Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
159

17‑20. Âyetlerin Tefsiri

﴿مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ ف۪ي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِروُنَ ❋ صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ ❋ اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ ف۪يهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌ يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ وَاللّٰهُ مُح۪يطٌ بِالْكَافِر۪ينَ ❋ يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْ كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا ف۪يهِ وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Bu uzun âyetle hem mâkabli arasında, hem cümleleri arasında, hem cümlelerinin keyfiyetlerinde bulunan Cihet‑i İrtibat ve İntizam ise:
Kur'ân‑ı Kerîm, evvelâ münâfıkların hâllerini, sâniyen cinayetlerini sarâhaten kaydettiği gibi, muâmelelerinin kötülüğünü akla kabûl ettirdikten sonra, hayâle, vehme, hisse de gösterip onlara da kabûl ettirilmesini bu temsîlle te'min etmiştir.
Evet aklî şeylerden fazla, temsîllerle hayâlî şeyleri kabûle, hayâl daha yakındır. Ve kezâ, akla muhâlif olan ve hem gayr‑ı me'lûf bulunan bir şeyin me'nûs bir şekilde gösterilmesiyle hayâl çabuk kabûl eder. Ve kezâ, gâib bir şeyi hâzır göstermekle, akıl ile his arasında mutâbakat hâsıl olur, his de kabûl eder.
Hülâsa: Münâfıkların kötülüğü şu temsîlle akla tasdik ettirildiği gibi, hayâle, vehme, hisse de kabûl ettirilmesi te'min edilmiştir. Ve eyzan, münâfıkların ayrı ayrı cinayetleri ve muhtelif sıfatları arasında hakîki bir irtibatın bulunması şu temsîlle gösterilmiştir.
Ve eyzan, münâfıkların muâmelelerini hayâlin gözü önüne şu temsîlle getirmekten maksad, lisânın söyleyemediği ince cihetleri bizzat hayâl bakıp, görsün ve alsın ki, bir i'tirâz kalmasın.
Sonra bu temsîlin cümlelerinin meâli, hey'et‑i mecmuasıyla münâfıkların hikâyelerinin meâline muvâfık geldiği gibi, ayrı ayrı da hikâyelerinin cümlelerine uygun gelir. Evet, münâfıkların hikâyesi böyledir: Zâhiren îmâna gelmişlerdir. Sonra kalben küfür ve inkâr etmişlerdir. Sonra hayret ve tereddüd içinde kalmışlardır. Sonra hakkı taleb etmemişlerdir. Sonra o dalâletten rücûa kàdir olmamışlardır ki, hakkı arasınlar.
160
Temsîlin meâli ise: Evvelen ateş yakmışlardır. Sonra o ateşi muhâfaza edememişlerdir. Sonra ateşleri sönmüştür. Sonra zulmet içinde kalmışlardır. Sonra herşey onlara görünmez olmuştur. Gece vakti ses sadâ olmadığından, sanki sağır olmuşlardır. Ateşleri söndüğünden, a'mâ gibi olmuşlardır. Bir muhâtab veya bir yardımcıları bulunmadığından, sanki lâl olmuşlardır. Ve o zulmetten çıkıp rücûa kàdir olmadıklarından, sanki rûhsuz, heykel kesilmişlerdir. İşte temsîldeki cümlelerle hikâyedeki cümleler arasında muvâfakat tamamen tebârüz etmekle, aralarında bir muhâlefet kalmadığı tebeyyün etti.
İhtar: Temsîldeki zulmet, hayret, ateş, hikâyedeki küfür, adem‑i sebat ve fitnelerine işârettir.
Suâl: Temsîlde nurdan bahsedilmiştir. Münâfıkların nuru nerede?
Elcevab: Kendisinde nur olmayan bir insan, muhîtinde bulunan nurdan istifade eder. Muhîtinde bulunmasa kavminde, kavminde bulunmasa nev'inde, nev'inde bulunmasa fıtratında, fıtratında mümkün olmasa dünya menfaatleri için lisânında vardır. Bu da olmasa, evvelce îmân edip sonra irtidat edenlerin evvelki nurlarına işârettir. Bu da olmasa dünyaya ait gördükleri istifadelerine işârettir. Ateşin, fitnelerine işâret olduğu gibi. Bu da olmadığı takdirde dâire‑i imkânda olan nurları, vücûd dâiresine indirilmiştir. ﴿اِشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى ’daki hidayet gibi.
Sonra Cümlelerin Arasındaki Cihet‑i İrtibata Gelince:
﴿مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا : Yani, Onların meseli, ateş yakan adamın meseli gibidir.” Bu cümlenin mevki ve makama olan münâsebeti, şöyle tasvir edilebilir ki:
161
Âyette beyân edildiği şekil üzerine, ateş yakan adamın hâli, Cezîretü'l‑Arab’da sâkin Kur'ân’ın muhâtablarından birinci tabakadaki adamların hâllerine tetâbuk ediyor. Zîra o tabakadaki adamlar, bu ateşi yakan adamın hâlini ya bizzat görmüşler veya işitmişlerdir. Ve o hâlin ne derece müessir ve fecî olduğunu hissetmişlerdir. Zîra onlar çok defa güneşin zulmünden gecenin zulmetine kaçarak gecenin serinliğinde yollarına devam ettikleri sırada, şiddetli yağmurlara rast gelerek çok zahmetlere düşmüşlerdir. Ve kezâ çok defa yollarını kaybederek muzır hayvanlarla dolu mağaralara girmişlerdir. Ve arkadaşlarını görüp onlarla ferâhlanmak ve eşyalarını görüp, muhâfaza etmek veya muzır hayvanları görüp onlardan tahaffuz etmek için ateş yakmışlardır. Ateşin ziyâsından istifade ederlerken, semâvî bir âfetle ateşleri söner ve recâ ve ümîdleri tamamen ye'se ve hüsrâna inkılâb eder. İşte, Kur'ân‑ı Kerîm onların bu durumuna﴿فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ cümlesiyle işâret etmiştir. Yani, Vaktâ ki o ateş etrafı ışıklandırdı; birden bire Cenâb‑ı Hak, nurlarını söndürerek ziyâlarını zulmete çevirdi.”
فَلَمَّا’da (ف) kelâmın siyâkı, kelâmın şu şekilde olduğunu iktiza ettiğine işârettir ki, ziyâsından istifade için ateş yaktılar. Ateş onları ziyâlandırdı. Onlar da mutmain ve müferrah oldular. Sonra bir hüsrâna uğrayıp yere düştüler.
Sonra bu cümle‑i şartiyenin, şart ve ceza denilen her iki cümlesi arasında lüzumun vücûdu lâzımken, izâe ile nurun zehâbı arasında hiçbir lüzum görünmüyor. Binâenaleyh, bu gizli lüzumu dışarıya çıkarıp göstermek için bazı mukadder cümlelere ihtiyaç vardır. Şöyle ki:
Vaktâ ki ateş onları ışıklandırdı. Onlar da ışıklandılar. Fakat ateşe ehemmiyet verip muhâfaza etmediler ve o ni'metin kadrini bilip devam ettirmediler, o da söndü gitti. Evet, ziyâyı muhâfaza etmekten gaflet, adem‑i devamını istilzam eder. Adem‑i devam ise intifâsını, yani sönmesini istilzam eder.
Nurların sönmesiyle uğradıkları hüsrândan sonra ﴿وَتَرَكَهُمْ ف۪ي ظُلُمَاتٍcümlesiyle, zulümâta düşmek gibi ikinci bir hüsrâna ma'rûz kaldıklarına işâret edilmiştir.
162
لَا يُبْصِروُنَ cümlesi ise üçüncü bir hüsrânlarına işârettir. Çünkü insan zulmete düşmekle yolunu kaybettiği zaman, arkadaşlarını ve eşyasını görmekle bir derece mütesellî olur. Fakat bunları da görmediği gibi, onun o karanlıkta durması ve yürümesi bir musîbet ve bir vahşettir.
﴿صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ : Yani, Sağır, lâl, kör olup dönemezler.”
Bir insan, böyle bir belâya düştüğü zaman, dört cihetle ümîdvâr ve mütesellî olabilir.
Birincisi: Köylü halkından veya geçen yolculardan bir ses gelir de, o ses vâsıtasıyla yolunu bulup görmek ümîdinde olur. Hâlbuki gecesi sâkit ve sâkin, sessiz ve sadâsız bir gece olduğundan, o adamla bir sağırın arasında fark kalmaz. Bu cihetten ümîdinin kesik olduğuna işâret eden Kur'ân‑ı Kerîm صُمٌّkelimesini demiştir.
İkincisi: Eğer çağırıp yardım isterse, belki bir işiten olur da onun kurtulmasına gelir diye bir ümîd besleyebilir. Fakat gecesi sağır olduğu için, dilli, dilsiz birdir. Bu recâsını da kesmek için بُكْمٌ denilmiştir.
Üçüncüsü ise: Gideceği cihetin yolunu tahminen ta'yin etmek ve görmek için bir alâmet, bir ateş, bir yıldız arar, mütesellî olur. Hâlbuki gecesi öyle zulmetlidir ki, gözlü gözsüz bir olur. O adamın bu emelini söndürmek için عُمْيٌ denilmiştir.
Dördüncüsü: O belâdan kurtulup rücû etmek için var kuvvetiyle çalışmaktan mâadâ bir çare kalmadığını görür görmez, kuvvetine güvenir, ümîdvâr olur. Hâlbuki zulmet her taraftan o adamı öyle ihâta etmiştir ki, o adam bütün kuvvetiyle çalıştığı hâlde kurtuluş imkânını bulamaz. Kendi sû‑i ihtiyarıyla bataklığa giren ve bir daha çıkması mümkün olmayan bir hayvan gibi, o zulmet içinde kalır. Evet, çok şeyler var ki, insan ihtiyarıyla girer, fakat çıkması mümteni' olur. İnsan onu bırakır, fakat o insanı bırakmaz.
İşte onların şu vaziyetlerine karşı فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ denilmiştir ki, o musîbetten kurtulup rücûlarına bir çare kalmadığına ve son ümîdlerinin de kesildiğine binâen, vahşet, ye's ve korkular içinde kaldıklarına işârettir.
163
Cümlelerin Hey'etlerine Gelince:
﴿مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا cümlesi, nüktelere bir define hükmündedir. Şöyle ki:
Lisânlarda deverân eden ve beyne'n‑nâs garîb ve acîb şeylerde kullanılan ve hikmetü'l‑avâm ve felsefetü'l‑umum ile anılan مَثَلُ kelimesi, münâfıkların vaziyetleri bir uğrûbe ve kıssaları bir u'cûbe olduğuna işârettir. Bu işâretten, onların sıfatları üstünde nefretin, lisânları üstünde lânetin ilelebed darb‑ı mesel gibi deverân etmek şânında olduğuna bir remiz vardır.
Suâl: Teşbihi ifâde eden her iki mesel arasındaki ك ’in hazfı belâğatça daha makbûl olduğu hâlde, niçin burada hazfedilmemiştir?
Elcevab: Bu makamda edat‑ı teşbihin zikri, hazfından daha belîğdir. Zîra sâmi', teşbih edatını görür görmez, teşbihle alâkadar olur. Müşebbehün‑bihte olan her noktayı, müşebbehteki nazîrine tatbik eder. Fakat edat‑ı teşbihin mahzufu takdirde, teşbihten gaflet ederek her iki tarafı birbirine tatbik etmek fikrine gelmemesi ihtimali vardır.
İkinci mesel kelimesi ise, ateş yakan o adamın vaziyeti, efkâr‑ı âmmece bir darb‑ı mesel hükmüne geçmiş olduğuna işârettir.
Suâl: Ateşi yakanlar bir cemâat iken müfred işâreti olan اَلَّذ۪ي ile işâret edilmesi neye binâendir?
164
Elcevab: Ferdin yapacağı bir işe cemâatin iştirâk etmesiyle ziyâdelik veya noksanlık hâsıl olmadığı takdirde, ferd veya nev'i, cüz' veya küll bir olur.Maahazâ اَلَّذ۪ي ’nin müfred işâreti olması, onlardan herbir ferdin, dehşeti temessül ve kabahati tasvir etmekte müstakil olduğuna işârettir. Maahazâ اَلَّذ۪ي ’nin اَلَّذ۪ينَ’den ihtisar edildiği ihtimali vardır.
اِسْتَوْقَدَ ’deki (س) ateş yakmalarının külfetle ve araştırmakla husûle geldiğine işârettir. Hem اِسْتَوْقَدَ ’nin ifrad sîgasıyla olması نُورِهِمْ ’deki cem' zamîri, bir cemâat için bir ferdin ateş yakması âdet olduğuna işârettir.
Hem lamba vesâire gibi âlât‑ı tenviriye arasında نَارٌ ’ın intihâb edilmesi, teklifin pek şiddetli bir nur olduğuna ve onların izhâr ettikleri zâhirî nur altında fitne ateşini yaktıklarına işârettir.
İhtar: Nekre olarak نَارٌ kelimesinin zikri, onların şiddet‑i lüzumundan dolayı herhangi bir ateş olursa olsun, hemen yakmak ihtiyacında olduklarına işârettir.
﴿فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ مَاحَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ:
Takibi ifâde eden فَلَمَّا ’deki ف onların ye'sten sonra ümîd ve recâ zamanlarının geldiğine işârettir.
لَمَّا ise, kıyâs‑ı istisnaî ile anılan, dâhil olduğu cümlelerden birinci cümlenin tahakkuk ve vücûda geldiğine delâlet etmekle, ikinci cümlenin de vücûda geldiğini intac ettiğine ve onların tesellî ve ümîdlerinin tamamıyla kesilmiş olduğuna işârettir.
اَضَٓاءَتْ kelimesi, onların ısınmaya değil, aydınlanmaya ihtiyaçları olduğuna işârettir ki, etrafında bulunan zararlı şeyleri görüp onlardan tahaffuz etsinler.
165
مَا حَوْلَهُ dehşetin her dört taraftan ihâta eylediğine ve ziyâ ile cihât‑ı sitteden hücum eden zararlardan tahaffuz etmek lüzumuna işârettir.
ذَهَبَ : Bu kelime ile اَضَٓاءَتْkelimesi arasındaki lüzum mes'elesi geçmiştir; oraya bakılsın.
ذَهَبَ اللّٰهُ : Zehâbın Allah’a isnâdı, iki cihetten recâ ve ümîdlerinin kesik olduğuna işârettir. Birincisi: Âfet, semâvî olduğundan, def'i mümkün değildir. İkincisi: O âfet, kusurlarının cezası olduğundan Cenâb‑ı Hak’tan merhamet de recâ edilemez. Çünkü ibtal‑i hak için çalışan adam Haktan yardım ve merhamet taleb edemez.
بِنُورِهِمْ ’deki harf‑i cerr olan (ب) nur ve ziyânın bir daha avdet etmemesine işârettir. Çünkü ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ ’in mânâsı, Allah onların nurlarını götürmüştür.” Ma'lûmdur ki, Allah’ın aldığı bir şeyi kimse reddedemez.
نُورٌ ünvânı ise, sırat üstündeki hâllerini andırır.
İhtisàsı ve hasrı ifâde eden نُورٌ ’un هُمْ zamîrine olan izafesi, onların şiddet‑i teessürlerine işârettir. Zîra halkın ateşleri yanarken bir insanın ateşi sönse, o insan çok müteessir olur.
166
﴿وَتَرَكَهُمْ ف۪ي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِروُنَ : Harf‑i atıf olan (و) onların iki zararı cem' etmiş olduklarını ifâde ediyor. Birisi, ziyâlarının selb edilip söndürülmesidir. İkincisi ise, zulmetin onlara ilbas edilip giydirilmesidir.
تَرَكَ ünvânı ise, onlar rûhsuz bir cesed, içsiz bir kabuk hükmünde olduklarından, bu gibilerin hâli, onlardan alâkayı kesip bütün bütün terk edilmelerine delâlet eder.
ف۪ي edatının ifâde ettiği zarfiyetten anlaşılır ki, zulmetin şiddetinden, onların nazarında herşey ademe gitmiş, yalnız zulmet kalmıştır. Onlar da, dehşetlerinden, o zulmeti kendilerine kabir yapmışlar ve içine girip gizlenmişlerdir.
ظُلُمَاتٍ : Bu kelimenin cem' sîgasıyla zikri ise, gecenin karanlığıyla beraber bulutların zulmetinden, onların rûhlarında ye's ve havfın yerlerinde vahşet ve dehşet ve zamanlarında sükûn ve sükûnetiyle hâsıl olan zulmetler gibi, türlü türlü zulmetler vücûda gelmişlerdir.
ظُلُمَاتٍ kelimesindeki tenkîr ise, o gibi zulmetlerin emsâlini görmediklerinden, kendilerince mechûl ve ülfet edilmemiş birtakım zulmetler olduğuna işârettir.
لَا يُبْصِروُنَcümlesi, musîbetlerin en büyüğünü gösterir. Zîra gözü görmeyen adam pek çok belâlar çeker. Gözlerini kaybedenler, pek gizli musîbetlerin elemlerini dâima çekiyorlar.
لَا يُبْصِروُنَ ’nin sîga‑i muzârî ile zikri, onların vaziyetlerini tasvirle hayâlin gözü önüne getirip ihzar eder ki, sâmi' hayâliyle dehşetlerini görsün, vicdânıyla ibret alsın.
167
لَا يُبْصِروُنَ ’nin mef'ûlsuz bırakılması, ta'mîm içindir. Şöyle ki: Onlar menfaatlerini görmüyorlar ki, celb ve muhâfaza etsinler. Tehlikeleri görmüyorlar ki, ictinâb etsinler. Arkadaşlarını görmüyorlar ki, bir parça ferâhlasınlar. Sanki herbirisi tek başıyla o zulmet içinde kalmışlardır.
