Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
222

23‑24. Âyetlerin Tefsiri (Nübüvvet Hakkında)

Nübüvvet Hakkında
﴿وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪ۖ وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ❋ فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّت۪ي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُۚ اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَ
Gayet kısa bir meâli; yani: Abdimiz üzerine inzâl ettiğimiz Kur'ân’da bir şübheniz varsa, Kur'ânın mislinden bir sûre yapınız; hem de, Allah’tan başka, işlerinizde kendilerine müracaat ettiğiniz şühedâ ve muînlerinizi de çağırınız, yardım etsinler. Eğer sözünüzde sâdık iseniz hepiniz beraber çalışınız, Kur'ânın mislinden bir sûre getiriniz. Eğer bir misil getiremediğiniz takdirde zâten getiremezsiniz ya öyle bir ateşten sakınınız ki; odunu, insanlar ile taşlardır.”

Mukaddime

Kitabın evvelinde beyân edildiği gibi Kur'ân‑ı Kerîm’in takib ettiği esâs maksad dörttür. Birinci maksadı olan Tevhid, evvelki âyetle beyân edilmiştir. Bu âyetle de, ikinci maksad olan Nübüvvet beyân ve izâh edilmiştir. Yalnız bir şey var ki, bu âyet, Nübüvvet‑i Muhammediye’nin (A.S.M.) isbâtı hakkındadır; nübüvvet‑i mutlaka hakkında değildir. Hâlbuki maksad, mutlak nübüvvettir. Fakat küllî, cüz'îde dâhildir. Cüz'înin isbâtıyla küllî de isbât edilmiş olur. Bu âyet, Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nübüvvetini, en büyük mu'cizesi olan i'câz‑ı Kur'ân’dan bahisle isbât ediyor.
O Zâtın (A.S.M.) nübüvvetine dair delâil başka risalelerimizde beyân edilmiştir. Burada, yalnız bir kısmını hülâsaten Yedi Mes'ele zımnında beyân edeceğiz.
223

Birinci Mes'ele

Enbiyâ‑i sâlifînde nübüvvete medâr ve esâs tutulan noktalar ve onların ümmetleriyle olan muâmeleleri hakkında yalnız zaman ve mekânın te'siriyle bazı hususat müstesnâ olmak şartıyla yapılacak tam bir teftiş ve kontrol neticesinde; Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’da daha ekmel, daha yükseği bulunmakta olduğu tahakkuk eder.
Binâenaleyh, nübüvvet mertebesine nâil olanların hey'et‑i mecmuası, mu'cizeleriyle vesâir ahvâlleriyle, lisân‑ı hâl ve kàl ile, nev'‑i beşerin sinni, kemâle geldiğinde Üstadü'l‑Beşer ünvânını taşıyan Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sıdk‑ı nübüvvetine ilân‑ı şehâdet etmişlerdir. O Hazret de (A.S.M.), bütün mu'cizeleriyle Sâni'in vücûd ve vahdetini, nurlu bir bürhân olarak âleme ilân etmiştir.

İkinci Mes'ele

O Zâtın (A.S.M.) evvel ve âhir bütün ahvâl ve harekâtı nazar‑ı dikkatten geçirilirse, herbir hareketi, herbir hâli hàrikulâde değilse de onun sıdkına delâlet eder.
Ezcümle: Gâr mes'elesinde, Ebû Bekiri's‑Sıddık ile beraber halâs ve kurtuluş ümîdi tamamıyla kesildiği bir ânda لَا تَخَفْ اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَا Korkma, Allah bizimle beraberdir.” diye Ebû Bekiri's‑Sıddık’a verdiği tesellî ve tavk‑ı beşerin fevkınde bir ciddiyetle, bir metânetle, bir şecâatle, havfsız, tereddüdsüz gösterdiği vaziyet; elbette sıdkına ve nokta‑i istinâdı olan Hàlık’ına i'timâd ettiğine güneş gibi bir bürhândır.
224
Kezâlik, saâdet‑i dâreyn için te'sis ettiği esâslarda, isabet etmiş olduğu ve izhâr ettiği kavâidin, hakikatle muttasıl ve hakkâniyetle yapışık olduğu, bütün âlemce mazhar‑ı kabûl ve tasdik olmuş ve olmaktadır.
İhtar: O Zâtın (A.S.M.) ahvâl ve harekâtı birer birer, yani tek tek onun sıdk ve hakkâniyetini gösterirse; hey'et‑i mecmuası, onun sıdk‑ı nübüvvetine öyle bir delil olur ki, şeytanları bile tasdike mecbur eder.

Üçüncü Mes'ele

O Zâtın (A.S.M.) sıdk‑ı nübüvvetini yazıp tasdik eden birkaç sahife vardır. Şimdi o sahifeleri okuyacağız.
Birinci sahife: O Hazretin zâtıdır. Fakat bu sahifeyi mütâlaadan evvel, dört nükte”ye dikkat lâzımdır.
Birinci Nükte: لَيْسَ الْكَحَلُ كَالتَّكَحُّلِ : Yani, fıtrî karagözlülük, sun'î (yapma) karagözlülük gibi değildir. Yani; yapma ve sun'î olan bir şey ne kadar güzel ve ne kadar kâmil olursa olsun, fıtrî ve tabîi olan şeylerin mertebesine yetişemez ve onun yerine kàim olamaz. Herhalde sun'îliğin yanlışlıkları, onun ahvâlinden, etvârından belli olacaktır.
İkinci Nükte: Ahlâk‑ı àliyeyi ve yüksek huyları hakikate yapıştıran ve o ahlâkı dâima yaşattıran, ciddiyet ile sıdktır. Eğer sıdk kalkıp araya kizb girerse, rüzgârlara oyuncak olan yapraklar gibi, o adam da insanlara oyuncak olur.
Üçüncü Nükte: Mütenâsib olan eşya arasında meyil ve cezbe vardır. Yani, birbirine temâyül ederler ve yekdiğerini celbederler; aralarında, ittihâd olur. Fakat birbirine zıd olan eşyanın aralarında nefret vardır, çekememezlik olur.
Dördüncü Nükte: Cemâatte olan kuvvet ferdde yoktur. Meselâ, çok iplerin hey'et‑i mecmuasının teşkil ettiği urgandaki kuvvet, ipler birbirinden ayrı olduğu zaman bulunmaz.
Bu nükteler göz önüne getirilmekle O Hazretin sahifesi okunmalıdır. Evet, O Zâtın bütün âsârı, sîretleri, tarihçe‑i hayatı, vesâir ahvâli, onun pek büyük, azîm ahlâk sâhibi olduğuna şehâdet ediyorlar. Hattâ düşmanları bile onun ahlâkça pek yüksekliğinden dolayı kendisini Muhammedü'l‑Emîn ile lakablandırmışlardır.
225
Ma'lûmdur ki, bir zâtta ictimâ' eden ahlâk‑ı àliyenin imtizacından; izzet‑i nefis, haysiyet, şeref, vakar gibi, hasîs, alçak şeylere tenezzül etmeye müsâade etmeyen yüksek hâller husûle gelir. Evet, melâike, ulüvv‑ü şânlarından, şeytanları reddeder, kabûl etmezler.
Kezâlik, bir zâtta ictimâ' eden ahlâk‑ı àliye; kizb, hile gibi alçak hâlleri reddeder. Evet, yalnız şecâatle iştihâr eden bir zât, kolay kolay yalana tenezzül etmez. Bütün ahlâk‑ı àliyeyi cem'eden bir zât, nasıl yalana ve hileye tenezzül eder; imkânı var mıdır?
Hülâsa: Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm kendi kendine güneş gibi bir bürhândır.
Ve kezâ, O Zâtın (A.S.M.) dört yaşından kırk yaşına kadar geçirmiş olduğu gençlik devresinde bir hilesi, bir hıyâneti görülmemiş ve bir yalanı işitilmemiştir. Eğer O Zâtın yaratılışında, tabiatında bir fenâlık, bir kötülük hissi ve meyli olmuş olsaydı; behemehal gençlik sâikasıyla dışarıya verecekti. Hâlbuki bütün yaşını, ömrünü kemâl‑i istikametle, metânetle, iffetle, bir ıttırâd ve intizam üzerine geçirmiş, düşmanları bile hileye işâret eden bir hâlini görmemişlerdir.
Ve kezâ, yaş kırka bâliğ olduğunda iyi olsun, kötü olsun ve nasıl bir ahlâk olursa olsun rüsuh peydâ eder, meleke hâline gelir; daha terki mümkün olmaz. Bu Zâtın tam kırk yaşının başında iken yaptığı o inkılâb‑ı azîmi âleme kabûl ve tasdik ettiren ve âlemi celb ve cezbettiren, O Zâtın (A.S.M.) evvel ve âhir herkesçe ma'lûm olan sıdk ve emâneti idi. Demek O Zâtın (A.S.M.) sıdk ve emâneti, da'vâ‑yı Nübüvvet’ine en büyük bir bürhân olmuştur.

Dördüncü Mes'ele

İkinci sahifeyi okuyacağız. Bu sahife, mâzi yani zaman‑ı saâdetten evvelki zamandır. Şu sahifenin hâvî olduğu enbiyâ‑i sâlifînin ahvâl ve kıssaları, O Zâtın sıdk‑ı nübüvvetine birer bürhândır. Yalnız dört nükte”ye dikkat lâzımdır.
226
Birinci Nükte: İnsan, bir fennin esâslarını ve o fennin hayatına taalluk eden noktaları bilmekle, yerli yerince kullanmasına vâkıf olduktan sonra da'vâsını o esâslara bina etmesi, o fende mâhir ve mütehassıs olduğuna delildir.
İkinci Nükte: Fıtrat‑ı beşeriyenin iktizasındandır ki; âdi bir insan da olsa, hattâ çocuk da olsa, hattâ küçük bir kavim içinde de bulunsa, pek kıymetsiz bir da'vâ hususunda cumhûra muhâlefet edip yalan söylemeye cesâret edemez. Acaba, pek büyük bir haysiyet sâhibi, âlem‑şümûl bir da'vâda, pek inâdlı ve kesretli bir kavim içinde, ümmî, yani okur‑yazar sınıfından olmadığı hâlde, aklın tek başına idrakten âciz olduğu bazı şeylerden bahsedip kemâl‑i ciddiyetle âleme neşr ve ilân etmesi onun sıdkına delil olduğu gibi, o mes'elenin Allah’tan olduğuna da bir bürhân olmaz ?
Üçüncü Nükte: Ma'lûmdur ki, medenî insanlarca ma'lûm ve me'lûf pek çok ilimler, sıfatlar, fiiller vardır ki, bedevîlerce mechûl olur ve o gibi şeylerden haberleri yoktur. Binâenaleyh, bilhassa geçmiş zamanlardaki bedevîlerin ahvâlinden bahsetmek isteyen bir adam, hayâlen o zamanlara, o çöllere gidip onlar ile görüşmelidir. Zîra onların ahvâlini ezberden, onları görmeden muhâkeme etmekle istediği ma'lûmâtı elde edemez.
Dördüncü Nükte: Ümmî bir adam, bir fennin ulemâsıyla münâkaşaya girişerek, beyne'l‑ulemâ ittifaklı olan mes'eleleri tasdik ve ihtilâflı olanları da tashih ederse; o adamın bu hàrika olan hâli, onun pek yüksekliğine ve onun ilminin de vehbî olduğuna delâlet etmez mi?
227
Bu dört nükteyi göz önüne getir, Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a bak ki; O Zât, herkesçe müsellem ümmîliğiyle beraber, geçmiş enbiyâ ile kavimlerinin ahvâllerini görmüş ve müşâhede etmiş gibi Kur'ânın lisânıyla söylemiştir. Ve onların ahvâlini, sırlarını beyân ederek âleme neşr ve ilân etmiştir. Bilhassa naklettiği onların kıssaları, bütün zekîlerin nazar‑ı dikkatini celbeden da'vâ‑yı Nübüvvet’ini isbât içindir. Ve naklettiği esâsları, beyne'l‑enbiyâ ittifaklı olan kısmı tasdik, ihtilâflı olanı da tashih edip da'vâsına mukaddime yapmıştır. Sanki O Zât, vahy‑i İlâhî’nin ma'kesi olan masûm rûhuyla zaman ve mekânı tayyederek o zamanın en derin derelerine girmiş ve gördüğü gibi söylemiştir. Binâenaleyh, O Zâtın bu hâli, onun bir mu'cizesi olup nübüvvetine delil olduğu gibi, evvelki enbiyânın da nübüvvet delilleri manevî bir delil hükmünde olup, O Zâtın nübüvvetini isbât eder.

Beşinci Mes'ele

Asr‑ı Saâdet’e ve bilhassa Cezîretü'l‑Arab mes'elesine dairdir. Bunda da dört nükte vardır.
Birinci Nükte: Âlemce ma'lûmdur ki, az bir kavmin âdetlerinden, hakîr, ehemmiyetsiz bir âdeti kaldırmak veya zelîl, miskin bir tâifenin cüz'î zaîf huylarını ref'etmek; büyük bir hükümdara, uzun bir zamanda bile çok zahmetlere bağlıdır. Acaba, hâkim olmamakla beraber, az bir zamanda nihâyet derecede âdetlerine müteassıb, inâdcı ve kesretli bir kavimde rüsuh ve kuvvet peydâ etmiş olan âdetleri ref' ve kalblerde istikrar peydâ eden ve zamanlarca devam ve istimrar eden ahlâklarını terkettiren; hem yerlerine gayet yüksek âdetleri, güzel ahlâkları te'sis eden bir zât hàrikulâde olmaz ?
İkinci Nükte: Yine âlemce ma'lûmdur ki, devlet, bir şahs‑ı manevîdir. Çocuk gibi, teşekkülü, büyümesi tedrîcîdir.
Ve kezâ, yeni teşekkül eden bir devletin, bir milletin rûhuna kadar nüfûz eden eski bir devlete galebe etmesi, yine tedrîcîdir; zamana mütevakkıftır. Acaba, Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bütün esâsât‑ı àliyeyi hâvî olan ve maddî manevî bütün terakkiyât ve medeniyet‑i İslâmiyenin kapısını açan, kısa bir zamanda def'aten teşkil ettiği bir devletle dünyanın bütün devletlerine galebe edip maddî manevî hâkimiyetini muhâfaza ve ibkà ettiren, hàrikulâdeliği değil midir?
228
Üçüncü Nükte: Evet, kahr ve cebr ile zâhirî bir hâkimiyet, sathî bir tahakküm, kısa bir zamanda ibkà edilebilir. Fakat bütün kalblere, fikirlere, rûhlara icra‑yı te'sir ederek, zâhiren ve bâtınen beğendirmek şartıyla vicdânlar üzerine hâkimiyetini muhâfaza ve ibkà etmek en büyük hàrika olmakla ancak nübüvvetin hàssalarından olabilir.
Dördüncü Nükte: Evet, tehdidlerle, korkularla, hilelerle efkâr‑ı âmmeyi başka bir mecrâya çevirtmek mümkün olur. Fakat, te'siri cüz'îdir, sathîdir, muvakkat olur. Muhâkeme‑i akliyeyi az bir zamanda kapatabilir.
Amma irşadıyla kalblerin derinliklerine kadar nüfûz etmek, hissiyatın en incelerini heyecana getirmek, isti'dâdların inkişafına yol açmak, ahlâk‑ı àliyeyi te'sis ve alçak huyları imha ve izâle etmek, cevher‑i insaniyetten perdeyi kaldırıp hakikati teşhîr etmek, hürriyet‑i kelâma serbestî vermek; ancak şuâ‑ı hakikatten muktebes hàrikulâde bir mu'cizedir.
Evet, Asr‑ı Saâdet’ten evvelki zamanlarda kalb katılığı ve merhametsizlik öyle bir hadde bâliğ olmuştu ki, kocaya vermekten âr ederek kızlarını diri diri toprağa gömerlerdi! Asr‑ı Saâdet’te İslâmiyet’in doğurduğu merhamet, şefkat, insaniyet sâyesinde, evvelce kızlarını gömerlerken müteessir olmayanlar, İslâmiyet dâiresine girdikten sonra karıncaya bile ayak basmaz oldular. Acaba böyle rûhî, kalbî, vicdânî bir inkılâb hiçbir kanuna tatbik edilebilir mi? Bu nükteleri ceyb‑i kalbine soktuktan sonra, bu noktalara da dikkat et:
1. Tarih‑i âlemin şehâdetiyle sâbittir ki; parmakla gösterilen en büyük bir dâhî, ancak umumî bir isti'dâdı ihyâ ve umumî bir hasleti îkaz ve umumî bir hissi inkişaf ettirebilir. Eğer böyle bir hissi de îkaz edememiş ise sa'yi hep hebâ olur.
229
2. Tarih bize gösteriyor ki; en büyük bir insan, hamiyet‑i milliye, hiss‑i uhuvvet, hiss‑i muhabbet, hiss‑i hürriyet gibi hissiyat‑ı umumiyeden bir veya iki veyâhut üç hissi îkaz etmeye muvaffak olur. Acaba evvelki zamanların cehâlet, şekàvet, zulüm zulmetleri altında gizli kalan binlerce hissiyat‑ı àliyeyi, Cezîretü'l‑Arab memleketinde, bedevî ve dağınık bir kavim içinde inkişaf ettirmek hàrikulâde değil midir? Evet, şems‑i hakikatin ziyâsındandır.
Bu noktaları aklına sokamayanın, Cezîretü'l‑Arab’ı biz gözüne sokarız.
Ey muannid! Cezîretü'l‑Arab’a git; en büyük feylesoflardan yüz taneyi de intihâb et, beraber götür. Onlar da orada ahlâkın ve maneviyatın inkişafı hususunda çalışsınlar. Muhammed‑i Arabî’nin o vahşetler zamanında o vahşî bedevîlere verdiği cilâyı, senin o feylesofların şu medeniyet ve terakkiyât devrinde yüzde bir nisbetinde verebilirler mi? Çünkü O Zâtın yaptığı o cilâ; İlâhî, sâbit, lâyetegayyer bir cilâdır ve onun büyük mu'cizelerinden biridir.
Ve kezâ, bir işte muvaffakıyet isteyen adam; Allah’ın âdetlerine karşı safvet ve muvâfakatini muhâfaza etsin ve fıtratın kanunlarına kesb‑i muârefe etsin ve hey'et‑i ictimâiye râbıtalarına münâsebet peydâ etsin. Aksi takdirde, fıtrat, adem‑i muvâfakatle cevab verecektir.
Ve kezâ, hey'et‑i ictimâiyede, umumî cereyana muhâlefet etmemek lâzımdır. Muhâlefet edildiği takdirde, dolabın üstünden düşer, altında kalır. Binâenaleyh, o cereyanlarda, tevfik‑i İlâhînin müsâadesine mazhariyeti dolayısıyla, o dolabın üstünde, Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hak ile mütemessik olduğu sâbit olur.
230
Evet, Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın getirdiği şerîatın hakàikı, fıtratın kanunlarındaki muvâzeneyi muhâfaza etmiştir. İctimâiyatın râbıtalarına lâzım gelen münâsebetleri ihlâl etmemiştir. Zaman uzadıkça, aralarında ittisal peydâ olmuştur.
Bundan anlaşılır ki; İslâmiyet, nev'‑i beşer için fıtrî bir dindir ve ictimâiyatı tezelzülden vikàye eden yegâne bir âmildir.
Bu Nükteler ile şu Noktalar”ı nazara al, Muhammed‑i Hâşimî Aleyhissalâtü Vesselâm’a bak: O Zât, ümmîliğiyle beraber, bir kuvvete mâlik değildi. Ne onun ve ne de ecdâdının bir hâkimiyetleri sebkat etmemişti; bir hâkimiyete, bir saltanata meyilleri yoktu. Böyle bir vaziyette iken; mühim bir makamda, tehlikeli bir mevkide, kemâl‑i vüsûk ve itmi'nân ile büyük bir işe teşebbüs etti; bütün efkâr‑ı âmmeye galebe çaldı, bütün rûhlara kendisini sevdirdi, bütün tabiatların üstüne çıktı; kalblerden bütün vahşet âdetlerini, çirkin ahlâkları kaldırarak, pek yüksek âdât ve güzel ahlâkı te'sis etti; vahşetin çöllerinde sönmüş olan kalblerdeki kasâveti ince hissiyatla tebdil ettirdi ve cevher‑i insaniyeti izhâr etti; onları, o vahşet köşelerinden çıkararak, evc‑i medeniyete yükseltti ve onları, o zamana, o âleme muallim yaptı. Ve onlara öyle bir devlet teşkil etti ki, sâhirlerin sihirlerini yutan Asâ‑yı Mûsa gibi, başka zâlim devletleri yuttu ve nev'‑i beşeri istilâ eden zulüm, fesâd, ihtilâl, şekàvet râbıtalarını yaktı, yıktı ve az bir zamanda, devlet‑i İslâmiye’yi şarktan garba kadar tevsî' ettirdi.
Acaba O Zâtın şu mâcerası, onun mesleği hak ve hakikat olduğuna delâlet etmez mi?

