54
Sûre‑i Bakara
Suâl: Îcâz ile i'câz sıfatlarını hâvî Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’da: ﴿﷽﴾ ve ﴿فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ﴾ ve ﴿وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ… الخ﴾ gibi pek çok âyetler tekerrür etmektedir. Hâlbuki bu tekrarlar, belâğata münâfîdir, usanç veriyor?
Cevab: Ey arkadaş!* Her parlayan şey, yakıcı ateş değildir. Evet, tekrar ve tekerrür bazen usanç veriyor, fakat umumî değildir. Her yere, her kelâma ve her kitaba şâmil değildir. Usanç verici addedilen pek çok zâhirî tekrarlar, belâğatça istihsân ve takdir edilmektedir.Evet, insanın yediği yemekler; biri gıdâ, diğeri tefekküh (meyve) olmak üzere iki kısımdır.
Birinci kısım, tekerrür ettikçe memnuniyet verir, kuvvet verir, kat kat teşekkürlere sebeb olur.
İkinci kısmın tekerrüründe usanç, teceddüdünde lezzet vardır.
Kezâlik, kelâmlar da iki kısımdır.
Bir kısmı rûhlara kût, fikirlere kuvvet verici hakikatlerdir ki, tekerrür ettikçe güneşin ziyâsı gibi, rûhlara, fikirlere hayat verir.
Meyve kabîlinden iştihâyı açan kısımda tekerrür makbûl değildir, istihsân edilmez.Buna binâen Kur'ân, hey'et‑i mecmuasıyla kalblere kût ve kuvvet olup, tekrarı usanç değil, halâvet ve lezzet verdiği gibi, Kur'ânın âyetlerinde de öyle bir kısım vardır ki, o kuvvetin rûhu hükmünde olup tekerrür ettikçe daha ziyâde parlar, hak ve hakikat nurlarını saçar.
55
هُوَ الْمِسْكُ مَا كَرَّرْتَهُ يَتَضَوَّعُ
Ezcümle: ﴿﷽﴾ gibi âyetlerde bulunan ukde‑i hayatiye ve nurânî esâslar, tekerrür ettikçe iştihâları açar; misk gibi, karıştırıldıkça kokar. Demek tekerrür zannedilen, hakikatte tekerrür değildir. Ancak ﴿وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًا﴾ kabîlinden, o ayrı ayrı hikmetleri, nükteleri, gayeleri ifâde eden tekrarlı kelâmlar, yalnız ibarece, lafızca birbirine benzedikleri için tekrar zannedilir. Hattâ kıssa‑i Mûsa, çok meziyetleri ve hikmetleri müştemildir. Her makamda o makama münâsib bir vecihle zikredilmesi, ayn‑ı belâğattır. Evet, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân, o kıssa‑i meşhûreyi, gümüş iken, yed‑i beyzâsına alarak altun şekline ifrâğıyla öyle bir nakş‑ı belâğata mazhar etmiştir ki, bütün ehl‑i belâğat, onun belâğatına hayran olmuşlar, secdeye varmışlardır.
Ve kezâ, teyemmün, teberrük ve istiâne gibi çok vecihleri hâvî
ve tevhid, tenzîh, senâ, celâl ve cemâl ve ihsân gibi çok makamları tazammun
ve Tevhid ve Nübüvvet, Haşir ve Adâlet gibi makàsıd‑ı erbaaya işâret eden Besmele; zikredilen yerlerin herbirisinde bu vecihlerden, bu makamlardan biri itibariyle zikredilmiş ve edilmektedir. Maahazâ, hangi sûrede tekerrür varsa, o sûrenin rûhuyla münâsib olan bir vecih bizzat kasdedilmekle öteki vecihlerin istitradî ve tebeî zikirleri, belâğata münâfî değildir.
56
1. Âyetin Tefsiri (Hurûf‑u Mukattaaya Dair)
﴿الٓمٓ﴾ :
Sûrelerin başlarında bulunan hurûf‑u mukattaaya ait izâhatı Dört Mebhas’ta zikredeceğiz.
Birinci Mebhas
﴿الٓمٓ﴾ ile, sûrelerin evvellerinde bulunan hurûf‑u mukattaadan teneffüs eden i'câz hakkındadır. İ'câz; inci gibi incecik letâif‑i belâğatın parıltılarının imtizaç ve ictimâ'ından tecellî eden bir nurdur. Bu mebhasta, bu nuru, birkaç letâif zımnında izâh etmekle parlatacağız. Fakat, herbir latîfe ince ve ziyâsı az ise de, letâifin hey'et‑i mecmuasından hâsıl olan tam bir ziyâ ile fecr‑i sâdık çıkacaktır.
1. Hece harflerinin adedi – elif‑i sâkine hariç kalmak şartıyla – yirmisekiz harftir. Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân, sûrelerin başında bu harflerin yarısını zikretmiş, yarısını da terketmiştir.
2. Kur'ânın almış olduğu nısıf, terkettiği nısıftan daha ziyâde kesîrü'l‑isti'mâldir.
3. Kur'ân, sûrelerin başında zikrettiği kısım içinde lisân üzerine daha sühûletli olan “elif, lâm”ı çok tekrar etmiştir.
4. Kur'ân, aldığı harfleri, hece harflerinin adedince sûrelere tevzî' etmiştir.
5. Hece harflerinin mehmûse, mechûre, şedîde, rahve, müsta'liye, münhafıza, muntabıka, münfetiha gibi çiftli cinslerinin herbirisinden yine nısıf almıştır.
6. Çifti, yani eşi olmayan – evtâr – kısmında sakîlden azı, hafiften çoğu almıştır. Kalkale, zelâka gibi.
7. Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın, sûrelerin başındaki hurûf‑u mukattaanın zikredilen minvâl üzerine tansifleri hakkında ihtiyar ettiği tarîk, beşyüzdört ihtimalden intihâb edilmiştir. Ve intihâb edilen şu tarîkten başka hiçbir ihtimal ile mezkûr tansif mümkün değildir. Çünkü, taksimler pek çok birbirine girmiş ve çok mütefâvittir.
Bu gibi i'câz lem'alarından hisse alamayan, zevkine levm ve itâb etsin!
57
İkinci Mebhas
Bu mebhasta da birkaç letâif vardır:
1. ﴿الٓمٓ﴾ ile emsâlinde göze çarpan garâbet, bu harflerin pek garîb ve acîb bir şeyin mukaddimesi ve keşif kolları olduklarına işârettir.
