Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
193

21. Âyetin Tefsiri

﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ ❋ اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءًۖ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْۚ فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ
Yani: Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelkileri yaratan Rabbinize ibâdet ediniz ki, takvâ mertebesine vâsıl olasınız. Ve yine Rabbinize ibâdet ediniz ki, arzı size döşek, semâyı binanıza dam yapmış ve semâdan suları indirmiş ki, sizlere rızık olmak üzere yerden meyve ve sâir gıdâları çıkartsın. Öyle ise, Allah’a misil ve şerîk yapmayınız. Bilirsiniz ki, Allah’tan başka ma'bûd ve hàlıkınız yoktur.”

Mukaddime

Akàidî ve îmânî hükümleri kavî ve sâbit kılmakla meleke hâline getiren, ancak ibâdettir. Evet, Allah’ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibâdetle, vicdânî ve aklî olan îmânî hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve te'sirleri zaîf kalır. Bu hâle, Âlem‑i İslâmın hâl‑i hâzırdaki vaziyeti şâhiddir.
Ve kezâ, ibâdet, dünya ve âhiret saâdetlerine vesile olduğu gibi, maaş ve meâde, yani dünya ve âhiret işlerini tanzime sebebdir ve şahsî ve nev'î kemâlâta vâsıtadır ve Hàlık ile abd arasında pek yüksek bir nisbet ve şerefli bir râbıtadır.
194
İbâdetin dünya saâdetine vesile olduğunu izâh eden cihetler:

Birisi

İnsan, bütün hayvanlardan mümtâz ve müstesnâ olarak, acîb ve latîf bir mizâc ile yaratılmıştır. O mizâc yüzünden, insanda çeşit çeşit meyiller, arzular meydâna gelmiştir. Meselâ, insan, en müntehab şeyleri ister; en güzel şeylere meyleder; zînetli şeyleri arzu eder; insaniyete lâyık bir maîşet ve bir şerefle yaşamak ister.
Şu meyillerin iktizası üzerine; yiyecek, giyecek ve sâir hâcetlerini istediği gibi güzel bir şekilde tedârikinde çok san'atlara ihtiyacı vardır. O san'atlara vukûfu olmadığından, ebnâ‑yı cinsiyle teşrîk‑i mesâî etmeye mecbur olur ki; herbirisi, semere‑i sa'yiyle arkadaşına mübâdele sûretiyle yardımda bulunsun ve bu sâyede ihtiyaçlarını tesviye edebilsinler.
Fakat insandaki kuvve‑i şeheviye”, kuvve‑i gadabiye”, kuvve‑i akliye Sâni' tarafından tahdid edilmediğinden ve insanın cüz'‑i ihtiyarîsiyle terakkîsini te'min etmek için bu kuvvetler başıboş bırakıldığından, muâmelâtta zulüm ve tecâvüzler vukû'a gelir. Bu tecâvüzleri önlemek için, cemâat‑i insaniye, çalışmalarının semerelerini mübâdele etmekte adâlete muhtaçtır.
Lâkin her ferdin aklı, adâleti idrakten âciz olduğundan, küllî bir akla ihtiyaç vardır ki, ferdler, o küllî akıldan istifade etsinler. Öyle küllî bir akıl da ancak kanun şeklinde olur. Öyle bir kanun, ancak Şerîattır.
Sonra, o Şerîatın te'sirini, icrasını, tatbikini te'min edecek bir merci', bir sâhib lâzımdır. O merci' ve o sâhib de, ancak Peygamberdir.
Peygamber olan zâtın da, zâhiren ve bâtınen halka olan hâkimiyetini devam ettirmek için, maddî ve manevî bir ulviyete ve bir imtiyaza ihtiyacı olduğu gibi, Hàlık ile olan derece‑i münâsebet ve alâkasını göstermek için de, bir delile ihtiyacı vardır. Böyle bir delil de ancak mu'cizelerdir.
195
Sonra, Cenâb‑ı Hakk’ın emirlerine ve nehiylerine itâat ve inkıyadı te'sis ve te'min etmek için, Sâni'in azametini zihinlerde tesbit etmeye ihtiyaç vardır. Bu tesbit de, ancak akàid ile, yani ahkâm‑ı îmâniyenin tecellîsiyle olur. Îmânî hükümlerin takviye ve inkişaf ettirilmesi, ancak tekrar ile teceddüd eden ibâdetle olur.

İkincisi

İbâdet, fikirleri Sâni'‑i Hakîm’e çevirttirmek içindir. Abdin Sâni'‑i Hakîm’e olan teveccühü, itâat ve inkıyadını intac eder. İtâat ve inkıyad ise, abdi intizam‑ı ekmel altına idhal eder. Abdin intizam altına girmesiyle ve nizâma ittibâ' etmesiyle, hikmetin sırrı tahakkuk eder. Hikmet ise, kâinât sahifelerinde parlayan san'at nakışlarıyla tebârüz eder.

Üçüncüsü

İnsan, santral gibi, bütün hilkatin nizâmlarına ve fıtratın kanunlarına ve kâinâttaki nevâmis‑i İlâhiye’nin şuâlarına bir merkezdir. Binâenaleyh, insanın, o kanunlara intisab ve irtibat etmesi ve o nâmusların eteklerine yapışıp temessük etmesi lâzımdır ki, umumî cereyanı te'min etsin. Ve tabakàt‑ı âlemde deverân eden dolapların hareketlerine muhâlefetle o dolapların çarkları altında ezilmesin. Bu da ancak evâmir ve nevâhîden ibaret olan ibâdetle olur.

Dördüncüsü

Emirleri imtisal, nehiylerden ictinâb etmek sâyesinde; bir ferd, hey'et‑i ictimâiyede çok mertebelerle nisbet peydâ eder ve alâkadar olur. Bilhassa ahkâm‑ı diniye ve mesâlih‑i umumiye hususunda, bir ferd, bir nev'i hükmüne geçer. Yani, pek çok hukuklar, haysiyetler, irşadlar, ta'limler, ıslahlar gibi vazifeler, bir şahsa yüklenir. Eğer evâmiri imtisal, nevâhîden ictinâb eden o şahıs olmasa; o vazifeler tamamen pâyimal olur.

Beşincisi

İnsan, İslâmiyet sâyesinde, ibâdet sâikasıyla bütün Müslümanlara karşı sâbit bir münâsebet peydâ eder ve kavî bir irtibat ve bağlılık elde eder. Bunlar ise, sarsılmaz bir uhuvvete, hakîki bir muhabbete sebeb olur. Zâten hey'et‑i ictimâiyenin kemâline ve terakkîsine ilk ve en birinci basamaklar, uhuvvet ile muhabbettir.
196

İbâdetin Şahsî Kemâlâta Sebeb Olduğunun İzâhı

İnsan, cismen küçük, zaîf ve âciz olmakla beraber, hayvanattan addedildiği hâlde, pek yüksek bir rûhu taşıyor ve pek büyük bir isti'dâda mâliktir ve hasredilmeyecek derecede meyilleri vardır ve gayr‑ı mütenâhî emeller sâhibidir ve addedilemez fikirleri vardır ve gayr‑ı mahdûd şeheviye ve gadabiye gibi kuvveleri vardır ve öyle acâib bir yaratılışı vardır ki, sanki bütün envâ' ve âlemlere fihriste olarak yaratılmıştır.
İşte böyle bir insanın o yüksek rûhunu inbisat ettiren, ibâdettir.
İsti'dâdlarını inkişaf ettiren, ibâdettir.
Meyillerini temyiz ve tenzîh ettiren, ibâdettir.
Emellerini tahakkuk ettiren, ibâdettir. Fikirlerini tevsî' ve intizam altına alan, ibâdettir.
Şeheviye ve gadabiye kuvvelerini had altına alan, ibâdettir.
Zâhirî ve bâtınî uzuvlarını ve duygularını kirleten tabiat paslarını izâle eden, ibâdettir.
İnsanı, mukadder olan kemâlâtına yetiştiren, ibâdettir.
Abd ile Ma'bûd arasında en yüksek ve en latîf olan nisbet, ancak ibâdettir. Evet kemâlât‑ı beşeriyenin en yükseği, şu nisbet ve münâsebettir.
İhtar: İbâdetin rûhu, ihlâstır. İhlâs ise, yapılan ibâdetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir fâide ibâdete illet gösterilse, o ibâdet bâtıldır. Fâideler, hikmetler yalnız müreccih olabilirler; illet olamazlar.
Kur'ân‑ı Kerîm vaktâ ki ﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا… الخ emriyle insanları ibâdete dâvet etti; sanki lisân‑ı hâl ile: Ne için ibâdet yapalım. İlleti nedir?” diye sorulan suâli, Kur'ân‑ı Kerîm ﴿رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ… الخ cümleleriyle cevablandırmak üzere Sâni'in vücûd ve vahdetine dair bürhânları zikretmeye başladı.
197

