266
25. Âyetin Tefsiri
﴿وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًاۙ قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًاۜ وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ﴾
Yani: “Îmân eden ve iyi işler işleyen mü'minlere beşâret ver ki, altında nehirler akan Cennetler onlarındır. O Cennetlerden bir meyve yedikleri zaman; ‘Bu, bundan evvel yediğimiz meyvedir’ derler. Birbirine benzer bir sûrette rızıkları getirilip verilir. Ve o Cennetlerde, onlar için temiz kadınlar vardır. Ve onlar, o Cennetlerde de dâimî bir şekilde kalacaklardır.”
Arkadaş! Bu âyetin, evvelâ mâkabliyle olan irtibatından bahsedeceğiz. Şöyle ki:
Bu âyetin geçen âyetler ile mütefâvit çok irtibatları vardır. Yani mezkûr cümlelere doğru bu âyetten uzanıp giden muhtelif hatlar vardır. Bakınız, Kur'ân‑ı Kerîm’in bu âyetle işâret ettiği netice, îmânla amel‑i sâlihin semeresi, sûrenin başında mü'minlere yaptığı medh ü senâya bakıyor.
Ve yine sûrenin başında, kâfir ve münâfıklara yaptığı zemm ve tahkîrlerden sonra tuttukları yolun onları ebedî bir şekàvete sevkedeceğini beyân etmiştir. Bu âyetle, tasrîh ettiği saâdet‑i ebediyenin nurunu göstererek onların bu büyük ni'metleri kaybettiklerinden çektikleri hasretleri tezyîd ve arttırmıştır.
Ve yine ﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا﴾ ile emrettiği bir kısım dünya lezzetlerinin terkine bâis olan ibâdetten neş'et eden zahmet ve meşakkatlere karşı, bu âyetle Cennet’in kapısını açarak, Cennet’in lezâizini göstermekle mü'minlerin kalblerini tatmin ve te'min etmiştir.
Ve yine, teklifin esâsı ve îmânın birinci rüknü olan Tevhid’i, evvelce isbât etmiştir. Bu âyette dahi Tevhid’in semeresini ve rahmetin ünvânını Cennet ve saâdet‑i ebediye ile göstermiştir.
267
Ve yine, yukarıda Nübüvvet‑i Muhammediye (A.S.M.) ﴿اِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ… الخ﴾ âyetiyle işâret edilen i'câz ile isbât edilmiştir. Burada da, tebşîr ve inzar gibi nübüvvet vazifelerine lisân‑ı Kur'ân ile işâret edilmiştir.
Ve yine, yukarıda îâd (ايعاد) ve inzar (انذار); yani tahvif ve tehdidler yapılmıştır. Burada da va'dler, rağbetler, beşâretler yapılmıştır. Bunların arasındaki münâsebet, tezâdî bir münâsebettir.
Ve yine, nefsi ve vicdânı, aklın hükümlerine itâatlerini devam ettiren terğîb ve terhîb; yani ümîd ve korku hisleri lâzımdır. Bu hislerin vücûd bulup devam etmeleri ancak terğîb ve terhîb; yani ümîdlendirmek ve korkutmakla olur. Terğîb ve terhîbin devamı; ancak vicdânda mevcûd tahrîk edici bir âmirin vücûduyla olur. İşte bu âyetle, terğîb hissi uyandırılmıştır. Evvelki âyetler ile de, terhîb hissi tahrîk edilmiştir. Bu itibarla, aralarında tezâdî bir münâsebet vardır.
Ve yine, geçen âyetlerde Âhiret’in bir şıkkına, yani Cehennem’e işâret yapılmıştır. Bu âyette, ikinci şıkkı olan Cennet’ten haber verilmiştir. Bu itibarla, Âhiret’in her iki şıkkı da zikredilmiş bulunuyor.
Arkadaş! Cennet ve Cehennem; şecere‑i hilkatten ebede doğru uzanıp giden iki daldan tezâhür eden iki semeredir ve kâinâtın teselsülen gelmekte olan silsilelerinin iki neticesidir ve ebede doğru akıp giden kâinât seylinin iki mahzeni ve iki havuzudur.
Evet, Cenâb‑ı Hak, gayr‑ı mütenâhî hikmetler için bu âlemi, imtihana sahne yaptı; yine sonsuz hikmetler için tağayyürâta, tahavvülâta, inkılâblara mahal olmasını irâde etti ve yine, sonsuz gayeler için hayır ile şerri, nef' ile zararı, hüsün ile kubhu; hülâsa iyilikle kötülüğü karışık bir şekilde Cennet ve Cehennem’e tohum olmak üzere kâinâtın şu mezraasına serpti.
268
Evet, mâdemki bu âlem, nev'‑i beşerin imtihan meydânıdır ve müsâbaka yeridir; iyilikle kötülüğün birbirinden tefrik edilemeyecek derecede muhtelit ve karışık olmaları lâzımdır ki, insanların dereceleri tezâhür etsin. İmtihan ve tecrübe zamanları bittikten sonra, kötü insanlar:﴿وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ﴾ “Ey mücrimler! Bir tarafa çekiliniz!” diye olan tüy ürpertici, sâikavâri, şiddetli emr‑i İlâhî’ye ma'rûz kalacakları gibi; iyi insanlar da﴿فَادْخُلُوهَا خَالِد۪ينَ﴾ “Dâimî kalmak üzere Cennet’e giriniz!” diye olan Cenâb‑ı Hakk’ın mün'imâne, şefîkàne, lütûfkârâne emirlerine mazhar olacaklardır.
İnsanlar bu iki kısma ayrıldıktan sonra, kâinât da tasfiye ameliyâtına uğrayacak. Kötülüğü, şerri, zararı tevlîd eden maddelerin bir tarafa çekilmesiyle Cehennem’in; iyiliği, hayrı, nef'i doğuran maddelerin de diğer tarafa çekilmesiyle Cennet’in techizâtları ikmal edilecektir.
269
Mukaddime
Bu âyet, mâkabliyle beraber kıyâmete, haşre işâret eder. Binâenaleyh, bu mes'elede nazara alınacak “dört nokta” vardır.
Birincisi: Âlemin imkân‑ı harâbiyetiyle ölümüdür.
İkincisi: Harâbiyetin vukû'a gelmesidir.
Üçüncüsü: Tamir ve ihyâsıdır.
Dördüncüsü: Tamirinin imkânı ve vukû'udur.
Evvelâ
Harâbiyet‑i âlem imkân dâiresinde olup olmadığından bahsedeceğiz.
Evet, âlemde tekâmül kanunu vardır. Bu kanuna tâbi olan, neşv ü nemâ kanununa dâhildir. Bu kanuna dâhil olanın bir ömr‑ü tabîisi vardır. Ömr‑ü tabîisi olanın, ecel‑i fıtrîsi vardır; ecelin pençesinden kurtulamaz.Evet, kâinâtın ihtiva ettiği envâ'ın ve bu envâ'ın ihâta ettiği efrâdın kısm‑ı ekserîsi bu kanunlara tâbidirler. Binâenaleyh, âlem‑i sağîr denilen insan, ölümden ve harâbiyetten kurtulamadığı gibi; insan‑ı kebîr denilen âlemin de, ölümden necâtı yoktur. Ve kezâ, kâinâtın bir ağacı ölümden, dağılmaktan halâs olmadığı gibi, şecere‑i hilkatten olan kâinât silsilesinin de harâbiyetten kurtuluşu yoktur. Evet, eğer kâinât ömr‑ü fıtrîsinden evvel haricî bir tahribâta veya Sâni'i tarafından bir hedm ve kıyâmete ma'rûz kalmasa bile, fennî bir hesab ile kâinâtın öyle bir günü gelecektir ki, ﴿اِذَا السَّمَٓاءُ انْشَقَّتْ﴾﴿اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ﴾﴿وَاِذَا النُّجُومُ انْكَدَرَتْ﴾ gibi âyetlere mâsadak olacaktır ve insan‑ı kebîr denilen koca kâinât, şu boşluğu sekerâtının bağırtılarıyla dolduracaktır.
270
İkinci Nokta
Harâbiyet‑i âlemin vukû'a geleceğidir. Evet, bütün semâvî dinler, âlemin harâb olacağında müttefiktirler. Hem herbir fıtrat‑ı selîme, âlemin öleceğine şehâdet eder. Ve kâinâtta gözle görünen şu kadar nev'î, ferdî, yevmî, şehrî, senevî tağayyürât, tahavvülât, inkılâbların yalnız işâretleriyle değil, sarâhatleriyle, kıyâmetin geleceği sâbittir. Eğer bu icmâl ile kanâat hâsıl edemediysen bir parça izâhat verelim.
Arkadaş! Kâinât dediğimiz şu apartman‑ı İlâhî; öyle ulvî, yüksek, derin, ince nizâmlara tâbi ve öyle acîb, garîb râbıtalara bağlıdır ki, eğer bir duvarı veya bir taşı, “Yerinden çık!” emrine hedef olsa; derhâl âlem, ölüm hastalığına düşer, sekerâta başlar; yıldızlar arasında müsâdemeler, ecrâm arasında muhârebeler vukû'a gelir. Şu gayr‑ı mütenâhî boşluk, pek şiddetli sayhalar, pek dehşetli sâikalar, pek korkunç sesler, sadâlar, gürültüler ve gümbürtülerle dolar.
Evet, insan‑ı kebîrin ölümü, küçük bir ölüm değildir. Sekerâta başladığı zaman, milyarlarca kürelerin çarpışmasından husûle gelen fırtınanın, ne tasavvuru ve ne ta'rifi ve ne de görülmesi imkân dâiresinde değildir.
İşte bu şiddetli ölüm ile hilkat bayılır, kâinât yayılır, hilkatin yağı ayranı birbirinden ayrılır; Cehennem, maddesiyle, aşîretiyle bir tarafa çekilir; Cennet de letâfetiyle, lezâiziyle ve bütün güzel unsurlarıyla tecellî ve incilâ eder.
S — Kâinât, ilk yaratılışında ebede elverişli olarak sâbit bir şekilde yaratılsaydı; böyle tağayyürâtlı, inkılâblı, mâil‑i inhidam bir sûrette yaratılıp, bilâhare tahribden sonra ebediyete kàbil, metîn bir şekilde yapılmasından daha iyi ve daha kısa olmaz mıydı?
C — Vaktâ ki Cenâb‑ı Hak, hikmet‑i ezeliye ile inâyet‑i ezeliyenin iktizasınca, insanların kàbiliyetlerinin tezâhürünü ve isti'dâdlarının neşv ü nemâsını irâde etmekle, nev'‑i beşeri imtihan ve tecrübeye tâbi tuttu, zararları, menfaatlere kattı, şerleri hayırların içine attı, güzellikleri çirkinliklerle cem'etti; hepsini birbirine karıştırarak kâinâtın hamuru ile beraber yaratılış teknesinde yoğurduktan sonra, kâinâtı tağayyür, tebeddül, tekâmül kanunlarına tâbi tuttu.
271
Vaktâ ki imtihan perdesi kapanır ve tecrübe zamanı nihâyet bulur ve kâinât tarlasının vakt‑i hasadı hulûl eder; Sâni'‑i Hakîm, inâyetiyle, birbiriyle karışık yoğurduğu zıdları tasfiye eder, içlerinden tağayyürü doğuran esbâbı ayırır ve ihtilâf maddelerini tefrik eder. Sonra Cehennem, ebede elverişli olarak metîn ve kavî bir cisimle teşekkül ederek, وَامْتَازُوا hitâbına hedef olur, Cennet ise, esâsâtıyla beraber ebedî ve muhkem bir şekilde tecellî eder ve müncelî olur.
