Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
141

13. Âyetin Tefsiri

﴿وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَهَٓاءُ اَلٰٓا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَٓاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ
Yani, Halkın îmâna geldikleri gibi siz de îmâna geliniz, diye îmâna dâvet edildikleri zaman, Süfehâ takımının îmâna geldiği gibi biz de mi îmâna geleceğiz?’ diye cevapta bulunurlar. Fakat süfehâ takımı ancak ve ancak onlardır; lâkin bilmiyorlar.”
Bu Âyeti Mâkabliyle Rabt ve Nazm Eden Cihetlere Gelince:
Bu iki âyet münâfıkların cinayetlerini hikâye ettiği gibi, onlara hem nasihat, hem irşad vazifesini de görüyor. Binâenaleyh, bu iki âyetin arasındaki atıf, ya onların mü'minlere isnâd ettikleri sefâhet cinayetini kendilerinin arzda yaptıkları ifsad cinayetine atıftır, veyâhut emr‑i bilma'rufu tazammun eden ikinci âyet, nehy‑i ani'l-münkeri ifâde eden birinci âyete atıftır. Demek bu iki âyet arasındaki cihetü'l‑vahdet, ya cinayettir veyâhut irşaddır.
Bu Âyetteki Cümlelerin Arasındaki Cihet‑i İrtibat İse:
Vaktâ ki ﴿وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ cümlesiyle farz‑ı kifâye olan nasihat vazifesi îfâ edilmek üzere kâmil insanlardan ibaret olan cumhûr‑u nâsa ittibâen, hàlis bir îmâna dâvet edildikleri zaman, onların enâniyet‑i câhiliyeleri heyecana gelerek ﴿قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَهَٓاءُ deyip gurur ve inâdlarında ısrar ettiler ve Da'vâmız haktır ve bizler hak üzereyiz diye bâtıl ve inâdcıların âdeti gibi bâtıl da'vâlarını hak ve cehâletlerini ilim iddia ettiler. Çünkü onların nifâkla kalbleri fesâda uğramıştır. Şüphesiz fâsid olan bir kalb, gururlu olur ve ifsadâta meyleder. Binâenaleyh, onlar kalblerinin fâsid olmasından temerrüd ve inâd ediyorlar. Ve hedef ittihàz ettikleri ifsad iktizasıyla yekdiğerlerine halkı idlâl etmeyi tavsiye ediyorlar. Ve gururlarının hükmüyle, diyânet ve îmânı sefâhet ve sefâlet telâkki ediyorlar. Ve nifâklarının icâbıyla, bu sözlerinde de münâfıklık yapıyorlar. Zîra bu sözlerinin zâhirinden Biz dîvâneler değiliz, nasıl sefîhler gibi olacağız?” diye bir mânâ çıkar. Bâtınından ise Nasıl ekserîsi fukara ve nazarımızda sefîh olan mü'minler gibi olacağız?” diye diğer bir mânâ çıkıyor.
142
Sonra, Kur'ân‑ı Kerîm, onların mü'minlere attıkları sefâhet taşını ﴿اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَٓاءُ cümlesiyle onlara iâde etmekle kendilerine yutturmuştur. Çünkü inâd ve cehâletleri bu dereceye vâsıl olanın hak ve müstehakkı, beyne'n‑nâs teşhîr edilmekle sefâhetin kendisine münhasır olduğunu ilân etmektir.
Sonra ﴿وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَcümlesiyle onların cehl‑i mürekkeble câhil olduklarına işâret etmiştir ki, bu gibi câhillere nasihat te'sir etmediğinden, onlardan tamamıyla i'râz etmek lâzımdır. Çünkü, nasihati dinleyen ancak cehlini bilenlerdir. Bunlar cehillerini de bilmezler.
Bu Âyetin İhtiva Ettiği Cümlelerin Eczâsı Arasında Bulunan İrtibata Gelelim:
﴿وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ cümlesindeki اِذَا kat'iyyeti ifâde ettiğinden emr‑i mâruf ile halkı irşad etmek lüzumuna işârettir.
Sîga‑i mechûl ile zikredilen ق۪يلَ nasihatin, alâ sebîli'l‑kifâye vâcib olduğuna işârettir.
Ve اَخْلِصُوا ف۪ي ا۪يمَانِكُمْ gibi, ihlâs lafzını ihtiva eden bir cümleye bedel اٰمِنُوا lafzının zikredilmesi, ihlâsı olmayan îmânın, îmândan addedilmemesine işârettir.
143
Ve كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ lafzıyla güzel bir misâl, bir nümûne, bir örnek gösterilmiştir ki, onlara ittibâ' ederek ihlâslı bir îmâna gelsinler.
نَاسْ lafzında iki nükte vardır ve o iki nükte, vicdânları emr‑i mârufa icbar eden âmillerdendir.
Birincisi: نَاسْ ünvânı, herkesi cumhûr‑u nâsa tâbi olmaya dâvet eder. Çünkü cumhûra muhâlefet öyle bir hatâdır ki, o hatâyı irtikâb etmek, kalbin, vicdânın şânından değildir.
İkincisi: كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ tâbirinden anlaşılıyor ki, îmânı olmayanın nâstan addedilmemesi lâzımdır. Ancak nâs tâbiri mü'minlere mahsûstur. Bu da, ya îmânın hâsiyetiyle insaniyetin hakikati mü'minlere münhasırdır; veya îmânsız olanlar, insaniyetin mertebesinden sukùt etmişlerdir.
﴿قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَهَٓاءُ : Yani, Bizler nasihatleri kabûl etmiyoruz. Şu miskinlerin cemâatine nasıl gireceğiz? Bizim gibi ashâb‑ı câh ve mertebe, onlara kıyâs edilemez.”
قَالُواnefislerini tezkiye, mesleklerini tervîc, nasihatten istiğnâ, mağrûrâne da'vâ şeklinde müdafaa etmelerine işârettir.
İnkârî bir istifhâmı ifâde eden اَنُؤْمِنُ kelimesi, onların cehâlette gösterdikleri temerrüd ve inâda işârettir. Sanki onlar istifhâm ile nasihat edene soruyorlar ki: Mesleğimizi terk etmemize senin vicdânın râzı olup insafın kabûl eder mi?”
144
S Onlar o sözlerinde kimleri muhâtab etmişlerdir?
C Evvelâ nefislerine, sâniyen ebnâ‑yı cinslerine, sâlisen nasihat edenlere tevcîh‑i hitâb etmişlerdir.
Evet, birisine nasihat yapan adam evvelâ nefsine müracaat eder, sonra arkadaşlarıyla konuşur. Sonra nasihat ettiğine döner, yaptığı müracaatların neticesini ona söyler. Buna binâen, vaktâ ki münâfıklar îmâna dâvet edildiler; onlar fesâda uğramış kalblerine, tefessüh etmiş vicdânlarına müracaatta bulundular. İnkâr cevabını aldıkları için, kalblerindeki şeyi dışarıya verdiler. Sonra ifsad arkadaşlarına müracaat ettiler. Yine inkâr cevabını alarak, gizli gizli konuşmalara başladılar. Sonra, i'tizar şeklinde nasihat edene dönerek şöyle bir safsatada bulunurlar: Yâhû, aramızda çok fark vardır. Biz onlara kıyâs edilemeyiz. Çünkü biz zenginiz, onlar fakirdirler. Onlar mecburiyet sâikasıyla îmâna gelmişlerdir. Onların diyâneti ıztırarîdir. Biz ise ashâb‑ı izzet ve servet insanlarız.”
Hülâsa, onlar gururlarının hükmüyle mürşidi insafa dâvet ettiler. Hud'a ve hileleriyle ikiyüzlü bir konuşmada bulundular. Şöyle ki: Ey mürşid! Bizleri süfehâ zannetme. Bizler süfehâ gibi olamayız. Ancak hàlis mü'minlerin yaptıkları gibi yapıyoruz diye mürşidi kandırmak istediler. Hâlbuki, kalblerinde, Bu fakir ve kıymetten sukùt eden mü'minler gibi değiliz gibi başka bir mânâyı izhâr etmişlerdir.
