2. Âyetin Tefsiri
﴿ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ﴾
Arkadaş! Kelâmların hüsnünü artıran ve güzelliğini fazlaca parlatan belâğatın esâslarından biri de şudur ki: Bir havuzu doldurmak için etrafından süzülen sular gibi, belîğ kelâmlarda da zikredilen kelimelerin, kayıtların, hey'etlerin tamamen o kelâmın takib ettiği esâs maksada nâzır olmakla onun takviyesine hizmet etmeleri, belâğat mezhebinde lâzımdır.
Birinci Misâl:﴿وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ﴾ olan âyet‑i kerîme, nazar‑ı dikkate alınırsa görülür ki; bu kelâmdaki maksad ve esâs, “pek az bir azâb ile fazla korkutmak”tır. Ve bu kelâmda olan mezkûr kelimeler ve kayıtlar, tamamen o maksadı takviye için çalışıyorlar.
Ezcümle; şek ve ihtimali ifâde eden اِنْ şartiye olup, azâbın azlığına ve ehemmiyetsizliğine işârettir.
Ve kezâ مَسَّ kelimesi, azâbın şedîd olmadığına işârettir.
Ve kezâ نَفْحَةٌ sîgasıyla ve tenviniyle azâbın ehemmiyetsizliğine îmâdır.
61
Ve kezâ teb'îzi ifâde eden مِنْ ve şiddeti gösteren نَكَالْ kelimesine bedel, hìffeti îmâ eden عَذَابِ kelimesi ve رَبِّ kelimesinden îmâ edilen şefkat; hepsi de azâbın kıllet ve ehemmiyetsizliğine işâret etmekle şu şiiri, lisân‑ı hâlleriyle temessül ediyorlar.
عِبَارَاتُنَا شَتّٰى وَحُسْنُكَ وَاحِدٌ ❋ وَكُلٌّ اِلٰى ذَاكَ الْجَمَالِ يُش۪يرُ
Yani: “İbarelerimiz ayrı ayrı ise de, hüsnün birdir. Hepsi de o hüsne işâret ediyorlar.”
İkinci Misâl:﴿الٓمٓۚ ❋ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ﴾ olan âyet‑i kerîmedir. Bu âyette maksad‑ı esâs “Kur'ânın yüksekliğini göstermek”tir. Ve bu maksadı takviye eden ﴿الٓمٓ ‑ ذٰلِكَ - اَلْكِتَابُ - لَا رَيْبَ ف۪يهِ﴾ kayıtlarıdır. Evet bu kayıtlar, istinâd ettikleri pek ince ve gizli delillerine işâret etmekle beraber, o maksadın takviyesine koşuyorlar.
Ezcümle: ﴿الٓمٓ﴾ kasem olduğu cihetle, Kur'ânın azametine ve altında müstetir, gizli o mezkûr letâif cihetiyle de da'vânın isbâtına işâret eder.
62
Ve kezâ, ذٰلِكَ zât ile sıfatı gösteren bir işâret olması itibariyle hem Kur'ânın azametine, hem azameti isbât eden sıfât‑ı kemâliyeye işâret eder.
Ve kezâ, ذٰلِكَ işâret‑i hissiyeye mahsûs iken, işâret‑i akliyede kullanılması, ta'zîm ve ehemmiyeti ifâde ettiği gibi, ma'kul olan Kur'ânı, mahsûs sûretinde göstermesi, Kur'ânı, ezhân ve enzârın nazar‑ı dikkatine arzetmekle tesettürü icâb eden hile, za'fiyet ve sâir çirkin şeylerden münezzeh olduğunu izhâr ve itiraf ettirmektir.
Ve kezâ ذٰلِكَ ’nin ل vâsıtasıyla ifâde ettiği bu'd, Kur'ânın kemâline delâlet eden ulüvv‑ü rütbesine işârettir.
Ve kezâ اَلْكِتَابُ ’daki اَلْ hasr‑ı örfîyi ifâde ettiğinden, Kur'ânın azametine ve başka kitapların mehâsinini cem'etmekle onların fevkınde olduğuna işârettir.
Ve kezâ كِتَابُ tâbiri, ehl‑i kırâat ve kitabetten olmayan bir ümmînin mahsulü olmadığına işârettir.
Ve kezâ ﴿لَا رَيْبَ ف۪يهِ﴾ zamîrinin her iki ihtimaline binâen Kur'ânın kemâlini isbât veya te'kid eder.
63
Ve kezâ, istiğrakı ifâde eden لَا Kur'ânın her köşesinde rekz ve her yerinde zikredilen deliller, bürhânlar, hücuma gelen şek ve şübheleri def' ile, Kur'ânın o gibi lekelerden münezzeh olduğunu ilân eder. Ve lisân‑ı hâliyle şu şiiri okur:
وَكَمْ مِنْ عَائِبٍ قَوْلًا صَح۪يحًا وَاٰفَتُهُ مِنَ الْفَهْمِ السَّق۪يمِ
Yani: “Kur'ân’da ta'yib edilecek hiçbir nokta yoktur. Kur'ân gibi sahîh kavilleri ta'yib etmek, ancak fehimlerin sakametinden ileri geliyor.”
Ve kezâ, zarfiyeti ifâde eden ف۪ي tâbiri, Kur'ânın sathına ve zâhirine konan şek ve şübhe varsa, içerisindeki hakàik ile def'edilebileceğine işârettir.
Arkadaş! Tahlil vâsıtasıyla terkîbin kıymetini ve küll ile cüz'ler arasındaki farkı idrak edebildiysen, bu misâllerdeki kuyûd ve hey'âta dikkat et. Ve o kelimelerden nebeân eden zülâl‑i belâğatı ve kevser‑i fesâhati doyuncaya kadar iç, “Elhamdülillâh!” de.
S — ﴿الٓمٓۚ ❋ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ﴾ âyet‑i kerîmesinin cümleleri, atf ile birbiriyle bağlanmamış olması neye binâendir?
C — O cümleler arasındaki şiddet‑i ittisal, bağlılık ve sarılmaktan bir ayrılık yoktur ki, birbiriyle bağlanmaya lüzum olsun. Zîra, o cümlelerin herbirisi, arkadaşlarına hem babadır, hem oğul; yani, hem delildir, hem neticedir.
64
Evet, ﴿الٓمٓ﴾ lisân‑ı hâliyle hem muârazaya meydân okur, hem mu'ciz olduğunu ilân eder.
﴿ذٰلِكَ الْكِتَابُ﴾ hem bütün kitaplara fâik olduğunu tasrîh eder, hem müstesnâ ve mümtâz olduğunu izhâr eder.
﴿لَا رَيْبَ ف۪يهِ﴾ hem Kur'ânın şek ve şübhe yeri olmadığını tasrîh eder, hem müstesnâ ve mümtâz olduğunu izhâr eder.
﴿هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ﴾ hem tarîk‑ı müstakîmi irâe etmekle muvazzaf olduğunu gösterir, hem mücessem bir nur‑u hidayet olduğunu ilân eder.
İşte bu cümlelerden herbirisi, ifâde ettiği birinci mânâsıyla arkadaşlarına delil olduğu gibi, ikinci mânâsıyla da onlara neticedir.
Sonra bu âyetin şu cümleleri arasında i'câza menba', belâğata medâr olan oniki münâsebet, alâka ve bağlılık vardır. Bunlardan misâl olarak üç taneyi zikr, ötekileri de sana havâle ederim.
1. ﴿الٓمٓ﴾ : Bütün muârızları, muârazaya dâvet eder. Öyle ise, en yüksek bir kitaptır. Öyle ise, bir yakìn sadefidir. Zîra kitabın kemâli, yakìn iledir. Öyle ise, nev'‑i beşer için mücessem bir hidayettir.
2. ﴿ذٰلِكَ الْكِتَابُ﴾ : Yani, emsâline tefevvuk etmiştir. Öyle ise, müstesnâdır. Çünkü, şek ve şübhe yeri değildir. Çünkü, müttakìlere doğru yolu gösterir. Öyle ise, mu'cizdir.