Evet gerek Cehennem’i, gerek Cennet’i teşkil eden eczâ ve maddeler arasında, münâsebet vardır; zıddiyet yoktur. Münâsebet, intizamın şartıdır; nizâm da, devama sebebdir. Ve kezâ, bu iki menzilin halkı da ebedî oldukları için, vücûdlarını teşkil eden eczâ, tağayyüre ma'rûz değildir. Çünkü, dünyadaki cisimlerinin terkîb ve tahlilleri arasında muvâzene yoktur. Yani cisim bünyelerine girenlerin, çıkanların arasında nisbet yoktur. Onun için inhilâle yüz tutarlar. Fakat Âhiret’teki cisimlerin yapılışı öyle değildir. Eczâları arasında tam mânâsıyla muvâzene vardır ki, inhilâle mahal kalmaz.
Üçüncü ve Dördüncü Noktalar
Yani dünyanın ikinci tamiriyle haşrin vukû'udur.
Evet, tevhid ve nübüvvetin isbâtları, yalnız delil‑i naklî ile sahîh değildir. Çünkü devir lâzım gelir.
272
Evet, Kur'ân ve Hadîs’ten ibaret olan naklî delillerin sıhhati, nübüvvetin sıhhat ve sıdkına bağlıdır. Eğer nübüvvet de delil‑i naklî ile isbât edilirse, muhâl lâzım gelir. Bunun için, Kur'ân‑ı Kerîm, tevhid ile nübüvveti delâil‑i akliye ile isbât etmiştir. Amma haşir mes'elesinin hem aklî hem naklî deliller ile isbâtı sahîhtir.
Delil‑i aklî ile isbâtı ﴿وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ﴾ âyet‑i kerîmesinin bahsinde beyân edilmiştir. Hülâsası: Vücûdlarında şek ve şübhe olmayan nizâm, rahmet ve ni'met, ancak ve ancak haşrin gelmesiyle ve ikinci bir hayatın tahakkuku ile nizâm, rahmet, ni'met olabilirler. Eğer haşir gelmezse ve ikinci bir hayat tahakkuk etmezse, bunları esmâü'l‑ezdâddan addetmek lâzım gelir.
Delil‑i naklî ise: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân ile bütün enbiyâ, haşrin geleceğine ittifak etmişlerdir.
Aklî ve naklî deliller ise: Fahreddinü'r‑Râzî’nin tefsirinde, bu kabîl delilleri bildiren âyetler beyân edilmiştir.
Hülâsa; bilhassa hayvanat ve nebâtâtta dâima vukû'a gelen haşirlere dikkat edip teemmül eden adam, elde edeceği müteferrik emârelerle haşrin vukû'una, hads ile, yani bir sür'at‑i intikal ile hükmedecektir.
Şimdi Bu Âyetin Cümlelerini Birbirine Bağlayan Münâsebetlere Gelelim.
Evet, bu âyetin cevherlerini nazmeden ve cümlelerinin silsilesine medâr‑ı bahs olan nokta, “saâdet”tir. Şöyle ki: Saâdet‑i ebediye, iki kısımdır.
Birinci ve en birinci kısmı: Allah’ın rızâsına, lütfuna, tecellîsine, kurbiyetine mazhar olmaktır.
273
İkinci kısmı ise, saâdet‑i cismâniyedir. Bunun esâsları; mesken, ekl, nikâh olmak üzere üçtür. Ve bu üç esâsın derecelerine göre, saâdet‑i cismâniye tebeddül eder. Ve bu kısım saâdeti ikmal ve itmâm eden, hulûd ve devamdır. Çünkü saâdet devam etmezse, zıddına inkılâb eder.
Birinci kısım saâdetin aksâmı, tafsîlden müstağnîdir veya gayr‑ı kàbildir.
İkinci kısım saâdetin aksâmı ise: Evet, “mesken”in en latîfi, en câzibedâr şekli; etraf‑ı erbaası türlü türlü gül ve çiçekler ile müzeyyen, bağ ve bahçelerle muhât, altında sular, nehirler akan kasır ve köşklerdir. Evet, câmid kalbleri aşk ve şevkle ihyâ eden; sönmüş olan rûhları şen ve şâd eden; şâirlere sermâye olarak şâirâne teşbihleri, temsîlleri, üslûbları ilhâm eden, sular ile hadravât ve nebâtâttır.
Saâdetin ikinci esâsı olan “ekl” ise; me'külât (yiyecek) kuvvet verdiği cihetle, en iyisi, en lezîzi, me'lûf olan kısımdır. Yani, insana garîb, vahşî olmayan şeylerdir. Çünkü ülfetle, o ni'metin derece‑i kıymeti bilinir. Lezzet verdiği cihetle de lezzetin en büyük lezzeti, teceddüd ve tebeddülündedir. Ve kezâ, ekl lezzetini ikmal eden esbâbdan biri de, o rızkın, kendi amelinin ücreti olduğunu bilmektir. İkinci bir sebeb de, o rızkın menba'ının dâima göz önünde hazır bulunmasıdır ki, kalbi mutmain olsun, rızık için telâş etmesin.
Saâdetin esâslarından “nikâh” ise: Evet, insanın en fazla ihtiyacını tatmin eden, kalbine mukâbil bir kalbin mevcûd bulunmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini mübâdele etsinler ve lezâizde birbirine ortak, gam ve kederli şeylerde de yekdiğerine muâvin ve yardımcı olsunlar.
Evet, bir işte mütehayyir kalan veya bir şeye dalarak tefekkür eden adam, velev zihnen olsun, ister ki; birisi gelsin, kendisiyle o hayreti, o tefekkürü paylaşsın. Kalblerin en latîfi, en şefîki, “kısm‑ı sânî” ile tâbir edilen kadın kalbidir. Fakat kadın ile rûhî imtizacı (geçimi) ikmal eden, kalbî ünsiyet ve ülfeti itmâm eden, sûrî ve zâhirî olan arkadaşlığı samîmîleştiren; kadının iffetiyle, ahlâk‑ı seyyieden temiz ve pâk bulunması ve çirkin ârızalardan hàlî olmasıdır.
274
S — Yiyecek, içecek, şahsî vücûdu ibkà etmek içindir. Çünkü vücûddan eriyip ayrılan şeylerin yerini doldurup tamir etmek, yemek ve gıdâ ile olur. Nikâh da, nev'in bekàsı içindir. Hâlbuki Âhirette eşhâs ebedî olduğundan, vücûdlarında eriyip ayrılan bir şey yoktur ki gıdâya ihtiyaç olsun ve Âhirette tenâsül yoktur ki nikâha lüzum olsun?‥
C — Yemek, içmek ve nikâhın fâideleri, yalnız bekàya ve tenâsüle münhasır değildir. Evet; şu elemli, kederli âlemde onlarda pek büyük lezzet ve fâideler olsun da, lezzetler yeri olan âlem‑i saâdette ne için daha nezîh lezzet ve fâideleri olmasın?‥
S — Bu âlemde lezzet, elemin def'inden hâsıl olur. Hâlbuki Âhirette elem yoktur?
C — Elemin def'i, lezzetin sebeblerinden biridir. Yoksa lezzet, ona münhasır değildir.
Ve kezâ, âlem‑i ebedînin bu âleme benzetilmesi, kıyâs‑ı maa'l-fârıktır. Yani, aralarında çok farklar bulunduğundan, birbirine benzemez. Cennet ile Horhor bahçesinin (Hâşiye) arasında ne nisbet varsa, Cennet’in lezzetleriyle dünyanın lezzetleri arasında da aynı o nisbet vardır. Cennet’in, Horhor bahçesinden dereceleri ne kadar çok yüksek ise, uhrevî lezzetler de dünya lezzetlerine göre öyledir. Her iki âlem arasında bu büyük tefâvüte, İbn‑i Abbâs, لَيْسَ فِي الْجَنَّةِ اِلَّا اَسْمَائُهَا cümlesiyle işâret etmiştir. Yani: “Cennet’te, dünya meyvelerinin yalnız isimleri vardır.” Yani isimleri birdir, fakat lezzetleri ayrıdır.
Cennet’te Lezzetin Devamı Mes'elesi İse: Evet, lezzetin hakîki lezzet olması, zevâl görmeyip devam etmesindendir. Zîra elemin zevâli lezzet olduğu gibi, lezzetin zevâli de elemdir; hattâ zevâlinin tasavvuru bile elemdir. Evet bütün mecâzî âşıkların enînleri, bağırıp çağırmaları, bu kısım elemdendir ve bütün dîvânlarıyla yaptıkları ağlamalar, vâveylâlar, hep mahbûbların firâk ve zevâllerinin tasavvurundan neş'et eden elemdendir.
275
Evet, pek çok muvakkat lezzetler var ki, zevâlleri dâimî elemleri intac ettiği gibi; çok elemlerin zevâli de, lezîz lezzetlere bâis olur. Lezzet ve ni'met ise, devam etmek şartıyla lezzet ve ni'met sayılabilir.
Hülâsa: İnsan, ebed için yaratılmıştır. Onun hakîki lezzetleri, ancak mârifetullâh, muhabbetullâh, ilim gibi umûr‑u ebediyededir.
Bu âyetin cümleleri arasındaki râbıtaları gördük.
Şimdi, Cümlelerinin İşgal Ettikleri Yerler ile Münâsebetlerine Bakacağız:
Evet, ﴿وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ﴾ bu cümlenin, bu mevki ile münâsebeti:
Evet, Cenâb‑ı Hak, ibâdeti teklif etti ve nübüvveti isbât etti ve Peygamberimizi (A.S.M.) tebliğ‑i umûra memur yaptı ve dünyevî bazı lezzetlere cevâz vermeyen ve meşakkatleri tazammun eden ibâdete mü'minlerin imtisallerini te'min etmek için, mü'minlere va'd buyrulan tebşîrleri tebliğ etmeyi Resûl‑i Ekrem’e (A.S.M.) emretti. Çünkü O Hazret (A.S.M.) inzar ve tahvife (korkutma) memur olduğu gibi; Allah’ın rızâsını, lütfunu, kurbiyetini ve saâdet‑i ebediye gibi tebşîratını da tebliğe memurdur.
﴿اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي﴾ :
İnsanın ihtiyacât‑ı zarûriyesi içinde en evvel lâzım olan, mekân ve meskendir.Mekânın en güzeli, nebâtât ve eşcâra müştemil olan yerlerdir ve en latîfi, nebâtları arasında suların mecrâsı olan bahçelerdir ve en kâmil kısmı, ağaçlarının arasından akan nehirlerinin çoklukla bulunmasıdır. Kur'ân‑ı Kerîm, bu kısma ﴿تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ﴾ cümlesiyle işâret etmiştir.
276
Meskenden sonra insanın en fazla muhtaç olduğu; cismânî lezzetlerden yiyecek, içecektir. Bu kısma da نَهْر، جَنَّة kelimeleriyle işâret edilmiştir.
Sonra rızkın en ekmeli, me'lûf olan kısımdır ki, derece‑i kıymeti bilinsin. Meyvelerin lezzeti, teceddüd ve tebeddülündedir; lezzetin en sâfîsi, hazır ve yakın olanıdır ve en lezîzi, amelinin ücreti olduğunu bilmektir. Kur'ân‑ı Kerîm, bu kısma da﴿كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًاۙ قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ﴾cümlesiyle işâret etmiştir.
مِنْ قَبْلُ : Yani; “Bundan önce yediğimiz meyvelerdir veya dünyada yediğimiz meyvelerdir.” Çünkü Cennet’in meyveleri; birbirine benzediği gibi, dünya meyvelerine de zâhiren benzerler.
﴿وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًا﴾ : Yani; “Rızıkları birbirine müteşâbih olarak getirilir.” Hadîste de vârid olduğuna göre, Cennet’in meyveleri renkçe birdir; amma tatları, ta'mları bir değildir. Bu cümlede mechûl sîgasıyla zikredilen اُتُوا kelimesinden anlaşıldığı gibi, rızkın insana götürülmesi, büyük bir şeref ve kerâmete delâlet ettiğinden, büyük bir lezzeti intac ediyor.