Hülâsa اَنُؤْمِنُ lafzında onların fesâdlarına, ifsadlarına, gururlarına ve nifâklarına gizli birer remiz vardır.
﴿كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَهَٓاءُ: Yani, Kâmil zannettiğiniz mü'minler, nazarımızda zelîl ve fakir bir cemâattır. Onların herbirisi bir kavmin sefîhidirler.”
145
O Kâmil Mü'minlerin Tecviz Ettiği Kıyâsta Birkaç İşâret Vardır:
Birincisi: Mecmaü'l‑mesâkin, melce'ü'l‑fukara, hakkı himâye, hakikati muhâfaza, gururu men', tekebbürü def' eden, yegâne İslâmiyettir. Evet, kemâl ve şerefin mikyâsı İslâmiyettir.
İkincisi: Nifâkı intac eden; garaz, gurur, tekebbürdür.
Üçüncüsü: İslâmiyet, ehl‑i dünya ve ashâb‑ı merâtib ellerinde tahakküm ve teğallübe vesile olamaz. Ancak sâir dinlerin hilâfına olarak, ehl‑i fakr ve hâcet elinde ihkàk‑ı hak için kırılmaz elmas bir kılınçtır. Bu hakikate tarih güzel bir şâhiddir.
﴿اَلٰٓا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَٓاءُ:
Bilinmesi lâzımdır ki, Kur'ân‑ı Kerîm’in, nifâkın aleyhine kesretle yaptığı şiddetli tehdidler ve takbihlerin sebebi, ancak ve ancak Âlem‑i İslâmın nifâk şûbelerinden gördüğü darbelerdir.
اَلَا îkaz âleti olup, sefâhetlerini teşhîr ve efkâr‑ı âmmeyi sefâhetlerine istişhâd etmek için zikredilmiştir. Hakikati göstermek için bir âyine ve hakikate delâlet için bir delil vazifesini gören اِنَّ lisân‑ı hâliyle, Hakikate bakınız, onların zâhirî safsatalarının aslı yoktur, aldanmayınız diyor.
Hasrı ifâde eden هُمْ kelimesi, nefislerine iddia ettikleri tezkiyeyi red ve mü'minlere isnâd ettikleri sefâheti def' eder. Yani, bir lezzet‑i fâniye için âhiretini terk eden sefîhtir. Bâkî bir mülkü hevesât‑ı fâniyesinin terkiyle satın alan sefîh değildir.
146

14‑15. Âyetlerin Tefsiri

اَلسُّفَهَٓاءُ ’deki elif ve lâm, hükmün ma'lûmiyetine ve kemâline işârettir. Yani, onların sefâheti ma'lûmdur. Ve sefâhetin son sistemi onlardadır.
﴿وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ cümlesinde üç işâret vardır:
Birincisi: Hakkı bâtıldan, îmân mesleğini nifâk mesleğinden temyiz etmek, ancak ilim ve nazar ile olur. Fakat yaptıkları fitne ve fesâdları zâhir olduğu için, ednâ bir şuûru olan farkında olur. Buna binâen, Kur'ân‑ı Kerîm birinci âyeti ﴿وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ ile zeyillendirmiştir.
İkincisi: لَا يَعْلَمُونَ gibi, âyetlerin sonunda zikredilen ﴿اَفَلَا يَعْقِلُونَ﴿اَفَلَا يَتَدَبَّرُونَاَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ gibi cümleleriyle, İslâmiyetin akıl, hikmet ve mantık üzerine müesses olduğuna işâret etmiştir ki, İslâmiyeti herbir akl‑ı selîmin kabûl etmesi, İslâmiyetin şânındandır.
Üçüncüsü: Onlardan i'râz etmek ve onlara i'timâd etmemek lâzımdır. Çünkü cehillerini bilmediklerinden, nasihatin onlara te'siri olmuyor.
﴿وَاِذَا لَقُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّا وَاِذَا خَلَوْا اِلٰى شَيَاط۪ينِهِمْ قَالُٓوا اِنَّا مَعَكُمْ اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُنَ ❋ اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ
147
İstihzâ ve istihfaf gibi münâfıkların dördüncü cinayetlerini beyân eden şu âyetin fesâd, ifsad, tesfih gibi sebkat eden cinayetlerine atfını iktiza eden ayn‑ı münâsebetle bu âyetin meâliyle mâkablinin meâli arasında irtibat ve intizam hâsıl olmuştur.
Bu Âyetin Cümleleri Arasındaki Vech‑i İrtibata Gelince:
İnsanın musîbet ve elemlere karşı nokta‑i istinâdı ve ihtiyaç ve emellerini tesviye için nokta‑i istimdâdı olan îmânın üç hàssası vardır.
Birincisi: Nokta‑i istinâdından neş'et eden izzet‑i nefistir. İzzet‑i nefsi olan, başkalarına kendisini zelîl göstermeye tenezzül etmez.
İkincisi: Şefkattir. Şefkati olan, kimseyi tahkîr ve tezlil etmez.
Üçüncüsü: Hakikatlere ihtiram etmek ve yüksek şeylerin kıymetini bilmekle istihfaf etmemektir.
Kezâlik, îmânın zıddı olan nifâkın da üç hàssası vardır.
Birincisi: Zillettir.
İkincisi: İfsadâta meyletmektir.
Üçüncüsü: Başkalarını tahkîr etmekle gururlanıp zevk almaktır.
Binâenaleyh, îmân, izzet‑i nefsi intac ettiği gibi, nifâk da onun aksine zilleti intac eder. Zilleti olan, herkese karşı kendisini zelîl gösterir. Bu ise riyâdır. Riyâ ise müdahenedir. Müdahene dahi kizbdir. Kur'ân‑ı Kerîm, şu silsileli kizbe ﴿وَاِذَا لَقُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّا ile işâret etmiştir. Yani, Mü'minlere rast geldikleri zaman, biz de îmâna geldik diyorlar.”
Sonra nifâk, îmânın hilâfına, kalbleri ifsad eder. Kalbin fesâdı ise, yetîmliği intac eder. Yani, bozuk olan bir kalb kendisini sâhibsiz, mâliksiz, yetîm bilir. Bu hâletten korku neş'et eder. O korku onu kaçıp gizlenmeye icbar eder. Kur'ân şu hâllerine ﴿وَاِذَا خَلَوْاile işâret etmiştir. Yani, Kaçıp halvetlere gittikleri zaman…”
148
Sonra nifâk, îmânın aksine, akraba ve sâireler arasında sıla‑i rahmi kat' eder, keser. Bu ise şefkati izâle eder. Şefkatin zevâli ise ifsadâta sebeb olur. İfsaddan fitne çıkar. Fitneden hıyânet doğar. Hıyânet dahi za'fiyeti mûcibdir. Za'fiyet de himâye edecek bir zahîre, bir arkaya ilticâ etmeye icbar eder. Kur'ân‑ı Kerîm buna ﴿اِلٰى شَيَاط۪ينِهِمْ ile işâret etmiştir. Yani, Şeytanlarına kaçıp, şeytanlarının himâyelerine giriyorlar.”
Sonra, îmânın hilâfına, nifâkta tereddüd vardır. Yani münâfık olan kimse, kat'î bir hüküm sâhibi değildir. Bu ise sebatsızlığı intac eder. Bu da mesleksizliği. Bu dahi emniyetsizliği tevlîd eder. Bu ise kanunen maznunların her gün isbât‑ı vücûd etmeleri lüzumu gibi dâima şeytanlarına gidip küfürlerini, ahidlerini tazelemelerini icâb ettirir. Kur'ân‑ı Kerîm bu silsileye ﴿قَالُٓوا اِنَّا مَعَكُمْ ile işâret etmiştir. Yani, Bizler sizinle beraberiz diye ahidlerini tecdîd ediyorlar.
