197
22. Âyetin Tefsiri
Mukaddime
Ateşin, dumana olan delâleti gibi; müessirden esere yapılan istidlâle “bürhân‑ı limmî” denildiği gibi; dumanın ateşe olan delâleti gibi eserden müessire olan istidlâle de “bürhân‑ı innî” denir. Bürhân‑ı innî, şübhelerden daha sâlimdir.
Bu âyetin, Sâni'in vücûd ve vahdetine işâret eden delillerinden biri de, İnâyet Delili’dir. Bu delil; kâinâtı ve kâinâtın eczâsını ve envâ'ını ihtilâlden, ihtilâftan, dağılmaktan kurtarıp bütün hususatını intizam altına almakla kâinâta hayat veren nizâmdan ibarettir. Bütün maslahatların, hikmetlerin, fâidelerin, menfaatlerin menşe'i, bu nizâmdır. Menfaatlerden, maslahatlardan bahseden bütün Âyât‑ı Kur'âniye, bu nizâm üzerine yürüyor ve bu nizâmın tecellîsine mazhardır. Binâenaleyh, bütün mesâlihin, fevâidin ve menâfi'in merci'i olan ve kâinâta hayat veren bir nizâm, elbette ve elbette bir Nâzımın vücûduna delâlet ettiği gibi, o Nâzımın kasd ve hikmetine de delâlet etmekle, kör tesâdüfün vehimlerini nefyeder.
Ey insan! Eğer senin fikrin, nazarın şu yüksek nizâmı bulmaktan âciz ise ve istikrâ'‑i tâmm ile, yani umumî bir araştırma ile de o nizâmı elde etmeye kàdir değilsen, insanların telâhuk‑u efkâr denilen fikirlerinin birleşmesinden doğan ve nev'‑i beşerin havâssı (duyguları) hükmünde olan fünûn ile kâinâta bak ve sahifelerini oku ki, akılları hayrette bırakan o yüksek nizâmı göresin.
Evet, kâinâtın herbir nev'ine dair bir fen teşekkül etmiş veya etmektedir. Fen ise kavâid‑i külliyeden ibarettir. Kaidenin külliyeti ise, nizâmın yüksekliğine ve güzelliğine delâlet eder. Zîra nizâmı olmayanın, külliyeti olamaz.
198
Meselâ, “Her âlimin başında beyaz bir amâme var.” Külliyetle söylenilen şu hüküm, ulemâ nev'inde intizamın bulunmasına bakar. Öyle ise, umumî bir teftiş neticesinde fünûn‑u kevniyeden herbirisi, kaidelerinin külliyeti ile kâinâtta yüksek bir nizâmın bulunmasına bir delildir. Ve herbir fen nurlu bir bürhân olup, mevcûdâtın silsilelerinde salkımlar gibi asılıp sallanan maslahat semerelerini ve ahvâlin değişmesinde gizli olan fâideleri göstermekle Sâni'in kasd ve hikmetini ilân ediyorlar. Âdeta vehim şeytanlarını tardetmek için herbir fen, birer necm‑i sâkıbdır. Yani, bâtıl vehimleri delip yakan birer yıldızdırlar.
Ey arkadaş! O nizâmı bulmak için umum kâinâtı araştırmaktansa, şu misâle dikkat et, matlûbun hâsıl olur:
Göz ile görünmeyen bir mikrop, bir hayvancık, küçüklüğüyle beraber pek ince ve garîb bir makine‑i İlâhiye’yi hâvîdir. O makine mümkinâttan olduğundan, vücûd ve ademi, mütesâvîdir. İlletsiz vücûda gelmesi muhâldir. O makinenin bir illetten vücûda geldiği zarûrîdir. O illet ise, esbâb‑ı tabîiye değildir. Çünkü o makinedeki ince nizâm, bir ilim ve şuûrun eseridir. Esbâb‑ı tabîiye ise, ilimsiz, şuûrsuz, câmid şeylerdir. Akılları hayrette bırakan o ince makinenin esbâb‑ı tabîiyeden neş'et ettiğini iddia eden adam, esbâbın herbir zerresine Eflâtun’un şuûrunu, Calinos’un hikmetini i'tâ etmekle beraber; o zerrât arasında bir muhâberenin de mevcûd olmasını i'tikàd etmelidir. Bu ise, öyle bir safsata ve öyle bir hurâfedir ki, meşhûr Sofestâiyi bile utandırıyor.
199
Maahazâ, esbâb‑ı maddiyede esâs ittihàz edilen kuvve‑i câzibe ile kuvve‑i dâfianın, inkısama kàbiliyeti olmayan bir cüz'de birlikte ictimâ'ları iltizam edilmiştir. Hâlbuki bunlar birbirlerine zıt olduklarından, ictimâ'ları câiz değildir.
Fakat, câzibe ve dâfia kanunlarından maksad “âdâtullâh” ile tâbir edilen kavânîn‑i İlâhiye ise ve tabiatla tesmiye edilen şerîat‑ı fıtriye ise, câizdir. Lâkin, kanunluktan tabiata, vücûd‑u zihnîden vücûd‑u haricîye, umûr‑u itibariyeden umûr‑u hakîkiyeye, âlet olmaktan müessir olmaya çıkmamak şartıyla makbûldür. Aksi takdirde câiz değildir.
Ey arkadaş! Misâl olarak gösterdiğim o küçük hurdebînî hayvancığın yani mikrobun büyük fabrikasındaki nizâm ve intizamı aklın ile gördüğün takdirde başını kaldır, kâinâta bak! Emin ol ki, kâinâtın vuzûh ve zuhûru nisbetinde o yüksek nizâmı, kâinâtın sahifelerinde pek zâhir ve okunaklı bir şekilde görüp okuyacaksın.
Ey arkadaş! Kâinâtın sahifelerinde “Delilü'l‑İnâye” ile anılan nizâma ait âyetleri okuyamadı isen sıfat‑ı kelâmdan gelen Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın âyetlerine bak ki; insanları tefekküre dâvet eden bütün âyetleri, şu Delilü'l‑İnâye’yi tavsiye ediyorlar. Ve ni'metleri ve fâideleri sayan âyetler dahi, Delilü'l‑İnâye denilen o yüksek nizâmın semerelerinden bahsediyorlar. Ezcümle; bahsinde bulunduğumuz şu âyet﴿اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءًۖ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْۚ﴾cümleleriyle, o nizâmın fâidelerini ve ni'metlerini koparıp insanlara veriyorlar.
200
Delil‑i İhtirâî
Mezkûr âyetin Sâni'in vücûd ve vahdetine işâret eden delillerinden biri de ﴿اَلَّذ۪ي خَلَقَكُمْ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ﴾ cümlesiyle işâret ettiği “Delil‑i İhtirâî”dir. Delil‑i İhtirâînin hülâsası şöyle izâh edilebilir:
Cenâb‑ı Hak, hususî eserlerine menşe' ve kendisine lâyık kemâlâtına me'haz olmak üzere her ferde ve her nev'e hàs ve müstakil bir vücûd vermiştir. Ezel cihetine sonsuz olarak uzanıp giden hiçbir nev'i yoktur. Çünkü bütün envâ', imkândan vücûb dâiresine çıkmamışlardır. Ve teselsülün de bâtıl olduğu meydândadır. Ve âlemde görünen şu tağayyür ve tebeddül ile bir kısım eşyanın hudûsu, yani yeni vücûda geldiği de göz ile görünüyor. Bir kısmının da hudûsu, zarûret‑i akliye ile sâbittir. Demek, hiçbir şeyin ezeliyeti cihetine gidilemez.
Ve kezâ ilmü'l‑hayvanat ve ilmü'n‑nebâtâtta isbât edildiği gibi, envâ'ın sayısı ikiyüzbinden ziyâdedir. Bu nev'iler için birer âdem ve birer evvel‑baba lâzımdır. Bu evvel‑babaların ve âdemlerin dâire‑i vücûbda olmayıp ancak mümkinâttan olduklarına nazaran, behemehal vâsıtasız, kudret‑i İlâhiye’den vücûda geldikleri zarûrîdir. Çünkü bu nev'ilerin teselsülü, yani sonsuz uzanıp gitmeleri bâtıldır. Ve bazı nev'ilerin başka nev'ilerden husûle gelmeleri tevehhümü de bâtıldır. Çünkü, iki nev'iden doğan nev', ale'l‑ekser ya akîmdir veya nesli inkıtâ'a uğrar; tenâsül ile bir silsilenin başı olamaz.
Hülâsa: Beşeriyet ve sâir hayvanatın teşkil ettikleri silsilelerin mebde'i, en başta bir babada kesildiği gibi, en nihâyeti de son bir oğulda kesilip bitecektir.
201
Evet; şuûrsuz, ihtiyarsız, câmid, basit olan esbâb‑ı tabîiyenin bütün akılları hayrette bırakan o envâ' silsilelerinin icâdına kàbiliyeti olduğu dâire‑i imkândan hariçtir. Ve kezâ, kudret mu'cizelerinden birer nakş‑ı garîb ve birer san'at‑ı acîb taşıyan o envâ'ın ihtiva ettikleri efrâdın da, ihtirâ' ve yaratılışlarını o esbâba isnâd etmek, yalnız bir muhâlin değil, muhâlâtın en hurâfesidir.
Binâenaleyh, o silsileleri teşkil eden envâ' ile efrâd, hudûs ve imkân lisânıyla, Hàlıklarının vücûb‑u vücûduna kat'î bir şehâdetle şehâdet ediyorlar.
S — Bütün silsilelerin Hàlık’ın vücûb‑u vücûduna kat'î şehâdetleri göz önünde olduğu hâlde, bazı insanların madde ile maddenin hareketinin ezeliyeti cihetine zâhib olmakla dalâlete düştüklerinin esbâbı nedendir?
C — Kasd ve dikkatle değil, sathî ve dikkatsiz bir nazarla, muhâl ve bâtıla, mümkün nazarıyla bakılabilir. Meselâ: Bir bayram akşamı, gökte ay ve hilâli arayanlar içinde ihtiyar bir zât da bulunur. Bu zât, gökteki hilâli görmek için bütün kasd ve dikkatiyle nazarını göğe tevcîh edip hilâli araştırmakla meşgul iken, gözünün kirpiklerinden uzanan ve gözünün hadekası üzerine eğilen beyaz bir kıl nasılsa gözüne ilişir. O zât, derhâl: “Hilâli gördüm!” der, “İşte bu gördüğüm Ay’dır!” diye hükmeder.
İşte sathî ve dikkatsiz nazarlar bu gibi hatâlara düştükleri gibi; yüksek bir cevhere ve mükerrem bir mâhiyete mâlik olan insan, kasdı ve dikkati ile dâima hak ve hakikati ararken, bazen sathî ve dikkatsiz bir nazarla bâtıla bakar. O bâtıl da; ihtiyarsız, talebsiz, dâvetsiz fikrine gelir. Fikri de, çâr‑nâçâr alır saklar; yavaş yavaş kabûl ve tasdikine de mazhar olur. Fakat onun o bâtılı kabûl ve tasdiki, bütün hikmetlerin merci'i olan nizâm‑ı âlemden gaflet etmesinden ve madde ile hareketinin ezeliyete zıt olduğuna körlük gösterdiğinden ileri gelmiştir ki, şu garîb nakışları ve acîb san'at eserlerini esbâb‑ı câmideye isnâd etmek mecburiyetiyle o dalâletlere düşmüşlerdir.
202
Hüseyin‑i Cisrî’nin dediği gibi, âsâr‑ı medeniyetle müzeyyen ve bütün zînetlere müştemil bir eve giren bir adam; ev sâhibini göremediğinden, o zîneti, o esâsâtı, tesâdüfe ve tabiata isnâd etmeye mecbur olmuştur.
Kezâlik, nizâm‑ı âlemdeki bütün hikmetlerin, fâidelerin tam bir ihtiyara ve şâmil bir ilme ve kâmil bir kudrete yaptıkları şehâdetten gaflet eden gâfiller, sathî nazarlarınca, te'sir‑i hakîkiyi esbâb‑ı câmideye vermeye mecbur kalmışlardır.
Ey arkadaş! Cenâb‑ı Hakk’ın pek ince âsâr‑ı san'atından ve pek yüksek acâib‑i kudretinden sarf‑ı nazar ederek yalnız tabiat denilen şu âsâr ve esbâbdan en zâhir olan in'ikâs ve irtisam keyfiyetine bak. Meselâ, bir aynayı semâya karşı tuttuğun zaman; semâyı, irtifaıyla, nakışlarıyla, yıldızlarıyla celbedip aynada in'ikâs ve irtisam ettiren illet‑i müessirenin, aynanın yüzündeki hâsiyet olduğuna kanâat hâsıl edebilir misin? Hâşâ! Veyâhut hakikatte bir emr‑i vehmîden ibaret olan câzibe‑i umumiyenin, arz ile yıldızları şu boşlukta muntazam tahrîk ve tedbirine illet‑i müessire olarak telâkki ve kabûl edebilir misin? Hâşâ! Bunlar ancak şart ve sebeb olabilirler, illet‑i müessire olamazlar.
Hülâsa: İnsan sathî ve gayr‑ı kasdî bir nazarla bâtıl ve muhâl bir şeye baktığı zaman, hakîki illetini bulamadığı takdirde, çâr‑nâçâr sıhhatine veya inkârına kàil olmakla kabûl etmesi ihtimali vardır. Fakat, tâlib ve müşteri sıfatıyla kasden ve bizzat dikkatle bakacak olursa, onların hikemiyât dedikleri o bâtıl mes'elelerden hiçbirisini de kabûl etmez. Ancak, bütün siyâsîlerin hikmetini ve hükemânın akıllarını zerrelerde farzetmekle eblehâne kabûl eder.
203
S — Onların dâima iftiharla bahsettikleri tabiat, nevâmis ve kuvâ nedir ki, kendilerini onlarla iknâa çalışıyorlar?
C — Tabiat dedikleri şey, bir matbaadır, tâbi' (طَابِع) değildir. Tâbi', ancak kudrettir. Kanundur, kuvvet değildir. Kuvvet, ancak kudrettedir. Yâhut, nasıl ki bildiğimiz Şerîat, insanlardan sudûr eden ef'âl‑i ihtiyariyeyi bir nizâm ve bir intizam altına alıp tahdid eden kaidelerin hülâsasıdır veya devletin işlerini tanzim eden nizâmların, düsturların, kanunların mecmuasıdır; kezâlik, tabiat denilen şey de, âlem‑i şehâdetin uzuvlarından ve eczâlarından sudûr eden ef'âl arasında bir nizâm ve bir intizamı îka' eden İlâhî bir şerîat‑ı fıtriyedir. Binâenaleyh, Şerîat ile devlet nizâmı, ma'kul ve itibarî emirlerden oldukları gibi, tabiat dahi itibarî bir emir olup, hilkatte yani yaratılışta cârî olan “âdetullâh”tan ibarettir.
