtın maddesi olan buhardır.
فَسَوّٰيهُنَّ ’deki ف tefrîi ifâde ettiğine nazaran, tesviyenin istivâya bağlanması, فَيَكُونُ ’nün كُونْ emrine veya kudretin taalluku irâdenin taallukuna veya kazânın kadere olan terettüblerine benziyor ve takibi ifâde ettiğine göre, mukadder bazı fiillere îmâdır.
337
Takdir‑i kelâm: نَوَّعَهَا وَنَظَّمَهَا وَدَبَّرَ الْاَمْرَ بَيْنَهَا فَسَوّٰيهُنَّ‥ الخ ’den ibarettir.Yani: “Nev'ilere ayırdı, tanzim etti; aralarında lâzım gelen emirleri, tedbirleri yaptı; sonra yedi tabakaya tesviye etti.”
سَوّٰي : Yani: “Muntazam, müstevî; envâ'ı, eczâları mütesâvî olarak yarattı.”
هُنَّ : Bu zamîrin cem'i, semâvât olacak maddenin nev'ilere münkasım olduğuna işârettir.
سَبْعَ tâbiri, semâvât tabakalarının kesretine işârettir ve bu tabakaların teşekkülât‑ı arziyenin edvâr‑ı seb'asıyla sıfât‑ı seb'aya münâsebetdâr olduğuna îmâdır.
سَمٰوَاتٍ : Bu semâların bir kısmı, seyyârât balıklarına denizdir; bir kısmı da sâbit yıldızlara mezraadır; bir kısmı da semâ çiçekleri hükmünde olan “derâri” yıldızlara bahçe ve bostandır.
﴿وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ﴾ :
Bu (و) atf içindir. Hâlbuki burada atfın tarafeyni arasında münâsebet yoktur. Öyle ise, bu münâsebeti bulmak için takdire ihtiyaç vardır. Şöyle ki:
﴿وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾ : “Öyle ise, bu büyük ecrâmın Hàlık’ı O’dur.”
﴿وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ﴾ : “Öyle ise o ecrâmdaki san'atı tanzim, tahkîm eden O’dur.”
İlsâkı ifâde eden بِكُلِّ kelimesindeki (ب) ilmin, ma'lûmdan infikâk ve infisâlinin mümkün olmadığına işârettir.
338
كُلِّ ta'mîmi ifâde eden bir edattır. Burada ifâde ettiği ta'mîmden hiçbir şeyin, hiçbir ferdin tahsîsi ve dâire‑i şümûlünden ihracı yoktur. Bu itibarlaمَا مِنْ عَامٍ اِلَّا وَقَدْ خُصَّ مِنْهُ الْبَعْضُ olan kaide‑i külliyeyi tahsîs ediyor. Çünkü kendisi bu kaidenin şümûlünden hariç kalmıştır.
شَيْءٍ : Bu kelime; vâcib, mümkin, mümteni'a şâmildir.
عَل۪يمٌ : Yani, zâtı ile ilim arasında zarûrî, lüzumî bir sübût vardır.
339
30. Âyetin Tefsiri
﴿وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ﴾
Yani: “Düşün o zamanı ki, Rabbin melâikeye hitâben: ‘Ben yerde bir halifeyi yaratacağım!’ dedi. Melâike de: ‘Yerde fesâd yapacak, kan dökecek kimseleri mi yaratacaksın? Hâlbuki biz, hamdinle seni tesbih ve takdis ediyoruz.’ dediler. Rabbin de: ‘Sizin bilmediğinizi ben biliyorum!’ diye onlara cevab verdi.”
Melâike Rüknünü İsbât ve İzâh
Arkadaş! Melâikenin vücûdunu tasdik ve kabûl etmek, îmânın rükünlerinden biridir. Birkaç makamda bu rüknü isbât ve izâh edeceğiz.