Sonra mü'minlere gidip geldiklerinden hâsıl olan şübheyi izâle etmek için, and dilemeye mecbur oldular. Ve îmânın hilâfına, hakikatlere adem‑i hürmet ve istihfafta bulunarak kıymetli şeylere ihanet ettiler ki, kendilerine atfedilen ithamları def'etsinler. İşte, Kur'ân‑ı Kerîm buna قَالُٓوا اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُنَ ile işâret etmiştir. Yani, Bizim mü'minlerle olan ihtilâtımız, onlarla istihzâ içindir. Aramızda samîmiyet yoktur. Ancak yüzlerine gülüyoruz.”
149
Sonra, münâfıkların şu gidiş ve söyleyişlerini dinleyen sâmiin mü'minlerin de mukàbelede bulunmalarını intizar etmekte bulunduğu, siyâk‑ı kelâmdan anlaşıldı. Bunun için Kur'ân‑ı Kerîm de mü'minlere bedel ﴿اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ diye mukàbelede bulunmuştur. Yani, Cenâb‑ı Hak, onların istihzâları üzerine eşedd‑i ceza ile dünya ve âhirette tecziye eder ve edecektir.” Cenâb‑ı Hakk’ın şu mukàbelesi, mü'minlerin şerefine ve münâfıkların yaptıkları istihzânın, Cenâb‑ı Hakk’ın tecziyesine karşı adem hükmünde kaldığına ve onların hamâkatlerine işârettir.
Sonra Kur'ân‑ı Kerîm وَيَمُدُّهُمْ ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ cümlesiyle cezalarını istihzâ sûretiyle tasvir etmiştir. Yani, Onlar dalâlet ve tuğyanı intac eden esbâba sû‑i ihtiyarlarıyla ve arzularıyla tevessül ettikleri için, sanki lisân‑ı hâlleriyle dalâletin talebinde bulunmuşlardır; Cenâb‑ı Hak da onların talebleri üzerine, istediklerine yardım etmiştir.”
Bu Âyetin Tazammun Ettiği Cümlelerin Hey'etleri Arasında İntizam Ciheti İse:
Dâhil olduğu hükmün kat'iyyetini ifâde eden ﴿وَاِذَا لَقُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا’deki اِذَا onların mü'minlere olan mülâkatlarını amden ve kasden cezmettiklerine işârettir.
Ale'l‑ekser yollarda rast gelmek mânâsını ifâde eden لَقُوا onların, yollarda halk içinde mü'minlere mülâkatlarını taammüd ettiklerine işârettir.
اَلْمُؤْمِنُونَ kelimesine tercihen اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا kelimesinin zikri, onların mü'minlerle cihet‑i irtibatları, yalnız îmân sıfatı hasebiyle olduğuna ve bütün sıfatlar içinde de en mümtâz ve medâr‑ı nazar yalnız îmân sıfatı olduğuna îmâdır.
قَالُوا : Bu ünvân, onların sözleriyle kalbleri bir olmadığına ve söyledikleri sözler mahzâ riyâ ve müdahene perdesi altında kendilerine yapılan ithamları def' etmek ve mü'minlerden celb‑i menâfi' ile sırlarına vâkıf olmak azminde bulunduklarına işârettir.
150
اٰمَنَّا : Makamın iktizasıyla bu kelimenin te'kidlerle müekked olarak zikredilmesi lâzım iken, te'kidsiz zikri, kalblerinde tahrîk edici bir şevkin ve bir aşkın bulunmamasıyla, sözlerini şiddetsiz ve te'kidsiz, serseriyâne söylemiş olduklarına işârettir. Ve kezâ onların te'kidleri adem hükmünde olup, mü'minleri inandıramadıklarına işârettir.
Ve kezâ اٰمَنَّا kelimesi ile nifâklarına örttükleri perde pek zayıf olduğundan te'kid ve teşdid edildiği takdirde yırtılması ihtimali olduğuna işârettir. Çünkü te'kid ve teşdid şübheyi dâîdir. Şübhe ise tahkîkata bâistir. Tahkîkat yapıldığı takdirde boyaları meydâna çıkar.اٰمَنَّا’nın cümle‑i fiiliye ile zikri ise îmânlarının sâbit ve devamlı olduğuna mü'minlere inandırmak imkânını bulamadıklarına ve yalnız menfaatleri celb ve esrâra muttali' olmak maksadıyla mü'minlere müdahene ve tasannu' yapmakla ihdâs‑ı îmân ettiklerine işârettir.
﴿وَاِذَا خَلَوْا اِلٰى شَيَاط۪ينِهِمْ قَالُٓوا اِنَّا مَعَكُمْ :
Evvelki âyetle bu âyetin birbirine olan atıfları, onların mesleksiz ve sebatsız olduklarına işârettir.
اِذَا ’nın ifâde ettiği cezmiyet, i'tiyâd ettikleri fesâd ve ifsad iktizasıyla şeytanlarına gitmelerini zarûrî bir vazife bildiklerine işârettir.
خَلَوْا tâbiri, cinayetlerinden korktuklarından tesettür ve gizlenmek istediklerine işârettir.
اِلٰى kelimesinin خَلَوْا kelimesiyle daha uygun olan مَعَ kelimesine tercihen zikredilmesi, iki şey içindir: Birisi, acz ve zaafları yüzünden ilticâ etmeye mecbur olmalarıdır. İkincisi, fitne ve ifsad iktizasıyla mü'minlerin sırlarını kâfirlere îsâl etmektir. Bu iki mânâyı مَعَ ifâde edemez.
151
شَيَاط۪ينِهِمْ : Bu ünvân, reislerinin şeytanlar gibi gizlenip vesveseleri ilkà ettiklerine ve şeytanlar kadar muzır olduklarına ve şeytanlar gibi şerden mâadâ bir şey tasavvur etmediklerine işârettir.
﴿قَالُٓوا اِنَّا مَعَكُمْ : Yani, Sizinle beraberiz.” Bu cümle ile nefislerinin tezkiyesine, ahidlerinin tecdîdine, mesleklerinde sâbit kaldıklarına işâret etmişlerdir. Yalnız bu cümlenin muhâtablarında münâfıkların münkirleri bulunmadığı hâlde cümle te'kidleştirilmiştir.
﴿وَاِذَا لَقُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّا cümlesinin muhâtabları hep münkir oldukları hâlde, cümle te'kidsiz bırakılmıştır. Bunun sebebi, birinci cümleyi şevksiz, aşksız, ikinci cümleyi ise aşk ve şevkle söylediklerine işârettir. Şeytanlarına söyledikleri cümleyi, ismiye şeklinde, mü'minlere karşı söylediklerini cümle‑i fiiliye sûretinde zikretmeleri, maksadlarının burada ahidlerine sâbit ve devamlı kaldıklarını isbât ettiklerine, orada ise yalnız îmâna geldiklerini ihdâs ettiklerine işârettir.
﴿اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُنَ : Yani, Bizler mü'minlere karşı, ancak istihzâ edici insanlarız.” Bu cümlenin evvelki cümleye atfedilmediğinin esbâbı:
İki kelime veya iki cümle arasında ya kemâl‑i ittisal ve ittihâd vardır veya kemâl‑i inkıtâ' ve infisâl vardır. Bu iki sûrette, birbirine atıfları câiz değildir. Ancak aralarında orta derecede bir inkıtâ' ve bir ittisal olan yerlerde atıfları câizdir. Bu cümle ise اِنَّا مَعَكُمْ cümlesine bir cihetten te'kiddir, bir cihetten de bedeldir. Bu iki sûrette, her iki cümlenin arasında kemâl‑i ittisal vardır. Diğer bir cihetten dahi mukadder bir suâle cevaptır. Bu sûrette de aralarında kemâl‑i inkıtâ' vardır. Çünkü ale'l‑ekser suâl inşâ, cevab ihbar olur. İşte bunun için aralarında atıf yapılmamıştır.
152
Suâl: Bu cümlenin اِنَّا مَعَكُمْ cümlesine te'kid veya bedel olduğunun tevcîhi?
Elcevab: ﴿اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُنَ cümlesi gerek hak ve hakikate ve gerek ehl‑i hak ve ehl‑i hidayete ihanete dairdir. Çünkü bundan dalâlet ve ehl‑i dalâlete ta'zîm çıkıyor. Bu ise اِنَّا مَعَكُمْ cümlesinin meâlidir. Demek her iki cümlenin meâlleri birdir veya birbirini te'kid eder.