22. Âyetin Tefsiri

Mukaddime

Ateşin, dumana olan delâleti gibi; müessirden esere yapılan istidlâle bürhân‑ı limmî denildiği gibi; dumanın ateşe olan delâleti gibi eserden müessire olan istidlâle de bürhân‑ı innî denir. Bürhân‑ı innî, şübhelerden daha sâlimdir.
Bu âyetin, Sâni'in vücûd ve vahdetine işâret eden delillerinden biri de, İnâyet Delili’dir. Bu delil; kâinâtı ve kâinâtın eczâsını ve envâ'ını ihtilâlden, ihtilâftan, dağılmaktan kurtarıp bütün hususatını intizam altına almakla kâinâta hayat veren nizâmdan ibarettir. Bütün maslahatların, hikmetlerin, fâidelerin, menfaatlerin menşe'i, bu nizâmdır. Menfaatlerden, maslahatlardan bahseden bütün Âyât‑ı Kur'âniye, bu nizâm üzerine yürüyor ve bu nizâmın tecellîsine mazhardır. Binâenaleyh, bütün mesâlihin, fevâidin ve menâfi'in merci'i olan ve kâinâta hayat veren bir nizâm, elbette ve elbette bir Nâzımın vücûduna delâlet ettiği gibi, o Nâzımın kasd ve hikmetine de delâlet etmekle, kör tesâdüfün vehimlerini nefyeder.
Ey insan! Eğer senin fikrin, nazarın şu yüksek nizâmı bulmaktan âciz ise ve istikrâ'‑i tâmm ile, yani umumî bir araştırma ile de o nizâmı elde etmeye kàdir değilsen, insanların telâhuk‑u efkâr denilen fikirlerinin birleşmesinden doğan ve nev'‑i beşerin havâssı (duyguları) hükmünde olan fünûn ile kâinâta bak ve sahifelerini oku ki, akılları hayrette bırakan o yüksek nizâmı göresin.
Evet, kâinâtın herbir nev'ine dair bir fen teşekkül etmiş veya etmektedir. Fen ise kavâid‑i külliyeden ibarettir. Kaidenin külliyeti ise, nizâmın yüksekliğine ve güzelliğine delâlet eder. Zîra nizâmı olmayanın, külliyeti olamaz.
198
Meselâ, Her âlimin başında beyaz bir amâme var.” Külliyetle söylenilen şu hüküm, ulemâ nev'inde intizamın bulunmasına bakar. Öyle ise, umumî bir teftiş neticesinde fünûn‑u kevniyeden herbirisi, kaidelerinin külliyeti ile kâinâtta yüksek bir nizâmın bulunmasına bir delildir. Ve herbir fen nurlu bir bürhân olup, mevcûdâtın silsilelerinde salkımlar gibi asılıp sallanan maslahat semerelerini ve ahvâlin değişmesinde gizli olan fâideleri göstermekle Sâni'in kasd ve hikmetini ilân ediyorlar. Âdeta vehim şeytanlarını tardetmek için herbir fen, birer necm‑i sâkıbdır. Yani, bâtıl vehimleri delip yakan birer yıldızdırlar.
Ey arkadaş! O nizâmı bulmak için umum kâinâtı araştırmaktansa, şu misâle dikkat et, matlûbun hâsıl olur:
Göz ile görünmeyen bir mikrop, bir hayvancık, küçüklüğüyle beraber pek ince ve garîb bir makine‑i İlâhiye’yi hâvîdir. O makine mümkinâttan olduğundan, vücûd ve ademi, mütesâvîdir. İlletsiz vücûda gelmesi muhâldir. O makinenin bir illetten vücûda geldiği zarûrîdir. O illet ise, esbâb‑ı tabîiye değildir. Çünkü o makinedeki ince nizâm, bir ilim ve şuûrun eseridir. Esbâb‑ı tabîiye ise, ilimsiz, şuûrsuz, câmid şeylerdir. Akılları hayrette bırakan o ince makinenin esbâb‑ı tabîiyeden neş'et ettiğini iddia eden adam, esbâbın herbir zerresine Eflâtun’un şuûrunu, Calinos’un hikmetini i'tâ etmekle beraber; o zerrât arasında bir muhâberenin de mevcûd olmasını i'tikàd etmelidir. Bu ise, öyle bir safsata ve öyle bir hurâfedir ki, meşhûr Sofestâiyi bile utandırıyor.
199
Maahazâ, esbâb‑ı maddiyede esâs ittihàz edilen kuvve‑i câzibe ile kuvve‑i dâfianın, inkısama kàbiliyeti olmayan bir cüz'de birlikte ictimâ'ları iltizam edilmiştir. Hâlbuki bunlar birbirlerine zıt olduklarından, ictimâ'ları câiz değildir.
Fakat, câzibe ve dâfia kanunlarından maksad âdâtullâh ile tâbir edilen kavânîn‑i İlâhiye ise ve tabiatla tesmiye edilen şerîat‑ı fıtriye ise, câizdir. Lâkin, kanunluktan tabiata, vücûd‑u zihnîden vücûd‑u haricîye, umûr‑u itibariyeden umûr‑u hakîkiyeye, âlet olmaktan müessir olmaya çıkmamak şartıyla makbûldür. Aksi takdirde câiz değildir.
Ey arkadaş! Misâl olarak gösterdiğim o küçük hurdebînî hayvancığın yani mikrobun büyük fabrikasındaki nizâm ve intizamı aklın ile gördüğün takdirde başını kaldır, kâinâta bak! Emin ol ki, kâinâtın vuzûh ve zuhûru nisbetinde o yüksek nizâmı, kâinâtın sahifelerinde pek zâhir ve okunaklı bir şekilde görüp okuyacaksın.
Ey arkadaş! Kâinâtın sahifelerinde Delilü'l‑İnâye ile anılan nizâma ait âyetleri okuyamadı isen sıfat‑ı kelâmdan gelen Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın âyetlerine bak ki; insanları tefekküre dâvet eden bütün âyetleri, şu Delilü'l‑İnâye’yi tavsiye ediyorlar. Ve ni'metleri ve fâideleri sayan âyetler dahi, Delilü'l‑İnâye denilen o yüksek nizâmın semerelerinden bahsediyorlar. Ezcümle; bahsinde bulunduğumuz şu âyet﴿اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءًۖ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْۚcümleleriyle, o nizâmın fâidelerini ve ni'metlerini koparıp insanlara veriyorlar.
200

