Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
286

26‑27. Âyetlerin Tefsiri

﴿اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْي۪ٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَابَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَاۜ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۚ وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَا ذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًاۢ يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يرًا وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يرًاۜ وَمَا يُضِلُّ بِه۪ٓ اِلَّا الْفَاسِق۪ينَۙ ❋ اَلَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ۖ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ
Gayet kısacık bir meâli; yani: Cenâb‑ı Hak, kullarını irşad ve îkaz etmek üzere, sivrisinek gibi hakîr, kıymetsiz bir hayvanla veya bir mahlûkla misâl getirmeyi, kâfirlerin keyfî için terketmez. Îmânı olanlar, onun, Rablerinden hak olduğunu bilirler. Amma kâfirler, Allah bu gibi hakîr misâllerden neyi irâde etmiştir diyorlar. Allah, onun ile çoklarını dalâlete atar ve çoklarını da hidayete götürür. Fakat fâsıklardan mâadâ dalâlete attığı yoktur. Fâsıklar da ol adamlardır ki; Allah’ın tâatinden hurûcla, mîsâk‑ı ezelîden sonra ahidlerini bozarlar ve Allah’ın akrabalar arasında veya mü'minler beyninde emrettiği hatt‑ı muvâsalayı keserler; yeryüzünde işleri ifsaddır; dünya ve âhirette zarar ve hüsrâna ma'rûz kalan ancak onlardır.”
Bu âyetin de sâir arkadaşları gibi mevzû‑i bahs olacak vücûh‑u irtibatı ve cihât‑ı nazmiyesi üçtür. Maahazâ, bu âyetin meâli, hem mâkabline, hem mâba'dine, hem Kur'ânın tamamına bakıyor.
287
Mâba'dine Olan Vech‑i İrtibatı:
Evet, vaktâ ki Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân; sinekten, ankebûttan misâl getirdi; karınca ile bal arısından bahsetti; müşrikler, münâfıklar, Yahudîler i'tirâz için fırsat bularak ahmakàne dediler ki:
Allah, azametiyle beraber, böyle hasîs, hakîr şeylerden bahsetmeye tenezzül eder mi? Hâlbuki ashâb‑ı kemâl, bu gibi kıymetsiz şeylerden bahsetmeye tenezzül etmezler, hayâ ederler.” Kur'ân‑ı Kerîm, bu âyetle ağızlarına vurarak kapattı.
Mâkabline Cihet‑i Nazm ve İrtibatı:
Evet, Kur'ânın ihtiva ettiği sıfât ve mezâyânın hiçbir kelâmda, hiçbir kitapta, hiçbir şahısta bulunmadığı, sûre başında isbât edildiği gibi, Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nübüvveti de Kur'ânın i'câzıyla isbât edildi. Kur'ânın i'câzı dahi tahaddî ile, yani muhâlifleri muâraza, mübâreze meydânına dâvet etmekle isbât edildi. Çünkü muârazaya yapılan dâvet, sükût ile cevablandırıldı. Böyle cihan‑şümûl bir inkılâbı söndürmek için yapılan dâvet üzerine mübâreze meydânına gitmeyip sükût etmek, elbette eser‑i aczdir. Kur'ân‑ı Kerîm’in bu isbâtlarına karşı kâfirler habt olup ağızlarını açamadıkları gibi, nabızları bile felce uğradı. Yalnız, Kur'ân, her hususta hadd‑i kemâle bâliğ olduğundan uzaktan uzağa bazı ufak i'tirâz taşlarını atmışlardır.
Ezcümle: ﴿كَمَثَلِ الَّذ۪ي اسْتَوْقَدَ نَارًا ve اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ gibi âdi, kıymetsiz misâllerden Kur'ânın getirdiği temsîller, yüksek kelâmların kemâline yakışmaz. Bu gibi temsîller, beyne'n‑nâs yapılan mükâlemelere, konuşmalara benziyorlar.” diye muğâlata ile haltetmişlerdir. Kur'ân‑ı Kerîm, onların o haltlarını bu âyetle başlarına vurmuştur.
Arkadaş! Acele etme, burada bir parça durmak icâb eder. Onların pek vâhî ve zaîf şübheleri vardır. Bu şübheler, müteselsil bazı vehimlerden neş'et etmiştir. O vehimler de, bazı muğâlatalardan husûle gelmişlerdir.
288
Onların, Kur'ânın kemâlini tenzîl etmek için, Kur'ânın temsîllerini insanların temsîllerine kıyâs etmeleri, kıyâs‑ı maa'l-fârıktır; aralarında dünyalar kadar fark vardır. Onları muğâlata ile bu kıyâsa sevkeden noktalar:
1. Onlar, herşeye, me'lûflarına baktıkları nazar ile bakıyorlar.
2. Onlar, insanın zihninin, fikrinin, lisânının, sem'inin cüz'î olduklarını ve cüz'î olduklarından, kasden ve bizzat iki şeye beraber taalluk edemediklerini nazara almışlardır.
3. Himmetin yüksek ve alçak kısımlarını tefrik eden mikyâsın, iştigâl ve ihtimamdan ibaret olduğunu düşünmüşlerdir. Yani, yüksek şeylere ihtimam edenin himmeti yüksektir, alçak işlerde iştigâl edenin himmeti alçaktır.
4. Kıymet ve azametin, himmet nisbetinde olduğunu zannetmişlerdir. Hattâ küçük veya alçak bir şeyi, yüksek ve büyük şahıslara isnâd etmezler. Güyâ azîm insanlar, kıymeti olmayan şeylere tenezzül etmezler ve zaîf, küçük bir şey, o büyük himmet ve azameti tahammül edemez.
İşte o boş kafalılar, bu noktalara istinâden, Cenâb‑ı Hakk’ı da insanlara kıyâs ederek diyorlar ki: Allah, celâl ve azametiyle insanların konuştukları gibi nasıl insanlar ile tekellüm etmeye tenezzül eder? Ve bu cüz'î ve hakîr şeylerden nasıl bahseder? Azametine yakışır ?”
Acaba o süfehâ takımı; Allah’ın irâdesi, ilmi, kudreti gibi sâir sıfatlarının da küllî, umumî, şâmil, muhît olduklarını bilmezler mi? Ve yine bilmezler mi ki; Cenâb‑ı Hakk’ın azametine mikyâs, ancak mecmû âsârıdır; yalnız bir eser mikyâs olamaz! Ve yine bilmezler mi ki, Cenâb‑ı Hakk’ın tecellîsine mîzan olacak, kâffe‑i kelimâtıdır ki; eşcâr kalem, denizler mürekkeb olsa, o kelimâtı yazıp bitiremezler. (Hâşiye)
289
Meselâ, Şems; âkıl, ihtiyar ve irâde sâhibi farzedilse, ziyâsını bütün âleme neşrettiği bir sırada, pis, mülevves bir zerre de onun ziyâsından istifade ettiği vakit, şemse karşı Niçin bu pis, bu mülevves zerre ile meşgul oldu ve niçin ona ziyâsını verdi.” diye i'tirâz edilebilir mi? Hâşâ! Şemsin azametine bir nâkìsa gelir mi? Yok.
Binâenaleyh, gayet büyük olan bu âlemi, büyük bir san'at ile ve büyük bir ihtimamla halkettiği gibi, cevher‑i ferd ile tâbir edilen zerre de O’nun destgâh‑ı kudretinden çıkan bir eser‑i san'atıdır. Çünkü o büyük Kudretin nazarında; cevâhir‑i ferd, yani zerrelerle nücûm‑u seyyâre, yani gezici yıldızlar müsâvîdirler. Zîra o büyük Allah’ın kudreti, ilmi, irâdesi, kelâmı; zâtî sıfatlarıdır; Zât‑ı Akdes’e lâzımdırlar. Onlarda teceddüd yok, ziyâde ve noksan olmaya kàbiliyet yok, tağayyürleri yok ki mertebeleri olsun. Maahazâ acz bu sıfatların zıddı olduğundan, onların içine girip oturamaz. Binâenaleyh, kudret‑i İlâhiye’de zerre ile şems arasında fark yoktur.
290
Meselâ, terâzinin her iki gözünde iki güneş veya iki zerre bulunduğu farzedilse; aralarında müsâvât ve muvâzene bulunduğundan hariçten bir kuvvet bir gözüne basarsa, öteki göz havaya kalkar. İster o gözde zerre olsun, ister güneş olsun, o kuvvete göre farkları yoktur; ikisi de birdir.
Kezâlik, mümkün olan bir şeyin tarafeyni, yani vücûd ve ademi arasında, terâzinin gözleri gibi müsâvât olduğundan, Kudret‑i Ezeliye hangi tarafa basarsa, öteki taraf hebâ gibi havaya kalkar. Güneş, sinek, zerre bu hususta hepsi de birdir.
Hülâsa: Zerre gibi küçük şeyler veya âdi fiiller, Hàlık’ın halkıyla vücûda geldikleri için, onun dâire‑i ilminde dâhil oldukları bedîhîdir. Bu itibarla, onlardan bahsetmekte bilbedâhe, müşâhhat (münâkaşa etmek) yoktur. Kur'ân‑ı Kerîm,
﴿اَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّط۪يفُ الْخَب۪يرُ âyetiyle bu sırra işâret etmiştir. Yani; halkeden Hàlık, mahlûkunu bilmez mi? Ve bilmemesinin imkânı var ? Öyle ise mahlûkundan niçin bahsetmesin, niçin mahlûkuyla konuşmasın?
İkinci Muğâlata: Onlar, Kur'ânın üslûbları ve şîvesi altında bir insanın timsâli görünür.” diyorlar. Çünkü Kur'ân’da bahsedilen âdi işler ve hakîr şeyler, insanların arasında yapılan muhâvere ve konuşmalar gibidir. Bu câhil herifler bilmezler mi ki söylenilen bir kelâm, bir cihetten mütekellimine bakarsa birkaç cihetten de muhâtabına bakar. Çünkü muhâtabın ahvâlini nazara almak lâzımdır ki söylenilen söz o ahvâlin iktizası üzerine söylensin. Binâenaleyh, Kur'ânın muhâtabı beşerdir. Kur'ânın maksadı da tefhimdir. Yani, beşerin bilmediği şeyleri bildirmektir. Buna binâendir ki, belâğatın iktizası üzerine Kur'ân, beşerin hissiyatıyla memzûc olan üslûblarını giyer ve şîvesiyle söyler ki, beşerin fehmi söylenilen sözden tevahhuş edip ürkmesin.
291
Evet, yüksek bir insan, bir çocukla konuştuğu zaman çocukların şîvesiyle konuşursa, çocuğun zihnini okşamış olur. Çocuğun fehmi, onun çat‑pat söylediği sözler ile ünsiyet peydâ eder; söylediklerini dinler ve anlar. Aksi hâlde, o insan ile o çocuk arasında bir ma'lûmât alışverişi olamaz. Allah ile beşer arasındaki ahz ve i'tâlar da böyledir. Eğer Cenâb‑ı Hak beşere i'tâ edeceği ma'lûmâtı beşerin terâzisiyle tartıp vermezse, beşer, kat'iyyen ne bakar ve ne de alır. Çünkü beşer, ancak alışmış olduğu terâzisinin dilinden anlar, bu fennî terâzilerin dilinden anlamaz.
S Hakikaten, eşyanın hakareti, hısseti; kudretin azametine, kelâmın nezâhet ve nezâketine münâfîdir?
C Bazı şeylerde veya işlerde görünen hakaret, çirkinlik; eşyanın mülk cihetine aittir. Yani dış yüzüne nâzırdır ve bizim nazarımızda öyle görünür. Ve bunun için, eşya ile yed‑i Kudret arasına perde olarak esbâb‑ı zâhiriye vaz'edilmiştir ki, sathî nazarımızda yed‑i Kudretin o gibi eşya ile mübâşereti görünmesin. Fakat melekût ciheti, yani iç yüzü ise şeffâf ve yüksektir. Kudretin taalluk ettiği bu cihette, hiçbir şey Kudretin taallukundan hariç değildir.
Evet, azamet‑i İlâhiye esbâb‑ı zâhiriyenin vaz'ını iktiza ettiği gibi, vahdet ve izzet‑i İlâhiye de kudretin bütün eşyaya şümûlünü ve kelâmın herşeye ihâtasını iktiza ederler. Maahazâ, bir zerre üstünde zerreler ile yazılan bir Kur'ân, sahife‑i semâda yıldızlar ile yazılacak Kur'ân’dan hüsünde (güzellik) aşağı değildir. Ve kezâ (Hâşiye‑1), bir sivrisineğin yaratılışı, san'atça filin hilkatinden dûn değildir.
292
Kelâm sıfatı da aynen kudret sıfatı gibidir. Bir çocukla konuşup söz anlatmak, bir feylesofla konuşmaktan aşağı değildir.
S Şu temsîllerde görünen hakaret‑i zâhiriye neye aittir?
C O gibi hâller temsîl getirene ait değildir, ancak mümessel‑i leh”e aittir. Yani; kime ve ne şeye temsîl getirilmişse, ona aittir. Zâten kelâmın güzelliği, belâğatı; mümessel‑i lehe mutâbakatı nisbetindedir. Evet bir pâdişah bir çobana, çobanlara mahsûs bir abâ, bir palto ve kelbine de bir kemik verirse, Pâdişah iyi yapmadı.” diye kimse i'tirâz edemez. Çünkü herşeyi lâyıkına vermiştir. Binâenaleyh, mümessel‑i leh ne kadar hakîr olursa, temsîli de o kadar hakîr olur ve ne kadar büyük olursa, temsîli de o kadar büyük olur.
Evet, sanemler pek âdi, hakîr olduklarından Cenâb‑ı Hak, sineği (Hâşiye‑2) onlara musallat kılmıştır ve ibâdetleri de o kadar çirkindir ki, نَسْجُ الْعَنْكَبُوتِ ile örümceğin ağıyla tâbir edilmiştir.