3. ﴿هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ﴾ : Yani, tarîk‑ı müstakîme irşad eder. Öyle ise, yakìniyattandır. Öyle ise, mümtâzdır. Öyle ise, mu'cizdir.
Ey arkadaş! Şu ﴿هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ﴾ cümlesindeki nur‑u belâğat ve hüsn‑ü kelâm, dört noktadan tezâhür etmiştir.
65
1. Bu cümlede “mübtedâ” mahzuftur. Bu hazf, cümleyi teşkil eden “mübtedâ” ile “haber” arasındaki ittihâd öyle bir dereceye varmış ki, sanki “mübtedâ” hazf olmayıp haberin içerisine girmiş. Haricen ikisi müttehid oldukları gibi, zihnen de müttehid olduklarına işârettir.
2. هَاد۪ي yerinde هُدًى yani, ism‑i fâil mevkiinde masdarın kullanılması, tecessüm eden nur‑u hidayetten cevher‑i Kur'ânın husûle geldiğine işârettir.
3. هُدًى ’deki tenvin‑i tenkîrden anlaşılıyor ki, hidayet‑i Kur'ân öyle ince bir dereceye varmıştır ki, hakikati idrak edilemez ve öyle geniş bir sahayı işgal etmiştir ki, ihâtası ilmen kàbil değildir. Çünkü, “mârife”nin zıddı olan “nekre”, ya şiddet‑i hafâdan olur veya kesret‑i zuhûrdan neş'et eder. Buna binâendir ki, “Tenkîr bazen tahkîri, bazen ta'zîmi ifâde eder” denilmiştir.
4. Müteaddid kelimelere bedel ism‑i fâil sîgasıyla ihtiyar edilen مُتَّق۪ينَ kelimesi ile yapılan îcâz, hidayetin semeresine ve te'sirine işâret olduğu gibi, hidayetin vücûduna da bir delil‑i innîdir.
S — Gayet mahdûd, az birkaç noktadan beşerin tâkatinden hariç denilen i'câzın doğması ihtimali var mıdır?
66
C — Maddî ve manevî herşeyde yardımın ve ictimâ'ın büyük kuvvet ve te'siri vardır. Evet, in'ikâs sırrıyla, üç şeyin hüsnü ictimâ' ederse, beş olur. Beş ictimâ' ederse, on olur. On ictimâ' ederse, kırk olur. Çünkü her şeyde bir nev'i in'ikâs ve bir nev'i temessül vardır. Nasıl ki, birbirine mukâbil tutulan iki âyinede çok âyineler görünüyor; kezâlik, iki‑üç nükte veya iki‑üç hüsün ictimâ' ettikleri zaman pek çok nükteler, pek çok hüsünler tevellüd eder. Bu sırra binâendir ki; her hüsün sâhibinin ve herbir sâhib‑i kemâlin emsâliyle ictimâ' etmeye fıtrî bir meyli vardır ki, ictimâ'ları zamanında hüsünleri, kemâlleri bir iken iki olur. Hattâ bir taş, taşlığıyla beraber kubbeli binalarda ustanın elinden çıkar çıkmaz başını eğer, arkadaşıyla birleşmeye meyleder ki, sukùt tehlikesinden kurtulsunlar. Maalesef, insanlar, teâvün sırrını idrak edememişler. Hiç olmazsa, taşlar arasındaki yardım vaziyetinden ders alsınlar!
S — Belâğat ve hidayetten maksad, hakikati vâzıh bir şekilde gösterip fikirleri ve zihinleri ihtilâflardan kurtarmak iken; müfessirlerin bu gibi âyetlerde yaptıkları ihtilâfât, gösterdikleri ihtimaller, beyân ettikleri ayrı ayrı birbirine uymayan vecihler altında hak ve hakikat ne sûretle görülebilir?
C — Ma'lûmdur ki, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân, yalnız bir asra değil, bütün asırlara nâzil olmuştur. Hem bir tabaka insanlara mahsûs değil, bütün tabakàt‑ı beşere şümûlü vardır. Hem bir sınıf insanlara ait değil, bütün beşerin sınıflarına râci'dir. Binâenaleyh; herkes, her tabaka, her zaman, fehmine, isti'dâdına göre Kur'ânın hakàikından hisse alabilir ve hissedardır. Hâlbuki nev'‑i beşer derece itibariyle muhtelif ve zevk cihetiyle mütefâvit ve kezâ meyil, istihsân, lezzet, tabiat itibariyle birbirine uymuyor. Meselâ bir tâifenin istihsân ettiği bir şey, öteki tâifenin zevkine muhâliftir. Bir kavmin meylettiği bir şeyden öteki kavim nefret ediyor. Bu sırra binâendir ki; Kur'ân‑ı Kerîm, günahların cezası veya hayırların mükâfâtı hakkında zikrettiği âyetlerde tahsîsat yapmamış; âmm bir şekilde bırakmıştır ki, herkes zevkine göre fehmetsin.
67
Hülâsa: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân; âyetlerini, cümlelerini öyle bir şekilde nazmetmiş ve vaz'etmiştir ki, her cihetten ihtimal yolları bulunsun ki, muhtelif fehimler ve isti'dâdlar, zevklerine göre hisselerini alabilsinler. Binâenaleyh, ulûm‑u Arabiye’nin kaidelerine muvâfık ve belâğatın prensiplerine uygun ve ilm‑i usûle mutâbık olmak şartıyla, o birbirine muhâlif müfessirlerin beyânâtı ve ihtimalleri; zamanlara, tabakalara ve fehimlere göre murad ve câizdir diye hükmedilebilir.
Bu nükteden anlaşıldı ki, Kur'ânın i'câz vecihlerinden biri odur ki; nazmı, öyle bir üslûbdadır ki, bütün asırlara, tabakalara intibak edebilir.
3. Âyetin Tefsiri
Îmân‑ı Bilgayb
﴿اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ﴾ :
Bu cümlenin evvelki cümle ile nazmını icâb ettiren münâsebet vecihleri ise:
Bu cümle, mü'minleri medheder, evvelki cümle de Kur'ânı medheder. Şu her iki medih arasında bir insibab (dökülmek) vardır ki, o onu ister, o onu ister. Çünkü ikinci medih, birinci medhin neticesidir ve birinci medhe bir bürhân‑ı innîdir ve hidayetin semeresi ve şâhididir. Ve aynı zamanda hidayete bir yardımcı vazifesi görüyor. Çünkü mü'minleri medhetmekte îmâna gelmek için bir teşvik vardır. Teşvik ise, bir nev'i hidayettir.
اَلَّذ۪ينَ ile مُتَّق۪ينَ arasındaki münâsebete gelince:
Bunların biri tahliye (تَخْلِيَة) diğeri tahliye (تَحْلِيَة) ’dir. Tahliye (تَخْلِيَة) tathîr etmek ve temizlemektir. Tahliye (تَحْلِيَة) ise, tezyîn etmek ve süslendirmek mânâsınadır. Bunlar birbiriyle arkadaş olup, burada olduğu gibi, dâima birbirini takib ediyorlar. Onun için kalb, takvâ ile seyyiâttan temizlenir temizlenmez hemen onun ardında îmân ile tezyîn edilmiş ve süslendirilmiştir.
68
Kur'ân‑ı Kerîm, takvâyı – tahliye‑i seyyiâtı – üç mertebesiyle zikretmiştir.
Birincisi, şirki terk,
İkincisi, maâsîyi terk,
Üçüncüsü, mâsivâullâhı terk etmektir.
Tahliye (تَحْلِيَة) ise, hasenât ile olur. Hasenât da, ya kalb ile olur veya kalıp ve beden ile olur veyâhut mal ile olur.
A'mâl‑i kalbiyenin şemsi, îmândır.
A'mâl‑i bedeniyenin fihristesi, namazdır.
A'mâl‑i maliyenin kutbu, zekâttır.