Amma tabiatın bir mevcûd‑u haricî olduğunu tevehhüm etmek, bir fırka askerin, idman ve ta'lim esnâsında yaptıkları o muntazam hareketlerini gören bir vahşînin; “Aralarındaki o nizâmı idare edip birbiriyle bağlayan ip gibi bir şey mevcûddur.” diye vahşîce ettiği vehme benzer. Binâenaleyh, vicdânı ve aklı vahşî olan bir adam, sathî ve tebeî bir nazarla devam ve istimrarını muhâfaza eden tabiatın müessir bir mevcûd‑u haricî olduğuna ihtimal verebilir.
Hülâsa: Tabiat, Allah’ın san'atı ve şerîat‑ı fıtriyesidir. Nevâmis ise, onun mes'eleleridir. Kuvâ dahi, o mes'elelerin hükümleridir.
Tevhid’e Geçiyoruz
Kur'ân‑ı Kerîm, Sâni'in vahdetine dair delillerden hiçbir şey terketmemiştir. Bilhassa: “Arz ve semâda Allah’tan başka ilâhlar olmuş olsa idiler, şu görünen intizam fesâda uğrardı.” mânâsında olan ﴿لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا﴾ âyetinin tazammun ettiği “Bürhânü't‑Temânü'” Sâni'in vâhid ve müstakil olduğuna kâfî bir delildir. Ve istiklâliyet, Ulûhiyetin zâtî bir hàssası ve zarûrî bir lâzımı olduğuna nurlu bir bürhândır.
204
Ey arkadaş! Bahsinde bulunduğumuz âyetin evvelinde bulunan اُعْبُدُوا emri, İbn‑i Abbâs’ın tefsirine nazaran, insanları Tevhid’e dâvet eden bir emirdir. Ve aynı zamanda bu âyet, hey'et‑i mecmuasıyla tevhid’e işâret eden pek latîf ve güzel bir bürhânı tazammun etmiştir. Şöyle ki:
Nev'‑i beşer ile sâir hayvanatın medâr‑ı maîşetleri olan semerâtın tevlîdi için, arz ile semâ arasındaki muâvenet ve münâsebetleri ve âsâr‑ı âlemin birbirine müşâbehetleri ve etraf‑ı âlemin birbiriyle kucaklaşmaları ve birbirinin elini tutup ihtiyaçlarını te'min etmeleri ve yekdiğerinin suâline cevab verip yardımına koşmaları ve tamamıyla bir nokta‑i vâhideye bakmaları ve bir nizâm‑ı vâhidin mihveri üstünde hareket etmeleri gibi hâlleri hâvî olan böyle garîb bir makine, sâhib ve Sâni'inin bir olduğunu kat'î bir şehâdetle ilân etmekle, “Herbir şeyde, Sâni'in vahdetine delâlet eden bir âyet ve bir alâmet vardır.” mânâsında olan şu beyitle tanîn‑endâz oluyorlar:
وَف۪ي كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ
205
Ey arkadaş! Sâni'‑i Zülcelâl, Vâhid ve Vâcibü'l‑Vücûd olduğu gibi, bütün sıfât‑ı kemâliye ile de muttasıftır. Zîra âlemde ve masnûâtta bulunan kemâlât tamamıyla Sâni'in kemâlinden tecellî eden gölgeden muktebestir. Öyle ise, Sâni'de bulunan cemâl, kemâl, hüsün; umum kâinâtta bulunan umum cemâllerden, kemâllerden, hüsünlerden gayr‑ı mütenâhî derecelerle yüksektir. Zîra ihsân, in'âm edenin servetinden doğar ve servetine delildir. İcâd, icâd edenin vücûduna delâlet eder. İcâb, mûcibin vücûbuna bürhândır. Verilen hüsün, verenin hüsnüne delildir.
Ve kezâ Sâni'‑i Zülcelâl, bütün nevâkıstan pâk ve münezzehtir. Çünkü noksaniyet, maddiyâtın mâhiyetlerindeki isti'dâdın kılletinden ileri gelir. Hâlbuki Cenâb‑ı Hak, maddiyâttan değildir.
Ve kezâ Sâni'‑i Kadîm-i Ezelî, kâinâtın ihtiva ettiği eşyanın cismiyet, cihetiyet, tağayyür, temekkün gibi istilzam ettikleri levâzım ve evsâftan berî ve münezzehtir. Kur'ân‑ı Kerîm, şu iki hakikate “Allah’a misil yapmayın!” mânâsında olan ﴿فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا﴾ âyetiyle işâret etmiştir.
Delil‑i İmkânî
Bu âyetin, Sâni'in vücûduna işâret eden delillerinden birisi de “Delil‑i İmkânî”dir ki, ﴿وَاللّٰهُ الْغَنِيُّ وَاَنْتُمُ الْفُقَرَٓاءُ﴾ âyetiyle işâret edilmiştir.
206
Bu delilin hülâsası:
Kâinâtın ihtiva ettiği zerrelerden herbirisinin gerek zâtında, gerek sıfâtında, gerek ahvâlinde ve gerek vücûdunda gayr‑ı mütenâhî imkânlar, ihtimaller, müşkülâtlar, yollar, kanunlar varken; birdenbire o zerre, gayr‑ı mütenâhî yollardan muayyen bir yola sülûk eder. Ve gayr‑ı mahdûd hâllerden, bir vaziyete girer. Ve gayr‑ı ma'dûd sıfatlardan bir sıfatla vasıflanır. Ve doğru bir kanun üzerine mukadder bir maksada harekete başlar. Ve vazife olarak uhdesine verilen herhangi bir hikmet ve bir maslahatı derhâl intac eder ki; o hikmet ve o maslahatın husûle gelmesi, ancak o zerrenin o çeşit hareketiyle olabilir. Acaba o kadar yollar ve ihtimaller arasında o zerrenin mâcerası, lisân‑ı hâliyle, Sâni'in kasd ve hikmetine delâlet etmez mi?
İşte herbir zerre – müstakillen – kendi başıyla Sâni'in vücûduna delâlet ettiği gibi, küçük‑büyük herhangi bir teşekküle girerse veya hangi bir mürekkebe cüz' olursa, girdiği ve cüz' olduğu o makamlarda kazandığı nisbete göre Sâni'ine olan delâletini muhâfaza eder.
Bu Âyetin Mâkabliyle Cihet‑i İrtibatına Gelince:
Vaktâ ki Kur'ân‑ı Kerîm: Birincisi, müttakì mü'minler; ikincisi, inâdlı kâfirler; üçüncüsü, iki yüzlü münâfıklar olmak üzere insanları üç kısma ayırdı‥ ve aralarında taksimat ve teşkilât yaptı ve herbir kısmın sıfatını ve âkıbetini beyân etti. Sonra ﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا﴾ âyetiyle her üç kısma tevcîh‑i hitâb ederek onları ibâdete emir ve dâvet etti. Demek, bu âyetin evvelki âyetlere terettübü ve onları takib etmesi; hâne ve binanın, mühendisin krokisine; amelin, ilme; Kazâ’nın, Kadere terettübü ve birbirini takib etmeleri gibidir. Evet, evvelki âyetlerde yapılan teşkilât ve taksimat kroki ve plândan sonra bu âyette ibâdet binasının yapılmasına emredilmiştir ve o âyetlerde verilen bilgi ve ma'lûmâttan sonra, bu âyette, amel ve ibâdete emredilmiştir. Ve onlarda yazılan sıfat ve istihkaklara göre, burada, emir ve nehiyler ile hükümler verilmiştir. Ve kezâ, evvelki âyetlerde insanların taksimatı, ahvâl ve sıfâtı zikredildikten sonra, makamın iktizasıyla, bu âyet onları takib etmiştir.
207
Vaktâ ki Kur'ân‑ı Kerîm, insanların her üç fırkasından bahsetti ve herbir fırkanın sıfatını ve âkıbetini söyledi; sâmi'in arzusu ve makamın iktizası üzerine, Kur'ân‑ı Kerîm gaybdan hitâba intikal ederek onlara karşı şu hitâbda bulundu. Evet, bazı adamlar hakkında gâibâne konuşanların bilâhare konuşmalarını hitâba çevirmelerinde şöylece bir nükte‑i umumiye vardır:
Meselâ, bir şahsın iyiliğinden veya fenâlığından bahsedilirken; gerek konuşanda, gerek dinleyende, ya tahsin veya tel'in için bir meyil uyanır. Sonra gitgide o meyil öyle kesb‑i şiddet eder ki, sâhibini o şahısla görüştürüp şifâhen konuşmaya kuvvetli bir arzu uyandırır. Burada sâmi'lerin o meyillerini tatmin etmekle makamın iktizası üzerine Kur'ân‑ı Kerîm, onları sâmi'lerin huzuruna götürüp kendilerine hitâb ile tevcîh‑i kelâm etmiştir.
Bu âyette, gaybdan, hitâba edilen iltifat ve intikalde hususî bir nükte de vardır ki; ibâdetle yapılan tekliften hâsıl olan meşakkat, hitâb‑ı İlâhîden neş'et eden zevk ve lezzetle karşılanır ve insanlara ağır gelmez.
Ve kezâ hitâb sûretiyle ibâdeti teklif etmek, abd ile Hàlık arasında vâsıta olmadığına işârettir.
208
Ey arkadaş! Bu âyetin cümlelerini birbiriyle nazmeden münâsebetler ise:﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا﴾ cümlesinde emir ve hitâb, geçen her üç fırkayı teşkil eden mü'min, kâfir ve münâfıkların; mâzi, hâl ve istikbâlde vücûda gelmiş veya gelecek bütün efrâdını ihtiva eden tabakalara hitâbdır.
Binâenaleyh اُعْبُدُوا vâv’ının merci'inde dâhil olan kâmil mü'minlere göre اُعْبُدُوا ibâdete devam ve sebat etmeye emirdir.
Orta derecedeki mü'minlere nazaran, ibâdetin artırılmasına emirdir.
Kâfirlere göre, ibâdetin şartı olan îmân ve tevhid ile ibâdetin yapılmasına emirdir.
Münâfıklara nazaran, ihlâsa emirdir. Binâenaleyh اُعْبُدُوا ’nun ifâde ettiği ibâdet kelimesi mükellefîne göre müşterek‑i manevî hükmündedir.
رَبَّكُمُ : Yani: “Sizi terbiye eden ve büyüten O’dur. Ve sizin mürebbîniz O’dur. Öyle ise siz de, O’na ibâdet etmekle abd olunuz!”
Ey arkadaş! Vaktâ ki Kur'ân‑ı Kerîm, ibâdeti emretti. İbâdet ise üç şeyden sonra olabilir.
Birincisi: Ma'bûd’un mevcûd olmasıdır.
İkincisi: Ma'bûd’un vâhid olmasıdır.
Üçüncüsü: Ma'bûd’un ibâdete istihkakı bulunmasıdır.
Kur'ân‑ı Kerîm, o üç mukadder suâle işâret etmekle beraber; şartlarının delillerini de zikrederken, Ma'bûd’un vücûduna dair olan delilleri iki kısma ayırmıştır.
Birisi: Hariçten alınan delillerdir ki, buna âfâkî denilir.
İkincisi: İnsanların nefislerinden alınan bürhânlardır. Buna, “enfüsî” tesmiye edilir. Enfüsî olan kısmını da, biri nefsî diğeri usûlî olmak üzere iki kısma taksim etmiştir.
Demek, Ma'bûd’un vücûduna üç türlü delil vardır: Âfâkî, Nefsî, Usûlî.
Evvelâ, en zâhir ve en yakın olan nefsî delile اَلَّذ۪ي خَلَقَكُمْ cümlesiyle, usûlî delile de وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ cümlesiyle işâret etmiştir. Sonra, ibâdet insanların hilkat ve yaratılışına ta'lik edilmiştir.
209
İbâdetin hilkat‑i beşere terettübü iki şeyden ileri geliyor: Ya insanlar ilk yaratılışında ibâdete isti'dâdlı ve takvâya kàbiliyetli olarak yaratılmışlardır. Ve o isti'dâdı ve o kàbiliyeti onlarda gören, onların ibâdet ve takvâ vazifelerini göreceklerini kaviyen ümîd eder.
Veyâhut, insanların hilkatinden ve memur oldukları vazifeden ve teveccüh ettikleri kemâlden maksad, ibâdetin kemâli olan takvâdır.
لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ :
Şu cümle, her iki noktaya da tatbik edilebilir. Yani: “İsti'dâd ve kàbiliyetinizde ekilen veya vazife ve hilkatinizden kasdedilen takvânın kuvveden fiile çıkarılması lâzımdır.”
Sonra, Kur'ân‑ı Kerîm’de Ma'bûd’un vücûduna ait âfâkî delillerin en karîbineجَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا cümlesiyle işâret edilmiştir. Ve bu işâretten, Arzın bu şekle getirilmesiyle nev'‑i beşere ve sâir hayvanata kàbil‑i süknâ olarak hazır bulundurulması, ancak Allah’ın ca'liyle (yapmasıyla) olup tabiatın ve esbâbın te'siriyle olmadığına bir remiz vardır. Çünkü te'sir‑i hakîkinin esbâba verilmesi bir nev'i şirktir.
وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءً cümlesiyle, Sâni'in vücûduna olan âfâkî delillerden en basit ve en yükseğine işâret edilmiştir.
Sonra, mürekkebât ve mevâlidin Vücûd‑u Sâni'a vech‑i delâletlerineوَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً… الخ cümlesiyle işâret edilmiştir.
Sonra, geçen delillerin herbirisi ale'l‑infirad, yani birer birer Sâni'in vücûduna delâlet ettiği gibi, hey'et‑i mecmuası da Sâni'in vahdetine işârettir.
210
Sonra, ni'metlerin menşe'i ve menba'ı olan âlemin nizâmına işâret eden o cümlelerin sûret‑i tertibi رِزْقًا لَكُمْ ’ün delâletiyle beraber, Ma'bûd’un ibâdete müstehak olduğuna delâlet eder. Çünkü ibâdet, şükürdür. Şükür, Mün'im’e edilir; yani ni'metleri veren Zâta şükretmek vâcibdir.
Sonra رِزْقًا لَكُمْ cümlesinden, arz ve arzdan çıkan mevâlid, yani arzın semereleri insanlara hàdim oldukları gibi, insanlar da onların Sâni'ine hàdim olmaları lâzım olduğuna bir remiz vardır.
﴿فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا﴾ cümlesi ise, geçen cümlelerin herbirisiyle alâkadardır. Yani: Rabbinize ibâdet yaptığınızda şerîk yapmayınız. Zîra Rabbiniz, ancak Allah’tır.