277
﴿وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ﴾ : Mesken ve me'kelden sonra insanın en ziyâde muhtaç olduğu, eşidir. Bu ihtiyacının Cennet’te te'min edilmiş olduğuna, bu cümle ile işâret edilmiştir. Evet insan, bir refîkaya veya bir refîka muhtaçtır ki, tarafeyn, aralarında, hayatlarına lâzım olan şeyleri muâvenet sûretiyle yapabilsinler ve rahmetten neş'et eden muhabbet iktizasıyla, yekdiğerinin zahmetlerini tahfif etsinler ve gamlı, kederli zamanlarını, ferâh ve sürûra tebdil edebilsinler. Zâten dünyada insanların tam ünsiyeti, ancak refîkasıyla olur.
﴿وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ﴾ : İnsan bir ni'mete veya bir lezzete mazhar olduğu zaman, en evvel fikrini bozan, vesvese veren; o ni'metin veya o lezzetin devam edip etmeyeceği düşüncesidir. Bu vesveseli düşünceye mahal kalmamak üzere Kur'ân‑ı Kerîm, bu cümle ile onların ezvâcıyla, lezâiziyle beraber Cennet’te ale'd‑devam kalacaklarını tebşîr etmekle, o kederli düşünceden kurtarmıştır.
Bu Âyetteki Cümlelerin Sadeflerinde Bulunan Cevherleri Göstereceğiz:
﴿وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ﴾ cümlesinin başında bulunan وharf‑i atıftır. Atfın her iki tarafı arasında münâsebet lâzımdır. Hâlbuki burada tebşîr ile mâkabli arasında münâsebet görünmüyor. Ancak mâkablinde inzar vardır. Öyle ise bu tebşîr, o mâkablinden tereşşuh eden inzara atıftır.
بَشِّرْ : “Beşâret” tâbiri; Cennet’in, Cenâb‑ı Hakk’ın fazl‑ı kereminden bir hediye‑i İlâhiye olup, amelin ücreti mukâbilinde vâcib bir hak olmadığına işârettir. Çünkü hak ve ücretin verilmesi, beşâretle tâbir edilemez. Buna binâen, yapılan ibâdet, Cennet için olmamalıdır.
Tebşîrin sîga‑i emir kıyafetiyle zikri, tebliğin takdirine işârettir. Çünkü Resûl‑i Ekrem (A.S.M.), tebliğe memurdur; tebşîre mükellef değildir. Takdir‑i kelâm; “Müjdeleyerek tebliğ et.” demektir.
278
S — اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا : Bu sıla ve mevsûle tâbiri, ism‑i fâil sîgası olan اَلْمُؤْمِن۪ينَ ’den daha uzun olduğu hâlde neye işârettir?
C — Sûrenin başında tafsîlen zikredilen اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ olan sıla ve mevsûle işârettir ki; orada yapılan tafsîl, burada yapılan icmâle beyân olsun.
S — Sûrenin başında اَلَّذ۪ينَ ’nin sıla denilen dâhil olduğu cümle, muzârî sîgasıyla zikredildiği hâlde, burada mâzi sîgasıyla zikredilmiştir. Esbâbı nedir?
C — Orada makam, îmân ve amele teşvik ve medih makamıdır. Buna münâsib, muzârî sîgasıdır. Burada makam, mükâfât ve ücreti vermek makamıdır. Buna da münâsib, mâzi sîgasıdır. Çünkü ücret, hizmetten sonra verilir.
وَعَمِلُوا : Bu (و) harf‑i atıftır. Atfın tarafeyni arasında münâsebet lâzım olduğu gibi, mugâyeret de lâzımdır. Burada aralarında bulunan mugâyeret, Mezheb‑i İ'tizâl’in hilâfına, amelin îmâna dâhil olmadığına ve amelsiz îmânın da kâfî gelmediğine delâlet ettiği gibi; عَمَلْ tâbiri de, tebşîr edilenin ücret gibi olduğuna işârettir.
279
اَلصَّالِحَاتِ : Bu kelime, bir şey ile takyid ve tahsîs edilmeyerek, mutlak ve mübhem bırakılmıştır. Mısır Müftüsü Şeyh Muhammed Abduh’un telâkkisine göre: “İyi şeyler mânâsında olan صَالِحَاتِ kelimesi, beyne'n‑nâs meşhûr ve ma'lûm olduğundan, mutlak bırakılmıştır.”
Ben de diyorum ki; sûrenin başına i'timâden burada mübhem bırakılmıştır. Çünkü, sûre başında zikredilen ﴿يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ﴾ âyeti buradaki صَالِحَاتِ ’yi beyândır.
﴿اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ﴾ :
Bu âyetten maksad, mükâfâttan neş'et eden neş'eli lezzet ve sürûrdur. Bu maksadın takviyesine işâret eden kayıdlar:
1. اَنَّ ’nin te'kidi.
2. ل “lâm”ın ihtisàsı.
3. لَهُمْ ’ün takdimi.
4. “Cennet”in, cem'iyle tenkîri.
5. “Cereyan”ın zikri.
6. تَحْت ile beraber مِنْ ’in zikri.
7. “Nehir” tâbiriyle ta'rifidir.
Bu kayıtların o maksadın tahakkukuna çalıştıklarına bir parça izâhat vereceğiz. Şöyle ki:
280
Pek büyük bir şey tebşîr edildiği zaman, akıl tereddüd eder, inanamaz; inandırmak için te'kide ihtiyaç olur. Ve kezâ, neş'e ve sürûr makamları, evhâmdan hàlî olmalıdır. Çünkü ednâ bir vehimle, sürûr zâil olur. Buna binâen, burada o büyük tebşîrat, اَنَّ ile te'kid edilmiştir ki; hem akıl inansın, hem o sürûru izâle edecek hiçbir evhâm kalmasın. Ve kezâ, bu tebşîratın yalnız bir va'dden ibaret olmayıp, bir hakikat olduğuna işârettir.
İhtisàsı ifâde eden لَهُمْ ’deki (ل) tebşîr edilen şeyin onlara mahsûs ve onların mülkü ve onların fazlî istihkakları olduğuna delâlet eder ki; lezzetleri tamam, sürûrları müzdâd olsun. Ve illâ, bir pâdişah, bir fakiri misâfir ederse; mâdem o misâfirlik ve o sohbet ebedî değildir, kıymeti yoktur.
لَهُمْ ’ün takdimi hasrı ifâde ettiğinden, beyne'n‑nâs, Cennet’in onlara tahsîs kılındığına ve dolayısıyla ehl‑i nârın da perîşan hâllerini onların gözleri önüne götürmeye sebeb olduğuna delâlet eder. Ve bu itibarla Cennet’in lezzeti artar ve kıymeti tezâhür eder.
Cennet’in cem'i, Cennetlerin taaddüdüne ve amellere göre Cennet’in mertebelerine işârettir.
Ve kezâ, Cennet’in herbir cüz'ü, Cennet gibi bir Cennet olduğuna ve herbir mü'mine düşen kısım, büyüklüğüne nazaran tam bir Cennet gibi göründüğüne işârettir.
Cennet’in tenkîri ise, güzelliğinin kàbil‑i ta'rif ve tavsif olmadığına veya sâmi'lerin iştihâ ve istihsânlarının fevkalâdeliğine işârettir.
281
تَجْر۪ي : Bahçelerin en güzeli, içinde suyu bulunanlardır. Bunların da en güzeli, içlerinden suları akanlardır. Bunların da en iyisi, akıntısı devamlı olanlardır. İşte cereyanın sîga‑i muzârî kıyafetinde zikredilmesi, o cereyanları tasvir etmekle, devamlı olduğuna işârettir.
مِنْ تَحْتِهَا : Hadravât (yeşillik) ve nebâtât içinde cereyan eden suların en iyisi; nebeân sûretiyle bahçenin içinden çıkmakla yüksek köşklerin altından kendine mahsûs terennümatıyla geçen, eşcâr ve nebâtâta dağılan sulardır. مِنْ تَحْتِهَا kelimesi, bu kısım sulara işârettir.
اَلْاَنْهَارُ : Suların çokluğu, bahçelere daha ziyâde menfaat, revnâk ve güzellik verir.Kezâlik, küçük küçük arklardan tecemmu' eden nehirler, daha güzel manzaraları teşkil eder. Bilhassa suları berrak, zülâl, tatlı, soğuk olursa; fevkalâde bir kıymet, bir lezzet veriyor. İşte اَلْاَنْهَارُ kelimesi, cem'iyle, ta'rifiyle, maddesiyle bu çeşit sulara işâret eder.
﴿كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًاۙ قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ﴾ :
Bu büyük cümle, çok küçük küçük cümleleri tazammun etmiştir. Evet bu cümle, mâkabliyle bağlı değildir; müste'nifedir; vazifesi mukadder bir suâli cevablandırmaktır. Mukadder suâl ise, sekiz suâlin memzûc ve mâcunudur. Şöyle ki:
282
Vaktâ ki îmân edenler ve amel‑i sâlih işleyenler, Cennet gibi yüksek bir meskenle tebşîr edildiler, birdenbire sâmi'in zihnine geldi:
“Acaba o meskende rızık olacak bir şey var mıdır?
Varsa, o rızık nereden hâsıl olur ve nereden gelir?
O rızıklar o Cennet’ten hâsıl olduğu takdirde, nesinden neş'et ediyor?
Semerâtından meydâna gelirlerse, dünya semerâtına benzerler mi?
Benzediği takdirde, birbirine de benzerler mi?
Birbirine müşâbih olurlarsa, tatları bir midir, yoksa ayrı ayrı mıdır?
Tatları muhtelif olduğu takdirde, koparıldıkları zaman yerleri boş mu kalır, yoksa derhâl dolar mı?
Tebeddül ettikleri takdirde, devamlı mıdırlar?
Devamlı iseler, onları yiyenler sevinirler mi?
Sevindikleri zaman ne derler?‥”
Arkadaş! Bu suâlleri avucuna koy. Ben de bu cümleleri açar, içlerine bakarım. Sen de dikkat et, bakalım mutâbık olacak mıdır?
كُلَّمَا kelimesi, devam ve tahkîke delâlet eder.
رُزِقُوا sîga‑i mâzisiyle, vukû'unun tahakkukuna delâlet ettiği gibi, maddesiyle de dünyadaki rızıklarını ihtar eder. Ve binâ‑i mechûl sîgasıyla zikri, o rızkta meşakkatin bulunmamasına ve onların (ağalar ve beyler gibi) rızıkları ayaklarına geldiğine delâlet eder.
مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ denilmektense مِنْ ثَمَرَاتِهَا denilmiş olsaydı, daha muhtasar ve daha güzel olurdu. Fakat mezkûr suâllerden iki suâle cevab olduğundan, مِنْهَا ayrı, مِنْ ثَمَرَةٍ ayrı söylemek icâb etmiştir.
283
مِنْ ثَمَرَةٍ ’deki tenkîr, ta'mîmi ifâde ettiği cihetle, Cennet’in bütün semereleri rızık olmaya şâyân olduğuna işârettir.
رِزْقًا kelimesinin tenkîri ise, açlığı gidermek için yediğiniz, gördüğünüz rızık olmadığına işârettir.
قَالُوا tefâul bâbının mânâsı olan şirketi andırıyor. Yani: “O rızkın acîb keyfiyetinden ettikleri taaccüb ve istiğrabı birbirine söylemeye başladılar.”
﴿هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ﴾ : Bu cümlede mübhem bırakılıp, beyân edilmeyen “rızık” kelimesinin dört mânâya ihtimali vardır.