Altıncı Mes'ele

Bu mes'ele, istikbâl sahifesine bakar.
Bu sahifede dahi Dört Nükte vardır.
Birinci Nükte: Bir insan, ne kadar yüksek olursa olsun, ancak dört‑beş fende mütehassıs ve meleke sâhibi olabilir.
231
İkinci Nükte: Bazen olur ki, iki adamın söyledikleri bir söz, bir kelâm, mütefâvit olur; birisinin cehline, sathîliğine; ötekisinin ilmine, mehâretine delâlet eder. Şöyle ki:
Bir adam, düşünmeden, gayr‑ı muntazam bir sûrette söyler; ötekisi, o sözün evvel ve âhirine bakar, siyâk ve sibakını düşünür ve o sözün başka sözler ile münâsebetlerini tasavvur eder ve münâsib bir mevkide, münbit bir yerde zer' eder. İşte bu adamın şu tarz‑ı hareketinden, derece‑i ilim ve mârifeti anlaşılır. Kur'ân‑ı Kerîm’in fenlerden bahsederken aldığı fezlekeler, bu kabîl kelâmlardandır.
Üçüncü Nükte: Bu zamanda vesâit, âlât ve edevât sanâyiin tekemmülüyle çocukların oyuncakları gibi âdileşmiş olan çok şeyler vardır ki; eğer onlar bundan iki‑üç asır evvel vücûda gelmiş olsaydılar; hàrikalardan addedilecekti. Kezâlik, kelâmlarda, sözlerde de zamanın te'siri vardır. Meselâ bir zamanda kıymetli bir sözün, başka bir zamanda kıymeti kalmaz. Binâenaleyh, şu kadar uzun zamanlar, asırlar boyunca gençliğini, güzelliğini, tatlılığını, garâbetini muhâfaza eden Kur'ân, elbette ve elbette hàrikadır.
Dördüncü Nükte: İrşadın tam ve nâfi' olmasının birinci şartı, cemâatin isti'dâdına göre olması lâzımdır. Cemâat, avâmdır. Avâm ise; hakàikı çıplak olarak göremez, ancak onlarca ma'lûm ve me'lûf üslûb ve elbise altında görebilirler. Bunun içindir ki Kur'ân‑ı Kerîm, yüksek hakàikı, müteşâbihât denilen teşbihler, misâller, istiâreler ile tasvir edip, cumhûra yani avâm‑ı nâsın fehimlerine yakınlaştırmıştır.
Ve kezâ, tekemmül etmeyen avâm‑ı nâsın tehlikeli galatlara düşmemesi için, hiss‑i zâhirî ile gördükleri ve i'tikàd ettikleri güneş, arz gibi mes'elelerde icmâl ve ibham etmiş ise de, yine hakikatlere işâreten, bazı emâreler, karîneler vaz'etmiştir.
232
Bu nükteleri aklına koyduktan sonra, şu gelen fezlekeye dikkat et.
Şerîat‑ı İslâmiye, aklî bürhânlar üzerine müessestir. Bu şerîat, ulûm‑u esâsiyenin hayatî noktalarını tamamıyla tazammun etmiş olan ulûm ve fünûndan mülahhastır. Evet; tehzîbü'r‑rûh, riyâzetü'l‑kalb, terbiyetü'l‑vicdân, tedbirü'l‑cesed, tedvîrü'l‑menzil, siyasetü'l‑medeniye, nizâmâtü'l‑âlem, hukuk, muâmelât, âdâb‑ı ictimâiye vesâire vesâire gibi ulûm ve fünûnun ihtiva ettikleri esâsâtın fihristesi, Şerîat‑ı İslâmiyedir.
Ve aynı zamanda, lüzum görülen mes'elelerde, ihtiyaca göre izâhatta bulunmuştur. Lüzumlu olmayan yerlerde veya zihinlerin isti'dâdı olmayan mes'elelerde veyâhut zamanın kàbiliyeti olmayan noktalarda, bir fezleke ile icmâl etmiştir. Yani, esâsları vaz'etmiş, fakat o esâslardan alınacak hükümleri veya esâsâta bina edilecek fürûâtı, akılların meşveretine havâle etmiştir. Böyle bir şerîatın ihtiva ettiği fenlerin üçte biri bile; şu zaman‑ı terakkîde, en medenî yerlerde, en zekî bir insanda bulunamaz. Binâenaleyh, vicdânı insaf ile müzeyyen olan zât, bu şerîatın hakikatinin bütün zamanlarda, bilhassa eski zamanda, tâkat‑i beşeriyeden hariç bir hakikat olduğunu tasdik eder.
Evet, zâhiren İslâmiyet dâiresine girmeyen düşman feylesofları bile, bu hakikati tasdik etmişlerdir. Ezcümle, Amerikalı feylesof Carlyle Alman edîb‑i şehîri Goethe’den naklen Kur'ânın hakàikına dikkat ettikten sonra, Acaba İslâmiyet içinde âlem‑i medeniyetin tekemmülü mümkün müdür?” diye sormuştur. Yine bu suâle cevaben demiştir ki:
Evet. Muhakkìkler, şimdi o dâireden istifade ediyorlar.”
233
Yine Carlyle demiştir ki:
Hakàik‑ı Kur'âniye, tulû' ettiği zaman ateş gibi bütün dinleri yuttu. Zâten, bu onun hakkı idi. Çünkü, Nasâra ve Yahudîlerin hurâfelerinden bir şey çıkmadı.” İşte bu feylesof, ﴿فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪ۖ… فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ… الخolan âyet‑i kerîmenin meâlini tasdik etmiştir. (Hâşiye)
S Gerek Kur'ân‑ı Kerîm olsun, gerek tefsiri olan Hadîs‑i Şerîf olsun; her fenden, her ilimden birer fezleke almışlardır. Bir kitab veya bir şahsın yalnız fezlekeleri ihâta etmekle hàrika olması lâzım gelmez. Bir şahıs, pek çok fezlekeleri ihâta edebilir?
C Bahsettiğimiz fezleke, sellemehüsselâm fezlekeler değildir. Ancak, hüsn‑ü isabetle münâsib bir mevkide ve münbit bir yerde, işitilmemiş çok işâretleri tazammun etmekle isti'mâl ve zer'edilen fezlekelerdir. Kur'ân veya Hadîs’in aldıkları fezlekeler, bu kabîl fezlekelerdir. Bu kabîl fezlekeler, tam bir meleke ve ıttılâ'dan sonra hâsıl olabilir ki, herbir fezleke, me'hazi olan fen veya ilmin hükmünde olur. Bu ise, bir şahısta olamaz.
Azîz arkadaş! Bu mes'elelerde yazılan muhâkemelerin neticesi olarak şu gelen kaideleri de koynuna koy, sana lâzım olur.
1. Bir şahıs, çok fenlerde ihtisàs sâhibi olamaz.
2. İki şahıstan sudûr eden bir söz, isti'dâdlarına göre tefâvüt eder. Yani birisine göre altın, ötekisine nazaran kömür kıymetinde olur.
3. Fünûn, fikirlerin birleşmesinden hâsıl olup, zamanın geçmesiyle tekâmül eder.
4. Eski zamanda nazarî olup, bu zamanda bedîhî olmuş olan çok mes'eleler vardır.
5. Zaman‑ı mâzi, bu zamana kıyâs edilemez; aralarında çok fark vardır.
234
6. Sahrâ ve çöl adamları, basit ve sâf insanlar olduğundan, medenîlerin medeniyet perdesi altında gizleyebildikleri hile ve desîseleri bilmezler ve gizleyemezler; her işleri merdânedir, kalbleri ve lisânları birdir.
7. Çok ilim ve fenler vardır ki; âdetlerin telkiniyle, vukûâtın ta'limiyle ve zamanla, muhîtin yardımıyla husûle gelirler.
8. Beşerin nazarı, istikbâle nüfûz edemez; hususî keyfiyât ve ahvâli göremez.
9. Beşer için bir ömr‑ü tabîi olduğu gibi, yaptığı kanunlar için de bir ömr‑ü tabîi vardır; onun nihâyeti olduğu gibi, bunun da nihâyeti vardır.
10. İnsanların sıfatlarında, tabiatlarında, ahvâlinde zaman ve mekânın çok te'siri vardır.
11. Eski zamanlarda hàrika addedilen çok şeyler vardır ki, mebâdî ve vesâitin tekâmülüyle âdi şeyler hükmüne geçmişlerdir.
12. Def'aten bir fennin icâdına ve ikmal edilmesine, bir zekâ‑i hàrika olsa bile, muktedir olamaz. O fen, ancak çocuk gibi tedrîcen kemâle erer.
Azîz kardeşim! Bu kaideleri birer birer sayıp kafana koyduktan sonra; zamanın hayâl ve hülyalarından, muhîtin evhâm ve hurâfelerinden tecerrüd et, çıplak ol; bu asrın sâhilinden dal, Cezîretü'l‑Arab yarımadasına çık. O yarımadanın mahsulâtından olan insanların kılık ve kıyafetlerine gir, fikirlerini başına tak, pek geniş olan o sahrâya bak. Göreceksin ki:
Bir insan Tek başına Ne muîni var ve ne yardım edeni; ne saltanatı var ve ne definesi Meydâna çıkmış, bütün dünyaya karşı mübâreze ediyor Ve umum insanlara hücum etmeye hazırlanmıştır Ve omuzlarına küre‑i arzdan daha büyük bir hakikat almıştır. Elinde de, insanların saâdetini te'min eden bir şerîat tutmuştur ki, libâsa benzemiyor; cild ve deri gibi yapışık olup, isti'dâd‑ı beşerin inkişafı nisbetinde tevessü' ve inkişaf etmekle saâdet‑i dâreyni intac ve nev'‑i beşerin ahvâlini tanzim eder.
235
O şerîatın kanunları, kaideleri nereden gelmiş ve nereye kadar devam eder gider diye sorulduğu zaman, yine o şerîat, lisân‑ı i'câzıyla cevaben diyecektir ki: Biz, Kelâm‑ı Ezelî’den ayrıldık; nev'‑i beşerin fikriyle beraber ebede kadar devam edip gideceğiz. Fakat nev'‑i beşer dünyadan kat'‑ı alâka ettikten sonra, biz de sûreten, teklif cihetiyle insanlardan ayrılacağız. Fakat maneviyatımız ve esrârımızla nev'‑i beşerin arkadaşlığına devam edip, onların rûhlarını gıdâlandırarak, onlara delil olmaktan ayrılmayacağız
Ey arkadaş! Bu gördüğün garîb, acîb sahifenin baştan nihâyete kadar ihtiva ettiği hâller, inkılâblar, vaziyetler; ﴿فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪ ’deki emr‑i tâcizîyi, nev'‑i beşere tekrar tekrar ilân ediyorlar.
Azîz kardeşim! Bir kapı daha açıldı, oraya bakalım.
﴿وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا… الخ olan âyet‑i kerîmenin işâret ettiği gibi, cemâatin isti'dâdına göre irşadın yapılması lüzumundan ve Şâri'in, cumhûru irşad etmekte takib ettiği maksaddan gafletleri ve cehilleri dolayısıyla bazı insanlar, Kur'ân hakkında çok şek ve şübhelere ma'rûz kalmışlardır. O şek ve şübhelerin menşe'i üç emirdir.
1. Diyorlar ki: Kur'ân’da müteşâbihât ve müşkülât denilen, hakîki mânâları anlaşılmayan bazı şeylerin bulunması, i'câzına münâfîdir. Zîra Kur'ânın i'câzı, belâğat üzerine müessestir; belâğat da, ancak ifâdenin zuhûr ve vuzûhuna mebnîdir?‥
236
2. Diyorlar ki: Yaratılışa ait mes'eleler, mübhem ve mutlak bırakılmıştır. Ve kezâ, kâinâta dair fünûndan pek az bahsedilmiştir. Bu ise, ta'lim ve irşad mesleğine münâfîdir?‥
3. Diyorlar ki: Kur'ânın bazı âyetleri zâhiren aklî delillere muhâliftir. Bundan, o âyetlerin hilâf‑ı vâki oldukları zihne geliyor. Bu ise, Kur'ânın sıdkına muhâliftir?‥
O heriflerin zu'mlarınca, Kur'ân’a bir nâkìsa ve şek ve şübhelere sebeb addettikleri şu üç emir, Kur'ân‑ı Kerîm’e bir nâkìsa teşkil etmez. Ancak, Kur'ânın i'câzını bir kat daha isbât etmeye ve irşad hususunda Kur'ânın en belîğ bir ifâde ile en yüksek bir üslûbu ihtiyar etmesine sâdık şâhid ve kat'î delildir. Demek kabahat, onların fehimlerindedir hâşâ!– Kur'ân‑ı Kerîm’de değildir.
Evet, وَكَمْ مِنْ عَائِبٍ قَوْلًا صَح۪يحًا ❋ وَاٰفَتُهُ مِنَ الْفَهْمِ السَّق۪يمِ
Şâirin dediği gibi, fehimleri hasta olduğundan, sağlam sözleri ta'yib ediyorlar veya ayı gibi elleri üzüm salkımına yetişemediğinden, ekşidir diyorlar. Bunların da fehimleri Kur'ânın o yüksek i'câzına yetişemediğinden, ta'yib ediyorlar.
Kur'ân‑ı Kerîm’de Müteşâbihât Vardır Dedikleri Birinci Şübhelerine Cevab:
Evet, Kur'ân‑ı Kerîm, umumî bir muallim ve bir mürşiddir. Halka‑i dersinde oturan, nev'‑i beşerdir. Nev'‑i beşerin ekserîsi avâmdır. Mürşidin nazarında ekall, eksere tâbidir. Yani, umumî irşadını ekallin hatırı için tahsîs edemez. Maahazâ, avâma yapılan konuşmalardan havâs hisselerini alırlar; aksi hâlde avâm, yüksek konuşmaları anlayamadığından mahrum kalır.
237
Ve kezâ, avâm‑ı nâs, ülfet ettikleri üslûblardan ve ifâdelerin çeşitlerinden ve dâima hayâllerinde bulunan elfâz, maânî ve ibarelerden fikirlerini ayıramadıklarından, çıplak hakikatleri ve akliyâtı fehmedemezler. Ancak, o yüksek hakàikın, onların ülfet ettikleri ifâdelerle anlatılması lâzımdır.
Fakat Kur'ânın böyle ifâdelerinin hakikat olduğuna i'tikàd etmemelidirler ki; cismiyet ve cihetiyet gibi muhâl şeylere zâhib olmasınlar. Ancak o gibi ifâdelere, hakàika geçmek için bir vesile nazarıyla bakılmalıdır.
Meselâ, Cenâb‑ı Hakk’ın kâinâtta olan tasarrufunun keyfiyeti; ancak bir sultanın taht‑ı saltanatında yaptığı tasarrufla tasvir edilebilir. Buna binâendir ki; اِنَّ اللّٰهَ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى ’da kinâye tarîki ihtiyar edilmiştir. Hissiyatı bu merkezde olan avâm‑ı nâsa yapılan irşadlarda, belâğat ve irşadın iktizasınca, avâmın fehimlerine mürâat, hissiyatına ihtiram, fikirlerine ve akıllarına göre yürümek lâzımdır. Nasıl ki bir çocukla konuşan, kendisini çocuklaştırır ve çocuklar gibi çat‑pat ederek konuşur ki, çocuk anlayabilsin Avâm‑ı nâsın fehimlerine göre ifâde edilen Kur'ân‑ı Kerîm’in ince hakikatleri, اَلتَّنَزُّلَاتُ الْاِلٰهِيَّةُ اِلٰى عُقُولِ الْبَشَرِ ile anılmaktadır.
Yani, insanların fehimlerine göre Cenâb‑ı Hakk’ın hitâbâtında yaptığı bu tenezzülât‑ı İlâhiye, insanların zihinlerini hakàiktan tenfîr edip kaçırtmamak için İlâhî bir okşamadır. Bunun için, müteşâbihât denilen Kur'ân‑ı Kerîm’in üslûbları, hakikatlere geçmek için ve en derin incelikleri görmek için, avâm‑ı nâsın gözüne bir dûrbîn veya numaralı birer gözlüktür.
Bu sırra binâendir ki; büleğâ, büyük bir ölçüde ince hakikatleri tasavvur ve dağınık mânâları tasvir ve ifâde için istiâre ve teşbihlere müracaat ediyorlar. Müteşâbihât dahi ince ve müşkül istiârelerin bir kısmıdır. Zîra müteşâbihât, ince hakikatlere sûretlerdir.
238
Kur'ân’da Müşkülât Vardır Dedikleri Birinci Şübhenin İkinci Kısmına Cevab:
İşkâl dedikleri şey ya üslûbun pek yüksek ve muhtasar olmasıyla mânânın çok derin ve inceliğinden ileri gelir; Kur'ânın müşkülâtı bu kabîldendir veya ibarede karışık ve düğümlü noktaların bulunmasından neş'et eder; Kur'ân‑ı Kerîm, bu kısım müşkülâttan müberrâ ve münezzehtir. Acaba cumhûrun zihninden uzak ve pek derin hakikatleri kolay ve kısa bir sûretle avâm‑ı nâsın fehimlerine yakınlaştırmak ayn‑ı belâğat değil midir? Belâğat, muktezâ‑yı hâli mürâattan ibaret değil midir? Hey gözlerin kör olsun herif!
Yaratılışta ve Maddiyâta Dair Mes'elelerde Kur'ân Mübhem Geçmiştir Dedikleri İkinci Şübhelerine Cevab, Şöyle Ki:
Şecere‑i âlemde, meylü'l‑istikmâl vardır. Yani kâinâtın, bir ağaç gibi, bütün zerrâtı ve eczâsı kemâle meyleder ve kemâle doğru yürümektedirler. O umumî meylü'l‑istikmâlden ayrı olarak, insanda da meylü't‑terakkî vardır. Bu meylü't‑terakkî çekirdek gibidir; neşv ü nemâsı pek çok tecrübeler vâsıtasıyla olur ve çok fikirlerin mahsulü olan neticelerin ictimâ'ıyla teşekkül ve tevessü' etmekle fünûnu intac eder. Bu fünûn da, mürettebedir. Yani her ikinci fen, birincisinin neticesidir. Birincisi olmasa, o olamaz. Birincisinin ona mukaddime ve ulûm‑u müteârife hükmünde olması şarttır.
239
Buna binâen, bundan on asır evvel gelen insanlara fünûn‑u hâzırayı ders vermek veya garîb mes'elelerden bahsetmek; onların zihinlerini şaşırtmaktan ve o insanları safsatalara atmaktan gayrı bir fâide vermezdi.
Meselâ, Kur'ân‑ı Kerîm, Ey insanlar! Şemsin sükûnuna, arzın hareketine (Hâşiye‑1) ve bir katre su içinde bin hayvanın bulunduğuna dikkat ediniz ki azamet‑i İlâhiye’yi anlayasınız demiş olsaydı, bütün o zamanların insanlarını tekzîbe sevketmiş olurdu. Çünkü, hiss‑i zâhirîye muhâliftir. Maahazâ, on asırdan beri gelip geçen insanları şaşırtmak; yalnız fünûn‑u cedîdenin zuhûrundan sonra gelen insanları memnun etmek, makam‑ı irşada muhâlif olduğu gibi, rûh‑u belâğatla da kàbil‑i te'lif değildir.
S Keşfiyât‑ı fenniye ve fünûn‑u hâzıra eski insanlara mechûl ve gayr‑ı me'lûf olduğundan, onları onlara ders vermek hatâdır.” diyorsun. Bilhassa âhirete ait ahvâl gibi müstakbeldeki nazariyât da böyle değil midir? Onlar da bize mechûl ve gayr‑ı me'lûfturlar. Onlardan bahsetmek ne için hatâ olmuyor?
C Müstakbeldeki nazariyât, bilhassa âhirete ait ahvâle hiçbir cihetle hiss‑i zâhirî taalluk etmemiştir ki, o hissin hilâfını söylemek şaşırtma olsun. Binâenaleyh, o gibi şeyler, dâire‑i imkândadırlar. Öyle ise, onlara i'tikàd ve onlar ile itmi'nân peydâ etmek mümkündür. Öyle ise, o gibi şeylerin hakk‑ı sarîhi, onları tasrîh etmektir. Lâkin keşfiyât‑ı fenniye; eski insanlara göre, imkân ve ihtimal dâiresinden çıkıp, muhâl ve imtina' derecesine girmişlerdir. Çünkü gözleriyle gördükleri şeyler, onlarca bedâhet derecesine girmekle, onun hilâfı onlarca muhâldir. Öyle ise, onların hissiyatına hürmeten, o gibi mes'elelerde belâğatın iktizası, ibham ve ıtlâktır ki, onlara bir şaşırtma olmasın.
240
Fakat Kur'ân‑ı Kerîm, irşadını noksan bırakmamıştır. Bu zamanın fencilerini de istifadeden mahrum etmemek üzere, çok karîne ve emârelerin vaz'ıyla, hakikatlere işâretler yapmıştır (Hâşiye‑2).
Ey insafsız! Seni insafa dâvet ediyorum. Bir kere كَلِّمِ النَّاسَ عَلٰى قَدَرِ عُقُولِهِمْolan meşhûr düsturu nazara almakla, zamanlarıyla muhîtlerinin müsâadesizliğini düşünerek, telâhuk eden binlerce efkârın neticelerinden doğan şu keşfiyât‑ı fenniyeyi o zamanlardaki insanların kafa mideleri alıp hazmedemediklerine dikkat edersen anlayacaksın ki; Kur'ân‑ı Kerîm’in o gibi mes'elelerde ihtiyar ettiği ibham ve ıtlâk yolu, ayn‑ı belâğat olduğu gibi, yüksek i'câzını da isbâta âşikâr bir delil olduğunu gözün kör değilse göreceksin!
Kur'ân’da, delâil‑i akliyeye ve fennin keşfiyâtına muhâlif bazı âyetler vardır dedikleri üçüncü şübhelerine cevab:
Kur'ân‑ı Kerîm’de takib edilen maksad‑ı aslî; isbât‑ı Sâni', nübüvvet, haşir, adâlet ile ibâdet esâslarına cumhûr‑u nâsı irşad ve îsâl etmektir. Binâenaleyh, Kur'ân‑ı Kerîm’in kâinâttan yaptığı bahis tebeîdir; kasdî değildir. Yani ligayrihîdir, lizâtihî değildir.
Yani Kur'ân‑ı Kerîm, Cenâb‑ı Hakk’ın vücûd, vahdet ve azametine istidlâl sûretiyle kâinâttan bahsetmiştir. Yoksa, kâinâtın bizzat keyfiyetini izâh etmek için değildir. Çünkü Kur'ân‑ı Kerîm; coğrafya, kozmoğrafya gibi kasden kâinâtın keyfiyetinden mânâ‑yı ismiyle bahseden bir fen, bir kitab değildir. Ancak, kâinât sahifesinde yazılan San'at‑ı İlâhiye’nin nakışları ve yaratılan kudretin mu'cizeleri ve kozmoğrafyacıları hayrette bırakan nizâm ve intizamla; mânâ‑yı harfiyle Sâni' ve Nazzâm‑ı Hakîki’ye istidlâl keyfiyetini öğretmek için nâzil olan bir kitaptır. Binâenaleyh; san'at, kasd, nizâm; kâinâtın her zerresinde bulunur, matlûb hâsıl olur; teşekkülü nasıl olursa olsun bizim matlûbumuza taalluku yoktur.
241
Febinâen alâ zâlik, mâdemki Kur'ânın kâinâttan bahsi istidlâl içindir ve delilin de müddeâdan evvel ma'lûm olması şarttır ve delilin muhâtablarca vuzûhu müstahsendir; bazı âyetlerin onların hissiyatına ve edebî ma'lûmâtlarına imâle etmesi ve benzetmesi, muktezâ‑yı belâğat ve irşad olmaz ? Fakat bu âyetlerin, hissiyatlarına imâle etmesi mes'elesi o hissiyata kasden delâlet etmek için değildir. Ancak, kinâye kabîlinden o hissiyatı okşamak içindir. Maahazâ, hakikate ehl‑i tahkîki îsâl için, karîne ve emâreler vaz'edilmiştir.
Meselâ; eğer Kur'ân‑ı Kerîm, makam‑ı istidlâlde şöylece demiş olsa idi ki: Ey insanlar! Güneşin zâhirî hareketiyle hakîki sükûnuna ve arzın zâhirî sükûnuyla hakîki hareketine ve yıldızlar arasında câzibe‑i umumiyenin garîbelerine ve elektriğin acîbelerine ve yetmiş unsur arasında hâsıl olan imtizacâta ve bir avuç su içinde binler mikrobun bulunmasına dikkat ediniz ki, bu gibi hàrika şeylerden Cenâb‑ı Hakk’ın herşeye kàdir olduğunu anlayasınız.” deseydi, delil, müddeâdan binlerce derece daha hafî, daha müşkül olurdu. Hâlbuki, delilin müddeâdan daha hafî olması, makam‑ı istidlâle uymaz. Maahazâ, onların hissiyatına imâle edilen âyetler kinâye kabîlinden olup, ifâde ettikleri zâhirî mânâları sıdk veya kizbe medâr olamaz.
242
Evet, görmüyor musun قَالَ ’deki ا hìffeti ifâde ediyor. Aslı و olsun ى olsun, ne olursa olsun bize taalluk etmez.
Hülâsa: Mâdemki Kur'ân, bütün zamanlardaki bütün insanlara nâzil olmuştur, şu şübhe addettikleri umûr‑u selâse, Kur'ân’a nâkìsa değil, Kur'ânın yüksek i'câzına delillerdir.
Evet, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ı ta'lim eden Cenâb‑ı Hakk’a kasem ederim ki; o Beşîr ve Nezîr’in (A.S.M.) basar ve basîreti, hakikati hayâlden tefrik edememekten münezzehtir, celîldir, celîdir veya insanları kandırarak mağlatalara düşürtmekten, meslek‑i àlîleri ganîdir, àlîdir, temizdir, tâhirdir!