2. Bu sûrelerin başlarındaki taktî'‑i hurûf ile isimleri hecelemek, müsemmânın me'hazine ve neden neş'et ettiğine işârettir.
3. Bu harflerin taktî'i, müsemmânın vâhid‑i itibarî olup, terkîb‑i mezcî olmadığına işârettir.
4. Bu harflerin taktî' ile ta'dâdı, san'atın madde ve me'hazini muhâtaba göstermekle muârazaya tâlib olanlara karşı meydân okuyarak, “İşte, i'câz san'atını, şu gördüğünüz harflerin nazm ve nakışlarından yaptım. Buyurunuz meydâna!” diye, onların tahkîrâne tebkîtlerine (tekdirlerine) işârettir.
5. Mânâdan soyulmuş şu hece harflerinin zikri, muârızları hüccetsiz bırakmaya işârettir.
Evet, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, şu mânâsız harflerin lisân‑ı hâliyle ilân ediyor ki: “Ben sizden belîğ mânâları, hükümleri, hakikatleri ifâde eden yüksek hutbeleri ve nutukları istemiyorum. Yalnız şu ta'dâd ettiğim harflerden bir nazîre yapınız; velev iftira ve hikâyelerden ibaret bile olursa olsun!”
6. Harfleri ta'dâd ile hecelemek, yeni kırâate ve kitabete başlayan mübtedîlere mahsûstur. Bundan anlaşılıyor ki Kur'ân, ümmî bir kavme ve mübtedî bir muhîte muallimlik yapıyor.
58
7. ا ‑ ل - د gibi harfleri, meselâ: “elif, lâm, dal” gibi isimleriyle tâbir ve zikretmek, ehl‑i kırâat ve erbâb‑ı kitabetin ittihàz ettikleri bir usûldür. Bundan anlaşılıyor ki, hem söyleyen, hem dinleyen ümmî olduklarına nazaran, bu tâbirler, söyleyenden doğmuyor ve onun malı değildir; ancak, başka bir yerden ona geliyor.
Ey arkadaş! Bu letâifin ince iplerinden dokunan yüksek nakş‑ı belâğatı göremeyen adam, belâğat ehlinden değildir. Erbâb‑ı belâğata müracaat etsin.
Üçüncü Mebhas
﴿الٓمٓ﴾ : İ'câzın esâslarından, îcâzın en yüksek ve en ince derecesine bir misâldir. Bunda da birkaç letâif vardır.
1. ﴿الٓمٓ﴾ üç harfiyle üç hükme işârettir. Şöyle ki:
Elif, هٰذَا كَلَامُ اللّٰهِ الْاَزَلِيِّ hükmüne ve kaziyesine;
Lâm, نَزَلَ بِهِ جِبْر۪يلُ hükmüne ve kaziyesine;
Mim, عَلٰى مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ السَّلَامُhükmüne ve kaziyesine remzen ve îmâen işârettir.
Evet, nasıl ki Kur'ânın hükümleri uzun bir sûrede, uzun bir sûre kısa bir sûrede, kısa bir sûre bir âyette, bir âyet bir cümlede, bir cümle bir kelimede, o kelime de “sin, lâm, mim” gibi hurûf‑u mukattaada irtisam eder, görünür. Kezâlik, ﴿الٓمٓ﴾ ’in herbir harfinde mezkûr hükümlerden biri temessül etmiş görünüyor.
2. Sûrelerin başlarındaki hurûf‑u mukattaa, İlâhî bir şifredir. Beşer fikri ona yetişemiyor. Anahtarı, ancak Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dadır.
3. Şifrevâri şu hurûf‑u mukattaanın zikri, Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın fevkalâde bir zekâya mâlik olduğuna işârettir ki; Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, remizleri, îmâları ve en gizli şeyleri sarîh gibi telâkki eder, anlar.
59
4. Şu harflerin taktî'i, harf ve lafızların hâvî oldukları kıymet, yalnız ifâde ettikleri mânâlara göre olmayıp, ilm‑i esrâru'l-hurûf’ta beyân edildiği gibi, aded ve sayılar misillû harflerin arasında fıtrî münâsebetlerin bulunduğuna işârettir. (Hâşiye)
5. ﴿الٓمٓ﴾ taktî'iyle, bütün harflerin esâs mahreçleri olan “halk, vasat, şefe” mahreçlerine işârettir. Ve zihinlerin nazar‑ı dikkatini şu mahreçlere çeviriyor ki zihinler, gerek bu üç mahreçte, gerek bunlara bağlı küçük küçük mahreçlerde lafızların ve harflerin nasıl vücûda geldiklerini hayret ve ibretle mütâlaa etsinler.
Ey zihnini belâğatın boyasıyla boyayan arkadaş! Bu letâifi sıkacak olursan, هٰذَا كَلَامُ اللّٰهِ içinden çıkacaktır.
Dördüncü Mebhas
﴿الٓمٓ﴾ emsâliyle beraber, terkîb şeklinden taktî' sûretinde zikirleri, bu şeklin müstakil olup hiçbir imâma tâbi olmadığına ve hiç kimseyi taklid etmiş olmadığına ve üslûbları acîb, çeşitleri garîb yeni saha‑i vücûda gelen bir bedîa olduğuna işârettir. Bu mebhasta da birkaç letâif vardır.
1. Hatîb ve belîğlerin âdetindendir ki mesleklerinde dâima bir misâle tâbi oluyorlar ve bir örnek üzerine nakış dokuyorlar ve işlenmiş bir yolda yürüyorlar. Hâlbuki bu harflerden anlaşıldığına nazaran, Kur'ân, hiçbir misâle tâbi olmamıştır ve hiçbir nakş‑ı belâğat örneği üzerine nakış yapmamıştır ve işlenmemiş bir yolda yürümüştür.
2. Kur'ân, baştan aşağıya kadar, nâzil olduğu hey'et üzerine bâkîdir. Bu kadar Kur'ânı taklid etmeye müştâk olan dostlar ve mütehâcim düşmanlara rağmen, şimdiye kadar Kur'ânın ne taklidi yapılmış ve ne de bir misâli gösterilmiştir.