Birincisi: Rızıktan maksad, amel‑i sâlihtir. Yani: “Bu dâr‑ı dünyada rızık olarak bize nasîb kılınan, amel‑i sâlih, yani, şimdi yediğimiz rızıklar dünyada yaptığımız amel‑i sâlihin neticesidir.” Yani amel ile ceza arasında o kadar ittisal (bağlılık) vardır ki; sanki dünyadaki amel, Âhirette tecessüm edip sevâb kesilmiştir. Onların sevinçleri, bu noktadan hâsıl olmuştur.
İkincisi: Rızıktan maksad, dünyanın taam ve yemekleridir. Yani: “Dünyada rızık olarak bize verilen taamlar, bunlardır. Amma zevkleri, tatları arasında dağlar kadar fark vardır.” İşte onların istiğrabları bu noktadandır.
Üçüncüsü: Bu semereler, biraz evvel yediğimiz semereler gibidir; amma sûretleri bir, mânâları, tatları ayrıdır. Demek sûreten, şeklen bir olduklarından, ülfet lezzetini veriyor; tatlarının ayrı olmasıyla da teceddüd lezzeti hâsıl oluyor. İşte sevinçleri bu noktadandır.
Dördüncüsü: Hemen şimdi yediğimiz meyveler, bu dallardaki meyvelerdir. Demek bir meyve koparıldığı zaman, yeri boş kalmıyor, derhâl yerine bir meyve peydâ olur. İşte bundandır ki, Cennet’in meyvelerinde noksaniyet olmuyor.
284
﴿وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًا﴾ : Bu cümle, i'tirâziyedir. Yani, yeni bir hükmü ifâde etmek için zikrine lüzum olmadığı hâlde ﴿هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ﴾ cümlesindeki hükmü tasdik ve illetini beyân etmek üzere, evvelki cümleye bir zeyl ve bir fezleke olarak zikredilmiştir.
Binâ‑i mechûl sîgasıyla اُتُوا ’nün zikredilmesi, ehl‑i Cennet’in işleri, hademeleri tarafından görülmekte olduğuna işârettir.
مُتَشَابِهًا : Yani zâhiren ve şeklen bir olduğundan, ülfet lezzetini veriyor; bâtınen ve ta'men de ayrı olduğu cihetle, teceddüd lezzetini veriyor. Bu itibarla مُتَشَابِهًا kelimesi, her iki lezzeti îmâ ediyor.
﴿وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ﴾ : Bu cümle ﴿لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي… الخ﴾ cümlesine atıftır. Atfın tarafeyni arasında lâzım olan münâsebetin iktizasınca takdir‑i kelâm şöyle olsa gerektir: “Onlar, kendi cisimleri için bir meskene muhtaç oldukları gibi, kadınları için de bir meskene muhtaçtırlar.”
لَهُمْ kelimesi ihtisàsı ifâde ettiği cihetle, o ezvâcın, onların mülkü ve onlara mahsûs olduklarına delâlet ettiği gibi; dünya kadınlarından başka حُورٌ ع۪ينٌ ile tâbir edilen bir kısım kadınlar da onlar için yaratılmış olduğunu îmâen gösteriyor.
285
ف۪يهَا Cennet, o kadınlara zarf ve mesken olduğundan anlaşılır ki, o kadınlar, o yüksek Cennet’e lâyıktırlar ve aynı zamanda Cennet derecelerinin yüksekliği nisbetinde onların hüsünleri de yükseliyor.
Ve kezâ, Cennet’in de onlar ile müzeyyen olduğuna gizli bir îmâ vardır.
مُطَهَّرَةٌ tef'îl bâbından ism‑i mef'ûl olduğundan, her hâlde tathîr edici bir fâil vardır. O fâil de, ancak yed‑i Kudrettir. Binâenaleyh, yed‑i Kudretin tathîr ve tenzîh ettiği kadınların tavsifleri, kàbil değildir.
Ve kezâ, مُطَهَّرَةٌ kelimesi müteaddî olduğuna nazaran, o kadınların taharetleri kendilerinden olmayıp, başkasından onlara sirâyet etmiş olduğu anlaşılır. Binâenaleyh, dünya kadınları da Cennet’e girdikten sonra, bir tetahhur ve tasfiye ve tasaykul ameliyâtıyla güzellikte hûrilerin derecelerine çıkacaklarına delâlet eder.
﴿وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ﴾ : Yani: “Onlar da, ezvâcları da, Cennet de, Cennet’in lezâizi de hep ebedîdirler.”
286
26‑27. Âyetlerin Tefsiri
﴿اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْي۪ٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَابَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَاۜ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۚ وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَا ذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًاۢ يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يرًا وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يرًاۜ وَمَا يُضِلُّ بِه۪ٓ اِلَّا الْفَاسِق۪ينَۙ ❋ اَلَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ۖ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ﴾
Gayet kısacık bir meâli; yani: “Cenâb‑ı Hak, kullarını irşad ve îkaz etmek üzere, sivrisinek gibi hakîr, kıymetsiz bir hayvanla veya bir mahlûkla misâl getirmeyi, kâfirlerin keyfî için terketmez. Îmânı olanlar, onun, Rablerinden hak olduğunu bilirler. Amma kâfirler, ‘Allah bu gibi hakîr misâllerden neyi irâde etmiştir’ diyorlar. Allah, onun ile çoklarını dalâlete atar ve çoklarını da hidayete götürür. Fakat fâsıklardan mâadâ dalâlete attığı yoktur. Fâsıklar da ol adamlardır ki; Allah’ın tâatinden hurûcla, mîsâk‑ı ezelîden sonra ahidlerini bozarlar ve Allah’ın akrabalar arasında veya mü'minler beyninde emrettiği hatt‑ı muvâsalayı keserler; yeryüzünde işleri ifsaddır; dünya ve âhirette zarar ve hüsrâna ma'rûz kalan ancak onlardır.”
Bu âyetin de sâir arkadaşları gibi mevzû‑i bahs olacak vücûh‑u irtibatı ve cihât‑ı nazmiyesi üçtür. Maahazâ, bu âyetin meâli, hem mâkabline, hem mâba'dine, hem Kur'ânın tamamına bakıyor.
287
Mâba'dine Olan Vech‑i İrtibatı:
Evet, vaktâ ki Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân; sinekten, ankebûttan misâl getirdi; karınca ile bal arısından bahsetti; müşrikler, münâfıklar, Yahudîler i'tirâz için fırsat bularak ahmakàne dediler ki:
“Allah, azametiyle beraber, böyle hasîs, hakîr şeylerden bahsetmeye tenezzül eder mi? Hâlbuki ashâb‑ı kemâl, bu gibi kıymetsiz şeylerden bahsetmeye tenezzül etmezler, hayâ ederler.” Kur'ân‑ı Kerîm, bu âyetle ağızlarına vurarak kapattı.
Mâkabline Cihet‑i Nazm ve İrtibatı:
Evet, Kur'ânın ihtiva ettiği sıfât ve mezâyânın hiçbir kelâmda, hiçbir kitapta, hiçbir şahısta bulunmadığı, sûre başında isbât edildiği gibi, Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nübüvveti de Kur'ânın i'câzıyla isbât edildi. Kur'ânın i'câzı dahi tahaddî ile, yani muhâlifleri muâraza, mübâreze meydânına dâvet etmekle isbât edildi. Çünkü muârazaya yapılan dâvet, sükût ile cevablandırıldı. Böyle cihan‑şümûl bir inkılâbı söndürmek için yapılan dâvet üzerine mübâreze meydânına gitmeyip sükût etmek, elbette eser‑i aczdir. Kur'ân‑ı Kerîm’in bu isbâtlarına karşı kâfirler habt olup ağızlarını açamadıkları gibi, nabızları bile felce uğradı. Yalnız, Kur'ân, her hususta hadd‑i kemâle bâliğ olduğundan uzaktan uzağa bazı ufak i'tirâz taşlarını atmışlardır.
Ezcümle: ﴿كَمَثَلِ الَّذ۪ي اسْتَوْقَدَ نَارًا﴾ ve اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ gibi âdi, kıymetsiz misâllerden Kur'ânın getirdiği temsîller, yüksek kelâmların kemâline yakışmaz. Bu gibi temsîller, beyne'n‑nâs yapılan mükâlemelere, konuşmalara benziyorlar.” diye muğâlata ile haltetmişlerdir. Kur'ân‑ı Kerîm, onların o haltlarını bu âyetle başlarına vurmuştur.
Arkadaş! Acele etme, burada bir parça durmak icâb eder. Onların pek vâhî ve zaîf şübheleri vardır. Bu şübheler, müteselsil bazı vehimlerden neş'et etmiştir. O vehimler de, bazı muğâlatalardan husûle gelmişlerdir.
288
Onların, Kur'ânın kemâlini tenzîl etmek için, Kur'ânın temsîllerini insanların temsîllerine kıyâs etmeleri, kıyâs‑ı maa'l-fârıktır; aralarında dünyalar kadar fark vardır. Onları muğâlata ile bu kıyâsa sevkeden noktalar:
1. Onlar, herşeye, me'lûflarına baktıkları nazar ile bakıyorlar.
2. Onlar, insanın zihninin, fikrinin, lisânının, sem'inin cüz'î olduklarını ve cüz'î olduklarından, kasden ve bizzat iki şeye beraber taalluk edemediklerini nazara almışlardır.
3. Himmetin yüksek ve alçak kısımlarını tefrik eden mikyâsın, iştigâl ve ihtimamdan ibaret olduğunu düşünmüşlerdir. Yani, yüksek şeylere ihtimam edenin himmeti yüksektir, alçak işlerde iştigâl edenin himmeti alçaktır.
4. Kıymet ve azametin, himmet nisbetinde olduğunu zannetmişlerdir. Hattâ küçük veya alçak bir şeyi, yüksek ve büyük şahıslara isnâd etmezler. Güyâ azîm insanlar, kıymeti olmayan şeylere tenezzül etmezler ve zaîf, küçük bir şey, o büyük himmet ve azameti tahammül edemez.
İşte o boş kafalılar, bu noktalara istinâden, Cenâb‑ı Hakk’ı da insanlara kıyâs ederek diyorlar ki: “Allah, celâl ve azametiyle insanların konuştukları gibi nasıl insanlar ile tekellüm etmeye tenezzül eder? Ve bu cüz'î ve hakîr şeylerden nasıl bahseder? Azametine yakışır mı?”
Acaba o süfehâ takımı; Allah’ın irâdesi, ilmi, kudreti gibi sâir sıfatlarının da küllî, umumî, şâmil, muhît olduklarını bilmezler mi? Ve yine bilmezler mi ki; Cenâb‑ı Hakk’ın azametine mikyâs, ancak mecmû âsârıdır; yalnız bir eser mikyâs olamaz! Ve yine bilmezler mi ki, Cenâb‑ı Hakk’ın tecellîsine mîzan olacak, kâffe‑i kelimâtıdır ki; eşcâr kalem, denizler mürekkeb olsa, o kelimâtı yazıp bitiremezler. (Hâşiye)
289
Meselâ, Şems; âkıl, ihtiyar ve irâde sâhibi farzedilse, ziyâsını bütün âleme neşrettiği bir sırada, pis, mülevves bir zerre de onun ziyâsından istifade ettiği vakit, şemse karşı “Niçin bu pis, bu mülevves zerre ile meşgul oldu ve niçin ona ziyâsını verdi.” diye i'tirâz edilebilir mi? Hâşâ! Şemsin azametine bir nâkìsa gelir mi? Yok.