S — ﴿اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ﴾ hâl iktizasına göre îcâz ise de, aynı mânâyı ifâde eden اَلْمُؤْمِنُونَ kelimesine nazaran itnâbdır (uzundur). Evet, اَلْ harfi, اَلَّذ۪ينَ ile مُؤْمِنُونَ kelimesi يُؤْمِنُونَ fiiliyle tebdil edilmiştir. Bu itnâbın, îcâza tercih sebebi nedir?
C — اَلَّذ۪ينَ esmâ‑i mübhemeden olduğundan, onu ta'yin ve temyiz eden yalnız sılasıdır. Demek bütün kıymet, sılasına aittir. Başka sıfatlarında hiç kıymet yoktur. Bu ise, burada sılası olan îmâna büyük bir azamet vermekle insanları îmân etmeye teşvik eder.
69
Amma مُؤْمِنُونَ kelimesine bedel, fiil sîgasıyla يُؤْمِنُونَ ’nin tercihi; îmân fiilini hayâl nazarına gösterip keyfiyetin tasvir edilmesine, dâhilî ve haricî delillerin tecellîsiyle îmânın istimrar ve devam ile teceddüd etmesine işârettir. Evet, delâilin zuhûru nisbetinde îmân ziyâdeleşir, teceddüd eder.
بِالْغَيْبِ yani, nifâksız ihlâs‑ı kalb ile îmân ediyorlar. Veya îmân edilen şeyler gayb olmakla beraber îmân ediyorlar. Veyâhut gâibe veya âlem‑i gayba îmân ediyorlar.
Îmân; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın tebliğ ettiği zarûriyât‑ı diniyeyi tafsîlen ve zarûriyâtın gayrısını icmâlen tasdik etmekten hâsıl olan bir nurdur.
S — Avâm‑ı nâstan, hakàik‑ı diniyeyi tâbir eden ancak yüzde birdir?
C — Tâbir etmemesi, bilmemesine delil olamaz. Evet, çok defa lisân, insanın tasavvurâtından incelerini tâbirden âciz olduğu gibi kalbindeki ve vicdânındaki inceler de akla görünmez. Hattâ belâğat dâhîlerinden Sekkâkî gibi bir zât, İmruu'l‑Kays veya başka bir bedevînin ibraz ettiği belâğat incelerini kavramamıştır. Maahazâ, îmânın var olup olmadığı sorgu ile anlaşılır. Meselâ: Âmî bir adama, bu âlem bütün cihetleriyle, eczâsıyla, kudretinde, tasarrufunda bulunan Sâni'in, yarattığı bu âlemin bir cihetinde olup olmadığı gibi bir sorgu yapıldığı zaman, “hiçbir cihetinde değildir!” dese kâfîdir. Çünkü, nefiy cihetinin, onun vicdânında sâbit olduğuna delâlet eder.
Îmân, Sa'd‑ı Taftazanî’nin tefsirine göre; “Cenâb‑ı Hakk’ın, istediği kulunun kalbine, cüz'‑i ihtiyarının sarfından sonra ilkà ettiği bir nurdur.” denilmiştir. Öyle ise îmân, Şems‑i Ezelî’den vicdân‑ı beşere ihsân edilen bir nur ve bir şuâdır ki, vicdânın iç yüzünü tamamıyla ışıklandırır. Ve bu sâyede, bütün kâinât ile bir ünsiyet, bir emniyet peydâ olur ve herşeyle kesb‑i muârefe eder. Ve insanın kalbinde öyle bir kuvve‑i maneviye husûle gelir ki, insan, o kuvvet ile her musîbete, her hâdiseye karşı mukâvemet edebilir. Ve öyle bir vüs'at ve genişlik verir ki, insan o vüs'atle geçmiş ve gelecek zamanları yutabilir.
70
Ve kezâ îmân, Şems‑i Ezelî’den ihsân edilmiş bir nur olduğu gibi; saâdet‑i ebediyeden de bir parıltıdır. Ve o parıltı ile, vicdânında bulunan bütün emel ve isti'dâdlarının tohumları bir şecere‑i Tûbâ gibi neşv ü nemâya başlar, ebed memleketine doğru hareket eder, gider.
﴿وَيُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ﴾ :
Bu cümlenin evvelki cümle ile bağlılığı ve münâsebeti gün gibi âşikârdır. Lâkin bedenî ibâdet ve tâatlerden namazın tahsîsi, namazın bütün hasenâta fihrist ve örnek olduğuna işârettir. Evet, nasıl ki Fâtiha Kur'ân’a, insan kâinâta fihristedir; namaz da hasenâta fihristedir. Çünkü namaz; savm, hac, zekât ve sâir hakikatleri hâvî olduğu gibi, idrakli ve idraksiz mahlûkatın ihtiyarî ve fıtrî ibâdetlerinin nümûnelerine de şâmildir. Meselâ secdede, rükûda, kıyâmda olan melâikenin ibâdetlerini; hem taş, ağaç ve hayvanların o ibâdetlere benzeyen durumlarını andıran bir ibâdettir.
S — يُق۪يمُونَ ’nin fiil sîgasıyla zikrinde ne hikmet vardır?
C — Rûha hayat veren namazın o geniş hareketini ve Âlem‑i İslâma yayılmış olan o intibâh‑ı rûhâniyi muhâtaba ihtar edip göstermektir. Ve o güzel vaziyeti ve o muntazam hâleti hayâle götürüp tasvir etmekle sâmi'lerin namaza meylini îkaz edip artırmaktır.
71
Evet, dağınık bir vaziyette bulunan efrâdı büyük bir sevinçle ictimâ'a sevkettiren ma'lûm âletin sesi gibi, âlem sahrâsında dağılmış insanları cemâate dâvet eden Ezân‑ı Muhammedî’nin (A.S.M.) o tatlı sesiyle, ibâdete ve cemâate bir meyil, bir şevk husûle gelir.
S — يُصَلُّونَ kelimesine bedel itnâblı ﴿يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ﴾ ’nin zikrinde ne hikmet vardır?
C — Namazda lâzım olan ta'dil‑i erkân, müdâvemet, muhâfaza gibi ikamenin mânâlarını mürâat etmeye işârettir.
Arkadaş! Namaz, kul ile Allah arasında yüksek bir nisbet ve ulvî bir münâsebet ve nezîh bir hizmettir ki, her rûhu celb ve cezbetmek namazın şe'nindendir.
Namazın erkânı, “Fütûhât‑ı Mekkiye”nin şerhettiği gibi, öyle esrârı hâvîdir ki, her vicdânın muhabbetini celbetmek, namazın şe'nindendir.
Namaz, Hàlık‑ı Zülcelâl tarafından her yirmidört saat zarfında ta'yin edilen vakitlerde manevî huzuruna yapılan bir dâvettir. Bu dâvetin şe'nindendir ki, her kalb, kemâl‑i şevk ve iştiyakla icâbet etsin ve mi'râcvâri olan o yüksek münâcâta mazhar olsun.
Namaz; kalblerde azamet‑i İlâhiye’yi tesbit ve idâme ve akılları ona tevcîh ettirmekle adâlet‑i İlâhiye’nin kanununa itâat ve nizâm‑ı Rabbânîye imtisal ettirmek için yegâne İlâhî bir vesiledir. Zâten insan, medenî olduğu cihetle, şahsî ve ictimâî hayatını kurtarmak için, o kanun‑u İlâhî’ye muhtaçtır.
O vesileye mürâat etmeyen veya tenbellikle namazı terkeden veyâhut kıymetini bilmeyen; ne kadar câhil, ne derece hâsir, ne kadar zararlı olduğunu bilâhare anlar, ama iş işten geçer.
72
Sadaka
﴿وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ﴾ :
Bu kelâmın mâkabliyle nazmını icâb ettiren münâsebet ise:
Namaz عِمَادُ الدّ۪ينِ yani dinin direği ve kıvâmı olduğu gibi, zekât da İslâmın kantarası, yani köprüsüdür. Demek; birisi dini, diğeri âsâyişi muhâfaza eden İlâhî iki esâstırlar. Bunun için birbiriyle bağlanmışlardır.