Yedinci Mes'ele

Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın izhâr ettiği mahsûs ve zâhirî ve insanlarca meşhûr ve ma'lûm olan hàrika ve mu'cizelerinin ekserîsi, tarih ve siyer kitaplarında mezkûrdur ve aynı zamanda, muhakkìkîn‑i ulemâ tarafından izâh ve beyân edilmişlerdir. Binâenaleyh, tafsilâtını o kitaplara havâle ile yalnız o hàrikaların nev'ilerini icmâlen izâh edeceğiz.
Evet, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın zâhirî hàrikalarının herbirisi âhâdî olup mütevâtir değilse de, o âhâdîlerin hey'et‑i mecmuası ve çok nev'ileri, mütevâtir‑i bilma'nâdır. Yani, lafız ve ibareleri mütevâtir değilse de, mânâları çok insanlar tarafından nakledilmiştir. O hàrikaların nev'ileri üçtür.
243
Birincisi: İrhâsat ile anılmaktadır ki; Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nübüvvetinden evvel zuhûr eden hàrikalardır. Mecûsî milletinin taptığı ateşin sönmesi, Sava denizinin sularının çekilmesi, Kisrâ sarayının yıkılması ve gâibden yapılan tebşîrler gibi şeylerdir. Sanki O Hazretin (A.S.M.) zaman‑ı velâdeti, hassas ve kerâmet sâhibi imiş gibi, O Zâtın kudûm ve gelmesini şu gibi hâdiseler ile tebşîratta bulunmuştur.
İkinci Nev': İhbarât‑ı gaybiyedir ki; bilâhare vukû'a gelecek pek çok garîb şeylerden bahsetmiştir. Ezcümle; Kisrâ ve Kayser’in definelerinin İslâm eline geçmesi, Rûmların galebe etmesi, Mekke’nin fethi, Kostantiniyye’nin alınması gibi hâdisâttan haber vermiştir. Sanki O Zâtın cesedinden tecerrüd eden rûhu, zaman ve mekânın kayıtlarını kırarak istikbâlin her tarafına uçup gezmiş ve gördüğü vukûâtı söylemiştir ve söylediği gibi de vukû'a gelmiştir.()
244
Üçüncü Nev': Hissî hàrikalardır ki; muâraza zamanlarında kendisinden taleb edilen mu'cizelerdir. Taşın konuşması, ağacın yürümesi, ayın iki parçaya bölünmesi, parmaklarından su akması gibi Tefsir‑i Keşşâf’ın müellifi Zemahşerî’nin dediğine göre, O Hazretin bu nev'i hàrikaları bine bâliğ olmuştur. Ve bir kısmı da mütevâtir‑i bilma'nâdır. Hattâ Kur'ânı inkâr edenlerden bir kısmı, inşikak‑ı kamer mânâsında tasarruf etmemişlerdir.
S İnşikak‑ı Kamer bütün insanlarca kesb‑i şöhret etmesi lâzım bir mu'cize iken âlemce o kadar şöhret bulmamıştır. Esbâbı nedir?
C Matla'ların ihtilâfı ve havanın bulutlu olmasının ihtimali ve o zamanda rasathânelerin bulunmaması ve vaktin uyku gibi gaflet zamanı olması ve inşikakın ânî olması gibi esbâbdan dolayı, herkesçe o vak'anın görünmesi ve ma'lûm olması lâzım gelmez. Maahazâ, Hicaz matla'ıyla matla'ları bir olan yerlerde, o gece yollarda bulunan kervan ve kafilelerden naklen, inşikakın vukû'a geldiği hakkında çok rivâyetler vardır.
Üçüncü nev'i mu'cizelerin reisi ve en büyüğü, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’dır ki, yedi vecihle mu'cize olduğuna mezkûr âyetle işâret edilmiştir.
Arkadaş! Şu mes'eleleri az çok fehmettin. Şimdi, bu âyetin mâkabliyle olan cihet‑i irtibatına bakalım:
Evet, İbn‑i Abbâs’ın (R.A.) ﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا âyetindeki ibâdet”i, tevhidle tefsir ettiğine nazaran, evvelki âyet isbât‑ı tevhid hakkındadır, bu âyet de isbât‑ı nübüvvet hakkındadır. Nübüvvet‑i Muhammediye (A.S.M.) ise, tevhidin en büyük bir delilidir. Demek ki bu iki âyet arasında cihet‑i irtibat, aralarındaki dâlliyet ve medlûliyet alâkasıdır. Yani biri delil, diğeri medlûldür.
245
Nübüvvetin isbâtı, ancak mu'cizeler ile olur. En büyük mu'cizesi ise, Kur'ân‑ı Kerîm’dir. Evet, Kur'ânın mu'cize olduğu, Âlem‑i İslâmca kabûl ve tasdik edilmiş bir hakikattir.
Amma muhakkìkîn‑i ulemâ tarafından, Kur'ânın vücûh‑u i'câzı hakkında ihtilâf vâki olmuştur. Yani, i'câzını intac eden cihetler çoktur. Herbir muhakkìk, bir ciheti tercih ve ihtiyar etmiştir; aralarında muhâlefet, müsâdeme yoktur.