Üçüncü Muğâlata: Onlar diyorlar ki: Hakikati izhâr etmekte, aczi îmâ eden bu gibi temsîlâta ne ihtiyaç vardır?”
293
Elcevab: Kur'ânı inzâl etmekten maksad, cumhûr‑u nâsı irşad etmektir. Cumhûr ise avâmdır. Avâm‑ı nâs, çıplak olan hakàikı göremez; ülfet peydâ etmedikleri akliyât‑ı mahzâyı ve mücerredâtı fehimleri alamaz. Bunun için Cenâb‑ı Hak, lütûf ve ihsânıyla hakikatleri onların ülfet ettikleri bir libâs ile, bir şîve ile göstermiştir ki, tevahhuş edip ürkmesinler. Bu bahis, müteşâbihât bahsinde geçmiştir.
Bu Âyetin Cümleleri Arasındaki İrtibata Gelelim:
Evet, ﴿اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْي۪ٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا cümlesi onların îrâd ettikleri aşağıdaki müteselsil i'tirâzları reddediyor:
1. Allah’ın beşer ile konuşmasında ve onlara kahr ve itâb etmekte ve onlardan şikâyet etmekte ne hikmet vardır? Hâlbuki bu gibi şeylerden anlaşılır ki; âlemde insanın da başka bir tasarrufu, bir te'siri vardır?‥
2. İnsanlar arasında cereyan eden konuşmalar gibi temsîllerin getirilmesi Zîra bu, Kur'ânın beşer kelâmı olduğuna alâmettir?‥
3. Kelâmın arkasında, üslûbların arasında insanın timsâli görünür?
4. Hakàik, temsîlâtla tasvir ediliyor. Bu ise, hakikati izhâr etmekten âciz olduğuna delâlet eder?‥
5. Getirilen temsîller, âdi temsîllerdir. Bu ise, mütekellimin zihni, inhisar altında olduğuna emâredir?
6. Hakîr ve kıymetsiz şeylerden temsîller getiriliyor. Bu da mütekellimin zaîf olduğuna delildir?
7. Getirilen temsîllere mecburiyet olmadığından; terki zikrinden evlâdır?
8. Bilhassa, ehl‑i izzetin hayâ ederek tenezzül etmedikleri şeylerden temsîl getirilmiştir?
294
Kur'ân‑ı Kerîm, bu i'tirâz silsilesini, ﴿اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْي۪ٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا… الخ cümlesiyle bir darbede kırmış ve yıkmıştır:
1. Eşyanın iç yüzleri yüksek ve şeffâf olduğundan, bu yüzlerden bahsetmek azamet ve celâle münâfî olmadığı gibi; Ulûhiyetin iktizası üzerine dış yüzleri çirkin görünenlerin bahsedilmekten, zikredilmekten hariç tutulmaları, Ulûhiyet kanununa muhâliftir. Çünkü bir hâkim, teb'asından Çingeneleri hukuk‑u medeniyeden ihrac etmez.
2. Belâğat ve hikmetin iktizası üzerine, hakîr mânâları ifâde için hakîr temsîllerin zikrinde bir muhâlefet yoktur.
3. Âdi temsîllerde bir beis yoktur, terbiye ve irşad öyle ister.
4. İnâyet‑i İlâhiye’nin iktizası üzerine; hakàik, temsîlâtla tasvir edilir.
5. Rubûbiyet ve terbiyenin iktizasına binâen, insanları, kendi aralarında cereyan eden muhâvereleri, üslûbları, şîveleriyle irşad etmek lâzımdır.
6. Hikmet ve nizâmın iktizası üzerine, Cenâb‑ı Hakk’ın insanlar ile konuşması zarûrîdir.
Hülâsa: Cenâb‑ı Hak, insanlara cüz'‑i ihtiyarî vermekle, onları âlem‑i ef'âle masdar yaptı. O âlem‑i ef'âli bir nizâm altına almak üzere kelâmını, yani Kur'ânını da o âlem‑i ef'âle gönderdi. Binâenaleyh, tanzîf ve tanzim için yapılan İlâhî bir program, i'tirâzlara mahal olamaz.
فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ
295
Bu Cümleyi Evvelki Cümle ile Bağlayan Alâkaya Gelince:
Evvelki cümledeki hükmü isbât için bu cümle, bir delilin yolunu gösteriyor ve zihne gelen vehimleri de def'ediyor. Şöyle ki:
Her kim inâyet‑i ezeliye ile Rubûbiyet‑i İlâhiye’yi göz önüne getirip Allah cânibinden kudretin azameti altında bakarsa, بَعُوضَةً ve emsâliyle getirilen temsîllerin, belâğat kanunlarına muvâfık ve Cenâb‑ı Hak’tan hak olduğunu tasdik eder.
Fakat her kim nefsinin emri altında mümkinâtı nazara alarak bakarsa, şüphesiz vehimler onu havalandırır, dalâletin bataklığına atar.Bu iki tâife insanların meseli, şöyle iki şahsın meseline benzer ki; onlardan birisi yukarıya, diğeri aşağıya gider. Her ikisi de pek çok su arklarını görürler. Yukarıya giden şahıs, doğru çeşmenin başına gider, suyun menba'ını bulur; tatlı, temiz bir su olduğunu anlar. Sonra o çeşmeden teşa'ub edip dağılan bütün arkların temiz ve tatlı olduklarına hükmeder ve hangi arka tesâdüf ederse, tatlı ve temiz olduğunda tereddüd etmez. İşte bu itibarla, kendisine vehimler tasallut etmezler. Aşağıya giden öteki şahıs ise; arklara bakar, suyun menba'ını göremediğinden, her rastgeldiği ark suyunun tatlı olup olmadığını anlamak için delilleri, emâreleri aramaya mecbur olur. Bundan dolayı vehimlere ma'rûz kalır. Ednâ bir vehim, o kafasızı yoldan çıkarır.Yâhut o iki tâifenin misâli, ellerinde bir âyine bulunan iki şahsın misâline benzer ki; birisi âyinenin şeffâf yüzüne bakar, içinde kendisini gördüğü gibi çok şeyleri de görebilir. Öteki adam ise, âyinenin renkli yüzüne bakar, bir şey anlayamaz.
Hülâsa: Allah’ın sun'una, ef'âline, kelâmına, temsîlâtına, üslûblarına; inâyet ve rubûbiyetini mülâhaza etmekle beraber, Allah’ın cânibinden bakmak lâzımdır. Bu bakış da, ancak nur‑u îmânla olur. Bu itibarla, vehimler olsa bile, ancak örümcek ağının kıymet ve kuvvetinde olur. Eğer mümkinât cihetinden cüz'î fikriyle müşteri nazarıyla bakarsa, zaîf bir vehim bile onun nazarında bir dağ gibi olur. Cûdî Dağı’nı gözün rü'yetinden men'eden sineğin kanadı gibi; zaîf, küçük bir vehim de, hakikati onun gözünün görmesinden setreder.
296
وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا… الخ
Bu cümlenin evvelki cümle ile cihet‑i irtibatı:
Evet, temsîlât‑ı Kur'âniye’deki hikmeti fehmetmek için Allah cânibinden nur‑u îmânla bakmak lâzım olduğuna evvelki cümle ile işâret edilmiştir. Bu cümlede ise, mezkûr temsîlâttaki hikmetin adem‑i fehmini intac eden ve aynı zamanda evhâm ve bahâneler yuvasına giden yol gösterilmiştir. Şöyle ki:
Alçak nefis tarafından herşeyi karanlıklı gösteren küfür zulmetiyle temsîlât‑ı Kur'âniyeye bakan olursa; tabîi o temsîlâtın hikmetini anlayamaz, evhâma kapılır. Kalbindeki marazın yardımıyla, her vehim onun nazarında bir dev kesilir; tarîk‑ı hakkı kaybeder; tereddüdlere ma'rûz kalır. Sonra istifhâma, yani sorup suâl etmeye başlar; içinden çıkamaz, en nihâyet inkâra dayanır, inkârın içinde kalır. Kur'ân‑ı Kerîm, ihtisar ve kinâye tarîkiyle onların inkârı tazammun eden istifhâmlarına, مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًا cümlesiyle işâret etmiştir. Ve bu işâret içindir ki, evvelki cümlede mezkûr olan يَعْلَمُونَ ’ye mutâbakat için, burada لَا يَعْلَمُونَ ’nin zikri lâzım iken مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًا… الخ denilmiştir.
297
يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يرًا وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يرًا :
Bu cümle, onların temsîlâtının sebebini, ille‑i gâiyesini anlamak üzere مَا ذَا ile yaptıkları istifhâma cevaptır. Fakat Kur'ân‑ı Kerîm, usûl ittihàz ettiği îcâz ve ihtisara binâen, temsîlâtın âkıbetini, yani temsîlâta terettüb eden dalâlet ve hidayeti, ille‑i gâiye menzilesinde göstermiştir. Evet, dalâlet ve hidayet, temsîlâta illet olamaz. Eğer illet olsa, cebir olur. Ancak, temsîlâtın sebeb ve ille‑i gâiyesi, cumhûr‑u avâmı îkaz ve irşaddır. Sanki onlar, Ne için böyle oldu? Ne için i'câz bedîhî olmadı? Ne için Allah’ın kelâmı olduğu zarûrî olmadı? Ne için bu temsîlât yüzünden vehimlere meydân verildi?” diye bir çok suâlleri ortaya çıkardılar. Kur'ân‑ı Kerîm,يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يرًا وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يرًا cümlesiyle, o suâl kümesini dağıttı. Şöyle ki:
O temsîlâtı, nur‑u îmân ile tefekkür edenin nur‑u îmânı inkişaf eder, kuvvet bulur. Küfür zulmetiyle ve tenkid hırsıyla bakanın da, zulmeti ziyâdeleşir ve gözü kör olur. Çünkü nazarîdir, bedîhî değildir.Evet, bu temsîlât, temiz ve yüksek rûhları, mülevves ve alçak rûhlardan tefrik içindir. Bu da, yüksek isti'dâdları neşv ü nemâlandırmakla pis isti'dâdlardan temyiz içindir. Bu dahi, sağlam fıtratları, mücâhede ile bozuk ve hasta fıtratlardan ayırmak içindir. Bunu da, imtihan‑ı beşer istilzam ediyor. Bunu dahi, sırr‑ı teklif iktiza etmiştir. Teklif ise saâdet‑i beşer içindir. Saâdet ise tekemmülden sonradır.
S Diyorsun ki: Teklif, saâdet içindir.” Hâlbuki ekser‑i nâsın şekàvetine sebeb, tekliftir. Teklif olmasaydı, bu kadar tefâvüt‑ü şekàvet de olmazdı?
C Cenâb‑ı Hak, verdiği cüz'‑i ihtiyarî ile ef'âl‑i ihtiyariye âlemini kesbiyle teşkil etmeye insanı mükellef kıldığı gibi, rûh‑u beşerde vedîa olarak ekilen gayr‑ı mütenâhî tohumları sulamak ve neşv ü nemâlandırmak için de beşeri teklif ile mükellef kılmıştır. Eğer teklif olmasaydı, rûhlardaki o tohumlar neşv ü nemâ bulamazdı.
298
Evet, nev'‑i beşerin ahvâline dikkatle bakılırsa görülür ki; rûhun ma'nen terakkîsini, vicdânın tekâmülünü, akıl ve fikrin inkişaf ve terakkîsini telkîh eden, yani aşılayan, şerîatlardır; vücûd veren, tekliftir; hayat veren, Peygamberlerin gönderilmesidir; ilhâm eden dinlerdir. Eğer bu noktalar olmasaydı, insan hayvan olarak kalacaktı ve insandaki bu kadar kemâlât‑ı vicdâniye ve ahlâk‑ı hasene tamamen yok olurlardı. Fakat insanların bir kısmı, arzu ve ihtiyarıyla teklifi kabûl etmiştir. Bu kısım, saâdet‑i şahsiyeyi elde ettiği gibi nev'in saâdetine de sebeb olmuştur.
Amma insanların büyük bir kısmı, ihtiyarı ile küfrü kabûl ve tekâlif‑i İlâhiye’yi reddetmişlerse de, teklifin bazı nev'ilerinden süzülen terbiyevî, ahlâkî vesâire güzel şeyleri aldıklarından, teklifin o nev'ilerini zımnen ve ıztıraren kabûl etmiş bulunurlar. İşte bu itibarla, kâfirin her sıfatı ve her hâli kâfir değildir.
S İnsanlardan büyük bir kısmın şekàveti meydânda iken, yalnız küçük bir kısmın saâdeti nasıl nev'in saâdetine sebeb olur ki, Şerîat rahmettir diyorsunuz. Hâlbuki nev'in saâdeti, ya bütün efrâdın veya kısm‑ı ekserîsinin saâdetiyle olabilir?
C Altına yüz yumurta bırakılan tavuk, o yumurtadan yirmisini civciv çıkarıp seksenini ifsad etse, bu tavuk, yumurta nev'ine hizmet etmiş olur. Çünkü bir civciv, bin yumurtanın annesi olabilir.
Veya yüz tane çekirdek toprağa ekilse ve su ile sulanıp bilâhare yirmisi neşv ü nemâ bulup hurma ağacı olsa ve sekseni çürüyüp mahvolsa, yirmi çekirdeğin sünbüllenip ağaç olmasına sebeb olan su, elbette çekirdek nev'ine hizmet etmiş olur.
Veyâhut bir mâden ateşte eritilse, beşte biri altın, mütebâkisi toprak çıksa; elbette ateş, o mâdenin kemâline, saâdetine sebeb olur.Binâenaleyh teklif de insanların beşte birini kurtarsa, o beşte birin saâdet‑i nev'iyeye sebeb ve âmil olduğuna kat'iyyetle hükmedilebilir. Maahazâ, yüksek hissiyat ile güzel ahlâkın neşv ü nemâsı, ancak mücâhede ve ictihâdla olur.
299