60
Evet Kur'ân, milyonlarca Arabî kitaplarla mukayese edilirse benzeri bulunamaz. O hâlde Kur'ân, ya hepsinin altındadır, bu ise muhâldir; öyle ise hepsinin fevkındedir; öyle ise Allah’ın kelâmıdır.
3. Beşerin san'atı olan bir şey, bidâyette çirkin ve gayr‑ı muntazam olur, sonra yavaş yavaş intizama sokulur. Kur'ân ise, ilk zuhûrunda gösterdiği halâveti, güzelliği, gençliği şimdi de öylece muhâfaza etmektedir.
Ey belâğat letâfetinin kokusunu koklayan arkadaş! Zihnini şu mebâhis‑i erbaaya gönder ki, bal arısı gibi, اَشْهَدُ اَنَّ هٰذَا كَلَامُ اللّٰهِ balını çıkarsın!‥
2. Âyetin Tefsiri
﴿ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ﴾
Arkadaş! Kelâmların hüsnünü artıran ve güzelliğini fazlaca parlatan belâğatın esâslarından biri de şudur ki: Bir havuzu doldurmak için etrafından süzülen sular gibi, belîğ kelâmlarda da zikredilen kelimelerin, kayıtların, hey'etlerin tamamen o kelâmın takib ettiği esâs maksada nâzır olmakla onun takviyesine hizmet etmeleri, belâğat mezhebinde lâzımdır.
Birinci Misâl:﴿وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ﴾ olan âyet‑i kerîme, nazar‑ı dikkate alınırsa görülür ki; bu kelâmdaki maksad ve esâs, “pek az bir azâb ile fazla korkutmak”tır. Ve bu kelâmda olan mezkûr kelimeler ve kayıtlar, tamamen o maksadı takviye için çalışıyorlar.
Ezcümle; şek ve ihtimali ifâde eden اِنْ şartiye olup, azâbın azlığına ve ehemmiyetsizliğine işârettir.
Ve kezâ مَسَّ kelimesi, azâbın şedîd olmadığına işârettir.
Ve kezâ نَفْحَةٌ sîgasıyla ve tenviniyle azâbın ehemmiyetsizliğine îmâdır.
61
Ve kezâ teb'îzi ifâde eden مِنْ ve şiddeti gösteren نَكَالْ kelimesine bedel, hìffeti îmâ eden عَذَابِ kelimesi ve رَبِّ kelimesinden îmâ edilen şefkat; hepsi de azâbın kıllet ve ehemmiyetsizliğine işâret etmekle şu şiiri, lisân‑ı hâlleriyle temessül ediyorlar.
عِبَارَاتُنَا شَتّٰى وَحُسْنُكَ وَاحِدٌ ❋ وَكُلٌّ اِلٰى ذَاكَ الْجَمَالِ يُش۪يرُ
Yani: “İbarelerimiz ayrı ayrı ise de, hüsnün birdir. Hepsi de o hüsne işâret ediyorlar.”
İkinci Misâl:﴿الٓمٓۚ ❋ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ﴾ olan âyet‑i kerîmedir. Bu âyette maksad‑ı esâs “Kur'ânın yüksekliğini göstermek”tir. Ve bu maksadı takviye eden ﴿الٓمٓ ‑ ذٰلِكَ - اَلْكِتَابُ - لَا رَيْبَ ف۪يهِ﴾ kayıtlarıdır. Evet bu kayıtlar, istinâd ettikleri pek ince ve gizli delillerine işâret etmekle beraber, o maksadın takviyesine koşuyorlar.
Ezcümle: ﴿الٓمٓ﴾ kasem olduğu cihetle, Kur'ânın azametine ve altında müstetir, gizli o mezkûr letâif cihetiyle de da'vânın isbâtına işâret eder.
62
Ve kezâ, ذٰلِكَ zât ile sıfatı gösteren bir işâret olması itibariyle hem Kur'ânın azametine, hem azameti isbât eden sıfât‑ı kemâliyeye işâret eder.
Ve kezâ, ذٰلِكَ işâret‑i hissiyeye mahsûs iken, işâret‑i akliyede kullanılması, ta'zîm ve ehemmiyeti ifâde ettiği gibi, ma'kul olan Kur'ânı, mahsûs sûretinde göstermesi, Kur'ânı, ezhân ve enzârın nazar‑ı dikkatine arzetmekle tesettürü icâb eden hile, za'fiyet ve sâir çirkin şeylerden münezzeh olduğunu izhâr ve itiraf ettirmektir.
Ve kezâ ذٰلِكَ ’nin ل vâsıtasıyla ifâde ettiği bu'd, Kur'ânın kemâline delâlet eden ulüvv‑ü rütbesine işârettir.
Ve kezâ اَلْكِتَابُ ’daki اَلْ hasr‑ı örfîyi ifâde ettiğinden, Kur'ânın azametine ve başka kitapların mehâsinini cem'etmekle onların fevkınde olduğuna işârettir.
Ve kezâ كِتَابُ tâbiri, ehl‑i kırâat ve kitabetten olmayan bir ümmînin mahsulü olmadığına işârettir.
Ve kezâ ﴿لَا رَيْبَ ف۪يهِ﴾ zamîrinin her iki ihtimaline binâen Kur'ânın kemâlini isbât veya te'kid eder.
63
Ve kezâ, istiğrakı ifâde eden لَا Kur'ânın her köşesinde rekz ve her yerinde zikredilen deliller, bürhânlar, hücuma gelen şek ve şübheleri def' ile, Kur'ânın o gibi lekelerden münezzeh olduğunu ilân eder. Ve lisân‑ı hâliyle şu şiiri okur:
وَكَمْ مِنْ عَائِبٍ قَوْلًا صَح۪يحًا وَاٰفَتُهُ مِنَ الْفَهْمِ السَّق۪يمِ
Yani: “Kur'ân’da ta'yib edilecek hiçbir nokta yoktur. Kur'ân gibi sahîh kavilleri ta'yib etmek, ancak fehimlerin sakametinden ileri geliyor.”
Ve kezâ, zarfiyeti ifâde eden ف۪ي tâbiri, Kur'ânın sathına ve zâhirine konan şek ve şübhe varsa, içerisindeki hakàik ile def'edilebileceğine işârettir.
Arkadaş! Tahlil vâsıtasıyla terkîbin kıymetini ve küll ile cüz'ler arasındaki farkı idrak edebildiysen, bu misâllerdeki kuyûd ve hey'âta dikkat et. Ve o kelimelerden nebeân eden zülâl‑i belâğatı ve kevser‑i fesâhati doyuncaya kadar iç, “Elhamdülillâh!” de.