İ'câzın Vecihleri

1. Gâibden, istikbâlden haber vermesi.
2. Âyetlerinde tenâkuz, tehâlüf, hatâ bulunmaması.
3. Nazm ile nesir arasında, edîblerce gayr‑ı ma'lûm bir üslûbu ihtiyar etmesi.
4. Okur‑yazar olmayan bir Zâttan sudûr etmesi.
5. Tâkat‑i beşeriye fevkınde ulûm ve hakàikı ihâta etmesi gibi pek çok şeylerdir.
Lâkin i'câzının en yüksek vechi, nazmındaki belâğattan doğmuştur. Evet, Kur'ânın bu nev'i i'câzı, beşerin tâkatinden hariç bir derecededir. Bu hakikati tafsîlen anlayıp kanâat hâsıl etmek isteyen, bu tefsiri ve emsâli eserleri ve Yirmibeşinci Söz”ü zeyilleriyle beraber mütâlaa etsin.
Fakat icmâlî bir ma'lûmâtı elde etmek isteyenler de, belâğatın imâmları bulunan Abdülkahir‑i Cürcânî, Zemahşerî, Sekkâkî, Câhız’ın bu kısım i'câz hakkında üç tarîk ile beyân ettikleri ma'lûmâttan, mikdar‑ı kâfî ma'lûmât elde edebilir.
246
Birinci Tarîk: Arab kavmi; maârifsiz, bedevî bir millet idi. Muhîtleri de, onlar gibi bedevî bir muhît idi. Dîvânları, şiir idi. Yani, medâr‑ı iftihar olan hâllerini, şiir ile kayd ve muhâfaza ederlerdi. İlimleri, belâğat idi. Medâr‑ı iftiharları, fesâhat idi. Sâir kavimlerden fazla bir zekâya mâlik idiler. Başka insanlara nisbeten cevvâl fikirleri vardı.
İşte Arab kavmi böyle bir vaziyette iken ve zihinleri de bahar çiçekleri gibi yeni yeni açılmaya başlarken, birdenbire Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân, yüksek belâğatıyla, hàrika fesâhatiyle mele‑i a'lâdan yeryüzüne indi. Arabların medâr‑ı iftiharları ve timsâl‑i belâğatları olan ve bilhassa Kâbe duvarında teşhîr edilmek üzere altın suyu ile yazılmış Muallakàt‑ı Seb'a ünvânıyla anılan en meşhûr edîblerin en belîğ ve en fasîh eserlerini iftihar listesinden sildirtti.
Maahazâ, Hazret‑i Muhammed (A.S.M.) Kur'ânla muârazaya ve Kur'ân’a bir nazîre yapılmasına onları şiddetle dâvet etmekten geri durmuyordu, damarlarına dokunduruyordu, techil ve terzil ediyordu. O Hazretin yaptığı böyle şiddetli hücumlara karşı, o ümerâ‑yı belâğat ve hükkâm‑ı fesâhat ünvânıyla anılan Arab edîbleri, bir kelime ile dahi mukàbelede bulunamadılar. Hâlbuki kibir ve azametleri, enâniyetleri ve göklere kadar çıkan gururları iktizasınca, gece‑gündüz çalışıp Kur'ân’a bir nazîre yapmalı idiler ki, âleme karşı rezîl ü rüsvâ olmasınlar.
Demek bu mes'elenin uhdesinden gelemediklerinden, yani Kur'ânın bir benzerini yapmaktan âciz kaldıklarından sükûta mecbur olmuşlardır. İşte onların bu ıztırarî sükûtları aczlerini meydâna çıkardı ve bunların aczlerinden de, i'câz‑ı Kur'ân’ın güneşi tulû' etmiştir.
İkinci Tarîk: Kelâmların hâsiyetlerini, kıymetlerini, meziyetlerini bilip altınlarını bakırından tefrik eden bütün ehl‑i tahkîkten, tedkikten, tenkidden, dost ve düşmanlar tarafından Kur'ân‑ı Kerîm; sûre sûre, âyet âyet, kelime kelime mehenk taşına vurularak, altından mâadâ bir bakır eseri görülmemiştir. Bu ağır imtihandan sonra, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın ihtiva ettiği mezâyâ, letâif, hakàikın hiçbir beşer kelâmında bulunmadığına şehâdet etmişlerdir.
247
Onların sıdk‑ı şehâdetleri şöylece isbât edilebilir: Kur'ânın insan âleminde yaptığı büyük inkılâb ve tebeddül ve şark ve garbı içine alan te'sis ettiği din, diyânet ve zamanın geçmesiyle gençlik ve şebâbiyetini ve tekerrür ettikçe halâvetini muhâfaza etmesi gibi hàrika hâlleri, ﴿اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰى âyetini okuyup ilân ediyorlar.
Üçüncü Tarîk: Belâğat imâmlarından meşhûr Câhız’ın tahkîkatına göre; Arab edîb ve belîğlerinin Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın da'vâsını kalem ile ibtal etmeye ta'rife gelmez derecede ihtiyaçları vardı. Ve O Hazrete karşı olan kin, adâvet ve inâdlarıyla beraber; en kolay, en yakın, en selîm olan kalem ve yazı ile muârazayı terk ve en uzun, en müşkül, en tehlikeli ve şübheli seyf ve harb ile mukàbeleye mecburen ilticâ ettiler. Sûret‑i kat'iyyede bundan anlaşıldı ki, Kur'ânın benzerini yapmaktan âciz kalmışlardır. Zîra, her iki yolun arasındaki farkı bilmeyenlerden değildiler.
Binâenaleyh, birinci yol ibtal‑i da'vâ için daha müsâid iken onu terkedip, hem malları, hem canları tehlikeye atan başka bir yola sülûk eden; ya sefîhtir hâlbuki müslüman olduktan sonra siyaset‑i âlemi eline alanlara sefîh denilemez veya birinci yola sülûkten kendilerini âciz görmüşlerdir. Onun için kalem yerine seyfe müracaat etmişlerdir.
S Kur'ân’a bir nazîre yapmak mümkinâttan imiş, fakat nasılsa yapılmamıştır?
C Mümkinâttan olmuş olsaydı, damarlarına dokundurulanlar, behemehal muârazayı arzu ederlerdi. Ve muâraza arzusunda bulunmuş olsaydılar, muâraza yapacaklardı. Çünkü, ibtal‑i da'vâ için muârazaya ihtiyaçları pek şedîd idi. Muâraza etmiş olsaydılar, gizli kalmazdı, tezâhür ederdi. Çünkü tezâhürüne rağbet çok olduğu gibi, esbâb dahi çok idi. Tezâhür etseydi, âlemde şöhret bulurdu. Şöhret bulmuş olsaydı, Müseylime’nin hezeyanları gibi behemehal tarihte bulunacaktı. Mâdemki tarihte bulunmamıştır, demek yapılmamıştır. Mâdem yapılmamıştır, demek Kur'ân mu'cizedir.
248
S Müseylime, fusehâ‑i Arab’dan olduğu hâlde sözleri ne için âleme maskara olmuştur?
C Çünkü onun sözleri, bin derece fevkınde bulunan sözlere karşı mukàbeleye çıktığından çirkin ve gülünç olmuştur. Evet, güzel bir adam, Hazret‑i Yûsuf (A.S.) ile beraber güzellik imtihanına girerse, elbette çirkin ve gülünç olur.
S Kur'ân‑ı Kerîm hakkında şek ve şübheleri olanlar, Kur'ânın bazı terkîb ve kelimeleri güyâ Nahiv İlmi’nin kaidelerine muhâlefet etmiş gibi şübhe îka' etmişlerdir?
C Bu gibi heriflerin, İlm‑i Nahvin kaidelerinden haberleri yoktur. Sekkâkî’nin dediği gibi; efsah‑ı fusehâ olan Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur'ân‑ı Kerîm’i uzun uzun zamanlarda tekrar tekrar okuduğu hâlde o hatâların farkında olmamış da bu câhil herifler mi farkında olmuşlardır? Bu, hangi akla girer ve hangi kafaya sığar? Sekkâkî, Miftâh”ının sonunda, bu gibi câhilleri iyi taşlamıştır.
Evet, bir şâirin dediği gibi, لَوْ كُلُّ كَلْبٍ عَوٰى اَلْقَمْتَهُ حَجَرًا لَمْ يَبْقَ ف۪ي هٰذِهِ الْكُرَةِ اَحْجَارُ
Her üren kelbin ağzına bir taş atacak olsan dünyada taş kalmaz.”
Bu Âyeti Mâkabliyle Rabteden İkinci Vecih İse:
Evvelki âyet vaktâ ki ibâdeti emretti, sanki İbâdetin keyfiyeti nasıldır diye sâmi'in zihnine bir suâl geldi, Kur'ânın ta'lim ettiği gibi.” diye cevab verildi.
Tekrar, Kur'ânın Allah’ın kelâmı olduğunu nasıl bileceğiz?” diye ikinci bir suâle daha kapı açıldı.
249
Bu suâle cevaben ﴿وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا… الخ âyetiyle cevab verildi. Demek her iki âyetin arasındaki cihet‑i irtibat, bir suâl‑cevab ve bir alışveriştir.
Arkadaş! Bu âyetin ihtiva ettiği cümlelerin arasına girelim, bakalım aralarında ne gibi münâsebetler vardır?
Evet, ﴿وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا cümlesi, mukadder bir suâle cevaptır.
Çünkü; Kur'ân, evvelki âyette ibâdeti emrettiği vakit, Acaba ibâdete olan bu emrin Allah’ın emri olup olmadığını nasıl anlayacağız ki imtisal edelim?” diye bir suâl sâmi'in hâtırına geldi. Bu suâle cevaben denildi ki: Eğer Kur'ânın ve dolayısıyla bu emrin Allah’ın emri olduğunda şübheniz varsa, kendinizi tecrübe ediniz ve şübhenizi izâle ediniz.”
Ve eyzan, vaktâ ki Kur'ân, sûrenin evvelinde ﴿لَا رَيْبَ ف۪يهِ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ cümlesiyle kendisini senâ etti, sonra mü'minlerin medhine, sonra kâfir ve münâfıkların zemmine intikal etti, sonra ibâdet ve tevhidi emrettikten sonra sûrenin başına dönerek ﴿لَا رَيْبَ ف۪يهِ cümlesini te'kiden ﴿وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ… الخ cümlesini zikretti. Yani: Kur'ân, şek ve şübhelere mahal değildir. Sizin şübheleriniz, ancak kalblerinizin hastalığından ve tabiatınızın sakametinden neş'et ediyor.” Evet, gözleri hasta olan, güneşin ziyâsını inkâr eder; ağzı acı olan, tatlı suya acı der.
﴿فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪ : Yani: Kur'ânın mislinden bir sûre getiriniz.”
250
Arkadaş! Bu cümleyi ﴿وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ cümlesiyle bağlayan اِنْ edat‑ı şarttır. Şart edatları, dâima harâretle ateş gibi biri sebeb, diğeri müsebbeb iki cümleye dâhil olurlar. İlm‑i Nahiv’ce, birisine fi'lü'ş‑şart, ikincisine cezaü'ş‑şart denir. Bu iki cümle arasında, harâretle ateş arasında olduğu gibi lüzum lâzımdır. Hâlbuki bu iki cümle arasında lüzum görünmüyor. Binâenaleyh, âyetin ihtisarı dolayısıyla, ortadan kaldırılan cümlelere müracaat lâzımdır. Mukadder cümleler ise, تَشَبَّثُوا ، وَجَبَ التَّشَبُّثُ ، تَعَلَّمُوا ، جَرِّبُواemirleridir. Bunlar, sıra ile, ikincisi birincisine lâzımdır. Yani ityân (delil getirmek), tecrübeye lâzımdır; tecrübe taallüme, taallüm vücûb‑u teşebbüse, vücûb‑u teşebbüs de teşebbüse, teşebbüs de raybe lâzımdır. Demek bu kadar lüzumların takdiri lâzımdır ki, Kur'ânın bir mislini getiriniz ile Kur'ân’da şübheniz varsa arasında lüzum tezâhür edebilsin.
﴿وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ :
Bu cümlenin, üç vecihle mâkabliyle irtibatı vardır.

Birinci Vecih

Kur'ân’a muâraza etmekten zâhir olan aczimiz, bütün insanların aczini istilzam etmez. Biz yapamadık, amma başkaları yapabilirler diye zihinlerine gelen vesveseyi def'etmek için, Kur'ân‑ı Kerîm, bu âyetin lisânıyla; Büyüklerinizi, reislerinizi de çağırınız size yardım etsinler diye onları ilzam etmiştir.

İkinci Vecih

Eğer biz muâraza teşebbüsünde bulunsak, bizi destekleyen, müdafaa eden yoktur diye ileri sürdükleri zu'mlarını da reddetmiştir ki, Herhangi bir meslek olursa olsun, müteassıbları çoktur. Muâraza ettiğiniz takdirde, sizi müdafaa eden çok olur diye onları iskât etmiştir.

Üçüncü Vecih

Kur'ân‑ı Kerîm, sanki onlara istihzâen diyor ki: Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, bütün insanlara nübüvvetini tasdik ettirmek için Allah’ından yardım istedi. Allah’ı da, Kur'ânına sikke‑i i'câzı basarak pek çok insanlara tasdik ettirdi. Sizin âlihelerinizden bir fâideniz varsa, siz de onları çağırınız; size yardım etsinler.”
251
فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا :
Yani: Tecrübeden sonra bakınız; muârazaya kàdir olmadığınız takdirde, acziniz zâhir olur ve muârazayı da yapmış olmazsınız.”
وَلَنْ تَفْعَلُوا : Yani: Mâzide yapamadığınız gibi, bundan sonra da kat'iyyetle yapamayacaksınız.” Binâenaleyh, Bizim mâzide yapamamamız, istikbâlde beşerin yapamamasını istilzam etmez.” diye izhâr ettikleri o bahâneyi de, لَنْ تَفْعَلُوا ile def'etmiştir. Ve aynı zamanda üç vecihle i'câza işâret yapmıştır.

Birinci Vecih

Gâibden haber vermiştir ve ihbar ettiği gibi de muâraza vâki olmamıştır. Bakınız, milyonlarca Arabî kitab vardır ve bütün müellifler, dost olsun düşman olsun, Kur'ânın üslûbunu taklid etmeye fevkalâde müştâk oldukları hâlde, hiçbir müellif, hiçbir kitabında Kur'ân‑ı Kerîm’in üslûbunu taklid etmeye muvaffak olamamıştır. Sanki Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, نَوْعٌ مُنْحَصِرٌ فِي الشَّخْصِ yani, bir şahısta inhisar etmiş bir nev'idir. Binâenaleyh, Kur'ân‑ı Kerîm; ya bütün kitapların altındadır bu, gülünç bir sözdür veya bütün kitapların fevkınde, fevkalküll bir nâdiredir.

İkinci Vecih

Böyle büyük bir da'vâda ve müşkül bir makamda, onların a'sâblarını tahrîk, izzet‑i nefislerini kırmak sûretiyle yapamayacaksınız diye kat'iyyetle verdiği hüküm; onun emin, mutmain, i'timâdlı olduğuna bir delildir.