Evet sağ el, dâima çalıştığı için, sol elden daha kuvvetlidir. Ve bir hükûmet, mücâhede ettikçe cesâreti artar, terkettiği zaman cesâreti azalır ve binnetice; cesâret de, hükûmet de söner, mahvolur.Ve kezâ, herşeyin ve her işin tekâmülü, zıdlarının mukàbele ve rekabet etmeleriyle olur. Meselâ hidayetin tekâmülüne dalâlet yardım ettiği gibi, îmânın tekâmülüne de küfür yardım eder. Çünkü küfür ve dalâletin ne derece pis ve zararlı olduklarını gören bir mü'minin îmânı ve hidayeti, birden bine çıkar. Bu iki cihet, teklifin eser ve semeresidir. Ve bu iki cihet itibariyle teklif, saâdet‑i nev'iyenin yegâne âmilidir.
وَمَا يُضِلُّ بِه۪ٓ اِلَّا الْفَاسِق۪ينَ : Bu cümlenin mâkabliyle münâsebeti:
Evet, Kur'ân‑ı Kerîm يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يرًا cümlesinde dalâlete atılanlar kimler olduğunu beyân etmeyip mübhem bıraktığından, sâmi' korktu. Acaba o dalâlete atılanlar kimlerdir? Sebeb nedir? Kur'ânın nurundan zulmet nasıl geliyor?” diye sorduğu bu üç suâl, şu cümle ile cevablandırılmıştır ki: Onlar, fâsıklardır. Dalâlete atılmaları, fısklarının cezasıdır. Fısk sebebiyle, fâsıklar hakkında nur nâra, ziyâ zulmete inkılâb eder.” Evet, şemsin ziyâsıyla, pis maddeler taaffün eder, kokar, berbat olur.
﴿اَلَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ۖ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِ
Bu Cümlenin Evvelki Cümle ile Vech‑i Nazmı:
Evet, bu cümle ile fısk, şerh ve beyân edilmiştir. Şöyle ki:
Fısk; haktan udûl, ayrılmak; hadden tecâvüz; hayat‑ı ebediyeden çıkıp terketmektir. Fıskın menşe'i; kuvve‑i akliye, kuvve‑i gadabiye, kuvve‑i şeheviye denilen üç kuvvetin ifrat ve tefritinden neş'et eder. Evet ifrat veya tefrit, delillere karşı bir isyandır. Yani sahife‑i âlemde yaratılan delâil, uhûd‑u İlâhiye hükmündedir. O delâile muhâlefet eden, Cenâb‑ı Hak’la fıtraten yapmış olduğu ahdini bozmuş olur.
300
Ve kezâ ifrat ve tefrit, hayat‑ı nefsiye ve rûhiyenin maraz ve hastalığını intac eden esbâbdandır. Buna, fıskın birinci sıfatı olan يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ cümlesiyle işâret edilmiştir.
Ve kezâ, ifrat ve tefrit, hayat‑ı ictimâiyeye karşı isyan ateşini yakan iki âmildir. Evet, bu âmiller hayat‑ı ictimâiyeyi nizâm ve intizam altına alan râbıtaları, kanunları keser atar. Evet şehvet veya gadab, haddini aşarsa, ırz ve nâmuslar pâyimal olur, masûmlar mahvolur. Buna da, fıskın ikinci sıfatı olan وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ cümlesiyle işâret edilmiştir.
Ve kezâ, dünya nizâmının bozulmasını intac edip fesâd ve ihtilâle sebebiyet veren iki ihtilâlcidirler. Buna dahi, fıskın üçüncü sıfatı olan وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِ cümlesiyle işâret edilmiştir.
Evet, fâsık olan kimsenin kuvve‑i akliye ve fikriyesi îtidâli kaybedip safsatalara düşerse, i'tikàdata ait râbıtaları kesmekle, hayat‑ı ebediyesini yırtar atar.
Ve kezâ, kuvve‑i gadabiyesi hadd‑i vasatı tecâvüz ederse, hayat‑ı ictimâiyenin hem yüzünü, hem astarını yırtar, alt‑üst eder.
Ve kezâ, kuvve‑i şeheviyesi haddi aşarsa, hevâ‑yı nefse tâbi olur, kalbinden şefkat‑i cinsiye zâil olur, kendisi berbat olacağı gibi başkalarını da berbat edecektir. Bu itibarla, fâsıklar hem nev'inin zararına, hem arzın fesâdına çalışmış olur.
301
اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ :
Bu cümle, evvelki cümlenin neticesi ve aynı zamanda te'kididir. Şöyle ki:
Evvelki cümlede ahdi bozmak, sıla‑i rahmi kesmek, arzda fesâd yapmak gibi fâsıkın cinayetlerini korkunç bir şekilde söyledikten sonra, bu cümlede evvelki tehdid ve korkuyu te'kid için, fâsıkın cinayetlerinin netice ve cezasını şöyle beyân etmiştir: O fâsıklar, âhiretlerini verip dünyayı aldıkları gibi, hidayeti dalâletle tebdil eden kafasız adamlardır!”
Şimdi üçüncü vazifeye geldik. Yani bu âyetin ihtiva ettiği cümlelerin hey'etlerinden bahsedeceğiz:
Evvelâ bunu bilmek lâzımdır ki, Kur'ân‑ı Kerîm’in âyetleri ve âyetlerin cümleleri ve cümlelerin hey'etleri; sâniye, dakika, saatleri sayan saatin milleri gibidirler. Millerin her ikincisi birincisine yardım ettiği gibi, bir âyet bir maksadı takib ettiği zaman, cümleleri de o maksadın etrafında dolaşırlar; cümlelerin hey'etleri dahi, cümlelerin izini takib ediyorlar. Vaziyetleri öyle bir noktaya gelir ki; hâlleri, lisân‑ı hâl ile şu beyti okuyor:
عِبَارَاتُنَا شَتّٰى وَحُسْنُكَ وَاحِدٌ ❋ وَكُلٌّ اِلٰى ذَاكَ الْجَمَالِ يُش۪يرُ
Yani: Söylediğimiz sözler ayrı ayrı ise de, senin hüsnün birdir. Bütün sözlerimiz, o hüsn‑ü cemâle işâret ediyorlar.” Bunun içindir ki, Kur'ân‑ı Kerîm’in selâseti ve yüksek belâğatı ve nakşındaki inceliği tabaka‑i i'câza vâsıl olmuştur.
﴿اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْي۪ٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا :
Bu cümledeki kelimelerin nüktelerinden bahsedeceğiz:
اِنَّ kelimesi, hem hükmün hakikate bağlı olduğuna, hem hükümde vâki olan tereddüd ve inkârların def'ine delâlet eder. Öyle ise bu اِنَّ âyetin başında zikredilen müteselsil tereddüdlere işârettir.
302
اَللّٰهَ kelimesi, bundan önce zikredilen Cenâb‑ı Hak ile mümkinât arasında yaptıkları kıyâstaki hatâyı, zihnin gözüne sokuyor. Yani: Nasıl Allah diyorsunuz ve nasıl Allah’ı mümkinâta kıyâs ediyorsunuz, Allah ünvânını taşıyan zât, mümkinâta kıyâs edilebilir mi?”
S لَا يَسْتَحْي۪ Hayâ, nefsin sıkılmasıyla yüzde peydâ olan kızartıdan ibaret olduğundan, Cenâb‑ı Hak hakkında bu kelimenin kullanılması muhâldir; muhâli nefyetmekte fâide yoktur. Binâenaleyh لَا يَسْتَحْي۪ yerinde لَا يَتْرُكُdenilmiş olsaydı, muhâliyete mahal kalmazdı?
C بَعُوضَةً ile yapılan temsîli iktiza eden ve hüsnünü takdir eden hikmet, belâğat vesâire gibi esbâba karşı temsîli terketmek isteyen, hayâdan mâadâ tek bir esbâb yoktur. Hayâ da Cenâb‑ı Hak hakkında muhâldir. Öyle ise; o temsîli terketmeye asla sebeb bulunmadığına işâreten, لَا يَسْتَحْي۪kelimesi, لَا يَتْرُكُ kelimesine tercih edilmiştir. Çünkü لَا يَتْرُكُ kelimesi, bu mânâyı ifâde edemez.
Yâhut يَسْتَحْي۪ ’nin zikri, onların ahmakçasına söyledikleriاَمَا يَسْتَحْي۪ي رَبُّ مُحَمَّدٍ اَنْ يُمَثِّلَ بِهٰذِهِ الْمُحَقَّرَاتِ
303
Yani: Muhammed’in Rabbi bu hakîr şeylerden temsîl getirmeye hayâ etmez mi?” diye söyledikleri sözlerindeki يَسْتَحْي۪ kelimesine müşâkelet ve müşâbehet içindir.
Kur'ân‑ı Kerîm, belâğatça kıymetli olan مُشَاكَلَةً فِي الصُّحْبَةِ üslûbuna binâen, onların kullandıkları يَسْتَحْي۪ kelimesini aynen kullanmıştır.
Onların bu sözlerine müşâkelet ve müşâbehet nokta‑i nazarından اَنْ يَضْرِبَ yerinde مِنَ الْمَثَلِ الْحَق۪يرِdenilmesi, müşâbeheti saklamak için daha münâsib olurdu. Fakat bu münâsebetin nazara alınmaması, latîf bir üslûba işârettir ki; temsîller, mühür veya imzalar gibi tasdik ve isbât içindir. Nasıl ki yazılan bir şey mühürlenmekle tasdik edilmiş olur; aynen bunun gibi, söylenilen bir söz de, bir misâl ile tasdik ve isbât edilmiş olur.
Yâhut اَنْ يَضْرِبَ ile paranın darbına îmâ edilmiştir; yani temsîllerin darbı ve darb‑ı meseller, sikkenin darbı kadar kelâma kıymet veriyor. Yani nasıl ki sikke; gümüş ve altına kıymet veriyor, darb‑ı meseller de kelâmlara o nisbette kıymet ve itibar veriyor.
Ve bu işâretle, vehimleri def'etmek için temsîllerin güzel bir vâsıta olduklarına ve temsîllerin bid'a olmayıp belâğat sahasında işlek ve güzel bir cadde olduğuna îmâ edilmiştir. Evet durûb‑u emsâl, ma'lûm kaidelerdendir.
Daha kısa ve muhtasar olan ضَرْبٌ masdarı üzerine اَنْ يَضْرِبَ ’nin fiil sîgasıyla tercihen zikredilmesi, i'tirâzlarının menşe'i bizzat temsîl olmayıp, بَعُوضَةً ’nin hakareti olduğuna işârettir. Çünkü temsîller hadd‑i zâtında kıymetli olup, i'tirâzlara mahal değildirler. Zîra اَنْ يَضْرِبَ fiildir. Fiil, müstakil ve sâbit olmadığından, sanki latîftir. Mütekellimin kasdı onda durmuyor, mef'ûle geçiyor. Masdar olan ضَرْبٌ ise, isimdir. İsim, müstakil ve sâbit olduğu için, sanki kesiftir. Mütekellimin kasdını cezbedip, mef'ûle vermemesi ihtimali vardır. Binâenaleyh, اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْي۪ي ضَرْبَ الْبَعُوضَةِ مَثَلًا denilmiş olsaydı; اِسْتِحْيَا mahalli ضَرْبٌ olurdu. Hâlbuki istihyânın mahalli, بَعُوضَةً ’dir.
304
مَثَلًا : Bundan murad, temsîlin hâsiyeti olan aklî bir şeyi hissî bir şeyle ve aslı olmayan mevhûm bir şeyi muhakkak ve mevcûd olan bir şeyle ve gâib olan bir şeyi, hazır bir şeyle tasvir etmektir.
مَثَلًا ’deki tenkîrden anlaşılır ki, burada medâr‑ı nazar, bizzat meselin zâtıdır, sıfatları değildir. Sıfatları ise makamın iktizasına veya mümessel‑i leh”in hâline havâle edilmiştir.
مَا ta'mîmi ifâde ettiğinden, kaidenin umumî olduğuna işârettir ki, cevab yalnız onların i'tirâz ettikleri şeye münhasır kalmasın.
بَعُوضَةً : Pek çok küçük ve hakîr şeyler ve hayvanlar bulunduğu hâlde بَعُوضَةً ’nin tahsîsi, inde'l‑büleğâ temsîl için isti'mâli çok olduğuna binâendir.
305
فَمَا فَوْقَهَا :
Yani; kıymet ve belâğatça baûdanın (sinek) mâfevki veya küçüklükte baûdanın mâdûnu veyâhut hem kıymette hem küçüklükte baûdanın mâdûnu olan şeyler Fakat مَا فَوْقَهَا tâbiri, küçük şeyin belâğatça daha garîb, hilkatçe daha acîb olduğuna işârettir.
﴿فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۚ وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًاۢ
Bu cümlenin evvelki cümleden teferru' ve teşa'ub ettiğini ifâde eden (ف) bu cümleyi her iki şıkkıyla intac eden zımnî ve gizli bir delile işârettir. Tasviri şöyle olsa gerektir:Cenâb‑ı Hak, temsîli terketmez. Zîra belâğatın iktiza ettiği bir temsîldir, belâğatın iktiza ettiği şey terkedilmez. Öyle ise Cenâb‑ı Hak bu temsîli terketmez. Binâenaleyh, insafı olan, o temsîlin belîğ, hak ve Allah’tan olduğunu bilir. İnâd ile bakan adam ise hikmetini bilmez, tereddüde düşer; sorar, suâl eder, en nihâyet istihkar ile inkâra girer.
Hülâsa: Mü'min, insaflı olduğu için Allah’tan olduğunu tasdik eder. Kâfir olan adam inâdcı olduğundan, Bunda ne fâide var?” der.
اَمَّا : Bu اَمَّا şart edatıdır. Dâhil olduğu her iki cümleyi birincisi melzum, ikincisi lâzım veya evvelkisi şart, ötekisi meşrût olmak üzere, ikincisini birinci ile bağlar. Evet bu اَمَّا iki cümle arasında lüzumu te'sis etmek için vaz'edilmiştir.
306
Binâenaleyh, burada فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ cümlesinin اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا cümlesine lâzım ve zarûrî olduğuna delâlet eder. Yani îmânı olanın şe'ni, onun hak olduğunu bilmektir.
Kendisinden daha kısa olan اَلْمُؤْمِنُونَ kelimesine bedel اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا denilmesi, onun hak olduğunu bilmek îmân sebebiyle olduğuna ve kezâ onun hak olduğunu bilmek îmân olduğuna işârettir.