Delil‑i İhtirâî

Mezkûr âyetin Sâni'in vücûd ve vahdetine işâret eden delillerinden biri de ﴿اَلَّذ۪ي خَلَقَكُمْ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ cümlesiyle işâret ettiği Delil‑i İhtirâîdir. Delil‑i İhtirâînin hülâsası şöyle izâh edilebilir:
Cenâb‑ı Hak, hususî eserlerine menşe' ve kendisine lâyık kemâlâtına me'haz olmak üzere her ferde ve her nev'e hàs ve müstakil bir vücûd vermiştir. Ezel cihetine sonsuz olarak uzanıp giden hiçbir nev'i yoktur. Çünkü bütün envâ', imkândan vücûb dâiresine çıkmamışlardır. Ve teselsülün de bâtıl olduğu meydândadır. Ve âlemde görünen şu tağayyür ve tebeddül ile bir kısım eşyanın hudûsu, yani yeni vücûda geldiği de göz ile görünüyor. Bir kısmının da hudûsu, zarûret‑i akliye ile sâbittir. Demek, hiçbir şeyin ezeliyeti cihetine gidilemez.
Ve kezâ ilmü'l‑hayvanat ve ilmü'n‑nebâtâtta isbât edildiği gibi, envâ'ın sayısı ikiyüzbinden ziyâdedir. Bu nev'iler için birer âdem ve birer evvel‑baba lâzımdır. Bu evvel‑babaların ve âdemlerin dâire‑i vücûbda olmayıp ancak mümkinâttan olduklarına nazaran, behemehal vâsıtasız, kudret‑i İlâhiye’den vücûda geldikleri zarûrîdir. Çünkü bu nev'ilerin teselsülü, yani sonsuz uzanıp gitmeleri bâtıldır. Ve bazı nev'ilerin başka nev'ilerden husûle gelmeleri tevehhümü de bâtıldır. Çünkü, iki nev'iden doğan nev', ale'l‑ekser ya akîmdir veya nesli inkıtâ'a uğrar; tenâsül ile bir silsilenin başı olamaz.
Hülâsa: Beşeriyet ve sâir hayvanatın teşkil ettikleri silsilelerin mebde'i, en başta bir babada kesildiği gibi, en nihâyeti de son bir oğulda kesilip bitecektir.
201
Evet; şuûrsuz, ihtiyarsız, câmid, basit olan esbâb‑ı tabîiyenin bütün akılları hayrette bırakan o envâ' silsilelerinin icâdına kàbiliyeti olduğu dâire‑i imkândan hariçtir. Ve kezâ, kudret mu'cizelerinden birer nakş‑ı garîb ve birer san'at‑ı acîb taşıyan o envâ'ın ihtiva ettikleri efrâdın da, ihtirâ' ve yaratılışlarını o esbâba isnâd etmek, yalnız bir muhâlin değil, muhâlâtın en hurâfesidir.
Binâenaleyh, o silsileleri teşkil eden envâ' ile efrâd, hudûs ve imkân lisânıyla, Hàlıklarının vücûb‑u vücûduna kat'î bir şehâdetle şehâdet ediyorlar.
S Bütün silsilelerin Hàlık’ın vücûb‑u vücûduna kat'î şehâdetleri göz önünde olduğu hâlde, bazı insanların madde ile maddenin hareketinin ezeliyeti cihetine zâhib olmakla dalâlete düştüklerinin esbâbı nedendir?
C Kasd ve dikkatle değil, sathî ve dikkatsiz bir nazarla, muhâl ve bâtıla, mümkün nazarıyla bakılabilir. Meselâ: Bir bayram akşamı, gökte ay ve hilâli arayanlar içinde ihtiyar bir zât da bulunur. Bu zât, gökteki hilâli görmek için bütün kasd ve dikkatiyle nazarını göğe tevcîh edip hilâli araştırmakla meşgul iken, gözünün kirpiklerinden uzanan ve gözünün hadekası üzerine eğilen beyaz bir kıl nasılsa gözüne ilişir. O zât, derhâl: Hilâli gördüm!” der, İşte bu gördüğüm Ay’dır!” diye hükmeder.
İşte sathî ve dikkatsiz nazarlar bu gibi hatâlara düştükleri gibi; yüksek bir cevhere ve mükerrem bir mâhiyete mâlik olan insan, kasdı ve dikkati ile dâima hak ve hakikati ararken, bazen sathî ve dikkatsiz bir nazarla bâtıla bakar. O bâtıl da; ihtiyarsız, talebsiz, dâvetsiz fikrine gelir. Fikri de, çâr‑nâçâr alır saklar; yavaş yavaş kabûl ve tasdikine de mazhar olur. Fakat onun o bâtılı kabûl ve tasdiki, bütün hikmetlerin merci'i olan nizâm‑ı âlemden gaflet etmesinden ve madde ile hareketinin ezeliyete zıt olduğuna körlük gösterdiğinden ileri gelmiştir ki, şu garîb nakışları ve acîb san'at eserlerini esbâb‑ı câmideye isnâd etmek mecburiyetiyle o dalâletlere düşmüşlerdir.
202
Hüseyin‑i Cisrî’nin dediği gibi, âsâr‑ı medeniyetle müzeyyen ve bütün zînetlere müştemil bir eve giren bir adam; ev sâhibini göremediğinden, o zîneti, o esâsâtı, tesâdüfe ve tabiata isnâd etmeye mecbur olmuştur.
Kezâlik, nizâm‑ı âlemdeki bütün hikmetlerin, fâidelerin tam bir ihtiyara ve şâmil bir ilme ve kâmil bir kudrete yaptıkları şehâdetten gaflet eden gâfiller, sathî nazarlarınca, te'sir‑i hakîkiyi esbâb‑ı câmideye vermeye mecbur kalmışlardır.
Ey arkadaş! Cenâb‑ı Hakk’ın pek ince âsâr‑ı san'atından ve pek yüksek acâib‑i kudretinden sarf‑ı nazar ederek yalnız tabiat denilen şu âsâr ve esbâbdan en zâhir olan in'ikâs ve irtisam keyfiyetine bak. Meselâ, bir aynayı semâya karşı tuttuğun zaman; semâyı, irtifaıyla, nakışlarıyla, yıldızlarıyla celbedip aynada in'ikâs ve irtisam ettiren illet‑i müessirenin, aynanın yüzündeki hâsiyet olduğuna kanâat hâsıl edebilir misin? Hâşâ! Veyâhut hakikatte bir emr‑i vehmîden ibaret olan câzibe‑i umumiyenin, arz ile yıldızları şu boşlukta muntazam tahrîk ve tedbirine illet‑i müessire olarak telâkki ve kabûl edebilir misin? Hâşâ! Bunlar ancak şart ve sebeb olabilirler, illet‑i müessire olamazlar.
Hülâsa: İnsan sathî ve gayr‑ı kasdî bir nazarla bâtıl ve muhâl bir şeye baktığı zaman, hakîki illetini bulamadığı takdirde, çâr‑nâçâr sıhhatine veya inkârına kàil olmakla kabûl etmesi ihtimali vardır. Fakat, tâlib ve müşteri sıfatıyla kasden ve bizzat dikkatle bakacak olursa, onların hikemiyât dedikleri o bâtıl mes'elelerden hiçbirisini de kabûl etmez. Ancak, bütün siyâsîlerin hikmetini ve hükemânın akıllarını zerrelerde farzetmekle eblehâne kabûl eder.
203
S Onların dâima iftiharla bahsettikleri tabiat, nevâmis ve kuvâ nedir ki, kendilerini onlarla iknâa çalışıyorlar?
C Tabiat dedikleri şey, bir matbaadır, tâbi' (طَابِع) değildir. Tâbi', ancak kudrettir. Kanundur, kuvvet değildir. Kuvvet, ancak kudrettedir. Yâhut, nasıl ki bildiğimiz Şerîat, insanlardan sudûr eden ef'âl‑i ihtiyariyeyi bir nizâm ve bir intizam altına alıp tahdid eden kaidelerin hülâsasıdır veya devletin işlerini tanzim eden nizâmların, düsturların, kanunların mecmuasıdır; kezâlik, tabiat denilen şey de, âlem‑i şehâdetin uzuvlarından ve eczâlarından sudûr eden ef'âl arasında bir nizâm ve bir intizamı îka' eden İlâhî bir şerîat‑ı fıtriyedir. Binâenaleyh, Şerîat ile devlet nizâmı, ma'kul ve itibarî emirlerden oldukları gibi, tabiat dahi itibarî bir emir olup, hilkatte yani yaratılışta cârî olan âdetullâh”tan ibarettir.
Amma tabiatın bir mevcûd‑u haricî olduğunu tevehhüm etmek, bir fırka askerin, idman ve ta'lim esnâsında yaptıkları o muntazam hareketlerini gören bir vahşînin; Aralarındaki o nizâmı idare edip birbiriyle bağlayan ip gibi bir şey mevcûddur.” diye vahşîce ettiği vehme benzer. Binâenaleyh, vicdânı ve aklı vahşî olan bir adam, sathî ve tebeî bir nazarla devam ve istimrarını muhâfaza eden tabiatın müessir bir mevcûd‑u haricî olduğuna ihtimal verebilir.
Hülâsa: Tabiat, Allah’ın san'atı ve şerîat‑ı fıtriyesidir. Nevâmis ise, onun mes'eleleridir. Kuvâ dahi, o mes'elelerin hükümleridir.