Sizi, nev'iniz ile beraber halkeden O’dur.
Ve Arzı, size mesken olarak hazırlayan O’dur.
Semâyı, sizin binanıza dam olarak yaratan O’dur.
Ve sizin rızık maîşetinizi tedârik için suları gönderen O’dur. Hülâsa, bütün ni'metler O’nundur; öyle ise bütün şükürler ve ibâdetler de ancak O’nadır.
Arkadaş! Bu âyetin tazammun ettiği cümlelerin keyfiyet ve nüktelerine gelelim.
Evvelâ: Kur'ân‑ı Kerîm’de kesretle zikredilen يَٓا اَيُّهَا ile edilen hitâb ve nidâ, üç vecihle ve üç edatla te'kid edilmiştir. Birisi, îkazı ifâde eden ve îkaz için kullanılan يَا harfidir.
İkincisi, alâmetleri aramakla bir şeyi bulmak için kullanılan اَيُّ kelimesidir ki, Türkçede “hangi” kelimesiyle tercüme edilir.
Üçüncüsü, gafletten ayıltmak için kullanılan هَا harfidir.
Bu te'kidlerden anlaşılır ki, burada şu tarz ile yapılan nidâ ve hitâb, çok fâidelere ve nüktelere işârettir. Ezcümle:
211
Birincisi: İnsanlara ibâdetlerin teklifinden hâsıl olan meşakkatin, hitâb‑ı İlâhîye mazhariyetten neş'et eden zevk ve lezzetle tahfif edilmesidir.
İkincisi: İnsanın gâibâne olan aşağı mertebesinden, huzurun yüksek makamına çıkması ancak ibâdet vâsıtasıyla olduğuna işârettir.
Üçüncüsü: Muhâtabın üç cihetten ibâdete mükellef olduğuna işârettir. Kalbiyle teslîm ve inkıyada, aklıyla îmân ve tevhide, kalıbıyla amel ve ibâdete mükelleftir.
Dördüncüsü: Muhâtabın mü'min, kâfir, münâfık olmak üzere üç kısma ayrılmış olduğuna işârettir.
Beşincisi: İnsanların; yüksek, orta, avâm tabakalarına, hitâbın şâmil olduğuna işârettir.
Altıncısı: İnsanlar arasında yapılan nidâ ve hitâblarda âdet edinmiş olan şeylere işârettir ki; insan, evvelâ gördüğü adamı çağırır ve durdurur, sonra kim olduğunu anlamak için alâmetlerine dikkat eder, sonra, maksadını anlatır.
Hülâsa: Mezkûr hitâb, geçen üç cihetten te'kid edilmiş şu nüktelere işârettir.
يَا ile nidâ edilen insanlar; gâfil, gâib, hazır, câhil, meşgul, dost, düşman gibi çok muhtelif tabakalara şâmildir. Bu muhtelif tabakalara göre يَا ’nın ifâdesi değişir.
Meselâ, gâfile karşı, tenbihi ifâde eder; gâibe, ihzarı; câhile, ta'rifi; dosta, teşviki; düşmana, tevbih ve takri'i‥ gibi her tabakaya münâsib bir ifâdesi vardır.
Sonra makam, kurbu iktiza ettiği hâlde, uzaklara mahsûs olan يَا edatının kullanılması birkaç nükteye işârettir.
1. Teklif edilen emânet ve ibâdetin pek büyük bir yük olduğuna,
2. Derece‑i ubûdiyetin, mertebe‑i Ulûhiyetten pek uzak olduğuna,
212
3. Mükelleflerin, zaman ve mekânca hitâbın vakit ve mahallinden ırak bulunduğuna,
4. İnsanların derece‑i gafletlerine işârettir.
Muzafun‑ileyhsiz zikredildiğinden umumî bir tevessümü ifâde eden اَيُّ kelimesi; hitâbın umum kâinâta şâmil olup, yalnız farz‑ı kifâye sûretiyle haml‑i emânete ve ibâdete insanların tahsîs edilmiş olduklarına işârettir. Öyle ise ibâdette insanların kusurları umum kâinâta tecâvüzdür.
Sonra, اَيُّ kelimesinde bir icmâl ve bir ibham vardır; çünkü izafesiz zikredilmiştir. Onun o ibham ve icmâli, نَاسْ kelimesiyle izâle ve tafsîl edildiğinden, aralarında bir icmâl ve tafsîl cezâleti meydâna gelmiştir.
هَا : اَيُّ ’nün muzafun‑ileyhine ivaz olmakla beraber, يَا edatıyla çağırılanları tenbih içindir.
نَاسْ aslında nisyandan alınmış bir ism‑i fâildir; vasfiyet‑i asliyesi mülâhazasıyla insanlara bir itâba işârettir. Yani: Ey insanlar! Niçin mîsâk‑ı ezelîyi unuttunuz!‥Fakat bir cihetten de insanlara bir mazeret yolunu gösteriyor. Yani: Sizin o mîsâkı terketmeniz, amden değil; belki sehiv ve nisyandan ileri gelmiştir.
213
اُعْبُدُوا nidâya cevaptır. Mü'min, kâfir, münâfık olan geçen tabakalar nidâ ile çağırıldıklarından اُعْبُدُوا emri; devam, itâat, ihlâs, tevhid gibi her tabakaya münâsib bir mânâyı ifâde eder.
رَبَّكُمُ : Rab ünvânı اُعْبُدُوا ile teklif edilen ibâdete bir illet ve bir sebebe işârettir. Yani: Sizin terbiyeniz Rabbinizin elinde olduğundan, dâima O’na muhtaçsınız. Ve terbiyenize lâzım olan bütün levâzımatı veren O’dur. O’nun, o ni'metlerine şükür lâzımdır. Şükür ise ancak ibâdettir.
اَلَّذ۪ي خَلَقَكُمْ : اَلَّذ۪ي esmâ‑i mübhemeden olduğu için, merci' ve medlûlü ancak sıla denilen dâhil olduğu cümle ile ma'lûm olur. Meselâ;
اَلَّذ۪ي جَاءَكَ denildiği zaman, gelen adamın yalnız sana gelmekle ma'lûmiyeti var, başka cihetten ma'lûmiyeti yoktur. Binâenaleyh, burada رَبَّkelimesinin اَلَّذ۪ي ile vasıflandırılması Cenâb‑ı Hakk’ın mârifeti, hakikatiyle olmayıp ancak ef'âl ve âsârıyla olduğuna işârettir.
İcâd, inşâ veya başka bir kelimeye tercihen yaratılışın güzel şeklini ifâde eden خَلَقَ tâbiri, insanlardaki isti'dâdın sedâd ve istikametçe ibâdete elverişli olduğuna işârettir.
Ve kezâ ibâdet, yaratılışın ücreti ve neticesidir. Bu itibarla sevâb, ibâdetin ücreti olmayıp, ancak Cenâb‑ı Hakk’ın kereminden olduğuna işârettir.
214
وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ : Merci' ve medlûlünün adem‑i ma'lûmiyetine delâlet eden اَلَّذ۪ينَ evvelki insanların ölüm ile mahvolup gittiklerine ve onların ahvâlini bildirecek bir bilgi olmadığına ve yalnız sizin gibi bir kısım mahlûklar onların yerlerine gelmekle, o mahvolan insanların ta'rifleri mümkün olduğuna işârettir.
لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ : لَعَلَّ kelimesi, ümîd ve recâyı ifâde ediyor. Fakat bu mânâ – hakikatiyle – Cenâb‑ı Hak hakkında isti'mâl edilemez. Binâenaleyh, ya mecâzen isti'mâl edilecektir veya muhâtablara veyâhut sâmi' ve müşâhidlere isnâd edilecektir.
Mânâ‑yı mecâzıyla Cenâb‑ı Hak hakkında isnâd edilmesi şöyle tasvir edilir:
Nasıl ki bir insan, bir iş için bir adamı techiz ettiği zaman, o işin o adamdan yapılmasını ümîd eder. Kezâlik – bilâ‑teşbih – Cenâb‑ı Hak, insanlara; kemâl için bir isti'dâd, teklif için bir kàbiliyet ve bir ihtiyar vermiştir. Bu itibarla Cenâb‑ı Hak, insanlardan o işlerin yapılmasını intizar etmektedir, denilebilir. Bu teşbih ve istiârede, hilkat‑i beşerdeki hikmetin takvâ olduğuna
ve ibâdetin de neticesi takvâ olduğuna
ve takvânın da en büyük mertebe olduğuna işâret vardır.
Recâ mânâsının muhâtablara atfedilmesi şöyle izâh edilir:
Ey muhâtab olan insanlar! Havf ve recâ ortasında bulunmakla, takvâyı recâ ederek Rabbinize ibâdet ediniz. Bu itibarla insan, ibâdetine i'timâd etmemelidir ve dâima ibâdetinin artmasına çalışmalıdır.
Recâ mânâsı, sâmi' ve müşâhidlere göre olursa şöyle te'vil edilecektir:
Ey müşâhidler! Arslanın pençesini gören adam, o pençenin iktizası olan parçalamayı arslandan ümîd ve recâ ettiği gibi; siz de, insanları ibâdet techizâtıyla mücehhez olduklarını gördüğünüzden, onlardan takvâyı recâ ve intizar edebilirsiniz. Ve kezâ, ibâdetin fıtrî bir iktiza neticesi olduğuna işârettir.
215
تَتَّقُونَ : Takvâ, tabakàt‑ı mezkûrenin ibâdetlerine terettüb ettiğinden, takvânın bütün kısımlarına, mertebelerine de şâmildir. Meselâ: Şirkten takvâ; kebâirden, mâsivâullâhtan kalbini hıfzetmekle takvâ; ikàbdan ictinâb etmekle takvâ; gadabdan tahaffuz etmekle takvâ… Demek تَتَّقُونَ kelimesi bu gibi mertebeleri tazammun eder.
Ve kezâ, ibâdetin ancak ihlâs ile ibâdet olduğuna ve ibâdetin mahzan vesile olmayıp maksûd‑u bizzat olduğuna ve ibâdetin sevâb ve ikàb için yapılmaması lüzumuna işârettir.
﴿اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءً﴾ :
Kur'ân‑ı Kerîm, bu cümle ile beyân ettiği kudret‑i İlâhiye’nin azametiyle insanları ibâdete teşvik edip heyecana getiriyor. Şöyle ki:
Ey insanlar! Arz ve semâyı sizlere mutî' ve hizmetkâr yapan Zât, yaptığı şu iyiliğe karşı ibâdete müstehaktır; ibâdetini ediniz!
Ve kezâ, insanların faziletine ve yüksek bir kıymete mâlik olduğuna ve indallâh mükerrem bulunduğuna bir îmâdır. Sanki beşere emrediyor:
Ey beşer! Yüksek ve alçak bütün ecrâmı sizin istifadenize tahsîs etmekle sizlere bu kadar i'zâz ve ikramlarda bulunan Cenâb‑ı Hakk’a ibâdet ediniz ve sizlere yaptığı kerâmete karşı liyâkatinizi izhâr ediniz!
Ve kezâ esbâb ve tabiata te'sirin verilmesini reddediyor. Şöyle ki:
Ey insan! Şu gördüğünüz yerler, gökler; sıfatlarıyla beraber, bir Hàlık’ın halkıyla, kasdıyla, tahsîsiyle ve bir Nâzımın nazmıyla husûle gelip bu intizamı bulmuşlardır. Kör tabiatın, bu kadar büyük şeylerde yeri olmadığı gibi en küçük şeylerde de yeri yoktur.
216
Ve kezâ, sıfatlar da mümkinâttan oldukları cihetle, Sâni'a delâlet ettiklerine işârettir. Zîra cisimleri teşkil eden zerreler, büyüklük‑küçüklük, çirkinlik‑güzellik gibi gayr‑ı mütenâhî ahvâl ve keyfiyetleri kabûl etmekte müsâvîdirler. Yani bir zerrenin, bin keyfiyeti kabûl etmeye kàbiliyeti vardır ve bir hâlet, binlerce zerrelere hâl olabilir. Binâenaleyh, güzellik gibi bir sıfat, binlerce zerrelere ve dolayısıyla cisimlere sıfat olabildiği hâlde, o kadar imkânât ve ihtimaller içinde muayyen bir cisme ta'yin edildiği zaman; herhalde bir kasd ile, bir hikmet altında, bir zâtın irâde ve tahsîsiyle, binlerce cisimler arasında o cisim, o sıfata mevsuf kılınmıştır.
لَكُمْ : Bu ل ihtisàs için değildir, ancak sebebiyeti ifâde ediyor. Yani arzın tefrişine sebeb – yani vesile – insandır. Bu misâfirhânedeki ziyâfet onun nâmına verildi. Fakat istifade, insanlara mahsûs ve münhasır değildir. Öyle ise insanların ihtiyacından, istifadesinden fazla kalana abes denilemez.
فِرَاشًا : Bu tâbir, garîb bir nükte‑i belâğata işârettir. Çünkü; arzın sıkletinden dolayı suya batıp kaybolması tabiatının icâbatından olduğu hâlde, Cenâb‑ı Hak, merhametiyle bir kısmını dışarıda bırakarak, insanlar için bir mesken ve ni'metlerine bir mâide, yani bir sofra olmak üzere tefriş etmiştir.
Ve kezâ فِرَاشًا tâbirinden anlaşılıyor ki; arz, bir hânenin tabanı gibi insan ve hayvanlara ferş ve bastedilmiştir. Öyle ise arzdaki nebâtât ve hayvanat, hânedeki efrâd‑ı aile ile erzâk ve sâire gibi levâzım‑ı beytiye hükmündedir.
217
Ve kezâ فِرَاشًا tâbirinden anlaşılıyor ki, arz, taş gibi katı ve sert değildir ki kàbil‑i süknâ olmasın ve su gibi mâyi de değildir ki, zirâat ve istifadeye kàbil olmasın; belki orta bir vaziyette yapılmıştır ki, hem mesken, hem mezraa olsun. Bu iki fâidenin taht‑ı te'mine alınması, elbette ve elbette bir maksad, bir hikmet ve bir nizâm ile olabilir.
وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءً : Semâ’nın, insanlara bir sakf, bir dam gibi yapılması, yıldızların o damda asılı kandiller gibi olmalarını istilzam eder ki, teşbih tamam olsun. Öyle ise gayr‑ı mütenâhî şu boşlukta dağınık bir şekilde yıldızların bulunması, akılları hayrette bırakan nizâm ve intizamlı vaziyetleri kör tesâdüfe isnâd edilemez.