Belâğat nokta‑i nazarından makama daha münâsib olan اَنَّهُ الْبَل۪يغُ cümlesine tercihen اَنَّهُ الْحَقُّ denilmesi onların i'tirâzlarından kasdettikleri son neticeye işârettir. Çünkü onların maksadları, Allah’tan olduğunu nefyetmektir.
اَنَّهُ الْحَقُّ : Hakkâniyetin o temsîle hasredilmesinden anlaşılır ki, takbih edilmeyip istihsân edilen yalnız بَعُوضَةً temsîlidir. بَعُوضَةً ’nin gayrısı ve بَعُوضَةً ’den daha iyisi, ayıblardan hàlî olsa bile, belâğatça بَعُوضَةً ’nin yerini tutamaz. Çünkü yalnız ayıblardan selâmet, kemâle delil olamaz.
مِنْ رَبِّهِمْ : O temsîlin, Rablerinden nâzil olduğunu ifâde eden bu kayıt, onlar i'tirâzlarına hedef ittihàz ettikleri, o temsîlin nüzûlü olduğuna işârettir.
307
وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا : Bu اَمَّا evvelki اَمَّا gibi mâkabllerindeki icmâli tafsîl etmekle, tahkîk ve te'kidi ifâde ediyor.
اَلَّذ۪ينَ كَفَرُوا ’nun اَلْكَافِرُونَ kelimesine tercihen zikredilmesi, onların bu inkârı, kalblerinde rüsuh peydâ eden küfürden neş'et ettiğine ve onun için onları yine küfre götürdüğüne işârettir.
Evvelki cümledeki يَعْلَمُونَ ’nin mutâbakatı için burada فَلَا يَعْلَمُونَ denmesi münâsib iken, onun yerine zikredilen فَيَقُولُونَ îcâz ve ihtisar için mukadder olan hâllerden kinâyedir.
Takdir‑i kelâm: Küfrü olan adam, hakikati bilmez, tereddüde düşer, inkâra girer, istifhâm şeklinde istihkar eder, hakîr görür.”
Ve kezâ, kendileri dalâlette oldukları gibi, ağızlarıyla halkı da dalâlete sürüklediklerine işârettir.
يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يرًا وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يرًا :
Bu cümleden evvelki cümlede اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا mukaddem olduğuna nazaran, burada ona münâsib olan يَهْد۪ي بِه۪ ’nin takdimi lâzım iken, يُضِلُّ بِه۪ takdim edilmiştir. Çünkü bu kelâmdan maksad, inkâr edenlerin i'tirâzlarını reddetmektir. Buna binâen, يُضِلُّ بِه۪ kesb‑i ehemmiyet ettiğinden, takdim hakkını kazanmıştır.
308
S Dalâlet yerine يُضِلُّ hidayet yerine يَهْد۪ي yani masdardan fiile olan udûlden maksad nedir?
C Fiil‑i muzârî, teceddüd ve istimrara delâlet ettiğinden; yirmiüç sene devam eden nüzûl‑ü Kur'ânın parça parça teceddüdü nisbetinde, onların zulmet‑i küfriyelerine kat kat zulmetlerin ilâvesine sebebiyet verdiğine; mü'minlerin de nüzûlün teceddüdü nisbetinde nur‑u îmânlarının derece derece yükselmesine bâis olduğuna işârettir.
Ve kezâ, bu cümle مَا ذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ… اِلٰى اٰخِرِهِ cümlesiyle işâret edilen istifhâma cevab olduğu için, her iki fırkanın vaziyetlerini beyân etmek icâb etmiştir. Ve bu icâba binâen, masdara tercihen fiil zikredilmiştir. Yani bir fırkanın vaziyeti dalâlet, ötekisinin de hidayettir.
كَث۪يرًا :
Evvelki كَث۪يرًا ’dan kemiyet ve adedce çokluk irâde edilmiştir.
İkinci كَث۪يرًا ’dan keyfiyet ve kıymetçe çokluk kasdedilmiştir. Ve aynı zamanda, Kur'ânın nev'‑i beşere rahmet olduğunun sırrına işârettir.
Evet insanların az bir kısmının fazilet ve hidayetlerini çok görmek ve göstermek, Kur'ânın beşere karşı merhametli ve lütûfkâr olduğunu gösterir. Ve kezâ, bir fazilet sâhibi, bin faziletsize mukâbildir. Bu itibarla, fazileti taşıyan az olsa da, çok görünür.
309
وَمَا يُضِلُّ بِه۪ٓ اِلَّا الْفَاسِق۪ينَ:
Evvelki cümlede mutlak ve mübhem olarak zikredilen كَث۪يرًا ’dan hâsıl olan vesveseleri, korkuları, tereddüdleri bu cümle ile şöyle def'etmiştir ki: Dalâlete gidenler, fâsıklardır. Dalâletlerinin menşe'i de fısktır. Fıskın sebebi ise, kisbleridir. Suç onlarda olup, Kur'ân’da değildir. Dalâleti halketmek, yaptıklarının cezası içindir.”
Yine bilinmesi lâzımdır ki; bu cümlelerin herbirisi mâkablini şerh ve beyân eder; mâba'di de onu tefsir eder. Demek her cümle, mâkabline delil, mâba'dine neticedir.
İki silsile ile bunu izâh edeceğiz.
1. Allah, o temsîlden hayâ etmez.
Çünkü O, temsîli terketmez.
Hem o temsîl, belîğdir.
Hem o temsîl, haktır.
Hem o temsîl, Allah’ın kelâmıdır.
Bunu da, mü'min olan kimseler bilir.
2. Allah, münkirlerin dedikleri gibi, o temsîlden hayâ etmez.
O münkirler, O temsîlin terki lâzımdır.” diyorlar.
Zîra o temsîlin hikmetini bilmezler, hem Bunda ne fâide var?” derler.
Hem, inkâr ediyorlar; zîra hakîr görüyorlar.
Hem, işitmeleriyle dalâlete girdiler;
Zîra Kur'ân, onları dalâlete attı.
Hem onlar, fıskla kabuklarından çıktılar,
Hem Allah’a olan ahidlerini bozdular,
Hem sıla‑i rahmi kestiler,
Hem arzda Allah’ın nizâm ve intizamını ifsad ettiler.
Binâenaleyh, hâsir ve zararlı onlardır. Dünyada vicdân, kalb ve rûhun azâbı ile, âhirette de Allah’ın gadabıyla ebedî bir azâb içinde kalan onlardır.
﴿اَلَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ۖ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۜ
310
Evvelâ bilinmesi lâzımdır ki; Kur'ân‑ı Kerîm’in i'câz ve nazmında şek ve şübheleri îka' eden fâsıkların, bilhassa bu makamda, bu cümlede mezkûr sıfatlar ile tavsifleri, pek yüksek ve latîf bir münâsebeti taşıyor. Evet, sanki Kur'ân‑ı Kerîm diyor ki:
Kur'ân‑ı Ekber denilen kâinâtın nizâmında Kudret‑i Ezeliyenin i'câzını göremeyen veya görmek istemeyen o fâsıkların; Kur'ân‑ı Kerîm’in de nazm ve i'câzında tereddüdleri ve kör gözleriyle i'câzını göremeyip inkâr etmeleri, baîd ve garîb değildir. Zîra onlar, kâinâttaki nizâm ve intizamı, tesâdüfe ve tahavvülât‑ı garîbeyi ve inkılâbât‑ı acîbeyi, abesiyete ve tesâdüfe isnâd ettiklerinden, bozulmuş olan rûhlarının gözünden o nizâm tesettür edip görünmediği gibi, pis fıtratlarıyla da, Kur'ânın mu'ciz olan nazmını karışık, mukaddimelerini akîm, semerelerini acı gördüler.”
يَنْقُضُونَ : Örülmüş kalın bir şeridi açıp dağıtmak mânâsını ifâde eden نَقَضَ tâbiri, yüksek bir üslûba işârettir. Sanki Cenâb‑ı Hakk’ın ahdi; Meşîet”, Hikmet”, İnâyet”in ipleriyle örülmüş nurânî bir şerittir ki; ezelden ebede kadar uzanmıştır. Bu nurânî şerit, kâinâtta nizâm‑ı umumî şeklinde tecellî ederek, silsilelerini kâinâtın envâ'ına dağıtır iken, en acîb silsilesini nev'‑i beşere uzatmıştır; ve rûh‑u beşerde pek çok isti'dâd ve kàbiliyetlerin tohumlarını ekmiştir. Fakat o isti'dâdların terbiyesini ve neticesini, cüz'‑ü ihtiyarînin eline vermiştir. O cüz'‑ü ihtiyarînin yuları da, şerîatın ve delâil‑i nakliyenin eline verilmiştir.
Binâenaleyh, Cenâb‑ı Hakk’ın ahdini bozmamak ve îfâ etmek, ancak o isti'dâdları lâyık ve münâsib yerlerine sarfetmekle olur.
Ahdin nakzı ise, bozmak ve parçalamaktan ibarettir. Meselâ; bazı enbiyâyı îmân ve tasdik, bazılarını inkâr ve tekzîb; bazı hükümleri kabûl, bazılarını red; bazı âyetleri tahsin, bazılarını kabîh ve çirkin görmek gibi. Zîra böylece yapılan nakz‑ı ahd; nazmı, nizâmı, intizamı ihlâl eder, bozar.
311
وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ : Bu cümledeki emir, iki kısımdır.
Birisi, teşriîdir ki; sıla‑i rahim ile tâbir edilen akraba ve mü'minler arasında Şer'an emredilen muvâsala hattıdır.
Diğeri, emr‑i tekvînîdir ki, fıtrî kanunlar ile âdetullâhın tazammun ettiği emirlerdir. Meselâ; ilmin i'tâsı, ma'nen ameli emrediyor; zekânın i'tâsı, ilmi emrediyor; isti'dâdın bulunması, zekâyı; aklın verilmesi, mârifetullâhı; kudretin verilmesi, çalışmayı; cesâretin verilmesi, cihadı ma'nen ve tekvînen emrediyor.
İşte o fâsıklar, bu gibi şeylerin arasında şer'an ve tekvînen te'sis edilen muvâsala hattını kesiyorlar. Meselâ akılları mârifetullâha, zekâları ilme küs olduğu gibi; akrabalara ve mü'minlere dahi dargın olup, gidip gelmiyorlar.
وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِ :
Evet fıskla bozulan bir adam, bataklığa düşüp çıkamayan bir şahıs gibi çokların da o bataklığa düşmelerini istiyor ki, ma'rûz kaldığı o dehşetli hâlet, bir parça hafif olsun. Çünkü musîbet umumî olursa, hafif olur.
Ve kezâ, bir şahsın kalbinde bir ihtilâl, bir fenâlık hissi uyanırsa; yüksek hissiyatı, kemâlâtı sukùt etmeye başlar; kalbinde tahribâta, fenâlığa bir meyil, bir zevk peydâ olur. Yavaş yavaş o meyil kalbinde büyür; sonra o şahıs, bütün lezzetini, zevkini tahribâtta, fenâlıkta bulur. İşte o vakit, o şahıs, tam mânâsıyla arzda yırtıcı bir hayvan, ihtilâli çıkarıp büyüten bir belâ, fesâdı durmayıp karıştıran bir âfet kesilir.
S Bir fâsıkın fıskıyla arzın müteessir olması akıldan uzaktır?
C Mâdemki arzda nizâm var; muvâzene de olmalıdır. Hattâ nizâm, muvâzeneye tâbidir. Binâenaleyh, bir makinenin dişleri arasına küçük bir şey düşerse; makine müteessir olur, belki fa'âliyeti de durur. Veya farazâ iki dağ bir terâziyle tartılır iken, terâzi muvâzi olduğu vakit bir gözüne bir ceviz ilâve edilirse, muvâzenesi bozulur. Dünyanın da manevî nizâm makinesi böyledir. Mütemerrid bir fâsıkın fıskı, arzın muvâzene‑i maneviyesinin bozulmasına vesile olabilir.
312
اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ : اُو۬لٰٓئِكَ üç şeyi ifâde ediyor:
Birisi ihzar, ikincisi mahsûsiyet, üçüncüsü uzaklıktır.
Demek bu اُو۬لٰٓئِكَ gâib olan o fâsıkları ihzar eder, mahsûs bir şekilde gösterir.
S Onların ihzarını icâb eden sebeb nedir?
C Sâmi'in taleb ve isteğidir. Evet, onların pis ahvâlini işiten sâmi', onlara karşı hissettiği hiddet ve nefretini izâle için; hüsrân ile tecziye ve tavsiflerinde, sanki onları karşısında hazır olarak görmek istiyor, Oh!‥, oh!‥” demekle kalbi rahat olsun.
Müşâhedeleri mümkün olmadığı hâlde اُو۬لٰٓئِكَ ile mahsûs gösterilmeleri, güyâ pis ahvâlleri, habîs sıfatları ve şöhret ve kesretleri öyle bir hadde bâliğdir ki, herkesin nazar‑ı nefreti önünde onların o hâllerini tecessüm ettirerek mahsûs bir şekilde gösterir. Ve bu işâretten, hasârete mahkûm olduklarının sebebi de anlaşılmış olur.
O fâsıklara râci' olan اُو۬لٰٓئِكَ ’nin ifâde ettiği uzaklık ise, onların tarîk‑ı haktan uzaklıkları öyle bir dereceye bâliğdir ki, bir daha tarîk‑ı hakka rücûları mümkün olmayıp, bu yüzden zemme, tahkîre müstehak olduklarına işârettir.
313
Hasrı ifâde eden هُمْ hasâretin onlara münhasır olduğuna delâlet eder. Hattâ mü'minlerin bazı dünya lezzetlerinde hasâretleri, hasâret sayılmaz ve yine mü'minlerden ehl‑i ticâretin ticâretlerinde vâki olan zararları hasâret değildir.
اَلْخَاسِرُونَ ’deki harf‑i ta'rif, cinsi ve hakikati ifâde eder. Yani: Hüsrân görenlerin hakikatini, cinslerini görmek isteyen varsa, onlara baksın.”
Ve kezâ, onların meslekleri mahz‑ı hasârettir, başka hasâretlere benzemiyor.
اَلْخَاسِرُونَ : Hasâretin mutlak bırakılması, yani bir şeyle takyid edilmemesi, hasâretin bütün envâ'ına şâmil olduğuna işârettir. Meselâ; vefâ‑i ahidde nakz ile hasâret ettiler; sıla‑i rahimde kat' ile, ıslahta ifsad ile, îmânda küfür ile, saâdet‑i ebediyede şekàvetle yaptıkları hasâretler gibi.
314