Zekât ile sadakanın lâyık oldukları mevkilerini bulmak için birkaç şart vardır:
1. Sadakayı vermekte isrâf olmaması.
2. Başkasından alıp başkasına vermek sûretiyle halkın malından olmayıp kendi malından olması.
3. Minnetle in'âmın bozulmaması.
4. Fakir olmak korkusuyla sadakanın terkedilmemesi.
5. Sadakanın yalnız mala ve paraya münhasır olmadığı bilinmesiyle ilim, fikir, kuvvet, amel gibi şeylerde de muhtaç olanlara sadakanın verilmesi.
6. Sadakayı alan adam, o sadakayı sefâhette değil, hâcât‑ı zarûriyesinde sarfetmesi lâzımdır.
Kur'ân‑ı Kerîm bu şartları, bu nükteleri insanlara sadaka olarak ihsân ve ihsâs etmek için يُزَكُّونَ veya يَتَصَدَّقُونَ veyâhut ﴿يُؤْتُونَ الزَّكَوةَ﴾ gibi îcâzlı bir ifâdeyi terkedip, ﴿وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ﴾ gibi itnâblı bir cümleyi ihtiyar etmiştir.
1. Teb'îzi ifâde eden مِنْ isrâfın reddine…
2. مِمَّا ’nın takdimi, sadakanın kendi malından olduğuna…
73
3. رَزَقْنَا minnetin olmamasına. Çünkü, veren Allah’tır, kul ise bir vâsıtadır.
4. Rızkın نَا ’ya olan isnâdı, fakirlikten korkulmamasına…
5. Rızkın âmm ve mutlak olarak zikredilmesi, sadakanın ilim ve fikir gibi şeylere de şâmil olmasına…
6. نَفَقَ maddesi, alanın sefâhete değil, hâcât‑ı zarûriyesine sarfetmesine işâretlerdir.
Bütün muâvenet ve yardım nev'ilerini hâvî olan zekât hakkında, sahîh olarak Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan اَلزَّكَوةُ قَنْطَرَةُ الْاِسْلَامِHadîs‑i Şerîfi mervîdir. Yani, Müslümanların birbirine yardımları, ancak zekât köprüsü üzerinden geçmekle yapılır. Zîra yardım vâsıtası, zekâttır. İnsanların hey'et‑i ictimâiyesinde intizam ve âsâyişi te'min eden köprü, zekâttır. Âlem‑i beşerde hayat‑ı ictimâiyenin hayatı, muâvenetten doğar. İnsanların terakkiyâtına engel olan isyanlardan, ihtilâllerden, ihtilâflardan meydâna gelen felâketlerin tiryâkı, ilâcı, muâvenettir.
Evet, zekâtın vücûbu ile ribânın hurmetinde büyük bir hikmet, yüksek bir maslahat, geniş bir rahmet vardır.
Evet, eğer tarihî bir nazarla sahife‑i âleme bakacak olursan ve o sahifeyi lekelendiren beşerin mesâvîsine, hatâlarına dikkat edersen; hey'et‑i ictimâiyede görünen ihtilâller, fesâdlar ve bütün ahlâk‑ı rezîlenin iki kelimeden doğduğunu görürsün.
74
Birisi: “Ben tok olayım da, başkası açlığından ölürse ölsün bana ne.”
İkincisi: “Sen zahmetler içinde boğul ki, ben ni'metler ve lezzetler içinde rahat edeyim.”
Âlem‑i insaniyeti zelzelelere ma'rûz bırakmakla yıkılmağa yaklaştıran birinci kelimeyi sildiren ancak zekâttır.
Nev'‑i beşeri umumî felâketlere sürükleyen ve bolşevikliğe sevkedip terakkiyâtı, âsâyişi mahveden ikinci kelimeyi kökünden kesip atan, hurmet‑i ribâdır.
Arkadaş! Hey'et‑i ictimâiyenin hayatını koruyan intizamın en büyük şartı, insanların tabakaları arasında boşluk kalmamasıdır. Hàvâs kısmı, avâmdan; zengin kısmı, fukaradan hatt‑ı muvâsalayı kesecek derecede uzaklaşmamaları lâzımdır. Bu tabakalar arasında muvâsalayı te'min eden zekât ve muâvenettir. Hâlbuki vücûb‑u zekât ile hurmet‑i ribâya mürâat etmediklerinden, tabakalar arası gittikçe gerginleşir, hatt‑ı muvâsala kesilir, sıla‑i rahim kalmaz. Bu yüzdendir ki, aşağı tabakadan yukarı tabakaya ihtiram, itâat, muhabbet yerine ihtilâl sadâları, hased bağırtıları, kin ve nefret vâveylâları yükselir. Kezâlik, yüksek tabakadan aşağı tabakaya merhamet, ihsân, taltif yerine zulüm ateşleri, tahakkümler, şimşek gibi tahkîrler yağıyor.
Maalesef, tabaka‑i hàvâstaki meziyetler, tevâzu' ve terahhuma sebeb iken, tekebbür ve gurura bâis oluyor. Tabaka‑i fukaradaki acz ve fakirlik, ihsân ve merhameti mûcib iken, esâret ve sefâleti intac ediyor. Eğer bu söylediklerime bir şâhid istersen âlem‑i medeniyete bak, istediğin kadar şâhidler mevcûddur.
Hülâsa; tabakalar arasında musâlahanın te'mini ve münâsebetin te'sisi ancak ve ancak Erkân‑ı İslâmiye’den olan zekât ve zekâtın yavruları olan sadaka ve teberruatın hey'et‑i ictimâiyece yüksek bir düstur ittihàz edilmesiyle olur.
75
4. Âyetin Tefsiri
Îmân‑ı Bil'âhiret
﴿وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَۚ وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ﴾
Kur'ân‑ı Kerîm, bu âyet gibi çok âyetlerde terkîblerin, kelâmların muhtemel bulundukları ihtimallerden, vecihlerden bir ihtimalini veya bir vechini bir emâre ile ta'yin etmemekle, nazm‑ı kelâmı, mürsel ve mutlak bırakmıştır. Bu da i'câzı intac eden îcâza menşe' olarak latîf bir sırdır. Şöyle ki:
Belâğat, muktezâ‑yı hâle mutâbakattan ibarettir. Kur'ânın muhâtabları, muhtelif asırlarda mütefâvit tabakalardır. Bu tabakalara mürâaten, muhâvere ve mükâlemeyi o asırlara teşmîl etmek üzere, çok yerlerde ta'mîm için hazf yapıyor; çok yerlerde nazm‑ı kelâmı mutlak bırakıyor ki; ehl‑i belâğat ve ulûm‑u Arabiyece güzel görünen vecihler, ihtimaller çoğalsın ki, her asırda her tabaka, fehimlerine göre hissesini alsın.
Bu âyeti mâkabliyle nazm ve rabteden münâsebet:
Kur'ân‑ı Kerîm, evvelki âyetle ta'mîm yaptıktan sonra, bu âyetle tahsîs yapmıştır. Evet bu âyet, ehl‑i kitaptan îmân edenleri tahsîsle şereflerini ilân ve îmâna gelmeyenleri îmâna teşvik ediyor. Abdullâh İbn‑i Selâm ele alınarak diğerlerinin Abdullâh İbn‑i Selâm gibi olmaları için yapılan teşvik gibi.
Ve kezâ Kur'ân‑ı Kerîm’in bütün ümmetlere ve Risalet‑i Muhammediye’nin bütün milletlere şâmil olduklarını tasrîh etmek üzere, her iki اَلَّذ۪ينَ ile مُتَّق۪ينَ ’nin her iki kısmına tansîs edilmiştir.
76
Ve kezâ ﴿يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ﴾ sadefinde bulunan îmânın rükünlerini beyân etmek için, icmâlden sonra tafsîle geçmiştir. Çünkü bu âyet; kitaplara, kıyâmete sarâhaten; rusül ve melâikeye zımnen delâlet eder.
Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân burada وَالْمُؤْمِنُونَ بِالْقُرْاٰنِ gibi îcâzlı ifâdeleri terkedip, ﴿وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ﴾ ile itnâbı ihtiyar etmiştir. Şu itnâb, bu makamı yüksek nükte ve letâifle tezyîn etmek için ihtiyar edilmiştir.
1. Esmâ‑i mevsûle ve mübhemeden bulunan اَلَّذ۪ينَ burada hükmün medârı ve maksadın esâsı, îmân sıfatı olduğuna ve mevsufu ile sâir sıfatları îmân sıfatına tâbi ve altında görünmez bir durumda olduklarına işârettir.
2. Yalnız zamanların birinde sübûtu ifâde eden مُؤْمِنُونَ kelimesine bedel, fiil sîgasıyla يُؤْمِنُونَ tâbiri; nüzûl ve zuhûr tekerrür ettikçe îmânın teceddüd ettiğine işârettir.
3. İbhamı ifâde eden مَا îmân‑ı icmâlînin kâfî geldiğine ve îmânın, Hadîs gibi bâtınî ve Kur'ân gibi zâhirî vahiylere şâmil olduğuna işârettir.
77
4. اُنْزِلَ maddesi itibariyle, Kur'ân’a îmân, Kur'ânın Allah’tan nüzûlüne îmân demek olduğunu gösteriyor. Kezâlik Allah’a îmân, Allah’ın vücûduna îmân; Âhirete îmân, Âhiretin gelmesine îmân demektir.
5. اُنْزِلَ mâziye delâlet eden hey'eti itibariyle; henüz nâzil olmayanın nüzûlü, nâzil olanın nüzûlü kadar muhakkak olduğuna işârettir. Maahazâ يُؤْمِنُونَ ’deki istikbâl, اُنْزِلَ ’nin mâziliğinden neş'et eden noksanı telâfi eder. Yani henüz nâzil olmayan kısım اُنْزِلَ ’nin şümûlü dâhilinde değilse de, يُؤْمِنُونَ ’nin şümûlü altındadır. Bu tenzîl mes'elesi, Kur'ânın çok yerlerinde vukû' bulmuştur. Bazen mâzi, istikbâle misâfir gider; bazen de muzârî; mâzinin memleketine gelir. Bunda, çok latîf bir belâğat vardır. Şöyle ki:
Bir adam, kendisine göre henüz geçmemiş bir şeyi mâziye delâlet eden bir sîga ile işittiği zaman, zihni heyecana gelir, ayılır; anlar ki, muhâtab yalnız o değildir. Belki, arkasında muhtelif mesâfelerde pek çok ayrı ayrı tâifeler, saflar bulunmakla, kendisine tevcîh edilen hitâbları, nidâları, İlâhî hitâbeleri, arkasında bulunan bütün o tâifeler işitir gibi zihnine gelir.
عَلَيْكَ ’ye bedel اِلَيْكَ ’nin zikri; Resûl‑i Ekrem’in (A.S.M.) teklif edilen risalet vazifesini cüz'‑i ihtiyarîsiyle haml ve kabûl etmiş olduğuna ve bu hizmet Cibrîl tarafından görüldüğünden, Resûl‑i Ekrem’in (A.S.M.) daha yüksek olduğuna işârettir. Çünkü عَلٰى ’da ihtiyar olmadığı gibi, vâsıta‑i nüzûlün daha yüksek olduğuna delâlet eder.
اِلَيْكَ ’deki zamîrin ism‑i zâhir’e tercih sebebi; Kur'ân ve Kur'ân’a ait hususat hususunda Hazret‑i Muhammed (A.S.M.) yalnız muhâtab olup, Kelâm, Allah’ın kelâmı olduğuna işârettir. Bu kelâmın îcâz derecesi, şu zikredilen letâiften anlaşıldı.
78
﴿وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ﴾ :
Bu gibi sıfatlarda bir teşvik vardır. Ve o teşvikten sâmi'leri imtisale sevk eden emirler ve nehiyler doğuyor. Bu cümlenin mâkabliyle nazmına dair “dört letâif” vardır.
1. Bu cümlenin mâkabline atfı, medlûlün delile olan bir atfıdır. Şöyle ki:
“Ey insanlar! Kur'ân’a îmân ettiğiniz gibi, kütüb‑ü sâbıkaya da îmân ediniz. Çünkü Kur'ân, onların sıdkına delil ve şâhiddir.”
2. Yâhut o atf, delilin medlûle olan atfıdır. Şöyle ki:
“Ey ehl‑i kitab! Geçmiş olan enbiyâ ve kitaplara îmân ettiğiniz gibi, Hazret‑i Muhammed (A.S.M.) ile Kur'ân’a da îmân ediniz! Zîra onlar, Hazret‑i Muhammed’in (A.S.M.) gelmesini tebşîr ettikleri gibi, onların ve kitaplarının sıdkına olan deliller, hakikatiyle, rûhuyla Kur'ân’da ve Hazret‑i Muhammed’de (A.S.M.) bulunmuştur. Öyle ise, Kur'ân Allah’ın kelâmı ve Hazret‑i Muhammed (A.S.M.) de resûlü olduğunu tarîk‑ı evlâ ile kabûl ediniz ve etmelisiniz!”
3. Zaman‑ı saâdette Kur'ân’dan neş'et eden İslâmiyet, sanki bir şeceredir. Kökü zaman‑ı saâdette sâbit olmakla, damarları o zamanın âb‑ı hayat menba'larından kuvvet ve hayat alarak her tarafa intişar ettikleri gibi, dal ve budakları da istikbâl semâsına kadar uzanarak âlem‑i beşere maddî ve manevî semereleri yetiştiriyor.
79
Evet, İslâmiyet, mâzi ile istikbâli kanatları altına almış, gölgelendirerek, istirahat‑i umumiyeyi te'min ediyor.
4. Kur'ân‑ı Kerîm, o cümlede ehl‑i kitabı îmâna teşvik etmekle, onlara bir ünsiyet, bir sühûlet gösteriyor. Şöyle ki:
“Ey ehl‑i kitab! İslâmiyeti kabûl etmekte size bir meşakkat yoktur. Size ağır gelmesin! Zîra, size bütün bütün dininizi terketmenizi emretmiyor. Ancak, i'tikàdatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esâsât‑ı diniye üzerine bina ediniz.” diye teklifte bulunuyor. Zîra Kur'ân, bütün kütüb‑ü sâlifenin güzelliklerini ve eski şerîatlarının kavâid‑i esâsiyelerini cem'etmiş olduğundan usûlde muaddil ve mükemmildir. Yani, ta'dil ve tekmîl edicidir. Yalnız, zaman ve mekânın tağayyür etmesi te'siriyle tahavvül ve tebeddüle ma'rûz olan fürûât kısmında müessistir. Bunda aklî ve mantıkî olmayan bir cihet yoktur. Evet, mevâsim‑i erbaada giyecek, yiyecek ve sâir ilâçların tebeddülüne lüzum ve ihtiyaç hâsıl olduğu gibi, bir şahsın yaşayış devrelerinde, ta'lim ve terbiye keyfiyeti tebeddül eder.
Kezâlik, hikmet ve maslahatın iktizası üzerine, ömr‑ü beşerin mertebelerine göre ahkâm‑ı fer'iyede tebeddül vardır. Çünkü, fer'î hükümlerden biri, bir zamanda maslahat iken, diğer bir zamana göre mazarrat olur. Veya bir ilâç, bir şahsa devâ iken, şahs‑ı âhere dâ' olur. Bu sırdandır ki, Kur'ân, fer'î hükümlerden bir kısmını nesh etmiştir. Yani “vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi” diye hükmetmiştir.
﴿مِنْ قَبْلِكَ﴾ : Kur'ân’da hiçbir kelime bulunmuyor ki, mevkiiyle münâsebetdâr olmasın veyâhut mevkiinin başka bir kelimeye münâsebeti daha çok olsun. Evet, Kur'ânın herhangi bir yerinde bulunan bir kelime, o mevkiin başında bir tâc‑ı zerrîn gibi görünür. Ve aralarındaki münâsebetlerden dolayı, aralarında geçimsizlik yeri yoktur.
Ezcümle ﴿مِنْ قَبْلِكَ﴾ kelimesine bak! Bu âyetin her tarafından uçup bu kelimenin başına konan letâifi gör. Zîra bu âyet, nübüvvet hakkındadır. Nübüvvet mes'elesinde “Beş Maksad” vardır. Bu maksadlar, beş nükte ve letâiften in'ikâs etmiştir. Bu beş letâif, ﴿مِنْ قَبْلِكَ﴾ ’nin sadefindedir. Maksadlar ise:
80
1. Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, resûldür.
2. Ekmelü'r‑Rusüldür.
3. Hâtemü'l‑Enbiyâ’dır.
4. Risaleti, âmmedir.
5. Şerîatı, sâir şerîatların mehâsinini cem' ile onların nâsìhidir.
Birinci Maksadın ﴿مِنْ قَبْلِكَ﴾ ’den Vech‑i İn'ikâsı Meslekleri ve yolları bir olan bir cemâat, ﴿مِنْ قَبْلِكَ﴾ kelimesinden îmâen fehmolunur. Binâenaleyh, Hazret‑i Muhammed’in (A.S.M.) ﴿مِنْ قَبْلِكَ﴾ ’deki zamîre merci' olması, o cemâatten ma'dûd olmasını iktiza eder. Ve onların meslekleri olan nübüvvetlerine ve kitaplarının sıdkına olan bütün deliller, Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaletine ve Kur'ânın Allah’tan nâzil olduğuna bir hüccet‑i kàtıa olduğu gibi, onların mu'cizeleri de Hazret‑i Muhammed’in (A.S.M.) da'vâsına bir mu'cize hükmüne geçer.
İkinci Maksadın Vech‑i İn'ikâsıÜç kaideden tezâhür eder.
1. Sultanlar dâima halkın, cemâatin, ordunun sonunda çıkarlar.
2. Nev'‑i beşerde tekemmül vardır. Bu tekemmül kanunu, ikinci mürebbînin ve ikinci mükemmilin, evvelki mürebbîlerden daha ekmel olmasını iktiza eder.
81
3. Ale'l‑ekser, halefin mehâreti, selefinden daha ziyâdedir.
İşte bu üç kaideden, Hazret‑i Muhammed’in (A.S.M.) ekmel‑i enbiyâ olduğu tezâhür eder.
Üçüncü Maksadın Vech‑i İn'ikâsıMeşhûr bir kaidedir ki; bir vâhid çoğalsa, teselsül eder, gittikçe gider, bir yerde durmaz. Fakat çoklar ve kesîr olanlar ittihâd etse, kuvvetlenir, istikrar peydâ eder, yerinde kalır, daha değişmez. Demek Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, Hâtemü'l‑Enbiyâ’dır. Mefhûm‑u muhâlifiyle işmâm eder ki, ondan sonra peygamber gelmez; hâtemiyetine hâtem ve imza basar.
Dördüncü Maksadın Vech‑i İn'ikâsı﴿مِنْ قَبْلِكَ﴾ kelimesinin ifâde ettiği gibi, Hazret‑i Muhammed (A.S.M.), onların halefidir ve onlar, tamamen O Hazretin selefleridir. Binâenaleyh, halefin, selefe ait vazifeyi tamamıyla üzerine alarak onların yerine kàim olması, O Hazretin bütün seleflerine nâib ve bütün ümmetlerine resûl olduğunu iktiza eder.
Evet, bu kaide, hikmete uygun fıtrî bir kaidedir. Zîra, “zaman‑ı saâdet”ten evvel insan âleminin ihtiva ettiği ümmetler, milletler arasında maddeten ve ma'nen, isti'dâden ve terbiyeten pek muhtelif ve geniş mesâfeler vardı. Bunun içindi ki, terbiye‑i vâhide ve dâvet‑i münferide kâfî gelmiyordu. Vaktâ ki âlem‑i insaniyet “zaman‑ı saâdet”in şems‑i saâdetiyle uyandı ve müdâvele‑i efkâr ile, an'anelerinin terkiyle, tebdiliyle ve kavimlerin birbirine ihtilâtlarıyla ittihâda meyil gösterdi ve aralarında münâkale ve muhâbere başladı; hattâ küre‑i arz bir memleket, belki bir vilâyet, belki bir köy gibi oldu; bir dâvet ve bir nübüvvet umum insanlara kâfî görüldü.
82
Beşinci Maksadın Vech‑i İn'ikâsı﴿مِنْ قَبْلِكَ﴾ ’deki مِنْ ibtidâ mânâsını ifâde eder. İbtidâ ise, bir intihaya bakar. İntiha, adem‑i ihtiyaca delâlet eder. Öyle ise, O Hazret, Hâtemü'l‑Enbiyâ’dır ve âlem‑i insaniyetin başka bir resûle ihtiyacı yoktur.
﴿مِنْ قَبْلِكَ﴾ kelimesinin bu beş letâife ma'kes ve mazhar olmasına nazar‑ı belâğatça delâlet eden emâre şudur ki: Bu beş maksad, bir nehir gibi şu âyetlerin altında cereyan etmekle, âyetten âyete intikal neticesinde ﴿مِنْ قَبْلِكَ﴾ havuzunda ictimâ' etmiştir.Evet kelimenin sathında görünen bir tereşşuh, bir yaşlık, kelimenin altında havuzun bulunduğuna delâlet ve îmâ eder. Maahazâ, bu maksadların beyânına ayrı ayrı âyetler tahsîs edilmiştir.
Delâil‑i Haşr
﴿وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ﴾ :
Bu âyet, Haşir mes'elesine işârettir. Haşrin isbâtı hakkında feyz‑i Kur'ân’dan fehmettiğim ve başka bir risalede tafsilâtıyla zikrettiğim on bürhânın hülâsasına burada işâret edeceğiz. Şöyle ki:
Kasd ve irâdeden doğan bir nizâm‑ı ekmel vardır.
Hilkat ve yaratılışta tam bir hikmet hüküm‑fermâdır.
Âlemde abes yok;
fıtratta isrâf yok.
Bu şâhidleri tezkiye eden, istikrâ'‑i tâmmdır ki; her fen, mevzûu bulunduğu nev'in nizâmına bir şâhid‑i âdildir.
83
Ve kezâ, yevm ve sene vesâire gibi her nev'ide, nev'î bir kıyâmet‑i mükerrere vardır.
Ve kezâ, beşerdeki isti'dâd, kıyâmete bir remizdir.
Ve kezâ, beşerin gayr‑ı mütenâhî meyil ve emelleri, kıyâmeti ister.
Ve kezâ, Sâni'‑i Hakîm’in rahmet hazinesinin mahall‑i sarfı, ancak kıyâmet ve haşirdir.
Ve kezâ, sıdk ve emânetle mâruf Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, sarâhaten ilân ediyor.
Ve kezâ, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân ﴿وَقَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا﴾﴿وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِ﴾ âyetleriyle ve bu âyetlerin emsâliyle haşrin vukû'unu kat'iyyetle isbât ediyor.İşte, tam on’a bâliğ olan şâhidler, saâdet‑i ebediyenin anahtarı olup, o Cennet’in kapılarını açarlar.
Birinci Bürhân
Evet, kâinât saâdet‑i ebediyeyi intac etmese; akılları hayrette bırakan kâinâtta görünen en bâriz, en mükemmel şu nizâm, aldatıcı zaîf bir sûretten ibaret kalır. Ve bütün maneviyat ve alâkalar, râbıtalar ve nisbetler hep hebâ olur. Öyle ise, o nizâmın nizâm olması, ancak ve ancak saâdet‑i ebediyeyi intac etmekle olur. Yani, o nizâmdaki maneviyat ve nükteler, ancak âlem‑i âhirette sünbüllenecektir. Yoksa bütün maneviyat söner, râbıtalar kesilir, nisbetler darmadağınık olur, nizâm da berhava olur. Hâlbuki o nizâmda bulunan kuvvet, bütün kuvvetiyle o nizâmın berhava edilmeyeceğini ilân ediyor.
84
İkinci Bürhân
Herbir nev'ide, herbir ferdde hikmetlere, maslahatlara riâyet eden ve inâyet‑i ezeliyenin timsâli olan hikmet‑i tâmme, saâdet‑i ebediyenin gelmesini tebşîr ediyor. Çünkü; aksi hâlde, bedâhetle ikrar ve tasdik ettiğimiz şu hikmetleri ve fâideleri inkâr etmemiz lâzım gelir. Çünkü, o fâidelerin, o hikmetlerin, o maslahatların herbirisi zıddına inkılâb ederler. Bu hâl ise, safsatadır.
Üçüncü Bürhân
İkinci bürhânı tefsir eder. Fennin de şehâdet ettiği gibi Sâni'‑i Hakîm, herşeyde en kısa yolu, en yakın ciheti, en güzel ve en hafif sûreti ihtiyar etmiştir. Bu ihtiyar, kâinâtta abesiyetin bulunmadığına delâlet eder. Bu ise ciddiyete delâlet eder. Ciddiyet ise, saâdet‑i ebediyenin gelmesiyle olur; yoksa bu varlık adem sayılır ve herşey abesiyete tahavvül eder. Hâlbuki abes ve isrâf gibi bâtıldan pâk ve münezzeh olduğunu şu سُبْحَانَكَ مَاخَلَقْتَ هٰذَا عَبَثًا kelâmıyla i'lâm ve ta'lim eden Zât‑ı Zülcelâl, sözüne nasıl muhâlefet eder?
Dördüncü Bürhân
Üçüncü bürhânı izâh eder. Bütün fenlerin şehâdetiyle, fıtratta isrâf yoktur. Eğer insan‑ı ekber denilen âlemdeki hikmetleri idrakten âciz isen, âlem‑i asğar denilen insandaki nüktelere, hikmetlere dikkat et.
Evet, “Fenn‑i Menâfiü'l-A'zâ”nın şerh ve beyân ettiği vechile, insanın cisminde, herbirisi bir menfaat için takriben ikiyüz küsûr kemik vardır. Ve herbirisi bir fâide için altı bin damar vardır. Ve hüceyrâta hizmet eden yüzyirmidörtbin mesâme ve pencere vardır. O hüceyrâtta; câzibe, dâfia, mümsike, musavvire, müvellide nâmıyla herbirisi bir maslahat için beş kuvvet çalışıyor.
85
Âlem‑i asğar böyle olsa, insan‑ı ekber ondan geri kalır mı? Rûha nisbeten ehemmiyetsiz olan cesed bu derece isrâftan uzak bulunsa, ne sûretle cevher‑i rûhla âsârında, emellerinde, efkârında ve maneviyatında isrâf olur. Çünkü: Saâdet‑i ebediye olmasa, bütün maneviyat kurur. O hakikatler, isrâf memleketine kaçarlar. Acaba dünya kadar kıymetli olan bir cevhere mâlik olmakla, hem dâima onun zarfını ve gılâfını muhâfaza ettikten sonra, o cevheri birdenbire yere vurup kırmak ihtimali var mıdır? Hangi akıl kabûl eder?
Hem bir şahsın bünyesindeki kuvvet, a'zâsındaki sıhhat, isti'dâdındaki kàbiliyet, o şahsın yaşayışına ve tekemmülüne delil olduğu gibi, kâinâtın rûhuna kadar nüfûz eden hakikat‑i sâbite ve devam ile yaşayışını îmâ eden intizamındaki kuvvet‑i kâmile ve tekemmülüne giden nizâmındaki kemâl acaba haşr‑i cismânî yoluyla saâdet‑i ebediyeye delil olmaz mı? Zîra intizamını ihtilâlden ve bozulmaktan kurtaran, saâdet‑i ebediyedir. Ve tekemmüle vâsıta odur. Ve o kuvveti inkişaf ettiren odur.
Beşinci Bürhân
Evet, her nev'i mahlûkatta bir nev'i kıyâmetin ve bir çeşit haşrin tekrar ile vukû'a gelmekte olduğu, büyük kıyâmetin vukû'una ve geleceğine işârettir. Buna bir misâl: Evet, haftalık saate bak. O saatte sâniyeleri, dakikaları, saatleri, günleri sayan ibrelerden ve millerden sâniyeleri sayan ibre, dakikaları sayan ibrenin hareketini ihbar ediyor. Dakikaları sayan ibre, saatleri sayan ibrenin hareketini ilân ediyor. Saatleri sayan ibre de, günleri gösteren ibrenin hareketini husûle getiriyor ve i'lâm ediyor. İşte, birincinin hareketinin tamam olması, ikincisinin de hareketinin tamam olacağına ve ikincinin tamam‑ı hareket etmesi, üçüncünün de itmâm‑ı hareket edeceğine işârettir.
Kezâlik, Sâni'‑i Hakîm’in kâinât denilen büyük bir saati vardır. Bu saatin milleri, feleklerin çeşit çeşit deverânından ibarettir. İşte bu deverânlar; günleri, seneleri, ömr‑ü beşeri, dünyanın bekà müddetini gösteriyorlar. Binâenaleyh, her geceden sonra sabahın, her kıştan sonra baharın gelmesi gibi, haşrin sabahı, o büyük saatten doğacağına delil ve işârettir.
86
Suâl: Kâinâtta görünen şu nev'î kıyâmetlerde eşya aynıyla iâde edilmiyor. Hâlbuki büyük kıyâmette neden ecsâm aynıyla iâde edilir.
Elcevab: İnsanın bir ferdi, başka mahlûkatın bir nev'i gibidir. Zîra insandaki o nur‑u fikir, emellerine, rûhuna öyle bir inkişaf, öyle bir inbisat vermiştir ki, bütün zamanları yutsa doymaz. Zîra ondaki o yüksek fikir, insanın mâhiyetini ulvî, kıymetini umumî, nazarını küllî, kemâlini gayr‑ı mahsur, lezzet ve elemini dâimî kılmıştır. Başka nev'ilerin ferdleri ise böyle değildir. Onların mâhiyetleri cüz'î, kıymetleri şahsî, nazarları mahdûd, kemâlleri mahsur, lezzet ve elemleri ânîdir. Bundan anlaşılıyor ki, insanın bir ferdi, sâir mahlûkatın bir nev'i hükmündedir. Binâenaleyh, o nev'ilerde görünen şu kıyâmetlerin ve haşir ve neşirlerin keyfiyetleri nasılsa, efrâd‑ı insaniye de öyledir.
Altıncı Bürhân
Saâdet‑i ebediyeye işâret eden bürhânlardan biri de, insandaki gayr‑ı mütenâhî isti'dâdlardır.
Evet, Cenâb‑ı Hak tarafından mükerrem kılınan insanın cevher‑i rûhunda ekilen ve rakamlara sığmayan isti'dâdlar var.
Bu isti'dâdların altında, hesaba gelmeyen kàbiliyetler var.
Ve bunlardan neş'et eden, hadde gelmeyen meyiller var.
Ve bunlardan husûle gelen gayr‑ı mütenâhî efkâr ve tasavvurât var.
İşte bunların herbirisi haşr‑i cismânînin arkasındaki saâdet‑i ebediyeye, şehâdet parmaklarını uzatarak gösteriyorlar.