Binâenaleyh, gayet büyük olan bu âlemi, büyük bir san'at ile ve büyük bir ihtimamla halkettiği gibi, cevher‑i ferd ile tâbir edilen zerre de O’nun destgâh‑ı kudretinden çıkan bir eser‑i san'atıdır. Çünkü o büyük Kudretin nazarında; cevâhir‑i ferd, yani zerrelerle nücûm‑u seyyâre, yani gezici yıldızlar müsâvîdirler. Zîra o büyük Allah’ın kudreti, ilmi, irâdesi, kelâmı; zâtî sıfatlarıdır; Zât‑ı Akdes’e lâzımdırlar. Onlarda teceddüd yok, ziyâde ve noksan olmaya kàbiliyet yok, tağayyürleri yok ki mertebeleri olsun. Maahazâ acz bu sıfatların zıddı olduğundan, onların içine girip oturamaz. Binâenaleyh, kudret‑i İlâhiye’de zerre ile şems arasında fark yoktur.
290
Meselâ, terâzinin her iki gözünde iki güneş veya iki zerre bulunduğu farzedilse; aralarında müsâvât ve muvâzene bulunduğundan hariçten bir kuvvet bir gözüne basarsa, öteki göz havaya kalkar. İster o gözde zerre olsun, ister güneş olsun, o kuvvete göre farkları yoktur; ikisi de birdir.
Kezâlik, mümkün olan bir şeyin tarafeyni, yani vücûd ve ademi arasında, terâzinin gözleri gibi müsâvât olduğundan, Kudret‑i Ezeliye hangi tarafa basarsa, öteki taraf hebâ gibi havaya kalkar. Güneş, sinek, zerre‥ bu hususta hepsi de birdir.
Hülâsa: Zerre gibi küçük şeyler veya âdi fiiller, Hàlık’ın halkıyla vücûda geldikleri için, onun dâire‑i ilminde dâhil oldukları bedîhîdir. Bu itibarla, onlardan bahsetmekte bilbedâhe, müşâhhat (münâkaşa etmek) yoktur. Kur'ân‑ı Kerîm,
﴿اَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّط۪يفُ الْخَب۪يرُ﴾ âyetiyle bu sırra işâret etmiştir. Yani; halkeden Hàlık, mahlûkunu bilmez mi? Ve bilmemesinin imkânı var mı? Öyle ise mahlûkundan niçin bahsetmesin, niçin mahlûkuyla konuşmasın?
İkinci Muğâlata: Onlar, “Kur'ânın üslûbları ve şîvesi altında bir insanın timsâli görünür.” diyorlar. Çünkü Kur'ân’da bahsedilen âdi işler ve hakîr şeyler, insanların arasında yapılan muhâvere ve konuşmalar gibidir. Bu câhil herifler bilmezler mi ki söylenilen bir kelâm, bir cihetten mütekellimine bakarsa birkaç cihetten de muhâtabına bakar. Çünkü muhâtabın ahvâlini nazara almak lâzımdır ki söylenilen söz o ahvâlin iktizası üzerine söylensin. Binâenaleyh, Kur'ânın muhâtabı beşerdir. Kur'ânın maksadı da tefhimdir. Yani, beşerin bilmediği şeyleri bildirmektir. Buna binâendir ki, belâğatın iktizası üzerine Kur'ân, beşerin hissiyatıyla memzûc olan üslûblarını giyer ve şîvesiyle söyler ki, beşerin fehmi söylenilen sözden tevahhuş edip ürkmesin.
291
Evet, yüksek bir insan, bir çocukla konuştuğu zaman çocukların şîvesiyle konuşursa, çocuğun zihnini okşamış olur. Çocuğun fehmi, onun çat‑pat söylediği sözler ile ünsiyet peydâ eder; söylediklerini dinler ve anlar. Aksi hâlde, o insan ile o çocuk arasında bir ma'lûmât alışverişi olamaz. Allah ile beşer arasındaki ahz ve i'tâlar da böyledir. Eğer Cenâb‑ı Hak beşere i'tâ edeceği ma'lûmâtı beşerin terâzisiyle tartıp vermezse, beşer, kat'iyyen ne bakar ve ne de alır. Çünkü beşer, ancak alışmış olduğu terâzisinin dilinden anlar, bu fennî terâzilerin dilinden anlamaz.
S — Hakikaten, eşyanın hakareti, hısseti; kudretin azametine, kelâmın nezâhet ve nezâketine münâfîdir?
C — Bazı şeylerde veya işlerde görünen hakaret, çirkinlik; eşyanın mülk cihetine aittir. Yani dış yüzüne nâzırdır ve bizim nazarımızda öyle görünür. Ve bunun için, eşya ile yed‑i Kudret arasına perde olarak esbâb‑ı zâhiriye vaz'edilmiştir ki, sathî nazarımızda yed‑i Kudretin o gibi eşya ile mübâşereti görünmesin. Fakat melekût ciheti, yani iç yüzü ise şeffâf ve yüksektir. Kudretin taalluk ettiği bu cihette, hiçbir şey Kudretin taallukundan hariç değildir.
Evet, azamet‑i İlâhiye esbâb‑ı zâhiriyenin vaz'ını iktiza ettiği gibi, vahdet ve izzet‑i İlâhiye de kudretin bütün eşyaya şümûlünü ve kelâmın herşeye ihâtasını iktiza ederler. Maahazâ, bir zerre üstünde zerreler ile yazılan bir Kur'ân, sahife‑i semâda yıldızlar ile yazılacak Kur'ân’dan hüsünde (güzellik) aşağı değildir. Ve kezâ (Hâşiye‑1), bir sivrisineğin yaratılışı, san'atça filin hilkatinden dûn değildir.
292
Kelâm sıfatı da aynen kudret sıfatı gibidir. Bir çocukla konuşup söz anlatmak, bir feylesofla konuşmaktan aşağı değildir.
S — Şu temsîllerde görünen hakaret‑i zâhiriye neye aittir?
C — O gibi hâller temsîl getirene ait değildir, ancak “mümessel‑i leh”e aittir. Yani; kime ve ne şeye temsîl getirilmişse, ona aittir. Zâten kelâmın güzelliği, belâğatı; mümessel‑i lehe mutâbakatı nisbetindedir. Evet bir pâdişah bir çobana, çobanlara mahsûs bir abâ, bir palto ve kelbine de bir kemik verirse, “Pâdişah iyi yapmadı.” diye kimse i'tirâz edemez. Çünkü herşeyi lâyıkına vermiştir. Binâenaleyh, mümessel‑i leh ne kadar hakîr olursa, temsîli de o kadar hakîr olur ve ne kadar büyük olursa, temsîli de o kadar büyük olur.
Evet, sanemler pek âdi, hakîr olduklarından Cenâb‑ı Hak, sineği (Hâşiye‑2) onlara musallat kılmıştır ve ibâdetleri de o kadar çirkindir ki, نَسْجُ الْعَنْكَبُوتِ ile örümceğin ağıyla tâbir edilmiştir.
Üçüncü Muğâlata: Onlar diyorlar ki: “Hakikati izhâr etmekte, aczi îmâ eden bu gibi temsîlâta ne ihtiyaç vardır?”
293
Elcevab: Kur'ânı inzâl etmekten maksad, cumhûr‑u nâsı irşad etmektir. Cumhûr ise avâmdır. Avâm‑ı nâs, çıplak olan hakàikı göremez; ülfet peydâ etmedikleri akliyât‑ı mahzâyı ve mücerredâtı fehimleri alamaz. Bunun için Cenâb‑ı Hak, lütûf ve ihsânıyla hakikatleri onların ülfet ettikleri bir libâs ile, bir şîve ile göstermiştir ki, tevahhuş edip ürkmesinler. Bu bahis, müteşâbihât bahsinde geçmiştir.
Bu Âyetin Cümleleri Arasındaki İrtibata Gelelim:
Evet, ﴿اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْي۪ٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا﴾ cümlesi onların îrâd ettikleri aşağıdaki müteselsil i'tirâzları reddediyor:
1. Allah’ın beşer ile konuşmasında ve onlara kahr ve itâb etmekte ve onlardan şikâyet etmekte ne hikmet vardır? Hâlbuki bu gibi şeylerden anlaşılır ki; âlemde insanın da başka bir tasarrufu, bir te'siri vardır?‥
2. İnsanlar arasında cereyan eden konuşmalar gibi temsîllerin getirilmesi… Zîra bu, Kur'ânın beşer kelâmı olduğuna alâmettir?‥
3. Kelâmın arkasında, üslûbların arasında insanın timsâli görünür?
4. Hakàik, temsîlâtla tasvir ediliyor. Bu ise, hakikati izhâr etmekten âciz olduğuna delâlet eder?‥
5. Getirilen temsîller, âdi temsîllerdir. Bu ise, mütekellimin zihni, inhisar altında olduğuna emâredir?
6. Hakîr ve kıymetsiz şeylerden temsîller getiriliyor. Bu da mütekellimin zaîf olduğuna delildir?
7. Getirilen temsîllere mecburiyet olmadığından; terki zikrinden evlâdır?
8. Bilhassa, ehl‑i izzetin hayâ ederek tenezzül etmedikleri şeylerden temsîl getirilmiştir?
294
Kur'ân‑ı Kerîm, bu i'tirâz silsilesini, ﴿اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْي۪ٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا… الخ﴾ cümlesiyle bir darbede kırmış ve yıkmıştır:
1. Eşyanın iç yüzleri yüksek ve şeffâf olduğundan, bu yüzlerden bahsetmek azamet ve celâle münâfî olmadığı gibi; Ulûhiyetin iktizası üzerine dış yüzleri çirkin görünenlerin bahsedilmekten, zikredilmekten hariç tutulmaları, Ulûhiyet kanununa muhâliftir. Çünkü bir hâkim, teb'asından Çingeneleri hukuk‑u medeniyeden ihrac etmez.
2. Belâğat ve hikmetin iktizası üzerine, hakîr mânâları ifâde için hakîr temsîllerin zikrinde bir muhâlefet yoktur.
3. Âdi temsîllerde bir beis yoktur, terbiye ve irşad öyle ister.
4. İnâyet‑i İlâhiye’nin iktizası üzerine; hakàik, temsîlâtla tasvir edilir.
5. Rubûbiyet ve terbiyenin iktizasına binâen, insanları, kendi aralarında cereyan eden muhâvereleri, üslûbları, şîveleriyle irşad etmek lâzımdır.
6. Hikmet ve nizâmın iktizası üzerine, Cenâb‑ı Hakk’ın insanlar ile konuşması zarûrîdir.
Hülâsa: Cenâb‑ı Hak, insanlara cüz'‑i ihtiyarî vermekle, onları âlem‑i ef'âle masdar yaptı. O âlem‑i ef'âli bir nizâm altına almak üzere kelâmını, yani Kur'ânını da o âlem‑i ef'âle gönderdi. Binâenaleyh, tanzîf ve tanzim için yapılan İlâhî bir program, i'tirâzlara mahal olamaz.
فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ
295
Bu Cümleyi Evvelki Cümle ile Bağlayan Alâkaya Gelince:
Evvelki cümledeki hükmü isbât için bu cümle, bir delilin yolunu gösteriyor ve zihne gelen vehimleri de def'ediyor. Şöyle ki:
Her kim inâyet‑i ezeliye ile Rubûbiyet‑i İlâhiye’yi göz önüne getirip Allah cânibinden kudretin azameti altında bakarsa, بَعُوضَةً ve emsâliyle getirilen temsîllerin, belâğat kanunlarına muvâfık ve Cenâb‑ı Hak’tan hak olduğunu tasdik eder.