28. Âyetin Tefsiri

﴿كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا فَاَحْيَاكُمْۚ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Yani: Ne sûretle Allah’ı inkâr ediyorsunuz? Hâlbuki sizin hayatınız yoktu, o size hayatı verdi. Sonra sizi öldürecektir, sonra yine hayat verecektir, sonra ona rücû edip gideceksiniz.”
Âyetlerin nazmına ait üç vecih, bu âyette de cârîdir.
Bu Âyetin Mâkabliyle İrtibatı:
Evet, Kur'ân‑ı Kerîm, vaktâ ki insanları ibâdete ve Allah’a îmân etmeye dâvet etti. Ve îmânın i'tikàd edilecek esâslarıyla yapılacak hükümlerini icmâlen, delillerine işâreten zikretti; evvelce mücmelen işâret edilen delilleri tazammun eden ni'metlerin ta'dâdıyla, bu âyette de zikretmeye avdet etti.
Evet bu âyetle, en büyük ni'met olan hayat”a işâret edilmiştir.
İkinci âyetle, bekà ni'metine işâret edilmiştir. Evet, semâvât ve arzın tanzimâtı, hayatın kemâl ve saâdetini te'min eder.
Üçüncü âyetle, beşerin kâinât üzerine tafdîl ve tekrîmine işârettir.
Dördüncü âyetle, beşere ta'lim‑i ilim ni'metine işâret yapılmıştır.
Bu ni'metlerin sûretine, yani ni'met oldukları cihete bakılırsa, inâyet‑i İlâhiye’ye delil oldukları gibi, ibâdete de delildirler. Çünkü ni'metleri verene şükür, vâcibdir; küfran‑ı ni'met, aklen de haramdır. Eğer o ni'metlerin hakikatlerine bakılırsa, mebde' ve meâdi isbât eden delillerdir.
Ve kezâ, bu âyet, geçen kâfir ve münâfıkların bahsine de nâzırdır. Onun için, taaccübü ifâde etmekle inkârı tazammun eden كَيْفَ ile yapılan istifhâm, onların tehdidlerine işârettir.
315
Şimdi, Bu Cümlelerin Aralarındaki İrtibat ve Münâsebetlerden Bahsedeceğiz:
Evet, Kur'ân‑ı Kerîm, evvelce gâibâne yaptığı hikâyeden sonra, burada hitâba başladı. Bu da, belâğatça ma'lûm bir nükte içindir. Şöyle ki:
İnsan, bir adamın fenâlığından, ayıblarından bahsederken, hiddeti, gadabı o kadar galebe eder ki, hayâlen, hayâlî bir ihzar ile hitâb sûretiyle kendisine tevcîh‑i kelâm etmeye başlar veya iyiliklerinden bahsederken şevki ve aşkı galeyâna gelir. Hemen hayâlinin karşısına getirir, kendisine hitâb ile konuşmaya başlar. Bu iltifat ile tesmiye edilen bir kaidedir. Bu kaidenin, lisân‑ı Arab’da büyük bir mevkii vardır. İşte Kur'ân‑ı Kerîm, bu kaideyi takiben كَيْفَ تَكْفُرُونَ diyerek, sîga‑i hitâb ile onlara tevcîh‑i kelâm etmiştir.
Sonra vaktâ ki bu makamda takib edilen maksad; îmân, ibâdet etmek ve küfran‑ı ni'met etmemek, küfrü reddetmek gibi geçen usûl ve esâsları isbât için lâzım olan delilleri zikretmektir ve delillerin en vâzıhı, ahvâl‑i beşer silsilesinden istifade edilen delillerdir ve ni'metlerin en büyüğü, o silsilenin ukde ve düğümlerindedir; Kur'ân‑ı Kerîm,﴿وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا فَاَحْيَاكُمْۚ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ olan âyet‑i kerîme ile, beş düğümlü, müretteb o silsile‑i acîbeye işâret etmiştir. Biz de o beş düğümü, beş mes'elede hall ve beyân edeceğiz.

Birinci Mes'ele

وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا ukdesini, düğümünü açıyor. Şöyle ki:
316
İnsanın cesedini teşkil eden zerreler, âlemin zerrâtı içinde câmid, dağınık bir şekilde iken, bakarsın ki; mahsûs bir kanun ile, muayyen bir nizâm ile intizam altına alınarak âlem‑i anâsıra gönderilir. Âlem‑i anâsırda sâkit, sâkin, gizli bir vaziyette iken; birdenbire kafile kafile, muayyen bir düstur ile, yevmî bir intizam ile, bir kasd ve hikmet altında âlem‑i mevâlid”e intikal eder. Âlem‑i mevâlidde de, sükût içinde iken; birdenbire acîb, garîb bir tarz ile nutfe”ye inkılâb eder. Sonra müteselsil inkılâblar ile alaka olur, sonra mudğa olur, sonra et, kemik olur. Bu inkılâbların herbirisi, evvelkisine nisbeten daha mükemmel ise de, lâyıkına göre mevâttır, yani hayatsızdır.
S Mevt, hayatın zevâlidir. Hâlbuki o zerrelerde hayat yoktur ki; zevâli, mevt olsun?
C Mevtin o zerrelere ıtlâk edilmesi, mecâzdır. Sebebi ise; üçüncü, dördüncü düğümleri zihne kabûl ettirmek üzere, zihin için bir hazırlamadır.

İkinci Mes'ele

فَاَحْيَاكُمْ düğümünü açıyor.
Evet hayat, Kudret‑i Ezeliyenin en büyük ve en ince ve en acîb bir mu'cizesidir ve bütün ni'metlerden üstündür ve mebde' ve meâdin bürhânlarından en zâhir bürhândır.
Evet hayat nev'ilerinin en ednâsı nebât hayatıdır. Hayat‑ı nebâtiyenin başlangıcı, çekirdekte veya habbede hayat düğümünün uyanıp açılmasıdır. Bunun keyfiyeti o kadar zâhir, o kadar umumî, o kadar me'lûf iken, zaman‑ı Âdem’den şimdiye kadar hikmet‑i beşerden ve felsefesinden gizli kalmıştır. İşte hayatın ne derece ince olduğu anlaşıldı.
317
Ve kezâ, hayatı olmayan bir cisim, en büyük bir dağ da olsa tektir, yetîmdir, mekânından başka bir şeyle münâsebeti yoktur. Lâkin bal arısı gibi küçük bir cisim, hayata mazhar olduğu zaman, bütün kâinâtla münâsebetdâr olur ve herşeyle alışveriş yapar, hattâ diyebilir ki; kâinât benim mülkümdür, benim yerimdir. Kâinâtın her tarafına gider, havâssıyla tasarruf eder, bütün eşya ile kesb‑i muârefe eder. Bilhassa hayat‑ı insaniye tabakasına çıkan hayat, aklın nuruyla âlemleri gezmiş olur. Âlem‑i cismânîde tasarruf ettiği gibi, âlem‑i rûhânide gezer, âlem‑i misâle seyahat eder; kendisi o âlemleri ziyarete gittiği gibi, o âlemler de, onun rûhunun âyinesinde temessül etmekle iâde‑i ziyaret etmiş gibi olurlar. Hattâ insan; Âlem, Allah’ın fazlıyla benim için halkolunmuştur.” diyebilir.Hayat‑ı insaniye, herbirisi çok tabakalara şâmil olarak; hayat‑ı maddiye”, hayat‑ı rûhâniye”, hayat‑ı maneviye”, hayat‑ı cismâniye gibi nev'ilere ayrılır, inbisat eder. Demek ziyâ, renk ve cisimlerin görünmesine sebeb olduğu gibi; hayat da, mevcûdâtın kâşifi ve sebeb‑i zuhûrudur.Evet hayat, bir zerreyi bir küre gibi yapar; ashâb‑ı hayatın herbirisi, Âlem benimdir diyebilir. Aralarında müzâheme ve münâkaşa da olmaz. Müzâheme ve münâkaşa, yalnız nev'‑i beşerde olur. İşte hayatın ne büyük bir ni'met olduğu anlaşıldı.
Ve kezâ câmid, dağınık bazı zerrelerin birdenbire bir vaziyetten çıkıp, ma'kul bir sebeb olmadığı hâlde diğer bir vaziyete girmesi, Sâni'in vücûduna zâhir bir delildir. Hattâ hayat, hakikatlerin en eşrefi, en temizidir; hiçbir cihetle hısseti yoktur, çirkin bir lekesi yok. Hayatın dışı da içi de her iki yüzü de latîftir. Hattâ en küçük ve hasîs bir hayvanın hayatı bile yüksektir. Bunun içindir ki, hayat ile Kudret arasında zâhirî bir sebeb tavassut etmiyor. Hayata bizzat Kudretin mübâşereti, izzete münâfî değildir. Hâlbuki umûr‑u hasîseye Kudretin zâhiren mübâşereti görünmemek için esbâb‑ı zâhire vaz' edilmiştir. Demek hayatta hısset yoktur. İşte bundan anlaşıldı ki, hayat, Sâni'in vücûduna en zâhir bir delildir.
318
Ve kezâ, en basit bir cismin geçirmiş olduğu inkılâbât ve tahavvülâta dikkatle bakılırsa görülür ki; âlem‑i zerrâttaki zerreler, âlem‑i anâsıra intikal edince, başka sûretlere girerler; âlem‑i mevâlidde, başka sûretlere dönerler; nutfede başka vaziyet alırlar; sonra alaka olur, sonra mudğa olur, sonra bir insan sûretini giyer, ortaya çıkarlar. Bu kadar inkılâbât‑ı acîbe esnâsında, zerreler öyle muntazam harekât ve muayyen düsturlar üzerine cereyan ederler ki; sanki bir zerre, meselâ âlem‑i zerrâtta iken vazifelendirilmiş ve Abdülmecîd’in gözünde yer alıp vazife görmek üzere yola çıkarılmıştır. Bu hâli, bu vaziyeti, bu intizamı gören bir zihin, bilâ‑tereddüd hükmeder ki; o zerreler, bir kasd ile ve bir hikmet altında gönderilir. İşte zerrâtın, hayata mazhariyeti için geçirdiği bu kadar acîb ve garîb tavırlar, insana, ikinci bir hayatın bu hayattan daha kolay ve daha sehil olduğuna da bir kanâat getirir.İşte hayatın mebde' ve meâde delil olduğu bu hakikatlerden anlaşıldı.
فَاَحْيَاكُمْ cümlesi, ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ cümlesine bir delil gibidir; hepsi de birlikte, كَيْفَ ’den istifade edilen inkâra delildir.

Üçüncü Mes'ele

ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ukdesini açar.
Evet, mevtin de hayat gibi mahlûk olduğuna, mevtin i'dâm ve adem‑i mahz olmadığına delâlet eder. Mevt, ancak, rûhun cesed kafesinden çıkmasıyla tebdil‑i mekân etmesinden ibarettir.
Ve kezâ, nev'‑i beşerde mevcûd emârât ve işârât‑ı kesîreden kat'iyyetle anlaşılır ki, insan öldükten sonra bir şeyi bâkî kalır; o şeyi de, ancak rûhtur. Demek rûhun bekàsı, hàssa‑i zâtiyedir. Bu hàssa‑i zâtiyenin bir ferdde mevcûd olması nev'in tamamında mevcûd olmasını istilzam etmekle, mûcibe‑i cüz'iyenin mûcibe‑i külliye hükmünde olduğuna bir misâl teşkil ediyor. Binâenaleyh, mevt, hayat gibi bir mu'cize‑i Kudrettir. Yoksa hayat şartları bulunmadığından ademin dâiresine girmiş değildir.
319
S Ölüm nasıl ni'met olur ve ne sûretle ni'metlerin sırasına dâhil edilmiştir?
C
Evvelâ: Ölüm, saâdet‑i ebediyeye mukaddimedir; bu itibarla ni'met sayılabilir. Çünkü ni'metin mukaddimesi de ni'mettir. Nitekim vâcibin mukaddimesi, vâcib; haramın mukaddimesi, haramdır.
Sâniyen: Ölüm, muzır hayvanlarla dolu bir hapisten geniş bir sahrâya çıkmak gibidir. Binâenaleyh, rûh, cesed kafesinden çıkarsa, necât bulur.
Sâlisen: Ölüm olmasaydı, küre‑i arz nev'‑i beşeri istiâb edemezdi ve nev'‑i beşer müdhiş perîşaniyetlere ma'rûz kalırdı.
Râbian: İhtiyarlık yüzünden öyle bir dereceye gelenler var ki, tekâlif‑i hayatiyeye kàdir olamaz, dâima ölümünü isterler.
İşte bunun için, ölüm ni'mettir.

Dördüncü Mes'ele

ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ ukdesinin beyânındadır.
Evet bu hayat, ikinci hayattır ki; ölümden sonra, haşirden evvel vukû'a gelir. Demek hayat‑ı uhreviye bu ikinci hayatla başlar. Binâenaleyh, bu يُحْي۪يكُمْ ’deki hitâb; yalnız insanlara ait değildir, bilcümle kâinâta râci'dir.
Çünkü bu hayat‑ı uhreviye, bütün kâinâtın neticesidir. Eğer bu hayat olmasa, kâinâtta hakikat denilen herşey, zıddına inkılâb eder. Meselâ ni'met, nıkmet olur; akıl, belâ olur; şefkat, yılan olur.

Beşinci Mes'ele

﴿ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ’un ukdesi hakkındadır.
Evet Cenâb‑ı Hak, âlem‑i kevn ve fesâd denilen şu âlemde hüsün, kubuh, nef', zarar gibi zıdları, çok hikmetlere binâen karışık bir tarzda yaratmıştır. Hem de izhâr‑ı izzet için vesâit ve esbâbı vaz'etmiştir. Haşir ve kıyâmette kâinât tasfiye ameliyâtını gördüğü zaman, zıdlar birbirinden ayrılır ve esbâb ile vesâit de ortadan kalkar. Ortadaki perde ve hicâb kalktıktan sonra, herkes Sâni'ini görür ve hakîki Mâlikini bilir.
320

Tetimme

Mezkûr âyetteki cümlelerin arasındaki irtibatın hülâsasına bir zeyildir
Cenâb‑ı Hak, vaktâ ki onların küfrünü, istifhâm ifâde eden كَيْفَ ile reddetti ve halkı da taaccübe dâvet etti ve ondan sonra gelen dört büyük inkılâbı gösteren dört cümle ile bürhân getirerek isbât etti; o inkılâbların herbirisi, çok tavırlara, vaziyetlere ve mertebelere şâmil olduğu gibi, kendinden sonra gelen inkılâbları hazırlayıcı birer mukaddime oldu.
Birinci inkılâba, وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا cümlesiyle işâret edilmiştir. Yani, bir insanın cesedini teşkil eden zerrelerin âlem‑i zerrâtta geçirmiş olduğu vaziyetlerden son vaziyetine işârettir ki, فَاَحْيَاكُمْ cümlesiyle işâret edilen ikinci inkılâba mukaddime olur. Hakàik‑ı kevniyenin en acîbi olan şu ikinci inkılâb da çok mertebelere, çok tavırlara şâmildir ki; son tavrı, vaziyeti ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ cümlesiyle işâret edilen üçüncü inkılâba mukaddime olur. Bu inkılâb dahi pek çok berzahî tavırlara şâmil olup, son vaziyeti ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ cümlesiyle işâret edilen dördüncü inkılâbda tamamlanır. Bu dördüncü inkılâb dahi, birçok kabrî ve haşrî vaziyetlere şâmil olup, en son vaziyeti ﴿ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ cümlesiyle hitâm bulur.
321
Demek bir zîhayatın cesedi, birinci inkılâbın birinci vaziyetinden başlamak üzere dâima teceddüd eder, tazelenir; yani bir libâstan, bir kıyafetten çıkar, daha güzel bir libâsa, bir kıyafete girer ve hâkezâ. Böylece saâdet‑i ebediyeye mazhar oluncaya kadar devam eder.
Binâenalâhâzâ bir zîhayatın şu müteselsil vaziyetlerine bakan bir adam, nasıl inkâra cesâret edebilir?
Şimdi mezkûr âyetteki cümlelerin hey'etlerinden bahsedeceğiz.
Birinci Cümle: كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ : Bu cümle ile yapılan istifhâm, o kâfirlerin zihinlerini, gözlerini; yaptıkları kötülüğe, fenâlığa çevirtir. ki, bizzat şekàvetlerini görsünler; belki insafa gelip ikrar ederler.
تَكْفُرُونَ ’deki hitâb, Cenâb‑ı Hakk’ın şiddet‑i gadabına işârettir. Çünkü gaybetten hitâba yapılan iltifat; ya şiddet‑i hiddete veya kesret‑i muhabbete işârettir.
تَكْفُرُونَ ’ye bedel لَا تُؤْمِنُونَ ’nin zikredilmemesi, onların şiddet‑i inâdlarına işârettir. Çünkü onlar, hakkâniyeti delâil ile sâbit olan îmânı terk ve butlânı bürhânlar ile sâbit olan küfrü kabûl ettiler.
وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا : Bu cümledeki (و) , vâv‑ı hâliyedir; yani mâba'dinin mâkabline hâl olduğuna delâlet eder.
Demek كُنْتُمْ اَمْوَاتًا , تَكْفُرُونَ ’nin fâiline hâldir. Hâlin, zevi'l‑hâlin âmili ile beraber olması şarttır. Hâlbuki burada dört cümle vardır. Bunlardan ikisi mâzi, ikisi müstakbel olduklarından, zevi'l‑hâlin âmili olan تَكْفُرُونَ ile zamanca mukàrin değildirler.
Binâenaleyh (و) ’ın hâliyeti, bir mukaddere işârettir.
322
Takdir‑i kelâm: وَتَعْلَمُونَ اِنْ كُنْتُمْ اَمْوَاتًا Bu itibarla, تَكْفُرُونَ ’nin fâiline تَعْلَمُونَ cümlesi hâl olur. Öteki cümleler اِنْ ’e haber olurlar.
S Onlar, birinci ölüm ile bir hayatı bilirlerse de, Allah’tan olduğunu bilmezler, inkâr ederler. İkinci hayat ile Allah’a rücûu zâten inkâr ederler?
C Cehli izâle edecek deliller zâhir iken o vecihle cehil denilmemesi, belâğatın kaidelerinden biridir. Buna binâen, birinci mevt ile birinci hayatın etvâr ve ahvâline yapılan dikkat, Sâni'i ikrar ve tasdik etmeye icbar eder ve aynı zamanda evvelki hayat ve memâtın Allah’tan olduğunu bilmek; ikinci bir hayatın olacağına da zihni iknâ ve icbar eder. Hâl böyle iken, câhil telâkki ettiğin o kâfirler, âlimler sırasına dâhildirler.
كُنْتُمْ ’deki hitâbdan, onların âlem‑i zerrâtta dahi bir nev'i vücûd ve taayyünleri olduğu anlaşılıyor. Yoksa o zerrât, tesâdüf ile rastgele muayyen cisimleri teşkil edemez.
اَمْوَاتًا tâbiri, ﴿لَمْ يَكُنْ شَيْئًا مَذْكُورًا ’nin meâline îmâdır.
323
فَاَحْيَاكُمْ :
Bu (ف) takib ve ittisali ifâde eder. Yani, mâkabliyle mâba'dinin arasında mesâfe olmayacaktır. Hâlbuki burada, mevt ile hayat arasında uzun bir mesâfe vardır.
Evet, fakat bu (ف) Sâni'i isbât eden delillerin menşe'ine işârettir ki, o zerrâtın hiçbir vâsıta ve esbâb olmaksızın cemâdiyetten hayvaniyete def'aten intikal etmesi, zihni, Sâni'i ikrar etmeye mecbur eder.
Ve kezâ, o zerrât, mevât hâlinde iken vaziyetleri sâbit olmadığından, şe'nleri ve iktizaları, fâsılasız takibdir.
S اَحْيَاكُمْ ’ün yerine ne için صِرْتُمْ اَحْيَاءً denilmemiştir?
C اَحْيَاكُمْ hayatın Cenâb‑ı Hak tarafından i'tâ edildiğine sarâhaten delâlet eder. صِرْتُمْ اَحْيَاءً ’de o delâlet yoktur. Yalnız Hayat sâhibi oldunuz.” mânâsına delâlet eder.
ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ : Bunun yerine تَمُوتُونَ zikredilmemesi mevtin, Kaderin takdiriyle, Kudretin büyük bir tasarrufu olduğuna işârettir. Evet, ömr‑ü tabîisini bitirip sonra ölenler pek azdır. Kısm‑ı a'zamı, ömr‑ü tabîisi esnâsında ölürler. Demek mevt, tabîi bir netice değildir; ancak cesedin inhilâliyle dağılmasından ibarettir; yoksa rûhun fenâsıyla değildir. Mevt ile cesed dağılır, rûh bâkî kalır.
ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ mâkabliyle mâba'di arasında bu'd‑u mesâfeyi ifâde eden ثُمَّ imâte ile ikinci ihyâ arasında kocaman âlem‑i Berzahın fâsıla olduğuna işârettir.
324
﴿ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ : Bu ثُمَّ ise, ikinci ihyâ ile rücû arasında mevcûd büyük bir perde ve hicâbın bulunduğuna işârettir.
تُرْجَعُونَ Yani: Esbâb perdesinin keşfiyle, vesâitin tardıyla Allah’a rücû edeceksiniz.”
S Allah’a rücû etmek, Allah’tan gelmeyi iktiza eder. Bunun için bir kısım insanlar, Allah ile insan arasında ittisali tevehhüm etmişlerdir ve bazı sofîler de şübheye düşmüşlerdir?
C Dünyada insanın vücûd ve bekàsı olduğu gibi, Âhirette de vücûd ve bekàsı vardır. Dünyadaki vücûd, vâsıtasız dest‑i Kudretten çıkar. Dünyada terkîb, tahlil, tasarruf, tahavvül ile karışık bekà mes'elesi, sâbıkan zikredilen hikmet üzerine esbâb, vesâit, ilel, mes'eleye müdâhale edip araya girerler. Âhirette ise, vücûd ve bekà, her ikisi de levâzımatıyla, terkîbâtıyla bizzat dest‑i Kudretten çıkarlar ve herkes hakîki Mâlikini bilir. İşte bunu anlayan, rücûun ne demek olduğunu anlar.
325