Tevhid’e Geçiyoruz

Kur'ân‑ı Kerîm, Sâni'in vahdetine dair delillerden hiçbir şey terketmemiştir. Bilhassa: Arz ve semâda Allah’tan başka ilâhlar olmuş olsa idiler, şu görünen intizam fesâda uğrardı.” mânâsında olan ﴿لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا âyetinin tazammun ettiği Bürhânü't‑Temânü' Sâni'in vâhid ve müstakil olduğuna kâfî bir delildir. Ve istiklâliyet, Ulûhiyetin zâtî bir hàssası ve zarûrî bir lâzımı olduğuna nurlu bir bürhândır.
204
Ey arkadaş! Bahsinde bulunduğumuz âyetin evvelinde bulunan اُعْبُدُوا emri, İbn‑i Abbâs’ın tefsirine nazaran, insanları Tevhid’e dâvet eden bir emirdir. Ve aynı zamanda bu âyet, hey'et‑i mecmuasıyla tevhid’e işâret eden pek latîf ve güzel bir bürhânı tazammun etmiştir. Şöyle ki:
Nev'‑i beşer ile sâir hayvanatın medâr‑ı maîşetleri olan semerâtın tevlîdi için, arz ile semâ arasındaki muâvenet ve münâsebetleri ve âsâr‑ı âlemin birbirine müşâbehetleri ve etraf‑ı âlemin birbiriyle kucaklaşmaları ve birbirinin elini tutup ihtiyaçlarını te'min etmeleri ve yekdiğerinin suâline cevab verip yardımına koşmaları ve tamamıyla bir nokta‑i vâhideye bakmaları ve bir nizâm‑ı vâhidin mihveri üstünde hareket etmeleri gibi hâlleri hâvî olan böyle garîb bir makine, sâhib ve Sâni'inin bir olduğunu kat'î bir şehâdetle ilân etmekle, Herbir şeyde, Sâni'in vahdetine delâlet eden bir âyet ve bir alâmet vardır.” mânâsında olan şu beyitle tanîn‑endâz oluyorlar:
وَف۪ي كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ
205
Ey arkadaş! Sâni'‑i Zülcelâl, Vâhid ve Vâcibü'l‑Vücûd olduğu gibi, bütün sıfât‑ı kemâliye ile de muttasıftır. Zîra âlemde ve masnûâtta bulunan kemâlât tamamıyla Sâni'in kemâlinden tecellî eden gölgeden muktebestir. Öyle ise, Sâni'de bulunan cemâl, kemâl, hüsün; umum kâinâtta bulunan umum cemâllerden, kemâllerden, hüsünlerden gayr‑ı mütenâhî derecelerle yüksektir. Zîra ihsân, in'âm edenin servetinden doğar ve servetine delildir. İcâd, icâd edenin vücûduna delâlet eder. İcâb, mûcibin vücûbuna bürhândır. Verilen hüsün, verenin hüsnüne delildir.
Ve kezâ Sâni'‑i Zülcelâl, bütün nevâkıstan pâk ve münezzehtir. Çünkü noksaniyet, maddiyâtın mâhiyetlerindeki isti'dâdın kılletinden ileri gelir. Hâlbuki Cenâb‑ı Hak, maddiyâttan değildir.
Ve kezâ Sâni'‑i Kadîm-i Ezelî, kâinâtın ihtiva ettiği eşyanın cismiyet, cihetiyet, tağayyür, temekkün gibi istilzam ettikleri levâzım ve evsâftan berî ve münezzehtir. Kur'ân‑ı Kerîm, şu iki hakikate Allah’a misil yapmayın!” mânâsında olan ﴿فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا âyetiyle işâret etmiştir.