Fakat her kim nefsinin emri altında mümkinâtı nazara alarak bakarsa, şüphesiz vehimler onu havalandırır, dalâletin bataklığına atar.Bu iki tâife insanların meseli, şöyle iki şahsın meseline benzer ki; onlardan birisi yukarıya, diğeri aşağıya gider. Her ikisi de pek çok su arklarını görürler. Yukarıya giden şahıs, doğru çeşmenin başına gider, suyun menba'ını bulur; tatlı, temiz bir su olduğunu anlar. Sonra o çeşmeden teşa'ub edip dağılan bütün arkların temiz ve tatlı olduklarına hükmeder ve hangi arka tesâdüf ederse, tatlı ve temiz olduğunda tereddüd etmez. İşte bu itibarla, kendisine vehimler tasallut etmezler. Aşağıya giden öteki şahıs ise; arklara bakar, suyun menba'ını göremediğinden, her rastgeldiği ark suyunun tatlı olup olmadığını anlamak için delilleri, emâreleri aramaya mecbur olur. Bundan dolayı vehimlere ma'rûz kalır. Ednâ bir vehim, o kafasızı yoldan çıkarır.Yâhut o iki tâifenin misâli, ellerinde bir âyine bulunan iki şahsın misâline benzer ki; birisi âyinenin şeffâf yüzüne bakar, içinde kendisini gördüğü gibi çok şeyleri de görebilir. Öteki adam ise, âyinenin renkli yüzüne bakar, bir şey anlayamaz.
Hülâsa: Allah’ın sun'una, ef'âline, kelâmına, temsîlâtına, üslûblarına; inâyet ve rubûbiyetini mülâhaza etmekle beraber, Allah’ın cânibinden bakmak lâzımdır. Bu bakış da, ancak nur‑u îmânla olur. Bu itibarla, vehimler olsa bile, ancak örümcek ağının kıymet ve kuvvetinde olur. Eğer mümkinât cihetinden cüz'î fikriyle müşteri nazarıyla bakarsa, zaîf bir vehim bile onun nazarında bir dağ gibi olur. Cûdî Dağı’nı gözün rü'yetinden men'eden sineğin kanadı gibi; zaîf, küçük bir vehim de, hakikati onun gözünün görmesinden setreder.
296
وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا… الخ
Bu cümlenin evvelki cümle ile cihet‑i irtibatı:
Evet, temsîlât‑ı Kur'âniye’deki hikmeti fehmetmek için Allah cânibinden nur‑u îmânla bakmak lâzım olduğuna evvelki cümle ile işâret edilmiştir. Bu cümlede ise, mezkûr temsîlâttaki hikmetin adem‑i fehmini intac eden ve aynı zamanda evhâm ve bahâneler yuvasına giden yol gösterilmiştir. Şöyle ki:
Alçak nefis tarafından herşeyi karanlıklı gösteren küfür zulmetiyle temsîlât‑ı Kur'âniyeye bakan olursa; tabîi o temsîlâtın hikmetini anlayamaz, evhâma kapılır. Kalbindeki marazın yardımıyla, her vehim onun nazarında bir dev kesilir; tarîk‑ı hakkı kaybeder; tereddüdlere ma'rûz kalır. Sonra istifhâma, yani sorup suâl etmeye başlar; içinden çıkamaz, en nihâyet iş inkâra dayanır, inkârın içinde kalır. Kur'ân‑ı Kerîm, ihtisar ve kinâye tarîkiyle onların inkârı tazammun eden istifhâmlarına, مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًا cümlesiyle işâret etmiştir. Ve bu işâret içindir ki, evvelki cümlede mezkûr olan يَعْلَمُونَ ’ye mutâbakat için, burada لَا يَعْلَمُونَ ’nin zikri lâzım iken مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًا… الخ denilmiştir.
297
يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يرًا وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يرًا :
Bu cümle, onların temsîlâtının sebebini, ille‑i gâiyesini anlamak üzere مَا ذَا ile yaptıkları istifhâma cevaptır. Fakat Kur'ân‑ı Kerîm, usûl ittihàz ettiği îcâz ve ihtisara binâen, temsîlâtın âkıbetini, yani temsîlâta terettüb eden dalâlet ve hidayeti, ille‑i gâiye menzilesinde göstermiştir. Evet, dalâlet ve hidayet, temsîlâta illet olamaz. Eğer illet olsa, cebir olur. Ancak, temsîlâtın sebeb ve ille‑i gâiyesi, cumhûr‑u avâmı îkaz ve irşaddır. Sanki onlar, “Ne için böyle oldu? Ne için i'câz bedîhî olmadı? Ne için Allah’ın kelâmı olduğu zarûrî olmadı? Ne için bu temsîlât yüzünden vehimlere meydân verildi?” diye bir çok suâlleri ortaya çıkardılar. Kur'ân‑ı Kerîm,يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يرًا وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يرًا cümlesiyle, o suâl kümesini dağıttı. Şöyle ki:
O temsîlâtı, nur‑u îmân ile tefekkür edenin nur‑u îmânı inkişaf eder, kuvvet bulur. Küfür zulmetiyle ve tenkid hırsıyla bakanın da, zulmeti ziyâdeleşir ve gözü kör olur. Çünkü nazarîdir, bedîhî değildir.Evet, bu temsîlât, temiz ve yüksek rûhları, mülevves ve alçak rûhlardan tefrik içindir. Bu da, yüksek isti'dâdları neşv ü nemâlandırmakla pis isti'dâdlardan temyiz içindir. Bu dahi, sağlam fıtratları, mücâhede ile bozuk ve hasta fıtratlardan ayırmak içindir. Bunu da, imtihan‑ı beşer istilzam ediyor. Bunu dahi, sırr‑ı teklif iktiza etmiştir. Teklif ise saâdet‑i beşer içindir. Saâdet ise tekemmülden sonradır.
S — Diyorsun ki: “Teklif, saâdet içindir.” Hâlbuki ekser‑i nâsın şekàvetine sebeb, tekliftir. Teklif olmasaydı, bu kadar tefâvüt‑ü şekàvet de olmazdı?
C — Cenâb‑ı Hak, verdiği cüz'‑i ihtiyarî ile ef'âl‑i ihtiyariye âlemini kesbiyle teşkil etmeye insanı mükellef kıldığı gibi, rûh‑u beşerde vedîa olarak ekilen gayr‑ı mütenâhî tohumları sulamak ve neşv ü nemâlandırmak için de beşeri teklif ile mükellef kılmıştır. Eğer teklif olmasaydı, rûhlardaki o tohumlar neşv ü nemâ bulamazdı.
298
Evet, nev'‑i beşerin ahvâline dikkatle bakılırsa görülür ki; rûhun ma'nen terakkîsini, vicdânın tekâmülünü, akıl ve fikrin inkişaf ve terakkîsini telkîh eden, yani aşılayan, şerîatlardır; vücûd veren, tekliftir; hayat veren, Peygamberlerin gönderilmesidir; ilhâm eden dinlerdir. Eğer bu noktalar olmasaydı, insan hayvan olarak kalacaktı ve insandaki bu kadar kemâlât‑ı vicdâniye ve ahlâk‑ı hasene tamamen yok olurlardı. Fakat insanların bir kısmı, arzu ve ihtiyarıyla teklifi kabûl etmiştir. Bu kısım, saâdet‑i şahsiyeyi elde ettiği gibi nev'in saâdetine de sebeb olmuştur.
Amma insanların büyük bir kısmı, ihtiyarı ile küfrü kabûl ve tekâlif‑i İlâhiye’yi reddetmişlerse de, teklifin bazı nev'ilerinden süzülen terbiyevî, ahlâkî vesâire güzel şeyleri aldıklarından, teklifin o nev'ilerini zımnen ve ıztıraren kabûl etmiş bulunurlar. İşte bu itibarla, kâfirin her sıfatı ve her hâli kâfir değildir.
S — İnsanlardan büyük bir kısmın şekàveti meydânda iken, yalnız küçük bir kısmın saâdeti nasıl nev'in saâdetine sebeb olur ki, “Şerîat rahmettir” diyorsunuz. Hâlbuki nev'in saâdeti, ya bütün efrâdın veya kısm‑ı ekserîsinin saâdetiyle olabilir?
C — Altına yüz yumurta bırakılan tavuk, o yumurtadan yirmisini civciv çıkarıp seksenini ifsad etse, bu tavuk, yumurta nev'ine hizmet etmiş olur. Çünkü bir civciv, bin yumurtanın annesi olabilir.
Veya yüz tane çekirdek toprağa ekilse ve su ile sulanıp bilâhare yirmisi neşv ü nemâ bulup hurma ağacı olsa ve sekseni çürüyüp mahvolsa, yirmi çekirdeğin sünbüllenip ağaç olmasına sebeb olan su, elbette çekirdek nev'ine hizmet etmiş olur.
Veyâhut bir mâden ateşte eritilse, beşte biri altın, mütebâkisi toprak çıksa; elbette ateş, o mâdenin kemâline, saâdetine sebeb olur.Binâenaleyh teklif de insanların beşte birini kurtarsa, o beşte birin saâdet‑i nev'iyeye sebeb ve âmil olduğuna kat'iyyetle hükmedilebilir. Maahazâ, yüksek hissiyat ile güzel ahlâkın neşv ü nemâsı, ancak mücâhede ve ictihâdla olur.
299
Evet sağ el, dâima çalıştığı için, sol elden daha kuvvetlidir. Ve bir hükûmet, mücâhede ettikçe cesâreti artar, terkettiği zaman cesâreti azalır ve binnetice; cesâret de, hükûmet de söner, mahvolur.Ve kezâ, herşeyin ve her işin tekâmülü, zıdlarının mukàbele ve rekabet etmeleriyle olur. Meselâ hidayetin tekâmülüne dalâlet yardım ettiği gibi, îmânın tekâmülüne de küfür yardım eder. Çünkü küfür ve dalâletin ne derece pis ve zararlı olduklarını gören bir mü'minin îmânı ve hidayeti, birden bine çıkar. Bu iki cihet, teklifin eser ve semeresidir. Ve bu iki cihet itibariyle teklif, saâdet‑i nev'iyenin yegâne âmilidir.
وَمَا يُضِلُّ بِه۪ٓ اِلَّا الْفَاسِق۪ينَ : Bu cümlenin mâkabliyle münâsebeti:
Evet, Kur'ân‑ı Kerîm يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يرًا cümlesinde dalâlete atılanlar kimler olduğunu beyân etmeyip mübhem bıraktığından, sâmi' korktu. “Acaba o dalâlete atılanlar kimlerdir? Sebeb nedir? Kur'ânın nurundan zulmet nasıl geliyor?” diye sorduğu bu üç suâl, şu cümle ile cevablandırılmıştır ki: “Onlar, fâsıklardır. Dalâlete atılmaları, fısklarının cezasıdır. Fısk sebebiyle, fâsıklar hakkında nur nâra, ziyâ zulmete inkılâb eder.” Evet, şemsin ziyâsıyla, pis maddeler taaffün eder, kokar, berbat olur.
﴿اَلَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ۖ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِ﴾
Bu Cümlenin Evvelki Cümle ile Vech‑i Nazmı:
Evet, bu cümle ile fısk, şerh ve beyân edilmiştir. Şöyle ki:
Fısk; haktan udûl, ayrılmak; hadden tecâvüz; hayat‑ı ebediyeden çıkıp terketmektir. Fıskın menşe'i; kuvve‑i akliye, kuvve‑i gadabiye, kuvve‑i şeheviye denilen üç kuvvetin ifrat ve tefritinden neş'et eder. Evet ifrat veya tefrit, delillere karşı bir isyandır. Yani sahife‑i âlemde yaratılan delâil, uhûd‑u İlâhiye hükmündedir. O delâile muhâlefet eden, Cenâb‑ı Hak’la fıtraten yapmış olduğu ahdini bozmuş olur.
300
Ve kezâ ifrat ve tefrit, hayat‑ı nefsiye ve rûhiyenin maraz ve hastalığını intac eden esbâbdandır. Buna, fıskın birinci sıfatı olan يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ cümlesiyle işâret edilmiştir.
Ve kezâ, ifrat ve tefrit, hayat‑ı ictimâiyeye karşı isyan ateşini yakan iki âmildir. Evet, bu âmiller hayat‑ı ictimâiyeyi nizâm ve intizam altına alan râbıtaları, kanunları keser atar. Evet şehvet veya gadab, haddini aşarsa, ırz ve nâmuslar pâyimal olur, masûmlar mahvolur. Buna da, fıskın ikinci sıfatı olan وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ cümlesiyle işâret edilmiştir.