29. Âyetin Tefsiri

﴿هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟
Bu Âyetin Sâbık Âyetle Cihet‑i İrtibatı:
Evvelki âyette küfür ile küfran, delâil‑i enfüsiye ile inkâr edilmiştir. Bu âyette, delâil‑i âfâkıyeye işâret edilmiştir.
Ve kezâ, evvelki âyette vücûd ve hayat ni'metlerine işâret edilmiş, bu âyette bekà ni'metine işâret edilmiştir.
Ve kezâ, evvelki âyette, Sâni'in vücûduna delil olmakla haşre bir mukaddime olduğuna işâret edilmiş; bu âyette ise, âhiretin tahkîkiyle şübhelerin izâlesine işâret edilmiştir.
Evet sanki onlar diyorlar ki: İnsana bu kadar kıymet ve ehemmiyet verilmesi nereden ve neye binâendir? Ve Allah’ın yanında mevkii nedir ki onun için kıyâmeti koparıyor?”Onlara cevaben Kur'ân‑ı Kerîm, bu âyetin işâretiyle diyor ki:
İnsanın pek yüksek bir kıymeti olmasaydı, semâvât ve arz onun istifadesine mutî' ve musahhar olmazdı. Ve kezâ, insan ehemmiyetsiz olsaydı, mahlûkat onun için halkedilmezdi. Eğer insan ehemmiyetsiz ve kıymetsiz olsa idi, o vakit insan, mahlûkat için halkolunacaktı.
Ve kezâ insanın, Hàlık’ı yanında mevkii pek büyük olduğu içindir ki; âlem‑i dünyayı kendisi için değil, beşer için; beşeri de ibâdeti için halketmiştir.”
Hülâsa: İnsan mümtâz ve müstesnâdır; hayvanlar gibi değildir. Onun için insan ﴿وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ cevherine bir sadef olmuştur.
326
Bu Âyetteki Cümlelerin Nüktelerine Geçiyoruz:
Ey arkadaş! Birinci cümlede جَم۪يعًا , ikinci cümlede ثُمّ , üçüncü cümlede سَبْعَ kelimeleri için bir tahkîkat lâzımdır.

Birinci Mes'ele

O tahkîkatı, altı noktada izâh edeceğiz.

Birinci Nokta

Aşağıda beyân edildiği gibi, hayatın öyle bir hâsiyeti vardır ki; hayat, cüz'ü küll, cüz'îyi küllî, ferdi nev', mukayyedi mutlak, bir şahsı bir âlem gibi kılar. Binâenaleyh, tek bir insan, Dünya benim evimdir. Dünyadaki envâ' benim kavmimdir ve benim aşîretimdir ve bütün eşya ile muârefem ve münâsebetim vardır.” diyebilir.

İkinci Nokta

Bilirsin ki; âlemde, sâbit bir nizâm vardır, muhkem bir irtibat vardır ve dâimî düsturlar, esâslı kanunlar vardır. Bu itibarla âlem, bir saat veya muntazam bir makine gibidir. Herbir çarkın, herbir vidanın, herbir çivinin; makinenin nizâm ve intizamında bir hissesi ve makinenin netice ve fâidelerinde bir te'siri olduğu gibi, ehl‑i hayat için ve bilhassa beşer için de bir fâidesi var.
327

Üçüncü Nokta

Aşağıda işiteceğin gibi, istifadede müzâhemet ve münâkaşa yoktur. Nasıl ki Zeyd diyebilir ki: Şems benim lambamdır, dünya benim evimdir.” Amr da öyle diyebilir ve aralarında münâkaşa da olmaz. Evet Zeyd, meselâ dünyada tek farzedilirse, istifadesi nasılsa, bütün insanlar içinde iken istifadesi yine öyledir; ne fazla olur ne noksan.
Yalnız gâreyn”e ait olan kısım müstesnâdır. Zîra yiyecek, içecek vesâire şeylerde münâkaşa olur.

Dördüncü Nokta

Âlem için tek bir yüz, bir cihet değil, pek çok umumî ve muhtelif vecihler vardır. Ve fâideleri te'min eden kesretle umumî ve mütedâhil, yani birbiri içinde cihetler vardır. Ve istifade yollarının da envâen türlü türlü tarîkleri vardır. Meselâ senin güzel bir bahçen vardır. O bahçe, bir cihetten senin istifadene tahsîs edildiği gibi, diğer bir cihetten de halkı fâidelendirir. Meselâ o bahçenin hüsnüne, güzelliğine her bakan, bir zevk alır, bir inşirah peydâ eder; bunda bir mâni yoktur.
Kezâlik, insanın beş zâhirî, beş bâtınî olmak üzere on tane hâssesi ve duygusu vardır. İnsan, bu duygularıyla ve kezâ cismiyle, rûhuyla, kalbiyle dünyanın herbir cüz'ünden istifade edebilir; mâni yoktur.

Beşinci Nokta

Bu âyetle diğer bazı âyetlerden anlaşılıyor ki, bu büyük dünya, insan için yaratılmıştır. Ve yaratılışında, insanın istifadesi ille‑i gâiye olarak nazara alınmıştır. Hâlbuki arzdan pek büyük olan Zühal’in, meselâ beşeri fâidelendiren, yalnız zîneti ve zaîf bir ziyâsıdır. Bu cüz'î fâide için ne sûretle beşer ona ille‑i gâiye olur?
Elcevab: Bir fâideyi takib eden adam, bütün fikrini, hayâlini o fâideye hasreder ve ondan mâadâ bir şeye bakmaz ve herşeye kendi hesabına bakar, kimseyi nazara almaz, hattâ kendisini ille‑i gâiye zanneder. Binâenaleyh, bu gibi adama karşı makam‑ı imtinanda söylenilen o gibi kelâmlarda mübâlağa yoktur. Evet, binlerce hikmetler için yaratılan Zühal’in herbir hikmetinde binlerce cihetler ve herbir cihetinde binlerce istifade edenler bulunduğu hâlde, Hilkatinde o adamın istifadesi, ille‑i gâiyeden bir cüz' olarak düşünülmüştür.” denilirse ne mânii var? Çünkü ille‑i gâiye, dâima basit bir şeyden ibaret değildir.
328

Altıncı Nokta

İmâm‑ı Ali’nin وَتَزْعُمُ اَنَّكَ جِرْمٌ صَغ۪يرٌ ❋ وَف۪يكَ انْطَوَى الْعَالَمُ الْاَكْبَرُ emrettiği gibi, insan küçük bir cisim ise de, büyük âlemi içine alacak kadar büyüktür. Öyle ise cüz'î istifadesi küllî olur, öyle ise abesiyet yoktur.

İkinci Mes'ele

ثُمَّ hakkındadır.
Ey arkadaş! Bu âyet, arzın semâdan evvel yaratılmış olduğuna delâlet eder.
Ve ﴿وَالْاَرْضَ بَعْدَ ذٰلِكَ دَحٰيهَا âyeti de semâvâtın arzdan evvel halkedildiğine dâlldir.
Ve ﴿كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا âyeti ise ikisinin bir maddeden beraber halkedilmiş ve sonra birbirinden ayırdedilmiş olduklarını gösteriyor.
Şerîatın nakliyâtına nazaran, Cenâb‑ı Hak; bir cevhereyi, bir maddeyi yaratmıştır, sonra o maddeye tecellî etmekle bir kısmını buhar, bir kısmını da mâyi kılmıştır. Sonra mâyi kısmı da, tecellîsiyle tekâsüf edip zebed (köpük) kesilmiştir. Sonra arz veya yedi küre‑i arziyeyi o köpükten halketmiştir. Bu itibarla, herbir arz için hava‑i nesîmîden bir semâ hâsıl olmuştur; sonra o madde‑i buhariyeyi bastetmekle yedi kat semâvâtı tesviye edip yıldızları içine zer'etmiştir ve o yıldızlar tohumuna müştemil olan semâvât, in'ikad etmiş, vücûda gelmiştir.
Hikmet‑i cedîdenin nazariyâtı ise şu merkezdedir ki: Görmekte olduğumuz manzûme‑i şemsiye ile tâbir edilen güneşle ona bağlı yıldızlar cemâati, basit bir cevhere imiş. Sonra bir nev'i buhara inkılâb etmiştir; sonra o buhardan, mâyi‑i nârî hâsıl olmuştur; sonra o mâyi‑i nârî, bürûdet ile tasallüb etmiş, yani katılaşmış; sonra şiddet‑i hareketiyle bazı büyük parçaları fırlatmıştır. O parçalar tekâsüf ederek seyyârât olmuşlardır; şu arz da onlardan biridir. Bu izâhata tevfîkan, şu iki meslek arasında mutâbakat hâsıl olabilir. Şöyle ki:
329
İkisi de birbirine bitişikti, sonra ayrı ettik.” mânâsında olan ﴿كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا ’nın ifâdesine nazaran; manzûme‑i şemsiye ile arz, dest‑i Kudretin madde‑i Esîriyeden yoğurmuş olduğu bir hamur şeklinde imiş. Madde‑i Esîriye, mevcûdâta nazaran akıcı bir su gibi mevcûdâtın aralarına nüfûz etmiş bir maddedir.
﴿وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَٓاءِ âyeti, şu madde‑i Esîriyeye işârettir ki, Cenâb‑ı Hakk’ın arşı, su hükmünde olan şu Esîr maddesi üzerinde imiş. Esîr maddesi yaratıldıktan sonra, Sâni'in ilk icâdlarının tecellîsine merkez olmuştur. Yani Esîri halkettikten sonra, cevâhir‑i ferde kalbetmiştir. Sonra bir kısmını kesif kılmıştır ve bu kesif kısımdan, meskûn olmak üzere yedi küre yaratmıştır. Arz, bunlardandır.
İşte arzın hepsinden evvel tekâsüf ve tasallüb etmekle acele kabuk bağlayarak uzun zamanlardan beri menşe'‑i hayat olması itibariyle hilkat‑i teşekkülü, semâvâttan evveldir. Fakat arzın bastedilmesiyle nev'‑i beşerin taayyüşüne elverişli bir vaziyete geldiği, semâvâtın tesviye ve tanziminden sonra olduğu cihetle; hilkati, semâvâttan sonra başlarsa da, bidâyette, mebde'de ikisi beraber imişler. Binâenalâhâzâ, o üç âyetin aralarında bulunan zâhirî muhâlefet, bu üç cihetle mutâbakata inkılâb eder.
İkinci bir cevab: Ey arkadaş! Kur'ân‑ı Kerîm; tarih, coğrafya muallimi değildir. Ancak, âlemin nizâm ve intizamından bahisle Sâni'in mârifet ve azametini cumhûr‑u nâsa ders veren mürşid bir kitaptır. Binâenaleyh, bunda iki makam vardır:
Birinci makam; ni'metleri, ihsânları, merhametleri göstermekle delâil‑i zâhiriyeyi beyân etmekten ibarettir. Bu itibarla arz, semâvâttan evveldir.
330
İkinci makam; azamet, izzet, kudret delillerini gösterir bir makamdır. Bu cihetle semâvât, arzdan evveldir.
ثُمَّ mâba'dinin, mâkablinden bir zaman sonra vücûda geldiğine delâlet eder ki, buna terâhî denilir. Demek burada arz ile semâvât arasında bir uzaklık vardır. Bu uzaklık, arzın semâvâttan evvel halkedildiğine göre zâtîdir, aksi hâlde rütebî ve tefekkürîdir. Yani semâvâtın hilkati birinci ise de, tefekkürce rütbesi ikincidir; arzın hilkati ikinci ise de, tefekkürü birincidir. Yani evvelâ arzın tefekkürü, sonra semâvâtın tefekkürü lâzımdır.
Buna göre ثُمَّ ile اِسْتَوٰى arasında اِعْلَمُوا وَتَفَكَّرُواmukadderdir.
Takdir‑i kelâm: ثُمَّ اِعْلَمُوا وَتَفَكَّرُوا اَنَّهُ اسْتَوٰى‥ الخ ’dir.