Birinci Makam
Arzın, ecrâm‑ı ulviyeye nisbeten pek küçük ve süflî olduğu hâlde canlı mahlûkatla dolu olduğunu görüp âlemin de nizâm ve intizamına dikkat eden insan, ecrâm‑ı ulviyenin de, o yüksek burçlarında, hayatlı sâkinleri olduğuna kat'î bir şekilde hükmeder.
Evet, o burçlarda melâikenin vücûdunu kabûl etmeyen adamın meseli şöyle bir adamın meseline benzer: O adam, büyük bir şehre giderken, şehrin bir kenarında pek küçük bir binaya tesâdüf eder. Bakar ki insanlarla doludur. Ve arsalarına bakar ki, canlı mahlûkatla dolu. Ve gıdâlarına bakar ki, nebâtât, balık vesâire gibi hayat şartları yerindedir. Sonra bakar ki; pek uzakta milyonlarca apartmanlar, köşkler var. Aralarında, uzun uzun meydânlar, tenezzühgâhlar bulunur. Fakat, o küçük binadaki insanların hayat şartları, o büyük binalarda bulunmadığından; o yüksek, müzeyyen sarayları, sâkinlerden boş, hàlî olduğunu i'tikàd eder.
Melâikenin vücûdunu tasdik eden adamın meseli ise şöyle bir şahsın meseli gibidir: O adam, o küçük hânenin insanlar ile dolu olduğunu görür görmez, bilâ‑tereddüd, o yüksek kasırların da hayat yeri ve onlarda da onlara münâsib sâkinler bulunduğuna hükmeder. Ve o yüksek kasırlara mahsûs ve münâsib hayat şartları vardır. Fakat oraların sâkinleri pek uzak olduklarından, görünmemeleri, yok olduklarına delâlet etmez.
340
Binâenaleyh, arzın zevi'l‑hayatla dolu olmasından kat'iyyetle anlaşılıyor ki; bu geniş boşlukta durmakta olan semâlarda, yıldızlarda, burçlarda ve çok kısımlara münkasım ve müştemil semâvâtta, Şerîat’ın “melâike” ile tesmiye ettiği zîhayatlar mevcûddur.
İkinci Makam
Bundan evvel isbât ve izâh edildiği gibi; hayat, mevcûdâtın keşşâfıdır; belki mevcûdâtın neticesidir. Binâenaleyh, bu geniş fezânın sâkinlerden ve şu yüksek semâvâtın sâkinlerden hàlî olduklarının imkânı var mıdır? Evet, bütün ukalâ, akıl ve nakl ve manevî bir icmâ ve ittifakla melâikenin mânâ ve hakikatlerine hükmetmişlerdir; fakat tâbirleri çeşit çeşittir. Meselâ: Meşâiyyûn, envâ'‑ı mevcûdâtı idare eden rûhâni, mâhiyet‑i mücerrede ile; İşrâkìyyûn ise, ukùl ve erbâbü'l‑envâ' ile; dinler dahi, melekü'l‑cibâl, melekü'l‑bihâr, melekü'l‑emtâr gibi tâbirlerle tâbir etmişlerdir. Hattâ, akılları kör gözlerinde bulunan maddiyûn tâifesi de, melâikenin mânâsını inkâr etmeye mecâl bulamadıklarından, fıtratın nâmuslarına nüfûz eden kuvâ‑yı sâriye ile tâbir etmişlerdir.
S — Kâinâtın irtibatını, hayatını te'min için, hilkatte cereyan eden nâmuslar, kanunlar kâfî gelmez mi?
C — Senin dediğin o sârî kanunlar, nâmuslar; itibarî ve vehmî emirlerdir. Muayyen vücûdları, müşahhas hüviyetleri ancak onları temsîl eden ve onların ma'kesi bulunan ve onların yularlarını ele alan melâike ile sâbit olur.
341
Ve kezâ, teşekkül‑ü ervâha münâsebeti olmayan şu câmid âlem‑i şehâdete vücûdun münhasır olmadığına, akıl ve nakil müttefikan hükmetmişlerdir. Binâenaleyh ervâha münâsib ve muvâfık çok âlemlere müştemil olan âlem‑i gayb, melâike ile dolu ve âlem‑i şehâdetin hayatına mazhardır.