S — ﴿الٓمٓۚ ❋ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ﴾ âyet‑i kerîmesinin cümleleri, atf ile birbiriyle bağlanmamış olması neye binâendir?
C — O cümleler arasındaki şiddet‑i ittisal, bağlılık ve sarılmaktan bir ayrılık yoktur ki, birbiriyle bağlanmaya lüzum olsun. Zîra, o cümlelerin herbirisi, arkadaşlarına hem babadır, hem oğul; yani, hem delildir, hem neticedir.
64
Evet, ﴿الٓمٓ﴾ lisân‑ı hâliyle hem muârazaya meydân okur, hem mu'ciz olduğunu ilân eder.
﴿ذٰلِكَ الْكِتَابُ﴾ hem bütün kitaplara fâik olduğunu tasrîh eder, hem müstesnâ ve mümtâz olduğunu izhâr eder.
﴿لَا رَيْبَ ف۪يهِ﴾ hem Kur'ânın şek ve şübhe yeri olmadığını tasrîh eder, hem müstesnâ ve mümtâz olduğunu izhâr eder.
﴿هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ﴾ hem tarîk‑ı müstakîmi irâe etmekle muvazzaf olduğunu gösterir, hem mücessem bir nur‑u hidayet olduğunu ilân eder.
İşte bu cümlelerden herbirisi, ifâde ettiği birinci mânâsıyla arkadaşlarına delil olduğu gibi, ikinci mânâsıyla da onlara neticedir.
Sonra bu âyetin şu cümleleri arasında i'câza menba', belâğata medâr olan oniki münâsebet, alâka ve bağlılık vardır. Bunlardan misâl olarak üç taneyi zikr, ötekileri de sana havâle ederim.
1. ﴿الٓمٓ﴾ : Bütün muârızları, muârazaya dâvet eder. Öyle ise, en yüksek bir kitaptır. Öyle ise, bir yakìn sadefidir. Zîra kitabın kemâli, yakìn iledir. Öyle ise, nev'‑i beşer için mücessem bir hidayettir.
2. ﴿ذٰلِكَ الْكِتَابُ﴾ : Yani, emsâline tefevvuk etmiştir. Öyle ise, müstesnâdır. Çünkü, şek ve şübhe yeri değildir. Çünkü, müttakìlere doğru yolu gösterir. Öyle ise, mu'cizdir.
3. ﴿هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ﴾ : Yani, tarîk‑ı müstakîme irşad eder. Öyle ise, yakìniyattandır. Öyle ise, mümtâzdır. Öyle ise, mu'cizdir.
Ey arkadaş! Şu ﴿هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ﴾ cümlesindeki nur‑u belâğat ve hüsn‑ü kelâm, dört noktadan tezâhür etmiştir.
65
1. Bu cümlede “mübtedâ” mahzuftur. Bu hazf, cümleyi teşkil eden “mübtedâ” ile “haber” arasındaki ittihâd öyle bir dereceye varmış ki, sanki “mübtedâ” hazf olmayıp haberin içerisine girmiş. Haricen ikisi müttehid oldukları gibi, zihnen de müttehid olduklarına işârettir.
2. هَاد۪ي yerinde هُدًى yani, ism‑i fâil mevkiinde masdarın kullanılması, tecessüm eden nur‑u hidayetten cevher‑i Kur'ânın husûle geldiğine işârettir.
3. هُدًى ’deki tenvin‑i tenkîrden anlaşılıyor ki, hidayet‑i Kur'ân öyle ince bir dereceye varmıştır ki, hakikati idrak edilemez ve öyle geniş bir sahayı işgal etmiştir ki, ihâtası ilmen kàbil değildir. Çünkü, “mârife”nin zıddı olan “nekre”, ya şiddet‑i hafâdan olur veya kesret‑i zuhûrdan neş'et eder. Buna binâendir ki, “Tenkîr bazen tahkîri, bazen ta'zîmi ifâde eder” denilmiştir.
4. Müteaddid kelimelere bedel ism‑i fâil sîgasıyla ihtiyar edilen مُتَّق۪ينَ kelimesi ile yapılan îcâz, hidayetin semeresine ve te'sirine işâret olduğu gibi, hidayetin vücûduna da bir delil‑i innîdir.
S — Gayet mahdûd, az birkaç noktadan beşerin tâkatinden hariç denilen i'câzın doğması ihtimali var mıdır?
66
C — Maddî ve manevî herşeyde yardımın ve ictimâ'ın büyük kuvvet ve te'siri vardır. Evet, in'ikâs sırrıyla, üç şeyin hüsnü ictimâ' ederse, beş olur. Beş ictimâ' ederse, on olur. On ictimâ' ederse, kırk olur. Çünkü her şeyde bir nev'i in'ikâs ve bir nev'i temessül vardır. Nasıl ki, birbirine mukâbil tutulan iki âyinede çok âyineler görünüyor; kezâlik, iki‑üç nükte veya iki‑üç hüsün ictimâ' ettikleri zaman pek çok nükteler, pek çok hüsünler tevellüd eder. Bu sırra binâendir ki; her hüsün sâhibinin ve herbir sâhib‑i kemâlin emsâliyle ictimâ' etmeye fıtrî bir meyli vardır ki, ictimâ'ları zamanında hüsünleri, kemâlleri bir iken iki olur. Hattâ bir taş, taşlığıyla beraber kubbeli binalarda ustanın elinden çıkar çıkmaz başını eğer, arkadaşıyla birleşmeye meyleder ki, sukùt tehlikesinden kurtulsunlar. Maalesef, insanlar, teâvün sırrını idrak edememişler. Hiç olmazsa, taşlar arasındaki yardım vaziyetinden ders alsınlar!
S — Belâğat ve hidayetten maksad, hakikati vâzıh bir şekilde gösterip fikirleri ve zihinleri ihtilâflardan kurtarmak iken; müfessirlerin bu gibi âyetlerde yaptıkları ihtilâfât, gösterdikleri ihtimaller, beyân ettikleri ayrı ayrı birbirine uymayan vecihler altında hak ve hakikat ne sûretle görülebilir?