Yedinci Bürhân
Evet, Rahmân ve Rahîm olan Sâni'‑i Hakîm’in rahmeti, rahmetlerin en büyüğü olan saâdet‑i ebediyenin geleceğini tebşîr ediyor. Zîra rahmet, ancak saâdet‑i ebediye ile rahmet olur. Ve ni'met, ancak o saâdet ile ni'met olur.
87
Evet, bütün ni'metleri nıkmetlere çeviren ebedî ayrılmaktan doğan ve umumî mâtemlerden yükselen o belâlardan kâinâtı, bilhassa şuûrlu olan mahlûkatı kurtaran şey, saâdet‑i ebediyenin gelmesidir. Çünkü bütün ni'metlerin, rahatların, lezzetlerin rûhu olan saâdet‑i ebediye gelmezse, umum kâinâtın şehâdetiyle sâbit olan ve güneş gibi parlayan rahmet ve şefkat‑i İlâhiye’nin bedâhetine karşı mükâbere ile inkâr lâzım gelir.
Ey Habîb‑i Şefîk ve ey Şefîk‑i Habîb! Ey Said‑i Mecid ve ey Mecid‑i Said! Rahmet‑i İlâhiye’nin en latîfi, en zarîfi, en lezîzi olan muhabbet ve şefkate bakınız. O muhabbet ve şefkati, firâk‑ı ebedî ve hicran‑ı lâyezâlî ile karşıladığınız takdirde; vicdân, hayâl ve rûh ne hâle gireceklerdir. O muhabbet ve o şefkat en büyük, en tatlı bir ni'met iken, en azîm bir musîbete, bir belâya inkılâb eder.
Acaba göz önünde bilbedâhe görünen Rahmet‑i İlâhiye, firâk‑ı ebedînin muhabbet ve şefkat aleyhine hücum etmesine müsâade eder mi?
Vallâhi hayır!‥ لَا وَاللّٰهِ
Ancak o rahmetin şe'nindendir ki, firâk‑ı ebedîyi hicran‑ı lâyezâlîye, hicran‑ı lâyezâlîyi firâk‑ı ebedîye ve adem‑i mutlakı da her ikisine musallat eder ki, o firâkların, o hicranların kökleri ortadan kalksın.
Sekizinci Bürhân
Bütün âlemce her hususta sıdkı ve doğruluğu ma'lûm ve müsellem olan Hazret‑i Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, parmağıyla kameri şakk ettiği gibi, lisânıyla da saâdet‑i ebediyenin kapılarını açmıştır. Ve bütün Enbiyâ‑i izâmın bu hakikat üzerine icmâları, bir hüccet‑i kàtıadır.
Dokuzuncu Bürhân
Onüç asırdan beri yedi vecihle i'câzı tasdik edilen Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın haşir hakkındaki beyânâtı, saâdet‑i ebediyenin geleceğine kâfî bir delil değil midir? Başka bir delile ihtiyaç var mıdır?
88
Onuncu Bürhân
Bu bürhân, binlerce bürhânları müctemîdir. Bu bürhânları, çok âyetler tazammun etmişlerdir.
Evet, Kur'ân‑ı Kerîm, çok âyetlerinden haşre nâzır pencereler açmıştır.
Ezcümle ﴿وَقَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا﴾ âyetiyle, saâdet‑i ebediyeye yol açan bir kıyâs‑ı temsîlîye işâret etmiştir.
Kezâlik, ﴿وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِ﴾ âyet‑i kerîmesiyle, o saâdeti gösteren bir kıyâs‑ı adlîye işâret etmiştir.
Birinci Âyetle İşâret Edilen Kıyâs‑ı Temsîlî
Evvelâ insanın vücûduna bak. Nasıl tavırdan tavıra, yani; nutfeden alakaya, alakadan mudğaya, mudğadan et ve kemiğe, et ve kemikten insan sûretine bir kasd, bir irâde ve bir ihtiyar altında mahsûs kanunlarla, muayyen nizâmlarla, muntazam hareketlerle intikal ettiğini ve kalıptan kalıba girip çıktığını gör.
Sonra insanın bekàsına dikkat et. İnsan, bu vücûd libâsını her sene değiştirir. Bu vücûd değişmesi, bedendeki hüceyrâtın yıkılıp yapılmasıyla olur. Bu tamirat da, bütün âzânın erzâk mahzeni hükmünde olan Cenâb‑ı Hakk’ın bir kanun‑u mahsûsla ihzar ettiği o madde‑i latîfeden alınan eczâ ile yapılır.
Sonra o madde‑i latîfenin ahvâline bak. Nasıl âzânın ihtiyaçlarına göre muayyen bir kanun ile taksim edilir ve bedenin her tarafına mahsûs bir nizâm ile muntazaman dağıtılır.
Yine şâyân‑ı dikkattir ki; o madde‑i latîfe, dört matbahta pişirildikten sonra ve dört inkılâbdan geçtikten sonra ve dört süzgeçten tasfiye edildikten sonra rızık olarak taksim edilir.
Hem yine şâyân‑ı dikkattir ki; o madde‑i latîfe, yemeklerin rûhu ve hülâsasıdır. O yemekler âlem‑i anâsırda dağınık menba'lardan muntazam bir düstur ile, mahsûs bir nizâm ile cem' ve tahsil edilirler.
89
İşte bütün bu nizâmlar, bu kanunlar, bu intizamlar; hep bir kasd, bir irâde, bir hikmetten çıkıyor. Evet, meselâ Habib’in gözünde yerleşen bir zerrenin, unsur‑u havadan veya unsur‑u türâbdan o garîb, acîb tavırlarda, inkılâblarda yaptığı muntazam hareketinden anlaşılır ki; o zerre, toprakta iken Habib’in gözüne ta'yin edilmiş ve bir memur gibi mahall‑i memuriyetine muntazaman i'zam kılınmıştır (yükseltilmiştir).
Evet, fennî bir nazarla dikkat edilirse anlaşılır ki, o zerrenin hareketi, körü körüne, tesâdüf eseri değildir. Çünkü o zerre, hangi mertebeye girerse, o mertebenin nizâmına tâbi olur. Ve hangi bir tavra intikal etmiş ise, onun muayyen kanunuyla amel etmiştir. Ve hangi bir tabakaya misâfir gitmiş ise, muntazam bir hareket ile sevkedilmiştir.
Hülâsa, neş'e‑i ûlâya dikkat edenin, neş'e‑i uhrâ hakkında tereddüdü kalmaz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın emrettiği gibi: “Neş'e‑i ûlâyı gören adam, neş'e‑i uhrâyı inkâr edebilir mi?” Çünkü ikinci teşekkül, yani ikinci yapılış, birinci teşekkülden daha kolaydır. Bunu yapan, onu daha kolay yapar.
Meselâ, bir fırka askerin ilk teşekkülünde, efrâdın birbiriyle ünsiyetleri, muârefeleri olmadığından ve ta'lim ve terbiye görmemeleri yüzünden, yontulmamış taşlar gibi olduklarından, o efrâd, o fırkanın bünyesinde yerleştirilinceye kadar çok zahmetler vardır. Fakat ba'de't‑teşekkül terhis edilip de bir daha taht‑ı silâha dâvet edildiği zaman, pek kolay ictimâ' eder ve fırkayı teşkil ederler. Bu teşekkül, evvelki teşekkülden daha kolay olur.
Kezâlik, birbiriyle ülfet peydâ eden ve herbirisi yerini tanıyan ve bir derece yontulmuş taşlar gibi kesb‑i letâfet eden bedenin zerrâtı, ölüm ile dağıldıktan sonra, haşirde, Hàlık’ın izniyle, İsrâfil’in borusuyla o zerrât‑ı asliye ve esâsiye ictimâ'a dâvet edildikleri zaman, pek kolay ictimâ' ederler ve beden‑i insanîyi yine eskisi gibi teşkil ederler.
Maahazâ, Kudret‑i Ezeliyeye nisbeten en büyük, en küçük gibidir; hiçbir şey o kudrete ağır gelemez.
90