Hülâsa: Melâikenin mânâ‑yı hakikati, bu izâh edilen emirlerden tebârüz etti. Binâenaleyh, melâikenin sûretleri, eşkâlleri arasında, ukùl‑ü selîmenin kabûl ettiği vechile, Şerîat’ın izâh ve beyân ettiği şekildir ki, melekler mükerrem abddirler; emirlere muhâlefetleri yoktur ve muhtelif kısımlara münkasım ve latîf ve nurânî cisimlerdir.
Üçüncü Makam
Arkadaş!* Melâike mes'elesi öyle mes'elelerdendir ki; bir cüz'ün sübûtuyla küll sâbit olur; bir ferdin vücûduyla, nev' tahakkuk eder. Zîra inkâr eden küllünü inkâr eder.
Binâenaleyh, zaman‑ı Âdem’den şimdiye kadar bütün din adamları her asırda icmâ ve ittifakla melâikenin vücûduna ve aralarında muhâverenin sübûtuna ve müşâhedelerinin tahakkukuna ve onlardan edilen rivâyetlerin nakline hükmettikleri hâlde melâikenin hiçbirisinin insanlara görünmediği veya vücûdları hissedilmediği elbette muhâldir.
Kezâlik, beşerin akàidine karışıp hiçbir zamanda, hiçbir inkılâbda i'tirâzlara ma'rûz kalmayarak devam eden melâike i'tikàdının bir hakikate, bir asla dayanmaması ve mebâdî‑i zarûriyeden tevellüd etmemesi muhâldir. Her hâlde beşerin bu umumî i'tikàdı, mebâdî‑i zarûriyeden neş'et eden ve müşâhedât‑ı vâkıadan hâsıl olan ve muhtelif emârelerden tevellüd eden hadsî bir hükmün neticesidir. Evet bu i'tikàd‑ı umumînin sebebi; kat'î bir sûrette manevî bir tevâtür kuvvetini veren, pek çok defalar vukû'a gelen melâikenin müşâhedelerinden hâsıl olan zarûrî ve kat'î delil ve emârelerdir. Çünkü melâike mes'elesi, beşerin ma'lûmât‑ı yakìniyesindendir. Eğer bunda şübhe olursa, beşerin yakìniyatında emniyet kalmaz.
342
Hülâsa: Rûhânilerden bir ferdin bir zamanda vücûdu tahakkuk etse, bu nev'in vücûdu tahakkuk eder; nev'in vücûdu tahakkuk etse, her hâlde Şerîat’ın beyân ettiği gibi olacaktır.
Cümlelerin Arasındaki İrtibata Geldik
Bu Âyetin, Sâbık Âyetle Dört Vecihle İrtibatı Vardır:
Birinci Vecih: Bu âyetler, beşere verilen büyük ni'metleri ta'dâd ediyor. Birinci âyetle en büyük ni'mete işâret edilmiştir ki; beşer, hilkatin neticesidir ve arzın müştemilâtı ona teshìr edilmiştir, istediği gibi tasarruf eder. Bu âyet ile de, beşerin arza hâkim ve halife kılınmış olduğuna işâret edilmiştir.
İkinci Vecih: ………………………………‥
Üçüncü Vecih: Evvelki âyetle, canlı mahlûkatın meskenleri olan arz ve semâvâta işâret edilmiştir. Bu âyet ile de, o meskenlerin sâkinleri olan beşer ve melâikeye işâret edilmiştir. Ve kezâ o âyet, hilkatin silsilesine; bu âyet ise, zevi'l‑ervâhın silsilesine işâret etmişlerdir.