Üçüncü Mes'ele

سَبْعَ kelimesi hakkındadır.
Ey arkadaş! Semâvâtın dokuz tabakadan ibaret olduğu, eski hikmetin hurâfelerinden biridir. Onların o hurâfevâri fikirleri, efkâr‑ı âmmeyi istilâ etmişti. Hattâ bazı müfessirler, bazı âyetlerin zâhirini onların mezheblerine meylettirmişlerdir.
Hikmet‑i cedîde ise, fezâ denilen şu boşlukta yalnız yıldızların muallak bir vaziyette durmakta olduklarına kàildir. Bunların mezhebinden semâvâtın inkârı çıkıyor. Ve bu iki hikmetin birisi ifrata varmışsa da ötekisi tefritte kalmıştır.
Şerîat ise, Cenâb‑ı Hakk’ın yedi tabakadan ibaret semâvâtı halketmiş olduğuna hâkimdir ve yıldızların da balık gibi o semâlar denizlerinde yüzmekte olduklarına kàildir.
Hadîs ise, semânın مَوْجٌ مَكْفُوفٌ ’den ibaret bulunduğunu emrediyor.
Şu hak olan mezhebin, altı mukaddime ile tahkîkatını yapacağız.
331
Birinci Mukaddime: Şu geniş boşluğun Esîr ile dolu olduğu, fennen ve hikmeten sâbittir.
İkinci Mukaddime: Ecrâm‑ı ulviyenin kanunlarını rabteden ve ziyâ ve harâretin emsâlini neşr ve nakleden fezâyı doldurmuş bir madde mevcûddur.
Üçüncü Mukaddime: Madde‑i Esîriyenin, yine Esîr olarak kalmak şartıyla, sâir maddeler gibi muhtelif teşekkülâtı ve ayrı ayrı nev'ileri vardır. Buhar ile su ve buzun teşekkülâtları gibi.
Dördüncü Mukaddime: Ecrâm‑ı ulviyeye dikkat edilirse, tabakaları arasında muhâlefet görünür. Evet, yeni teşekküle ve in'ikada başlamış milyarlarca yıldızlardan ibaret Kehkeşân ile anılan tabaka‑i Esîriye, sâbit yıldızların tabakasına muhâliftir. Bu da manzûme‑i şemsiyenin tabakasına ve hâkezâ yedi tabakaya kadar birbirine muhâlif tabakalar vardır.
Beşinci Mukaddime: Araştırmalar neticesinde sâbit olmuştur ki; bir maddede teşkil, tanzim, tesviyeler vâki olursa, birbirine muhâlif tabakalar husûle gelir. Bir mâdenden kül, kömür, elmas meydâna gelir; ateşten alev, duman husûle gelir. Müvellidü'l‑mâ ile Müvellidü'l‑humuzanın imtizacından su, buz, buhar tevellüd eder.
Altıncı Mukaddime: Şu müteaddid emârelerden anlaşıldı ki; semâvât, müteaddiddir. Şerîat Sâhibi de, yedidir demiştir; öyle ise yedidir. Maahazâ yedi, yetmiş, yediyüz sayıları Arab üslûblarında kesret için kullanılır.
Arkadaş! Pek geniş bulunan Kur'ân‑ı Kerîm’in hitâblarına, mânâlarına, işâretlerine dikkat edilmekle, bir âmîden tut bir velîye kadar bütün tabakàt‑ı nâsa ve umum efkâr‑ı âmmeye olan mürâatları, okşamaları fevkalâde hayrete, taaccübe mûcibdir.
332
Meselâ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ kelimesinden bazı insanlar hava‑i nesîmiyenin tabakalarını fehmetmiştir.
Öbür bazı da, arzımız ile arkadaşları olan hayatdâr küreleri ihâta eden nesîmî küreleri fehmetmiştir.
Bir kısım da seyyârât‑ı seb'ayı fehmetmiştir.
Bir kısım da manzûme‑i şemsiye içinde Esîrin yedi tabakasını fehmetmiştir.
Bir kısım da şu bildiğimiz manzûme‑i şemsiye ile beraber altı tane daha manzûme‑i şemsiyeyi fehmetmiştir.
Bir kısım da Esîrin teşekkülâtı, yedi tabakaya inkısam ettiğini fehmetmiştir.
Hülâsa: Herbir kısım insanlar, isti'dâdlarına göre feyz‑i Kur'ân’dan hisselerini almışlardır. Evet, Kur'ân‑ı Kerîm, bütün şu mefhûmlara şâmildir diyebiliriz.

Birinci Cümle

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا :
Bu cümlenin beş vecihle mâkabliyle irtibatı vardır:
Birinci Vecih: Evvelki âyet, vücûd ve hayat ni'metlerine işârettir. Bu âyet, bekà ve bekànın esbâb ve levâzımatına işârettir.
İkinci Vecih: Kur'ân‑ı Kerîm, vaktâ ki evvelki âyetle beşer için mertebelerin en yükseği olan rücûu isbât etti, sâmi'in zihnine şöyle bir suâl geldi: Şu zelîl insanların bu yüksek mertebeye liyâkatleri nereden gelmiştir?” Kur'ân‑ı Kerîm, bu cümle ile o suâli şöylece cevablandırmıştır: Bütün dünya dest‑i itâat ve teshìrine verilen insanın, elbette Hàlık’ının yanında büyük bir mevkii vardır.”
Üçüncü Vecih: Evvelki âyet beşer için haşir ve kıyâmetin vücûduna işâret etmesi, sâmi'ce güyâ; Beşerin ne kıymeti vardır ki onun saâdeti için kıyâmet kopacak?” diye vârid olan suâl bu âyetle; Arz bütün müştemilâtıyla istifadesi için yaratılan ve bütün envâ', itâat ve emrine verilen insan, netice‑i hilkattir. Elbette ve elbette onun saâdeti için kıyâmet kopacaktır.” diye cevablandırılmıştır.
Dördüncü Vecih: Evvelki âyet, kıyâmette esbâb ve vesâitin ortadan kalkmasıyla, insanın merci'i yalnız Cenâb‑ı Hakk’a münhasır kalacağına işâret etmiştir. Bu âyet ise, dünyada da insanın merci'‑i hakîkisi Cenâb‑ı Hakk’a münhasır olduğunu söylüyor. Zîra esbâb ve vesâitin arkasında, Kudretin şuâı görünür; te'sir O’nundur, esbâb ise perdedir.
333
Beşinci Vecih: Evvelki âyet, saâdet‑i ebediyeye işârettir. Bu âyet de, saâdet‑i ebediyenin insana verilmesini iktiza eden ve sebeb olan Cenâb‑ı Hak’tan sebkat etmiş fazl ve in'âma işârettir ki; kendisine arzın müştemilâtı ihsân edilmiş insanın, elbette saâdet‑i ebediyeye liyâkati vardır.

İkinci Cümle

ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ :
Bunun mâkabliyle cihet‑i irtibatı dörttür:
Birinci Cihet: Arz ve semâ, tev'em yani ikizdirler; birbirinden ayrılmazlar; zikirde, fikirde dâima beraber dolaşıyorlar. Bu cümleden evvelki cümlede arz zikredildiği gibi, bu cümlede de semâ zikredilmiştir.
İkinci Cihet: Beşerin arzdan istifadesini ikmal ve itmâm eden, ancak semâvâtın tanzimidir.
Üçüncü Cihet: Evvelki âyet, ihsân ve fazl delillerine işâret etmiştir. Bu âyet de, kudret ve azamete işâret ediyor.
Dördüncü Cihet: Bu cümle, beşerin istifadesi yalnız arza münhasır olmadığına, semâ dahi onun istifadesine teshìr edildiğine işârettir.

Üçüncü Cümle

﴿فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ :
Bu cümlenin mâkabliyle irtibatı, üç çeşittir:
1. كُنْ ile فَيَكُونُ arasındaki irtibat gibidir. Nasıl ki memurun husûlü كُنْ emrine bağlıdır; semâvâtın tesviyesi de, اِسْتَوٰى ’ya bağlıdır.
2. Kudretin taallukuyla irâdenin taalluku arasındaki irtibat gibidir. Yani; اِسْتَوٰى irâdenin taallukuna, tesviye de kudretin taallukuna benzer bir irtibattır.
3. Netice ile mukaddime arasında bulunan irtibat gibidir. Çünkü semâvâtın tesviyesi, mukaddimesi olan اِسْتَوٰى ’ya terettüb eder.
334

Dördüncü Cümle

﴿وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ :
Bu cümle mâkabliyle iki vecihle merbûttur:
Birinci Vecih: Bu cümledeki ilm‑i küllî, semâvâtın tanzim ve tesviyesine delil olduğu gibi, tanzim ve tesviyenin vücûdu da ilm‑i küllînin vücûduna delildir.
İkinci Vecih İse: Evvelki cümle kudret‑i kâmileye, bu cümle ise, küllî ve şümûllü ilme delâlet eder.
Cümlelerin nüktelerini beyân edeceğiz:
هُوَالَّذ۪ي… الخ : Bu cümle, mâkabliyle bağlı değildir. Ancak, müste'nife olup, beş suâl ile cevablarına işârettir ki, bundan önce beyân edildiğinden tekrarına lüzum yoktur.
﴿هُوَ الَّذ۪ي ’deki هُوَ mübtedâdır. اَلَّذ۪ي sılasıyla beraber haberdir. Bu cümlede mübtedâ ile haberin ta'rifleri tevhide işâret olduğu gibi, hasra da delâlet eder. Yani müştemilât‑ı arziyenin halkı Cenâb‑ı Hakk’a münhasır olduğu gibi, Hàlık’ı da yalnız Cenâb‑ı Hak’tır. Bu hasr, ﴿ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ cümlesinde اِلَيْهِ ’nin takdimiyle hâsıl olan hasra delildir. Yani müştemilât‑ı arziyenin halkı Cenâb‑ı Hakk’a münhasır olduğu için, kıyâmette merciiyet de Cenâb‑ı Hakk’a münhasırdır.اَلَّذ۪ي sılasıyla beraber haberdir.
Haberin aslı ve müstehakkı, nekre olmaktır. Burada mârife olarak gelmesi, hükmün zâhir ve ma'lûm olduğuna işârettir. Yani: Cenâb‑ı Hakk’ın müştemilât‑ı arziyenin Hàlık’ı olduğu ma'lûm ve zâhirdir.”
335
Menfaat için kullanılan لَكُمْ ’deki (ل) eşyanın hilkaten mübâh, helâl, menfaatli olarak yaratılıp, bazı ârızalardan dolayı haram olmuş olduklarına işârettir. Meselâ ağyârın malı, ismet‑i Şer'iye için haram olmuştur. İnsanın eti, hürmet ve kerâmet için; zehir, zarar için; lâşe eti, necâset için haram olmuşlardır.
Ve kezâ, herbir şeyde bir fâide, bir menfaat olduğuna remzdir.
Ve kezâ beşer için herşeyde bir menfaati bulunduğuna remzdir. Evet, hangi şey olursa olsun, beşere bir cihetten bir istifadeyi te'min eder, velev ibret almak için olsun.
Ve kezâ, arzın karnında istikbâl insanlarını intizar eden pek çok rahmetin hazine ve definelerinin bulunduğuna remzdir.