Ve kezâ, dünya nizâmının bozulmasını intac edip fesâd ve ihtilâle sebebiyet veren iki ihtilâlcidirler. Buna dahi, fıskın üçüncü sıfatı olan وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِ cümlesiyle işâret edilmiştir.
Evet, fâsık olan kimsenin kuvve‑i akliye ve fikriyesi îtidâli kaybedip safsatalara düşerse, i'tikàdata ait râbıtaları kesmekle, hayat‑ı ebediyesini yırtar atar.
Ve kezâ, kuvve‑i gadabiyesi hadd‑i vasatı tecâvüz ederse, hayat‑ı ictimâiyenin hem yüzünü, hem astarını yırtar, alt‑üst eder.
Ve kezâ, kuvve‑i şeheviyesi haddi aşarsa, hevâ‑yı nefse tâbi olur, kalbinden şefkat‑i cinsiye zâil olur, kendisi berbat olacağı gibi başkalarını da berbat edecektir. Bu itibarla, fâsıklar hem nev'inin zararına, hem arzın fesâdına çalışmış olur.
301
اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ :
Bu cümle, evvelki cümlenin neticesi ve aynı zamanda te'kididir. Şöyle ki:
Evvelki cümlede ahdi bozmak, sıla‑i rahmi kesmek, arzda fesâd yapmak gibi fâsıkın cinayetlerini korkunç bir şekilde söyledikten sonra, bu cümlede evvelki tehdid ve korkuyu te'kid için, fâsıkın cinayetlerinin netice ve cezasını şöyle beyân etmiştir: “O fâsıklar, âhiretlerini verip dünyayı aldıkları gibi, hidayeti dalâletle tebdil eden kafasız adamlardır!”
Şimdi üçüncü vazifeye geldik. Yani bu âyetin ihtiva ettiği cümlelerin hey'etlerinden bahsedeceğiz:
Evvelâ bunu bilmek lâzımdır ki, Kur'ân‑ı Kerîm’in âyetleri ve âyetlerin cümleleri ve cümlelerin hey'etleri; sâniye, dakika, saatleri sayan saatin milleri gibidirler. Millerin her ikincisi birincisine yardım ettiği gibi, bir âyet bir maksadı takib ettiği zaman, cümleleri de o maksadın etrafında dolaşırlar; cümlelerin hey'etleri dahi, cümlelerin izini takib ediyorlar. Vaziyetleri öyle bir noktaya gelir ki; hâlleri, lisân‑ı hâl ile şu beyti okuyor:
عِبَارَاتُنَا شَتّٰى وَحُسْنُكَ وَاحِدٌ ❋ وَكُلٌّ اِلٰى ذَاكَ الْجَمَالِ يُش۪يرُ
Yani: “Söylediğimiz sözler ayrı ayrı ise de, senin hüsnün birdir. Bütün sözlerimiz, o hüsn‑ü cemâle işâret ediyorlar.” Bunun içindir ki, Kur'ân‑ı Kerîm’in selâseti ve yüksek belâğatı ve nakşındaki inceliği tabaka‑i i'câza vâsıl olmuştur.
﴿اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْي۪ٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا﴾ :
Bu cümledeki kelimelerin nüktelerinden bahsedeceğiz:
اِنَّ kelimesi, hem hükmün hakikate bağlı olduğuna, hem hükümde vâki olan tereddüd ve inkârların def'ine delâlet eder. Öyle ise bu اِنَّ âyetin başında zikredilen müteselsil tereddüdlere işârettir.
302
اَللّٰهَ kelimesi, bundan önce zikredilen Cenâb‑ı Hak ile mümkinât arasında yaptıkları kıyâstaki hatâyı, zihnin gözüne sokuyor. Yani: “Nasıl Allah diyorsunuz ve nasıl Allah’ı mümkinâta kıyâs ediyorsunuz, Allah ünvânını taşıyan zât, mümkinâta kıyâs edilebilir mi?”
S — لَا يَسْتَحْي۪ Hayâ, nefsin sıkılmasıyla yüzde peydâ olan kızartıdan ibaret olduğundan, Cenâb‑ı Hak hakkında bu kelimenin kullanılması muhâldir; muhâli nefyetmekte fâide yoktur. Binâenaleyh لَا يَسْتَحْي۪ yerinde لَا يَتْرُكُdenilmiş olsaydı, muhâliyete mahal kalmazdı?
C — بَعُوضَةً ile yapılan temsîli iktiza eden ve hüsnünü takdir eden hikmet, belâğat vesâire gibi esbâba karşı temsîli terketmek isteyen, hayâdan mâadâ tek bir esbâb yoktur. Hayâ da Cenâb‑ı Hak hakkında muhâldir. Öyle ise; o temsîli terketmeye asla sebeb bulunmadığına işâreten, لَا يَسْتَحْي۪kelimesi, لَا يَتْرُكُ kelimesine tercih edilmiştir. Çünkü لَا يَتْرُكُ kelimesi, bu mânâyı ifâde edemez.
Yâhut يَسْتَحْي۪ ’nin zikri, onların ahmakçasına söyledikleriاَمَا يَسْتَحْي۪ي رَبُّ مُحَمَّدٍ اَنْ يُمَثِّلَ بِهٰذِهِ الْمُحَقَّرَاتِ
303
Yani: “Muhammed’in Rabbi bu hakîr şeylerden temsîl getirmeye hayâ etmez mi?” diye söyledikleri sözlerindeki يَسْتَحْي۪ kelimesine müşâkelet ve müşâbehet içindir.
Kur'ân‑ı Kerîm, belâğatça kıymetli olan مُشَاكَلَةً فِي الصُّحْبَةِ üslûbuna binâen, onların kullandıkları يَسْتَحْي۪ kelimesini aynen kullanmıştır.
Onların bu sözlerine müşâkelet ve müşâbehet nokta‑i nazarından اَنْ يَضْرِبَ yerinde مِنَ الْمَثَلِ الْحَق۪يرِdenilmesi, müşâbeheti saklamak için daha münâsib olurdu. Fakat bu münâsebetin nazara alınmaması, latîf bir üslûba işârettir ki; temsîller, mühür veya imzalar gibi tasdik ve isbât içindir. Nasıl ki yazılan bir şey mühürlenmekle tasdik edilmiş olur; aynen bunun gibi, söylenilen bir söz de, bir misâl ile tasdik ve isbât edilmiş olur.
Yâhut اَنْ يَضْرِبَ ile paranın darbına îmâ edilmiştir; yani temsîllerin darbı ve darb‑ı meseller, sikkenin darbı kadar kelâma kıymet veriyor. Yani nasıl ki sikke; gümüş ve altına kıymet veriyor, darb‑ı meseller de kelâmlara o nisbette kıymet ve itibar veriyor.
Ve bu işâretle, vehimleri def'etmek için temsîllerin güzel bir vâsıta olduklarına ve temsîllerin bid'a olmayıp belâğat sahasında işlek ve güzel bir cadde olduğuna îmâ edilmiştir. Evet durûb‑u emsâl, ma'lûm kaidelerdendir.
Daha kısa ve muhtasar olan ضَرْبٌ masdarı üzerine اَنْ يَضْرِبَ ’nin fiil sîgasıyla tercihen zikredilmesi, i'tirâzlarının menşe'i bizzat temsîl olmayıp, بَعُوضَةً ’nin hakareti olduğuna işârettir. Çünkü temsîller hadd‑i zâtında kıymetli olup, i'tirâzlara mahal değildirler. Zîra اَنْ يَضْرِبَ fiildir. Fiil, müstakil ve sâbit olmadığından, sanki latîftir. Mütekellimin kasdı onda durmuyor, mef'ûle geçiyor. Masdar olan ضَرْبٌ ise, isimdir. İsim, müstakil ve sâbit olduğu için, sanki kesiftir. Mütekellimin kasdını cezbedip, mef'ûle vermemesi ihtimali vardır. Binâenaleyh, اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْي۪ي ضَرْبَ الْبَعُوضَةِ مَثَلًا denilmiş olsaydı; اِسْتِحْيَا mahalli ضَرْبٌ olurdu. Hâlbuki istihyânın mahalli, بَعُوضَةً ’dir.
304
مَثَلًا : Bundan murad, temsîlin hâsiyeti olan aklî bir şeyi hissî bir şeyle ve aslı olmayan mevhûm bir şeyi muhakkak ve mevcûd olan bir şeyle ve gâib olan bir şeyi, hazır bir şeyle tasvir etmektir.
مَثَلًا ’deki tenkîrden anlaşılır ki, burada medâr‑ı nazar, bizzat meselin zâtıdır, sıfatları değildir. Sıfatları ise makamın iktizasına veya “mümessel‑i leh”in hâline havâle edilmiştir.
مَا ta'mîmi ifâde ettiğinden, kaidenin umumî olduğuna işârettir ki, cevab yalnız onların i'tirâz ettikleri şeye münhasır kalmasın.
بَعُوضَةً : Pek çok küçük ve hakîr şeyler ve hayvanlar bulunduğu hâlde بَعُوضَةً ’nin tahsîsi, inde'l‑büleğâ temsîl için isti'mâli çok olduğuna binâendir.
305
فَمَا فَوْقَهَا :
Yani; kıymet ve belâğatça baûdanın (sinek) mâfevki veya küçüklükte baûdanın mâdûnu veyâhut hem kıymette hem küçüklükte baûdanın mâdûnu olan şeyler… Fakat مَا فَوْقَهَا tâbiri, küçük şeyin belâğatça daha garîb, hilkatçe daha acîb olduğuna işârettir.
﴿فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۚ وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًاۢ﴾
Bu cümlenin evvelki cümleden teferru' ve teşa'ub ettiğini ifâde eden (ف) bu cümleyi her iki şıkkıyla intac eden zımnî ve gizli bir delile işârettir. Tasviri şöyle olsa gerektir:Cenâb‑ı Hak, temsîli terketmez. Zîra belâğatın iktiza ettiği bir temsîldir, belâğatın iktiza ettiği şey terkedilmez. Öyle ise Cenâb‑ı Hak bu temsîli terketmez. Binâenaleyh, insafı olan, o temsîlin belîğ, hak ve Allah’tan olduğunu bilir. İnâd ile bakan adam ise hikmetini bilmez, tereddüde düşer; sorar, suâl eder, en nihâyet istihkar ile inkâra girer.
Hülâsa: Mü'min, insaflı olduğu için Allah’tan olduğunu tasdik eder. Kâfir olan adam inâdcı olduğundan, “Bunda ne fâide var?” der.
اَمَّا : Bu اَمَّا şart edatıdır. Dâhil olduğu her iki cümleyi birincisi melzum, ikincisi lâzım veya evvelkisi şart, ötekisi meşrût olmak üzere, ikincisini birinci ile bağlar. Evet bu اَمَّا iki cümle arasında lüzumu te'sis etmek için vaz'edilmiştir.
306
Binâenaleyh, burada فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ cümlesinin اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا cümlesine lâzım ve zarûrî olduğuna delâlet eder. Yani îmânı olanın şe'ni, onun hak olduğunu bilmektir.
Kendisinden daha kısa olan اَلْمُؤْمِنُونَ kelimesine bedel اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا denilmesi, onun hak olduğunu bilmek îmân sebebiyle olduğuna ve kezâ onun hak olduğunu bilmek îmân olduğuna işârettir.
Belâğat nokta‑i nazarından makama daha münâsib olan اَنَّهُ الْبَل۪يغُ cümlesine tercihen اَنَّهُ الْحَقُّ denilmesi onların i'tirâzlarından kasdettikleri son neticeye işârettir. Çünkü onların maksadları, Allah’tan olduğunu nefyetmektir.