﴿صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ : Yani, Sağır, lâl, kör şahıslar gibi o zulmetten çıkıp kurtulamazlar.” Bu cümlede bulunan sıfât‑ı erbaa, münâfıklarla ateş yakanlar arasında müşterek olup, her iki taraftan haber verir, vaziyetlerini bildirir, âyine gibi hâllerini gösterir.
İşte, ateş yakanlara karşı işârâtı şöyledir:
Böyle bir zulmete düşen bir adam, evvelen kendisini kurtaracak bir sese kulak verir, etrafı dinler. Lâkin gecenin sessiz ve lâl olması, o adamın sağırlığını intac etmiştir.
Sonra yardımına gelecek bir adamı çağırmak ister. Lâkin gecenin sâkit ve sağırlığı, onun lâl olmasına sebeb olmuştur.
Sonra yolunu bulmak ümîdiyle bir alâmet, bir nişan arar. Fakat gecenin ziyâsızlığı ve körlüğü, onun körlüğünü mûcib olmuştur.
Sonra bu zulmetten kurtulmak için, evvelki yerine avdet etmek ister. Fakat kapılar bağlanmış, rücûa imkân kalmamıştır. Bataklığa düşen adam gibi titredikçe batar. Battıkça zulmette kalır.
Münâfıklara Nâzır Ciheti İse:
Evet, münâfıklar küfür ve nifâk zulmetine düştükleri zaman, onların dört cihetle kurtulmaları mümkündü:
Zîra, o nifâktan başlarını kaldırıp hakkı dinlemek, Kur'ân’ın irşadına kulak vermek ile necâtları mümkündü. Fakat nefislerinin şeytânî olan hevâsı Kur'ân’ın sadâsını kulaklarına işittirecek hevâyı karıştırdığı için Kur'ân’ın kendilerini irşad etmesine mâni olmuştur. Kur'ân‑ı Kerîm, bu cihetten onların ümîdleri inkıtâ' etmiş olduğuna işâreten صُمٌّ demiştir. Ve bu işâretten, sanki onların kulakları kesilmiş olup, kulakları kesik hayvanların kulaklarını andıran bir remiz vardır.
Sâniyen: Başlarını aşağıya indirip vicdânlarıyla müşâvere ederek doğru yolu ve hakkı suâl etmekle necât cevabını almak imkânı varken, kalblerindeki inâd, zebhedilen tavuk gibi, dillerini içeri tarafa çekerek, konuşmalarına ve nedâmetle tevbe etmelerine mâni olmuştur. Kur'ân‑ı Kerîm bu kapının da kapalı olduğuna işâreten بُكْمٌ demiştir. Ve bu işâretten, dilleri çekilip atılmış bedbaht kimseler olduklarına bir remiz vardır.
168
Sâlisen: İbret nazarıyla bakıp, dâhilî ve haricî delilleri görüp hakka rücûları mümkünken, gafletleri gözlerini perdelemiş, körlük de gözlerinin kapaklarını kapatmakla yine necâttan mahrum kalmışlardır. Kur'ân‑ı Kerîm buna işâreten عُمْيٌ demiştir. Yani, şeytanlara bir yuva inşâ edilmek üzere gözleri örtülmüş. Âteşî mahlûklar gibi, şeytanların başlarını andıran bir vaziyeti hayâle arz ediyorlar.
Râbian: Pis ve çirkin vaziyetlerine bakıp nâdim olarak tevbe etmeleri mümkün olduğu hâlde, nefislerinin hevâsına tâbi olarak, hem bozuk fıtratlarının iktizasını destekleyerek, şeytanlarının iğvâsıyla yaptıkları o çirkin hâlleri, gözlerine güzel göründüğünden terk edemediler. İşte Kur'ân‑ı Kerîm buna da فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ demekle, onların son ümîdlerinin de suya düştüğüne ve kum deryâsına ihtiyarlarıyla giren ve bir daha çıkamayan bedbaht insanlar olduklarına işâret etmiştir.
169
﴿اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ ف۪يهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌ يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ وَاللّٰهُ مُح۪يطٌ بِالْكَافِر۪ينَ ❋ يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْ كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا ف۪يهِ وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Yâhut münâfıkların meseli; semâdan yağan şiddetli, fırtınalı yağmura tutulan yolcuların meseli gibidir. O yağmurun şiddetini arttıran zulmetler, gürültüler, şimşekler yağmurun içinde vardır. Şimşeklerin çakmasıyla ölmek korkusundan parmaklarını kulaklarına sokarlar. Cenâb‑ı Hak, kudretiyle kâfirleri ihâta etmiştir. Kâfirlerden küfürlerinin cezasından kurtulan yoktur. Çakan şiddetli şimşekler, hemen hemen gözleri kör edecek şânındandır. Onlar, şimşekler çaktığı ve etraf aydınlandığı zaman yürürler, karanlık çöktüğü vakit dururlar. Eğer Cenâb‑ı Hak murad etseydi, onların kulaklarının ve gözlerinin nurlarını götürürdü. Cenâb‑ı Hak herşeye kàdirdir.”
Bu âyette beyân edilecek üç nokta vardır.
Birincisi: Bu âyetin mâkabliyle vech‑i irtibatı.
İkincisi: Cümleleri arasındaki cihet‑i intizam.
Üçüncüsü: Cümlelerin hey'etlerinde, eczâlarında, kelimelerindeki nizâmdır.
Evet, bu âyetin cümleleri arasındaki nizâm ve irtibat, aynen sâniye, dakika, saatleri sayan miller arasındaki irtibat gibidir.
170
Evvelâ, Bu Âyeti Evvelki Âyetle Rabteden Cihet:
Kur'ân‑ı Kerîm münâfıkların vaziyetlerini tasvir için itnâb ve tatvîl ile, yani uzun ibareleri hâvî misâl ve temsîlleri tekrar etmiştir. Bu da münâfıkların vaziyetine terettüb eden dehşet ve hayretin iki kısma ayrıldığından ileri gelmiştir.
Zîra, birinci temsîlin hülâsasına göre, münâfık olan kimse, kendisini vücûd sahrâsında arkadaşlarından ayrılmış, tek başına kaldığını ve kâinât cem'iyetinden tard edilmiş sâhibsiz kaldığını bildiği gibi, herşeyi de ma'dûm bilir. Ve vahşetle ihâta edilmiş, sükûn ve sükûnet içinde bütün mahlûkata ecnebî nazarıyla bakar. Münâfıkın şu bakışıyla mü'minin bakışı arasında dağlar kadar fark vardır. Zîra, mü'min olan zât, nur‑u îmân ile bütün mevcûdâtı kendisine dost ve âşinâ bilir. Ve kâinâtla, tevahhuş etmek değil, tam bir ünsiyeti ve muârefesi vardır.
İkinci temsîlin hülâsasına göre: Münâfık olan adam, âlemi musîbetleriyle öldürücü, belâlarıyla boğucu, dehşetli hâdisâtıyla tehdid edici, şedâidiyle sıkıcı bir şekilde görür. Bütün dünyayı, envâ'ıyla beraber kendisine adâvet etmekte ittifak ettiklerini zanneder. İşte o münâfıkın bu zannına göre, âlemde ona menfaat verecek hiçbir şey yoktur. Bütün eşya ve mevcûdât onun aleyhindedirler.
Hâlbuki mü'min olan zât nur‑u îmânın iktizasıyla, kâinâtın yaptığı tesbihleri ve tebşîrleri ma'nen işitir, ferâhnâk olur.
Ve kezâ, Kur'ân‑ı Kerîm’in temsîl hususunda yaptığı tekrar, münâfıkların iki kısma ayrılmış olduklarına işârettir. Birisi, süflî ve âmî olan tabakadır. Bu tabakanın hâline uygun birinci temsîldir. İkincisi, kibirli, gururlu, güyâ yüksek tabakadır. Buna münâsib ikinci temsîldir. Demek temsîllerin tekrarı, kısımların taaddüdüne işârettir.
Sonra şu ikinci temsîlin münâfıkların nazarına göre, bu makamla münâsebeti nedir?
Evet Kur'ân‑ı Kerîm’in muhâtablarından tabaka‑i ûlâda veya saff‑ı evvelde olanlar, dâima sahrâlarda gezen çöl adamlarıdır. Bunlar, bil'umum bu hâdiseyi ya görmüşler veya ebnâ‑yı cinslerinden işitmişlerdir. Hem böyle ateş yakmak mes'elesi efkâr‑ı âmme ile alâkadardır. Ve bu hâdise onlara bir darb‑ı mesel kadar te'sir eder.
Sonra ikinci temsîlin birinci temsîlle münâsebeti pek âşikârdır. Zîra, o ona ikmal edici bir tetimmedir. Hattâ çok noktalarda da ittihâdları vardır.
171
Sonra, bu ikinci temsîlin, münâfıkların hâline beş cihetten münâsebeti vardır.
Birincisi: Her iki taraf da öyle hayrete düşmüşlerdir ki, kendilerine kurtuluş yolları tamamen kapanmış, necât vesileleri kaybolmuştur.
İkincisi: Her iki taraf da korku şiddetinden, bütün mevcûdâtın kendilerine düşman olduklarını zannederler. Bir dakika bile ölüm tehlikesinden emin olmazlar.
Üçüncüsü: Her iki taraf da dehşetin şiddetinden akıllarını kaybetmiş deliler gibi olurlar. Hattâ kılınçların parıltısını görüp gözlerini yummakla veya tüfeklerin seslerini işitip kulaklarını tıkamakla ölümden tahaffuz etmek isteyen veya güneşin gurûbunu istemediğinden saatin zembereğini kısaltan ahmaklar gibi bir vaziyet gösterirler. Hâlbuki kulaklarını tıkamakla veya gözlerini yummakla gök gürültüsünden veya şimşek çakmasından kurtulamazlar.
Dördüncüsü: Güneş, yağmur, su, ziyâ, çiçeklere isabet ederse hayat verirler. Nebâtâta olursa terbiye ve tenmiye ettirirler. Pis şeylere isabet ederlerse kabîh kokuları ihdâs ederler. Emvât ve ölülere bakarlarsa ufûnet tevlîd ederler. Kezâlik, rahmet ve ni'met dahi kendilerine lâyık olan mevkilere isabet etmezler de, onları intizar edip kıymetlerini bilmeyen mevkilere isabet ederlerse zahmetlere ve nıkmetlere inkılâb ederler.
Beşincisi: İkinci temsîlin meâliyle münâfıkların kıssasının meâli arasında, eczâlarına bakılmaksızın münâsebet olduğu gibi, her iki tarafın eczâları arasında da münâsebetler vardır. Ezcümle, صَيِّبٍ nebâtâta hayat verdiği gibi, İslâmiyet de ervâha hayat veriyor. Şimşek, gök gürültüsü; va'd, vaîd, yani hayırlı ve zararlı, Allah’ın emirlerine; zulümât da küfrün şübhelerine, nifâkın şeklerine işârettir.
Sonra, Bu Temsîlin Cümleleri Arasındaki Münâsebetler:
Kur'ân‑ı Kerîm اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ cümlesiyle, Münâfıklar ıssız, korkunç, vahşetli bir sahrâda, karanlıklı bir gecede herbir katresi bir mermi gibi şiddetli bir yağmura tutulan yolcular gibidir dediği zaman, sâmi' derhâl ayıldı, suâle geldi ve dedi: Yağmurlar merğûb ve matlûb bir rahmet iken, niçin onlara korkunç bir musîbete dönmüştür?
172
Kur'ân‑ı Kerîm, bu suâle karşı o yağmurun dehşetini tasvir etmekle, ف۪يهِ ظُلُمَاتٌ demiştir. Ve ظُلُمَاتٌ ’ın cem'iyle, bulutların zulmetine ve yağmurun kesâfetinden hâsıl olan zulmete ve o zulmet ihâtalı ve kesretli olduğundan, sanki gecedeki bulut gibi, bulutun yağdırdığı siyah siyah katrelerin zulmetine zarf olduğunu bildirmiştir.
Sonra, zulmetli, yağmurlu geceler ale'l‑ekser gürültülü olurlar. Sâmi' yine suâle geldi ve dedi: Acaba onların da bu gecelerinde gürültü var mıdır?
Kur'ân‑ı Kerîm buna da cevaben وَرَعْدٌ diye, vaziyetin dehşet ve korkulu olduğuna işâret etmiştir. Sanki mevcûdâtın bir zâhirî pâdişahı olan semâ, onları felâketlere ve helâketlere sevk etmek için, zemini sarsan gürültüsüyle, her tarafı dehşetlere veren şimşeklerinin sesleriyle çağırıp bağırıyor. İşte böyle bir vaziyet karşısında, böyle dehşetli bir musîbete uğrayan bir adam, kendi sükûtu içinde kâinâtın her tarafından zararlı hareketlerin, korkunç sayhaların kendisine gelmekte olduğunu tahayyül eder. Maahazâ, ra'd sesini işittiği vakit, onun sayhalarını kendisine karşı pek şiddetli na'ralar olduğunu zanneder. Zîra korkak ve hâin bir adam, her sayhayı aleyhine zanneder.
173
Sonra, ra'd ve berk arasında bir refâkat‑i zikriye bulunduğundan, birisinden bahsedildiği zaman, ötekisi de velev tufeylî bir sûrette olsun, yani dâvetsiz olarak zihne gelir, ondan da bahsedilir. İşte bu münâsebetle, Kur'ân‑ı Kerîm رَعْدٌ ’dan sonra وَبَرْقٌ demiştir. Ve tenkîriyle, berkin pek garîb ve acîb olduğuna işâret etmiştir. Evet, berkin çakmasıyla zulümât âlemi ölür. Her tarafı dolduran o zulümât birden bire ortadan kaldırılır, adem deryâsına atılır. Ve ânî olarak berkin ölümüyle de zulümât âlemi tekrar dirilir, o vâsi' meydânı tekrar kaplar. Sanki berk söndüğü zaman, âlemi tamamen dumanıyla dolduran hakîki, mechûl bir zulmet ateşi vücûda gelir ki, gören adam sathî bir nazarla değil, nazar‑ı im'ân ile dikkat edip baksın ve kudretin âsâr‑ı azametini görsün.
Sonra sâmi', Münâfıklar şu musîbetin çıkmaz sokağına girdiklerinde ne gibi bir tedbirde bulundular?” diye kendi kendine düşünmeye başlarken, Kur'ân‑ı Kerîm düşünmeye ihtiyaç bırakmadan﴿يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِdiye onlara bir melce', bir kurtuluş çaresi kalmadığına işâret etmiştir. Hattâ boğulan adam denizin ortasında bir ot parçasına ilticâ ettiği gibi, bunlar da şaşkınlıklarından parmaklarının ucunu değil, parmaklarının tamamını kulaklarına sokuyorlar. Sanki onların musîbetleri dehşet kırbacıyla kendi ellerine vuruyor, onlar da acısından parmaklarını ceblerine değil, şaşkınlıklarından kulaklarına sokuyorlar.
Hülâsa: Sâikanın isabetinden kurtulmak zannıyla yaptıkları şu eblehâne hareketlerden, onların ne oldukları anlaşılır.
Sonra sâmi'in zihnine gelir ki: Acaba bu musîbet umumî midir, yoksa onlara mahsûstur? Buna karşı Kur'ân‑ı Kerîm ﴿وَاللّٰهُ مُح۪يطٌ بِالْكَافِر۪ينَ demiştir. Yani bu musîbet, onların ni'metlere karşı yaptıkları küfranın cezasıdır. Allah onları bu musîbetle tecziye eder. Çünkü onlar cumhûr için vaz' edilen kanun‑u İlâhî’den hurûc etmişlerdir.
Sonra sâmi', Ra'dın şiddetine mukâbil berkin onlara bir fâidesi olmadı ?” diye nefsiyle konuşurken Kur'ân‑ı Kerîm﴿يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْ cümlesiyle, berkin onlara bir fâidesi değil, bil'akis ışığıyla onların gözlerini hemen kör edecek kadar bir şiddet göstermektedir, diye sâmi'e cevab vermiştir. Âdeta ra'd kulaklarına, berk de gözlerine ilân‑ı husûmet etmişlerdir.
174
Sâmi' baktı ki, ra'd ve berk vesâire gibi kâinâtın eczâsı müttefikan onların aleyhinde olup onları itlâf etmek için birbirine yardım ediyorlar; bunlara karşı onların ne yapacaklarını düşünmeye başladı. Kur'ân‑ı Kerîm,﴿كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا ف۪يهِ وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُواcümlesiyle, onların hayret dâiresinde tereddüd içinde şaşkın bir vaziyette yollarını görüp, yola devam etmek için cüz'î bir fırsat beklemekte olduklarına ve berkin ziyâsıyla yol göründüğü zaman devamından ümîdsiz, mezbuhâne bir harekete geçerek bir‑iki adım attıklarına, fakat zulmet birden bire istilâ ettiğinde yerlerinde incimâd etmiş gibi bir vaziyette kaldıklarına işâretle cevab vermiştir.
Sâmi' bu vaziyeti görünce, suâle geldi ve dedi: Bu kadar tâzibler altında ezilmektense, birden bire ölüp gitmeleri veyâhut bütün bütün sağır ve kör olmaları daha iyi değil midir?” diye sordu. Kur'ân‑ı Kerîm﴿وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْ cümlesiyle, Onların ölümle azâbdan ve ızdırâbdan kurtulmaya istihkakları yoktur, bunun için meşîet‑i İlâhiye onların ölümüne taalluk etmemiştir. Taalluk etseydi, gözlerini kör, kulaklarını sağır etmeye taalluk ederdi. Buna da taalluk etmiyor. Çünkü kanun‑u İlâhî’den hariç kalan bu gibi bedbahtların gözleri, kulakları dâima sağ kalsın ki, azâbları işitmekten ve ikàbları görmekten zevk alsınlar, yani titresinler diye sâmi'e cevab vermiştir.
Sonra bu kıssanın ihtiva ettiği azamet ve kudret‑i İlâhiye ile Cenâb‑ı Hakk’ın umum kâinâtta tasarruf sâhibi olduğu (ve bilhassa âsâr‑ı kudretinden ra'd, berk, sehâb mu'cizelerinin görünmesi ile) sâmi'ce tahakkuk edince Kâinât, heybetinin bir tecellîsi ve bu musîbetler de gadabının bir kahrı olan Zâtın kudreti ne kadar büyüktür, Sübhânallâh!” diye tesbihâta başlamıştır. Kur'ân‑ı Kerîm de onu tasdiken ﴿اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ demiştir.