Üçüncü Vecih

Sanki Kur'ân‑ı Kerîm diyor ki: Sizler, fesâhatin ümerâsı ve herkesten ziyâde fesâhate muhtaç olduğunuz hâlde, muârazaya kàdir olamadınız. Beşer de Kur'ânın muârazasına kàdir olamaz.”
Ve kezâ, Kur'ânın neticesi olan İslâmiyet’e bir nazîrenin yapılmasına zaman‑ı mâzi kàdir olmadığı gibi, istikbâl zamanı da onun mislinden âciz kalacağına bir işârettir.
252
﴿فَاتَّقُوا النَّارَ الَّت۪ي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُۚ اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَ
Yani: Kâfirlere hazırlanan bir ateşten sakınınız ki; odunu, insanlar ile taşlardır.”
فَاتَّقُوا cümlesi اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا cümlesine cezaü'ş‑şart olduğu cihetle, aralarında lüzumun bulunması lâzımdır. Hâlbuki muârazanın yapılmaması, ateşten sakınmayı istilzam etmez. Binâenaleyh, ihtisar için ortadan kaldırılan cümlelere müracaat etmekle, bu lüzumu arayıp bulacağız. Şöyle ki:
1. Muârazanın yapılmamasından, Kur'ânın i'câzı lâzımgelir.
2. Kur'ânın i'câzından, Allah’ın kelâmı olduğu lâzımgelir.
3. Allah’ın kelâmı olduğundan, emirlerine imtisal lâzımgelir.
4. Emirlerine imtisalden, ibâdetin yapılması lâzımgelir.
5. İbâdetin yapılması, ateşe girmemeğe vesiledir.
İşte bu cümlelerin arasında bulunan lüzumların silsilesinden, فَاتَّقُوا ile اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا arasındaki o gizli lüzum tezâhür eder. Ve bu yapılan îcâz ve ihtisardan, i'câzın bir şuâı meydâna gelir.
﴿اَلَّت۪ي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ :
Kur'ân‑ı Kerîm, onları فَاتَّقُوا النَّارَ cümlesi ile tehdid ettikten sonra, نَارْ kelimesinin bu cümle ile vasıflandırılmasıyla da o tehdidi te'kid ve teşdid etmiştir. Zîra, odunu insanlar ile taşlar olan bir ateşin heybeti, dehşeti ve havfı daha şedîddir.
Ve kezâ, bu cümle ile sanemlere ibâdet yapanları zecr ve men'etmeye işâret yapılmıştır. Şöyle ki: Ey insanlar! Allah’ın emirlerine imtisal etmeyip, bilhassa taşlara ve câmid şeylere ibâdet yaparsanız, muhakkak biliniz ki, tapanlar ile taptıkları şeyleri yiyip yutacak bir ateşe gireceksiniz!”
253
اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَ : Bu cümle, فَاتَّقُوا ile اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا cümleleri arasındaki lüzumu izâh eder ve kararlaştırır. Yani, şu ateş azâbı, Kur'ân’a imtisal etmeyen kâfirlere hazırlanmıştır. Hem bu ateş, tûfân vesâir musîbetler gibi iyi‑kötü bütün insanlara şâmil musîbetlerden değildir. Ancak bu musîbeti celbeden, küfürdür. Bu belâdan kurtuluş çaresi, ancak Kur'ân‑ı Kerîm’e imtisaldir.
Mâzi sîgasıyla zikredilen اُعِدَّتْ kelimesi, Cehennem’in el'ân mahlûk ve mevcûd olup, Ehl‑i İ'tizâl’in bilâhare vücûda geleceğine zehâbları gibi olmadığına işârettir.
Ey arkadaş! Ateş unsuru, kâinâtın bütün kısımlarını istilâ etmiş pek büyük bir unsurdur. Bir damar gibi kâinâtın yaratılışından başlayarak her tarafa dal‑budak salıp gelen şu şecere‑i nâriyeye nazar‑ı hikmetle dikkat edilirse, bu şecerenin başında, yani sonunda büyük bir meyvenin bulunduğu anlaşılır. Evet, toprağın içinde büyük ve uzun bir damarı gören adam, o damarın başında kavun gibi bir meyvenin bulunduğunu zannetmesi gibi, âlemin her tarafında damarları bulunan şu şecere‑i nâriyenin de Cehennem gibi bir meyvesinin bulunduğuna bilhads yani sür'at‑i intikal ile hükmedebilir.
S Cehennem şimdi mevcûd olduğu takdirde, yeri nerededir?
C Biz Ehl‑i Sünnet ve'l-Cemâat, el'ân Cehennem’in vücûduna i'tikàd ediyoruz, amma yerini ta'yin edemiyoruz.
S Bazı hadîslerin zâhirine göre, Cehennem tahte'l‑arzdır; yani yerin altındadır. Ve kezâ, bir hadîse nazaran, Cehennem ateşinin dünya ateşinden iki yüz derece fazla harâreti vardır. Bu noktaların izâhı?‥
254
C Kürenin tahtı, merkezinden ibarettir. Buna binâen, arzın tahtı, merkezidir. Nazariyât‑ı hikemiyece sâbit olduğu vechile, arzın merkezinde, harâreti iki yüz bin dereceye bâliğ bir ateş vardır. Çünkü; her otuzüç zirâ' derinliğinde, tahminen bir derece harâret artar. Buna binâen, merkeze kadar iki yüz bin dereceli bir harâret meydâna gelir. İşte bu nazariyeye, mezkûr hadîsin meâli mutâbık gelir. Buna binâen, küre‑i arzın merkezinde bulunan ikiyüz bin derece harâretli bir ateş, Cehennem’e bir çekirdek hükmünde olup, kıyâmette, kabuğu hükmünde bulunan tabaka‑i türâbiyeyi çatlatıp, bütün dehşetiyle çıkar, tevessü' etmeye başlar ve tam techizâtıyla Cehennem meydâna gelir, denilebilir.
Ve kezâ, bir hadîse nazaran, Zemherir nâmında, bürûdet ile yakan bir ateş vardır. Bu hadîs de, o nazariyeye mutâbıktır. Zîra, merkez‑i arzdan sathına kadar derece derece artan veya tenâkus eden ateş, Zemherir de dâhil olmak üzere, ateşin bütün mertebelerine şâmildir. Hikmet‑i tabîiyede takarrur ettiği gibi, ateş, bazen öyle bir dereceye gelir ki, yakınında bulunan şeylerden harâretleri tamamen celb ve cezb etmekle, onları bürûdet ile yakar ve suyu incimâd ettirir.
S Mezkûr hadîse göre; Cehennem, arzın merkezindedir. Hâlbuki arz, Cehennem’e nisbeten bir yumurta kadardır. O kocaman Cehennem, arzın karnında nasıl yerleşir?
C Evet, âlem‑i mülk, yani âlem‑i şehâdet, yani bu görmekte olduğumuz âleme göre, Cehennem, arzın içindedir diye, Cehennem’i küçük gösteriyoruz. Amma âlem‑i âhirete nazaran, Cehennem, öyle azamet peydâ eder ki, binlerce arzları içine alır, doymaz. Bu âlem‑i şehâdet, bir perde gibi, onun tevessü'üne mâni olmuştur. Binâenaleyh, arzın içindeki Cehennem’den maksad, Cehennem’in kalbi ve Cehennem’in çekirdeğidir.
255
Ve kezâ Cehennem’in arzın altında bulunması, arzın karnında veya arz ile muttasıl, yapışık olmasını istilzam etmez. Zîra Şems, Kamer, Yıldız, Arz gibi küreler, hep şecere‑i hilkatin meyveleridir. Ma'lûmdur ki, meyvenin altı, bütün dalların aralarına şümûlü vardır. Binâenaleyh, Allah’ın mülkü pek geniştir. Şecere‑i hilkatin dalları da, her tarafa uzanıp gitmiştir; Cehennem nereye giderse, yeri vardır.
Ve kezâ, bir hadîse göre, Cehennem matvîdir; yani bükülmüştür; yani tam açık değildir. Demek Cehennem’in, bir yumurta gibi, arzın merkezinde mevcûd ve bilâhare tezâhür edeceği, mümkinâttandır.
İhtar: Cehennem’in şimdi mevcûd olmadığına Mu'tezileleri sevkeden, bu hadîs olsa gerektir.
Arkadaş! Bu âyetin cümlelerini yoklayalım, bakalım; o zarflar nasıl sadeflerdir, içlerinde ne gibi cevherler vardır.
Evet, ﴿وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا cümlesinin başındaki وharf‑i atıftır. Ma'lûm ya, bir şeyin diğer bir şeye atfı, aralarında bir münâsebetin bulunmasına mütevakkıftır. Hâlbuki ﴿اِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ ile ﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا cümleleri arasında münâsebet görünmüyor Bunların aralarındaki münâsebet, ancak iki suâl ve cevabın takdiriyle tezâhür eder. Şöyle ki:
Evvelki âyette ibâdete emredildiğinde, İbâdet nasıldır?” diye vârid olan suâle cevaben: Kur'ânın ta'lim ettiği gibi.” denildi. Kur'ân Allah’ın kelâmı mıdır?” diye edilen ikinci suâle cevaben ﴿وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ‥ الخ denildi. İşte, her iki cümle arasında bu sûretle münâsebet tezâhür eder ve harf‑i atfın da muktezâsı yerine gelir.
256
S اِنْ şek ve tereddüdü ifâde eder اِذَا ise, cezm ve kat'iyyete delâlet eder. Onların şek ve raybları, Kur'ân hakkında kat'îdir. Binâenaleyh, makamın iktizası hilâfına اِنْ kelimesinin اِذَا kelimesine tercihen zikrinde ne gibi bir işâret vardır?
C Evet, onların şek ve rayblarını izâle edecek esbâbın zuhûrundan dolayı, o gibi şübhelerin vücûduna kat'iyyetle hükmedilemeyeceğine, ancak o şeklerin vücûduna yine şek ve şübhe ile hükmedilebileceğine işârettir.
İhtar: اِنْ kelimesinin ifâde ettiği şek ve tereddüd, üslûbun iktizasına göredir; hâşâ, Mütekellim’e ait değildir.
﴿اِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ ile اِنِ ارْتَبْتُمْ cümleleri bir mânâyı ifâde ettikleri; ve ikinci cümle, birinci cümleden kısa olması üslûba daha uygun olduğu hâlde, birinci cümlenin ikinci cümleye tercihen zikri, onların rayblarının menşe'i; hasta tabiatlarıyla, kötü vücûdları olduğuna işârettir.
S Onlar rayblara zarf ve mahal oldukları hâlde, onları mazruf; raybı onlara zarf göstermek neye binâendir?
C Evet, kalblerindeki raybın zulmeti bütün bedenlerine, kalıplarına intişar ve istilâ etmiş olduğundan, kendilerinin rayb içinde bulundukları sanılmakta olduğuna işârettir.
Nekre olarak رَيْبٍ kelimesinin zikri, ta'mîm içindir. Yani, hangi raybınız varsa, cevab birdir; herbir raybınıza karşı mahsûs bir cevab lâzım değildir. Hangi çareye başvurursanız, alacağınız cevab, Kur'ânın i'câzıdır. Evet, bir çeşme başında su içip tatlılığını anlayan bir adam, bütün o çeşmeden teşa'ub eden arkları tecrübe etmeye hakkı yoktur; zîra menba'ı birdir. Kezâlik, bir sûrenin muârazasından âciz kalan adamın, bütün Kur'ânı tecrübeye hakkı yoktur. Çünkü Kâtib birdir.
257
مِمَّا ’daki مِنْ beyânı ifâde ettiğinden, ف۪ي شَيْءٍ kelimesinin takdirini ister. Takdir‑i kelâm, ﴿وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ (ف۪ي شَيْءٍ) مِمَّا نَزَّلْنَا olsa gerektir.
نَزَّلْنَا tâbirinden anlaşılır ki; onların şübhelerinin menşe'i nüzûl sıfatı olup, kat'î cevabları da, isbât‑ı nüzûldür.
Tedrîcen, yani âyet âyet, sûre sûre, hâdiselere göre nüzûlü ifâde eden tef'îl bâbından نَزَّلْنَا kelimesinin, def'aten nüzûle delâlet eden if'âl bâbından اَنْزَلْنَا kelimesine tercihen zikredilmesi; onların, da'vâlarında Niçin Kur'ân def'aten nâzil olmamıştır?” diye delil getirdiklerine işârettir.
عَبْدِنَا :
Abd lafzının nebî veya Muhammed (A.S.M.) lafızlarına cihet‑i tercihi; abd tâbiri, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın azametine ve ibâdetin ulüvv‑ü derecesine işâret olduğu gibi, اُعْبُدُوا emrini te'kiddir ve Resûl‑i Ekrem hakkında vârid olan vehimleri def'etmektir ki, O Zât bütün insanlardan ziyâde ibâdet yapmış ve Kur'ânı okumuştur.
فَأْتُوا : Bu emir, tâciz içindir. Yani emirden maksad, muhâtabdan bir şey taleb değildir. Ancak, başlarına vurmakla muârazaya, tecrübeye dâvet etmektir ki, aczleri meydâna çıksın.
258
بِسُورَةٍ… الخ : Bu tâbirden anlaşılır ki; onların ilzamları, aczleri son hadde bâliğ olmuştur. Zîra; dokuz dereceye bâliğ olan tahaddînin, yani muârazaya dâvet etmenin; tâbirleri, tabakaları vardır.
1. Yüksek nazmıyla, ihbarât‑ı gaybiyesiyle, ihtiva ettiği ulûmu ve àlî hakàikıyla beraber tam bir Kur'ânın mislini, ümmî bir şahıstan getiriniz.
2. Eğer böylece mislini getirmek tâkatinizin fevkınde ise, belîğ bir nazımla uydurma şeylerden olsun, getiriniz.
3. Eğer buna da kudretiniz olmazsa, on sûre kadar bir mislini yapınız.
4. Bu da mümkün olmadı ise, uzun bir sûrenin mislini yapınız.
5. Eğer bu da size kolay değilse, kısa bir sûrenin misli olsun.
6. Eğer ümmî bir şahıstan imkân bulamadı iseniz âlim ve kâtib bir adamdan olsun.
7. Bu da olmadığı takdirde, birbirinize yardım etmek sûretiyle yapınız.
8. Buna da imkân bulunamadığı takdirde, bütün ins ve cinlerden yardım isteyiniz ve bütün efkârın neticelerinden istimdâd ediniz. Neticeleri, tamamen yanınızda bulunan kütüb‑ü Arabiyede mevcûddur. Bütün kütüb‑ü Arabiye ile Kur'ân arasında bir mukayese yapılırsa, Kur'ân, mukayeseye gelmez. Çünkü hiçbirine benzemiyor. Öyle ise Kur'ân, ya hepsinden aşağıdır veya hepsinden yukarıdır. Birinci ihtimal, bâtıl ve muhâldir. Öyle ise hepsinden yukarı, fevkalküll bir kitaptır. Onüç asırdan beri misli vücûda gelmemiştir, bundan sonra da vücûda gelemeyecektir vesselâm.
9. Bizim şâhidlerimiz yoktur. Eğer muârazaya girişsek, bizi destekleyecek kimse yoktur.” diye gösterdikleri o bahâneyi de def'etmek için, Şühedânıza da müsâade edilmiştir. Onları da çağırın, size yardım etsinler.”
İşte bu tabakalara dikkat edilirse, muârazanın şu mertebelerine işâreten, Kur'ân‑ı Kerîm’in yaptığı îcâz ile gösterdiği i'câza bir şuâ görünür.
259
Arkadaş! Kur'ân‑ı Kerîm’den en kısa bir sûreye muâraza etmekten beşerin aczi, mezkûr izâhat ile sâbit oldu. Amma i'câzın limmiyet ciheti kaldı. Yani, beşerin aczini intac eden illet ve sebeb nedir?
Evet, Kur'ân ile muâraza ve mübârezeye çıkan insanların kuvveti Cenâb‑ı Hak tarafından körleştirilerek, muârazayı yapabilecek kàbiliyetten sukùt ettirilmiştir. Fakat Abdülkahir‑i Cürcânî, Zemahşerî, Sekkâkî gibi belâğat imâmlarınca; beşerin kuvveti Kur'ânın yüksek üslûb ve nazmına yetişemediğinden, aczi tezâhür etmiştir. Bir de, Sekkâkî demiştir ki:
İ'câz, zevkîdir; ta'rif ve tâbir edilemez.” مَنْ لَمْ يَذُقْ لَمْ يَدْرِ Yani; fikri ile i'câzı zevketmeyen, ta'rif ile vâkıf olamaz; bal gibidir.
Lâkin Abdülkahir’in iltizam ettiği veche göre, i'câzı ta'rif ve tâbir etmek mümkündür. Biz de bu vechi kabûl ediyoruz.
S Tâife”, necm”, nevbet kelimeleri sûre kelimesinin vazifesini îfâ edebilirler. Sûre kelimesinin onlara tercihen zikrinde ne vardır?
C Onları, şübhelerinin menşe'i ile ilzam ve boğmaktır. Şöyle ki:Onları şübheye düşürten, güyâ Kur'ânın def'aten nâzil olmamasıdır. Demek Kur'ân def'aten nâzil olmuş olsaydı, Allah’ın kelâmı olduğunda şübheleri olmazdı. Lâkin parça parça nâzil olduğundan, şübhelerine bâis olmuştur ki; Bu, beşerin kelâmıdır, parça parça yapılışı kolaydır, biz de yapabiliriz.” diye şübheye düştüler. Kur'ân‑ı Kerîm de, onların kolay zannettikleri yolu, بِسُورَةٍ tâbiriyle ihtar ve Haydi mislini getiriniz de, sizin kolay zannettiğiniz parça parça şeklinde olsun.” diye, onları kolay addettikleri yolda boğmuştur.
Ve kezâ, Zemahşerî’nin beyânı vechiyle, Kur'ân‑ı Kerîm’in sûrelere taksim edilmiş bir şekilde nâzil olmasında çok fâideler vardır. Evet, çok garîb letâifi hâvî olduğu için, şu üslûb‑u garîb ihtiyar edilmiştir.
260
مِنْ مِثْلِه۪ ’deki zamîr; ya Kur'ân’a râci'dir, yani Kur'ânın mislini getiriniz.” veya Hazret‑i Muhammed’e (A.S.M.) aittir. Yani Bir sûreyi O Zâtın (A.S.M.) misli olan ümmî bir şahıstan getiriniz.” Lâkin birinci ihtimale göre ibarenin hakkı مِثْلِ سُورَةٍ مِنْهُ iken, iktizanın hilâfına بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪denilmiştir.
Bunun esbâbı: Çünkü birinci ihtimalde, ikinci ihtimalin de mülâhazası ve riâyeti lâzımdır. Zîra, yalnız Kur'ânın mislini getirmekle mes'ele bitmiş olmuyor. Ancak ümmî bir şahıstan getirilmesi lâzımdır ve muârazanın tamamiyetine şarttır. İşte bunun için, hem مِنْ مِثْلِه۪ ’deki zamîrin Kur'ân’a râci' olması lâzımdır, hem ibarenin tebdili lâzımdır ki, her iki ihtimal mer'î olsun.
Ve kezâ, muârazanın tamamiyeti, yalnız bir sûrenin mislini getirmekle olmuyor. Ancak Kur'ânın tamamına misil olacak bir mecmûdan, bir kitaptan alınan bir sûrenin mislini getirmek şart olduğuna işârettir.
Ve kezâ, nüzûlde Kur'ânın emsâli olan kütüb‑ü semâviyeye zihinleri çevirir ki, aralarında yapılacak muvâzene ile Kur'ânın ulviyeti anlaşılsın.
وَادْعُوا : Bu tâbirin istiâne veya istimdâd kelimelerine cihet‑i tercihi, dâvet kelimesinin kullanış yerlerinden anlaşıldığı vechile; onları belâlardan, zahmetlerden kurtarıp yardım edenler hazır bulunup, yalnız çağırmaları lâzımdır, fazla bir zahmete ihtiyaç olmadığına işârettir. İstiâne ve istimdâd kelimeleri ise yardımcıların hazır bulunduklarına delâlet etmezler.
﴿شُهَدَٓاءَ : Bu tâbir, üç mânâya tatbik edilebilir.
Birincisi: Büyük edîblerdir. Bu mânâya göre, onların muâraza mânâsında Bizim kuvvetimiz muârazaya kâfî değilse de, büyük edîb ve hocalarımızın muârazaya kudretleri vardır.” diye söyledikleri yalanı da, Kur'ân‑ı Kerîm, وَادْعُوا emriyle kesip atmıştır.
261
İkincisi: Muârazayı destekleyip şehâdet edenlerdir. Bu ihtimale nazaran, onların, Biz muârazaya girişsek; bizi destekleyen, şehâdet eden yoktur.” diye gösterdikleri bahâneyi de Kur'ân‑ı Kerîm, müsâade vermek sûretiyle Haydi şâhidlerinizi de çağırınız, sizi takviye etsinler.” diye o bahâneyi de yalana çıkartmıştır.
Üçüncüsü: Âlihe mânâsınadır. Bu mânâya nazaran, sanki Kur'ân‑ı Kerîm onlara karşı Yâhû, bu kadar taptığınız ilâhlarınız varken, böyle dar ve sıkıntılı bir vaktinizde niçin onlardan yardım istemiyorsunuz? Onları çağırınız ki, bu muâraza belâsından sizi kurtarsınlar!” diye bu cümle ile onlara tehekküm etmiş, yüzlerine gülmüştür.
شُهَدَٓاءَكُمْ : İhtisàsı ifâde eden şu izafe, ﴿شُهَدَٓاءَ kelimesinin her üç mânâsına da bakar. Şöyle ki:
1. Mâdemki büyük edîb ve hocalarınız vardır, tabîi aranızda, irtibat, hürmet ve muhabbet vardır ve yanınızda hâzır olup, gâib de değillerdir. Eğer onların bu dehşetli muârazaya kudretleri olsaydı, her hâlde yardım edeceklerdi. Demek, onlar da sizler gibi âcizdirler, kusurlarına bakmayınız!
2. Muârazada sizleri destekleyecek, şehâdet edecek her kim olursa olsun kabûl ederiz, çağırınız. Amma onlar, böyle bedîhü'l‑butlân bir da'vâda yalan şehâdete cesâret edemezler.
3. Ma'bûd ittihàz ettiğiniz âliheleriniz nasıl size yardım etmiyorlar? Onları da çağırınız bakalım. Fakat onlarda can yok, şuûrları da olmadığı gibi, hiçbir şeye de kàdir değillerdir. Onları da mâzûr görünüz!
مِنْ دُونِ اللّٰهِ : Yani, Allah’tan mâadâ.” Bu kayıd, şühedânın birinci mânâsına göre ta'mîmi ifâde eder. Yani: Allah’tan mâadâ, dünyada ne kadar erbâb‑ı fesâhat varsa çağırınız.” Şühedânın ikinci mânâsına nazaran, aczlerine işârettir. Çünkü bir mes'elede âciz ve mağlûb olan, yemîn eder, şâhidleri gösterir. Bu, âcizler için bir usûldür. Şühedânın üçüncü mânâsına göre, onların Resûl‑i Ekrem ile muârazaları, âdeta, şirk ile Tevhid veya cemâdât ile Hàlık‑ı arz ve semâvât arasında bir muâraza olduğuna işârettir.
262
اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ : Bu cümle, Biz istersek, Kur'ânın mislini yaparız.” diye evvelce sarfettikleri sözlerine işârettir.
Ve kezâ, onların yalancı olduklarına bir ta'rizdir. Yani: Sıdk erbâbı değilsiniz, ancak safsatacı adamlarsınız. Evet, siz hakkı taleb ederken rayb, şübhe kuyusuna düşmediniz; ancak rayb, şek ve şübhelere koşarken içine düşmüş kafasız adamlarsınız.”
İhtar: اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ cümlesinin cezaü'ş‑şartı, mâkablinin hülâsasıdır. Takdir‑i kelâm;
اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ تَفْعَلُوا Yani: Sözünüzde sâdık olsaydınız, yapacaktınız.”
﴿فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ
Arkadaş! اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ تَفْعَلُوا cümlesi, onların aleyhine bir kıyâs‑ı istisnaîyi tazammun etmiştir. O kıyâsın sûret‑i teşekkülü: Eğer sâdık olsaydınız, yapacaktınız; lâkin yapamadınız, öyle ise sâdık değilsiniz.” Fakat Kur'ân‑ı Kerîm, mukaddime‑i istisnaiye yerinde, yani Lâkin yapamadığınız”a bedel, فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا ilâ âhir cümlesini, şekki ifâde eden اِنْ ile söylemiştir. Bunun esbâbı ise, onların, yapacağız diye ettikleri zannı bir derece okşamak içindir.
Ve kezâ, o kıyâsın neticesi olan sâdık değilsiniz yerine de, o neticenin üçüncü derecede lâzımının illeti olan فَاتَّقُوا النَّارَ söylemiştir.
Takdir‑i kelâm: Eğer sâdık olsaydınız, yapacaktınız; lâkin yapamadınız. Öyle ise sâdık değilsiniz. Öyle ise hasmınız olan Resûl‑i Ekrem sâdıktır. Öyle ise Kur'ân, mu'cizdir. Öyle ise îmân ve tasdikiniz lâzımdır ki, ateşe düşmeyesiniz.”
263
فَاتَّقُوا النَّارَ : Bu emr‑i İlâhî, onlara yapılan tehdidleri dehşetlendiriyor.
اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا cümlesindeki تَفْعَلُوا kelimesi, fiil‑i muzârîdir. Bu fiil, zaman‑ı hâl ile istikbâl arasında müşterektir. Hurûf‑u şartiyeden olan اِنْzaman‑ı hâlden istikbâl dağlarına atıyor. Hurûf‑u câzimeden olan ﴿لَمْ istikbâlden mâzi derelerine fırlatıyor. Zavallı تَفْعَلُوا her iki edatın ellerinde top gibi oyuncak olmuştur. Bu edatların bu vaziyetleri zihinleri hem mâziye, hem istikbâle gönderiyor ki; mâziyi süslendiren belîğ hitâbeleri altın ile yazılan muallakàtları, Kur'ânın yakınına bile gelemediklerini görsünler. O sahifeyi gördükten sonra, istikbâl sahifesini de ona kıyâs etsinler.
تَفْعَلُوا ’nun تَأْتُوا kelimesine tercihinde, iki nükte vardır.
Birisi: Kur'ânın i'câzı, onların aczindendir. Aczleri ise, eserden olmayıp fiilden olduğuna işârettir. Yani aczlerinin menşe'i, Kur'ânın misli değildir, o misli yapmaktandır.
İkincisi ise: İlm‑i Sarf’ta ف . ع . ل bütün fiillerin terâzisi olduğu gibi; üslûblarda da uzun hikâyeleri, işleri, vâkıaları, kıssaları bir lafız ile ifâde eden bir fezlekedir. Sanki kinâye kabîlinden cümleleri tâbir eden bir zamîrdir.
وَلَنْ تَفْعَلُوا ’daki لَنْ hurûf‑u nâsıbeden olup, dâhil olduğu fiili istikbâle nakleder; müekked veya müebbed olarak istikbâlde nefyeder. Demek bu cümlenin kàili, pek büyük bir itmi'nân ve ciddiyet ile, şek ve şübhe etmeyerek bu hükmü vermiştir. Bundan anlaşılır ki, O Zâtın işlerinde hile yoktur.
264
S فَاتَّقُوا ittikâ ile tecennüb, ikisi de bir mânâyı ifâde ederler. İttikânın tecennübe cihet‑i tercihi nedir?
C Evet ittikâ, îmâna tâbidir. Yani ittikâ, îmân olduktan sonra husûle gelir. Tecennübde bu tebaiyet yoktur. Binâenaleyh, ittikâ kelimesi îmânı andırır ve ittikâ lafzıyla, îmâna îmâ ve işâret edilebilir. Fakat tecennüb kelimesi bu işi göremez. Bunun içindir ki, اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا ’nun hakîki cezası olan اٰمَنُوا ’nun yerinde تَجَنَّبُوا ’ya tercihen فَاتَّقُوا ihtiyar ve ikame edilmiştir.
اَلنَّارَ : Nâr’ın اَلْ ile ta'rifi, nâr’ın ma'hudiyet ve ma'lûmiyetine işârettir. Çünkü, enbiyâ‑i izâmdan işitilmek sûretiyle, zihinlerde ma'lûmiyeti takarrur etmiştir.
S اَلَّت۪ي esmâ‑i mevsûledendir. Sıla”, dâhil olduğu cümlenin evvelce ma'lûm olduğunu iktiza eder. Hâlbuki sılası olan ﴿وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ evvelce muhâtablara ma'lûm değilmiş?‥
C ﴿نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ âyeti bu âyetten evvel nâzil olduğuna nazaran muhâtablar ondan kesb‑i ma'lûmât ettiklerine binâen, burada اَلنَّارَ ile اَلَّت۪ي arasında tavsif muâmelesi yapılmıştır.
﴿وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ : Bu kayıdlardan maksad, tehdiddir. Tehdidlerin te'kid ve teşdid edildiğine binâen, burada اَلنَّاسُ kelimesiyle te'kid edilmiştir; حِجَارَةُ lafzıyla da teşdid ve tevbih edilmiştir. Şöyle ki:
265
Menfaat, necât ümîdiyle taştan ma'mûl ma'bûd ittihàz ettiğiniz sanemler, size tâzib âleti, yani sizi yandırıp yakan ateşe odun olmuşlardır. Zavallılar! Niçin bunu düşünmüyorsunuz?”
S اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَ cümlede, makamın iktizası hilâfına لَكُمْ yerine لِلْكَافِر۪ينَ denilmesi neye binâendir?
C Evet, Kur'ân‑ı Kerîm’in takib ettiği usûl, ale'l‑ekser âyetlerin sonunda küllî kaideleri, fezlekeleri söylediğine göre, Kur'ân‑ı Kerîm, onların Cehennemlik olduklarını isbât eden delilin ikinci mukaddimesine işâret etmek üzere, ism‑i zâhir’i, zamîr yerine, yani لِلْكَافِر۪ينَ cümlesini, لَكُمْ yerine ikame ile ta'mîm yapmıştır.
Takdir‑i kelâm:
اُعِدَّتْ لَكُمْ لِاَنَّكُمْ مِنَ الْكَافِر۪ينَ وَالنَّارُ اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَYani: Siz Cehennemliksiniz. Zîra kâfirlerdensiniz. Cehennem de, kâfirler içindir.”
266

25. Âyetin Tefsiri

﴿وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًاۙ قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًاۜ وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
Yani: Îmân eden ve iyi işler işleyen mü'minlere beşâret ver ki, altında nehirler akan Cennetler onlarındır. O Cennetlerden bir meyve yedikleri zaman; Bu, bundan evvel yediğimiz meyvedir derler. Birbirine benzer bir sûrette rızıkları getirilip verilir. Ve o Cennetlerde, onlar için temiz kadınlar vardır. Ve onlar, o Cennetlerde de dâimî bir şekilde kalacaklardır.”
Arkadaş! Bu âyetin, evvelâ mâkabliyle olan irtibatından bahsedeceğiz. Şöyle ki:
Bu âyetin geçen âyetler ile mütefâvit çok irtibatları vardır. Yani mezkûr cümlelere doğru bu âyetten uzanıp giden muhtelif hatlar vardır. Bakınız, Kur'ân‑ı Kerîm’in bu âyetle işâret ettiği netice, îmânla amel‑i sâlihin semeresi, sûrenin başında mü'minlere yaptığı medh ü senâya bakıyor.
Ve yine sûrenin başında, kâfir ve münâfıklara yaptığı zemm ve tahkîrlerden sonra tuttukları yolun onları ebedî bir şekàvete sevkedeceğini beyân etmiştir. Bu âyetle, tasrîh ettiği saâdet‑i ebediyenin nurunu göstererek onların bu büyük ni'metleri kaybettiklerinden çektikleri hasretleri tezyîd ve arttırmıştır.
Ve yine ﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا ile emrettiği bir kısım dünya lezzetlerinin terkine bâis olan ibâdetten neş'et eden zahmet ve meşakkatlere karşı, bu âyetle Cennet’in kapısını açarak, Cennet’in lezâizini göstermekle mü'minlerin kalblerini tatmin ve te'min etmiştir.
Ve yine, teklifin esâsı ve îmânın birinci rüknü olan Tevhid’i, evvelce isbât etmiştir. Bu âyette dahi Tevhid’in semeresini ve rahmetin ünvânını Cennet ve saâdet‑i ebediye ile göstermiştir.
267
Ve yine, yukarıda Nübüvvet‑i Muhammediye (A.S.M.) ﴿اِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ… الخ âyetiyle işâret edilen i'câz ile isbât edilmiştir. Burada da, tebşîr ve inzar gibi nübüvvet vazifelerine lisân‑ı Kur'ân ile işâret edilmiştir.
Ve yine, yukarıda îâd (ايعاد) ve inzar (انذار); yani tahvif ve tehdidler yapılmıştır. Burada da va'dler, rağbetler, beşâretler yapılmıştır. Bunların arasındaki münâsebet, tezâdî bir münâsebettir.
Ve yine, nefsi ve vicdânı, aklın hükümlerine itâatlerini devam ettiren terğîb ve terhîb; yani ümîd ve korku hisleri lâzımdır. Bu hislerin vücûd bulup devam etmeleri ancak terğîb ve terhîb; yani ümîdlendirmek ve korkutmakla olur. Terğîb ve terhîbin devamı; ancak vicdânda mevcûd tahrîk edici bir âmirin vücûduyla olur. İşte bu âyetle, terğîb hissi uyandırılmıştır. Evvelki âyetler ile de, terhîb hissi tahrîk edilmiştir. Bu itibarla, aralarında tezâdî bir münâsebet vardır.
Ve yine, geçen âyetlerde Âhiret’in bir şıkkına, yani Cehennem’e işâret yapılmıştır. Bu âyette, ikinci şıkkı olan Cennet’ten haber verilmiştir. Bu itibarla, Âhiret’in her iki şıkkı da zikredilmiş bulunuyor.
Arkadaş! Cennet ve Cehennem; şecere‑i hilkatten ebede doğru uzanıp giden iki daldan tezâhür eden iki semeredir ve kâinâtın teselsülen gelmekte olan silsilelerinin iki neticesidir ve ebede doğru akıp giden kâinât seylinin iki mahzeni ve iki havuzudur.
Evet, Cenâb‑ı Hak, gayr‑ı mütenâhî hikmetler için bu âlemi, imtihana sahne yaptı; yine sonsuz hikmetler için tağayyürâta, tahavvülâta, inkılâblara mahal olmasını irâde etti ve yine, sonsuz gayeler için hayır ile şerri, nef' ile zararı, hüsün ile kubhu; hülâsa iyilikle kötülüğü karışık bir şekilde Cennet ve Cehennem’e tohum olmak üzere kâinâtın şu mezraasına serpti.
268
Evet, mâdemki bu âlem, nev'‑i beşerin imtihan meydânıdır ve müsâbaka yeridir; iyilikle kötülüğün birbirinden tefrik edilemeyecek derecede muhtelit ve karışık olmaları lâzımdır ki, insanların dereceleri tezâhür etsin. İmtihan ve tecrübe zamanları bittikten sonra, kötü insanlar:﴿وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ Ey mücrimler! Bir tarafa çekiliniz!” diye olan tüy ürpertici, sâikavâri, şiddetli emr‑i İlâhî’ye ma'rûz kalacakları gibi; iyi insanlar da﴿فَادْخُلُوهَا خَالِد۪ينَ Dâimî kalmak üzere Cennet’e giriniz!” diye olan Cenâb‑ı Hakk’ın mün'imâne, şefîkàne, lütûfkârâne emirlerine mazhar olacaklardır.
İnsanlar bu iki kısma ayrıldıktan sonra, kâinât da tasfiye ameliyâtına uğrayacak. Kötülüğü, şerri, zararı tevlîd eden maddelerin bir tarafa çekilmesiyle Cehennem’in; iyiliği, hayrı, nef'i doğuran maddelerin de diğer tarafa çekilmesiyle Cennet’in techizâtları ikmal edilecektir.
269

Mukaddime

Bu âyet, mâkabliyle beraber kıyâmete, haşre işâret eder. Binâenaleyh, bu mes'elede nazara alınacak dört nokta vardır.
Birincisi: Âlemin imkân‑ı harâbiyetiyle ölümüdür.
İkincisi: Harâbiyetin vukû'a gelmesidir.
Üçüncüsü: Tamir ve ihyâsıdır.
Dördüncüsü: Tamirinin imkânı ve vukû'udur.

Evvelâ

Harâbiyet‑i âlem imkân dâiresinde olup olmadığından bahsedeceğiz.
Evet, âlemde tekâmül kanunu vardır. Bu kanuna tâbi olan, neşv ü nemâ kanununa dâhildir. Bu kanuna dâhil olanın bir ömr‑ü tabîisi vardır. Ömr‑ü tabîisi olanın, ecel‑i fıtrîsi vardır; ecelin pençesinden kurtulamaz.Evet, kâinâtın ihtiva ettiği envâ'ın ve bu envâ'ın ihâta ettiği efrâdın kısm‑ı ekserîsi bu kanunlara tâbidirler. Binâenaleyh, âlem‑i sağîr denilen insan, ölümden ve harâbiyetten kurtulamadığı gibi; insan‑ı kebîr denilen âlemin de, ölümden necâtı yoktur. Ve kezâ, kâinâtın bir ağacı ölümden, dağılmaktan halâs olmadığı gibi, şecere‑i hilkatten olan kâinât silsilesinin de harâbiyetten kurtuluşu yoktur. Evet, eğer kâinât ömr‑ü fıtrîsinden evvel haricî bir tahribâta veya Sâni'i tarafından bir hedm ve kıyâmete ma'rûz kalmasa bile, fennî bir hesab ile kâinâtın öyle bir günü gelecektir ki, ﴿اِذَا السَّمَٓاءُ انْشَقَّتْ﴿اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ﴿وَاِذَا النُّجُومُ انْكَدَرَتْ gibi âyetlere mâsadak olacaktır ve insan‑ı kebîr denilen koca kâinât, şu boşluğu sekerâtının bağırtılarıyla dolduracaktır.
270

İkinci Nokta

Harâbiyet‑i âlemin vukû'a geleceğidir. Evet, bütün semâvî dinler, âlemin harâb olacağında müttefiktirler. Hem herbir fıtrat‑ı selîme, âlemin öleceğine şehâdet eder. Ve kâinâtta gözle görünen şu kadar nev'î, ferdî, yevmî, şehrî, senevî tağayyürât, tahavvülât, inkılâbların yalnız işâretleriyle değil, sarâhatleriyle, kıyâmetin geleceği sâbittir. Eğer bu icmâl ile kanâat hâsıl edemediysen bir parça izâhat verelim.
Arkadaş! Kâinât dediğimiz şu apartman‑ı İlâhî; öyle ulvî, yüksek, derin, ince nizâmlara tâbi ve öyle acîb, garîb râbıtalara bağlıdır ki, eğer bir duvarı veya bir taşı, Yerinden çık!” emrine hedef olsa; derhâl âlem, ölüm hastalığına düşer, sekerâta başlar; yıldızlar arasında müsâdemeler, ecrâm arasında muhârebeler vukû'a gelir. Şu gayr‑ı mütenâhî boşluk, pek şiddetli sayhalar, pek dehşetli sâikalar, pek korkunç sesler, sadâlar, gürültüler ve gümbürtülerle dolar.
Evet, insan‑ı kebîrin ölümü, küçük bir ölüm değildir. Sekerâta başladığı zaman, milyarlarca kürelerin çarpışmasından husûle gelen fırtınanın, ne tasavvuru ve ne ta'rifi ve ne de görülmesi imkân dâiresinde değildir.
İşte bu şiddetli ölüm ile hilkat bayılır, kâinât yayılır, hilkatin yağı ayranı birbirinden ayrılır; Cehennem, maddesiyle, aşîretiyle bir tarafa çekilir; Cennet de letâfetiyle, lezâiziyle ve bütün güzel unsurlarıyla tecellî ve incilâ eder.
S Kâinât, ilk yaratılışında ebede elverişli olarak sâbit bir şekilde yaratılsaydı; böyle tağayyürâtlı, inkılâblı, mâil‑i inhidam bir sûrette yaratılıp, bilâhare tahribden sonra ebediyete kàbil, metîn bir şekilde yapılmasından daha iyi ve daha kısa olmaz mıydı?
C Vaktâ ki Cenâb‑ı Hak, hikmet‑i ezeliye ile inâyet‑i ezeliyenin iktizasınca, insanların kàbiliyetlerinin tezâhürünü ve isti'dâdlarının neşv ü nemâsını irâde etmekle, nev'‑i beşeri imtihan ve tecrübeye tâbi tuttu, zararları, menfaatlere kattı, şerleri hayırların içine attı, güzellikleri çirkinliklerle cem'etti; hepsini birbirine karıştırarak kâinâtın hamuru ile beraber yaratılış teknesinde yoğurduktan sonra, kâinâtı tağayyür, tebeddül, tekâmül kanunlarına tâbi tuttu.
271
Vaktâ ki imtihan perdesi kapanır ve tecrübe zamanı nihâyet bulur ve kâinât tarlasının vakt‑i hasadı hulûl eder; Sâni'‑i Hakîm, inâyetiyle, birbiriyle karışık yoğurduğu zıdları tasfiye eder, içlerinden tağayyürü doğuran esbâbı ayırır ve ihtilâf maddelerini tefrik eder. Sonra Cehennem, ebede elverişli olarak metîn ve kavî bir cisimle teşekkül ederek, وَامْتَازُوا hitâbına hedef olur, Cennet ise, esâsâtıyla beraber ebedî ve muhkem bir şekilde tecellî eder ve müncelî olur.
Evet gerek Cehennem’i, gerek Cennet’i teşkil eden eczâ ve maddeler arasında, münâsebet vardır; zıddiyet yoktur. Münâsebet, intizamın şartıdır; nizâm da, devama sebebdir. Ve kezâ, bu iki menzilin halkı da ebedî oldukları için, vücûdlarını teşkil eden eczâ, tağayyüre ma'rûz değildir. Çünkü, dünyadaki cisimlerinin terkîb ve tahlilleri arasında muvâzene yoktur. Yani cisim bünyelerine girenlerin, çıkanların arasında nisbet yoktur. Onun için inhilâle yüz tutarlar. Fakat Âhiret’teki cisimlerin yapılışı öyle değildir. Eczâları arasında tam mânâsıyla muvâzene vardır ki, inhilâle mahal kalmaz.

Üçüncü ve Dördüncü Noktalar

Yani dünyanın ikinci tamiriyle haşrin vukû'udur.
Evet, tevhid ve nübüvvetin isbâtları, yalnız delil‑i naklî ile sahîh değildir. Çünkü devir lâzım gelir.
272
Evet, Kur'ân ve Hadîs’ten ibaret olan naklî delillerin sıhhati, nübüvvetin sıhhat ve sıdkına bağlıdır. Eğer nübüvvet de delil‑i naklî ile isbât edilirse, muhâl lâzım gelir. Bunun için, Kur'ân‑ı Kerîm, tevhid ile nübüvveti delâil‑i akliye ile isbât etmiştir. Amma haşir mes'elesinin hem aklî hem naklî deliller ile isbâtı sahîhtir.
Delil‑i aklî ile isbâtı ﴿وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ âyet‑i kerîmesinin bahsinde beyân edilmiştir. Hülâsası: Vücûdlarında şek ve şübhe olmayan nizâm, rahmet ve ni'met, ancak ve ancak haşrin gelmesiyle ve ikinci bir hayatın tahakkuku ile nizâm, rahmet, ni'met olabilirler. Eğer haşir gelmezse ve ikinci bir hayat tahakkuk etmezse, bunları esmâü'l‑ezdâddan addetmek lâzım gelir.
Delil‑i naklî ise: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân ile bütün enbiyâ, haşrin geleceğine ittifak etmişlerdir.
Aklî ve naklî deliller ise: Fahreddinü'r‑Râzî’nin tefsirinde, bu kabîl delilleri bildiren âyetler beyân edilmiştir.
Hülâsa; bilhassa hayvanat ve nebâtâtta dâima vukû'a gelen haşirlere dikkat edip teemmül eden adam, elde edeceği müteferrik emârelerle haşrin vukû'una, hads ile, yani bir sür'at‑i intikal ile hükmedecektir.
Şimdi Bu Âyetin Cümlelerini Birbirine Bağlayan Münâsebetlere Gelelim.
Evet, bu âyetin cevherlerini nazmeden ve cümlelerinin silsilesine medâr‑ı bahs olan nokta, saâdettir. Şöyle ki: Saâdet‑i ebediye, iki kısımdır.
Birinci ve en birinci kısmı: Allah’ın rızâsına, lütfuna, tecellîsine, kurbiyetine mazhar olmaktır.
273
İkinci kısmı ise, saâdet‑i cismâniyedir. Bunun esâsları; mesken, ekl, nikâh olmak üzere üçtür. Ve bu üç esâsın derecelerine göre, saâdet‑i cismâniye tebeddül eder. Ve bu kısım saâdeti ikmal ve itmâm eden, hulûd ve devamdır. Çünkü saâdet devam etmezse, zıddına inkılâb eder.
Birinci kısım saâdetin aksâmı, tafsîlden müstağnîdir veya gayr‑ı kàbildir.
İkinci kısım saâdetin aksâmı ise: Evet, meskenin en latîfi, en câzibedâr şekli; etraf‑ı erbaası türlü türlü gül ve çiçekler ile müzeyyen, bağ ve bahçelerle muhât, altında sular, nehirler akan kasır ve köşklerdir. Evet, câmid kalbleri aşk ve şevkle ihyâ eden; sönmüş olan rûhları şen ve şâd eden; şâirlere sermâye olarak şâirâne teşbihleri, temsîlleri, üslûbları ilhâm eden, sular ile hadravât ve nebâtâttır.
Saâdetin ikinci esâsı olan ekl ise; me'külât (yiyecek) kuvvet verdiği cihetle, en iyisi, en lezîzi, me'lûf olan kısımdır. Yani, insana garîb, vahşî olmayan şeylerdir. Çünkü ülfetle, o ni'metin derece‑i kıymeti bilinir. Lezzet verdiği cihetle de lezzetin en büyük lezzeti, teceddüd ve tebeddülündedir. Ve kezâ, ekl lezzetini ikmal eden esbâbdan biri de, o rızkın, kendi amelinin ücreti olduğunu bilmektir. İkinci bir sebeb de, o rızkın menba'ının dâima göz önünde hazır bulunmasıdır ki, kalbi mutmain olsun, rızık için telâş etmesin.
Saâdetin esâslarından nikâh ise: Evet, insanın en fazla ihtiyacını tatmin eden, kalbine mukâbil bir kalbin mevcûd bulunmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini mübâdele etsinler ve lezâizde birbirine ortak, gam ve kederli şeylerde de yekdiğerine muâvin ve yardımcı olsunlar.
Evet, bir işte mütehayyir kalan veya bir şeye dalarak tefekkür eden adam, velev zihnen olsun, ister ki; birisi gelsin, kendisiyle o hayreti, o tefekkürü paylaşsın. Kalblerin en latîfi, en şefîki, kısm‑ı sânî ile tâbir edilen kadın kalbidir. Fakat kadın ile rûhî imtizacı (geçimi) ikmal eden, kalbî ünsiyet ve ülfeti itmâm eden, sûrî ve zâhirî olan arkadaşlığı samîmîleştiren; kadının iffetiyle, ahlâk‑ı seyyieden temiz ve pâk bulunması ve çirkin ârızalardan hàlî olmasıdır.
274
S Yiyecek, içecek, şahsî vücûdu ibkà etmek içindir. Çünkü vücûddan eriyip ayrılan şeylerin yerini doldurup tamir etmek, yemek ve gıdâ ile olur. Nikâh da, nev'in bekàsı içindir. Hâlbuki Âhirette eşhâs ebedî olduğundan, vücûdlarında eriyip ayrılan bir şey yoktur ki gıdâya ihtiyaç olsun ve Âhirette tenâsül yoktur ki nikâha lüzum olsun?‥
C Yemek, içmek ve nikâhın fâideleri, yalnız bekàya ve tenâsüle münhasır değildir. Evet; şu elemli, kederli âlemde onlarda pek büyük lezzet ve fâideler olsun da, lezzetler yeri olan âlem‑i saâdette ne için daha nezîh lezzet ve fâideleri olmasın?‥
S Bu âlemde lezzet, elemin def'inden hâsıl olur. Hâlbuki Âhirette elem yoktur?
C Elemin def'i, lezzetin sebeblerinden biridir. Yoksa lezzet, ona münhasır değildir.
Ve kezâ, âlem‑i ebedînin bu âleme benzetilmesi, kıyâs‑ı maa'l-fârıktır. Yani, aralarında çok farklar bulunduğundan, birbirine benzemez. Cennet ile Horhor bahçesinin (Hâşiye) arasında ne nisbet varsa, Cennet’in lezzetleriyle dünyanın lezzetleri arasında da aynı o nisbet vardır. Cennet’in, Horhor bahçesinden dereceleri ne kadar çok yüksek ise, uhrevî lezzetler de dünya lezzetlerine göre öyledir. Her iki âlem arasında bu büyük tefâvüte, İbn‑i Abbâs, لَيْسَ فِي الْجَنَّةِ اِلَّا اَسْمَائُهَا cümlesiyle işâret etmiştir. Yani: Cennet’te, dünya meyvelerinin yalnız isimleri vardır.” Yani isimleri birdir, fakat lezzetleri ayrıdır.
Cennet’te Lezzetin Devamı Mes'elesi İse: Evet, lezzetin hakîki lezzet olması, zevâl görmeyip devam etmesindendir. Zîra elemin zevâli lezzet olduğu gibi, lezzetin zevâli de elemdir; hattâ zevâlinin tasavvuru bile elemdir. Evet bütün mecâzî âşıkların enînleri, bağırıp çağırmaları, bu kısım elemdendir ve bütün dîvânlarıyla yaptıkları ağlamalar, vâveylâlar, hep mahbûbların firâk ve zevâllerinin tasavvurundan neş'et eden elemdendir.
275
Evet, pek çok muvakkat lezzetler var ki, zevâlleri dâimî elemleri intac ettiği gibi; çok elemlerin zevâli de, lezîz lezzetlere bâis olur. Lezzet ve ni'met ise, devam etmek şartıyla lezzet ve ni'met sayılabilir.
Hülâsa: İnsan, ebed için yaratılmıştır. Onun hakîki lezzetleri, ancak mârifetullâh, muhabbetullâh, ilim gibi umûr‑u ebediyededir.
Bu âyetin cümleleri arasındaki râbıtaları gördük.
Şimdi, Cümlelerinin İşgal Ettikleri Yerler ile Münâsebetlerine Bakacağız:
Evet, ﴿وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ bu cümlenin, bu mevki ile münâsebeti:
Evet, Cenâb‑ı Hak, ibâdeti teklif etti ve nübüvveti isbât etti ve Peygamberimizi (A.S.M.) tebliğ‑i umûra memur yaptı ve dünyevî bazı lezzetlere cevâz vermeyen ve meşakkatleri tazammun eden ibâdete mü'minlerin imtisallerini te'min etmek için, mü'minlere va'd buyrulan tebşîrleri tebliğ etmeyi Resûl‑i Ekrem’e (A.S.M.) emretti. Çünkü O Hazret (A.S.M.) inzar ve tahvife (korkutma) memur olduğu gibi; Allah’ın rızâsını, lütfunu, kurbiyetini ve saâdet‑i ebediye gibi tebşîratını da tebliğe memurdur.
﴿اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي :
İnsanın ihtiyacât‑ı zarûriyesi içinde en evvel lâzım olan, mekân ve meskendir.Mekânın en güzeli, nebâtât ve eşcâra müştemil olan yerlerdir ve en latîfi, nebâtları arasında suların mecrâsı olan bahçelerdir ve en kâmil kısmı, ağaçlarının arasından akan nehirlerinin çoklukla bulunmasıdır. Kur'ân‑ı Kerîm, bu kısma ﴿تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ cümlesiyle işâret etmiştir.
276
Meskenden sonra insanın en fazla muhtaç olduğu; cismânî lezzetlerden yiyecek, içecektir. Bu kısma da نَهْر، جَنَّة kelimeleriyle işâret edilmiştir.
Sonra rızkın en ekmeli, me'lûf olan kısımdır ki, derece‑i kıymeti bilinsin. Meyvelerin lezzeti, teceddüd ve tebeddülündedir; lezzetin en sâfîsi, hazır ve yakın olanıdır ve en lezîzi, amelinin ücreti olduğunu bilmektir. Kur'ân‑ı Kerîm, bu kısma da﴿كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًاۙ قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُcümlesiyle işâret etmiştir.
مِنْ قَبْلُ : Yani; Bundan önce yediğimiz meyvelerdir veya dünyada yediğimiz meyvelerdir.” Çünkü Cennet’in meyveleri; birbirine benzediği gibi, dünya meyvelerine de zâhiren benzerler.
﴿وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًا : Yani; Rızıkları birbirine müteşâbih olarak getirilir.” Hadîste de vârid olduğuna göre, Cennet’in meyveleri renkçe birdir; amma tatları, ta'mları bir değildir. Bu cümlede mechûl sîgasıyla zikredilen اُتُوا kelimesinden anlaşıldığı gibi, rızkın insana götürülmesi, büyük bir şeref ve kerâmete delâlet ettiğinden, büyük bir lezzeti intac ediyor.
277
﴿وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ : Mesken ve me'kelden sonra insanın en ziyâde muhtaç olduğu, eşidir. Bu ihtiyacının Cennet’te te'min edilmiş olduğuna, bu cümle ile işâret edilmiştir. Evet insan, bir refîkaya veya bir refîka muhtaçtır ki, tarafeyn, aralarında, hayatlarına lâzım olan şeyleri muâvenet sûretiyle yapabilsinler ve rahmetten neş'et eden muhabbet iktizasıyla, yekdiğerinin zahmetlerini tahfif etsinler ve gamlı, kederli zamanlarını, ferâh ve sürûra tebdil edebilsinler. Zâten dünyada insanların tam ünsiyeti, ancak refîkasıyla olur.
﴿وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ : İnsan bir ni'mete veya bir lezzete mazhar olduğu zaman, en evvel fikrini bozan, vesvese veren; o ni'metin veya o lezzetin devam edip etmeyeceği düşüncesidir. Bu vesveseli düşünceye mahal kalmamak üzere Kur'ân‑ı Kerîm, bu cümle ile onların ezvâcıyla, lezâiziyle beraber Cennet’te ale'd‑devam kalacaklarını tebşîr etmekle, o kederli düşünceden kurtarmıştır.
Bu Âyetteki Cümlelerin Sadeflerinde Bulunan Cevherleri Göstereceğiz:
﴿وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ cümlesinin başında bulunan وharf‑i atıftır. Atfın her iki tarafı arasında münâsebet lâzımdır. Hâlbuki burada tebşîr ile mâkabli arasında münâsebet görünmüyor. Ancak mâkablinde inzar vardır. Öyle ise bu tebşîr, o mâkablinden tereşşuh eden inzara atıftır.
بَشِّرْ : Beşâret tâbiri; Cennet’in, Cenâb‑ı Hakk’ın fazl‑ı kereminden bir hediye‑i İlâhiye olup, amelin ücreti mukâbilinde vâcib bir hak olmadığına işârettir. Çünkü hak ve ücretin verilmesi, beşâretle tâbir edilemez. Buna binâen, yapılan ibâdet, Cennet için olmamalıdır.
Tebşîrin sîga‑i emir kıyafetiyle zikri, tebliğin takdirine işârettir. Çünkü Resûl‑i Ekrem (A.S.M.), tebliğe memurdur; tebşîre mükellef değildir. Takdir‑i kelâm; Müjdeleyerek tebliğ et.” demektir.
278
S اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا : Bu sıla ve mevsûle tâbiri, ism‑i fâil sîgası olan اَلْمُؤْمِن۪ينَ ’den daha uzun olduğu hâlde neye işârettir?
C Sûrenin başında tafsîlen zikredilen اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ olan sıla ve mevsûle işârettir ki; orada yapılan tafsîl, burada yapılan icmâle beyân olsun.
S Sûrenin başında اَلَّذ۪ينَ ’nin sıla denilen dâhil olduğu cümle, muzârî sîgasıyla zikredildiği hâlde, burada mâzi sîgasıyla zikredilmiştir. Esbâbı nedir?
C Orada makam, îmân ve amele teşvik ve medih makamıdır. Buna münâsib, muzârî sîgasıdır. Burada makam, mükâfât ve ücreti vermek makamıdır. Buna da münâsib, mâzi sîgasıdır. Çünkü ücret, hizmetten sonra verilir.
وَعَمِلُوا : Bu (و) harf‑i atıftır. Atfın tarafeyni arasında münâsebet lâzım olduğu gibi, mugâyeret de lâzımdır. Burada aralarında bulunan mugâyeret, Mezheb‑i İ'tizâl’in hilâfına, amelin îmâna dâhil olmadığına ve amelsiz îmânın da kâfî gelmediğine delâlet ettiği gibi; عَمَلْ tâbiri de, tebşîr edilenin ücret gibi olduğuna işârettir.
279
اَلصَّالِحَاتِ : Bu kelime, bir şey ile takyid ve tahsîs edilmeyerek, mutlak ve mübhem bırakılmıştır. Mısır Müftüsü Şeyh Muhammed Abduh’un telâkkisine göre: İyi şeyler mânâsında olan صَالِحَاتِ kelimesi, beyne'n‑nâs meşhûr ve ma'lûm olduğundan, mutlak bırakılmıştır.”
Ben de diyorum ki; sûrenin başına i'timâden burada mübhem bırakılmıştır. Çünkü, sûre başında zikredilen ﴿يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ âyeti buradaki صَالِحَاتِ ’yi beyândır.
﴿اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ :
Bu âyetten maksad, mükâfâttan neş'et eden neş'eli lezzet ve sürûrdur. Bu maksadın takviyesine işâret eden kayıdlar:
1. اَنَّ ’nin te'kidi.
2. ل lâm”ın ihtisàsı.
3. لَهُمْ ’ün takdimi.
4. Cennet”in, cem'iyle tenkîri.
5. Cereyan”ın zikri.
6. تَحْت ile beraber مِنْ ’in zikri.
7. Nehir tâbiriyle ta'rifidir.
Bu kayıtların o maksadın tahakkukuna çalıştıklarına bir parça izâhat vereceğiz. Şöyle ki:
280
Pek büyük bir şey tebşîr edildiği zaman, akıl tereddüd eder, inanamaz; inandırmak için te'kide ihtiyaç olur. Ve kezâ, neş'e ve sürûr makamları, evhâmdan hàlî olmalıdır. Çünkü ednâ bir vehimle, sürûr zâil olur. Buna binâen, burada o büyük tebşîrat, اَنَّ ile te'kid edilmiştir ki; hem akıl inansın, hem o sürûru izâle edecek hiçbir evhâm kalmasın. Ve kezâ, bu tebşîratın yalnız bir va'dden ibaret olmayıp, bir hakikat olduğuna işârettir.
İhtisàsı ifâde eden لَهُمْ ’deki (ل) tebşîr edilen şeyin onlara mahsûs ve onların mülkü ve onların fazlî istihkakları olduğuna delâlet eder ki; lezzetleri tamam, sürûrları müzdâd olsun. Ve illâ, bir pâdişah, bir fakiri misâfir ederse; mâdem o misâfirlik ve o sohbet ebedî değildir, kıymeti yoktur.
لَهُمْ ’ün takdimi hasrı ifâde ettiğinden, beyne'n‑nâs, Cennet’in onlara tahsîs kılındığına ve dolayısıyla ehl‑i nârın da perîşan hâllerini onların gözleri önüne götürmeye sebeb olduğuna delâlet eder. Ve bu itibarla Cennet’in lezzeti artar ve kıymeti tezâhür eder.
Cennet’in cem'i, Cennetlerin taaddüdüne ve amellere göre Cennet’in mertebelerine işârettir.
Ve kezâ, Cennet’in herbir cüz'ü, Cennet gibi bir Cennet olduğuna ve herbir mü'mine düşen kısım, büyüklüğüne nazaran tam bir Cennet gibi göründüğüne işârettir.
Cennet’in tenkîri ise, güzelliğinin kàbil‑i ta'rif ve tavsif olmadığına veya sâmi'lerin iştihâ ve istihsânlarının fevkalâdeliğine işârettir.
281
تَجْر۪ي : Bahçelerin en güzeli, içinde suyu bulunanlardır. Bunların da en güzeli, içlerinden suları akanlardır. Bunların da en iyisi, akıntısı devamlı olanlardır. İşte cereyanın sîga‑i muzârî kıyafetinde zikredilmesi, o cereyanları tasvir etmekle, devamlı olduğuna işârettir.
مِنْ تَحْتِهَا : Hadravât (yeşillik) ve nebâtât içinde cereyan eden suların en iyisi; nebeân sûretiyle bahçenin içinden çıkmakla yüksek köşklerin altından kendine mahsûs terennümatıyla geçen, eşcâr ve nebâtâta dağılan sulardır. مِنْ تَحْتِهَا kelimesi, bu kısım sulara işârettir.
اَلْاَنْهَارُ : Suların çokluğu, bahçelere daha ziyâde menfaat, revnâk ve güzellik verir.Kezâlik, küçük küçük arklardan tecemmu' eden nehirler, daha güzel manzaraları teşkil eder. Bilhassa suları berrak, zülâl, tatlı, soğuk olursa; fevkalâde bir kıymet, bir lezzet veriyor. İşte اَلْاَنْهَارُ kelimesi, cem'iyle, ta'rifiyle, maddesiyle bu çeşit sulara işâret eder.
﴿كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًاۙ قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ :
Bu büyük cümle, çok küçük küçük cümleleri tazammun etmiştir. Evet bu cümle, mâkabliyle bağlı değildir; müste'nifedir; vazifesi mukadder bir suâli cevablandırmaktır. Mukadder suâl ise, sekiz suâlin memzûc ve mâcunudur. Şöyle ki:
282
Vaktâ ki îmân edenler ve amel‑i sâlih işleyenler, Cennet gibi yüksek bir meskenle tebşîr edildiler, birdenbire sâmi'in zihnine geldi:
Acaba o meskende rızık olacak bir şey var mıdır?
Varsa, o rızık nereden hâsıl olur ve nereden gelir?
O rızıklar o Cennet’ten hâsıl olduğu takdirde, nesinden neş'et ediyor?
Semerâtından meydâna gelirlerse, dünya semerâtına benzerler mi?
Benzediği takdirde, birbirine de benzerler mi?
Birbirine müşâbih olurlarsa, tatları bir midir, yoksa ayrı ayrı mıdır?
Tatları muhtelif olduğu takdirde, koparıldıkları zaman yerleri boş mu kalır, yoksa derhâl dolar ?
Tebeddül ettikleri takdirde, devamlı mıdırlar?
Devamlı iseler, onları yiyenler sevinirler mi?
Sevindikleri zaman ne derler?‥”
Arkadaş! Bu suâlleri avucuna koy. Ben de bu cümleleri açar, içlerine bakarım. Sen de dikkat et, bakalım mutâbık olacak mıdır?
كُلَّمَا kelimesi, devam ve tahkîke delâlet eder.
رُزِقُوا sîga‑i mâzisiyle, vukû'unun tahakkukuna delâlet ettiği gibi, maddesiyle de dünyadaki rızıklarını ihtar eder. Ve binâ‑i mechûl sîgasıyla zikri, o rızkta meşakkatin bulunmamasına ve onların (ağalar ve beyler gibi) rızıkları ayaklarına geldiğine delâlet eder.
مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ denilmektense مِنْ ثَمَرَاتِهَا denilmiş olsaydı, daha muhtasar ve daha güzel olurdu. Fakat mezkûr suâllerden iki suâle cevab olduğundan, مِنْهَا ayrı, مِنْ ثَمَرَةٍ ayrı söylemek icâb etmiştir.
283
مِنْ ثَمَرَةٍ ’deki tenkîr, ta'mîmi ifâde ettiği cihetle, Cennet’in bütün semereleri rızık olmaya şâyân olduğuna işârettir.
رِزْقًا kelimesinin tenkîri ise, açlığı gidermek için yediğiniz, gördüğünüz rızık olmadığına işârettir.
قَالُوا tefâul bâbının mânâsı olan şirketi andırıyor. Yani: O rızkın acîb keyfiyetinden ettikleri taaccüb ve istiğrabı birbirine söylemeye başladılar.”
﴿هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ : Bu cümlede mübhem bırakılıp, beyân edilmeyen rızık kelimesinin dört mânâya ihtimali vardır.
Birincisi: Rızıktan maksad, amel‑i sâlihtir. Yani: Bu dâr‑ı dünyada rızık olarak bize nasîb kılınan, amel‑i sâlih, yani, şimdi yediğimiz rızıklar dünyada yaptığımız amel‑i sâlihin neticesidir.” Yani amel ile ceza arasında o kadar ittisal (bağlılık) vardır ki; sanki dünyadaki amel, Âhirette tecessüm edip sevâb kesilmiştir. Onların sevinçleri, bu noktadan hâsıl olmuştur.
İkincisi: Rızıktan maksad, dünyanın taam ve yemekleridir. Yani: Dünyada rızık olarak bize verilen taamlar, bunlardır. Amma zevkleri, tatları arasında dağlar kadar fark vardır.” İşte onların istiğrabları bu noktadandır.
Üçüncüsü: Bu semereler, biraz evvel yediğimiz semereler gibidir; amma sûretleri bir, mânâları, tatları ayrıdır. Demek sûreten, şeklen bir olduklarından, ülfet lezzetini veriyor; tatlarının ayrı olmasıyla da teceddüd lezzeti hâsıl oluyor. İşte sevinçleri bu noktadandır.
Dördüncüsü: Hemen şimdi yediğimiz meyveler, bu dallardaki meyvelerdir. Demek bir meyve koparıldığı zaman, yeri boş kalmıyor, derhâl yerine bir meyve peydâ olur. İşte bundandır ki, Cennet’in meyvelerinde noksaniyet olmuyor.
284
﴿وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًا : Bu cümle, i'tirâziyedir. Yani, yeni bir hükmü ifâde etmek için zikrine lüzum olmadığı hâlde ﴿هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ cümlesindeki hükmü tasdik ve illetini beyân etmek üzere, evvelki cümleye bir zeyl ve bir fezleke olarak zikredilmiştir.
Binâ‑i mechûl sîgasıyla اُتُوا ’nün zikredilmesi, ehl‑i Cennet’in işleri, hademeleri tarafından görülmekte olduğuna işârettir.
مُتَشَابِهًا : Yani zâhiren ve şeklen bir olduğundan, ülfet lezzetini veriyor; bâtınen ve ta'men de ayrı olduğu cihetle, teceddüd lezzetini veriyor. Bu itibarla مُتَشَابِهًا kelimesi, her iki lezzeti îmâ ediyor.
﴿وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ : Bu cümle ﴿لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي… الخ cümlesine atıftır. Atfın tarafeyni arasında lâzım olan münâsebetin iktizasınca takdir‑i kelâm şöyle olsa gerektir: Onlar, kendi cisimleri için bir meskene muhtaç oldukları gibi, kadınları için de bir meskene muhtaçtırlar.”
لَهُمْ kelimesi ihtisàsı ifâde ettiği cihetle, o ezvâcın, onların mülkü ve onlara mahsûs olduklarına delâlet ettiği gibi; dünya kadınlarından başka حُورٌ ع۪ينٌ ile tâbir edilen bir kısım kadınlar da onlar için yaratılmış olduğunu îmâen gösteriyor.
285
ف۪يهَا Cennet, o kadınlara zarf ve mesken olduğundan anlaşılır ki, o kadınlar, o yüksek Cennet’e lâyıktırlar ve aynı zamanda Cennet derecelerinin yüksekliği nisbetinde onların hüsünleri de yükseliyor.
Ve kezâ, Cennet’in de onlar ile müzeyyen olduğuna gizli bir îmâ vardır.
مُطَهَّرَةٌ tef'îl bâbından ism‑i mef'ûl olduğundan, her hâlde tathîr edici bir fâil vardır. O fâil de, ancak yed‑i Kudrettir. Binâenaleyh, yed‑i Kudretin tathîr ve tenzîh ettiği kadınların tavsifleri, kàbil değildir.
Ve kezâ, مُطَهَّرَةٌ kelimesi müteaddî olduğuna nazaran, o kadınların taharetleri kendilerinden olmayıp, başkasından onlara sirâyet etmiş olduğu anlaşılır. Binâenaleyh, dünya kadınları da Cennet’e girdikten sonra, bir tetahhur ve tasfiye ve tasaykul ameliyâtıyla güzellikte hûrilerin derecelerine çıkacaklarına delâlet eder.
﴿وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ : Yani: Onlar da, ezvâcları da, Cennet de, Cennet’in lezâizi de hep ebedîdirler.”
286

26‑27. Âyetlerin Tefsiri

﴿اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْي۪ٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَابَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَاۜ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۚ وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَا ذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًاۢ يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يرًا وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يرًاۜ وَمَا يُضِلُّ بِه۪ٓ اِلَّا الْفَاسِق۪ينَۙ ❋ اَلَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ۖ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ
Gayet kısacık bir meâli; yani: Cenâb‑ı Hak, kullarını irşad ve îkaz etmek üzere, sivrisinek gibi hakîr, kıymetsiz bir hayvanla veya bir mahlûkla misâl getirmeyi, kâfirlerin keyfî için terketmez. Îmânı olanlar, onun, Rablerinden hak olduğunu bilirler. Amma kâfirler, Allah bu gibi hakîr misâllerden neyi irâde etmiştir diyorlar. Allah, onun ile çoklarını dalâlete atar ve çoklarını da hidayete götürür. Fakat fâsıklardan mâadâ dalâlete attığı yoktur. Fâsıklar da ol adamlardır ki; Allah’ın tâatinden hurûcla, mîsâk‑ı ezelîden sonra ahidlerini bozarlar ve Allah’ın akrabalar arasında veya mü'minler beyninde emrettiği hatt‑ı muvâsalayı keserler; yeryüzünde işleri ifsaddır; dünya ve âhirette zarar ve hüsrâna ma'rûz kalan ancak onlardır.”
Bu âyetin de sâir arkadaşları gibi mevzû‑i bahs olacak vücûh‑u irtibatı ve cihât‑ı nazmiyesi üçtür. Maahazâ, bu âyetin meâli, hem mâkabline, hem mâba'dine, hem Kur'ânın tamamına bakıyor.
287
Mâba'dine Olan Vech‑i İrtibatı:
Evet, vaktâ ki Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân; sinekten, ankebûttan misâl getirdi; karınca ile bal arısından bahsetti; müşrikler, münâfıklar, Yahudîler i'tirâz için fırsat bularak ahmakàne dediler ki:
Allah, azametiyle beraber, böyle hasîs, hakîr şeylerden bahsetmeye tenezzül eder mi? Hâlbuki ashâb‑ı kemâl, bu gibi kıymetsiz şeylerden bahsetmeye tenezzül etmezler, hayâ ederler.” Kur'ân‑ı Kerîm, bu âyetle ağızlarına vurarak kapattı.
Mâkabline Cihet‑i Nazm ve İrtibatı:
Evet, Kur'ânın ihtiva ettiği sıfât ve mezâyânın hiçbir kelâmda, hiçbir kitapta, hiçbir şahısta bulunmadığı, sûre başında isbât edildiği gibi, Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nübüvveti de Kur'ânın i'câzıyla isbât edildi. Kur'ânın i'câzı dahi tahaddî ile, yani muhâlifleri muâraza, mübâreze meydânına dâvet etmekle isbât edildi. Çünkü muârazaya yapılan dâvet, sükût ile cevablandırıldı. Böyle cihan‑şümûl bir inkılâbı söndürmek için yapılan dâvet üzerine mübâreze meydânına gitmeyip sükût etmek, elbette eser‑i aczdir. Kur'ân‑ı Kerîm’in bu isbâtlarına karşı kâfirler habt olup ağızlarını açamadıkları gibi, nabızları bile felce uğradı. Yalnız, Kur'ân, her hususta hadd‑i kemâle bâliğ olduğundan uzaktan uzağa bazı ufak i'tirâz taşlarını atmışlardır.
Ezcümle: ﴿كَمَثَلِ الَّذ۪ي اسْتَوْقَدَ نَارًا ve اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ gibi âdi, kıymetsiz misâllerden Kur'ânın getirdiği temsîller, yüksek kelâmların kemâline yakışmaz. Bu gibi temsîller, beyne'n‑nâs yapılan mükâlemelere, konuşmalara benziyorlar.” diye muğâlata ile haltetmişlerdir. Kur'ân‑ı Kerîm, onların o haltlarını bu âyetle başlarına vurmuştur.
Arkadaş! Acele etme, burada bir parça durmak icâb eder. Onların pek vâhî ve zaîf şübheleri vardır. Bu şübheler, müteselsil bazı vehimlerden neş'et etmiştir. O vehimler de, bazı muğâlatalardan husûle gelmişlerdir.
288
Onların, Kur'ânın kemâlini tenzîl etmek için, Kur'ânın temsîllerini insanların temsîllerine kıyâs etmeleri, kıyâs‑ı maa'l-fârıktır; aralarında dünyalar kadar fark vardır. Onları muğâlata ile bu kıyâsa sevkeden noktalar:
1. Onlar, herşeye, me'lûflarına baktıkları nazar ile bakıyorlar.
2. Onlar, insanın zihninin, fikrinin, lisânının, sem'inin cüz'î olduklarını ve cüz'î olduklarından, kasden ve bizzat iki şeye beraber taalluk edemediklerini nazara almışlardır.
3. Himmetin yüksek ve alçak kısımlarını tefrik eden mikyâsın, iştigâl ve ihtimamdan ibaret olduğunu düşünmüşlerdir. Yani, yüksek şeylere ihtimam edenin himmeti yüksektir, alçak işlerde iştigâl edenin himmeti alçaktır.
4. Kıymet ve azametin, himmet nisbetinde olduğunu zannetmişlerdir. Hattâ küçük veya alçak bir şeyi, yüksek ve büyük şahıslara isnâd etmezler. Güyâ azîm insanlar, kıymeti olmayan şeylere tenezzül etmezler ve zaîf, küçük bir şey, o büyük himmet ve azameti tahammül edemez.
İşte o boş kafalılar, bu noktalara istinâden, Cenâb‑ı Hakk’ı da insanlara kıyâs ederek diyorlar ki: Allah, celâl ve azametiyle insanların konuştukları gibi nasıl insanlar ile tekellüm etmeye tenezzül eder? Ve bu cüz'î ve hakîr şeylerden nasıl bahseder? Azametine yakışır ?”
Acaba o süfehâ takımı; Allah’ın irâdesi, ilmi, kudreti gibi sâir sıfatlarının da küllî, umumî, şâmil, muhît olduklarını bilmezler mi? Ve yine bilmezler mi ki; Cenâb‑ı Hakk’ın azametine mikyâs, ancak mecmû âsârıdır; yalnız bir eser mikyâs olamaz! Ve yine bilmezler mi ki, Cenâb‑ı Hakk’ın tecellîsine mîzan olacak, kâffe‑i kelimâtıdır ki; eşcâr kalem, denizler mürekkeb olsa, o kelimâtı yazıp bitiremezler. (Hâşiye)
289
Meselâ, Şems; âkıl, ihtiyar ve irâde sâhibi farzedilse, ziyâsını bütün âleme neşrettiği bir sırada, pis, mülevves bir zerre de onun ziyâsından istifade ettiği vakit, şemse karşı Niçin bu pis, bu mülevves zerre ile meşgul oldu ve niçin ona ziyâsını verdi.” diye i'tirâz edilebilir mi? Hâşâ! Şemsin azametine bir nâkìsa gelir mi? Yok.
Binâenaleyh, gayet büyük olan bu âlemi, büyük bir san'at ile ve büyük bir ihtimamla halkettiği gibi, cevher‑i ferd ile tâbir edilen zerre de O’nun destgâh‑ı kudretinden çıkan bir eser‑i san'atıdır. Çünkü o büyük Kudretin nazarında; cevâhir‑i ferd, yani zerrelerle nücûm‑u seyyâre, yani gezici yıldızlar müsâvîdirler. Zîra o büyük Allah’ın kudreti, ilmi, irâdesi, kelâmı; zâtî sıfatlarıdır; Zât‑ı Akdes’e lâzımdırlar. Onlarda teceddüd yok, ziyâde ve noksan olmaya kàbiliyet yok, tağayyürleri yok ki mertebeleri olsun. Maahazâ acz bu sıfatların zıddı olduğundan, onların içine girip oturamaz. Binâenaleyh, kudret‑i İlâhiye’de zerre ile şems arasında fark yoktur.
290
Meselâ, terâzinin her iki gözünde iki güneş veya iki zerre bulunduğu farzedilse; aralarında müsâvât ve muvâzene bulunduğundan hariçten bir kuvvet bir gözüne basarsa, öteki göz havaya kalkar. İster o gözde zerre olsun, ister güneş olsun, o kuvvete göre farkları yoktur; ikisi de birdir.
Kezâlik, mümkün olan bir şeyin tarafeyni, yani vücûd ve ademi arasında, terâzinin gözleri gibi müsâvât olduğundan, Kudret‑i Ezeliye hangi tarafa basarsa, öteki taraf hebâ gibi havaya kalkar. Güneş, sinek, zerre bu hususta hepsi de birdir.
Hülâsa: Zerre gibi küçük şeyler veya âdi fiiller, Hàlık’ın halkıyla vücûda geldikleri için, onun dâire‑i ilminde dâhil oldukları bedîhîdir. Bu itibarla, onlardan bahsetmekte bilbedâhe, müşâhhat (münâkaşa etmek) yoktur. Kur'ân‑ı Kerîm,
﴿اَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّط۪يفُ الْخَب۪يرُ âyetiyle bu sırra işâret etmiştir. Yani; halkeden Hàlık, mahlûkunu bilmez mi? Ve bilmemesinin imkânı var ? Öyle ise mahlûkundan niçin bahsetmesin, niçin mahlûkuyla konuşmasın?
İkinci Muğâlata: Onlar, Kur'ânın üslûbları ve şîvesi altında bir insanın timsâli görünür.” diyorlar. Çünkü Kur'ân’da bahsedilen âdi işler ve hakîr şeyler, insanların arasında yapılan muhâvere ve konuşmalar gibidir. Bu câhil herifler bilmezler mi ki söylenilen bir kelâm, bir cihetten mütekellimine bakarsa birkaç cihetten de muhâtabına bakar. Çünkü muhâtabın ahvâlini nazara almak lâzımdır ki söylenilen söz o ahvâlin iktizası üzerine söylensin. Binâenaleyh, Kur'ânın muhâtabı beşerdir. Kur'ânın maksadı da tefhimdir. Yani, beşerin bilmediği şeyleri bildirmektir. Buna binâendir ki, belâğatın iktizası üzerine Kur'ân, beşerin hissiyatıyla memzûc olan üslûblarını giyer ve şîvesiyle söyler ki, beşerin fehmi söylenilen sözden tevahhuş edip ürkmesin.
291
Evet, yüksek bir insan, bir çocukla konuştuğu zaman çocukların şîvesiyle konuşursa, çocuğun zihnini okşamış olur. Çocuğun fehmi, onun çat‑pat söylediği sözler ile ünsiyet peydâ eder; söylediklerini dinler ve anlar. Aksi hâlde, o insan ile o çocuk arasında bir ma'lûmât alışverişi olamaz. Allah ile beşer arasındaki ahz ve i'tâlar da böyledir. Eğer Cenâb‑ı Hak beşere i'tâ edeceği ma'lûmâtı beşerin terâzisiyle tartıp vermezse, beşer, kat'iyyen ne bakar ve ne de alır. Çünkü beşer, ancak alışmış olduğu terâzisinin dilinden anlar, bu fennî terâzilerin dilinden anlamaz.
S Hakikaten, eşyanın hakareti, hısseti; kudretin azametine, kelâmın nezâhet ve nezâketine münâfîdir?
C Bazı şeylerde veya işlerde görünen hakaret, çirkinlik; eşyanın mülk cihetine aittir. Yani dış yüzüne nâzırdır ve bizim nazarımızda öyle görünür. Ve bunun için, eşya ile yed‑i Kudret arasına perde olarak esbâb‑ı zâhiriye vaz'edilmiştir ki, sathî nazarımızda yed‑i Kudretin o gibi eşya ile mübâşereti görünmesin. Fakat melekût ciheti, yani iç yüzü ise şeffâf ve yüksektir. Kudretin taalluk ettiği bu cihette, hiçbir şey Kudretin taallukundan hariç değildir.
Evet, azamet‑i İlâhiye esbâb‑ı zâhiriyenin vaz'ını iktiza ettiği gibi, vahdet ve izzet‑i İlâhiye de kudretin bütün eşyaya şümûlünü ve kelâmın herşeye ihâtasını iktiza ederler. Maahazâ, bir zerre üstünde zerreler ile yazılan bir Kur'ân, sahife‑i semâda yıldızlar ile yazılacak Kur'ân’dan hüsünde (güzellik) aşağı değildir. Ve kezâ (Hâşiye‑1), bir sivrisineğin yaratılışı, san'atça filin hilkatinden dûn değildir.
292
Kelâm sıfatı da aynen kudret sıfatı gibidir. Bir çocukla konuşup söz anlatmak, bir feylesofla konuşmaktan aşağı değildir.
S Şu temsîllerde görünen hakaret‑i zâhiriye neye aittir?
C O gibi hâller temsîl getirene ait değildir, ancak mümessel‑i leh”e aittir. Yani; kime ve ne şeye temsîl getirilmişse, ona aittir. Zâten kelâmın güzelliği, belâğatı; mümessel‑i lehe mutâbakatı nisbetindedir. Evet bir pâdişah bir çobana, çobanlara mahsûs bir abâ, bir palto ve kelbine de bir kemik verirse, Pâdişah iyi yapmadı.” diye kimse i'tirâz edemez. Çünkü herşeyi lâyıkına vermiştir. Binâenaleyh, mümessel‑i leh ne kadar hakîr olursa, temsîli de o kadar hakîr olur ve ne kadar büyük olursa, temsîli de o kadar büyük olur.
Evet, sanemler pek âdi, hakîr olduklarından Cenâb‑ı Hak, sineği (Hâşiye‑2) onlara musallat kılmıştır ve ibâdetleri de o kadar çirkindir ki, نَسْجُ الْعَنْكَبُوتِ ile örümceğin ağıyla tâbir edilmiştir.
Üçüncü Muğâlata: Onlar diyorlar ki: Hakikati izhâr etmekte, aczi îmâ eden bu gibi temsîlâta ne ihtiyaç vardır?”
293
Elcevab: Kur'ânı inzâl etmekten maksad, cumhûr‑u nâsı irşad etmektir. Cumhûr ise avâmdır. Avâm‑ı nâs, çıplak olan hakàikı göremez; ülfet peydâ etmedikleri akliyât‑ı mahzâyı ve mücerredâtı fehimleri alamaz. Bunun için Cenâb‑ı Hak, lütûf ve ihsânıyla hakikatleri onların ülfet ettikleri bir libâs ile, bir şîve ile göstermiştir ki, tevahhuş edip ürkmesinler. Bu bahis, müteşâbihât bahsinde geçmiştir.