Delil‑i İmkânî

Bu âyetin, Sâni'in vücûduna işâret eden delillerinden birisi de Delil‑i İmkânîdir ki, ﴿وَاللّٰهُ الْغَنِيُّ وَاَنْتُمُ الْفُقَرَٓاءُ âyetiyle işâret edilmiştir.
206
Bu delilin hülâsası:
Kâinâtın ihtiva ettiği zerrelerden herbirisinin gerek zâtında, gerek sıfâtında, gerek ahvâlinde ve gerek vücûdunda gayr‑ı mütenâhî imkânlar, ihtimaller, müşkülâtlar, yollar, kanunlar varken; birdenbire o zerre, gayr‑ı mütenâhî yollardan muayyen bir yola sülûk eder. Ve gayr‑ı mahdûd hâllerden, bir vaziyete girer. Ve gayr‑ı ma'dûd sıfatlardan bir sıfatla vasıflanır. Ve doğru bir kanun üzerine mukadder bir maksada harekete başlar. Ve vazife olarak uhdesine verilen herhangi bir hikmet ve bir maslahatı derhâl intac eder ki; o hikmet ve o maslahatın husûle gelmesi, ancak o zerrenin o çeşit hareketiyle olabilir. Acaba o kadar yollar ve ihtimaller arasında o zerrenin mâcerası, lisân‑ı hâliyle, Sâni'in kasd ve hikmetine delâlet etmez mi?
İşte herbir zerre müstakillen kendi başıyla Sâni'in vücûduna delâlet ettiği gibi, küçük‑büyük herhangi bir teşekküle girerse veya hangi bir mürekkebe cüz' olursa, girdiği ve cüz' olduğu o makamlarda kazandığı nisbete göre Sâni'ine olan delâletini muhâfaza eder.
Bu Âyetin Mâkabliyle Cihet‑i İrtibatına Gelince:
Vaktâ ki Kur'ân‑ı Kerîm: Birincisi, müttakì mü'minler; ikincisi, inâdlı kâfirler; üçüncüsü, iki yüzlü münâfıklar olmak üzere insanları üç kısma ayırdı ve aralarında taksimat ve teşkilât yaptı ve herbir kısmın sıfatını ve âkıbetini beyân etti. Sonra ﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا âyetiyle her üç kısma tevcîh‑i hitâb ederek onları ibâdete emir ve dâvet etti. Demek, bu âyetin evvelki âyetlere terettübü ve onları takib etmesi; hâne ve binanın, mühendisin krokisine; amelin, ilme; Kazâ’nın, Kadere terettübü ve birbirini takib etmeleri gibidir. Evet, evvelki âyetlerde yapılan teşkilât ve taksimat kroki ve plândan sonra bu âyette ibâdet binasının yapılmasına emredilmiştir ve o âyetlerde verilen bilgi ve ma'lûmâttan sonra, bu âyette, amel ve ibâdete emredilmiştir. Ve onlarda yazılan sıfat ve istihkaklara göre, burada, emir ve nehiyler ile hükümler verilmiştir. Ve kezâ, evvelki âyetlerde insanların taksimatı, ahvâl ve sıfâtı zikredildikten sonra, makamın iktizasıyla, bu âyet onları takib etmiştir.
207
Vaktâ ki Kur'ân‑ı Kerîm, insanların her üç fırkasından bahsetti ve herbir fırkanın sıfatını ve âkıbetini söyledi; sâmi'in arzusu ve makamın iktizası üzerine, Kur'ân‑ı Kerîm gaybdan hitâba intikal ederek onlara karşı şu hitâbda bulundu. Evet, bazı adamlar hakkında gâibâne konuşanların bilâhare konuşmalarını hitâba çevirmelerinde şöylece bir nükte‑i umumiye vardır:
Meselâ, bir şahsın iyiliğinden veya fenâlığından bahsedilirken; gerek konuşanda, gerek dinleyende, ya tahsin veya tel'in için bir meyil uyanır. Sonra gitgide o meyil öyle kesb‑i şiddet eder ki, sâhibini o şahısla görüştürüp şifâhen konuşmaya kuvvetli bir arzu uyandırır. Burada sâmi'lerin o meyillerini tatmin etmekle makamın iktizası üzerine Kur'ân‑ı Kerîm, onları sâmi'lerin huzuruna götürüp kendilerine hitâb ile tevcîh‑i kelâm etmiştir.
Bu âyette, gaybdan, hitâba edilen iltifat ve intikalde hususî bir nükte de vardır ki; ibâdetle yapılan tekliften hâsıl olan meşakkat, hitâb‑ı İlâhîden neş'et eden zevk ve lezzetle karşılanır ve insanlara ağır gelmez.
Ve kezâ hitâb sûretiyle ibâdeti teklif etmek, abd ile Hàlık arasında vâsıta olmadığına işârettir.
208
Ey arkadaş! Bu âyetin cümlelerini birbiriyle nazmeden münâsebetler ise:﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا cümlesinde emir ve hitâb, geçen her üç fırkayı teşkil eden mü'min, kâfir ve münâfıkların; mâzi, hâl ve istikbâlde vücûda gelmiş veya gelecek bütün efrâdını ihtiva eden tabakalara hitâbdır.
Binâenaleyh اُعْبُدُوا vâv’ının merci'inde dâhil olan kâmil mü'minlere göre اُعْبُدُوا ibâdete devam ve sebat etmeye emirdir.
Orta derecedeki mü'minlere nazaran, ibâdetin artırılmasına emirdir.
Kâfirlere göre, ibâdetin şartı olan îmân ve tevhid ile ibâdetin yapılmasına emirdir.
Münâfıklara nazaran, ihlâsa emirdir. Binâenaleyh اُعْبُدُوا ’nun ifâde ettiği ibâdet kelimesi mükellefîne göre müşterek‑i manevî hükmündedir.
رَبَّكُمُ : Yani: Sizi terbiye eden ve büyüten O’dur. Ve sizin mürebbîniz O’dur. Öyle ise siz de, O’na ibâdet etmekle abd olunuz!”
Ey arkadaş! Vaktâ ki Kur'ân‑ı Kerîm, ibâdeti emretti. İbâdet ise üç şeyden sonra olabilir.
Birincisi: Ma'bûd’un mevcûd olmasıdır.
İkincisi: Ma'bûd’un vâhid olmasıdır.
Üçüncüsü: Ma'bûd’un ibâdete istihkakı bulunmasıdır.
Kur'ân‑ı Kerîm, o üç mukadder suâle işâret etmekle beraber; şartlarının delillerini de zikrederken, Ma'bûd’un vücûduna dair olan delilleri iki kısma ayırmıştır.
Birisi: Hariçten alınan delillerdir ki, buna âfâkî denilir.
İkincisi: İnsanların nefislerinden alınan bürhânlardır. Buna, enfüsî tesmiye edilir. Enfüsî olan kısmını da, biri nefsî diğeri usûlî olmak üzere iki kısma taksim etmiştir.
Demek, Ma'bûd’un vücûduna üç türlü delil vardır: Âfâkî, Nefsî, Usûlî.
Evvelâ, en zâhir ve en yakın olan nefsî delile اَلَّذ۪ي خَلَقَكُمْ cümlesiyle, usûlî delile de وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ cümlesiyle işâret etmiştir. Sonra, ibâdet insanların hilkat ve yaratılışına ta'lik edilmiştir.
209
İbâdetin hilkat‑i beşere terettübü iki şeyden ileri geliyor: Ya insanlar ilk yaratılışında ibâdete isti'dâdlı ve takvâya kàbiliyetli olarak yaratılmışlardır. Ve o isti'dâdı ve o kàbiliyeti onlarda gören, onların ibâdet ve takvâ vazifelerini göreceklerini kaviyen ümîd eder.
Veyâhut, insanların hilkatinden ve memur oldukları vazifeden ve teveccüh ettikleri kemâlden maksad, ibâdetin kemâli olan takvâdır.
لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ :
Şu cümle, her iki noktaya da tatbik edilebilir. Yani: İsti'dâd ve kàbiliyetinizde ekilen veya vazife ve hilkatinizden kasdedilen takvânın kuvveden fiile çıkarılması lâzımdır.”
Sonra, Kur'ân‑ı Kerîm’de Ma'bûd’un vücûduna ait âfâkî delillerin en karîbineجَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا cümlesiyle işâret edilmiştir. Ve bu işâretten, Arzın bu şekle getirilmesiyle nev'‑i beşere ve sâir hayvanata kàbil‑i süknâ olarak hazır bulundurulması, ancak Allah’ın ca'liyle (yapmasıyla) olup tabiatın ve esbâbın te'siriyle olmadığına bir remiz vardır. Çünkü te'sir‑i hakîkinin esbâba verilmesi bir nev'i şirktir.
وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءً cümlesiyle, Sâni'in vücûduna olan âfâkî delillerden en basit ve en yükseğine işâret edilmiştir.
Sonra, mürekkebât ve mevâlidin Vücûd‑u Sâni'a vech‑i delâletlerineوَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً… الخ cümlesiyle işâret edilmiştir.
Sonra, geçen delillerin herbirisi ale'l‑infirad, yani birer birer Sâni'in vücûduna delâlet ettiği gibi, hey'et‑i mecmuası da Sâni'in vahdetine işârettir.
210
Sonra, ni'metlerin menşe'i ve menba'ı olan âlemin nizâmına işâret eden o cümlelerin sûret‑i tertibi رِزْقًا لَكُمْ ’ün delâletiyle beraber, Ma'bûd’un ibâdete müstehak olduğuna delâlet eder. Çünkü ibâdet, şükürdür. Şükür, Mün'im’e edilir; yani ni'metleri veren Zâta şükretmek vâcibdir.
Sonra رِزْقًا لَكُمْ cümlesinden, arz ve arzdan çıkan mevâlid, yani arzın semereleri insanlara hàdim oldukları gibi, insanlar da onların Sâni'ine hàdim olmaları lâzım olduğuna bir remiz vardır.
﴿فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا cümlesi ise, geçen cümlelerin herbirisiyle alâkadardır. Yani: Rabbinize ibâdet yaptığınızda şerîk yapmayınız. Zîra Rabbiniz, ancak Allah’tır.
Sizi, nev'iniz ile beraber halkeden O’dur.
Ve Arzı, size mesken olarak hazırlayan O’dur.
Semâyı, sizin binanıza dam olarak yaratan O’dur.
Ve sizin rızık maîşetinizi tedârik için suları gönderen O’dur. Hülâsa, bütün ni'metler O’nundur; öyle ise bütün şükürler ve ibâdetler de ancak O’nadır.
Arkadaş! Bu âyetin tazammun ettiği cümlelerin keyfiyet ve nüktelerine gelelim.
Evvelâ: Kur'ân‑ı Kerîm’de kesretle zikredilen يَٓا اَيُّهَا ile edilen hitâb ve nidâ, üç vecihle ve üç edatla te'kid edilmiştir. Birisi, îkazı ifâde eden ve îkaz için kullanılan يَا harfidir.