Dördüncü Vecih: Evvelki âyette hilkatten maksad beşer olduğu ve Hàlık’ın yanında beşerin bir mevki sâhibi bulunduğu tasrîh edildiğinde sâmi'in zihnine geldi ki: “Bu kadar fesâd, şürûr ve kötülüğü yapan beşere bu kadar kıymet neden verildi? Cenâb‑ı Hakk’a ibâdet ve takdis için şu fesâdcı beşerin vücûduna hikmetin iktizası ve rızâsı var mıdır?” Sâmi'in bu vesvesesini def' için şöyle bir işârette bulundu ki: Beşerin o şürûr ve fesâdları, onda vedîa bırakılan sırra mukàbele edemez, affolur. Ve Cenâb‑ı Hak onun ibâdetine muhtaç değildir. Ancak, Allâmü'l‑Guyûb’un ilmindeki bir hikmet içindir.
343
Cümlelerin Arasındaki İrtibata Geldik:
وَاِذْ : Bu kelime, ﴿وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ﴾ cümlesine atıftır. Hâlbuki aralarında münâsebet olmadığı gibi اِذْ diğer bir اِذْ ’i iktiza eder. Binâenaleyh, böyle bir takdire lüzum vardır.
اِذْ خَلَقَ مَا خَلَقَ مُنْتَظَمًا وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ‥ الخ : Bu takdirde, ikinci اِذْ birincisine atf olur ve her iki cümle arasında da münâsebet bulunur.
﴿اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةً﴾ : Cenâb‑ı Hak, müşâvere yolunu öğretmek ile beşerin hilâfetindeki hikmetin sırrını melâikeye istifsar ettirmek üzere bu cümleyi söyledi. Sâmi'in zihni, üç noktayı nazara alarak harekete geçti:
1. Melâike, ne dediler?
2. Taaccüble hikmeti sordular.
3. Cinlere halife olmakla beraber, beşerde de kuvve‑i gadabiye ve şeheviye halkedilmiştir. Bunlar, cinlerden daha ziyâde fesâd yapacaklardır.İşte Kur'ân‑ı Kerîm ﴿قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَ﴾ cümlesiyle o üç noktaya işâret etmiştir.
Melâikenin suâl‑i taaccüb ve istifsarları bittikten sonra, sâmi', Cenâb‑ı Hak’tan verilecek cevabı beklerken Kur'ân‑ı Kerîm, ﴿قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ﴾ cümlesiyle cevab vermiştir. Yani: “Eşya ve ahkâm, sizin ma'lûmâtınıza münhasır değildir. Adem‑i ilminiz, onların vücûda gelmeyeceklerine sebeb olamaz. Benim, beşerin hilkati hakkında bir hikmetim vardır; o hikmetin hâtırası için, fesâdlarını nazara almam.” fermân etmiştir.
344
Cümlelerin hey'et ve nüktelerine geldik
Cümlelerin hey'et ve nüktelerine geldik:
وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ‥ الخ : Atfı ifâde eden bu (و) münâsebet‑i atfiyenin iktizasına binâen وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ‥ الخ cümlesine mâtufun‑aleyh olmak üzere اِذْ خَلَقَ مَا خَلَقَ مُنْتَظَمًا cümlesinin takdirine işârettir.
Ve kezâ اِذْ zaman‑ı mâziyi ifâde ettiği cihetle, sanki zihinleri, geçmiş zamanların silsilesine götürür veya o silsileyi bu zamana getirir, ihzar eder ki; zihinler, o zamanlarda vukû'a gelmiş olan hâdiseleri görsünler.
رَبُّكَ : Bu tâbir, melâikenin aleyhine bir hüccet ve bir delildir. Yani: “Allah seni terbiye etmiştir, hadd‑i kemâle eriştirmiştir ve seni beşere mürşid kılmıştır ki, fesâdlarını izâle edesin. Demek nev'‑i beşerin en büyük hasenesi sensin ki, onların mefsedetlerini setrediyorsun.”
لِلْمَلٰٓئِكَةِ : Cenâb‑ı Hakk’ın müşâvere şeklinde melâike ile yaptığı muhâvere, melâikenin beşer ile fazla bir irtibat ve alâka ve münâsebetleri olduğuna işârettir. Çünkü melâikenin bir kısmı insanları hıfzediyor, bir kısmı kitabet işlerini görüyor. Demek insanlarla alâkaları ziyâde olduğundan, insanların ahvâline ehemmiyet veriyorlar.