175
Mezkûr Âyetin İhtiva Ettiği Cümlelerin Hey'etlerindeki Münâsebetlere Gelince:
﴿اَوْ كَصَيِّبٍ’deki اَوْ süflî ve gayr‑ı süflî münâfıkların iki kısma münkasım olduklarına işârettir. Ve her iki temsîlin birbirine münâsib olduğuna ve münâfıkların hâline uygun bulunduğuna remizdir. Ve aralarında müşâbehetin bulunması, ma'lûm ve müsellem olduğuna îmâdır. Ve kezâ, اَوْ kelimesi, hurûf‑u atıftan terakkîyi ifâde eden بَلْ kelimesinin mânâsını mutazammındır. Çünkü ikinci temsîl, birinci temsîlden daha şedîddir.
كَصَيِّبٍ ’deki ك münâfıkları yağmura teşbih etmek içindir. Hâlbuki birbirine müşâbih değildir. Aralarında mutâbakat yoktur. Öyleyse müşebbehün‑bih olacak şey, mukadderdir. Zikredilmemesi, lafzın îcâz ve ihtisarı içindir. Lafzındaki îcâz da mânânın itnâbı, yani uzatılması içindir. Mânânın bu uzatılması da sâmi'in vüs'at‑i hayâline havâle edilir ki, makama münâsib cümleleri ta'yin etsin. Meselâ,اَوْ كَالَّذ۪ينَ سَافَرُوا ف۪ي صَحْرَاءَ خَالِيَةٍ وَلَيْلَةٍ مُظْلِمَةٍ فَاَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌ بِصَيِّبٍgibi, münâfıklara müşebbehün‑bih olmaya uygun ve uzun bir cümleyi takdir edebilir. Yani, Münâfıklar hàlî bir sahrâda, zulmetli bir gecede sefer ederlerken, yağmur musîbetine tutulan yolcular gibidir.”
176
İhtar: Herkesin bildiği مَطَرٌ kelimesine, me'lûf olmayan صَيِّبٌ kelimesinin tercihen zikredilmesi; o yağmurun katreleri güyâ birer musîbet olup, onların rûh ve canlarına mermi gibi kasden atıldığına işârettir.
Sonra, yağmur, çıplak olan semâ cihetinden yağdığı herkesçe ma'lûm olduğu hâlde مِنَ السَّمَٓاءِ kaydıyla takyid edilmesi, ıtlâk içindir. Yani, semâ kaydıyla yapılan tahsîs, ta'mîm içindir. Evet semânın kaydından anlaşılır ki, o yağmur bütün semânın ufkunu tutmuş, umumî bir şekilde yağıyor. Hiçbir yer o yağmurdan hàlî kalmıyor. Evet ﴿مَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِي الْاَرْضِ وَلَا طَٓائِرٍ يَط۪يرُ بِجَنَاحَيْهِcümlelerinde dahi دَابَّةٍ’nin فِي الْاَرْضِ ile, طَائِرٍ’in يَط۪يرُ ilâ âhir ile takyidleri, ıtlâk ve ta'mîm içindir.
Müfessir ünvânı taşıyan bazı adamlar, yağmur vesâire gibi yağan şeylerin semânın cirminden yağdığına zâhib olmuşlar ve kocaman bir denizin de semâda bulunduğunu ilâve etmişler. Onları bu zehâba sevk eden, Kur'ân‑ı Kerîm’in birkaç yerinde مِنَ السَّمَٓاءِ kelimesinin bulunmasıdır. Hâlbuki, ashâb‑ı tahkîk ve erbâb‑ı belâğatça en uygun mânâ مِنْ ile سَمَٓاءِ arasında جِهَةِ lafzının takdiriyle, yağmurların semâ cirminden değil, semâ cihetinden nâzil olduğuna hükmetmektir.
177
Maahazâ, semâ kelimesinin yukarıda bulunan herşeye ıtlâk edilebildiğine binâen, buluta da semâ denilebilir. Ve bulut da semâ kelimesinin şümûlüne dâhildir. Bu makamın tahkîki şöyle izâh edilebilir:
Eğer kudret‑i İlâhiye’nin azametine bakılırsa, cihetler hep birdir. Hangi cihetten ve hangi şeyden olursa olsun, yağmurun yağması mümkündür. Eğer Hikmet‑i İlâhiye’ye bakılırsa, yağmurun nüzûlü, ancak küre‑i havâiyede münteşir ve küre‑i havâiyenin onda bir cüz'ünü teşkil eden buhar‑ı mâînin tekâsüfünden husûle geliyor. Zîra, Hikmet‑i İlâhiye, bütün eşyada en güzel bir nizâm teşkil etmiştir. Bu nizâm eşyadaki muvâzene‑i umumiyenin muhâfazasına hizmet eder. Bu muvâzenenin muhâfazası da en yakın ve en kolay ve en kısa yolları tercih etmekle olur.
Yağmur Yağması Hakkında En Kısa Yol Şöyle Ta'rif Edilebilir:
Tabaka‑i havâiyede münteşir buhar‑ı mâînin zerrelerine İrâde‑i İlâhiye emrettiği vakit, o zerreler her taraftan Lebbeyk!” diyerek toplanmaya başlarlar ve bulut şeklini alıp, İrâde‑i İlâhiye’ye emirber olarak hazır dururlar. Yine İrâde‑i İlâhiye’nin emriyle bir kısım zerreler şiddet‑i tazyîk ve tekâsüfle beraber tebarüd ederek katrelere inkılâb ederler. Sonra kanunların mümessilleri ve nizâmâtın mâkesleri denilen melâikelerden, o katrelere münâsib yaratılan melâikeler vâsıtasıyla o katreler müzâhemetsiz, müsâdemesiz nüzûl ederler ve yere düşerler. Lâkin cevv‑i havada muvâzenenin muhâfazası için, yağan katrelerden boş kalan yerler, denizlerden ve yerlerden kalkan buharlarla doldurulur.
İhtar: Semâda büyük bir denizin bulunduğuna edilen zehâb, mecâzın hakikat zannedildiğinden ileri gelmiştir. Evet, cevv‑i hava, denizin rengini andırır ve küre‑i havâiyede münteşir bahr‑i muhîtten fazla su vardır. Binâenaleyh cevv‑i havayı denize teşbih etmek baîd değildir. Fakat mânâ‑yı hakîki ile bakılırsa hatâdır.
178
Suâl: ﴿وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ جِبَالٍ ف۪يهَا مِنْ بَرَدٍâyet‑i kerîmesinin zâhirine göre yağmurun nüzûlü, doludan müteşekkil semâda bulunan dağlardandır. Bunun izâhı nasıldır?
Elcevab: Bir kelâmın belâğata uygun, akla muvâfık, mantığa mutâbık olmadığı hâlde mânâ‑yı zâhirîsine yapışıp, zâhirinden ayrılmaması, o kelâm için bir cümûdiyet ve bir sönüklüktür. Zîra, Cennet’in yemek kaplarının vasıfları hakkında ﴿قَوَار۪يرَ مِنْ فِضَّةٍcümlesi, bir istiâre‑i bediiyeyi tazammun ettiği gibi ﴿مِنْ جِبَالٍ ف۪يهَا مِنْ بَرَدٍ cümlesi dahi bir istiâre‑i bediiyeyi ihtiva etmektedir. Şöyle ki: Cennet’in kapları ne şişeden ve ne de gümüşten olmadıklarından, bu cümlenin mânâ‑yı zâhirîsine hamli câiz değildir. Çünkü o kaplara gümüşten yapılmış şişeler denilemez. Zîra, her iki unsur arasında mutâbakat yoktur. Ancak ﴿قَوَار۪يرَ مِنْ فِضَّةٍ cümlesinden, mânâ‑yı mecâzî ile hem şişenin şeffâfiyeti, hem gümüşün beyazlığı kasdedilmiştir. Yani O kaplar, şişe gibi şeffâf, gümüş gibi beyazdırlar.”
Kezâlik, ﴿مِنْ جِبَالٍ ف۪يهَا مِنْ بَرَدٍ cümlesi de, iki istiâreyi tazammun etmiş. Bu istiâreler sâmi'in şâirâne bir hayâline müessestir; bu hayâl de âlem‑i süflî ile âlem‑i ulvî arasında bir nev'i müşâbehet ve mümâseleti mülâhaza etmeye mebnîdir. Yani, âlem‑i süflî denilen arz, mevâsim‑i erbaada, bilhassa bahar mevsiminde nasıl türlü türlü şekillere girer ve envâen ziynetli, nakışlı elbiseleri giyer, ayrı ayrı manzaraları gösterir; âlem‑i ulvî olan semâvât dahi, bilhassa bulutlarıyla pek garîb ve acîb keyfiyetlere, sûretlere, renklere girer çıkar, âdeta her iki âlem birbirine rekabet ederler. Bu iki âlem arasında şöylece bir müşâbehet ve mümâseletin düşünülmesi de, aralarında bir müsâbaka ve rekabeti tahayyül etmekten neş'et eder. Şöyle ki:
179
Arz ve semâ, güzellik müsâbakasına girmek için lâzım gelen ziynetlerini takınıp hazırlandıkları zaman, arz, kış mevsiminde kardan ma'mûl beyaz elbiselerini giyer, oturur. Bahar mevsimi gelince o beyaz elbiseyi üzerinden çıkarır, zümrüd gibi yeşil halılarını sahrâlarına serer. Yemyeşil gömleklerini dağlarına giydirir. O dağların şâhikalarının başlarına beyaz sarıklarını sarar. Ve bu güzel inkılâb ve manzaralarıyla kudret‑i İlâhiye’nin mu'cizelerini Hikmet‑i İlâhiye’nin nazarına arz eder. Buna karşı cevv‑i semâ dahi azamet‑i İlâhiye’yi izhâr etmek için koca koca dağları, tepeleri, dereleri ve pek çok garîb ve acîb şeylerin şekillerini ve sanki beyaz, siyah, kırmızı boyalarla boyanmış pamuk yığınlarını andıran bulut kafilelerini ileri sürer, nazar‑ı hikmete takdim eder.
İşte bu iki âlem arasındaki hayâlî müşâbehetten dolayı, bilhassa yaz mevsimindeki bulutlar, Arablar tarafından dağlara, gemilere, bostanlara, derelere, deve kafilelerine yapılan teşbihler, üslûblar, nazar‑ı belâğatta pek güzel görünür.
Binâenaleyh, âlem‑i ulvî ile âlem‑i süflî arasındaki ve dolayısıyla bulutlarla dağlar arasındaki müşâbehet ve münâsebete binâen﴿وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ جِبَالٍ ف۪يهَا مِنْ بَرَدٍ âyet‑i kerîmesinin mânâ‑yı belîğânesi, Dağların büyüklüğünde, dolunun renginde bulunan semâdaki bulutlardan yağmurları inzâl ediyoruz demektir.
Bu güzel ve belâğatça makbûl, akıl ve mantığa mutâbık mânâ dururken, âyetin zâhirine yapışıp, beş yüz senelik mesâfeden iki dakikalık bir zaman zarfında yağmuru cirm‑i semâdan yeryüzüne indirmek gibi sakat bir mânâya zâhib olmak, kâr‑ı akıl değildir. Hem hikmet ve iktisad ve adem‑i abesiyet, bu yanlış zehâbı reddeder.
180
Yolcuların gecesinin korkunç olduğunu göstermek için zikredilen ف۪يهِ ظُلُمَاتٌ’deki ف۪يهِ ’nin takdimi, o musîbetli gecenin şiddet‑i zulmetinden dehşet alanlarca, güyâ çok gecelerin zulmetleri toplanıp, o gecenin zulmetine inzimam etmiş olduklarına işârettir.
Suâl: ف۪يهِ ’deki zamîrin صَيِّبٍ ’e râci' olmasından, yağmurun zarf, zulmetin mazruf olduğu anlaşılır. Hâlbuki kaziye ma'kûsedir; yağmur zulmetin içindedir.
Elcevab: Yağmurun kesretinden dehşet alan yolcuların zannıyla güyâ şu boşluk yağmurla dolu bir havuzdur. Ve o zulmetin zerreleri de o yağmurun katreleri arasına dağılmıştır. İşte böyle bir zanna binâen, yağmur zarf, zulmet mazruf olabilir.
ظُلُمَاتٌ kelimesinin cem' sîgasıyla zikri ise, bulutların hem karanlıklarından, hem kesâfetlerinden, hem karanlık ve kesâfet, âmm olduğundan, hem yağmurun katrelerinin kesâfetlerinden hâsıl olan müteaddid zulmetlere işârettir.
Tenkîri ve mechûliyeti ifâde eden ظُلُمَاتٌ ’deki tenvin, yolcularca hakikatleri mechûl birtakım zulmetler olduğuna işârettir. Demek o tenvin, yolcuların ilmine perde olarak bir zulmeti daha ilâve etmiştir. O hâlde bu tenvin, yolcuların gözlerine perde olan zulümâta bir te'kiddir.
وَرَعْدٌ وَبَرْقٌ : Yani, gök gürültüsüyle şimşek, Cenâb‑ı Hakk’ın azametine ve kudretine delâlet eden pek âşikâr iki âyettir ki, âlem‑i gaybdan, bulutların idare ve tedvîrlerine müekkel ve nizâm ve intizam kanunlarının mümessilleri ve memurları olan meleklerin yed‑i salâhiyetlerine verilmiştir.
181
Sonra müsebbebâtın esbâbla zâhirde bağlı olduğuna binâen, bulutlar, havada münteşir olan buhar‑ı mâîden İzn‑i İlâhî ile teşekkül ederler. Bu bulutların hikmet‑i Rabbâniye ile bir kısmı menfî elektriği hâmildir, bir kısmı da müsbet elektriği hâmildir. Bu kısımlar birbirine yaklaşıp, aralarında müsâdeme hâsıl olduğunda, irâde‑i Hàlık ile berk tevellüd eder. Bulutların bir kısmı hücum, bir kısmı da firar ettikleri zaman, aralarında havasız kalan yerleri doldurmak için emr‑i Rabbânî ile tabakàt‑ı havâiye hareket ve heyecana geldiğinde ra'd sadâsı, yani gök gürültüsü meydâna gelir. Fakat bu hâllerin cereyanı bir nizâm ve bir kanun altında olur ki, o nizâmı ve o kanunu temsîl eden, ra'd ve berk melekleridirler.
Suâl: Ra'd ve berkin zulümât kelimesine atıflarından anlaşılır ki, bunların zarfı yağmurdur. Hâlbuki zarfları buluttur, yağmur değildir?
Elcevab: Dehşetinden bayılmış olan sâmi'ce, o yağmurun herşeyi ihâta etmiş olduğu zannedildiğine göre, ra'd ve berk de yağmurun içine aldığı şeylere dâhildir.
Suâl: Zulümâtın aksine, ra'd ve berkin müfred sîgasıyla zikirleri neye işârettir?
Elcevab: Yolcuların en çok nazar‑ı hayretlerini celb eden, semâvâtın bağırmasıyla mevcûdâtı ânî olarak ışıklandırmasıdır. Bunlar ise mânâ‑yı masdarîdir. Mânâ‑yı masdarî müfred olur, ferd ile ifâde edilir. Ve kezâ ra'd olsun, berk olsun, semâvî âyetlerden efrâdı pek çok birer nev'idirler. Burada onlardan maksad nev'ileridir, efrâdları değildir. Onun için müfred olarak zikredilmişlerdir.
182
Suâl: Ra'd ve berkteki tenvin neye işârettir?
Elcevab: Ya mahzuf bir sıfata ıvazdırlar; takdir‑i kelâm رَعْدٌ قَاصِفٌ pek gürleyen بَرْقٌ خَاطِفٌ göz kamaştıran demektir. Yâhut ra'd ve berkin nekre ve mechûliyetlerini ifâde içindir. Çünkü yolcular gözlerini yummuş, kulaklarını tıkamış olduklarından, ra'd ve berki olduğu gibi görmüş ve tamamıyla işitmiş değillerdir ki, onları hakkıyla bilsinler.
﴿يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ
Bu cümle müste'nifedir. Yani mâkabliyle bağlı değildir. Ancak mukadder bir suâle cevaptır. Şöyle ki:
Vaktâ ki sâmi' şu ikinci kıssa‑i temsîliyeyi işitti; şüphesiz, musîbetin keyfiyetini anlamak için şiddetli bir meyli uyandı. Vaktâ ki Kur'ân‑ı Kerîm’in tasvirinden ma'lûmât aldı; musîbet‑zede olan yolcuların da hâllerini ve o musîbete karşı ne yaptıklarını anlamak istedi. Kur'ân‑ı Kerîm يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْdemekle, onları kurtaracak bir melce' kalmadığına ve (necât bulmak hülyasıyla denizde ellerini otlara uzatan boğulanlar gibi) semâvî top ve mancınıklardan kurtulmak için kulaklarını tıkamaktan mâadâ çareleri kalmadığına işâret etmiştir.
Suâl: Makamın iktizası hilâfına يُدْخِلُونَ ’nin yerine يَجْعَلُونَ kullanılması neye binâendir?
Elcevab: Yolcular necâtlarını intac edecek hakîki sebebleri arayıp bulmaktan me'yûs olduktan sonra kulaklarını tıkamak gibi ca'lî ve zannî şeylere müracaat etmek mecburiyetinde kaldıklarına işârettir.
183
Suâl: Geçen vak'aları zaman‑ı hâle ihzar için kullanılan muzârî sîgasıyla يَجْعَلُونَ ’nin zikri neye işârettir?
Elcevab: Hayretleri arttıran şu makamın, sâmi'e verdiği dehşetten dolayı yolcuların hâdisesini velev hayâlî olsun görmek arzusunda bulunan sâmi'in arzusunu tatmin için sîga‑i muzârî ile geçen o vak'a, zaman‑ı hâle getirilerek sâmi'in hayâline tasvir edilmiştir. Ve kezâ, muzârî sîgası, ikide bir kesilip tazelenmekle beraber istimrarı ve devamı iktiza eder. Ve bunun istimrarından bulutun gürültüsünün de devamına îmâ vardır.
اَصَابِعَهُمْ : Kulaklara sokulabilen ancak parmak uçları iken, burada parmak mânâsında olan اَصَابِعَ’in kullanılması, onların hayret ve dehşetlerinden dolayı son derece şaşkınlıklarına işârettir.
ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ : Bu kelâm ra'dın sadâsından onların uğradıkları öyle bir şiddet‑i havfa işârettir ki, eğer ra'd onların kulaklarının penceresinden içeri girecek olursa derhâl rûhları ağızlarının kapısından dışarı kaçacaktır. Ve kezâ, bu kayıtta çok güzel ve latîf bir îmâ vardır ki:
Vaktâ ki onlar kendilerine edilen nasihatleri ve nidâ‑yı hakkı, kulaklarını açıp içerisine almadılar; semâvât cihetinden kulaklarının cebhesi ra'd ve berkin top ve mancınıklarına tutuldu. Onlar o zaman hayır için tıkadıkları kulaklarını şimdi de şer ve azâb için tıkamaya mecbur oldular.
اَلْجَزَاءُ مِنْ جِنْسِ الْعَمَلِ Evet, sirkat elle yapıldığından, el kesilir. Fenâ sözler ağızla söylendiğinden, ağıza vurulur. Öyleler de nedâmet için sağ elini ağzına ve hacâlet için sol elini gözlerine korlar.
مِنَ الصَّوَاعِقِ : Bu makamda ra'd ve berkin yolculara zarar vermekte müttehid olduklarına işâreten, yalnız berkin sıfatı olan sâikanın zikriyle iktifâ edilerek ra'dın sıfatı terk edilmiştir. Fakat sâika şiddetli bir savtla yakıcı bir ateşten ibaret olduğu cihetle, ra'dın gürültüsünü de tazammun etmiş bulunuyor. Bu itibarla ra'dın sıfatı da zikredilmiş demektir.
184
حَذَرَ الْمَوتِ : Yani, yolcuların sâikalara karşı parmaklarıyla yaptıkları o gülünç müdafaaları mal, evlâd, eşya vesâire gibi şeylerin korkusundan değildir. Ancak canlarını Cehennem’e teslîm edecek olan ölümün korkusundandır. Çünkü musîbetin bıçağı kemiğe dayanmıştır. Onlar sevdikleri şeylerden hiçbirisine kederlenmezler, merak etmezler. Ancak ölümü ve hıfz‑ı hayatı düşünürler.
﴿وَاللّٰهُ مُح۪يطٌ بِالْكَافِر۪ينَ : Bu cümlede bulunan kelimelerin birbiriyle münâsebetlerine ve ifâde ettikleri nüktelere gelince:
وaralarında münâsebet bulunan iki şeyi birbirine atfeden bir âlettir. Burada ise mâkabliyle mâba'di arasında bir münâsebet görünmüyor. Fakat birinci temsîlle ikinci temsîlin arasındaki münâsebete bakarak şöyle silsileli birkaç cümleyi ihtar ediyor: Onlar şenlikli olan yerlerden firar ettiler. Şehirlilikten nefret ettiler. Gecenin istirahat zamanı olduğuna dair kanuna muhâlefet ettiler. Hem nasihatlere itâat etmeyerek sanki necâtları çöllerdeymiş gibi sahrâlara düştüler. En nihâyet haybet ve hüsrâna uğrayarak her taraftan Allah’ın belâsına ma'rûz kaldılar.
اَللّٰهُ : Bu kelime‑i mübâreke ise, onların son ümîd ve recâlarının kesildiğine işârettir. Çünkü musîbet‑zede olan bir adam, evvel ve âhir Allah’ın merhametine ilticâ etmekle mütesellî olur. Hâlbuki Allah’ın kahr ve gadabına müstehak olanın elbette ve elbette necâtından ümîdi ve recâsı kesilir.
185
مُح۪يطٌ kelimesi, onları ihâta eden musîbetlerin, Allah’ın âsâr‑ı azameti olduğuna işârettir. Yani, gökler, bulutlar, yağmurlar, geceler, onlara cihât‑ı sitteden hücum ettikleri gibi, Allah’ın da gadab ve beliyyâtı onları her taraftan ihâta etmiştir. Ve kezâ, Allah’ın bütün kâinâtı ihâta eden ilim ve kudreti ve bütün zerrâta şâmil olan emirleri göz önüne getirilirse مُح۪يطٌ kelimesinden şöyle bir ihtar fışkırmaya başlar:
Ey kâfirler! Semâvât ve arzın dışarısına çıkamazsınız. Dâhilde ise her nereye kaçacak olursanız olunuz, Allah, ilim ve kudretiyle her yerde hâzır ve nâzırdır.
بِالْكَافِر۪ينَ : Bu kelimeyi مُح۪يطٌ lafzına bağlayan (ب) harf‑i cerri, Allah’ın gadabından kaçan kâfirler, yine Allah’ın gadabına rast gelip musîbet oklarına hedef olduklarına işârettir.
كَافِر۪ينَ ünvânı ise üç işâreti taşıyor:
Birincisi: Temsîl içerisinde mümesselleri, yani münâfıkları göstermekle, sâmi'in temsîl ile meşgul olup mümesselden ve maksaddan gâfil olmamasını te'min etmek içindir.
İkincisi: Temsîl ile mümessellerin, yani yolcuların durumuyla münâfıkların durumu arasında son sistemde bulunan müşâbehetin kuvvetinden dolayı, birbirinin sıfatını ve yekdiğerinin lakabını ve soyadını taşıdıklarına işârettir.
Üçüncüsü: Kâfirlerin kalbleri gibi, münâfıkların da kalbleri zulmet ve azâb içinde bulunduğuna işârettir. Zîra yaptıkları cinayet ve kusurlarından dolayı, vicdânları dahi onları tâzib etmekten geri kalmıyor. Evet, bizzat yaptığı cinayetin cezasını gören bir adamın vicdânı müsterih olamaz.
﴿يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْ : Bu cümledeki kelimelerin işgal ettikleri yerlerle münâsebetleri ve herbirinin taşıdığı işâretleri ise, evvelâ bu cümle müste'nifedir. Yani mâkabliyle bağlı değildir. İsti'nâfı ise mukadder bir suâle cevaptır.
186
Suâl: Berk, zulmetleri dağıtan ziyâdâr bir ateştir. Onlar onun ziyâsından istifade etmediler mi?
Elcevab: Bir fâide ve bir menfaat görmeleri şöyle dursun, berkin zararından ve belâsından korktular diye Kur'ân‑ı Kerîm bu cümle ile o mukadder suâle cevab vermiştir.
Kurbiyeti ve yakınlığı ifâde eden يَكَادُ kelimesinin bu cümlede delâlet ettiği mânâ şöyledir: Gözlerini hatfedecek, yani kaptıracak ve kör edecek esbâb mevcûd olduğuna rağmen, her nasılsa bir mâniden dolayı henüz kör olmamışlardır.
Kaptırmak mânâsını ifâde eden يَخْطَفُ kelimesinde pek güzel ve latîf bir belâğat vardır. Şöyle ki:
Eşyanın sûretlerini alıp getirmek için gözün gönderdiği ziyâ, esnâ‑yı râhta eşyaya yetişmezden evvel, birden bire şimşek çakar; o şimşek kapıcı bir kuş gibi gözdeki o ziyâyı alır, götürür. Veya gözün şuâı, eşyanın şekillerini alıp getirirken, gecenin gözü hükmünde olan şimşek kemâl‑i sür'atle hücum ederek gözün elinden o şekilleri alır, götürür. Sanki, zulmeti kaldırmakla eşyayı gösteren şimşek, o bedbahtların eşyayı görmelerine râzı olmadığından, onların gözlerinin şuâından o şekilleri alıp götürüyor.
عُيُونٌkelimesine tercihen zikredilen اَبْصَارَهُمْ ünvânı, Kur'ân’ın beyân ettiği kat'î bürhânlara karşı körlük gösteren münâfıkların basîret ve kalblerindeki kötü niyetlerini ve amellerini yâd ettirmekle teşhîr etmek içindir. Zîra, göz kalbin âyinesidir. Kalbin muzmeratı gözde görünür.
﴿كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا ف۪يهِ وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا : Bu âyeti teşkil eden kelimelerin işâretleri:
187
Evvelâ, bu cümle yine müste'nife olup, mâkabliyle alâkadar değildir. Ancak, sâmi'in hâtırına gelen şu suâli cevablandırıyor.
Suâl: Onların musîbeti tebeddül ve taaddüd ettikçe, acaba her iki hâlette hâlleri nasıl oluyor?
Elcevab: Şimşeğin ziyâsıyla yolları göründüğü zaman yürürler, zulmet çöktüğü zaman dururlar diye Kur'ân‑ı Kerîm şu cümle ile sâmi'in o şübhesini izâle etmiştir.
Suâl: كُلَّمَا istiğrak ve istimrarı, yani umumiyet ve devamı ifâde eden bir edattır. اِذَا ise ne umumiyeti ve ne devamı ifâde etmez. Bu itibarla şimşeğin ziyâlandırmasında كُلَّمَا ’nın, zulmetin çöktüğünde اِذَا ’nin kullanılması neye binâendir?
Elcevab: Onların ziyâya fazlaca hırs ve ihtiyaçları olduğu için en az bir ziyâyı bile fırsat bilip kaçırmak istemediklerine işâreten ziyâ üzerinde كُلَّمَا isti'mâl edilmiştir.
Sebebiyet ve menfaate delâlet eden اَضَٓاءَ لَهُمْ ’deki ل harfinden anlaşılır ki, bayılmak üzere olan bir musîbet‑zede nefsine ait şeylerden mâadâ hiçbir şeyi düşünmez. Hattâ kudret‑i İlâhiye’nin binlerle hikmetleri için kâinâtta neşrettiği ziyânın menfaati, tamamen kendisine ait olduğunu ve kendisi için gönderildiğini zanneder.
Ziyânın adem‑i devamı yüzünden sür'atli bir yürüyüşle yollarına devam etmeleri muktezâ‑yı hâl ve makam iken, sür'atsiz, âdi bir yürüyüş ifâde eden مَشَوْا tâbiri, musîbetin şiddetinden neş'et eden za'fiyet yüzünden, sür'at‑i seyre kàdir olamadıklarına işârettir.
188
Suâl: İnsanlar yerde yürüdükleri gibi, onların da yürümeleri yerde olmalıdır. Hâlbuki ف۪يهِ’deki zamîrin ziyâya râci' olması cihetiyle, onların yürümeleri ziyâda olduğu anlaşılır?
Elcevab: Onların ziyâ haricinde yürümeleri mümkün olmadığı için, sanki mesâfeleri ve medâr‑ı hareketleri yalnız ziyâya münhasırdır.
وَاِذَا ’deki و yolcuların evvelce gördükleri zulmet musîbetini tazelemek için ikinci bir zulmet daha atıf ve ilâve edildiğine işârettir.
اِذَا ’nin ifâde ettiği cüz'iyet ve kıllet ise, yolcuların zulmete karşı besledikleri nefret ve gösterdikleri körlük şiddetinden, fikren zulmeti düşünmediklerine, ancak ale'd‑devam ziyâ için bir fırsat beklerlerken, birden bire zulmetin hücumuna ma'rûz kaldıklarına işârettir.
اَظْلَمَ’nin berke olan isnâdı, berkin ziyâsından sonra hücum eden zulmetin, başka zulmetlerden şedîd olduğuna işârettir. Ve kezâ, musîbet‑zede olan yolcuların tahayyüllerine göre, güyâ berkin ziyâsından sonra şu boşluğu dolduran zulmetler hep berk ateşinin sönmesinden meydâna gelen dumanlar olduğuna da hayâlî bir îmâdır.
Zarar için kullanılan عَلَيْهِمْ’deki عَلٰى kelimesi, zulmet musîbetinin tesâdüfî olmayıp, ancak onların ceza‑yı amelleri olduğuna işârettir. Ve musîbet‑zede olan yolcuların, şu boşluğu dolduran zulmetler ve bütün insanlar içerisinden onları kasd ve onlara zarar vermek için gönderilmiş olduklarını tahayyül ettiklerine bir remizdir.
Zulmet çöktüğü vakit sükûnetle durup depreşmemeleri icâb ederken, ayağa kalktılar mânâsını ifâde eden قَامُوا tâbiri, musîbetin şiddetinden ve musîbetle çok uğraştıklarından, rükû vaziyetini andıran bellerinde bir tekavvüs peydâ olduğuna ve zulmetin ânî hücumundan tiksinerek ayağa kalkıp kaçanlar gibi, bellerini doğrulttuklarına işârettir.
189
﴿وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْ :
Bu cümledeki kelimelerin işâretlerine gelince:
Evvelki cümlelerde gözlerini kör, kulaklarını sağır etmek şânında olan esbâb zikredildikten sonra, bu cümlede müsebbebâtı, meşîet‑i İlâhiye ile bağlar.Sonra, evvelki cümlelere atfeden و harfi, esbâbın perdesi altında tasarruf eden ancak yed‑i kudret ve bütün esbâb ve illetler üzerinde murâkabe eden nazar‑ı hikmet olduğuna işârettir.
لَوْ : Bu kelimenin tazammun ettiği kıyâs‑ı istisnaî şöyle tasvir edilebilir: Meşîet‑i İlâhiye’nin olmaması; zehâb‑ı sem' ve basarın olmamasına illettir. Zehâb‑ı sem' ve basarın olmaması da meşîetinin olmadığını bildirmeye bir delil ve bir illettir. Ve kezâ meşîet‑i İlâhiye’den mâadâ bütün esbâb tekemmül etmiş de olsa, ancak meşîet‑i İlâhiye’nin taallukuyla göz ve kulaklarının işi bitmiş olacağına işârettir.
شَٓاءَ tâbiri, müsebbebâtı esbâbla bağlayan, meşîet ve İrâde‑i İlâhiye olduğuna delâlet eder. Öyleyse te'sir kudretindir. Esbâb ise, kudretin, nazar‑ı zâhirîde umûr‑u hasîse ile mübâşereti görünmemesi için vaz' edilmiş perdelerdir.
اَللّٰهُ : Lafza‑i Celâl’in sarâhatle zikri, halkı fazlaca esbâba ehemmiyet vermekten zecr ve men' etmekle, esbâbın perdesi altında tasarruf eden yed‑i Kudreti görmeye fikirleri dâvet eder.
190
شَٓاءَ fiilinin bir mef'ûl ile takyid edilmeyerek mutlak bırakılması, meşîet ve İrâde‑i İlâhiye’nin kâinâtın ahvâlinden müteessir olmadığına ve mevcûdâtın sıfât‑ı İlâhiye’ye te'sirleri bulunmadığına işârettir. Yani, beşerin irâdesi ve sâir sıfatları, mevcûdâtın hüsün ve kubuh, büyüklük ve küçüklük gibi ahvâlinden müteessir olduğu gibi, sıfât‑ı İlâhiye müteessir olmaz. Sıfât‑ı İlâhiye’ye göre hepsi müsâvîdir.
Götürmek mânâsını ifâde eden لَذَهَبَ ’den anlaşılıyor ki, esbâb müsebbebât üzere musallat ve müstevlî değildir. Yani, esbâbın irtifaı zamanında, esbâbla bağlı ve kàim olan müsebbebâtın adem deryâsına düşmesi ihtimali yoktur. Ancak, esbâbın arkasında hazır bulunan yed‑i kudret o müsebbebâtı hıfz eder. Ve Hikmet‑i İlâhiye muvâzene ve nizâm kanunu mûcibince başka mevkilere gönderir, ihmal etmez. Evet, harâret suyu kaynatmakla suyun bünyesini tahrib ettiği zaman, o tahrib neticesi vücûda gelen buhar ademe gitmez, belki nizâmât‑ı havâiye mûcibince muayyen bir mecrâya sevkedilir ve muayyen bir mevkie çıkar, emr‑i İlâhiye’ye intizaren orada durur.
Ve kezâ, ذَهَبَ tâbirinden anlaşılır ki, havâss‑ı hamse denilen duygular, sağır, kör, câmid tabiattan neş'et etmiş değildirler. Ancak o duygular, Cenâb‑ı Hak’tan ihsân edilen hediyelerdir. Yalnız göz, kulak tâbirleri âdi birer isimdirler.
191
Ve kezâ, ذَهَبَ ’nin harf‑i cerr olan ب ile beraber gelmesinden anlaşılıyor ki, müsebbebât esbâbdan ayrıldığı zaman başıboş bırakılmaz, yine bir nizâm altına alınır. Çünkü ذَهَبَ بِهِ beraberce götürmek mânâsını ifâde eder. Beraber götürülen bir şey sâhibsiz, başıboş bırakılmaz.
İhtar: Sem'in müfred olarak, basarın cem' olarak zikirleri; işitilen bir, görünen çok olduğuna işârettir. Evet, söylenilen sözler birer birer kulağa girer, öyle işitilir. Fakat çok şeyler bir defa bakmakla göze görünür.
﴿اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ :
Bu cümledeki nükteler ve işâretler:
Evvelâ, bu cümle münâfıkları ve yolcuları istilâ eden dehşetin hakikat olduğuna bir fezleke ve bir hülâsadır. Ve bu hülâsadan anlaşılır ki, yolcuların ahvâli, münâfıkların ahvâlini tamamıyla temsîl ettiği ve herbir hâlleri yolcuların hâllerinde göründüğü gibi, herbir zerrede ve herbir hâlde kudret‑i İlâhiye’nin de tasarrufu görünür.
Tahkîki ifâde eden اِنَّ dâhil olduğu hükmün sâbit ve sarsılmaz hakikatlerden olduğuna delâlet ettiği gibi, mes'elenin azametini ve vüs'atini ve dikkatini ve nev'‑i beşerin bu gibi mes'elelerde âciz, zayıf ve kàsır olduğunu remzen gösteriyor. Çünkü bu gibi yakìnî mes'elelerde tereddüdü intac eden, ancak vehimlerdir. Vehimleri tevlîd eden za'fiyet, acz, kusurdur; bunlar ise insanın tıynetiyle yoğrulmuş sıfatlardır.
اَللّٰهُ : Lafza‑i Celâl’in burada sarâhaten zikredilmesi, bu cümledeki hükmü isbât eden delile işârettir. Çünkü bütün mevcûdât, taht‑ı tasarrufunda ve dâire‑i şümûlünde bulunan kudret, sâir sıfatlar gibi Ulûhiyetin lâzimesidir.
عَلٰى kelimesinden anlaşılır ki, ademden eşyayı çıkaran kudret, o eşyayı mühmel ve başıboş bırakmaz. Ancak hikmetin murâkabesi ve nezâreti altında terbiye eder ve ettirir.
192
كُلِّ edatından anlaşılır ki, esbâbın bütün eserleri ve hâsıl‑ı bilmasdar denilen ef'âl‑i ihtiyariyeye terettüb eden eserler, tamamen kudrete bağlıdır. Mevcûda ve mevcûdâta, şey ve eşya denilmesi meşîet‑i İlâhiye’nin taallukundan neş'et ettiğine nazaran شَيْءٍ tâbirinden anlaşılır ki, eşya vücûda geldikten sonra da Sâni'den alâkası kesilmez. Vücûdun tekerrüründen ibaret olan bekàları için dâima Sâni'a muhtaçtırlar.
قَادِرٌ kelimesine bedel, sübût ve devamı ifâde eden قَد۪يرٌ sîgasından anlaşılır ki, kudret, makdûrat nisbetinde olmayıp, kudretin dâire‑i tasarrufu pek geniştir. Hem kudret zâtiyedir, tağayyürü kabûl etmez. Hem aynı zamanda kudret lâzimedir, ziyâde ve noksan olmaz. Hem kudret, Rezzâk, Gaffâr, Muhyî, Mümît gibi sıfât‑ı fiiliyenin merci'i ve mîzanıdır.
193