İkincisi, alâmetleri aramakla bir şeyi bulmak için kullanılan اَيُّ kelimesidir ki, Türkçede hangi kelimesiyle tercüme edilir.
Üçüncüsü, gafletten ayıltmak için kullanılan هَا harfidir.
Bu te'kidlerden anlaşılır ki, burada şu tarz ile yapılan nidâ ve hitâb, çok fâidelere ve nüktelere işârettir. Ezcümle:
211
Birincisi: İnsanlara ibâdetlerin teklifinden hâsıl olan meşakkatin, hitâb‑ı İlâhîye mazhariyetten neş'et eden zevk ve lezzetle tahfif edilmesidir.
İkincisi: İnsanın gâibâne olan aşağı mertebesinden, huzurun yüksek makamına çıkması ancak ibâdet vâsıtasıyla olduğuna işârettir.
Üçüncüsü: Muhâtabın üç cihetten ibâdete mükellef olduğuna işârettir. Kalbiyle teslîm ve inkıyada, aklıyla îmân ve tevhide, kalıbıyla amel ve ibâdete mükelleftir.
Dördüncüsü: Muhâtabın mü'min, kâfir, münâfık olmak üzere üç kısma ayrılmış olduğuna işârettir.
Beşincisi: İnsanların; yüksek, orta, avâm tabakalarına, hitâbın şâmil olduğuna işârettir.
Altıncısı: İnsanlar arasında yapılan nidâ ve hitâblarda âdet edinmiş olan şeylere işârettir ki; insan, evvelâ gördüğü adamı çağırır ve durdurur, sonra kim olduğunu anlamak için alâmetlerine dikkat eder, sonra, maksadını anlatır.
Hülâsa: Mezkûr hitâb, geçen üç cihetten te'kid edilmiş şu nüktelere işârettir.
يَا ile nidâ edilen insanlar; gâfil, gâib, hazır, câhil, meşgul, dost, düşman gibi çok muhtelif tabakalara şâmildir. Bu muhtelif tabakalara göre يَا ’nın ifâdesi değişir.
Meselâ, gâfile karşı, tenbihi ifâde eder; gâibe, ihzarı; câhile, ta'rifi; dosta, teşviki; düşmana, tevbih ve takri'i gibi her tabakaya münâsib bir ifâdesi vardır.
Sonra makam, kurbu iktiza ettiği hâlde, uzaklara mahsûs olan يَا edatının kullanılması birkaç nükteye işârettir.
1. Teklif edilen emânet ve ibâdetin pek büyük bir yük olduğuna,
2. Derece‑i ubûdiyetin, mertebe‑i Ulûhiyetten pek uzak olduğuna,
212
3. Mükelleflerin, zaman ve mekânca hitâbın vakit ve mahallinden ırak bulunduğuna,
4. İnsanların derece‑i gafletlerine işârettir.
Muzafun‑ileyhsiz zikredildiğinden umumî bir tevessümü ifâde eden اَيُّ kelimesi; hitâbın umum kâinâta şâmil olup, yalnız farz‑ı kifâye sûretiyle haml‑i emânete ve ibâdete insanların tahsîs edilmiş olduklarına işârettir. Öyle ise ibâdette insanların kusurları umum kâinâta tecâvüzdür.
Sonra, اَيُّ kelimesinde bir icmâl ve bir ibham vardır; çünkü izafesiz zikredilmiştir. Onun o ibham ve icmâli, نَاسْ kelimesiyle izâle ve tafsîl edildiğinden, aralarında bir icmâl ve tafsîl cezâleti meydâna gelmiştir.
هَا : اَيُّ ’nün muzafun‑ileyhine ivaz olmakla beraber, يَا edatıyla çağırılanları tenbih içindir.
نَاسْ aslında nisyandan alınmış bir ism‑i fâildir; vasfiyet‑i asliyesi mülâhazasıyla insanlara bir itâba işârettir. Yani: Ey insanlar! Niçin mîsâk‑ı ezelîyi unuttunuz!‥Fakat bir cihetten de insanlara bir mazeret yolunu gösteriyor. Yani: Sizin o mîsâkı terketmeniz, amden değil; belki sehiv ve nisyandan ileri gelmiştir.
213
اُعْبُدُوا nidâya cevaptır. Mü'min, kâfir, münâfık olan geçen tabakalar nidâ ile çağırıldıklarından اُعْبُدُوا emri; devam, itâat, ihlâs, tevhid gibi her tabakaya münâsib bir mânâyı ifâde eder.
رَبَّكُمُ : Rab ünvânı اُعْبُدُوا ile teklif edilen ibâdete bir illet ve bir sebebe işârettir. Yani: Sizin terbiyeniz Rabbinizin elinde olduğundan, dâima O’na muhtaçsınız. Ve terbiyenize lâzım olan bütün levâzımatı veren O’dur. O’nun, o ni'metlerine şükür lâzımdır. Şükür ise ancak ibâdettir.
اَلَّذ۪ي خَلَقَكُمْ : اَلَّذ۪ي esmâ‑i mübhemeden olduğu için, merci' ve medlûlü ancak sıla denilen dâhil olduğu cümle ile ma'lûm olur. Meselâ;
اَلَّذ۪ي جَاءَكَ denildiği zaman, gelen adamın yalnız sana gelmekle ma'lûmiyeti var, başka cihetten ma'lûmiyeti yoktur. Binâenaleyh, burada رَبَّkelimesinin اَلَّذ۪ي ile vasıflandırılması Cenâb‑ı Hakk’ın mârifeti, hakikatiyle olmayıp ancak ef'âl ve âsârıyla olduğuna işârettir.
İcâd, inşâ veya başka bir kelimeye tercihen yaratılışın güzel şeklini ifâde eden خَلَقَ tâbiri, insanlardaki isti'dâdın sedâd ve istikametçe ibâdete elverişli olduğuna işârettir.
Ve kezâ ibâdet, yaratılışın ücreti ve neticesidir. Bu itibarla sevâb, ibâdetin ücreti olmayıp, ancak Cenâb‑ı Hakk’ın kereminden olduğuna işârettir.
214
وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ : Merci' ve medlûlünün adem‑i ma'lûmiyetine delâlet eden اَلَّذ۪ينَ evvelki insanların ölüm ile mahvolup gittiklerine ve onların ahvâlini bildirecek bir bilgi olmadığına ve yalnız sizin gibi bir kısım mahlûklar onların yerlerine gelmekle, o mahvolan insanların ta'rifleri mümkün olduğuna işârettir.
لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ : لَعَلَّ kelimesi, ümîd ve recâyı ifâde ediyor. Fakat bu mânâ hakikatiyle Cenâb‑ı Hak hakkında isti'mâl edilemez. Binâenaleyh, ya mecâzen isti'mâl edilecektir veya muhâtablara veyâhut sâmi' ve müşâhidlere isnâd edilecektir.
Mânâ‑yı mecâzıyla Cenâb‑ı Hak hakkında isnâd edilmesi şöyle tasvir edilir:
Nasıl ki bir insan, bir için bir adamı techiz ettiği zaman, o işin o adamdan yapılmasını ümîd eder. Kezâlik bilâ‑teşbih Cenâb‑ı Hak, insanlara; kemâl için bir isti'dâd, teklif için bir kàbiliyet ve bir ihtiyar vermiştir. Bu itibarla Cenâb‑ı Hak, insanlardan o işlerin yapılmasını intizar etmektedir, denilebilir. Bu teşbih ve istiârede, hilkat‑i beşerdeki hikmetin takvâ olduğuna
ve ibâdetin de neticesi takvâ olduğuna
ve takvânın da en büyük mertebe olduğuna işâret vardır.
Recâ mânâsının muhâtablara atfedilmesi şöyle izâh edilir:
Ey muhâtab olan insanlar! Havf ve recâ ortasında bulunmakla, takvâyı recâ ederek Rabbinize ibâdet ediniz. Bu itibarla insan, ibâdetine i'timâd etmemelidir ve dâima ibâdetinin artmasına çalışmalıdır.
Recâ mânâsı, sâmi' ve müşâhidlere göre olursa şöyle te'vil edilecektir:
Ey müşâhidler! Arslanın pençesini gören adam, o pençenin iktizası olan parçalamayı arslandan ümîd ve recâ ettiği gibi; siz de, insanları ibâdet techizâtıyla mücehhez olduklarını gördüğünüzden, onlardan takvâyı recâ ve intizar edebilirsiniz. Ve kezâ, ibâdetin fıtrî bir iktiza neticesi olduğuna işârettir.
215
تَتَّقُونَ : Takvâ, tabakàt‑ı mezkûrenin ibâdetlerine terettüb ettiğinden, takvânın bütün kısımlarına, mertebelerine de şâmildir. Meselâ: Şirkten takvâ; kebâirden, mâsivâullâhtan kalbini hıfzetmekle takvâ; ikàbdan ictinâb etmekle takvâ; gadabdan tahaffuz etmekle takvâ Demek تَتَّقُونَ kelimesi bu gibi mertebeleri tazammun eder.
Ve kezâ, ibâdetin ancak ihlâs ile ibâdet olduğuna ve ibâdetin mahzan vesile olmayıp maksûd‑u bizzat olduğuna ve ibâdetin sevâb ve ikàb için yapılmaması lüzumuna işârettir.
﴿اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءً :
Kur'ân‑ı Kerîm, bu cümle ile beyân ettiği kudret‑i İlâhiye’nin azametiyle insanları ibâdete teşvik edip heyecana getiriyor. Şöyle ki:
Ey insanlar! Arz ve semâyı sizlere mutî' ve hizmetkâr yapan Zât, yaptığı şu iyiliğe karşı ibâdete müstehaktır; ibâdetini ediniz!
Ve kezâ, insanların faziletine ve yüksek bir kıymete mâlik olduğuna ve indallâh mükerrem bulunduğuna bir îmâdır. Sanki beşere emrediyor:
Ey beşer! Yüksek ve alçak bütün ecrâmı sizin istifadenize tahsîs etmekle sizlere bu kadar i'zâz ve ikramlarda bulunan Cenâb‑ı Hakk’a ibâdet ediniz ve sizlere yaptığı kerâmete karşı liyâkatinizi izhâr ediniz!
Ve kezâ esbâb ve tabiata te'sirin verilmesini reddediyor. Şöyle ki:
Ey insan! Şu gördüğünüz yerler, gökler; sıfatlarıyla beraber, bir Hàlık’ın halkıyla, kasdıyla, tahsîsiyle ve bir Nâzımın nazmıyla husûle gelip bu intizamı bulmuşlardır. Kör tabiatın, bu kadar büyük şeylerde yeri olmadığı gibi en küçük şeylerde de yeri yoktur.
216
Ve kezâ, sıfatlar da mümkinâttan oldukları cihetle, Sâni'a delâlet ettiklerine işârettir. Zîra cisimleri teşkil eden zerreler, büyüklük‑küçüklük, çirkinlik‑güzellik gibi gayr‑ı mütenâhî ahvâl ve keyfiyetleri kabûl etmekte müsâvîdirler. Yani bir zerrenin, bin keyfiyeti kabûl etmeye kàbiliyeti vardır ve bir hâlet, binlerce zerrelere hâl olabilir. Binâenaleyh, güzellik gibi bir sıfat, binlerce zerrelere ve dolayısıyla cisimlere sıfat olabildiği hâlde, o kadar imkânât ve ihtimaller içinde muayyen bir cisme ta'yin edildiği zaman; herhalde bir kasd ile, bir hikmet altında, bir zâtın irâde ve tahsîsiyle, binlerce cisimler arasında o cisim, o sıfata mevsuf kılınmıştır.
لَكُمْ : Bu ل ihtisàs için değildir, ancak sebebiyeti ifâde ediyor. Yani arzın tefrişine sebeb yani vesile insandır. Bu misâfirhânedeki ziyâfet onun nâmına verildi. Fakat istifade, insanlara mahsûs ve münhasır değildir. Öyle ise insanların ihtiyacından, istifadesinden fazla kalana abes denilemez.
فِرَاشًا : Bu tâbir, garîb bir nükte‑i belâğata işârettir. Çünkü; arzın sıkletinden dolayı suya batıp kaybolması tabiatının icâbatından olduğu hâlde, Cenâb‑ı Hak, merhametiyle bir kısmını dışarıda bırakarak, insanlar için bir mesken ve ni'metlerine bir mâide, yani bir sofra olmak üzere tefriş etmiştir.
Ve kezâ فِرَاشًا tâbirinden anlaşılıyor ki; arz, bir hânenin tabanı gibi insan ve hayvanlara ferş ve bastedilmiştir. Öyle ise arzdaki nebâtât ve hayvanat, hânedeki efrâd‑ı aile ile erzâk ve sâire gibi levâzım‑ı beytiye hükmündedir.
217
Ve kezâ فِرَاشًا tâbirinden anlaşılıyor ki, arz, taş gibi katı ve sert değildir ki kàbil‑i süknâ olmasın ve su gibi mâyi de değildir ki, zirâat ve istifadeye kàbil olmasın; belki orta bir vaziyette yapılmıştır ki, hem mesken, hem mezraa olsun. Bu iki fâidenin taht‑ı te'mine alınması, elbette ve elbette bir maksad, bir hikmet ve bir nizâm ile olabilir.
وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءً : Semâ’nın, insanlara bir sakf, bir dam gibi yapılması, yıldızların o damda asılı kandiller gibi olmalarını istilzam eder ki, teşbih tamam olsun. Öyle ise gayr‑ı mütenâhî şu boşlukta dağınık bir şekilde yıldızların bulunması, akılları hayrette bırakan nizâm ve intizamlı vaziyetleri kör tesâdüfe isnâd edilemez.
S İnsan, arza nisbeten bir zerredir; arz da, kâinâta nazaran bir zerredir ve kezâ insanın bir ferdi, nev'ine nisbeten bir zerredir; nev'i de, sâir ortakları bulunan envâ' içinde bir zerre gibidir. Ve kezâ, aklın düşünebildiği gayeler, fâideler hikmet‑i ezeliye ve ilm‑i İlâhî’deki fâidelere nisbeten bir zerreden daha aşağıdır. Binâenaleyh, böyle bir âlemin insanın istifadesi için yaratılmış olduğu akla giremez?
C Evet, zâhire bakılırsa insan bir zerre hükmündedir. Fakat, insanın taşıdığı rûha, kafasına taktığı akla, kalbinde beslediği isti'dâdlara nazaran bu âlem‑i şehâdet dardır, istiâb edemez. Ancak o rûhun arzularını ve o aklın fikirlerini ve o isti'dâdların meyillerini tatmin ve te'min edecek Âlem‑i Âhirettir.
Ve kezâ, istifade hususunda müzâheme, mümânaa ve tecezzî yoktur; bir küllînin cüz'iyâtına nisbeti gibidir. Nasıl ki bir küllî, bütün cüz'iyâtında mevcûd olduğu hâlde, ne o küllîde tecezzî ve inkısam olur ve ne de cüz'iyâtında müzâheme ve müdafaa olur; küre‑i arzdan da binlerce müstefîd olsa, ne aralarında bir müzâheme olur ve ne küre‑i arzda bir noksaniyet peydâ olur. Yalnız insanın indallâh kerâmeti olduğu için, âlem‑i şehâdetin yaratılışında insan, ille‑i gâiye menzilesinde gösterilmiştir. Ve insanın hatırı için, bütün envâ'a bir umumî ziyâfet verilmiştir. Bu ise, bütün âlemin fâideleri insana münhasır olup başkalara hiçbir fâidesi yoktur demek değildir.
218
﴿وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ
İnzâlin, Cenâb‑ı Hakk’a olan isnâdından anlaşılıyor ki, yağmurun katreleri başıboş değildir; ancak bir hikmet altında ve bir mîzan‑ı kasdî ile inerler. Çünkü, o mesâfe‑i baîdeden gelmek ile beraber; rüzgâr ve hava da müsâdemelerine yardımcı olduğu hâlde, katrelerin aralarında müsâdeme olmuyor. Öyle ise o katreler başıboş olmayıp, gemleri, onları temsîl eden meleklerin elindedir.
مِنَ السَّمَٓاءِ : Semâ kelimesinin zikri geçtiğine nazaran, makam, zamîrin yeri olduğu hâlde ism‑i zâhir ile zikredilmesi, yağmurların semâ cirminden değil semâ cihetinden geldiğine işârettir. Çünkü, sebkat eden semâ kelimesinden maksad, cirm değil, cihettir.
مَٓاءً Semâdan gelen karlar, dolular, sular olduğu hâlde yalnız suların zikredilmesi, en büyük istifadeyi te'min eden, su olduğuna işârettir.
مَٓاءً kelimesinde tenkîri ifâde eden tenvin ise, yağmur suyunun acîb bir su olup, nizâmı garîb, imtizacât‑ı kimyeviyesi size mechûl olduğuna işârettir.
فَاَخْرَجَ ’deki (ف) müddet ve mühlet olmaksızın takibi ifâde eder. Buna binâen, semerâtın ihracı, yağmurun inzâli akabinde bir müddet ara vermeden husûle gelmesi lâzımdır. Hâlbuki ihrac ile inzâl arasında hayli bir zaman vardır. Öyle ise اَخْرَجَ , اَنْزَلَ ’ye atf değildir. Ancak, inzâli takib eden fiillerin silsilesi ortadan kaldırılarak o fiillerin neticesi hükmünde olan اَخْرَجَ, اَنْزَلَ ’ye atfedilmiştir. Takdir‑i kelâm şöyle olsa gerektir:
219
وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَاهْتَزَّتِ الْاَرْضُ وَرَبَتْ وَاَخْضَرَتْ وَاَنْبَتَتْ فَاَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ
Bu itibarla inzâli takib eden اِهْتَزَّتْ fiilidir. (ف) ’nin de asıl mevkii, اِهْتَزَّتْ ’dir.
بِه۪ ’deki (ب) harfi, sebebiyet ile karışık ilsâk mânâsınadır. Yani; su, semerâtın husûlüne sebeb olduğu gibi, semerâta mülsak, karışık, yapışık olduğundan da, semerâtın tarâvet ve tazeliğini muhâfazaya vesiledir.
مِنَ الثَّمَرَاتِ ’deki مِنْ beyân ile karışık ibtidâyı ifâde eder. Bu itibarla اَخْرَجَ ’ye mef'ûl olamaz, ancak sâmi'in fehmine göre ta'yin edilen mef'ûlü mukadderdir. مِنَ الثَّمَرَاتِ ise, o mef'ûle beyândır.
Takdir‑i kelâm فَاَخْرَجَ بِهِ « اَنْوَاعًا » مِنَ الثَّمَرَاتِ şeklindedir.
Nekre olarak رِزْقًا ’nın zikredilmesi, bu rızkın nereden ve ne ile husûle geldiği size mechûl olduğuna işârettir.
220
لَكُمْ ’deki (ل) ecliyet ve sebebiyet içindir. Yani: Siz, rızkın gelmesine sebebsiniz, amma istifadesi size mahsûs ve münhasır değildir ve başkalar da tebean istifadeye şerîktirler.
Ve kezâ, Cenâb‑ı Hak, sizlere ni'metlerini tahsîs ettiği gibi, sizin de şükrünüzü ona tahsîs etmeniz lâzım geldiğine işârettir.
﴿فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا : Başta bulunan (ف) geçen dört fıkraya bakıyor.
Yani: O’dur Ma'bûd, şerîk yapmayınız. O’dur Kàdir‑i Mutlak, şerîkini i'tikàd etmeyiniz. O’dur Mün'im, şükründe şerîk yapmayınız. O’dur Hàlık, başka bir hàlık tahayyül etmeyiniz.”
تَجْعَلُوا : Bu tâbirin, تَعْتَقِدُوا tâbirine tercihi, onların, Allah’a isnâd ettikleri şerîklerin ve misillerin aslı ve hakikati olmadığı için o uydurma şerîklerin i'tikàd edilecek şeyler olmadığına; ancak uydurma, ca'lî şeyler olduklarına işârettir.
لِلّٰهِ : Lafza‑i Celâl’in اَنْدَادًا üzerine takdimi, Allah’ın dâima hâzır olduğunu düşünmek lüzumuna ve nehyin menşe'i, şerîkin Allah için yapılışı olduğuna işârettir.
اَنْدَادًا : Endâd”, نِدْ Nidd”in cem'idir. Nidd ise, misil mânâsınadır. Hâlbuki, Cenâb‑ı Hakk’a yapılan misil, onun zıddı olur. Bir şey, hem zıd, hem misil olamaz; ve bir şeyin zıddı, ona misil olamaz. Öyle ise mislin bulunması, mislin muhâliyetini istilzam eder.
221
اَنْدَادًا ’in sîga‑i cem' ile zikri, müşriklerin cehâletine işârettir. Yani:
Hiçbir cihetten bir benzeri olmayan Cenâb‑ı Hakk’a nasıl bir sürü misil ve zıd yapıyorsunuz?”
Ve kezâ, bütün envâ'‑ı şirkin reddine işârettir. Yani: Ne zâtında ve ne sıfâtında ve ne ef'âlinde şerîki, şebîhi yoktur.”
Ve kezâ, vesenî, sâbiî, ehl‑i teslîs, ehl‑i tabiat gibi fırak‑ı dâllenin tevehhüm ettikleri şerîklerin tabakalarına işârettir.
İhtar: Vesenî Mezhebi’nin menşe'i; yıldızları ilâh i'tikàd etmek, hulûlü tahayyül etmek, cismiyeti tevehhüm etmek gibi gülünç şeylerdir.
﴿وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ : Bu cümle ile âyetlerin sonunda zikredilen emsâli cümleler, İslâmiyet’in menşe'i, ilim; esâsı, akıl olduğuna işâret eder. Binâenaleyh İslâmiyet’in, hakikati kabûl ve safsatalı evhâmı reddetmek, şânındandır.
تَعْلَمُونَ ’ye bir mef'ûlün terki, çok mef'ûllerin takdirine sebeb olmuştur. Demek, îcâz ve ihtisarı yapmakla itnâb ve uzatmaktan kaçar iken, daha ziyâde itnâba, tatvîle sebeb olmuştur. Yani: Allah’tan başka ma'bûd’unuz olmadığını, hàlıkınızın bulunmadığını başka bir kadîr‑i mutlak olmadığını ve mün'iminizin bulunmadığını bilirsiniz.
Kezâ bilirsiniz ki, onların uydurdukları âlihe ve esnâm, bir şeye kàdir olmayıp, onlar da mahlûk ve mec'ûl şeylerdir.
222