345
اِنّ۪ي : Melâikenin, اَتَجْعَلُ ile yaptıkları istifhâmdan anlaşılan tereddüdlerini reddetmekle, mes'elenin azamet ve ehemmiyetine işârettir.
اِنّ۪ي : Burada (ي) mütekellim‑i vahde ile وَاِذْ قُلْنَا ’da, mütekellim‑i maa'l-gayr zamîrinin zikirlerinden şöyle bir işâret çıkıyor ki: Cenâb‑ı Hakk’ın halk ve icâd fiilinde vâsıtanın bulunmadığına, kelâm ve hitâbında vâsıtaların bulunduğuna işârettir. Bu nükteye delâlet eden başka âyetler de vardır.
Ezcümle,اِنَّٓا اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُâyet‑i kerîmesinde azamete delâlet eden نَا zamîr‑i cem'î, vahiyde vâsıtanın bulunduğuna işâret olduğu gibi, ﴿بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُ﴾ ’de müfred hükmünde olan lafza‑i Celâl, mânâları ilhâm etmekte vâsıtanın bulunmadığına işârettir.
جَاعِلٌ kelimesinin خَالِقٌ kelimesine tercihen zikri: Melâikenin medâr‑ı şübhe ve mûcib‑i istifsarları, halk ve icâd fiili değildir. Zîra vücûd, hayr‑ı mahzdır. Halk, Allah’ın fiilidir; Allah’ın fiili, lâyüs'eldir. Ancak melâikeyi şübheye dâvet eden ve istifsarlarına mûcib olan, جَعْل ’dir. Yani, Cenâb‑ı Hakk’ın, beşeri, arzın tamirine tahsîs etmesidir.
346
فِي الْاَرْضِ ’daki ف۪ي ’nin عَلٰى ’ya tercihi, beşerin yer üstünde olduğu; عَلٰىkelimesinin mânâsına muvâfık ve münâsib iken tercihen ف۪ي ’nin zikredilmesi, beşerin bir rûh gibi arzın cesedine nefh ve nüfûz ettiğine ve beşerin ölüp inkırâz etmesiyle arzın yıkılmasına işârettir.
خَل۪يفَةً : Bu tâbir, arzın, insanların hayatına elverişli şerâiti hâiz olmazdan evvel arzda idrakli bir mahlûkun bulunmuş olduğuna ve o mahlûkun hayatına, o zamandaki arzın evvelki vaziyetleri muvâfık ve müsâid bulunduğuna işârettir. خَل۪يفَةً tâbirinin bu mânâya delâleti, muktezâ‑yı hikmettir. Amma meşhûr olan mânâya nazaran, o idrakli mahlûk, cinlerden bir nev'i imiş; yaptıkları fesâddan dolayı insanlar ile mübâdele edilmişlerdir.
﴿قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَ﴾ :
Bu cümle, müste'nifedir. Bu isti'nâftan anlaşılıyor ki; Cenâb‑ı Hakk’ın melâike ile olan hitâbı, sâmi'i şöyle bir suâle mecbur etmiştir ki: “Acaba, melâikeler komşuluklarına gelecek insanları nasıl karşılayacaklardır? Hem onlar ile beraber olmaya ve komşu olmaya rızâları var mıdır? Hem fikirleri nedir?”
Kur'ân‑ı Kerîm, قَالُٓوا اَتَجْعَلُ cümlesiyle o suâli cevablandırmıştır.
S — قَالُٓوا اَتَجْعَلُ‥ الخ cümlesi, اِذْ قَالَ cümlesine ceza olduğuna nazaran, aralarında lüzum lâzımdır. Hâlbuki lüzum görünmüyor?
347
C — Melâike arzın müekkelleri bulundukları cihetle, arz, onların idaresinde olur. Bu itibarla, insanların arza halife kılınması hakkında melâikenin fikirlerini izhâr etmek lüzumu vardır.