21. Âyetin Tefsiri

﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ ❋ اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءًۖ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْۚ فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ
Yani: Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelkileri yaratan Rabbinize ibâdet ediniz ki, takvâ mertebesine vâsıl olasınız. Ve yine Rabbinize ibâdet ediniz ki, arzı size döşek, semâyı binanıza dam yapmış ve semâdan suları indirmiş ki, sizlere rızık olmak üzere yerden meyve ve sâir gıdâları çıkartsın. Öyle ise, Allah’a misil ve şerîk yapmayınız. Bilirsiniz ki, Allah’tan başka ma'bûd ve hàlıkınız yoktur.”

Mukaddime

Akàidî ve îmânî hükümleri kavî ve sâbit kılmakla meleke hâline getiren, ancak ibâdettir. Evet, Allah’ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibâdetle, vicdânî ve aklî olan îmânî hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve te'sirleri zaîf kalır. Bu hâle, Âlem‑i İslâmın hâl‑i hâzırdaki vaziyeti şâhiddir.
Ve kezâ, ibâdet, dünya ve âhiret saâdetlerine vesile olduğu gibi, maaş ve meâde, yani dünya ve âhiret işlerini tanzime sebebdir ve şahsî ve nev'î kemâlâta vâsıtadır ve Hàlık ile abd arasında pek yüksek bir nisbet ve şerefli bir râbıtadır.
194
İbâdetin dünya saâdetine vesile olduğunu izâh eden cihetler:

Birisi

İnsan, bütün hayvanlardan mümtâz ve müstesnâ olarak, acîb ve latîf bir mizâc ile yaratılmıştır. O mizâc yüzünden, insanda çeşit çeşit meyiller, arzular meydâna gelmiştir. Meselâ, insan, en müntehab şeyleri ister; en güzel şeylere meyleder; zînetli şeyleri arzu eder; insaniyete lâyık bir maîşet ve bir şerefle yaşamak ister.
Şu meyillerin iktizası üzerine; yiyecek, giyecek ve sâir hâcetlerini istediği gibi güzel bir şekilde tedârikinde çok san'atlara ihtiyacı vardır. O san'atlara vukûfu olmadığından, ebnâ‑yı cinsiyle teşrîk‑i mesâî etmeye mecbur olur ki; herbirisi, semere‑i sa'yiyle arkadaşına mübâdele sûretiyle yardımda bulunsun ve bu sâyede ihtiyaçlarını tesviye edebilsinler.
Fakat insandaki kuvve‑i şeheviye”, kuvve‑i gadabiye”, kuvve‑i akliye Sâni' tarafından tahdid edilmediğinden ve insanın cüz'‑i ihtiyarîsiyle terakkîsini te'min etmek için bu kuvvetler başıboş bırakıldığından, muâmelâtta zulüm ve tecâvüzler vukû'a gelir. Bu tecâvüzleri önlemek için, cemâat‑i insaniye, çalışmalarının semerelerini mübâdele etmekte adâlete muhtaçtır.
Lâkin her ferdin aklı, adâleti idrakten âciz olduğundan, küllî bir akla ihtiyaç vardır ki, ferdler, o küllî akıldan istifade etsinler. Öyle küllî bir akıl da ancak kanun şeklinde olur. Öyle bir kanun, ancak Şerîattır.
Sonra, o Şerîatın te'sirini, icrasını, tatbikini te'min edecek bir merci', bir sâhib lâzımdır. O merci' ve o sâhib de, ancak Peygamberdir.
Peygamber olan zâtın da, zâhiren ve bâtınen halka olan hâkimiyetini devam ettirmek için, maddî ve manevî bir ulviyete ve bir imtiyaza ihtiyacı olduğu gibi, Hàlık ile olan derece‑i münâsebet ve alâkasını göstermek için de, bir delile ihtiyacı vardır. Böyle bir delil de ancak mu'cizelerdir.
195
Sonra, Cenâb‑ı Hakk’ın emirlerine ve nehiylerine itâat ve inkıyadı te'sis ve te'min etmek için, Sâni'in azametini zihinlerde tesbit etmeye ihtiyaç vardır. Bu tesbit de, ancak akàid ile, yani ahkâm‑ı îmâniyenin tecellîsiyle olur. Îmânî hükümlerin takviye ve inkişaf ettirilmesi, ancak tekrar ile teceddüd eden ibâdetle olur.

İkincisi

İbâdet, fikirleri Sâni'‑i Hakîm’e çevirttirmek içindir. Abdin Sâni'‑i Hakîm’e olan teveccühü, itâat ve inkıyadını intac eder. İtâat ve inkıyad ise, abdi intizam‑ı ekmel altına idhal eder. Abdin intizam altına girmesiyle ve nizâma ittibâ' etmesiyle, hikmetin sırrı tahakkuk eder. Hikmet ise, kâinât sahifelerinde parlayan san'at nakışlarıyla tebârüz eder.

Üçüncüsü

İnsan, santral gibi, bütün hilkatin nizâmlarına ve fıtratın kanunlarına ve kâinâttaki nevâmis‑i İlâhiye’nin şuâlarına bir merkezdir. Binâenaleyh, insanın, o kanunlara intisab ve irtibat etmesi ve o nâmusların eteklerine yapışıp temessük etmesi lâzımdır ki, umumî cereyanı te'min etsin. Ve tabakàt‑ı âlemde deverân eden dolapların hareketlerine muhâlefetle o dolapların çarkları altında ezilmesin. Bu da ancak evâmir ve nevâhîden ibaret olan ibâdetle olur.

Dördüncüsü

Emirleri imtisal, nehiylerden ictinâb etmek sâyesinde; bir ferd, hey'et‑i ictimâiyede çok mertebelerle nisbet peydâ eder ve alâkadar olur. Bilhassa ahkâm‑ı diniye ve mesâlih‑i umumiye hususunda, bir ferd, bir nev'i hükmüne geçer. Yani, pek çok hukuklar, haysiyetler, irşadlar, ta'limler, ıslahlar gibi vazifeler, bir şahsa yüklenir. Eğer evâmiri imtisal, nevâhîden ictinâb eden o şahıs olmasa; o vazifeler tamamen pâyimal olur.