23‑24. Âyetlerin Tefsiri (Nübüvvet Hakkında)

Nübüvvet Hakkında
﴿وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪ۖ وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ❋ فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّت۪ي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُۚ اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَ
Gayet kısa bir meâli; yani: Abdimiz üzerine inzâl ettiğimiz Kur'ân’da bir şübheniz varsa, Kur'ânın mislinden bir sûre yapınız; hem de, Allah’tan başka, işlerinizde kendilerine müracaat ettiğiniz şühedâ ve muînlerinizi de çağırınız, yardım etsinler. Eğer sözünüzde sâdık iseniz hepiniz beraber çalışınız, Kur'ânın mislinden bir sûre getiriniz. Eğer bir misil getiremediğiniz takdirde zâten getiremezsiniz ya öyle bir ateşten sakınınız ki; odunu, insanlar ile taşlardır.”

Mukaddime

Kitabın evvelinde beyân edildiği gibi Kur'ân‑ı Kerîm’in takib ettiği esâs maksad dörttür. Birinci maksadı olan Tevhid, evvelki âyetle beyân edilmiştir. Bu âyetle de, ikinci maksad olan Nübüvvet beyân ve izâh edilmiştir. Yalnız bir şey var ki, bu âyet, Nübüvvet‑i Muhammediye’nin (A.S.M.) isbâtı hakkındadır; nübüvvet‑i mutlaka hakkında değildir. Hâlbuki maksad, mutlak nübüvvettir. Fakat küllî, cüz'îde dâhildir. Cüz'înin isbâtıyla küllî de isbât edilmiş olur. Bu âyet, Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nübüvvetini, en büyük mu'cizesi olan i'câz‑ı Kur'ân’dan bahisle isbât ediyor.
O Zâtın (A.S.M.) nübüvvetine dair delâil başka risalelerimizde beyân edilmiştir. Burada, yalnız bir kısmını hülâsaten Yedi Mes'ele zımnında beyân edeceğiz.
223

Birinci Mes'ele

Enbiyâ‑i sâlifînde nübüvvete medâr ve esâs tutulan noktalar ve onların ümmetleriyle olan muâmeleleri hakkında yalnız zaman ve mekânın te'siriyle bazı hususat müstesnâ olmak şartıyla yapılacak tam bir teftiş ve kontrol neticesinde; Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’da daha ekmel, daha yükseği bulunmakta olduğu tahakkuk eder.