S — İnsan, arza nisbeten bir zerredir; arz da, kâinâta nazaran bir zerredir ve kezâ insanın bir ferdi, nev'ine nisbeten bir zerredir; nev'i de, sâir ortakları bulunan envâ' içinde bir zerre gibidir. Ve kezâ, aklın düşünebildiği gayeler, fâideler hikmet‑i ezeliye ve ilm‑i İlâhî’deki fâidelere nisbeten bir zerreden daha aşağıdır. Binâenaleyh, böyle bir âlemin insanın istifadesi için yaratılmış olduğu akla giremez?
C — Evet, zâhire bakılırsa insan bir zerre hükmündedir. Fakat, insanın taşıdığı rûha, kafasına taktığı akla, kalbinde beslediği isti'dâdlara nazaran bu âlem‑i şehâdet dardır, istiâb edemez. Ancak o rûhun arzularını ve o aklın fikirlerini ve o isti'dâdların meyillerini tatmin ve te'min edecek Âlem‑i Âhirettir.
Ve kezâ, istifade hususunda müzâheme, mümânaa ve tecezzî yoktur; bir küllînin cüz'iyâtına nisbeti gibidir. Nasıl ki bir küllî, bütün cüz'iyâtında mevcûd olduğu hâlde, ne o küllîde tecezzî ve inkısam olur ve ne de cüz'iyâtında müzâheme ve müdafaa olur; küre‑i arzdan da binlerce müstefîd olsa, ne aralarında bir müzâheme olur ve ne küre‑i arzda bir noksaniyet peydâ olur. Yalnız insanın indallâh kerâmeti olduğu için, âlem‑i şehâdetin yaratılışında insan, ille‑i gâiye menzilesinde gösterilmiştir. Ve insanın hatırı için, bütün envâ'a bir umumî ziyâfet verilmiştir. Bu ise, bütün âlemin fâideleri insana münhasır olup başkalara hiçbir fâidesi yoktur demek değildir.
218
﴿وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ﴾
İnzâlin, Cenâb‑ı Hakk’a olan isnâdından anlaşılıyor ki, yağmurun katreleri başıboş değildir; ancak bir hikmet altında ve bir mîzan‑ı kasdî ile inerler. Çünkü, o mesâfe‑i baîdeden gelmek ile beraber; rüzgâr ve hava da müsâdemelerine yardımcı olduğu hâlde, katrelerin aralarında müsâdeme olmuyor. Öyle ise o katreler başıboş olmayıp, gemleri, onları temsîl eden meleklerin elindedir.
مِنَ السَّمَٓاءِ : Semâ kelimesinin zikri geçtiğine nazaran, makam, zamîrin yeri olduğu hâlde ism‑i zâhir ile zikredilmesi, yağmurların semâ cirminden değil semâ cihetinden geldiğine işârettir. Çünkü, sebkat eden semâ kelimesinden maksad, cirm değil, cihettir.
مَٓاءً Semâdan gelen karlar, dolular, sular olduğu hâlde yalnız suların zikredilmesi, en büyük istifadeyi te'min eden, su olduğuna işârettir.
مَٓاءً kelimesinde tenkîri ifâde eden tenvin ise, yağmur suyunun acîb bir su olup, nizâmı garîb, imtizacât‑ı kimyeviyesi size mechûl olduğuna işârettir.
فَاَخْرَجَ ’deki (ف) müddet ve mühlet olmaksızın takibi ifâde eder. Buna binâen, semerâtın ihracı, yağmurun inzâli akabinde bir müddet ara vermeden husûle gelmesi lâzımdır. Hâlbuki ihrac ile inzâl arasında hayli bir zaman vardır. Öyle ise اَخْرَجَ , اَنْزَلَ ’ye atf değildir. Ancak, inzâli takib eden fiillerin silsilesi ortadan kaldırılarak o fiillerin neticesi hükmünde olan اَخْرَجَ, اَنْزَلَ ’ye atfedilmiştir. Takdir‑i kelâm şöyle olsa gerektir:
219
وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَاهْتَزَّتِ الْاَرْضُ وَرَبَتْ وَاَخْضَرَتْ وَاَنْبَتَتْ فَاَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ
Bu itibarla inzâli takib eden اِهْتَزَّتْ fiilidir. (ف) ’nin de asıl mevkii, اِهْتَزَّتْ ’dir.
بِه۪ ’deki (ب) harfi, sebebiyet ile karışık ilsâk mânâsınadır. Yani; su, semerâtın husûlüne sebeb olduğu gibi, semerâta mülsak, karışık, yapışık olduğundan da, semerâtın tarâvet ve tazeliğini muhâfazaya vesiledir.
مِنَ الثَّمَرَاتِ ’deki مِنْ beyân ile karışık ibtidâyı ifâde eder. Bu itibarla اَخْرَجَ ’ye mef'ûl olamaz, ancak sâmi'in fehmine göre ta'yin edilen mef'ûlü mukadderdir. مِنَ الثَّمَرَاتِ ise, o mef'ûle beyândır.
Takdir‑i kelâm فَاَخْرَجَ بِهِ « اَنْوَاعًا » مِنَ الثَّمَرَاتِ şeklindedir.
Nekre olarak رِزْقًا ’nın zikredilmesi, bu rızkın nereden ve ne ile husûle geldiği size mechûl olduğuna işârettir.
220
لَكُمْ ’deki (ل) ecliyet ve sebebiyet içindir. Yani: Siz, rızkın gelmesine sebebsiniz, amma istifadesi size mahsûs ve münhasır değildir ve başkalar da tebean istifadeye şerîktirler.
Ve kezâ, Cenâb‑ı Hak, sizlere ni'metlerini tahsîs ettiği gibi, sizin de şükrünüzü ona tahsîs etmeniz lâzım geldiğine işârettir.
﴿فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا﴾ : Başta bulunan (ف) geçen dört fıkraya bakıyor.
Yani: “O’dur Ma'bûd, şerîk yapmayınız. O’dur Kàdir‑i Mutlak, şerîkini i'tikàd etmeyiniz. O’dur Mün'im, şükründe şerîk yapmayınız. O’dur Hàlık, başka bir hàlık tahayyül etmeyiniz.”
تَجْعَلُوا : Bu tâbirin, تَعْتَقِدُوا tâbirine tercihi, onların, Allah’a isnâd ettikleri şerîklerin ve misillerin aslı ve hakikati olmadığı için o uydurma şerîklerin i'tikàd edilecek şeyler olmadığına; ancak uydurma, ca'lî şeyler olduklarına işârettir.
لِلّٰهِ : Lafza‑i Celâl’in اَنْدَادًا üzerine takdimi, Allah’ın dâima hâzır olduğunu düşünmek lüzumuna ve nehyin menşe'i, şerîkin Allah için yapılışı olduğuna işârettir.
اَنْدَادًا : “Endâd”, نِدْ “Nidd”in cem'idir. “Nidd” ise, “misil” mânâsınadır. Hâlbuki, Cenâb‑ı Hakk’a yapılan misil, onun zıddı olur. Bir şey, hem zıd, hem misil olamaz; ve bir şeyin zıddı, ona misil olamaz. Öyle ise mislin bulunması, mislin muhâliyetini istilzam eder.
221
اَنْدَادًا ’in sîga‑i cem' ile zikri, müşriklerin cehâletine işârettir. Yani:
“Hiçbir cihetten bir benzeri olmayan Cenâb‑ı Hakk’a nasıl bir sürü misil ve zıd yapıyorsunuz?”
Ve kezâ, bütün envâ'‑ı şirkin reddine işârettir. Yani: “Ne zâtında ve ne sıfâtında ve ne ef'âlinde şerîki, şebîhi yoktur.”
Ve kezâ, vesenî, sâbiî, ehl‑i teslîs, ehl‑i tabiat gibi fırak‑ı dâllenin tevehhüm ettikleri şerîklerin tabakalarına işârettir.
İhtar: Vesenî Mezhebi’nin menşe'i; yıldızları ilâh i'tikàd etmek, hulûlü tahayyül etmek, cismiyeti tevehhüm etmek gibi gülünç şeylerdir.
﴿وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ﴾ : Bu cümle ile âyetlerin sonunda zikredilen emsâli cümleler, İslâmiyet’in menşe'i, ilim; esâsı, akıl olduğuna işâret eder. Binâenaleyh İslâmiyet’in, hakikati kabûl ve safsatalı evhâmı reddetmek, şânındandır.
تَعْلَمُونَ ’ye bir mef'ûlün terki, çok mef'ûllerin takdirine sebeb olmuştur. Demek, îcâz ve ihtisarı yapmakla itnâb ve uzatmaktan kaçar iken, daha ziyâde itnâba, tatvîle sebeb olmuştur. Yani: Allah’tan başka ma'bûd’unuz olmadığını, hàlıkınızın bulunmadığını başka bir kadîr‑i mutlak olmadığını ve mün'iminizin bulunmadığını bilirsiniz.
Kezâ bilirsiniz ki, onların uydurdukları âlihe ve esnâm, bir şeye kàdir olmayıp, onlar da mahlûk ve mec'ûl şeylerdir.
222
23‑24. Âyetlerin Tefsiri (Nübüvvet Hakkında)
Nübüvvet Hakkında
﴿وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪ۖ وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ❋ فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّت۪ي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُۚ اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَ﴾
Gayet kısa bir meâli; yani: “Abdimiz üzerine inzâl ettiğimiz Kur'ân’da bir şübheniz varsa, Kur'ânın mislinden bir sûre yapınız; hem de, Allah’tan başka, işlerinizde kendilerine müracaat ettiğiniz şühedâ ve muînlerinizi de çağırınız, yardım etsinler. Eğer sözünüzde sâdık iseniz hepiniz beraber çalışınız, Kur'ânın mislinden bir sûre getiriniz. Eğer bir misil getiremediğiniz takdirde – zâten getiremezsiniz ya – öyle bir ateşten sakınınız ki; odunu, insanlar ile taşlardır.”
Mukaddime
Kitabın evvelinde beyân edildiği gibi Kur'ân‑ı Kerîm’in takib ettiği esâs maksad dörttür. Birinci maksadı olan “Tevhid”, evvelki âyetle beyân edilmiştir. Bu âyetle de, ikinci maksad olan “Nübüvvet” beyân ve izâh edilmiştir. Yalnız bir şey var ki, bu âyet, Nübüvvet‑i Muhammediye’nin (A.S.M.) isbâtı hakkındadır; nübüvvet‑i mutlaka hakkında değildir. Hâlbuki maksad, mutlak nübüvvettir. Fakat küllî, cüz'îde dâhildir. Cüz'înin isbâtıyla küllî de isbât edilmiş olur. Bu âyet, Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nübüvvetini, en büyük mu'cizesi olan i'câz‑ı Kur'ân’dan bahisle isbât ediyor.
O Zâtın (A.S.M.) nübüvvetine dair delâil başka risalelerimizde beyân edilmiştir. Burada, yalnız bir kısmını hülâsaten “Yedi Mes'ele” zımnında beyân edeceğiz.
223
Birinci Mes'ele
Enbiyâ‑i sâlifînde nübüvvete medâr ve esâs tutulan noktalar ve onların ümmetleriyle olan muâmeleleri hakkında – yalnız zaman ve mekânın te'siriyle bazı hususat müstesnâ olmak şartıyla – yapılacak tam bir teftiş ve kontrol neticesinde; Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’da daha ekmel, daha yükseği bulunmakta olduğu tahakkuk eder.
Binâenaleyh, nübüvvet mertebesine nâil olanların hey'et‑i mecmuası, mu'cizeleriyle vesâir ahvâlleriyle, lisân‑ı hâl ve kàl ile, nev'‑i beşerin sinni, kemâle geldiğinde “Üstadü'l‑Beşer” ünvânını taşıyan Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sıdk‑ı nübüvvetine ilân‑ı şehâdet etmişlerdir. O Hazret de (A.S.M.), bütün mu'cizeleriyle Sâni'in vücûd ve vahdetini, nurlu bir bürhân olarak âleme ilân etmiştir.
İkinci Mes'ele
O Zâtın (A.S.M.) evvel ve âhir bütün ahvâl ve harekâtı nazar‑ı dikkatten geçirilirse, herbir hareketi, herbir hâli hàrikulâde değilse de onun sıdkına delâlet eder.
Ezcümle: “Gâr” mes'elesinde, Ebû Bekiri's‑Sıddık ile beraber halâs ve kurtuluş ümîdi tamamıyla kesildiği bir ânda لَا تَخَفْ اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَا “Korkma, Allah bizimle beraberdir.” diye Ebû Bekiri's‑Sıddık’a verdiği tesellî ve tavk‑ı beşerin fevkınde bir ciddiyetle, bir metânetle, bir şecâatle, havfsız, tereddüdsüz gösterdiği vaziyet; elbette sıdkına ve nokta‑i istinâdı olan Hàlık’ına i'timâd ettiğine güneş gibi bir bürhândır.
224
Kezâlik, saâdet‑i dâreyn için te'sis ettiği esâslarda, isabet etmiş olduğu ve izhâr ettiği kavâidin, hakikatle muttasıl ve hakkâniyetle yapışık olduğu, bütün âlemce mazhar‑ı kabûl ve tasdik olmuş ve olmaktadır.
İhtar: O Zâtın (A.S.M.) ahvâl ve harekâtı birer birer, yani tek tek onun sıdk ve hakkâniyetini gösterirse; hey'et‑i mecmuası, onun sıdk‑ı nübüvvetine öyle bir delil olur ki, şeytanları bile tasdike mecbur eder.
Üçüncü Mes'ele
O Zâtın (A.S.M.) sıdk‑ı nübüvvetini yazıp tasdik eden birkaç sahife vardır. Şimdi o sahifeleri okuyacağız.
Birinci sahife: O Hazretin zâtıdır. Fakat bu sahifeyi mütâlaadan evvel, “dört nükte”ye dikkat lâzımdır.
Birinci Nükte: لَيْسَ الْكَحَلُ كَالتَّكَحُّلِ : Yani, fıtrî karagözlülük, sun'î (yapma) karagözlülük gibi değildir. Yani; yapma ve sun'î olan bir şey ne kadar güzel ve ne kadar kâmil olursa olsun, fıtrî ve tabîi olan şeylerin mertebesine yetişemez ve onun yerine kàim olamaz. Herhalde sun'îliğin yanlışlıkları, onun ahvâlinden, etvârından belli olacaktır.
İkinci Nükte: Ahlâk‑ı àliyeyi ve yüksek huyları hakikate yapıştıran ve o ahlâkı dâima yaşattıran, ciddiyet ile sıdktır. Eğer sıdk kalkıp araya kizb girerse, rüzgârlara oyuncak olan yapraklar gibi, o adam da insanlara oyuncak olur.
Üçüncü Nükte: Mütenâsib olan eşya arasında meyil ve cezbe vardır. Yani, birbirine temâyül ederler ve yekdiğerini celbederler; aralarında, ittihâd olur. Fakat birbirine zıd olan eşyanın aralarında nefret vardır, çekememezlik olur.
Dördüncü Nükte: Cemâatte olan kuvvet ferdde yoktur. Meselâ, çok iplerin hey'et‑i mecmuasının teşkil ettiği urgandaki kuvvet, ipler birbirinden ayrı olduğu zaman bulunmaz.
Bu nükteler göz önüne getirilmekle O Hazretin sahifesi okunmalıdır. Evet, O Zâtın bütün âsârı, sîretleri, tarihçe‑i hayatı, vesâir ahvâli, onun pek büyük, azîm ahlâk sâhibi olduğuna şehâdet ediyorlar. Hattâ düşmanları bile onun ahlâkça pek yüksekliğinden dolayı kendisini “Muhammedü'l‑Emîn” ile lakablandırmışlardır.
225
Ma'lûmdur ki, bir zâtta ictimâ' eden ahlâk‑ı àliyenin imtizacından; izzet‑i nefis, haysiyet, şeref, vakar gibi, hasîs, alçak şeylere tenezzül etmeye müsâade etmeyen yüksek hâller husûle gelir. Evet, melâike, ulüvv‑ü şânlarından, şeytanları reddeder, kabûl etmezler.
Kezâlik, bir zâtta ictimâ' eden ahlâk‑ı àliye; kizb, hile gibi alçak hâlleri reddeder. Evet, yalnız şecâatle iştihâr eden bir zât, kolay kolay yalana tenezzül etmez. Bütün ahlâk‑ı àliyeyi cem'eden bir zât, nasıl yalana ve hileye tenezzül eder; imkânı var mıdır?
Hülâsa: Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm kendi kendine güneş gibi bir bürhândır.
Ve kezâ, O Zâtın (A.S.M.) dört yaşından kırk yaşına kadar geçirmiş olduğu gençlik devresinde bir hilesi, bir hıyâneti görülmemiş ve bir yalanı işitilmemiştir. Eğer O Zâtın yaratılışında, tabiatında bir fenâlık, bir kötülük hissi ve meyli olmuş olsaydı; behemehal gençlik sâikasıyla dışarıya verecekti. Hâlbuki bütün yaşını, ömrünü kemâl‑i istikametle, metânetle, iffetle, bir ıttırâd ve intizam üzerine geçirmiş, düşmanları bile hileye işâret eden bir hâlini görmemişlerdir.
Ve kezâ, yaş kırka bâliğ olduğunda iyi olsun, kötü olsun ve nasıl bir ahlâk olursa olsun rüsuh peydâ eder, meleke hâline gelir; daha terki mümkün olmaz. Bu Zâtın tam kırk yaşının başında iken yaptığı o inkılâb‑ı azîmi âleme kabûl ve tasdik ettiren ve âlemi celb ve cezbettiren, O Zâtın (A.S.M.) evvel ve âhir herkesçe ma'lûm olan sıdk ve emâneti idi. Demek O Zâtın (A.S.M.) sıdk ve emâneti, da'vâ‑yı Nübüvvet’ine en büyük bir bürhân olmuştur.
Dördüncü Mes'ele
İkinci sahifeyi okuyacağız. Bu sahife, mâzi yani zaman‑ı saâdetten evvelki zamandır. Şu sahifenin hâvî olduğu enbiyâ‑i sâlifînin ahvâl ve kıssaları, O Zâtın sıdk‑ı nübüvvetine birer bürhândır. Yalnız “dört nükte”ye dikkat lâzımdır.
226
Birinci Nükte: İnsan, bir fennin esâslarını ve o fennin hayatına taalluk eden noktaları bilmekle, yerli yerince kullanmasına vâkıf olduktan sonra da'vâsını o esâslara bina etmesi, o fende mâhir ve mütehassıs olduğuna delildir.
İkinci Nükte: Fıtrat‑ı beşeriyenin iktizasındandır ki; âdi bir insan da olsa, hattâ çocuk da olsa, hattâ küçük bir kavim içinde de bulunsa, pek kıymetsiz bir da'vâ hususunda cumhûra muhâlefet edip yalan söylemeye cesâret edemez. Acaba, pek büyük bir haysiyet sâhibi, âlem‑şümûl bir da'vâda, pek inâdlı ve kesretli bir kavim içinde, ümmî, yani okur‑yazar sınıfından olmadığı hâlde, aklın tek başına idrakten âciz olduğu bazı şeylerden bahsedip kemâl‑i ciddiyetle âleme neşr ve ilân etmesi onun sıdkına delil olduğu gibi, o mes'elenin Allah’tan olduğuna da bir bürhân olmaz mı?
Üçüncü Nükte: Ma'lûmdur ki, medenî insanlarca ma'lûm ve me'lûf pek çok ilimler, sıfatlar, fiiller vardır ki, bedevîlerce mechûl olur ve o gibi şeylerden haberleri yoktur. Binâenaleyh, bilhassa geçmiş zamanlardaki bedevîlerin ahvâlinden bahsetmek isteyen bir adam, hayâlen o zamanlara, o çöllere gidip onlar ile görüşmelidir. Zîra onların ahvâlini ezberden, onları görmeden muhâkeme etmekle istediği ma'lûmâtı elde edemez.
Dördüncü Nükte: Ümmî bir adam, bir fennin ulemâsıyla münâkaşaya girişerek, beyne'l‑ulemâ ittifaklı olan mes'eleleri tasdik ve ihtilâflı olanları da tashih ederse; o adamın bu hàrika olan hâli, onun pek yüksekliğine ve onun ilminin de vehbî olduğuna delâlet etmez mi?
227
Bu “dört nükte”yi göz önüne getir, Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a bak ki; O Zât, herkesçe müsellem ümmîliğiyle beraber, geçmiş enbiyâ ile kavimlerinin ahvâllerini görmüş ve müşâhede etmiş gibi Kur'ânın lisânıyla söylemiştir. Ve onların ahvâlini, sırlarını beyân ederek âleme neşr ve ilân etmiştir. Bilhassa naklettiği onların kıssaları, bütün zekîlerin nazar‑ı dikkatini celbeden da'vâ‑yı Nübüvvet’ini isbât içindir. Ve naklettiği esâsları, beyne'l‑enbiyâ ittifaklı olan kısmı tasdik, ihtilâflı olanı da tashih edip da'vâsına mukaddime yapmıştır. Sanki O Zât, vahy‑i İlâhî’nin ma'kesi olan masûm rûhuyla zaman ve mekânı tayyederek o zamanın en derin derelerine girmiş ve gördüğü gibi söylemiştir. Binâenaleyh, O Zâtın bu hâli, onun bir mu'cizesi olup nübüvvetine delil olduğu gibi, evvelki enbiyânın da nübüvvet delilleri manevî bir delil hükmünde olup, O Zâtın nübüvvetini isbât eder.
Beşinci Mes'ele
Asr‑ı Saâdet’e ve bilhassa Cezîretü'l‑Arab mes'elesine dairdir. Bunda da “dört nükte” vardır.
Birinci Nükte: Âlemce ma'lûmdur ki, az bir kavmin âdetlerinden, hakîr, ehemmiyetsiz bir âdeti kaldırmak veya zelîl, miskin bir tâifenin cüz'î zaîf huylarını ref'etmek; büyük bir hükümdara, uzun bir zamanda bile çok zahmetlere bağlıdır. Acaba, hâkim olmamakla beraber, az bir zamanda nihâyet derecede âdetlerine müteassıb, inâdcı ve kesretli bir kavimde rüsuh ve kuvvet peydâ etmiş olan âdetleri ref' ve kalblerde istikrar peydâ eden ve zamanlarca devam ve istimrar eden ahlâklarını terkettiren; hem yerlerine gayet yüksek âdetleri, güzel ahlâkları te'sis eden bir zât hàrikulâde olmaz mı?
İkinci Nükte: Yine âlemce ma'lûmdur ki, devlet, bir şahs‑ı manevîdir. Çocuk gibi, teşekkülü, büyümesi tedrîcîdir.
Ve kezâ, yeni teşekkül eden bir devletin, bir milletin rûhuna kadar nüfûz eden eski bir devlete galebe etmesi, yine tedrîcîdir; zamana mütevakkıftır. Acaba, Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bütün esâsât‑ı àliyeyi hâvî olan ve maddî manevî bütün terakkiyât ve medeniyet‑i İslâmiyenin kapısını açan, kısa bir zamanda def'aten teşkil ettiği bir devletle dünyanın bütün devletlerine galebe edip maddî manevî hâkimiyetini muhâfaza ve ibkà ettiren, hàrikulâdeliği değil midir?
228
Üçüncü Nükte: Evet, kahr ve cebr ile zâhirî bir hâkimiyet, sathî bir tahakküm, kısa bir zamanda ibkà edilebilir. Fakat bütün kalblere, fikirlere, rûhlara icra‑yı te'sir ederek, zâhiren ve bâtınen beğendirmek şartıyla vicdânlar üzerine hâkimiyetini muhâfaza ve ibkà etmek – en büyük hàrika olmakla – ancak nübüvvetin hàssalarından olabilir.
Dördüncü Nükte: Evet, tehdidlerle, korkularla, hilelerle efkâr‑ı âmmeyi başka bir mecrâya çevirtmek mümkün olur. Fakat, te'siri cüz'îdir, sathîdir, muvakkat olur. Muhâkeme‑i akliyeyi az bir zamanda kapatabilir.
Amma irşadıyla kalblerin derinliklerine kadar nüfûz etmek, hissiyatın en incelerini heyecana getirmek, isti'dâdların inkişafına yol açmak, ahlâk‑ı àliyeyi te'sis ve alçak huyları imha ve izâle etmek, cevher‑i insaniyetten perdeyi kaldırıp hakikati teşhîr etmek, hürriyet‑i kelâma serbestî vermek; ancak şuâ‑ı hakikatten muktebes hàrikulâde bir mu'cizedir.
Evet, Asr‑ı Saâdet’ten evvelki zamanlarda kalb katılığı ve merhametsizlik öyle bir hadde bâliğ olmuştu ki, kocaya vermekten âr ederek kızlarını diri diri toprağa gömerlerdi! Asr‑ı Saâdet’te İslâmiyet’in doğurduğu merhamet, şefkat, insaniyet sâyesinde, evvelce kızlarını gömerlerken müteessir olmayanlar, İslâmiyet dâiresine girdikten sonra karıncaya bile ayak basmaz oldular. Acaba böyle rûhî, kalbî, vicdânî bir inkılâb hiçbir kanuna tatbik edilebilir mi? Bu nükteleri ceyb‑i kalbine soktuktan sonra, bu noktalara da dikkat et:
1. Tarih‑i âlemin şehâdetiyle sâbittir ki; parmakla gösterilen en büyük bir dâhî, ancak umumî bir isti'dâdı ihyâ ve umumî bir hasleti îkaz ve umumî bir hissi inkişaf ettirebilir. Eğer böyle bir hissi de îkaz edememiş ise sa'yi hep hebâ olur.
229
2. Tarih bize gösteriyor ki; en büyük bir insan, hamiyet‑i milliye, hiss‑i uhuvvet, hiss‑i muhabbet, hiss‑i hürriyet gibi hissiyat‑ı umumiyeden bir veya iki veyâhut üç hissi îkaz etmeye muvaffak olur. Acaba evvelki zamanların cehâlet, şekàvet, zulüm zulmetleri altında gizli kalan binlerce hissiyat‑ı àliyeyi, Cezîretü'l‑Arab memleketinde, bedevî ve dağınık bir kavim içinde inkişaf ettirmek hàrikulâde değil midir? Evet, şems‑i hakikatin ziyâsındandır.
Bu noktaları aklına sokamayanın, Cezîretü'l‑Arab’ı biz gözüne sokarız.
Ey muannid! Cezîretü'l‑Arab’a git; en büyük feylesoflardan yüz taneyi de intihâb et, beraber götür. Onlar da orada ahlâkın ve maneviyatın inkişafı hususunda çalışsınlar. Muhammed‑i Arabî’nin o vahşetler zamanında o vahşî bedevîlere verdiği cilâyı, senin o feylesofların şu medeniyet ve terakkiyât devrinde yüzde bir nisbetinde verebilirler mi? Çünkü O Zâtın yaptığı o cilâ; İlâhî, sâbit, lâyetegayyer bir cilâdır ve onun büyük mu'cizelerinden biridir.
Ve kezâ, bir işte muvaffakıyet isteyen adam; Allah’ın âdetlerine karşı safvet ve muvâfakatini muhâfaza etsin ve fıtratın kanunlarına kesb‑i muârefe etsin ve hey'et‑i ictimâiye râbıtalarına münâsebet peydâ etsin. Aksi takdirde, fıtrat, adem‑i muvâfakatle cevab verecektir.
Ve kezâ, hey'et‑i ictimâiyede, umumî cereyana muhâlefet etmemek lâzımdır. Muhâlefet edildiği takdirde, dolabın üstünden düşer, altında kalır. Binâenaleyh, o cereyanlarda, tevfik‑i İlâhînin müsâadesine mazhariyeti dolayısıyla, o dolabın üstünde, Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hak ile mütemessik olduğu sâbit olur.
230
Evet, Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın getirdiği şerîatın hakàikı, fıtratın kanunlarındaki muvâzeneyi muhâfaza etmiştir. İctimâiyatın râbıtalarına lâzım gelen münâsebetleri ihlâl etmemiştir. Zaman uzadıkça, aralarında ittisal peydâ olmuştur.
Bundan anlaşılır ki; İslâmiyet, nev'‑i beşer için fıtrî bir dindir ve ictimâiyatı tezelzülden vikàye eden yegâne bir âmildir.
Bu “Nükteler” ile şu “Noktalar”ı nazara al, Muhammed‑i Hâşimî Aleyhissalâtü Vesselâm’a bak: O Zât, ümmîliğiyle beraber, bir kuvvete mâlik değildi. Ne onun ve ne de ecdâdının bir hâkimiyetleri sebkat etmemişti; bir hâkimiyete, bir saltanata meyilleri yoktu. Böyle bir vaziyette iken; mühim bir makamda, tehlikeli bir mevkide, kemâl‑i vüsûk ve itmi'nân ile büyük bir işe teşebbüs etti; bütün efkâr‑ı âmmeye galebe çaldı, bütün rûhlara kendisini sevdirdi, bütün tabiatların üstüne çıktı; kalblerden bütün vahşet âdetlerini, çirkin ahlâkları kaldırarak, pek yüksek âdât ve güzel ahlâkı te'sis etti; vahşetin çöllerinde sönmüş olan kalblerdeki kasâveti ince hissiyatla tebdil ettirdi ve cevher‑i insaniyeti izhâr etti; onları, o vahşet köşelerinden çıkararak, evc‑i medeniyete yükseltti ve onları, o zamana, o âleme muallim yaptı. Ve onlara öyle bir devlet teşkil etti ki, sâhirlerin sihirlerini yutan Asâ‑yı Mûsa gibi, başka zâlim devletleri yuttu ve nev'‑i beşeri istilâ eden zulüm, fesâd, ihtilâl, şekàvet râbıtalarını yaktı, yıktı ve az bir zamanda, devlet‑i İslâmiye’yi şarktan garba kadar tevsî' ettirdi.
Acaba O Zâtın şu mâcerası, onun mesleği hak ve hakikat olduğuna delâlet etmez mi?
Altıncı Mes'ele
Bu mes'ele, istikbâl sahifesine bakar.
Bu sahifede dahi “Dört Nükte” vardır.
Birinci Nükte: Bir insan, ne kadar yüksek olursa olsun, ancak dört‑beş fende mütehassıs ve meleke sâhibi olabilir.
231
İkinci Nükte: Bazen olur ki, iki adamın söyledikleri bir söz, bir kelâm, mütefâvit olur; birisinin cehline, sathîliğine; ötekisinin ilmine, mehâretine delâlet eder. Şöyle ki:
Bir adam, düşünmeden, gayr‑ı muntazam bir sûrette söyler; ötekisi, o sözün evvel ve âhirine bakar, siyâk ve sibakını düşünür ve o sözün başka sözler ile münâsebetlerini tasavvur eder ve münâsib bir mevkide, münbit bir yerde zer' eder. İşte bu adamın şu tarz‑ı hareketinden, derece‑i ilim ve mârifeti anlaşılır. Kur'ân‑ı Kerîm’in fenlerden bahsederken aldığı fezlekeler, bu kabîl kelâmlardandır.
Üçüncü Nükte: Bu zamanda – vesâit, âlât ve edevât – sanâyiin tekemmülüyle çocukların oyuncakları gibi âdileşmiş olan çok şeyler vardır ki; eğer onlar bundan iki‑üç asır evvel vücûda gelmiş olsaydılar; hàrikalardan addedilecekti. Kezâlik, kelâmlarda, sözlerde de zamanın te'siri vardır. Meselâ bir zamanda kıymetli bir sözün, başka bir zamanda kıymeti kalmaz. Binâenaleyh, şu kadar uzun zamanlar, asırlar boyunca gençliğini, güzelliğini, tatlılığını, garâbetini muhâfaza eden Kur'ân, elbette ve elbette hàrikadır.
Dördüncü Nükte: İrşadın tam ve nâfi' olmasının birinci şartı, cemâatin isti'dâdına göre olması lâzımdır. Cemâat, avâmdır. Avâm ise; hakàikı çıplak olarak göremez, ancak onlarca ma'lûm ve me'lûf üslûb ve elbise altında görebilirler. Bunun içindir ki Kur'ân‑ı Kerîm, yüksek hakàikı, müteşâbihât denilen teşbihler, misâller, istiâreler ile tasvir edip, cumhûra yani avâm‑ı nâsın fehimlerine yakınlaştırmıştır.
Ve kezâ, tekemmül etmeyen avâm‑ı nâsın tehlikeli galatlara düşmemesi için, hiss‑i zâhirî ile gördükleri ve i'tikàd ettikleri güneş, arz gibi mes'elelerde icmâl ve ibham etmiş ise de, yine hakikatlere işâreten, bazı emâreler, karîneler vaz'etmiştir.
232
Bu nükteleri aklına koyduktan sonra, şu gelen fezlekeye dikkat et.
Şerîat‑ı İslâmiye, aklî bürhânlar üzerine müessestir. Bu şerîat, ulûm‑u esâsiyenin hayatî noktalarını tamamıyla tazammun etmiş olan ulûm ve fünûndan mülahhastır. Evet; tehzîbü'r‑rûh, riyâzetü'l‑kalb, terbiyetü'l‑vicdân, tedbirü'l‑cesed, tedvîrü'l‑menzil, siyasetü'l‑medeniye, nizâmâtü'l‑âlem, hukuk, muâmelât, âdâb‑ı ictimâiye vesâire vesâire gibi ulûm ve fünûnun ihtiva ettikleri esâsâtın fihristesi, Şerîat‑ı İslâmiyedir.
Ve aynı zamanda, lüzum görülen mes'elelerde, ihtiyaca göre izâhatta bulunmuştur. Lüzumlu olmayan yerlerde veya zihinlerin isti'dâdı olmayan mes'elelerde veyâhut zamanın kàbiliyeti olmayan noktalarda, bir fezleke ile icmâl etmiştir. Yani, esâsları vaz'etmiş, fakat o esâslardan alınacak hükümleri veya esâsâta bina edilecek fürûâtı, akılların meşveretine havâle etmiştir. Böyle bir şerîatın ihtiva ettiği fenlerin üçte biri bile; şu zaman‑ı terakkîde, en medenî yerlerde, en zekî bir insanda bulunamaz. Binâenaleyh, vicdânı insaf ile müzeyyen olan zât, bu şerîatın hakikatinin bütün zamanlarda, bilhassa eski zamanda, tâkat‑i beşeriyeden hariç bir hakikat olduğunu tasdik eder.
Evet, zâhiren İslâmiyet dâiresine girmeyen düşman feylesofları bile, bu hakikati tasdik etmişlerdir. Ezcümle, Amerikalı feylesof Carlyle – Alman edîb‑i şehîri Goethe’den naklen – Kur'ânın hakàikına dikkat ettikten sonra, “Acaba İslâmiyet içinde âlem‑i medeniyetin tekemmülü mümkün müdür?” diye sormuştur. Yine bu suâle cevaben demiştir ki:
“Evet. Muhakkìkler, şimdi o dâireden istifade ediyorlar.”
233
Yine Carlyle demiştir ki:
“Hakàik‑ı Kur'âniye, tulû' ettiği zaman ateş gibi bütün dinleri yuttu. Zâten, bu onun hakkı idi. Çünkü, Nasâra ve Yahudîlerin hurâfelerinden bir şey çıkmadı.” İşte bu feylesof, ﴿فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪ۖ… فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ… الخ﴾olan âyet‑i kerîmenin meâlini tasdik etmiştir. (Hâşiye)
S — Gerek Kur'ân‑ı Kerîm olsun, gerek tefsiri olan Hadîs‑i Şerîf olsun; her fenden, her ilimden birer fezleke almışlardır. Bir kitab veya bir şahsın yalnız fezlekeleri ihâta etmekle hàrika olması lâzım gelmez. Bir şahıs, pek çok fezlekeleri ihâta edebilir?
C — Bahsettiğimiz fezleke, sellemehüsselâm fezlekeler değildir. Ancak, hüsn‑ü isabetle münâsib bir mevkide ve münbit bir yerde, işitilmemiş çok işâretleri tazammun etmekle isti'mâl ve zer'edilen fezlekelerdir. Kur'ân veya Hadîs’in aldıkları fezlekeler, bu kabîl fezlekelerdir. Bu kabîl fezlekeler, tam bir meleke ve ıttılâ'dan sonra hâsıl olabilir ki, herbir fezleke, me'hazi olan fen veya ilmin hükmünde olur. Bu ise, bir şahısta olamaz.
Azîz arkadaş! Bu mes'elelerde yazılan muhâkemelerin neticesi olarak şu gelen kaideleri de koynuna koy, sana lâzım olur.
1. Bir şahıs, çok fenlerde ihtisàs sâhibi olamaz.
2. İki şahıstan sudûr eden bir söz, isti'dâdlarına göre tefâvüt eder. Yani birisine göre altın, ötekisine nazaran kömür kıymetinde olur.
3. Fünûn, fikirlerin birleşmesinden hâsıl olup, zamanın geçmesiyle tekâmül eder.
4. Eski zamanda nazarî olup, bu zamanda bedîhî olmuş olan çok mes'eleler vardır.
5. Zaman‑ı mâzi, bu zamana kıyâs edilemez; aralarında çok fark vardır.
234
6. Sahrâ ve çöl adamları, basit ve sâf insanlar olduğundan, medenîlerin medeniyet perdesi altında gizleyebildikleri hile ve desîseleri bilmezler ve gizleyemezler; her işleri merdânedir, kalbleri ve lisânları birdir.
7. Çok ilim ve fenler vardır ki; âdetlerin telkiniyle, vukûâtın ta'limiyle ve zamanla, muhîtin yardımıyla husûle gelirler.
8. Beşerin nazarı, istikbâle nüfûz edemez; hususî keyfiyât ve ahvâli göremez.
9. Beşer için bir ömr‑ü tabîi olduğu gibi, yaptığı kanunlar için de bir ömr‑ü tabîi vardır; onun nihâyeti olduğu gibi, bunun da nihâyeti vardır.
10. İnsanların sıfatlarında, tabiatlarında, ahvâlinde zaman ve mekânın çok te'siri vardır.
11. Eski zamanlarda hàrika addedilen çok şeyler vardır ki, mebâdî ve vesâitin tekâmülüyle âdi şeyler hükmüne geçmişlerdir.
12. Def'aten bir fennin icâdına ve ikmal edilmesine, bir zekâ‑i hàrika olsa bile, muktedir olamaz. O fen, ancak çocuk gibi tedrîcen kemâle erer.
Azîz kardeşim! Bu kaideleri birer birer sayıp kafana koyduktan sonra; zamanın hayâl ve hülyalarından, muhîtin evhâm ve hurâfelerinden tecerrüd et, çıplak ol; bu asrın sâhilinden dal, Cezîretü'l‑Arab yarımadasına çık. O yarımadanın mahsulâtından olan insanların kılık ve kıyafetlerine gir, fikirlerini başına tak, pek geniş olan o sahrâya bak. Göreceksin ki:
Bir insan… Tek başına… Ne muîni var ve ne yardım edeni; ne saltanatı var ve ne definesi… Meydâna çıkmış, bütün dünyaya karşı mübâreze ediyor… Ve umum insanlara hücum etmeye hazırlanmıştır… Ve omuzlarına küre‑i arzdan daha büyük bir hakikat almıştır. Elinde de, insanların saâdetini te'min eden bir şerîat tutmuştur ki, libâsa benzemiyor; cild ve deri gibi yapışık olup, isti'dâd‑ı beşerin inkişafı nisbetinde tevessü' ve inkişaf etmekle saâdet‑i dâreyni intac ve nev'‑i beşerin ahvâlini tanzim eder.
235
O şerîatın kanunları, kaideleri nereden gelmiş ve nereye kadar devam eder gider diye sorulduğu zaman, yine o şerîat, lisân‑ı i'câzıyla cevaben diyecektir ki: Biz, Kelâm‑ı Ezelî’den ayrıldık; nev'‑i beşerin fikriyle beraber ebede kadar devam edip gideceğiz. Fakat nev'‑i beşer dünyadan kat'‑ı alâka ettikten sonra, biz de sûreten, teklif cihetiyle insanlardan ayrılacağız. Fakat maneviyatımız ve esrârımızla nev'‑i beşerin arkadaşlığına devam edip, onların rûhlarını gıdâlandırarak, onlara delil olmaktan ayrılmayacağız…
Ey arkadaş! Bu gördüğün garîb, acîb sahifenin baştan nihâyete kadar ihtiva ettiği hâller, inkılâblar, vaziyetler; ﴿فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪﴾ ’deki emr‑i tâcizîyi, nev'‑i beşere tekrar tekrar ilân ediyorlar.
Azîz kardeşim! Bir kapı daha açıldı, oraya bakalım.
﴿وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا… الخ﴾ olan âyet‑i kerîmenin işâret ettiği gibi, cemâatin isti'dâdına göre irşadın yapılması lüzumundan ve Şâri'in, cumhûru irşad etmekte takib ettiği maksaddan gafletleri ve cehilleri dolayısıyla bazı insanlar, Kur'ân hakkında çok şek ve şübhelere ma'rûz kalmışlardır. O şek ve şübhelerin menşe'i üç emirdir.
1. Diyorlar ki: Kur'ân’da “müteşâbihât ve müşkülât” denilen, hakîki mânâları anlaşılmayan bazı şeylerin bulunması, i'câzına münâfîdir. Zîra Kur'ânın i'câzı, belâğat üzerine müessestir; belâğat da, ancak ifâdenin zuhûr ve vuzûhuna mebnîdir?‥
236
2. Diyorlar ki: Yaratılışa ait mes'eleler, mübhem ve mutlak bırakılmıştır. Ve kezâ, kâinâta dair fünûndan pek az bahsedilmiştir. Bu ise, ta'lim ve irşad mesleğine münâfîdir?‥
3. Diyorlar ki: Kur'ânın bazı âyetleri zâhiren aklî delillere muhâliftir. Bundan, o âyetlerin hilâf‑ı vâki oldukları zihne geliyor. Bu ise, Kur'ânın sıdkına muhâliftir?‥
O heriflerin zu'mlarınca, Kur'ân’a bir nâkìsa ve şek ve şübhelere sebeb addettikleri şu üç emir, Kur'ân‑ı Kerîm’e bir nâkìsa teşkil etmez. Ancak, Kur'ânın i'câzını bir kat daha isbât etmeye ve irşad hususunda Kur'ânın en belîğ bir ifâde ile en yüksek bir üslûbu ihtiyar etmesine sâdık şâhid ve kat'î delildir. Demek kabahat, onların fehimlerindedir – hâşâ!– Kur'ân‑ı Kerîm’de değildir.
Evet, وَكَمْ مِنْ عَائِبٍ قَوْلًا صَح۪يحًا ❋ وَاٰفَتُهُ مِنَ الْفَهْمِ السَّق۪يمِ
Şâirin dediği gibi, fehimleri hasta olduğundan, sağlam sözleri ta'yib ediyorlar veya ayı gibi elleri üzüm salkımına yetişemediğinden, ekşidir diyorlar. Bunların da fehimleri Kur'ânın o yüksek i'câzına yetişemediğinden, ta'yib ediyorlar.
Kur'ân‑ı Kerîm’de Müteşâbihât Vardır Dedikleri Birinci Şübhelerine Cevab:
Evet, Kur'ân‑ı Kerîm, umumî bir muallim ve bir mürşiddir. Halka‑i dersinde oturan, nev'‑i beşerdir. Nev'‑i beşerin ekserîsi avâmdır. Mürşidin nazarında ekall, eksere tâbidir. Yani, umumî irşadını ekallin hatırı için tahsîs edemez. Maahazâ, avâma yapılan konuşmalardan havâs hisselerini alırlar; aksi hâlde avâm, yüksek konuşmaları anlayamadığından mahrum kalır.
237
Ve kezâ, avâm‑ı nâs, ülfet ettikleri üslûblardan ve ifâdelerin çeşitlerinden ve dâima hayâllerinde bulunan elfâz, maânî ve ibarelerden fikirlerini ayıramadıklarından, çıplak hakikatleri ve akliyâtı fehmedemezler. Ancak, o yüksek hakàikın, onların ülfet ettikleri ifâdelerle anlatılması lâzımdır.
Fakat Kur'ânın böyle ifâdelerinin hakikat olduğuna i'tikàd etmemelidirler ki; cismiyet ve cihetiyet gibi muhâl şeylere zâhib olmasınlar. Ancak o gibi ifâdelere, hakàika geçmek için bir vesile nazarıyla bakılmalıdır.
Meselâ, Cenâb‑ı Hakk’ın kâinâtta olan tasarrufunun keyfiyeti; ancak bir sultanın taht‑ı saltanatında yaptığı tasarrufla tasvir edilebilir. Buna binâendir ki; اِنَّ اللّٰهَ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى ’da kinâye tarîki ihtiyar edilmiştir. Hissiyatı bu merkezde olan avâm‑ı nâsa yapılan irşadlarda, belâğat ve irşadın iktizasınca, avâmın fehimlerine mürâat, hissiyatına ihtiram, fikirlerine ve akıllarına göre yürümek lâzımdır. Nasıl ki bir çocukla konuşan, kendisini çocuklaştırır ve çocuklar gibi çat‑pat ederek konuşur ki, çocuk anlayabilsin… Avâm‑ı nâsın fehimlerine göre ifâde edilen Kur'ân‑ı Kerîm’in ince hakikatleri, اَلتَّنَزُّلَاتُ الْاِلٰهِيَّةُ اِلٰى عُقُولِ الْبَشَرِ ile anılmaktadır.
Yani, insanların fehimlerine göre Cenâb‑ı Hakk’ın hitâbâtında yaptığı bu tenezzülât‑ı İlâhiye, insanların zihinlerini hakàiktan tenfîr edip kaçırtmamak için İlâhî bir okşamadır. Bunun için, müteşâbihât denilen Kur'ân‑ı Kerîm’in üslûbları, hakikatlere geçmek için ve en derin incelikleri görmek için, avâm‑ı nâsın gözüne bir dûrbîn veya numaralı birer gözlüktür.
Bu sırra binâendir ki; büleğâ, büyük bir ölçüde ince hakikatleri tasavvur ve dağınık mânâları tasvir ve ifâde için istiâre ve teşbihlere müracaat ediyorlar. Müteşâbihât dahi ince ve müşkül istiârelerin bir kısmıdır. Zîra müteşâbihât, ince hakikatlere sûretlerdir.
238
Kur'ân’da Müşkülât Vardır Dedikleri Birinci Şübhenin İkinci Kısmına Cevab:
İşkâl dedikleri şey ya üslûbun pek yüksek ve muhtasar olmasıyla mânânın çok derin ve inceliğinden ileri gelir; Kur'ânın müşkülâtı bu kabîldendir veya ibarede karışık ve düğümlü noktaların bulunmasından neş'et eder; Kur'ân‑ı Kerîm, bu kısım müşkülâttan müberrâ ve münezzehtir. Acaba cumhûrun zihninden uzak ve pek derin hakikatleri kolay ve kısa bir sûretle avâm‑ı nâsın fehimlerine yakınlaştırmak ayn‑ı belâğat değil midir? Belâğat, muktezâ‑yı hâli mürâattan ibaret değil midir? Hey gözlerin kör olsun herif!
Yaratılışta ve Maddiyâta Dair Mes'elelerde Kur'ân Mübhem Geçmiştir Dedikleri İkinci Şübhelerine Cevab, Şöyle Ki:
Şecere‑i âlemde, meylü'l‑istikmâl vardır. Yani kâinâtın, bir ağaç gibi, bütün zerrâtı ve eczâsı kemâle meyleder ve kemâle doğru yürümektedirler. O umumî meylü'l‑istikmâlden ayrı olarak, insanda da meylü't‑terakkî vardır. Bu meylü't‑terakkî çekirdek gibidir; neşv ü nemâsı pek çok tecrübeler vâsıtasıyla olur ve çok fikirlerin mahsulü olan neticelerin ictimâ'ıyla teşekkül ve tevessü' etmekle fünûnu intac eder. Bu fünûn da, mürettebedir. Yani her ikinci fen, birincisinin neticesidir. Birincisi olmasa, o olamaz. Birincisinin ona mukaddime ve ulûm‑u müteârife hükmünde olması şarttır.
239
Buna binâen, bundan on asır evvel gelen insanlara fünûn‑u hâzırayı ders vermek veya garîb mes'elelerden bahsetmek; onların zihinlerini şaşırtmaktan ve o insanları safsatalara atmaktan gayrı bir fâide vermezdi.
Meselâ, Kur'ân‑ı Kerîm, “Ey insanlar! Şemsin sükûnuna, arzın hareketine (Hâşiye‑1) ve bir katre su içinde bin hayvanın bulunduğuna dikkat ediniz ki azamet‑i İlâhiye’yi anlayasınız” demiş olsaydı, bütün o zamanların insanlarını tekzîbe sevketmiş olurdu. Çünkü, hiss‑i zâhirîye muhâliftir. Maahazâ, on asırdan beri gelip geçen insanları şaşırtmak; yalnız fünûn‑u cedîdenin zuhûrundan sonra gelen insanları memnun etmek, makam‑ı irşada muhâlif olduğu gibi, rûh‑u belâğatla da kàbil‑i te'lif değildir.
S — “Keşfiyât‑ı fenniye ve fünûn‑u hâzıra eski insanlara mechûl ve gayr‑ı me'lûf olduğundan, onları onlara ders vermek hatâdır.” diyorsun. Bilhassa âhirete ait ahvâl gibi müstakbeldeki nazariyât da böyle değil midir? Onlar da bize mechûl ve gayr‑ı me'lûfturlar. Onlardan bahsetmek ne için hatâ olmuyor?
C — Müstakbeldeki nazariyât, bilhassa âhirete ait ahvâle hiçbir cihetle hiss‑i zâhirî taalluk etmemiştir ki, o hissin hilâfını söylemek şaşırtma olsun. Binâenaleyh, o gibi şeyler, dâire‑i imkândadırlar. Öyle ise, onlara i'tikàd ve onlar ile itmi'nân peydâ etmek mümkündür. Öyle ise, o gibi şeylerin hakk‑ı sarîhi, onları tasrîh etmektir. Lâkin keşfiyât‑ı fenniye; eski insanlara göre, imkân ve ihtimal dâiresinden çıkıp, muhâl ve imtina' derecesine girmişlerdir. Çünkü gözleriyle gördükleri şeyler, onlarca bedâhet derecesine girmekle, onun hilâfı onlarca muhâldir. Öyle ise, onların hissiyatına hürmeten, o gibi mes'elelerde belâğatın iktizası, ibham ve ıtlâktır ki, onlara bir şaşırtma olmasın.
240
Fakat Kur'ân‑ı Kerîm, irşadını noksan bırakmamıştır. Bu zamanın fencilerini de istifadeden mahrum etmemek üzere, çok karîne ve emârelerin vaz'ıyla, hakikatlere işâretler yapmıştır (Hâşiye‑2).
Ey insafsız! Seni insafa dâvet ediyorum. Bir kere كَلِّمِ النَّاسَ عَلٰى قَدَرِ عُقُولِهِمْolan meşhûr düsturu nazara almakla, zamanlarıyla muhîtlerinin müsâadesizliğini düşünerek, telâhuk eden binlerce efkârın neticelerinden doğan şu keşfiyât‑ı fenniyeyi o zamanlardaki insanların kafa mideleri alıp hazmedemediklerine dikkat edersen anlayacaksın ki; Kur'ân‑ı Kerîm’in o gibi mes'elelerde ihtiyar ettiği ibham ve ıtlâk yolu, ayn‑ı belâğat olduğu gibi, yüksek i'câzını da isbâta âşikâr bir delil olduğunu gözün kör değilse göreceksin!
Kur'ân’da, delâil‑i akliyeye ve fennin keşfiyâtına muhâlif bazı âyetler vardır dedikleri üçüncü şübhelerine cevab:
Kur'ân‑ı Kerîm’de takib edilen maksad‑ı aslî; isbât‑ı Sâni', nübüvvet, haşir, adâlet ile ibâdet esâslarına cumhûr‑u nâsı irşad ve îsâl etmektir. Binâenaleyh, Kur'ân‑ı Kerîm’in kâinâttan yaptığı bahis tebeîdir; kasdî değildir. Yani “ligayrihî”dir, “lizâtihî” değildir.
Yani Kur'ân‑ı Kerîm, Cenâb‑ı Hakk’ın vücûd, vahdet ve azametine istidlâl sûretiyle kâinâttan bahsetmiştir. Yoksa, kâinâtın bizzat keyfiyetini izâh etmek için değildir. Çünkü Kur'ân‑ı Kerîm; coğrafya, kozmoğrafya gibi kasden kâinâtın keyfiyetinden mânâ‑yı ismiyle bahseden bir fen, bir kitab değildir. Ancak, kâinât sahifesinde yazılan San'at‑ı İlâhiye’nin nakışları ve yaratılan kudretin mu'cizeleri ve kozmoğrafyacıları hayrette bırakan nizâm ve intizamla; mânâ‑yı harfiyle Sâni' ve Nazzâm‑ı Hakîki’ye istidlâl keyfiyetini öğretmek için nâzil olan bir kitaptır. Binâenaleyh; san'at, kasd, nizâm; kâinâtın her zerresinde bulunur, matlûb hâsıl olur; teşekkülü nasıl olursa olsun bizim matlûbumuza taalluku yoktur.
241
Febinâen alâ zâlik, mâdemki Kur'ânın kâinâttan bahsi istidlâl içindir ve delilin de müddeâdan evvel ma'lûm olması şarttır ve delilin muhâtablarca vuzûhu müstahsendir; bazı âyetlerin onların hissiyatına ve edebî ma'lûmâtlarına imâle etmesi ve benzetmesi, muktezâ‑yı belâğat ve irşad olmaz mı? Fakat bu âyetlerin, hissiyatlarına imâle etmesi mes'elesi o hissiyata kasden delâlet etmek için değildir. Ancak, kinâye kabîlinden o hissiyatı okşamak içindir. Maahazâ, hakikate ehl‑i tahkîki îsâl için, karîne ve emâreler vaz'edilmiştir.
Meselâ; eğer Kur'ân‑ı Kerîm, makam‑ı istidlâlde şöylece demiş olsa idi ki: “Ey insanlar! Güneşin zâhirî hareketiyle hakîki sükûnuna ve arzın zâhirî sükûnuyla hakîki hareketine ve yıldızlar arasında câzibe‑i umumiyenin garîbelerine ve elektriğin acîbelerine ve yetmiş unsur arasında hâsıl olan imtizacâta ve bir avuç su içinde binler mikrobun bulunmasına dikkat ediniz ki, bu gibi hàrika şeylerden Cenâb‑ı Hakk’ın herşeye kàdir olduğunu anlayasınız.” deseydi, delil, müddeâdan binlerce derece daha hafî, daha müşkül olurdu. Hâlbuki, delilin müddeâdan daha hafî olması, makam‑ı istidlâle uymaz. Maahazâ, onların hissiyatına imâle edilen âyetler kinâye kabîlinden olup, ifâde ettikleri zâhirî mânâları sıdk veya kizbe medâr olamaz.
242
Evet, görmüyor musun قَالَ ’deki ا hìffeti ifâde ediyor. Aslı و olsun ى olsun, ne olursa olsun bize taalluk etmez.
Hülâsa: Mâdemki Kur'ân, bütün zamanlardaki bütün insanlara nâzil olmuştur, şu şübhe addettikleri umûr‑u selâse, Kur'ân’a nâkìsa değil, Kur'ânın yüksek i'câzına delillerdir.
Evet, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ı ta'lim eden Cenâb‑ı Hakk’a kasem ederim ki; o Beşîr ve Nezîr’in (A.S.M.) basar ve basîreti, hakikati hayâlden tefrik edememekten münezzehtir, celîldir, celîdir veya insanları kandırarak mağlatalara düşürtmekten, meslek‑i àlîleri ganîdir, àlîdir, temizdir, tâhirdir!
Yedinci Mes'ele
Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın izhâr ettiği mahsûs ve zâhirî ve insanlarca meşhûr ve ma'lûm olan hàrika ve mu'cizelerinin ekserîsi, tarih ve siyer kitaplarında mezkûrdur ve aynı zamanda, muhakkìkîn‑i ulemâ tarafından izâh ve beyân edilmişlerdir. Binâenaleyh, tafsilâtını o kitaplara havâle ile yalnız o hàrikaların nev'ilerini icmâlen izâh edeceğiz.
Evet, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın zâhirî hàrikalarının herbirisi âhâdî olup mütevâtir değilse de, o âhâdîlerin hey'et‑i mecmuası ve çok nev'ileri, mütevâtir‑i bilma'nâdır. Yani, lafız ve ibareleri mütevâtir değilse de, mânâları çok insanlar tarafından nakledilmiştir. O hàrikaların nev'ileri üçtür.
243
Birincisi: “İrhâsat” ile anılmaktadır ki; Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nübüvvetinden evvel zuhûr eden hàrikalardır. Mecûsî milletinin taptığı ateşin sönmesi, Sava denizinin sularının çekilmesi, Kisrâ sarayının yıkılması ve gâibden yapılan tebşîrler gibi şeylerdir. Sanki O Hazretin (A.S.M.) zaman‑ı velâdeti, hassas ve kerâmet sâhibi imiş gibi, O Zâtın kudûm ve gelmesini şu gibi hâdiseler ile tebşîratta bulunmuştur.
İkinci Nev': İhbarât‑ı gaybiyedir ki; bilâhare vukû'a gelecek pek çok garîb şeylerden bahsetmiştir. Ezcümle; Kisrâ ve Kayser’in definelerinin İslâm eline geçmesi, Rûmların galebe etmesi, Mekke’nin fethi, Kostantiniyye’nin alınması gibi hâdisâttan haber vermiştir. Sanki O Zâtın cesedinden tecerrüd eden rûhu, zaman ve mekânın kayıtlarını kırarak istikbâlin her tarafına uçup gezmiş ve gördüğü vukûâtı söylemiştir ve söylediği gibi de vukû'a gelmiştir.(❋)
244
Üçüncü Nev': Hissî hàrikalardır ki; muâraza zamanlarında kendisinden taleb edilen mu'cizelerdir. Taşın konuşması, ağacın yürümesi, ayın iki parçaya bölünmesi, parmaklarından su akması gibi… Tefsir‑i Keşşâf’ın müellifi Zemahşerî’nin dediğine göre, O Hazretin bu nev'i hàrikaları bine bâliğ olmuştur. Ve bir kısmı da mütevâtir‑i bilma'nâdır. Hattâ Kur'ânı inkâr edenlerden bir kısmı, inşikak‑ı kamer mânâsında tasarruf etmemişlerdir.
S — İnşikak‑ı Kamer bütün insanlarca kesb‑i şöhret etmesi lâzım bir mu'cize iken âlemce o kadar şöhret bulmamıştır. Esbâbı nedir?
C — Matla'ların ihtilâfı ve havanın bulutlu olmasının ihtimali ve o zamanda rasathânelerin bulunmaması ve vaktin uyku gibi gaflet zamanı olması ve inşikakın ânî olması gibi esbâbdan dolayı, herkesçe o vak'anın görünmesi ve ma'lûm olması lâzım gelmez. Maahazâ, Hicaz matla'ıyla matla'ları bir olan yerlerde, o gece yollarda bulunan kervan ve kafilelerden naklen, inşikakın vukû'a geldiği hakkında çok rivâyetler vardır.
Üçüncü nev'i mu'cizelerin reisi ve en büyüğü, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’dır ki, yedi vecihle mu'cize olduğuna mezkûr âyetle işâret edilmiştir.
Arkadaş! Şu mes'eleleri az çok fehmettin. Şimdi, bu âyetin mâkabliyle olan cihet‑i irtibatına bakalım:
Evet, İbn‑i Abbâs’ın (R.A.) ﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا﴾ âyetindeki “ibâdet”i, tevhidle tefsir ettiğine nazaran, evvelki âyet isbât‑ı tevhid hakkındadır, bu âyet de isbât‑ı nübüvvet hakkındadır. Nübüvvet‑i Muhammediye (A.S.M.) ise, tevhidin en büyük bir delilidir. Demek ki bu iki âyet arasında cihet‑i irtibat, aralarındaki dâlliyet ve medlûliyet alâkasıdır. Yani biri delil, diğeri medlûldür.
245
Nübüvvetin isbâtı, ancak mu'cizeler ile olur. En büyük mu'cizesi ise, Kur'ân‑ı Kerîm’dir. Evet, Kur'ânın mu'cize olduğu, Âlem‑i İslâmca kabûl ve tasdik edilmiş bir hakikattir.
Amma muhakkìkîn‑i ulemâ tarafından, Kur'ânın vücûh‑u i'câzı hakkında ihtilâf vâki olmuştur. Yani, i'câzını intac eden cihetler çoktur. Herbir muhakkìk, bir ciheti tercih ve ihtiyar etmiştir; aralarında muhâlefet, müsâdeme yoktur.
İ'câzın Vecihleri
1. Gâibden, istikbâlden haber vermesi.
2. Âyetlerinde tenâkuz, tehâlüf, hatâ bulunmaması.
3. Nazm ile nesir arasında, edîblerce gayr‑ı ma'lûm bir üslûbu ihtiyar etmesi.
4. Okur‑yazar olmayan bir Zâttan sudûr etmesi.
5. Tâkat‑i beşeriye fevkınde ulûm ve hakàikı ihâta etmesi gibi pek çok şeylerdir.
Lâkin i'câzının en yüksek vechi, nazmındaki belâğattan doğmuştur. Evet, Kur'ânın bu nev'i i'câzı, beşerin tâkatinden hariç bir derecededir. Bu hakikati tafsîlen anlayıp kanâat hâsıl etmek isteyen, bu tefsiri ve emsâli eserleri ve “Yirmibeşinci Söz”ü zeyilleriyle beraber mütâlaa etsin.
Fakat icmâlî bir ma'lûmâtı elde etmek isteyenler de, belâğatın imâmları bulunan Abdülkahir‑i Cürcânî, Zemahşerî, Sekkâkî, Câhız’ın bu kısım i'câz hakkında – üç tarîk ile – beyân ettikleri ma'lûmâttan, mikdar‑ı kâfî ma'lûmât elde edebilir.
246
Birinci Tarîk: Arab kavmi; maârifsiz, bedevî bir millet idi. Muhîtleri de, onlar gibi bedevî bir muhît idi. Dîvânları, şiir idi. Yani, medâr‑ı iftihar olan hâllerini, şiir ile kayd ve muhâfaza ederlerdi. İlimleri, belâğat idi. Medâr‑ı iftiharları, fesâhat idi. Sâir kavimlerden fazla bir zekâya mâlik idiler. Başka insanlara nisbeten cevvâl fikirleri vardı.
İşte Arab kavmi böyle bir vaziyette iken ve zihinleri de bahar çiçekleri gibi yeni yeni açılmaya başlarken, birdenbire Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân, yüksek belâğatıyla, hàrika fesâhatiyle mele‑i a'lâdan yeryüzüne indi. Arabların medâr‑ı iftiharları ve timsâl‑i belâğatları olan ve bilhassa Kâbe duvarında teşhîr edilmek üzere altın suyu ile yazılmış “Muallakàt‑ı Seb'a” ünvânıyla anılan en meşhûr edîblerin en belîğ ve en fasîh eserlerini iftihar listesinden sildirtti.
Maahazâ, Hazret‑i Muhammed (A.S.M.) Kur'ânla muârazaya ve Kur'ân’a bir nazîre yapılmasına onları şiddetle dâvet etmekten geri durmuyordu, damarlarına dokunduruyordu, techil ve terzil ediyordu. O Hazretin yaptığı böyle şiddetli hücumlara karşı, o ümerâ‑yı belâğat ve hükkâm‑ı fesâhat ünvânıyla anılan Arab edîbleri, bir kelime ile dahi mukàbelede bulunamadılar. Hâlbuki kibir ve azametleri, enâniyetleri ve göklere kadar çıkan gururları iktizasınca, gece‑gündüz çalışıp Kur'ân’a bir nazîre yapmalı idiler ki, âleme karşı rezîl ü rüsvâ olmasınlar.
Demek bu mes'elenin uhdesinden gelemediklerinden, yani Kur'ânın bir benzerini yapmaktan âciz kaldıklarından sükûta mecbur olmuşlardır. İşte onların bu ıztırarî sükûtları aczlerini meydâna çıkardı ve bunların aczlerinden de, i'câz‑ı Kur'ân’ın güneşi tulû' etmiştir.
İkinci Tarîk: Kelâmların hâsiyetlerini, kıymetlerini, meziyetlerini bilip altınlarını bakırından tefrik eden bütün ehl‑i tahkîkten, tedkikten, tenkidden, dost ve düşmanlar tarafından Kur'ân‑ı Kerîm; sûre sûre, âyet âyet, kelime kelime mehenk taşına vurularak, altından mâadâ bir bakır eseri görülmemiştir. Bu ağır imtihandan sonra, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın ihtiva ettiği mezâyâ, letâif, hakàikın hiçbir beşer kelâmında bulunmadığına şehâdet etmişlerdir.
247
Onların sıdk‑ı şehâdetleri şöylece isbât edilebilir: Kur'ânın insan âleminde yaptığı büyük inkılâb ve tebeddül ve şark ve garbı içine alan te'sis ettiği din, diyânet ve zamanın geçmesiyle gençlik ve şebâbiyetini ve tekerrür ettikçe halâvetini muhâfaza etmesi gibi hàrika hâlleri, ﴿اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰى﴾ âyetini okuyup ilân ediyorlar.
Üçüncü Tarîk: Belâğat imâmlarından meşhûr Câhız’ın tahkîkatına göre; Arab edîb ve belîğlerinin Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın da'vâsını kalem ile ibtal etmeye ta'rife gelmez derecede ihtiyaçları vardı. Ve O Hazrete karşı olan kin, adâvet ve inâdlarıyla beraber; en kolay, en yakın, en selîm olan kalem ve yazı ile muârazayı terk ve en uzun, en müşkül, en tehlikeli ve şübheli seyf ve harb ile mukàbeleye mecburen ilticâ ettiler. Sûret‑i kat'iyyede bundan anlaşıldı ki, Kur'ânın benzerini yapmaktan âciz kalmışlardır. Zîra, her iki yolun arasındaki farkı bilmeyenlerden değildiler.
Binâenaleyh, birinci yol ibtal‑i da'vâ için daha müsâid iken onu terkedip, hem malları, hem canları tehlikeye atan başka bir yola sülûk eden; ya sefîhtir – hâlbuki müslüman olduktan sonra siyaset‑i âlemi eline alanlara sefîh denilemez – veya birinci yola sülûkten kendilerini âciz görmüşlerdir. Onun için kalem yerine seyfe müracaat etmişlerdir.
S — Kur'ân’a bir nazîre yapmak mümkinâttan imiş, fakat nasılsa yapılmamıştır?
C — Mümkinâttan olmuş olsaydı, damarlarına dokundurulanlar, behemehal muârazayı arzu ederlerdi. Ve muâraza arzusunda bulunmuş olsaydılar, muâraza yapacaklardı. Çünkü, ibtal‑i da'vâ için muârazaya ihtiyaçları pek şedîd idi. Muâraza etmiş olsaydılar, gizli kalmazdı, tezâhür ederdi. Çünkü tezâhürüne rağbet çok olduğu gibi, esbâb dahi çok idi. Tezâhür etseydi, âlemde şöhret bulurdu. Şöhret bulmuş olsaydı, Müseylime’nin hezeyanları gibi behemehal tarihte bulunacaktı. Mâdemki tarihte bulunmamıştır, demek yapılmamıştır. Mâdem yapılmamıştır, demek Kur'ân mu'cizedir.
248
S — Müseylime, fusehâ‑i Arab’dan olduğu hâlde sözleri ne için âleme maskara olmuştur?
C — Çünkü onun sözleri, bin derece fevkınde bulunan sözlere karşı mukàbeleye çıktığından çirkin ve gülünç olmuştur. Evet, güzel bir adam, Hazret‑i Yûsuf (A.S.) ile beraber güzellik imtihanına girerse, elbette çirkin ve gülünç olur.
S — Kur'ân‑ı Kerîm hakkında şek ve şübheleri olanlar, Kur'ânın bazı terkîb ve kelimeleri güyâ Nahiv İlmi’nin kaidelerine muhâlefet etmiş gibi şübhe îka' etmişlerdir?
C — Bu gibi heriflerin, İlm‑i Nahvin kaidelerinden haberleri yoktur. Sekkâkî’nin dediği gibi; efsah‑ı fusehâ olan Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur'ân‑ı Kerîm’i uzun uzun zamanlarda tekrar tekrar okuduğu hâlde o hatâların farkında olmamış da bu câhil herifler mi farkında olmuşlardır? Bu, hangi akla girer ve hangi kafaya sığar? Sekkâkî, “Miftâh”ının sonunda, bu gibi câhilleri iyi taşlamıştır.
Evet, bir şâirin dediği gibi, لَوْ كُلُّ كَلْبٍ عَوٰى اَلْقَمْتَهُ حَجَرًا لَمْ يَبْقَ ف۪ي هٰذِهِ الْكُرَةِ اَحْجَارُ
“Her üren kelbin ağzına bir taş atacak olsan dünyada taş kalmaz.”
Bu Âyeti Mâkabliyle Rabteden İkinci Vecih İse:
Evvelki âyet vaktâ ki ibâdeti emretti, sanki “İbâdetin keyfiyeti nasıldır” diye sâmi'in zihnine bir suâl geldi, “Kur'ânın ta'lim ettiği gibi.” diye cevab verildi.
Tekrar, “Kur'ânın Allah’ın kelâmı olduğunu nasıl bileceğiz?” diye ikinci bir suâle daha kapı açıldı.
249
Bu suâle cevaben ﴿وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا… الخ﴾ âyetiyle cevab verildi. Demek her iki âyetin arasındaki cihet‑i irtibat, bir suâl‑cevab ve bir alışveriştir.
Arkadaş! Bu âyetin ihtiva ettiği cümlelerin arasına girelim, bakalım aralarında ne gibi münâsebetler vardır?
Evet, ﴿وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا﴾ cümlesi, mukadder bir suâle cevaptır.
Çünkü; Kur'ân, evvelki âyette ibâdeti emrettiği vakit, “Acaba ibâdete olan bu emrin Allah’ın emri olup olmadığını nasıl anlayacağız ki imtisal edelim?” diye bir suâl sâmi'in hâtırına geldi. Bu suâle cevaben denildi ki: “Eğer Kur'ânın ve dolayısıyla bu emrin Allah’ın emri olduğunda şübheniz varsa, kendinizi tecrübe ediniz ve şübhenizi izâle ediniz.”
Ve eyzan, vaktâ ki Kur'ân, sûrenin evvelinde ﴿لَا رَيْبَ ف۪يهِ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ﴾ cümlesiyle kendisini senâ etti, sonra mü'minlerin medhine, sonra kâfir ve münâfıkların zemmine intikal etti, sonra ibâdet ve tevhidi emrettikten sonra sûrenin başına dönerek ﴿لَا رَيْبَ ف۪يهِ﴾ cümlesini te'kiden ﴿وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ… الخ﴾ cümlesini zikretti. Yani: “Kur'ân, şek ve şübhelere mahal değildir. Sizin şübheleriniz, ancak kalblerinizin hastalığından ve tabiatınızın sakametinden neş'et ediyor.” Evet, gözleri hasta olan, güneşin ziyâsını inkâr eder; ağzı acı olan, tatlı suya acı der.
﴿فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪﴾ : Yani: “Kur'ânın mislinden bir sûre getiriniz.”
250
Arkadaş! Bu cümleyi ﴿وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ﴾ cümlesiyle bağlayan اِنْ edat‑ı şarttır. Şart edatları, dâima – harâretle ateş gibi – biri sebeb, diğeri müsebbeb iki cümleye dâhil olurlar. İlm‑i Nahiv’ce, birisine fi'lü'ş‑şart, ikincisine cezaü'ş‑şart denir. Bu iki cümle arasında, harâretle ateş arasında olduğu gibi “lüzum” lâzımdır. Hâlbuki bu iki cümle arasında lüzum görünmüyor. Binâenaleyh, âyetin ihtisarı dolayısıyla, ortadan kaldırılan cümlelere müracaat lâzımdır. Mukadder cümleler ise, تَشَبَّثُوا ، وَجَبَ التَّشَبُّثُ ، تَعَلَّمُوا ، جَرِّبُواemirleridir. Bunlar, sıra ile, ikincisi birincisine lâzımdır. Yani ityân (delil getirmek), tecrübeye lâzımdır; tecrübe taallüme, taallüm vücûb‑u teşebbüse, vücûb‑u teşebbüs de teşebbüse, teşebbüs de raybe lâzımdır. Demek bu kadar lüzumların takdiri lâzımdır ki, “Kur'ânın bir mislini getiriniz” ile “Kur'ân’da şübheniz varsa” arasında lüzum tezâhür edebilsin.
﴿وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ﴾ :
Bu cümlenin, üç vecihle mâkabliyle irtibatı vardır.