Beşincisi

İnsan, İslâmiyet sâyesinde, ibâdet sâikasıyla bütün Müslümanlara karşı sâbit bir münâsebet peydâ eder ve kavî bir irtibat ve bağlılık elde eder. Bunlar ise, sarsılmaz bir uhuvvete, hakîki bir muhabbete sebeb olur. Zâten hey'et‑i ictimâiyenin kemâline ve terakkîsine ilk ve en birinci basamaklar, uhuvvet ile muhabbettir.
196

İbâdetin Şahsî Kemâlâta Sebeb Olduğunun İzâhı

İnsan, cismen küçük, zaîf ve âciz olmakla beraber, hayvanattan addedildiği hâlde, pek yüksek bir rûhu taşıyor ve pek büyük bir isti'dâda mâliktir ve hasredilmeyecek derecede meyilleri vardır ve gayr‑ı mütenâhî emeller sâhibidir ve addedilemez fikirleri vardır ve gayr‑ı mahdûd şeheviye ve gadabiye gibi kuvveleri vardır ve öyle acâib bir yaratılışı vardır ki, sanki bütün envâ' ve âlemlere fihriste olarak yaratılmıştır.
İşte böyle bir insanın o yüksek rûhunu inbisat ettiren, ibâdettir.
İsti'dâdlarını inkişaf ettiren, ibâdettir.
Meyillerini temyiz ve tenzîh ettiren, ibâdettir.
Emellerini tahakkuk ettiren, ibâdettir. Fikirlerini tevsî' ve intizam altına alan, ibâdettir.
Şeheviye ve gadabiye kuvvelerini had altına alan, ibâdettir.
Zâhirî ve bâtınî uzuvlarını ve duygularını kirleten tabiat paslarını izâle eden, ibâdettir.
İnsanı, mukadder olan kemâlâtına yetiştiren, ibâdettir.
Abd ile Ma'bûd arasında en yüksek ve en latîf olan nisbet, ancak ibâdettir. Evet kemâlât‑ı beşeriyenin en yükseği, şu nisbet ve münâsebettir.
İhtar: İbâdetin rûhu, ihlâstır. İhlâs ise, yapılan ibâdetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir fâide ibâdete illet gösterilse, o ibâdet bâtıldır. Fâideler, hikmetler yalnız müreccih olabilirler; illet olamazlar.
Kur'ân‑ı Kerîm vaktâ ki ﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا… الخ emriyle insanları ibâdete dâvet etti; sanki lisân‑ı hâl ile: Ne için ibâdet yapalım. İlleti nedir?” diye sorulan suâli, Kur'ân‑ı Kerîm ﴿رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ… الخ cümleleriyle cevablandırmak üzere Sâni'in vücûd ve vahdetine dair bürhânları zikretmeye başladı.
197

22. Âyetin Tefsiri

Mukaddime

Ateşin, dumana olan delâleti gibi; müessirden esere yapılan istidlâle bürhân‑ı limmî denildiği gibi; dumanın ateşe olan delâleti gibi eserden müessire olan istidlâle de bürhân‑ı innî denir. Bürhân‑ı innî, şübhelerden daha sâlimdir.
Bu âyetin, Sâni'in vücûd ve vahdetine işâret eden delillerinden biri de, İnâyet Delili’dir. Bu delil; kâinâtı ve kâinâtın eczâsını ve envâ'ını ihtilâlden, ihtilâftan, dağılmaktan kurtarıp bütün hususatını intizam altına almakla kâinâta hayat veren nizâmdan ibarettir. Bütün maslahatların, hikmetlerin, fâidelerin, menfaatlerin menşe'i, bu nizâmdır. Menfaatlerden, maslahatlardan bahseden bütün Âyât‑ı Kur'âniye, bu nizâm üzerine yürüyor ve bu nizâmın tecellîsine mazhardır. Binâenaleyh, bütün mesâlihin, fevâidin ve menâfi'in merci'i olan ve kâinâta hayat veren bir nizâm, elbette ve elbette bir Nâzımın vücûduna delâlet ettiği gibi, o Nâzımın kasd ve hikmetine de delâlet etmekle, kör tesâdüfün vehimlerini nefyeder.
Ey insan! Eğer senin fikrin, nazarın şu yüksek nizâmı bulmaktan âciz ise ve istikrâ'‑i tâmm ile, yani umumî bir araştırma ile de o nizâmı elde etmeye kàdir değilsen, insanların telâhuk‑u efkâr denilen fikirlerinin birleşmesinden doğan ve nev'‑i beşerin havâssı (duyguları) hükmünde olan fünûn ile kâinâta bak ve sahifelerini oku ki, akılları hayrette bırakan o yüksek nizâmı göresin.
Evet, kâinâtın herbir nev'ine dair bir fen teşekkül etmiş veya etmektedir. Fen ise kavâid‑i külliyeden ibarettir. Kaidenin külliyeti ise, nizâmın yüksekliğine ve güzelliğine delâlet eder. Zîra nizâmı olmayanın, külliyeti olamaz.
198
Meselâ, Her âlimin başında beyaz bir amâme var.” Külliyetle söylenilen şu hüküm, ulemâ nev'inde intizamın bulunmasına bakar. Öyle ise, umumî bir teftiş neticesinde fünûn‑u kevniyeden herbirisi, kaidelerinin külliyeti ile kâinâtta yüksek bir nizâmın bulunmasına bir delildir. Ve herbir fen nurlu bir bürhân olup, mevcûdâtın silsilelerinde salkımlar gibi asılıp sallanan maslahat semerelerini ve ahvâlin değişmesinde gizli olan fâideleri göstermekle Sâni'in kasd ve hikmetini ilân ediyorlar. Âdeta vehim şeytanlarını tardetmek için herbir fen, birer necm‑i sâkıbdır. Yani, bâtıl vehimleri delip yakan birer yıldızdırlar.
Ey arkadaş! O nizâmı bulmak için umum kâinâtı araştırmaktansa, şu misâle dikkat et, matlûbun hâsıl olur:
Göz ile görünmeyen bir mikrop, bir hayvancık, küçüklüğüyle beraber pek ince ve garîb bir makine‑i İlâhiye’yi hâvîdir. O makine mümkinâttan olduğundan, vücûd ve ademi, mütesâvîdir. İlletsiz vücûda gelmesi muhâldir. O makinenin bir illetten vücûda geldiği zarûrîdir. O illet ise, esbâb‑ı tabîiye değildir. Çünkü o makinedeki ince nizâm, bir ilim ve şuûrun eseridir. Esbâb‑ı tabîiye ise, ilimsiz, şuûrsuz, câmid şeylerdir. Akılları hayrette bırakan o ince makinenin esbâb‑ı tabîiyeden neş'et ettiğini iddia eden adam, esbâbın herbir zerresine Eflâtun’un şuûrunu, Calinos’un hikmetini i'tâ etmekle beraber; o zerrât arasında bir muhâberenin de mevcûd olmasını i'tikàd etmelidir. Bu ise, öyle bir safsata ve öyle bir hurâfedir ki, meşhûr Sofestâiyi bile utandırıyor.
199
Maahazâ, esbâb‑ı maddiyede esâs ittihàz edilen kuvve‑i câzibe ile kuvve‑i dâfianın, inkısama kàbiliyeti olmayan bir cüz'de birlikte ictimâ'ları iltizam edilmiştir. Hâlbuki bunlar birbirlerine zıt olduklarından, ictimâ'ları câiz değildir.
Fakat, câzibe ve dâfia kanunlarından maksad âdâtullâh ile tâbir edilen kavânîn‑i İlâhiye ise ve tabiatla tesmiye edilen şerîat‑ı fıtriye ise, câizdir. Lâkin, kanunluktan tabiata, vücûd‑u zihnîden vücûd‑u haricîye, umûr‑u itibariyeden umûr‑u hakîkiyeye, âlet olmaktan müessir olmaya çıkmamak şartıyla makbûldür. Aksi takdirde câiz değildir.
Ey arkadaş! Misâl olarak gösterdiğim o küçük hurdebînî hayvancığın yani mikrobun büyük fabrikasındaki nizâm ve intizamı aklın ile gördüğün takdirde başını kaldır, kâinâta bak! Emin ol ki, kâinâtın vuzûh ve zuhûru nisbetinde o yüksek nizâmı, kâinâtın sahifelerinde pek zâhir ve okunaklı bir şekilde görüp okuyacaksın.
Ey arkadaş! Kâinâtın sahifelerinde Delilü'l‑İnâye ile anılan nizâma ait âyetleri okuyamadı isen sıfat‑ı kelâmdan gelen Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın âyetlerine bak ki; insanları tefekküre dâvet eden bütün âyetleri, şu Delilü'l‑İnâye’yi tavsiye ediyorlar. Ve ni'metleri ve fâideleri sayan âyetler dahi, Delilü'l‑İnâye denilen o yüksek nizâmın semerelerinden bahsediyorlar. Ezcümle; bahsinde bulunduğumuz şu âyet﴿اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءًۖ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْۚcümleleriyle, o nizâmın fâidelerini ve ni'metlerini koparıp insanlara veriyorlar.
200

Delil‑i İhtirâî

Mezkûr âyetin Sâni'in vücûd ve vahdetine işâret eden delillerinden biri de ﴿اَلَّذ۪ي خَلَقَكُمْ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ cümlesiyle işâret ettiği Delil‑i İhtirâîdir. Delil‑i İhtirâînin hülâsası şöyle izâh edilebilir:
Cenâb‑ı Hak, hususî eserlerine menşe' ve kendisine lâyık kemâlâtına me'haz olmak üzere her ferde ve her nev'e hàs ve müstakil bir vücûd vermiştir. Ezel cihetine sonsuz olarak uzanıp giden hiçbir nev'i yoktur. Çünkü bütün envâ', imkândan vücûb dâiresine çıkmamışlardır. Ve teselsülün de bâtıl olduğu meydândadır. Ve âlemde görünen şu tağayyür ve tebeddül ile bir kısım eşyanın hudûsu, yani yeni vücûda geldiği de göz ile görünüyor. Bir kısmının da hudûsu, zarûret‑i akliye ile sâbittir. Demek, hiçbir şeyin ezeliyeti cihetine gidilemez.
Ve kezâ ilmü'l‑hayvanat ve ilmü'n‑nebâtâtta isbât edildiği gibi, envâ'ın sayısı ikiyüzbinden ziyâdedir. Bu nev'iler için birer âdem ve birer evvel‑baba lâzımdır. Bu evvel‑babaların ve âdemlerin dâire‑i vücûbda olmayıp ancak mümkinâttan olduklarına nazaran, behemehal vâsıtasız, kudret‑i İlâhiye’den vücûda geldikleri zarûrîdir. Çünkü bu nev'ilerin teselsülü, yani sonsuz uzanıp gitmeleri bâtıldır. Ve bazı nev'ilerin başka nev'ilerden husûle gelmeleri tevehhümü de bâtıldır. Çünkü, iki nev'iden doğan nev', ale'l‑ekser ya akîmdir veya nesli inkıtâ'a uğrar; tenâsül ile bir silsilenin başı olamaz.
Hülâsa: Beşeriyet ve sâir hayvanatın teşkil ettikleri silsilelerin mebde'i, en başta bir babada kesildiği gibi, en nihâyeti de son bir oğulda kesilip bitecektir.
201
Evet; şuûrsuz, ihtiyarsız, câmid, basit olan esbâb‑ı tabîiyenin bütün akılları hayrette bırakan o envâ' silsilelerinin icâdına kàbiliyeti olduğu dâire‑i imkândan hariçtir. Ve kezâ, kudret mu'cizelerinden birer nakş‑ı garîb ve birer san'at‑ı acîb taşıyan o envâ'ın ihtiva ettikleri efrâdın da, ihtirâ' ve yaratılışlarını o esbâba isnâd etmek, yalnız bir muhâlin değil, muhâlâtın en hurâfesidir.
Binâenaleyh, o silsileleri teşkil eden envâ' ile efrâd, hudûs ve imkân lisânıyla, Hàlıklarının vücûb‑u vücûduna kat'î bir şehâdetle şehâdet ediyorlar.
S Bütün silsilelerin Hàlık’ın vücûb‑u vücûduna kat'î şehâdetleri göz önünde olduğu hâlde, bazı insanların madde ile maddenin hareketinin ezeliyeti cihetine zâhib olmakla dalâlete düştüklerinin esbâbı nedendir?
C Kasd ve dikkatle değil, sathî ve dikkatsiz bir nazarla, muhâl ve bâtıla, mümkün nazarıyla bakılabilir. Meselâ: Bir bayram akşamı, gökte ay ve hilâli arayanlar içinde ihtiyar bir zât da bulunur. Bu zât, gökteki hilâli görmek için bütün kasd ve dikkatiyle nazarını göğe tevcîh edip hilâli araştırmakla meşgul iken, gözünün kirpiklerinden uzanan ve gözünün hadekası üzerine eğilen beyaz bir kıl nasılsa gözüne ilişir. O zât, derhâl: Hilâli gördüm!” der, İşte bu gördüğüm Ay’dır!” diye hükmeder.
İşte sathî ve dikkatsiz nazarlar bu gibi hatâlara düştükleri gibi; yüksek bir cevhere ve mükerrem bir mâhiyete mâlik olan insan, kasdı ve dikkati ile dâima hak ve hakikati ararken, bazen sathî ve dikkatsiz bir nazarla bâtıla bakar. O bâtıl da; ihtiyarsız, talebsiz, dâvetsiz fikrine gelir. Fikri de, çâr‑nâçâr alır saklar; yavaş yavaş kabûl ve tasdikine de mazhar olur. Fakat onun o bâtılı kabûl ve tasdiki, bütün hikmetlerin merci'i olan nizâm‑ı âlemden gaflet etmesinden ve madde ile hareketinin ezeliyete zıt olduğuna körlük gösterdiğinden ileri gelmiştir ki, şu garîb nakışları ve acîb san'at eserlerini esbâb‑ı câmideye isnâd etmek mecburiyetiyle o dalâletlere düşmüşlerdir.
202
Hüseyin‑i Cisrî’nin dediği gibi, âsâr‑ı medeniyetle müzeyyen ve bütün zînetlere müştemil bir eve giren bir adam; ev sâhibini göremediğinden, o zîneti, o esâsâtı, tesâdüfe ve tabiata isnâd etmeye mecbur olmuştur.
Kezâlik, nizâm‑ı âlemdeki bütün hikmetlerin, fâidelerin tam bir ihtiyara ve şâmil bir ilme ve kâmil bir kudrete yaptıkları şehâdetten gaflet eden gâfiller, sathî nazarlarınca, te'sir‑i hakîkiyi esbâb‑ı câmideye vermeye mecbur kalmışlardır.
Ey arkadaş! Cenâb‑ı Hakk’ın pek ince âsâr‑ı san'atından ve pek yüksek acâib‑i kudretinden sarf‑ı nazar ederek yalnız tabiat denilen şu âsâr ve esbâbdan en zâhir olan in'ikâs ve irtisam keyfiyetine bak. Meselâ, bir aynayı semâya karşı tuttuğun zaman; semâyı, irtifaıyla, nakışlarıyla, yıldızlarıyla celbedip aynada in'ikâs ve irtisam ettiren illet‑i müessirenin, aynanın yüzündeki hâsiyet olduğuna kanâat hâsıl edebilir misin? Hâşâ! Veyâhut hakikatte bir emr‑i vehmîden ibaret olan câzibe‑i umumiyenin, arz ile yıldızları şu boşlukta muntazam tahrîk ve tedbirine illet‑i müessire olarak telâkki ve kabûl edebilir misin? Hâşâ! Bunlar ancak şart ve sebeb olabilirler, illet‑i müessire olamazlar.
Hülâsa: İnsan sathî ve gayr‑ı kasdî bir nazarla bâtıl ve muhâl bir şeye baktığı zaman, hakîki illetini bulamadığı takdirde, çâr‑nâçâr sıhhatine veya inkârına kàil olmakla kabûl etmesi ihtimali vardır. Fakat, tâlib ve müşteri sıfatıyla kasden ve bizzat dikkatle bakacak olursa, onların hikemiyât dedikleri o bâtıl mes'elelerden hiçbirisini de kabûl etmez. Ancak, bütün siyâsîlerin hikmetini ve hükemânın akıllarını zerrelerde farzetmekle eblehâne kabûl eder.
203
S Onların dâima iftiharla bahsettikleri tabiat, nevâmis ve kuvâ nedir ki, kendilerini onlarla iknâa çalışıyorlar?
C Tabiat dedikleri şey, bir matbaadır, tâbi' (طَابِع) değildir. Tâbi', ancak kudrettir. Kanundur, kuvvet değildir. Kuvvet, ancak kudrettedir. Yâhut, nasıl ki bildiğimiz Şerîat, insanlardan sudûr eden ef'âl‑i ihtiyariyeyi bir nizâm ve bir intizam altına alıp tahdid eden kaidelerin hülâsasıdır veya devletin işlerini tanzim eden nizâmların, düsturların, kanunların mecmuasıdır; kezâlik, tabiat denilen şey de, âlem‑i şehâdetin uzuvlarından ve eczâlarından sudûr eden ef'âl arasında bir nizâm ve bir intizamı îka' eden İlâhî bir şerîat‑ı fıtriyedir. Binâenaleyh, Şerîat ile devlet nizâmı, ma'kul ve itibarî emirlerden oldukları gibi, tabiat dahi itibarî bir emir olup, hilkatte yani yaratılışta cârî olan âdetullâh”tan ibarettir.
Amma tabiatın bir mevcûd‑u haricî olduğunu tevehhüm etmek, bir fırka askerin, idman ve ta'lim esnâsında yaptıkları o muntazam hareketlerini gören bir vahşînin; Aralarındaki o nizâmı idare edip birbiriyle bağlayan ip gibi bir şey mevcûddur.” diye vahşîce ettiği vehme benzer. Binâenaleyh, vicdânı ve aklı vahşî olan bir adam, sathî ve tebeî bir nazarla devam ve istimrarını muhâfaza eden tabiatın müessir bir mevcûd‑u haricî olduğuna ihtimal verebilir.
Hülâsa: Tabiat, Allah’ın san'atı ve şerîat‑ı fıtriyesidir. Nevâmis ise, onun mes'eleleridir. Kuvâ dahi, o mes'elelerin hükümleridir.