Mukadder bir suâle cevab olduğunun tevcîhi ise; sanki onların şeytanları tarafından şöyle bir suâl vârid olmuştur ki, Yâhû, eğer siz bizimle beraber ve bizim mesleğimizde olmuş olsaydınız, mü'minlere muvâfakat etmezdiniz. Ya siz onların mezheblerine geçtiniz veyâhut sizin için muayyen bir mezheb yoktur.” Bu suâle karşı﴿اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُنَdiye, Müslümanlardan olmadıklarını sarâhaten söyledikleri gibi, hasrı ifâde eden اِنَّمَا ile, muayyen bir mezhebi olmayanlardan olmadıklarına işâret etmişlerdir. Ve kezâ, devamı ifâde eden ism‑i fâil sîgasıyla مُسْتَهْزِؤُنَ demeleri, mü'minlere karşı yaptıkları istihzânın dâimî bir sıfatları olup, bilâhare ârız olmuş sıfatları olmadığına işârettir.
153
﴿اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ Yani, Allah onları istihzâ ediyor.” Bu cümlenin evvelki cümlelere atfedilmeyerek atıfsız zikredilmesinin esbâbı:
Eğer atfedilmiş olsaydı, ya﴿اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُنَcümlesine atfolurdu; bu ise bu cümlenin de اِنَّا مَعَكُمْcümlesine te'kid olmasını icâb eder.
Veya اِنَّا مَعَكُمْ cümlesine atfolurdu; bu dahi bu cümlenin onların sözlerinden biri olduğunu iktiza eder.
Veya قَالُوا’ya atfolacaktı; o vakit Allah’ın onlara olan istihzâsı halvet zamanıyla mukayyed olacaktı. Hâlbuki Allah’ın istihzâsı dâimîdir.
Veyâhutوَاِذَا لَقُواcümlesine atıf yapılacaktı; bu ise her iki taraftan, yani mâtuf ve mâtufun‑aleyhten maksadın, bir olduğunu istilzam eder. Hâlbuki birinci cümle amellerini beyân eder; ikinci cümle cezaları hakkındadır. Demek mahzursuz, münâsib bir mâtufun‑aleyh bulunmadığından müste'nife olarak, yani mâkabliyle bağlı olmayarak mukadder bir suâle cevab kılınmıştır.
Evet, münâfıkların fenâlığı ve kötülüğü öyle bir dereceye bâliğ olmuştur ki, hâllerine vâkıf olan her rûh, Acaba böyle fenâ olanların cezası nedir ve cezaları verilmeyecek mi?” diye sormaya mecbur olur. İşte, Kur'ân‑ı Kerîm﴿اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ cümlesiyle şu mukadder suâle cevab vermiştir. Demek bu cümlenin isti'nâfı, atfından daha mühimdir.
Sonra, makamın iktizasıyla onların istihzâlarına karşı mü'minlerin mukàbelede bulunmaları icâb ederken Cenâb‑ı Hakk’ın mukàbelede bulunması, mü'minlerin teşrîfine ve terahhumlarına işâret olduğu gibi, münâfıkları da istihzâ etmekten zecr ve men' etmek içindir. Zîra, istinâdları Allâmü'l‑Guyûb’a olanlar, istihzâ edilemezler.
154
Sonra, Cenâb‑ı Hakk’ın tenkîl ve tâzibini istihzâ ile tâbir etmek şe'n‑i ulûhiyete yakışmadığından, istihzânın lâzımı olan tahkîr irâde edilmiştir.
Suâl: Münâfıkların istihzâsı, devamı ifâde eden ism‑i fâil sîgasıyla olduğu hâlde Cenâb‑ı Hakk’ın mukâbil istihzâsı, teceddüdü ifâde eden fiil‑i muzârî sîgasıyla yapıldığında hikmet nedir?
Elcevab: Tâzib ve tahkîrler tebeddül ve teceddüd ettikçe te'sirleri çoğalır. Zîra bir tarzda devam eden bir elemin te'siri gittikçe azalır; tazelendikçe te'siri çok olur. Bu mânâyı ifâde eden, ancak fiil‑i muzârîdir. İsm‑i fâil ise yalnız devamı ifâde eder.
وَيَمُدُّهُمْ ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ : Yani, Dalâletin esbâbına tevessül etmeleriyle, dalâletin talebinde bulunmuşlardır. Allah da onlara dalâlet vermiştir.”
Allah tarafından yardımın yapılmasını ifâde eden يَمُدُّ kelimesi, abdin hàlık‑ı ef'âl olduğunu iddia eden İ'tizâl mezhebinin reddine işârettir. Ve onların lisân‑ı hâl ile istekleri üzerine, Allah’ın onlara yardım ettiğine delâlet eden يَمُدُّ ’nün tazammun ettiği يَسْتَمِدُّ cümlesi, abdin elinde bir şey yok, hep Allah’tan olduğunu iddia eden mezheb‑i Cebrin reddine işârettir. Zîra, onlar sû‑i ihtiyarlarıyla ve arzularıyla dalâleti istemişlerdir. Allah da onların isteklerini vermiştir.
طُغْيَانٌ kelimesinin هُمْ zamîrine izafesi, tuğyan cinayeti, onların ihtiyarlarıyla husûle gelip, cebr ile alâkadar olmadığından Bizler Allah’ın cebriyle bu tuğyanı yapıyoruz diye mazeretlerinin reddine işârettir.
155

16. Âyetin Tefsiri

طُغْيَانٌ ünvânı ise onların zararı, tûfân gibi, bütün mehâsin ve kemâlâtı tahrib ettiğine îmâdır.
يَعْمَهُونَ : Yani, Tuğyan ve dalâletlerinde mütehayyir ve mütereddid şahıslardır. Onların ne meslekleri var ve ne de muayyen bir maksadları vardır.”
﴿اُولٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَد۪ينَ
Yani: Onlar, hidayeti verip dalâleti satın alan birtakım kafasızlardır ki, ticâretlerinden bir fâide göremedikleri gibi o zarardan kurtulmak için yol da bulamıyorlar.”
Bu Âyetin Mâkabliyle Cihet‑i İrtibatına Gelince:
Bu âyet geçen tafsîllere bir fezleke, bir hülâsadır. Ve o tafsîlleri yüksek ve müessir bir üslûbla tasvir etmiştir. Lâkin muhâtablarının saff‑ı evvelinde ve tabaka‑i ûlâsındakiler kışın Yemen cihetine, yazın da Şam cihetlerine giderek yaptıkları ticâretin kâr ve zararını, lezzet ve elemini gördüklerinden, tasvir için ticâret üslûbu intihâb edilmiştir. Şöyle ki:
Nev'‑i beşerin dünyaya gönderilmesi, dâimî bir tavattun için değildir. Ancak sermâyeleri olan isti'dâd ve kàbiliyetlerini tenmiye ve inkişaf ettirmek üzere ticâret için gelmişlerdir. Fakat münâfıklar bu ticâretlerinde sermâyelerini batırıp âleme rezîl oldular.
Sonra Bu Âyetin Cümleleri Arasında Cihet‑i Nazm ve İntizam İse:
Bu âyetin cümleleri arasında ticâret üslûblarındaki tertibler gibi gayet fıtrî, selîs ve muntazam bir tertib vardır. Şöyle ki:
156
Bir tüccara yüksek bir sermâye verilir. O da o sermâye ile zararlı ve zehirli şeyleri alır satarsa, o tüccar alışverişinin sonunda ne bir fâide görür ve ne de bir kâr görür. Bil'akis, hasâret içinde boğulmakla beraber, kaçmak için yolu da kaybeder. İşte, münâfıkların yaptıkları muâmele de aynen buna benziyor.
Sonra, Mezkûr Âyetteki Cümlelerin Hey'etleri İse:
اُولٰٓئِكَ kelimesi, uzaklarda bulunan şeyleri ihzar ederek mahsûs ve meşhûd olarak göstermek için kullanılan bir işâret âletidir.
Suâl: Münâfıkların اُولٰٓئِكَ ile ihzarlarında ne fâide vardır?
Elcevab: Onların mezkûr cinayetlerini işiten sâmi'in kalbinde hâsıl olan nefret ve adâvet öyle bir dereceye bâliğ olmuş ki, onları gözüyle göreceği ve yüzlerine tüküreceği gelir ki, yüzlerine tükürmekle kalbi rahat olsun. İşte bunun için onlar اُولٰٓئِكَ dürbünüyle ihzar edilmiştir ki, sâmi' yüzlerine tükürsün.
Suâl: Münâfıkların mahsûs ve meşhûd olmadıkları hâlde اُولٰٓئِكَ ile mahsûs olarak gösterilmeleri ne sûretle olur? Ve ne gibi bir fâidesi vardır?
Elcevab: Münâfıkların mezkûr cinayetlerle ve acîb sıfatlarla ittisafları, onları öyle tecessüm ettirmiştir ki, hayâlce mahsûs ve meşhûd ve hazır görünmektedirler. Ve şu mahsûsiyetlerinden, onlara isnâd edilen hükmün illeti de anlaşılır. Evet, hidayeti verip dalâleti almak gibi bir hükme elbette bir illet ve bir sebeb lâzımdır. O illet ise, onların sebkat eden cinayetleri ve sıfatlarıdır. İşte, Kur'ân‑ı Kerîm, onları o sıfatlarla muttasıf olarak اُولٰٓئِكَ ile ihzar etmiştir ki, bu âyette onlara yükletilen hükmün illet ve sebebi sâmi'ce ma'lûm olsun.
Suâl: Uzaklık cihetini de ifâde eden اُولٰٓئِكَ ile münâfıkları uzak göstermekten maksad nedir?
157
Elcevab: Onların tarîk‑ı haktan uzaklaşmalarına ve bir daha doğru yola rücûları mümkün olmadığına işârettir. Çünkü gitmek onların elinde ise, gelmek onların elinde değildir. Yeni in'ikad ve teşekkül etmeye başlayan hakikatler hakkında kullanılan اَلَّذ۪ينَ ünvânı, hidayeti satıp dalâleti almak gibi şu pis muâmelenin bir nev'i ticâret olmakla zamanın insanları için esâslı bir meslek olmaya başlamış olduğuna işârettir.
﴿اِشْتَرَوْا ünvânı ise, münâfıkların Hidayeti terk edip dalâleti aldığımız, fıtratımızın iktizasıdır, ihtiyarımızla değildir diye yapacakları mazeretin reddine işârettir. Evet, sanki Kur'ân‑ı Kerîm onlara diyor ki: Cenâb‑ı Hak re'sülmal olarak size uzun bir ömür vermiştir. Ve rûhlarınızda da kemâlât isti'dâdını bırakmıştır. Ve hidayet‑i fıtriyenin çekirdeğini de vicdânınıza dikmiştir ki, saâdeti alasınız. Hâlbuki sizler saâdete bedel, lezâiz‑i fâniye ve menâfi'‑i dünyeviyeyi alıyorsunuz. Demek, sû‑i ihtiyarınızla, dalâlet mesleğini hidayet mesleğine ihtiyar ve tercih etmekle, hidayet‑i fıtriyenizi ifsad, re'sülmalınızı da zâyi' ettiniz.”
اَلضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى münâfıkların iki hüsrâna ma'rûz kaldıklarına işârettir. Birisi, dalâlet hüsrânıdır. İkincisi, hidayet gibi büyük bir ni'meti kaybetmektir.
﴿فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ : Yani, Ticâretlerinin kârı olmadı.”
Suâl: Münâfıkların bu ticâretlerinde re'sülmalları da zâyi' olduğu hâlde, yalnız kârlarının olmamasından bahsedilmesi neye işârettir?
Elcevab: Akıllı bir tüccarın, kârı olmayan bir alışverişe girişmemesi lâzım olduğuna ve kârı olmamasıyla beraber, re'sülmalın da zâyi' olması ihtimali olan ticâretlere girişmemesi elzem ve evlâ olduğuna işârettir.
Suâl: Ribh fiili, hakikaten münâfıkların fiili olduğu hâlde, bu cümlede ticârete isnâd edilmiş olduğu neye işârettir?
Elcevab: Onların ne bu ticâretlerinde, ne eczâsında, ne ahvâlinde ve ne vesâitinde, ne cüz'î ve ne de küllî bir fâide bulunmadığına işârettir. Evet, bazı ticâretlerde matlûb kâr olmasa da, ahvâlinde veya vesâitinde az çok bir fâide olabilir. Fakat bu ticâret ise şerr‑i mahzdır, fâidelerden tamamen mahrum bir zarardır.
158
وَمَا كَانُوا مُهْتَد۪ينَ : Yani, Re'sülmallarını zâyi' etmekle hüsrâna ma'rûz kaldıkları gibi, yollarını da kaybetmişlerdir.” Bu cümlede, sûrenin başındaki ﴿هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ cümlesine gizli bir remiz vardır ki: Kur'ân‑ı Kerîm hidayeti vermemiş değildir; hidayeti vermiş de bunlar kabûl etmemişlerdir.
159

17‑20. Âyetlerin Tefsiri

﴿مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ ف۪ي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِروُنَ ❋ صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ ❋ اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ ف۪يهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌ يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ وَاللّٰهُ مُح۪يطٌ بِالْكَافِر۪ينَ ❋ يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْ كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا ف۪يهِ وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Bu uzun âyetle hem mâkabli arasında, hem cümleleri arasında, hem cümlelerinin keyfiyetlerinde bulunan Cihet‑i İrtibat ve İntizam ise:
Kur'ân‑ı Kerîm, evvelâ münâfıkların hâllerini, sâniyen cinayetlerini sarâhaten kaydettiği gibi, muâmelelerinin kötülüğünü akla kabûl ettirdikten sonra, hayâle, vehme, hisse de gösterip onlara da kabûl ettirilmesini bu temsîlle te'min etmiştir.
Evet aklî şeylerden fazla, temsîllerle hayâlî şeyleri kabûle, hayâl daha yakındır. Ve kezâ, akla muhâlif olan ve hem gayr‑ı me'lûf bulunan bir şeyin me'nûs bir şekilde gösterilmesiyle hayâl çabuk kabûl eder. Ve kezâ, gâib bir şeyi hâzır göstermekle, akıl ile his arasında mutâbakat hâsıl olur, his de kabûl eder.
Hülâsa: Münâfıkların kötülüğü şu temsîlle akla tasdik ettirildiği gibi, hayâle, vehme, hisse de kabûl ettirilmesi te'min edilmiştir. Ve eyzan, münâfıkların ayrı ayrı cinayetleri ve muhtelif sıfatları arasında hakîki bir irtibatın bulunması şu temsîlle gösterilmiştir.
Ve eyzan, münâfıkların muâmelelerini hayâlin gözü önüne şu temsîlle getirmekten maksad, lisânın söyleyemediği ince cihetleri bizzat hayâl bakıp, görsün ve alsın ki, bir i'tirâz kalmasın.
Sonra bu temsîlin cümlelerinin meâli, hey'et‑i mecmuasıyla münâfıkların hikâyelerinin meâline muvâfık geldiği gibi, ayrı ayrı da hikâyelerinin cümlelerine uygun gelir. Evet, münâfıkların hikâyesi böyledir: Zâhiren îmâna gelmişlerdir. Sonra kalben küfür ve inkâr etmişlerdir. Sonra hayret ve tereddüd içinde kalmışlardır. Sonra hakkı taleb etmemişlerdir. Sonra o dalâletten rücûa kàdir olmamışlardır ki, hakkı arasınlar.
160
Temsîlin meâli ise: Evvelen ateş yakmışlardır. Sonra o ateşi muhâfaza edememişlerdir. Sonra ateşleri sönmüştür. Sonra zulmet içinde kalmışlardır. Sonra herşey onlara görünmez olmuştur. Gece vakti ses sadâ olmadığından, sanki sağır olmuşlardır. Ateşleri söndüğünden, a'mâ gibi olmuşlardır. Bir muhâtab veya bir yardımcıları bulunmadığından, sanki lâl olmuşlardır. Ve o zulmetten çıkıp rücûa kàdir olmadıklarından, sanki rûhsuz, heykel kesilmişlerdir. İşte temsîldeki cümlelerle hikâyedeki cümleler arasında muvâfakat tamamen tebârüz etmekle, aralarında bir muhâlefet kalmadığı tebeyyün etti.
İhtar: Temsîldeki zulmet, hayret, ateş, hikâyedeki küfür, adem‑i sebat ve fitnelerine işârettir.
Suâl: Temsîlde nurdan bahsedilmiştir. Münâfıkların nuru nerede?
Elcevab: Kendisinde nur olmayan bir insan, muhîtinde bulunan nurdan istifade eder. Muhîtinde bulunmasa kavminde, kavminde bulunmasa nev'inde, nev'inde bulunmasa fıtratında, fıtratında mümkün olmasa dünya menfaatleri için lisânında vardır. Bu da olmasa, evvelce îmân edip sonra irtidat edenlerin evvelki nurlarına işârettir. Bu da olmasa dünyaya ait gördükleri istifadelerine işârettir. Ateşin, fitnelerine işâret olduğu gibi. Bu da olmadığı takdirde dâire‑i imkânda olan nurları, vücûd dâiresine indirilmiştir. ﴿اِشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى ’daki hidayet gibi.
Sonra Cümlelerin Arasındaki Cihet‑i İrtibata Gelince:
﴿مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا : Yani, Onların meseli, ateş yakan adamın meseli gibidir.” Bu cümlenin mevki ve makama olan münâsebeti, şöyle tasvir edilebilir ki:
161
Âyette beyân edildiği şekil üzerine, ateş yakan adamın hâli, Cezîretü'l‑Arab’da sâkin Kur'ân’ın muhâtablarından birinci tabakadaki adamların hâllerine tetâbuk ediyor. Zîra o tabakadaki adamlar, bu ateşi yakan adamın hâlini ya bizzat görmüşler veya işitmişlerdir. Ve o hâlin ne derece müessir ve fecî olduğunu hissetmişlerdir. Zîra onlar çok defa güneşin zulmünden gecenin zulmetine kaçarak gecenin serinliğinde yollarına devam ettikleri sırada, şiddetli yağmurlara rast gelerek çok zahmetlere düşmüşlerdir. Ve kezâ çok defa yollarını kaybederek muzır hayvanlarla dolu mağaralara girmişlerdir. Ve arkadaşlarını görüp onlarla ferâhlanmak ve eşyalarını görüp, muhâfaza etmek veya muzır hayvanları görüp onlardan tahaffuz etmek için ateş yakmışlardır. Ateşin ziyâsından istifade ederlerken, semâvî bir âfetle ateşleri söner ve recâ ve ümîdleri tamamen ye'se ve hüsrâna inkılâb eder. İşte, Kur'ân‑ı Kerîm onların bu durumuna﴿فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ cümlesiyle işâret etmiştir. Yani, Vaktâ ki o ateş etrafı ışıklandırdı; birden bire Cenâb‑ı Hak, nurlarını söndürerek ziyâlarını zulmete çevirdi.”
فَلَمَّا’da (ف) kelâmın siyâkı, kelâmın şu şekilde olduğunu iktiza ettiğine işârettir ki, ziyâsından istifade için ateş yaktılar. Ateş onları ziyâlandırdı. Onlar da mutmain ve müferrah oldular. Sonra bir hüsrâna uğrayıp yere düştüler.
Sonra bu cümle‑i şartiyenin, şart ve ceza denilen her iki cümlesi arasında lüzumun vücûdu lâzımken, izâe ile nurun zehâbı arasında hiçbir lüzum görünmüyor. Binâenaleyh, bu gizli lüzumu dışarıya çıkarıp göstermek için bazı mukadder cümlelere ihtiyaç vardır. Şöyle ki:
Vaktâ ki ateş onları ışıklandırdı. Onlar da ışıklandılar. Fakat ateşe ehemmiyet verip muhâfaza etmediler ve o ni'metin kadrini bilip devam ettirmediler, o da söndü gitti. Evet, ziyâyı muhâfaza etmekten gaflet, adem‑i devamını istilzam eder. Adem‑i devam ise intifâsını, yani sönmesini istilzam eder.
Nurların sönmesiyle uğradıkları hüsrândan sonra ﴿وَتَرَكَهُمْ ف۪ي ظُلُمَاتٍcümlesiyle, zulümâta düşmek gibi ikinci bir hüsrâna ma'rûz kaldıklarına işâret edilmiştir.
162
لَا يُبْصِروُنَ cümlesi ise üçüncü bir hüsrânlarına işârettir. Çünkü insan zulmete düşmekle yolunu kaybettiği zaman, arkadaşlarını ve eşyasını görmekle bir derece mütesellî olur. Fakat bunları da görmediği gibi, onun o karanlıkta durması ve yürümesi bir musîbet ve bir vahşettir.
﴿صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ : Yani, Sağır, lâl, kör olup dönemezler.”
Bir insan, böyle bir belâya düştüğü zaman, dört cihetle ümîdvâr ve mütesellî olabilir.
Birincisi: Köylü halkından veya geçen yolculardan bir ses gelir de, o ses vâsıtasıyla yolunu bulup görmek ümîdinde olur. Hâlbuki gecesi sâkit ve sâkin, sessiz ve sadâsız bir gece olduğundan, o adamla bir sağırın arasında fark kalmaz. Bu cihetten ümîdinin kesik olduğuna işâret eden Kur'ân‑ı Kerîm صُمٌّkelimesini demiştir.
İkincisi: Eğer çağırıp yardım isterse, belki bir işiten olur da onun kurtulmasına gelir diye bir ümîd besleyebilir. Fakat gecesi sağır olduğu için, dilli, dilsiz birdir. Bu recâsını da kesmek için بُكْمٌ denilmiştir.
Üçüncüsü ise: Gideceği cihetin yolunu tahminen ta'yin etmek ve görmek için bir alâmet, bir ateş, bir yıldız arar, mütesellî olur. Hâlbuki gecesi öyle zulmetlidir ki, gözlü gözsüz bir olur. O adamın bu emelini söndürmek için عُمْيٌ denilmiştir.
Dördüncüsü: O belâdan kurtulup rücû etmek için var kuvvetiyle çalışmaktan mâadâ bir çare kalmadığını görür görmez, kuvvetine güvenir, ümîdvâr olur. Hâlbuki zulmet her taraftan o adamı öyle ihâta etmiştir ki, o adam bütün kuvvetiyle çalıştığı hâlde kurtuluş imkânını bulamaz. Kendi sû‑i ihtiyarıyla bataklığa giren ve bir daha çıkması mümkün olmayan bir hayvan gibi, o zulmet içinde kalır. Evet, çok şeyler var ki, insan ihtiyarıyla girer, fakat çıkması mümteni' olur. İnsan onu bırakır, fakat o insanı bırakmaz.
İşte onların şu vaziyetlerine karşı فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ denilmiştir ki, o musîbetten kurtulup rücûlarına bir çare kalmadığına ve son ümîdlerinin de kesildiğine binâen, vahşet, ye's ve korkular içinde kaldıklarına işârettir.
163
Cümlelerin Hey'etlerine Gelince:
﴿مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا cümlesi, nüktelere bir define hükmündedir. Şöyle ki:
Lisânlarda deverân eden ve beyne'n‑nâs garîb ve acîb şeylerde kullanılan ve hikmetü'l‑avâm ve felsefetü'l‑umum ile anılan مَثَلُ kelimesi, münâfıkların vaziyetleri bir uğrûbe ve kıssaları bir u'cûbe olduğuna işârettir. Bu işâretten, onların sıfatları üstünde nefretin, lisânları üstünde lânetin ilelebed darb‑ı mesel gibi deverân etmek şânında olduğuna bir remiz vardır.
Suâl: Teşbihi ifâde eden her iki mesel arasındaki ك ’in hazfı belâğatça daha makbûl olduğu hâlde, niçin burada hazfedilmemiştir?
Elcevab: Bu makamda edat‑ı teşbihin zikri, hazfından daha belîğdir. Zîra sâmi', teşbih edatını görür görmez, teşbihle alâkadar olur. Müşebbehün‑bihte olan her noktayı, müşebbehteki nazîrine tatbik eder. Fakat edat‑ı teşbihin mahzufu takdirde, teşbihten gaflet ederek her iki tarafı birbirine tatbik etmek fikrine gelmemesi ihtimali vardır.
İkinci mesel kelimesi ise, ateş yakan o adamın vaziyeti, efkâr‑ı âmmece bir darb‑ı mesel hükmüne geçmiş olduğuna işârettir.
Suâl: Ateşi yakanlar bir cemâat iken müfred işâreti olan اَلَّذ۪ي ile işâret edilmesi neye binâendir?
164
Elcevab: Ferdin yapacağı bir işe cemâatin iştirâk etmesiyle ziyâdelik veya noksanlık hâsıl olmadığı takdirde, ferd veya nev'i, cüz' veya küll bir olur.Maahazâ اَلَّذ۪ي ’nin müfred işâreti olması, onlardan herbir ferdin, dehşeti temessül ve kabahati tasvir etmekte müstakil olduğuna işârettir. Maahazâ اَلَّذ۪ي ’nin اَلَّذ۪ينَ’den ihtisar edildiği ihtimali vardır.
اِسْتَوْقَدَ ’deki (س) ateş yakmalarının külfetle ve araştırmakla husûle geldiğine işârettir. Hem اِسْتَوْقَدَ ’nin ifrad sîgasıyla olması نُورِهِمْ ’deki cem' zamîri, bir cemâat için bir ferdin ateş yakması âdet olduğuna işârettir.
Hem lamba vesâire gibi âlât‑ı tenviriye arasında نَارٌ ’ın intihâb edilmesi, teklifin pek şiddetli bir nur olduğuna ve onların izhâr ettikleri zâhirî nur altında fitne ateşini yaktıklarına işârettir.
İhtar: Nekre olarak نَارٌ kelimesinin zikri, onların şiddet‑i lüzumundan dolayı herhangi bir ateş olursa olsun, hemen yakmak ihtiyacında olduklarına işârettir.
﴿فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ مَاحَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ:
Takibi ifâde eden فَلَمَّا ’deki ف onların ye'sten sonra ümîd ve recâ zamanlarının geldiğine işârettir.
لَمَّا ise, kıyâs‑ı istisnaî ile anılan, dâhil olduğu cümlelerden birinci cümlenin tahakkuk ve vücûda geldiğine delâlet etmekle, ikinci cümlenin de vücûda geldiğini intac ettiğine ve onların tesellî ve ümîdlerinin tamamıyla kesilmiş olduğuna işârettir.
اَضَٓاءَتْ kelimesi, onların ısınmaya değil, aydınlanmaya ihtiyaçları olduğuna işârettir ki, etrafında bulunan zararlı şeyleri görüp onlardan tahaffuz etsinler.
165
مَا حَوْلَهُ dehşetin her dört taraftan ihâta eylediğine ve ziyâ ile cihât‑ı sitteden hücum eden zararlardan tahaffuz etmek lüzumuna işârettir.
ذَهَبَ : Bu kelime ile اَضَٓاءَتْkelimesi arasındaki lüzum mes'elesi geçmiştir; oraya bakılsın.
ذَهَبَ اللّٰهُ : Zehâbın Allah’a isnâdı, iki cihetten recâ ve ümîdlerinin kesik olduğuna işârettir. Birincisi: Âfet, semâvî olduğundan, def'i mümkün değildir. İkincisi: O âfet, kusurlarının cezası olduğundan Cenâb‑ı Hak’tan merhamet de recâ edilemez. Çünkü ibtal‑i hak için çalışan adam Haktan yardım ve merhamet taleb edemez.
بِنُورِهِمْ ’deki harf‑i cerr olan (ب) nur ve ziyânın bir daha avdet etmemesine işârettir. Çünkü ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ ’in mânâsı, Allah onların nurlarını götürmüştür.” Ma'lûmdur ki, Allah’ın aldığı bir şeyi kimse reddedemez.
نُورٌ ünvânı ise, sırat üstündeki hâllerini andırır.
İhtisàsı ve hasrı ifâde eden نُورٌ ’un هُمْ zamîrine olan izafesi, onların şiddet‑i teessürlerine işârettir. Zîra halkın ateşleri yanarken bir insanın ateşi sönse, o insan çok müteessir olur.
166
﴿وَتَرَكَهُمْ ف۪ي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِروُنَ : Harf‑i atıf olan (و) onların iki zararı cem' etmiş olduklarını ifâde ediyor. Birisi, ziyâlarının selb edilip söndürülmesidir. İkincisi ise, zulmetin onlara ilbas edilip giydirilmesidir.
تَرَكَ ünvânı ise, onlar rûhsuz bir cesed, içsiz bir kabuk hükmünde olduklarından, bu gibilerin hâli, onlardan alâkayı kesip bütün bütün terk edilmelerine delâlet eder.
ف۪ي edatının ifâde ettiği zarfiyetten anlaşılır ki, zulmetin şiddetinden, onların nazarında herşey ademe gitmiş, yalnız zulmet kalmıştır. Onlar da, dehşetlerinden, o zulmeti kendilerine kabir yapmışlar ve içine girip gizlenmişlerdir.
ظُلُمَاتٍ : Bu kelimenin cem' sîgasıyla zikri ise, gecenin karanlığıyla beraber bulutların zulmetinden, onların rûhlarında ye's ve havfın yerlerinde vahşet ve dehşet ve zamanlarında sükûn ve sükûnetiyle hâsıl olan zulmetler gibi, türlü türlü zulmetler vücûda gelmişlerdir.
ظُلُمَاتٍ kelimesindeki tenkîr ise, o gibi zulmetlerin emsâlini görmediklerinden, kendilerince mechûl ve ülfet edilmemiş birtakım zulmetler olduğuna işârettir.
لَا يُبْصِروُنَcümlesi, musîbetlerin en büyüğünü gösterir. Zîra gözü görmeyen adam pek çok belâlar çeker. Gözlerini kaybedenler, pek gizli musîbetlerin elemlerini dâima çekiyorlar.
لَا يُبْصِروُنَ ’nin sîga‑i muzârî ile zikri, onların vaziyetlerini tasvirle hayâlin gözü önüne getirip ihzar eder ki, sâmi' hayâliyle dehşetlerini görsün, vicdânıyla ibret alsın.
167
لَا يُبْصِروُنَ ’nin mef'ûlsuz bırakılması, ta'mîm içindir. Şöyle ki: Onlar menfaatlerini görmüyorlar ki, celb ve muhâfaza etsinler. Tehlikeleri görmüyorlar ki, ictinâb etsinler. Arkadaşlarını görmüyorlar ki, bir parça ferâhlasınlar. Sanki herbirisi tek başıyla o zulmet içinde kalmışlardır.
﴿صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ : Yani, Sağır, lâl, kör şahıslar gibi o zulmetten çıkıp kurtulamazlar.” Bu cümlede bulunan sıfât‑ı erbaa, münâfıklarla ateş yakanlar arasında müşterek olup, her iki taraftan haber verir, vaziyetlerini bildirir, âyine gibi hâllerini gösterir.
İşte, ateş yakanlara karşı işârâtı şöyledir:
Böyle bir zulmete düşen bir adam, evvelen kendisini kurtaracak bir sese kulak verir, etrafı dinler. Lâkin gecenin sessiz ve lâl olması, o adamın sağırlığını intac etmiştir.
Sonra yardımına gelecek bir adamı çağırmak ister. Lâkin gecenin sâkit ve sağırlığı, onun lâl olmasına sebeb olmuştur.
Sonra yolunu bulmak ümîdiyle bir alâmet, bir nişan arar. Fakat gecenin ziyâsızlığı ve körlüğü, onun körlüğünü mûcib olmuştur.
Sonra bu zulmetten kurtulmak için, evvelki yerine avdet etmek ister. Fakat kapılar bağlanmış, rücûa imkân kalmamıştır. Bataklığa düşen adam gibi titredikçe batar. Battıkça zulmette kalır.
Münâfıklara Nâzır Ciheti İse:
Evet, münâfıklar küfür ve nifâk zulmetine düştükleri zaman, onların dört cihetle kurtulmaları mümkündü:
Zîra, o nifâktan başlarını kaldırıp hakkı dinlemek, Kur'ân’ın irşadına kulak vermek ile necâtları mümkündü. Fakat nefislerinin şeytânî olan hevâsı Kur'ân’ın sadâsını kulaklarına işittirecek hevâyı karıştırdığı için Kur'ân’ın kendilerini irşad etmesine mâni olmuştur. Kur'ân‑ı Kerîm, bu cihetten onların ümîdleri inkıtâ' etmiş olduğuna işâreten صُمٌّ demiştir. Ve bu işâretten, sanki onların kulakları kesilmiş olup, kulakları kesik hayvanların kulaklarını andıran bir remiz vardır.
Sâniyen: Başlarını aşağıya indirip vicdânlarıyla müşâvere ederek doğru yolu ve hakkı suâl etmekle necât cevabını almak imkânı varken, kalblerindeki inâd, zebhedilen tavuk gibi, dillerini içeri tarafa çekerek, konuşmalarına ve nedâmetle tevbe etmelerine mâni olmuştur. Kur'ân‑ı Kerîm bu kapının da kapalı olduğuna işâreten بُكْمٌ demiştir. Ve bu işâretten, dilleri çekilip atılmış bedbaht kimseler olduklarına bir remiz vardır.
168
Sâlisen: İbret nazarıyla bakıp, dâhilî ve haricî delilleri görüp hakka rücûları mümkünken, gafletleri gözlerini perdelemiş, körlük de gözlerinin kapaklarını kapatmakla yine necâttan mahrum kalmışlardır. Kur'ân‑ı Kerîm buna işâreten عُمْيٌ demiştir. Yani, şeytanlara bir yuva inşâ edilmek üzere gözleri örtülmüş. Âteşî mahlûklar gibi, şeytanların başlarını andıran bir vaziyeti hayâle arz ediyorlar.
Râbian: Pis ve çirkin vaziyetlerine bakıp nâdim olarak tevbe etmeleri mümkün olduğu hâlde, nefislerinin hevâsına tâbi olarak, hem bozuk fıtratlarının iktizasını destekleyerek, şeytanlarının iğvâsıyla yaptıkları o çirkin hâlleri, gözlerine güzel göründüğünden terk edemediler. İşte Kur'ân‑ı Kerîm buna da فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ demekle, onların son ümîdlerinin de suya düştüğüne ve kum deryâsına ihtiyarlarıyla giren ve bir daha çıkamayan bedbaht insanlar olduklarına işâret etmiştir.
169
﴿اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ ف۪يهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌ يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ وَاللّٰهُ مُح۪يطٌ بِالْكَافِر۪ينَ ❋ يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْ كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا ف۪يهِ وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Yâhut münâfıkların meseli; semâdan yağan şiddetli, fırtınalı yağmura tutulan yolcuların meseli gibidir. O yağmurun şiddetini arttıran zulmetler, gürültüler, şimşekler yağmurun içinde vardır. Şimşeklerin çakmasıyla ölmek korkusundan parmaklarını kulaklarına sokarlar. Cenâb‑ı Hak, kudretiyle kâfirleri ihâta etmiştir. Kâfirlerden küfürlerinin cezasından kurtulan yoktur. Çakan şiddetli şimşekler, hemen hemen gözleri kör edecek şânındandır. Onlar, şimşekler çaktığı ve etraf aydınlandığı zaman yürürler, karanlık çöktüğü vakit dururlar. Eğer Cenâb‑ı Hak murad etseydi, onların kulaklarının ve gözlerinin nurlarını götürürdü. Cenâb‑ı Hak herşeye kàdirdir.”
Bu âyette beyân edilecek üç nokta vardır.
Birincisi: Bu âyetin mâkabliyle vech‑i irtibatı.
İkincisi: Cümleleri arasındaki cihet‑i intizam.
Üçüncüsü: Cümlelerin hey'etlerinde, eczâlarında, kelimelerindeki nizâmdır.
Evet, bu âyetin cümleleri arasındaki nizâm ve irtibat, aynen sâniye, dakika, saatleri sayan miller arasındaki irtibat gibidir.
170
Evvelâ, Bu Âyeti Evvelki Âyetle Rabteden Cihet:
Kur'ân‑ı Kerîm münâfıkların vaziyetlerini tasvir için itnâb ve tatvîl ile, yani uzun ibareleri hâvî misâl ve temsîlleri tekrar etmiştir. Bu da münâfıkların vaziyetine terettüb eden dehşet ve hayretin iki kısma ayrıldığından ileri gelmiştir.
Zîra, birinci temsîlin hülâsasına göre, münâfık olan kimse, kendisini vücûd sahrâsında arkadaşlarından ayrılmış, tek başına kaldığını ve kâinât cem'iyetinden tard edilmiş sâhibsiz kaldığını bildiği gibi, herşeyi de ma'dûm bilir. Ve vahşetle ihâta edilmiş, sükûn ve sükûnet içinde bütün mahlûkata ecnebî nazarıyla bakar. Münâfıkın şu bakışıyla mü'minin bakışı arasında dağlar kadar fark vardır. Zîra, mü'min olan zât, nur‑u îmân ile bütün mevcûdâtı kendisine dost ve âşinâ bilir. Ve kâinâtla, tevahhuş etmek değil, tam bir ünsiyeti ve muârefesi vardır.
İkinci temsîlin hülâsasına göre: Münâfık olan adam, âlemi musîbetleriyle öldürücü, belâlarıyla boğucu, dehşetli hâdisâtıyla tehdid edici, şedâidiyle sıkıcı bir şekilde görür. Bütün dünyayı, envâ'ıyla beraber kendisine adâvet etmekte ittifak ettiklerini zanneder. İşte o münâfıkın bu zannına göre, âlemde ona menfaat verecek hiçbir şey yoktur. Bütün eşya ve mevcûdât onun aleyhindedirler.
Hâlbuki mü'min olan zât nur‑u îmânın iktizasıyla, kâinâtın yaptığı tesbihleri ve tebşîrleri ma'nen işitir, ferâhnâk olur.
Ve kezâ, Kur'ân‑ı Kerîm’in temsîl hususunda yaptığı tekrar, münâfıkların iki kısma ayrılmış olduklarına işârettir. Birisi, süflî ve âmî olan tabakadır. Bu tabakanın hâline uygun birinci temsîldir. İkincisi, kibirli, gururlu, güyâ yüksek tabakadır. Buna münâsib ikinci temsîldir. Demek temsîllerin tekrarı, kısımların taaddüdüne işârettir.
Sonra şu ikinci temsîlin münâfıkların nazarına göre, bu makamla münâsebeti nedir?
Evet Kur'ân‑ı Kerîm’in muhâtablarından tabaka‑i ûlâda veya saff‑ı evvelde olanlar, dâima sahrâlarda gezen çöl adamlarıdır. Bunlar, bil'umum bu hâdiseyi ya görmüşler veya ebnâ‑yı cinslerinden işitmişlerdir. Hem böyle ateş yakmak mes'elesi efkâr‑ı âmme ile alâkadardır. Ve bu hâdise onlara bir darb‑ı mesel kadar te'sir eder.
Sonra ikinci temsîlin birinci temsîlle münâsebeti pek âşikârdır. Zîra, o ona ikmal edici bir tetimmedir. Hattâ çok noktalarda da ittihâdları vardır.
171
Sonra, bu ikinci temsîlin, münâfıkların hâline beş cihetten münâsebeti vardır.
Birincisi: Her iki taraf da öyle hayrete düşmüşlerdir ki, kendilerine kurtuluş yolları tamamen kapanmış, necât vesileleri kaybolmuştur.