C — Ma'lûmdur ki, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân, yalnız bir asra değil, bütün asırlara nâzil olmuştur. Hem bir tabaka insanlara mahsûs değil, bütün tabakàt‑ı beşere şümûlü vardır. Hem bir sınıf insanlara ait değil, bütün beşerin sınıflarına râci'dir. Binâenaleyh; herkes, her tabaka, her zaman, fehmine, isti'dâdına göre Kur'ânın hakàikından hisse alabilir ve hissedardır. Hâlbuki nev'‑i beşer derece itibariyle muhtelif ve zevk cihetiyle mütefâvit ve kezâ meyil, istihsân, lezzet, tabiat itibariyle birbirine uymuyor. Meselâ bir tâifenin istihsân ettiği bir şey, öteki tâifenin zevkine muhâliftir. Bir kavmin meylettiği bir şeyden öteki kavim nefret ediyor. Bu sırra binâendir ki; Kur'ân‑ı Kerîm, günahların cezası veya hayırların mükâfâtı hakkında zikrettiği âyetlerde tahsîsat yapmamış; âmm bir şekilde bırakmıştır ki, herkes zevkine göre fehmetsin.
67
Hülâsa: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân; âyetlerini, cümlelerini öyle bir şekilde nazmetmiş ve vaz'etmiştir ki, her cihetten ihtimal yolları bulunsun ki, muhtelif fehimler ve isti'dâdlar, zevklerine göre hisselerini alabilsinler. Binâenaleyh, ulûm‑u Arabiye’nin kaidelerine muvâfık ve belâğatın prensiplerine uygun ve ilm‑i usûle mutâbık olmak şartıyla, o birbirine muhâlif müfessirlerin beyânâtı ve ihtimalleri; zamanlara, tabakalara ve fehimlere göre murad ve câizdir diye hükmedilebilir.
Bu nükteden anlaşıldı ki, Kur'ânın i'câz vecihlerinden biri odur ki; nazmı, öyle bir üslûbdadır ki, bütün asırlara, tabakalara intibak edebilir.
3. Âyetin Tefsiri
Îmân‑ı Bilgayb
﴿اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ﴾ :
Bu cümlenin evvelki cümle ile nazmını icâb ettiren münâsebet vecihleri ise:
Bu cümle, mü'minleri medheder, evvelki cümle de Kur'ânı medheder. Şu her iki medih arasında bir insibab (dökülmek) vardır ki, o onu ister, o onu ister. Çünkü ikinci medih, birinci medhin neticesidir ve birinci medhe bir bürhân‑ı innîdir ve hidayetin semeresi ve şâhididir. Ve aynı zamanda hidayete bir yardımcı vazifesi görüyor. Çünkü mü'minleri medhetmekte îmâna gelmek için bir teşvik vardır. Teşvik ise, bir nev'i hidayettir.
اَلَّذ۪ينَ ile مُتَّق۪ينَ arasındaki münâsebete gelince:
Bunların biri tahliye (تَخْلِيَة) diğeri tahliye (تَحْلِيَة) ’dir. Tahliye (تَخْلِيَة) tathîr etmek ve temizlemektir. Tahliye (تَحْلِيَة) ise, tezyîn etmek ve süslendirmek mânâsınadır. Bunlar birbiriyle arkadaş olup, burada olduğu gibi, dâima birbirini takib ediyorlar. Onun için kalb, takvâ ile seyyiâttan temizlenir temizlenmez hemen onun ardında îmân ile tezyîn edilmiş ve süslendirilmiştir.
68
Kur'ân‑ı Kerîm, takvâyı – tahliye‑i seyyiâtı – üç mertebesiyle zikretmiştir.
Birincisi, şirki terk,
İkincisi, maâsîyi terk,
Üçüncüsü, mâsivâullâhı terk etmektir.
Tahliye (تَحْلِيَة) ise, hasenât ile olur. Hasenât da, ya kalb ile olur veya kalıp ve beden ile olur veyâhut mal ile olur.
A'mâl‑i kalbiyenin şemsi, îmândır.
A'mâl‑i bedeniyenin fihristesi, namazdır.
A'mâl‑i maliyenin kutbu, zekâttır.
S — ﴿اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ﴾ hâl iktizasına göre îcâz ise de, aynı mânâyı ifâde eden اَلْمُؤْمِنُونَ kelimesine nazaran itnâbdır (uzundur). Evet, اَلْ harfi, اَلَّذ۪ينَ ile مُؤْمِنُونَ kelimesi يُؤْمِنُونَ fiiliyle tebdil edilmiştir. Bu itnâbın, îcâza tercih sebebi nedir?
C — اَلَّذ۪ينَ esmâ‑i mübhemeden olduğundan, onu ta'yin ve temyiz eden yalnız sılasıdır. Demek bütün kıymet, sılasına aittir. Başka sıfatlarında hiç kıymet yoktur. Bu ise, burada sılası olan îmâna büyük bir azamet vermekle insanları îmân etmeye teşvik eder.
69
Amma مُؤْمِنُونَ kelimesine bedel, fiil sîgasıyla يُؤْمِنُونَ ’nin tercihi; îmân fiilini hayâl nazarına gösterip keyfiyetin tasvir edilmesine, dâhilî ve haricî delillerin tecellîsiyle îmânın istimrar ve devam ile teceddüd etmesine işârettir. Evet, delâilin zuhûru nisbetinde îmân ziyâdeleşir, teceddüd eder.
بِالْغَيْبِ yani, nifâksız ihlâs‑ı kalb ile îmân ediyorlar. Veya îmân edilen şeyler gayb olmakla beraber îmân ediyorlar. Veyâhut gâibe veya âlem‑i gayba îmân ediyorlar.
Îmân; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın tebliğ ettiği zarûriyât‑ı diniyeyi tafsîlen ve zarûriyâtın gayrısını icmâlen tasdik etmekten hâsıl olan bir nurdur.
S — Avâm‑ı nâstan, hakàik‑ı diniyeyi tâbir eden ancak yüzde birdir?
C — Tâbir etmemesi, bilmemesine delil olamaz. Evet, çok defa lisân, insanın tasavvurâtından incelerini tâbirden âciz olduğu gibi kalbindeki ve vicdânındaki inceler de akla görünmez. Hattâ belâğat dâhîlerinden Sekkâkî gibi bir zât, İmruu'l‑Kays veya başka bir bedevînin ibraz ettiği belâğat incelerini kavramamıştır. Maahazâ, îmânın var olup olmadığı sorgu ile anlaşılır. Meselâ: Âmî bir adama, bu âlem bütün cihetleriyle, eczâsıyla, kudretinde, tasarrufunda bulunan Sâni'in, yarattığı bu âlemin bir cihetinde olup olmadığı gibi bir sorgu yapıldığı zaman, “hiçbir cihetinde değildir!” dese kâfîdir. Çünkü, nefiy cihetinin, onun vicdânında sâbit olduğuna delâlet eder.
Îmân, Sa'd‑ı Taftazanî’nin tefsirine göre; “Cenâb‑ı Hakk’ın, istediği kulunun kalbine, cüz'‑i ihtiyarının sarfından sonra ilkà ettiği bir nurdur.” denilmiştir. Öyle ise îmân, Şems‑i Ezelî’den vicdân‑ı beşere ihsân edilen bir nur ve bir şuâdır ki, vicdânın iç yüzünü tamamıyla ışıklandırır. Ve bu sâyede, bütün kâinât ile bir ünsiyet, bir emniyet peydâ olur ve herşeyle kesb‑i muârefe eder. Ve insanın kalbinde öyle bir kuvve‑i maneviye husûle gelir ki, insan, o kuvvet ile her musîbete, her hâdiseye karşı mukâvemet edebilir. Ve öyle bir vüs'at ve genişlik verir ki, insan o vüs'atle geçmiş ve gelecek zamanları yutabilir.
70
Ve kezâ îmân, Şems‑i Ezelî’den ihsân edilmiş bir nur olduğu gibi; saâdet‑i ebediyeden de bir parıltıdır. Ve o parıltı ile, vicdânında bulunan bütün emel ve isti'dâdlarının tohumları bir şecere‑i Tûbâ gibi neşv ü nemâya başlar, ebed memleketine doğru hareket eder, gider.
﴿وَيُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ﴾ :
Bu cümlenin evvelki cümle ile bağlılığı ve münâsebeti gün gibi âşikârdır. Lâkin bedenî ibâdet ve tâatlerden namazın tahsîsi, namazın bütün hasenâta fihrist ve örnek olduğuna işârettir. Evet, nasıl ki Fâtiha Kur'ân’a, insan kâinâta fihristedir; namaz da hasenâta fihristedir. Çünkü namaz; savm, hac, zekât ve sâir hakikatleri hâvî olduğu gibi, idrakli ve idraksiz mahlûkatın ihtiyarî ve fıtrî ibâdetlerinin nümûnelerine de şâmildir. Meselâ secdede, rükûda, kıyâmda olan melâikenin ibâdetlerini; hem taş, ağaç ve hayvanların o ibâdetlere benzeyen durumlarını andıran bir ibâdettir.
S — يُق۪يمُونَ ’nin fiil sîgasıyla zikrinde ne hikmet vardır?
C — Rûha hayat veren namazın o geniş hareketini ve Âlem‑i İslâma yayılmış olan o intibâh‑ı rûhâniyi muhâtaba ihtar edip göstermektir. Ve o güzel vaziyeti ve o muntazam hâleti hayâle götürüp tasvir etmekle sâmi'lerin namaza meylini îkaz edip artırmaktır.
71
Evet, dağınık bir vaziyette bulunan efrâdı büyük bir sevinçle ictimâ'a sevkettiren ma'lûm âletin sesi gibi, âlem sahrâsında dağılmış insanları cemâate dâvet eden Ezân‑ı Muhammedî’nin (A.S.M.) o tatlı sesiyle, ibâdete ve cemâate bir meyil, bir şevk husûle gelir.
S — يُصَلُّونَ kelimesine bedel itnâblı ﴿يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ﴾ ’nin zikrinde ne hikmet vardır?
C — Namazda lâzım olan ta'dil‑i erkân, müdâvemet, muhâfaza gibi ikamenin mânâlarını mürâat etmeye işârettir.
Arkadaş! Namaz, kul ile Allah arasında yüksek bir nisbet ve ulvî bir münâsebet ve nezîh bir hizmettir ki, her rûhu celb ve cezbetmek namazın şe'nindendir.
Namazın erkânı, “Fütûhât‑ı Mekkiye”nin şerhettiği gibi, öyle esrârı hâvîdir ki, her vicdânın muhabbetini celbetmek, namazın şe'nindendir.
Namaz, Hàlık‑ı Zülcelâl tarafından her yirmidört saat zarfında ta'yin edilen vakitlerde manevî huzuruna yapılan bir dâvettir. Bu dâvetin şe'nindendir ki, her kalb, kemâl‑i şevk ve iştiyakla icâbet etsin ve mi'râcvâri olan o yüksek münâcâta mazhar olsun.
Namaz; kalblerde azamet‑i İlâhiye’yi tesbit ve idâme ve akılları ona tevcîh ettirmekle adâlet‑i İlâhiye’nin kanununa itâat ve nizâm‑ı Rabbânîye imtisal ettirmek için yegâne İlâhî bir vesiledir. Zâten insan, medenî olduğu cihetle, şahsî ve ictimâî hayatını kurtarmak için, o kanun‑u İlâhî’ye muhtaçtır.
O vesileye mürâat etmeyen veya tenbellikle namazı terkeden veyâhut kıymetini bilmeyen; ne kadar câhil, ne derece hâsir, ne kadar zararlı olduğunu bilâhare anlar, ama iş işten geçer.
72
Sadaka
﴿وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ﴾ :
Bu kelâmın mâkabliyle nazmını icâb ettiren münâsebet ise:
Namaz عِمَادُ الدّ۪ينِ yani dinin direği ve kıvâmı olduğu gibi, zekât da İslâmın kantarası, yani köprüsüdür. Demek; birisi dini, diğeri âsâyişi muhâfaza eden İlâhî iki esâstırlar. Bunun için birbiriyle bağlanmışlardır.
Zekât ile sadakanın lâyık oldukları mevkilerini bulmak için birkaç şart vardır:
1. Sadakayı vermekte isrâf olmaması.
2. Başkasından alıp başkasına vermek sûretiyle halkın malından olmayıp kendi malından olması.
3. Minnetle in'âmın bozulmaması.
4. Fakir olmak korkusuyla sadakanın terkedilmemesi.
5. Sadakanın yalnız mala ve paraya münhasır olmadığı bilinmesiyle ilim, fikir, kuvvet, amel gibi şeylerde de muhtaç olanlara sadakanın verilmesi.
6. Sadakayı alan adam, o sadakayı sefâhette değil, hâcât‑ı zarûriyesinde sarfetmesi lâzımdır.
Kur'ân‑ı Kerîm bu şartları, bu nükteleri insanlara sadaka olarak ihsân ve ihsâs etmek için يُزَكُّونَ veya يَتَصَدَّقُونَ veyâhut ﴿يُؤْتُونَ الزَّكَوةَ﴾ gibi îcâzlı bir ifâdeyi terkedip, ﴿وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ﴾ gibi itnâblı bir cümleyi ihtiyar etmiştir.
1. Teb'îzi ifâde eden مِنْ isrâfın reddine…
2. مِمَّا ’nın takdimi, sadakanın kendi malından olduğuna…
73
3. رَزَقْنَا minnetin olmamasına. Çünkü, veren Allah’tır, kul ise bir vâsıtadır.
4. Rızkın نَا ’ya olan isnâdı, fakirlikten korkulmamasına…
5. Rızkın âmm ve mutlak olarak zikredilmesi, sadakanın ilim ve fikir gibi şeylere de şâmil olmasına…
6. نَفَقَ maddesi, alanın sefâhete değil, hâcât‑ı zarûriyesine sarfetmesine işâretlerdir.
Bütün muâvenet ve yardım nev'ilerini hâvî olan zekât hakkında, sahîh olarak Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan اَلزَّكَوةُ قَنْطَرَةُ الْاِسْلَامِHadîs‑i Şerîfi mervîdir. Yani, Müslümanların birbirine yardımları, ancak zekât köprüsü üzerinden geçmekle yapılır. Zîra yardım vâsıtası, zekâttır. İnsanların hey'et‑i ictimâiyesinde intizam ve âsâyişi te'min eden köprü, zekâttır. Âlem‑i beşerde hayat‑ı ictimâiyenin hayatı, muâvenetten doğar. İnsanların terakkiyâtına engel olan isyanlardan, ihtilâllerden, ihtilâflardan meydâna gelen felâketlerin tiryâkı, ilâcı, muâvenettir.
Evet, zekâtın vücûbu ile ribânın hurmetinde büyük bir hikmet, yüksek bir maslahat, geniş bir rahmet vardır.
Evet, eğer tarihî bir nazarla sahife‑i âleme bakacak olursan ve o sahifeyi lekelendiren beşerin mesâvîsine, hatâlarına dikkat edersen; hey'et‑i ictimâiyede görünen ihtilâller, fesâdlar ve bütün ahlâk‑ı rezîlenin iki kelimeden doğduğunu görürsün.
74
Birisi: “Ben tok olayım da, başkası açlığından ölürse ölsün bana ne.”
İkincisi: “Sen zahmetler içinde boğul ki, ben ni'metler ve lezzetler içinde rahat edeyim.”
Âlem‑i insaniyeti zelzelelere ma'rûz bırakmakla yıkılmağa yaklaştıran birinci kelimeyi sildiren ancak zekâttır.
Nev'‑i beşeri umumî felâketlere sürükleyen ve bolşevikliğe sevkedip terakkiyâtı, âsâyişi mahveden ikinci kelimeyi kökünden kesip atan, hurmet‑i ribâdır.
Arkadaş! Hey'et‑i ictimâiyenin hayatını koruyan intizamın en büyük şartı, insanların tabakaları arasında boşluk kalmamasıdır. Hàvâs kısmı, avâmdan; zengin kısmı, fukaradan hatt‑ı muvâsalayı kesecek derecede uzaklaşmamaları lâzımdır. Bu tabakalar arasında muvâsalayı te'min eden zekât ve muâvenettir. Hâlbuki vücûb‑u zekât ile hurmet‑i ribâya mürâat etmediklerinden, tabakalar arası gittikçe gerginleşir, hatt‑ı muvâsala kesilir, sıla‑i rahim kalmaz. Bu yüzdendir ki, aşağı tabakadan yukarı tabakaya ihtiram, itâat, muhabbet yerine ihtilâl sadâları, hased bağırtıları, kin ve nefret vâveylâları yükselir. Kezâlik, yüksek tabakadan aşağı tabakaya merhamet, ihsân, taltif yerine zulüm ateşleri, tahakkümler, şimşek gibi tahkîrler yağıyor.
Maalesef, tabaka‑i hàvâstaki meziyetler, tevâzu' ve terahhuma sebeb iken, tekebbür ve gurura bâis oluyor. Tabaka‑i fukaradaki acz ve fakirlik, ihsân ve merhameti mûcib iken, esâret ve sefâleti intac ediyor. Eğer bu söylediklerime bir şâhid istersen âlem‑i medeniyete bak, istediğin kadar şâhidler mevcûddur.
Hülâsa; tabakalar arasında musâlahanın te'mini ve münâsebetin te'sisi ancak ve ancak Erkân‑ı İslâmiye’den olan zekât ve zekâtın yavruları olan sadaka ve teberruatın hey'et‑i ictimâiyece yüksek bir düstur ittihàz edilmesiyle olur.
75
4. Âyetin Tefsiri
Îmân‑ı Bil'âhiret
﴿وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَۚ وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ﴾
Kur'ân‑ı Kerîm, bu âyet gibi çok âyetlerde terkîblerin, kelâmların muhtemel bulundukları ihtimallerden, vecihlerden bir ihtimalini veya bir vechini bir emâre ile ta'yin etmemekle, nazm‑ı kelâmı, mürsel ve mutlak bırakmıştır. Bu da i'câzı intac eden îcâza menşe' olarak latîf bir sırdır. Şöyle ki:
Belâğat, muktezâ‑yı hâle mutâbakattan ibarettir. Kur'ânın muhâtabları, muhtelif asırlarda mütefâvit tabakalardır. Bu tabakalara mürâaten, muhâvere ve mükâlemeyi o asırlara teşmîl etmek üzere, çok yerlerde ta'mîm için hazf yapıyor; çok yerlerde nazm‑ı kelâmı mutlak bırakıyor ki; ehl‑i belâğat ve ulûm‑u Arabiyece güzel görünen vecihler, ihtimaller çoğalsın ki, her asırda her tabaka, fehimlerine göre hissesini alsın.
Bu âyeti mâkabliyle nazm ve rabteden münâsebet:
Kur'ân‑ı Kerîm, evvelki âyetle ta'mîm yaptıktan sonra, bu âyetle tahsîs yapmıştır. Evet bu âyet, ehl‑i kitaptan îmân edenleri tahsîsle şereflerini ilân ve îmâna gelmeyenleri îmâna teşvik ediyor. Abdullâh İbn‑i Selâm ele alınarak diğerlerinin Abdullâh İbn‑i Selâm gibi olmaları için yapılan teşvik gibi.
Ve kezâ Kur'ân‑ı Kerîm’in bütün ümmetlere ve Risalet‑i Muhammediye’nin bütün milletlere şâmil olduklarını tasrîh etmek üzere, her iki اَلَّذ۪ينَ ile مُتَّق۪ينَ ’nin her iki kısmına tansîs edilmiştir.
76
Ve kezâ ﴿يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ﴾ sadefinde bulunan îmânın rükünlerini beyân etmek için, icmâlden sonra tafsîle geçmiştir. Çünkü bu âyet; kitaplara, kıyâmete sarâhaten; rusül ve melâikeye zımnen delâlet eder.
Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân burada وَالْمُؤْمِنُونَ بِالْقُرْاٰنِ gibi îcâzlı ifâdeleri terkedip, ﴿وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ﴾ ile itnâbı ihtiyar etmiştir. Şu itnâb, bu makamı yüksek nükte ve letâifle tezyîn etmek için ihtiyar edilmiştir.
1. Esmâ‑i mevsûle ve mübhemeden bulunan اَلَّذ۪ينَ burada hükmün medârı ve maksadın esâsı, îmân sıfatı olduğuna ve mevsufu ile sâir sıfatları îmân sıfatına tâbi ve altında görünmez bir durumda olduklarına işârettir.
2. Yalnız zamanların birinde sübûtu ifâde eden مُؤْمِنُونَ kelimesine bedel, fiil sîgasıyla يُؤْمِنُونَ tâbiri; nüzûl ve zuhûr tekerrür ettikçe îmânın teceddüd ettiğine işârettir.
3. İbhamı ifâde eden مَا îmân‑ı icmâlînin kâfî geldiğine ve îmânın, Hadîs gibi bâtınî ve Kur'ân gibi zâhirî vahiylere şâmil olduğuna işârettir.
77
4. اُنْزِلَ maddesi itibariyle, Kur'ân’a îmân, Kur'ânın Allah’tan nüzûlüne îmân demek olduğunu gösteriyor. Kezâlik Allah’a îmân, Allah’ın vücûduna îmân; Âhirete îmân, Âhiretin gelmesine îmân demektir.
5. اُنْزِلَ mâziye delâlet eden hey'eti itibariyle; henüz nâzil olmayanın nüzûlü, nâzil olanın nüzûlü kadar muhakkak olduğuna işârettir. Maahazâ يُؤْمِنُونَ ’deki istikbâl, اُنْزِلَ ’nin mâziliğinden neş'et eden noksanı telâfi eder. Yani henüz nâzil olmayan kısım اُنْزِلَ ’nin şümûlü dâhilinde değilse de, يُؤْمِنُونَ ’nin şümûlü altındadır. Bu tenzîl mes'elesi, Kur'ânın çok yerlerinde vukû' bulmuştur. Bazen mâzi, istikbâle misâfir gider; bazen de muzârî; mâzinin memleketine gelir. Bunda, çok latîf bir belâğat vardır. Şöyle ki:
Bir adam, kendisine göre henüz geçmemiş bir şeyi mâziye delâlet eden bir sîga ile işittiği zaman, zihni heyecana gelir, ayılır; anlar ki, muhâtab yalnız o değildir. Belki, arkasında muhtelif mesâfelerde pek çok ayrı ayrı tâifeler, saflar bulunmakla, kendisine tevcîh edilen hitâbları, nidâları, İlâhî hitâbeleri, arkasında bulunan bütün o tâifeler işitir gibi zihnine gelir.
عَلَيْكَ ’ye bedel اِلَيْكَ ’nin zikri; Resûl‑i Ekrem’in (A.S.M.) teklif edilen risalet vazifesini cüz'‑i ihtiyarîsiyle haml ve kabûl etmiş olduğuna ve bu hizmet Cibrîl tarafından görüldüğünden, Resûl‑i Ekrem’in (A.S.M.) daha yüksek olduğuna işârettir. Çünkü عَلٰى ’da ihtiyar olmadığı gibi, vâsıta‑i nüzûlün daha yüksek olduğuna delâlet eder.
اِلَيْكَ ’deki zamîrin ism‑i zâhir’e tercih sebebi; Kur'ân ve Kur'ân’a ait hususat hususunda Hazret‑i Muhammed (A.S.M.) yalnız muhâtab olup, Kelâm, Allah’ın kelâmı olduğuna işârettir. Bu kelâmın îcâz derecesi, şu zikredilen letâiften anlaşıldı.
78
﴿وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ﴾ :
Bu gibi sıfatlarda bir teşvik vardır. Ve o teşvikten sâmi'leri imtisale sevk eden emirler ve nehiyler doğuyor. Bu cümlenin mâkabliyle nazmına dair “dört letâif” vardır.
1. Bu cümlenin mâkabline atfı, medlûlün delile olan bir atfıdır. Şöyle ki:
“Ey insanlar! Kur'ân’a îmân ettiğiniz gibi, kütüb‑ü sâbıkaya da îmân ediniz. Çünkü Kur'ân, onların sıdkına delil ve şâhiddir.”
2. Yâhut o atf, delilin medlûle olan atfıdır. Şöyle ki:
“Ey ehl‑i kitab! Geçmiş olan enbiyâ ve kitaplara îmân ettiğiniz gibi, Hazret‑i Muhammed (A.S.M.) ile Kur'ân’a da îmân ediniz! Zîra onlar, Hazret‑i Muhammed’in (A.S.M.) gelmesini tebşîr ettikleri gibi, onların ve kitaplarının sıdkına olan deliller, hakikatiyle, rûhuyla Kur'ân’da ve Hazret‑i Muhammed’de (A.S.M.) bulunmuştur. Öyle ise, Kur'ân Allah’ın kelâmı ve Hazret‑i Muhammed (A.S.M.) de resûlü olduğunu tarîk‑ı evlâ ile kabûl ediniz ve etmelisiniz!”