Tevhid’e Geçiyoruz

Kur'ân‑ı Kerîm, Sâni'in vahdetine dair delillerden hiçbir şey terketmemiştir. Bilhassa: Arz ve semâda Allah’tan başka ilâhlar olmuş olsa idiler, şu görünen intizam fesâda uğrardı.” mânâsında olan ﴿لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا âyetinin tazammun ettiği Bürhânü't‑Temânü' Sâni'in vâhid ve müstakil olduğuna kâfî bir delildir. Ve istiklâliyet, Ulûhiyetin zâtî bir hàssası ve zarûrî bir lâzımı olduğuna nurlu bir bürhândır.
204
Ey arkadaş! Bahsinde bulunduğumuz âyetin evvelinde bulunan اُعْبُدُوا emri, İbn‑i Abbâs’ın tefsirine nazaran, insanları Tevhid’e dâvet eden bir emirdir. Ve aynı zamanda bu âyet, hey'et‑i mecmuasıyla tevhid’e işâret eden pek latîf ve güzel bir bürhânı tazammun etmiştir. Şöyle ki:
Nev'‑i beşer ile sâir hayvanatın medâr‑ı maîşetleri olan semerâtın tevlîdi için, arz ile semâ arasındaki muâvenet ve münâsebetleri ve âsâr‑ı âlemin birbirine müşâbehetleri ve etraf‑ı âlemin birbiriyle kucaklaşmaları ve birbirinin elini tutup ihtiyaçlarını te'min etmeleri ve yekdiğerinin suâline cevab verip yardımına koşmaları ve tamamıyla bir nokta‑i vâhideye bakmaları ve bir nizâm‑ı vâhidin mihveri üstünde hareket etmeleri gibi hâlleri hâvî olan böyle garîb bir makine, sâhib ve Sâni'inin bir olduğunu kat'î bir şehâdetle ilân etmekle, Herbir şeyde, Sâni'in vahdetine delâlet eden bir âyet ve bir alâmet vardır.” mânâsında olan şu beyitle tanîn‑endâz oluyorlar:
وَف۪ي كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ
205
Ey arkadaş! Sâni'‑i Zülcelâl, Vâhid ve Vâcibü'l‑Vücûd olduğu gibi, bütün sıfât‑ı kemâliye ile de muttasıftır. Zîra âlemde ve masnûâtta bulunan kemâlât tamamıyla Sâni'in kemâlinden tecellî eden gölgeden muktebestir. Öyle ise, Sâni'de bulunan cemâl, kemâl, hüsün; umum kâinâtta bulunan umum cemâllerden, kemâllerden, hüsünlerden gayr‑ı mütenâhî derecelerle yüksektir. Zîra ihsân, in'âm edenin servetinden doğar ve servetine delildir. İcâd, icâd edenin vücûduna delâlet eder. İcâb, mûcibin vücûbuna bürhândır. Verilen hüsün, verenin hüsnüne delildir.
Ve kezâ Sâni'‑i Zülcelâl, bütün nevâkıstan pâk ve münezzehtir. Çünkü noksaniyet, maddiyâtın mâhiyetlerindeki isti'dâdın kılletinden ileri gelir. Hâlbuki Cenâb‑ı Hak, maddiyâttan değildir.
Ve kezâ Sâni'‑i Kadîm-i Ezelî, kâinâtın ihtiva ettiği eşyanın cismiyet, cihetiyet, tağayyür, temekkün gibi istilzam ettikleri levâzım ve evsâftan berî ve münezzehtir. Kur'ân‑ı Kerîm, şu iki hakikate Allah’a misil yapmayın!” mânâsında olan ﴿فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا âyetiyle işâret etmiştir.

Delil‑i İmkânî

Bu âyetin, Sâni'in vücûduna işâret eden delillerinden birisi de Delil‑i İmkânîdir ki, ﴿وَاللّٰهُ الْغَنِيُّ وَاَنْتُمُ الْفُقَرَٓاءُ âyetiyle işâret edilmiştir.
206
Bu delilin hülâsası:
Kâinâtın ihtiva ettiği zerrelerden herbirisinin gerek zâtında, gerek sıfâtında, gerek ahvâlinde ve gerek vücûdunda gayr‑ı mütenâhî imkânlar, ihtimaller, müşkülâtlar, yollar, kanunlar varken; birdenbire o zerre, gayr‑ı mütenâhî yollardan muayyen bir yola sülûk eder. Ve gayr‑ı mahdûd hâllerden, bir vaziyete girer. Ve gayr‑ı ma'dûd sıfatlardan bir sıfatla vasıflanır. Ve doğru bir kanun üzerine mukadder bir maksada harekete başlar. Ve vazife olarak uhdesine verilen herhangi bir hikmet ve bir maslahatı derhâl intac eder ki; o hikmet ve o maslahatın husûle gelmesi, ancak o zerrenin o çeşit hareketiyle olabilir. Acaba o kadar yollar ve ihtimaller arasında o zerrenin mâcerası, lisân‑ı hâliyle, Sâni'in kasd ve hikmetine delâlet etmez mi?
İşte herbir zerre müstakillen kendi başıyla Sâni'in vücûduna delâlet ettiği gibi, küçük‑büyük herhangi bir teşekküle girerse veya hangi bir mürekkebe cüz' olursa, girdiği ve cüz' olduğu o makamlarda kazandığı nisbete göre Sâni'ine olan delâletini muhâfaza eder.
Bu Âyetin Mâkabliyle Cihet‑i İrtibatına Gelince:
Vaktâ ki Kur'ân‑ı Kerîm: Birincisi, müttakì mü'minler; ikincisi, inâdlı kâfirler; üçüncüsü, iki yüzlü münâfıklar olmak üzere insanları üç kısma ayırdı ve aralarında taksimat ve teşkilât yaptı ve herbir kısmın sıfatını ve âkıbetini beyân etti. Sonra ﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا âyetiyle her üç kısma tevcîh‑i hitâb ederek onları ibâdete emir ve dâvet etti. Demek, bu âyetin evvelki âyetlere terettübü ve onları takib etmesi; hâne ve binanın, mühendisin krokisine; amelin, ilme; Kazâ’nın, Kadere terettübü ve birbirini takib etmeleri gibidir. Evet, evvelki âyetlerde yapılan teşkilât ve taksimat kroki ve plândan sonra bu âyette ibâdet binasının yapılmasına emredilmiştir ve o âyetlerde verilen bilgi ve ma'lûmâttan sonra, bu âyette, amel ve ibâdete emredilmiştir. Ve onlarda yazılan sıfat ve istihkaklara göre, burada, emir ve nehiyler ile hükümler verilmiştir. Ve kezâ, evvelki âyetlerde insanların taksimatı, ahvâl ve sıfâtı zikredildikten sonra, makamın iktizasıyla, bu âyet onları takib etmiştir.
207
Vaktâ ki Kur'ân‑ı Kerîm, insanların her üç fırkasından bahsetti ve herbir fırkanın sıfatını ve âkıbetini söyledi; sâmi'in arzusu ve makamın iktizası üzerine, Kur'ân‑ı Kerîm gaybdan hitâba intikal ederek onlara karşı şu hitâbda bulundu. Evet, bazı adamlar hakkında gâibâne konuşanların bilâhare konuşmalarını hitâba çevirmelerinde şöylece bir nükte‑i umumiye vardır:
Meselâ, bir şahsın iyiliğinden veya fenâlığından bahsedilirken; gerek konuşanda, gerek dinleyende, ya tahsin veya tel'in için bir meyil uyanır. Sonra gitgide o meyil öyle kesb‑i şiddet eder ki, sâhibini o şahısla görüştürüp şifâhen konuşmaya kuvvetli bir arzu uyandırır. Burada sâmi'lerin o meyillerini tatmin etmekle makamın iktizası üzerine Kur'ân‑ı Kerîm, onları sâmi'lerin huzuruna götürüp kendilerine hitâb ile tevcîh‑i kelâm etmiştir.
Bu âyette, gaybdan, hitâba edilen iltifat ve intikalde hususî bir nükte de vardır ki; ibâdetle yapılan tekliften hâsıl olan meşakkat, hitâb‑ı İlâhîden neş'et eden zevk ve lezzetle karşılanır ve insanlara ağır gelmez.
Ve kezâ hitâb sûretiyle ibâdeti teklif etmek, abd ile Hàlık arasında vâsıta olmadığına işârettir.
208
Ey arkadaş! Bu âyetin cümlelerini birbiriyle nazmeden münâsebetler ise:﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا cümlesinde emir ve hitâb, geçen her üç fırkayı teşkil eden mü'min, kâfir ve münâfıkların; mâzi, hâl ve istikbâlde vücûda gelmiş veya gelecek bütün efrâdını ihtiva eden tabakalara hitâbdır.
Binâenaleyh اُعْبُدُوا vâv’ının merci'inde dâhil olan kâmil mü'minlere göre اُعْبُدُوا ibâdete devam ve sebat etmeye emirdir.
Orta derecedeki mü'minlere nazaran, ibâdetin artırılmasına emirdir.
Kâfirlere göre, ibâdetin şartı olan îmân ve tevhid ile ibâdetin yapılmasına emirdir.
Münâfıklara nazaran, ihlâsa emirdir. Binâenaleyh اُعْبُدُوا ’nun ifâde ettiği ibâdet kelimesi mükellefîne göre müşterek‑i manevî hükmündedir.
رَبَّكُمُ : Yani: Sizi terbiye eden ve büyüten O’dur. Ve sizin mürebbîniz O’dur. Öyle ise siz de, O’na ibâdet etmekle abd olunuz!”
Ey arkadaş! Vaktâ ki Kur'ân‑ı Kerîm, ibâdeti emretti. İbâdet ise üç şeyden sonra olabilir.
Birincisi: Ma'bûd’un mevcûd olmasıdır.
İkincisi: Ma'bûd’un vâhid olmasıdır.
Üçüncüsü: Ma'bûd’un ibâdete istihkakı bulunmasıdır.
Kur'ân‑ı Kerîm, o üç mukadder suâle işâret etmekle beraber; şartlarının delillerini de zikrederken, Ma'bûd’un vücûduna dair olan delilleri iki kısma ayırmıştır.
Birisi: Hariçten alınan delillerdir ki, buna âfâkî denilir.
İkincisi: İnsanların nefislerinden alınan bürhânlardır. Buna, enfüsî tesmiye edilir. Enfüsî olan kısmını da, biri nefsî diğeri usûlî olmak üzere iki kısma taksim etmiştir.
Demek, Ma'bûd’un vücûduna üç türlü delil vardır: Âfâkî, Nefsî, Usûlî.
Evvelâ, en zâhir ve en yakın olan nefsî delile اَلَّذ۪ي خَلَقَكُمْ cümlesiyle, usûlî delile de وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ cümlesiyle işâret etmiştir. Sonra, ibâdet insanların hilkat ve yaratılışına ta'lik edilmiştir.
209
İbâdetin hilkat‑i beşere terettübü iki şeyden ileri geliyor: Ya insanlar ilk yaratılışında ibâdete isti'dâdlı ve takvâya kàbiliyetli olarak yaratılmışlardır. Ve o isti'dâdı ve o kàbiliyeti onlarda gören, onların ibâdet ve takvâ vazifelerini göreceklerini kaviyen ümîd eder.
Veyâhut, insanların hilkatinden ve memur oldukları vazifeden ve teveccüh ettikleri kemâlden maksad, ibâdetin kemâli olan takvâdır.
لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ :
Şu cümle, her iki noktaya da tatbik edilebilir. Yani: İsti'dâd ve kàbiliyetinizde ekilen veya vazife ve hilkatinizden kasdedilen takvânın kuvveden fiile çıkarılması lâzımdır.”
Sonra, Kur'ân‑ı Kerîm’de Ma'bûd’un vücûduna ait âfâkî delillerin en karîbineجَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا cümlesiyle işâret edilmiştir. Ve bu işâretten, Arzın bu şekle getirilmesiyle nev'‑i beşere ve sâir hayvanata kàbil‑i süknâ olarak hazır bulundurulması, ancak Allah’ın ca'liyle (yapmasıyla) olup tabiatın ve esbâbın te'siriyle olmadığına bir remiz vardır. Çünkü te'sir‑i hakîkinin esbâba verilmesi bir nev'i şirktir.
وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءً cümlesiyle, Sâni'in vücûduna olan âfâkî delillerden en basit ve en yükseğine işâret edilmiştir.
Sonra, mürekkebât ve mevâlidin Vücûd‑u Sâni'a vech‑i delâletlerineوَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً… الخ cümlesiyle işâret edilmiştir.
Sonra, geçen delillerin herbirisi ale'l‑infirad, yani birer birer Sâni'in vücûduna delâlet ettiği gibi, hey'et‑i mecmuası da Sâni'in vahdetine işârettir.
210
Sonra, ni'metlerin menşe'i ve menba'ı olan âlemin nizâmına işâret eden o cümlelerin sûret‑i tertibi رِزْقًا لَكُمْ ’ün delâletiyle beraber, Ma'bûd’un ibâdete müstehak olduğuna delâlet eder. Çünkü ibâdet, şükürdür. Şükür, Mün'im’e edilir; yani ni'metleri veren Zâta şükretmek vâcibdir.
Sonra رِزْقًا لَكُمْ cümlesinden, arz ve arzdan çıkan mevâlid, yani arzın semereleri insanlara hàdim oldukları gibi, insanlar da onların Sâni'ine hàdim olmaları lâzım olduğuna bir remiz vardır.
﴿فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا cümlesi ise, geçen cümlelerin herbirisiyle alâkadardır. Yani: Rabbinize ibâdet yaptığınızda şerîk yapmayınız. Zîra Rabbiniz, ancak Allah’tır.
Sizi, nev'iniz ile beraber halkeden O’dur.
Ve Arzı, size mesken olarak hazırlayan O’dur.
Semâyı, sizin binanıza dam olarak yaratan O’dur.
Ve sizin rızık maîşetinizi tedârik için suları gönderen O’dur. Hülâsa, bütün ni'metler O’nundur; öyle ise bütün şükürler ve ibâdetler de ancak O’nadır.
Arkadaş! Bu âyetin tazammun ettiği cümlelerin keyfiyet ve nüktelerine gelelim.
Evvelâ: Kur'ân‑ı Kerîm’de kesretle zikredilen يَٓا اَيُّهَا ile edilen hitâb ve nidâ, üç vecihle ve üç edatla te'kid edilmiştir. Birisi, îkazı ifâde eden ve îkaz için kullanılan يَا harfidir.
İkincisi, alâmetleri aramakla bir şeyi bulmak için kullanılan اَيُّ kelimesidir ki, Türkçede hangi kelimesiyle tercüme edilir.
Üçüncüsü, gafletten ayıltmak için kullanılan هَا harfidir.
Bu te'kidlerden anlaşılır ki, burada şu tarz ile yapılan nidâ ve hitâb, çok fâidelere ve nüktelere işârettir. Ezcümle:
211
Birincisi: İnsanlara ibâdetlerin teklifinden hâsıl olan meşakkatin, hitâb‑ı İlâhîye mazhariyetten neş'et eden zevk ve lezzetle tahfif edilmesidir.
İkincisi: İnsanın gâibâne olan aşağı mertebesinden, huzurun yüksek makamına çıkması ancak ibâdet vâsıtasıyla olduğuna işârettir.
Üçüncüsü: Muhâtabın üç cihetten ibâdete mükellef olduğuna işârettir. Kalbiyle teslîm ve inkıyada, aklıyla îmân ve tevhide, kalıbıyla amel ve ibâdete mükelleftir.
Dördüncüsü: Muhâtabın mü'min, kâfir, münâfık olmak üzere üç kısma ayrılmış olduğuna işârettir.
Beşincisi: İnsanların; yüksek, orta, avâm tabakalarına, hitâbın şâmil olduğuna işârettir.
Altıncısı: İnsanlar arasında yapılan nidâ ve hitâblarda âdet edinmiş olan şeylere işârettir ki; insan, evvelâ gördüğü adamı çağırır ve durdurur, sonra kim olduğunu anlamak için alâmetlerine dikkat eder, sonra, maksadını anlatır.
Hülâsa: Mezkûr hitâb, geçen üç cihetten te'kid edilmiş şu nüktelere işârettir.
يَا ile nidâ edilen insanlar; gâfil, gâib, hazır, câhil, meşgul, dost, düşman gibi çok muhtelif tabakalara şâmildir. Bu muhtelif tabakalara göre يَا ’nın ifâdesi değişir.
Meselâ, gâfile karşı, tenbihi ifâde eder; gâibe, ihzarı; câhile, ta'rifi; dosta, teşviki; düşmana, tevbih ve takri'i gibi her tabakaya münâsib bir ifâdesi vardır.
Sonra makam, kurbu iktiza ettiği hâlde, uzaklara mahsûs olan يَا edatının kullanılması birkaç nükteye işârettir.
1. Teklif edilen emânet ve ibâdetin pek büyük bir yük olduğuna,
2. Derece‑i ubûdiyetin, mertebe‑i Ulûhiyetten pek uzak olduğuna,
212
3. Mükelleflerin, zaman ve mekânca hitâbın vakit ve mahallinden ırak bulunduğuna,
4. İnsanların derece‑i gafletlerine işârettir.
Muzafun‑ileyhsiz zikredildiğinden umumî bir tevessümü ifâde eden اَيُّ kelimesi; hitâbın umum kâinâta şâmil olup, yalnız farz‑ı kifâye sûretiyle haml‑i emânete ve ibâdete insanların tahsîs edilmiş olduklarına işârettir. Öyle ise ibâdette insanların kusurları umum kâinâta tecâvüzdür.
Sonra, اَيُّ kelimesinde bir icmâl ve bir ibham vardır; çünkü izafesiz zikredilmiştir. Onun o ibham ve icmâli, نَاسْ kelimesiyle izâle ve tafsîl edildiğinden, aralarında bir icmâl ve tafsîl cezâleti meydâna gelmiştir.
هَا : اَيُّ ’nün muzafun‑ileyhine ivaz olmakla beraber, يَا edatıyla çağırılanları tenbih içindir.
نَاسْ aslında nisyandan alınmış bir ism‑i fâildir; vasfiyet‑i asliyesi mülâhazasıyla insanlara bir itâba işârettir. Yani: Ey insanlar! Niçin mîsâk‑ı ezelîyi unuttunuz!‥Fakat bir cihetten de insanlara bir mazeret yolunu gösteriyor. Yani: Sizin o mîsâkı terketmeniz, amden değil; belki sehiv ve nisyandan ileri gelmiştir.
213
اُعْبُدُوا nidâya cevaptır. Mü'min, kâfir, münâfık olan geçen tabakalar nidâ ile çağırıldıklarından اُعْبُدُوا emri; devam, itâat, ihlâs, tevhid gibi her tabakaya münâsib bir mânâyı ifâde eder.
رَبَّكُمُ : Rab ünvânı اُعْبُدُوا ile teklif edilen ibâdete bir illet ve bir sebebe işârettir. Yani: Sizin terbiyeniz Rabbinizin elinde olduğundan, dâima O’na muhtaçsınız. Ve terbiyenize lâzım olan bütün levâzımatı veren O’dur. O’nun, o ni'metlerine şükür lâzımdır. Şükür ise ancak ibâdettir.
اَلَّذ۪ي خَلَقَكُمْ : اَلَّذ۪ي esmâ‑i mübhemeden olduğu için, merci' ve medlûlü ancak sıla denilen dâhil olduğu cümle ile ma'lûm olur. Meselâ;
اَلَّذ۪ي جَاءَكَ denildiği zaman, gelen adamın yalnız sana gelmekle ma'lûmiyeti var, başka cihetten ma'lûmiyeti yoktur. Binâenaleyh, burada رَبَّkelimesinin اَلَّذ۪ي ile vasıflandırılması Cenâb‑ı Hakk’ın mârifeti, hakikatiyle olmayıp ancak ef'âl ve âsârıyla olduğuna işârettir.
İcâd, inşâ veya başka bir kelimeye tercihen yaratılışın güzel şeklini ifâde eden خَلَقَ tâbiri, insanlardaki isti'dâdın sedâd ve istikametçe ibâdete elverişli olduğuna işârettir.
Ve kezâ ibâdet, yaratılışın ücreti ve neticesidir. Bu itibarla sevâb, ibâdetin ücreti olmayıp, ancak Cenâb‑ı Hakk’ın kereminden olduğuna işârettir.
214
وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ : Merci' ve medlûlünün adem‑i ma'lûmiyetine delâlet eden اَلَّذ۪ينَ evvelki insanların ölüm ile mahvolup gittiklerine ve onların ahvâlini bildirecek bir bilgi olmadığına ve yalnız sizin gibi bir kısım mahlûklar onların yerlerine gelmekle, o mahvolan insanların ta'rifleri mümkün olduğuna işârettir.
لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ : لَعَلَّ kelimesi, ümîd ve recâyı ifâde ediyor. Fakat bu mânâ hakikatiyle Cenâb‑ı Hak hakkında isti'mâl edilemez. Binâenaleyh, ya mecâzen isti'mâl edilecektir veya muhâtablara veyâhut sâmi' ve müşâhidlere isnâd edilecektir.
Mânâ‑yı mecâzıyla Cenâb‑ı Hak hakkında isnâd edilmesi şöyle tasvir edilir:
Nasıl ki bir insan, bir için bir adamı techiz ettiği zaman, o işin o adamdan yapılmasını ümîd eder. Kezâlik bilâ‑teşbih Cenâb‑ı Hak, insanlara; kemâl için bir isti'dâd, teklif için bir kàbiliyet ve bir ihtiyar vermiştir. Bu itibarla Cenâb‑ı Hak, insanlardan o işlerin yapılmasını intizar etmektedir, denilebilir. Bu teşbih ve istiârede, hilkat‑i beşerdeki hikmetin takvâ olduğuna
ve ibâdetin de neticesi takvâ olduğuna
ve takvânın da en büyük mertebe olduğuna işâret vardır.
Recâ mânâsının muhâtablara atfedilmesi şöyle izâh edilir:
Ey muhâtab olan insanlar! Havf ve recâ ortasında bulunmakla, takvâyı recâ ederek Rabbinize ibâdet ediniz. Bu itibarla insan, ibâdetine i'timâd etmemelidir ve dâima ibâdetinin artmasına çalışmalıdır.
Recâ mânâsı, sâmi' ve müşâhidlere göre olursa şöyle te'vil edilecektir:
Ey müşâhidler! Arslanın pençesini gören adam, o pençenin iktizası olan parçalamayı arslandan ümîd ve recâ ettiği gibi; siz de, insanları ibâdet techizâtıyla mücehhez olduklarını gördüğünüzden, onlardan takvâyı recâ ve intizar edebilirsiniz. Ve kezâ, ibâdetin fıtrî bir iktiza neticesi olduğuna işârettir.
215
تَتَّقُونَ : Takvâ, tabakàt‑ı mezkûrenin ibâdetlerine terettüb ettiğinden, takvânın bütün kısımlarına, mertebelerine de şâmildir. Meselâ: Şirkten takvâ; kebâirden, mâsivâullâhtan kalbini hıfzetmekle takvâ; ikàbdan ictinâb etmekle takvâ; gadabdan tahaffuz etmekle takvâ Demek تَتَّقُونَ kelimesi bu gibi mertebeleri tazammun eder.
Ve kezâ, ibâdetin ancak ihlâs ile ibâdet olduğuna ve ibâdetin mahzan vesile olmayıp maksûd‑u bizzat olduğuna ve ibâdetin sevâb ve ikàb için yapılmaması lüzumuna işârettir.
﴿اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءً :
Kur'ân‑ı Kerîm, bu cümle ile beyân ettiği kudret‑i İlâhiye’nin azametiyle insanları ibâdete teşvik edip heyecana getiriyor. Şöyle ki:
Ey insanlar! Arz ve semâyı sizlere mutî' ve hizmetkâr yapan Zât, yaptığı şu iyiliğe karşı ibâdete müstehaktır; ibâdetini ediniz!
Ve kezâ, insanların faziletine ve yüksek bir kıymete mâlik olduğuna ve indallâh mükerrem bulunduğuna bir îmâdır. Sanki beşere emrediyor:
Ey beşer! Yüksek ve alçak bütün ecrâmı sizin istifadenize tahsîs etmekle sizlere bu kadar i'zâz ve ikramlarda bulunan Cenâb‑ı Hakk’a ibâdet ediniz ve sizlere yaptığı kerâmete karşı liyâkatinizi izhâr ediniz!
Ve kezâ esbâb ve tabiata te'sirin verilmesini reddediyor. Şöyle ki:
Ey insan! Şu gördüğünüz yerler, gökler; sıfatlarıyla beraber, bir Hàlık’ın halkıyla, kasdıyla, tahsîsiyle ve bir Nâzımın nazmıyla husûle gelip bu intizamı bulmuşlardır. Kör tabiatın, bu kadar büyük şeylerde yeri olmadığı gibi en küçük şeylerde de yeri yoktur.
216
Ve kezâ, sıfatlar da mümkinâttan oldukları cihetle, Sâni'a delâlet ettiklerine işârettir. Zîra cisimleri teşkil eden zerreler, büyüklük‑küçüklük, çirkinlik‑güzellik gibi gayr‑ı mütenâhî ahvâl ve keyfiyetleri kabûl etmekte müsâvîdirler. Yani bir zerrenin, bin keyfiyeti kabûl etmeye kàbiliyeti vardır ve bir hâlet, binlerce zerrelere hâl olabilir. Binâenaleyh, güzellik gibi bir sıfat, binlerce zerrelere ve dolayısıyla cisimlere sıfat olabildiği hâlde, o kadar imkânât ve ihtimaller içinde muayyen bir cisme ta'yin edildiği zaman; herhalde bir kasd ile, bir hikmet altında, bir zâtın irâde ve tahsîsiyle, binlerce cisimler arasında o cisim, o sıfata mevsuf kılınmıştır.
لَكُمْ : Bu ل ihtisàs için değildir, ancak sebebiyeti ifâde ediyor. Yani arzın tefrişine sebeb yani vesile insandır. Bu misâfirhânedeki ziyâfet onun nâmına verildi. Fakat istifade, insanlara mahsûs ve münhasır değildir. Öyle ise insanların ihtiyacından, istifadesinden fazla kalana abes denilemez.
فِرَاشًا : Bu tâbir, garîb bir nükte‑i belâğata işârettir. Çünkü; arzın sıkletinden dolayı suya batıp kaybolması tabiatının icâbatından olduğu hâlde, Cenâb‑ı Hak, merhametiyle bir kısmını dışarıda bırakarak, insanlar için bir mesken ve ni'metlerine bir mâide, yani bir sofra olmak üzere tefriş etmiştir.
Ve kezâ فِرَاشًا tâbirinden anlaşılıyor ki; arz, bir hânenin tabanı gibi insan ve hayvanlara ferş ve bastedilmiştir. Öyle ise arzdaki nebâtât ve hayvanat, hânedeki efrâd‑ı aile ile erzâk ve sâire gibi levâzım‑ı beytiye hükmündedir.
217
Ve kezâ فِرَاشًا tâbirinden anlaşılıyor ki, arz, taş gibi katı ve sert değildir ki kàbil‑i süknâ olmasın ve su gibi mâyi de değildir ki, zirâat ve istifadeye kàbil olmasın; belki orta bir vaziyette yapılmıştır ki, hem mesken, hem mezraa olsun. Bu iki fâidenin taht‑ı te'mine alınması, elbette ve elbette bir maksad, bir hikmet ve bir nizâm ile olabilir.
وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءً : Semâ’nın, insanlara bir sakf, bir dam gibi yapılması, yıldızların o damda asılı kandiller gibi olmalarını istilzam eder ki, teşbih tamam olsun. Öyle ise gayr‑ı mütenâhî şu boşlukta dağınık bir şekilde yıldızların bulunması, akılları hayrette bırakan nizâm ve intizamlı vaziyetleri kör tesâdüfe isnâd edilemez.
S İnsan, arza nisbeten bir zerredir; arz da, kâinâta nazaran bir zerredir ve kezâ insanın bir ferdi, nev'ine nisbeten bir zerredir; nev'i de, sâir ortakları bulunan envâ' içinde bir zerre gibidir. Ve kezâ, aklın düşünebildiği gayeler, fâideler hikmet‑i ezeliye ve ilm‑i İlâhî’deki fâidelere nisbeten bir zerreden daha aşağıdır. Binâenaleyh, böyle bir âlemin insanın istifadesi için yaratılmış olduğu akla giremez?
C Evet, zâhire bakılırsa insan bir zerre hükmündedir. Fakat, insanın taşıdığı rûha, kafasına taktığı akla, kalbinde beslediği isti'dâdlara nazaran bu âlem‑i şehâdet dardır, istiâb edemez. Ancak o rûhun arzularını ve o aklın fikirlerini ve o isti'dâdların meyillerini tatmin ve te'min edecek Âlem‑i Âhirettir.
Ve kezâ, istifade hususunda müzâheme, mümânaa ve tecezzî yoktur; bir küllînin cüz'iyâtına nisbeti gibidir. Nasıl ki bir küllî, bütün cüz'iyâtında mevcûd olduğu hâlde, ne o küllîde tecezzî ve inkısam olur ve ne de cüz'iyâtında müzâheme ve müdafaa olur; küre‑i arzdan da binlerce müstefîd olsa, ne aralarında bir müzâheme olur ve ne küre‑i arzda bir noksaniyet peydâ olur. Yalnız insanın indallâh kerâmeti olduğu için, âlem‑i şehâdetin yaratılışında insan, ille‑i gâiye menzilesinde gösterilmiştir. Ve insanın hatırı için, bütün envâ'a bir umumî ziyâfet verilmiştir. Bu ise, bütün âlemin fâideleri insana münhasır olup başkalara hiçbir fâidesi yoktur demek değildir.
218
﴿وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