اَنَّهُ الْحَقُّ : Hakkâniyetin o temsîle hasredilmesinden anlaşılır ki, takbih edilmeyip istihsân edilen yalnız بَعُوضَةً temsîlidir. بَعُوضَةً ’nin gayrısı ve بَعُوضَةً ’den daha iyisi, ayıblardan hàlî olsa bile, belâğatça بَعُوضَةً ’nin yerini tutamaz. Çünkü yalnız ayıblardan selâmet, kemâle delil olamaz.
مِنْ رَبِّهِمْ : O temsîlin, Rablerinden nâzil olduğunu ifâde eden bu kayıt, onlar i'tirâzlarına hedef ittihàz ettikleri, o temsîlin nüzûlü olduğuna işârettir.
307
وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا : Bu اَمَّا evvelki اَمَّا gibi mâkabllerindeki icmâli tafsîl etmekle, tahkîk ve te'kidi ifâde ediyor.
اَلَّذ۪ينَ كَفَرُوا ’nun اَلْكَافِرُونَ kelimesine tercihen zikredilmesi, onların bu inkârı, kalblerinde rüsuh peydâ eden küfürden neş'et ettiğine ve onun için onları yine küfre götürdüğüne işârettir.
Evvelki cümledeki يَعْلَمُونَ ’nin mutâbakatı için burada فَلَا يَعْلَمُونَ denmesi münâsib iken, onun yerine zikredilen فَيَقُولُونَ îcâz ve ihtisar için mukadder olan hâllerden kinâyedir.
Takdir‑i kelâm: “Küfrü olan adam, hakikati bilmez, tereddüde düşer, inkâra girer, istifhâm şeklinde istihkar eder, hakîr görür.”
Ve kezâ, kendileri dalâlette oldukları gibi, ağızlarıyla halkı da dalâlete sürüklediklerine işârettir.
يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يرًا وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يرًا :
Bu cümleden evvelki cümlede اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا mukaddem olduğuna nazaran, burada ona münâsib olan يَهْد۪ي بِه۪ ’nin takdimi lâzım iken, يُضِلُّ بِه۪ takdim edilmiştir. Çünkü bu kelâmdan maksad, inkâr edenlerin i'tirâzlarını reddetmektir. Buna binâen, يُضِلُّ بِه۪ kesb‑i ehemmiyet ettiğinden, takdim hakkını kazanmıştır.
308
S — Dalâlet yerine يُضِلُّ hidayet yerine يَهْد۪ي yani masdardan fiile olan udûlden maksad nedir?
C — Fiil‑i muzârî, teceddüd ve istimrara delâlet ettiğinden; yirmiüç sene devam eden nüzûl‑ü Kur'ânın parça parça teceddüdü nisbetinde, onların zulmet‑i küfriyelerine kat kat zulmetlerin ilâvesine sebebiyet verdiğine; mü'minlerin de nüzûlün teceddüdü nisbetinde nur‑u îmânlarının derece derece yükselmesine bâis olduğuna işârettir.
Ve kezâ, bu cümle مَا ذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ… اِلٰى اٰخِرِهِ cümlesiyle işâret edilen istifhâma cevab olduğu için, her iki fırkanın vaziyetlerini beyân etmek icâb etmiştir. Ve bu icâba binâen, masdara tercihen fiil zikredilmiştir. Yani bir fırkanın vaziyeti dalâlet, ötekisinin de hidayettir.
كَث۪يرًا :
Evvelki كَث۪يرًا ’dan kemiyet ve adedce çokluk irâde edilmiştir.
İkinci كَث۪يرًا ’dan keyfiyet ve kıymetçe çokluk kasdedilmiştir. Ve aynı zamanda, Kur'ânın nev'‑i beşere rahmet olduğunun sırrına işârettir.
Evet insanların az bir kısmının fazilet ve hidayetlerini çok görmek ve göstermek, Kur'ânın beşere karşı merhametli ve lütûfkâr olduğunu gösterir. Ve kezâ, bir fazilet sâhibi, bin faziletsize mukâbildir. Bu itibarla, fazileti taşıyan az olsa da, çok görünür.
309
وَمَا يُضِلُّ بِه۪ٓ اِلَّا الْفَاسِق۪ينَ:
Evvelki cümlede mutlak ve mübhem olarak zikredilen كَث۪يرًا ’dan hâsıl olan vesveseleri, korkuları, tereddüdleri bu cümle ile şöyle def'etmiştir ki: “Dalâlete gidenler, fâsıklardır. Dalâletlerinin menşe'i de fısktır. Fıskın sebebi ise, kisbleridir. Suç onlarda olup, Kur'ân’da değildir. Dalâleti halketmek, yaptıklarının cezası içindir.”
Yine bilinmesi lâzımdır ki; bu cümlelerin herbirisi mâkablini şerh ve beyân eder; mâba'di de onu tefsir eder. Demek her cümle, mâkabline delil, mâba'dine neticedir.
İki silsile ile bunu izâh edeceğiz.
1. Allah, o temsîlden hayâ etmez.
Çünkü O, temsîli terketmez.
Hem o temsîl, belîğdir.
Hem o temsîl, haktır.
Hem o temsîl, Allah’ın kelâmıdır.
Bunu da, mü'min olan kimseler bilir.
2. Allah, münkirlerin dedikleri gibi, o temsîlden hayâ etmez.
O münkirler, “O temsîlin terki lâzımdır.” diyorlar.
Zîra o temsîlin hikmetini bilmezler, hem “Bunda ne fâide var?” derler.
Hem, inkâr ediyorlar; zîra hakîr görüyorlar.
Hem, işitmeleriyle dalâlete girdiler;
Zîra Kur'ân, onları dalâlete attı.
Hem onlar, fıskla kabuklarından çıktılar,
Hem Allah’a olan ahidlerini bozdular,
Hem sıla‑i rahmi kestiler,
Hem arzda Allah’ın nizâm ve intizamını ifsad ettiler.
Binâenaleyh, hâsir ve zararlı onlardır. Dünyada vicdân, kalb ve rûhun azâbı ile, âhirette de Allah’ın gadabıyla ebedî bir azâb içinde kalan onlardır.
﴿اَلَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ۖ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۜ﴾
310
Evvelâ bilinmesi lâzımdır ki; Kur'ân‑ı Kerîm’in i'câz ve nazmında şek ve şübheleri îka' eden fâsıkların, bilhassa bu makamda, bu cümlede mezkûr sıfatlar ile tavsifleri, pek yüksek ve latîf bir münâsebeti taşıyor. Evet, sanki Kur'ân‑ı Kerîm diyor ki:
“Kur'ân‑ı Ekber denilen kâinâtın nizâmında Kudret‑i Ezeliyenin i'câzını göremeyen veya görmek istemeyen o fâsıkların; Kur'ân‑ı Kerîm’in de nazm ve i'câzında tereddüdleri ve kör gözleriyle i'câzını göremeyip inkâr etmeleri, baîd ve garîb değildir. Zîra onlar, kâinâttaki nizâm ve intizamı, tesâdüfe ve tahavvülât‑ı garîbeyi ve inkılâbât‑ı acîbeyi, abesiyete ve tesâdüfe isnâd ettiklerinden, bozulmuş olan rûhlarının gözünden o nizâm tesettür edip görünmediği gibi, pis fıtratlarıyla da, Kur'ânın mu'ciz olan nazmını karışık, mukaddimelerini akîm, semerelerini acı gördüler.”
يَنْقُضُونَ : “Örülmüş kalın bir şeridi açıp dağıtmak” mânâsını ifâde eden نَقَضَ tâbiri, yüksek bir üslûba işârettir. Sanki Cenâb‑ı Hakk’ın ahdi; “Meşîet”, “Hikmet”, “İnâyet”in ipleriyle örülmüş nurânî bir şerittir ki; ezelden ebede kadar uzanmıştır. Bu nurânî şerit, kâinâtta nizâm‑ı umumî şeklinde tecellî ederek, silsilelerini kâinâtın envâ'ına dağıtır iken, en acîb silsilesini nev'‑i beşere uzatmıştır; ve rûh‑u beşerde pek çok isti'dâd ve kàbiliyetlerin tohumlarını ekmiştir. Fakat o isti'dâdların terbiyesini ve neticesini, cüz'‑ü ihtiyarînin eline vermiştir. O cüz'‑ü ihtiyarînin yuları da, şerîatın ve delâil‑i nakliyenin eline verilmiştir.
Binâenaleyh, Cenâb‑ı Hakk’ın ahdini bozmamak ve îfâ etmek, ancak o isti'dâdları lâyık ve münâsib yerlerine sarfetmekle olur.
Ahdin nakzı ise, bozmak ve parçalamaktan ibarettir. Meselâ; bazı enbiyâyı îmân ve tasdik, bazılarını inkâr ve tekzîb; bazı hükümleri kabûl, bazılarını red; bazı âyetleri tahsin, bazılarını kabîh ve çirkin görmek gibi. Zîra böylece yapılan nakz‑ı ahd; nazmı, nizâmı, intizamı ihlâl eder, bozar.
311
وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ : Bu cümledeki emir, iki kısımdır.
Birisi, teşriîdir ki; sıla‑i rahim ile tâbir edilen akraba ve mü'minler arasında Şer'an emredilen muvâsala hattıdır.
Diğeri, emr‑i tekvînîdir ki, fıtrî kanunlar ile âdetullâhın tazammun ettiği emirlerdir. Meselâ; ilmin i'tâsı, ma'nen ameli emrediyor; zekânın i'tâsı, ilmi emrediyor; isti'dâdın bulunması, zekâyı; aklın verilmesi, mârifetullâhı; kudretin verilmesi, çalışmayı; cesâretin verilmesi, cihadı ma'nen ve tekvînen emrediyor.
İşte o fâsıklar, bu gibi şeylerin arasında şer'an ve tekvînen te'sis edilen muvâsala hattını kesiyorlar. Meselâ akılları mârifetullâha, zekâları ilme küs olduğu gibi; akrabalara ve mü'minlere dahi dargın olup, gidip gelmiyorlar.
وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِ :
Evet fıskla bozulan bir adam, bataklığa düşüp çıkamayan bir şahıs gibi çokların da o bataklığa düşmelerini istiyor ki, ma'rûz kaldığı o dehşetli hâlet, bir parça hafif olsun. Çünkü musîbet umumî olursa, hafif olur.
Ve kezâ, bir şahsın kalbinde bir ihtilâl, bir fenâlık hissi uyanırsa; yüksek hissiyatı, kemâlâtı sukùt etmeye başlar; kalbinde tahribâta, fenâlığa bir meyil, bir zevk peydâ olur. Yavaş yavaş o meyil kalbinde büyür; sonra o şahıs, bütün lezzetini, zevkini tahribâtta, fenâlıkta bulur. İşte o vakit, o şahıs, tam mânâsıyla arzda yırtıcı bir hayvan, ihtilâli çıkarıp büyüten bir belâ, fesâdı durmayıp karıştıran bir âfet kesilir.
S — Bir fâsıkın fıskıyla arzın müteessir olması akıldan uzaktır?
C — Mâdemki arzda nizâm var; muvâzene de olmalıdır. Hattâ nizâm, muvâzeneye tâbidir. Binâenaleyh, bir makinenin dişleri arasına küçük bir şey düşerse; makine müteessir olur, belki fa'âliyeti de durur. Veya farazâ iki dağ bir terâziyle tartılır iken, terâzi muvâzi olduğu vakit bir gözüne bir ceviz ilâve edilirse, muvâzenesi bozulur. Dünyanın da manevî nizâm makinesi böyledir. Mütemerrid bir fâsıkın fıskı, arzın muvâzene‑i maneviyesinin bozulmasına vesile olabilir.
312
اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ : اُو۬لٰٓئِكَ üç şeyi ifâde ediyor: