Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Hâşiye

Bu hàrika tefsirde, münâfıklar hakkında olan oniki âyet ile muannid kâfirler için olan iki âyetin izâhat ve tafsilâtının içinde çok münâsebât‑ı belâğatı çoklar anlamayacak ve istifade etmeyecek ehemmiyetsiz nüktelerinin zikredilmesinin sırrı ve diğer âyetlerdeki tahkîke ve izâha muhâlif olarak mâhiyet‑i küfriyenin tafsilâtına ve ehl‑i nifâkın temessük ettikleri şübhelerine pek az temâs edilmesinin hikmeti ve yalnız elfâz‑ı Kur'âniye’nin ince işârât ve delâletlerinin ehemmiyetle beyân edilmesinin sebebi Üç Nüktedir.

Birinci Nükte

Bidâyet‑i zuhûr-u İslâmiyet’te muannid ve kitapsız kâfirlerin ve nifâka giren eski dinlerin münâfıkları gibi, aynen bu zaman‑ı âhirde bir nazîresi çıkacağını ders‑i Kur'ânîden gelen bir sünûhât ile Eski Said hissetmiş. Münâfıklar hakkındaki âyetleri izâh ile en ince nükteleri beyân etmiş; fakat mütâlaacıların zihnini bulandırmamak için mâhiyet‑i mesleklerini ve istinâd noktalarını mücmel bırakmış, izâh etmemiş. Zâten Risale‑i Nurun mesleği odur ki; zihinlerde bir iz bırakmamak için, sâir ulemâya muhâlif olarak, muârızların şübhelerini zikretmeden öyle bir cevab verir ki, daha vehim ve vesveseye yer kalmaz. Eski Said, bu tefsirde, Risale‑i Nur gibi, zihinleri bulandırmamak için yalnız belâğat noktasında lafzın delâletine ve işârâtına ehemmiyet vermiş.
19

İkinci Nükte

Mâdem Kur'ân‑ı Hakîm’in her harfinin okunmasıyla öyle bir kıymeti olur ki; bir harf, on, yüz, bin ve binler sevâbı ve bâkî meyve‑i uhrevîyi verecek mâhiyettedir. Elbette Eski Said’in bu tefsirinde bir saç gibi, bir zerre gibi, Kur'ânın kelimâtına temâs eden nükteleri izâh etmesi isrâf değil, ehemmiyetsiz değil; belki göz kapaklarının kirpikleri ve belki göz bebeğinin zerreleri gibi kıymetli olduğunu hissetmiş ki, o dehşetli harb içinde bu incecik saç gibi münâsebetleri yazmaktan ve düşünmekten, avcı hattında düşman gülleleri onu şaşırtmamış, ondan vazgeçirmemiş. (Hâşiye)

Üçüncü Nükte

Türkçeye tercümesi, Arapçadaki cezâlet, belâğat ve hàrika kıymetini muhâfaza edememiş, bazen de muhtasar gitmiş. Onun için münâfıklar hakkındaki uzun tafsilâtın bir kısmını neşretmemek niyet ettik. Fakat Kur'ân’a ait olması cihetiyle Kur'ân’a ait bir zerrenin de kıymeti büyüktür. Belki bazılara da fâidesi vardır. İnşâallâh Arabî tefsir, bu tercümenin âhirinde bir mâni olmazsa neşredilecek; tercümedeki noksanlarını izâle edecek. Fakat Arabî tefsirde tevâfukun envâ'ından çok hàrikalar vardır; beşer ihtiyarı karışmamıştır. Onun için, o matbu'un aynı tarzında imkânı varsa mümkün olduğu kadar çalışmak lâzımdır ki, alâmet‑i makbûliyet olan o hàrikalar kaybolmasın.
Said Nursî
20

Dört Nokta

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Kırk sene evvel, Harb‑i Umumî’de, cebhede, avcı hattında, bazen at üstünde te'lif edilen bu İşârâtü'l‑İ'câz tefsirinin bir kısmını Üstadımızdan ders aldık.
İlm‑i Belâğatı ve kavâid‑i Arabiyeyi bilmediğimiz hâlde, aldığımız ders ile bundaki bir sırr‑ı azîmi fehmettik ki; bu İşârâtü'l‑İ'câz tefsiri, hakikaten hàrikadır. Bu tefsir, Kur'ânın vücûh‑u i'câzından yalnız nazmındaki i'câzı hàrika bir tarzda göstermesi münâsebetiyle Dört Nokta beyân ediyoruz.

Birincisi

Mâdem Kur'ân Kelâmullâh’tır; umum asırlar üzerinde ve arkasında oturan muhtelif tabaka tabaka olarak dizilmiş bütün nev'‑i beşere hitâb ediyor, ders veriyor; hem bu kâinât Hàlık‑ı Zülcelâl’inin kelâmı olarak rubûbiyetin en yüksek mertebesinden çıkıp, bu binler muhtelif tabaka muhâtablarla konuşuyor, umumunun bütün suâllerine ve ihtiyaçlarına cevab veriyor; elbette mânâları, küllî ve umumîdir. Beşer kelâmı gibi mahsûs bir zamana, muayyen bir tâifeye ve cüz'î bir mânâya inhisar etmiyor. Bütün cin ve insin binler muhtelif tabakada olan efkâr ve ukùl ve kulûb ve ervâhının herbirisine lâyık gıdâları veriyor, dağıtıyor

İkincisi

Kelâm‑ı Ezelî’den gelen ve bütün asırları ve bütün tavâif‑i nev'-i beşeri muhâtab ittihàz eden Kur'ân‑ı Hakîm’in gayet küllî mânâlarının cevherlerinin sadefi hükmünde olan lafz‑ı Kur'ânî, elbette küllîdir. Yalnız kırâatinde herbir harfinin on, yüz, bin ve binler ve eyyâm‑ı mübârekede otuz bine kadar sevâb‑ı uhrevî ve meyve‑i Cennet veren hurûf‑u Kur'âniye’nin herbirinde mevcûdiyeti kat'î olan i'câzın bir kısmını bu tefsirde gördük.
21

Üçüncüsü

Bir şeyin hüsün ve cemâli, o şeyin mecmûunda görünür. Cüz'lere ayrıldığı vakit, mecmûunda görünen hüsün ve cemâl, parçalarında görünmez. O şeyin umumunda tezâhür eden nakış ve güzellik, herbir kısmında aranmaz. Görünmediği vakit, görünmemesi, onun sebeb‑i kusuru tevehhüm edilmez. Böyle olmasına rağmen, Kur'ân‑ı Hakîm’in sûre ve âyetlerinde görünen mu'cize‑i nazm, hey'ât ve keyfiyât itibariyle tahlil edildiği vakit, başka bir tarzda yine kendini ehl‑i tedkike gösteriyor. İşte bu İşârâtü'l‑İ'câz Arabî tefsiri, i'câz‑ı Kur'ân’ın yedi menba'ından bir menba'ı olan nazmındaki cezâleti, en ince esrârına kadar beyân ve izhâr ediyor. Kur'ân‑ı Hakîm’in; on, yüz, bin ve binler ve eyyâm‑ı mübârekede otuz bine kadar semere‑i uhrevî veren hurûfâtının herbirine ait, İşârâtü'l‑İ'câz’ın a'zamî ihtimam ile onlardaki i'câzı göstermeye çalışması, elbette isrâf değil ayn‑ı hakikattir.
22

Dördüncüsü

Kur'ân‑ı Hakîm’in Kelâm‑ı Ezelî’den gelmesi ve bütün asırlardaki bütün tabakàt‑ı beşere hitâb etmesi hasebiyle, mânâsında bir câmiiyet ve külliyet‑i hàrika vardır. İnsandaki akıl ve lisân gibi, bir ânda yalnız bir mes'eleyi düşünmek ve yalnız bir lafzı söylemek gibi cüz'î değil, göz misillû muhît bir nazara sâhib olmak gibi, Kelâm‑ı Ezelî dahi bütün zamanı ve bütün tâife‑i insaniyeyi nazara alan bir külliyette bir Kelâm‑ı İlâhîdir. Elbette Onun mânâsı, beşer kelâmı gibi cüz'î bir mânâya ve hususî bir maksada münhasır değildir.
Bu sebebden, bütün tefsirlerde görünen ve sarâhat, işâret, remiz, îmâ, telvih, telmih gibi tabakalarla müfessirînin beyân ettikleri mânâlar, kavâid‑i Arabiyeye ve usûl‑ü nahve ve usûl‑ü dine muhâlif olmamak şartıyla, o mânâlar, o kelâmdan bizzat muraddır, maksûddur.
Tahiri, Zübeyr, Sungur, Ziya, Ceylan, Bayram
23

İfâdetü'l‑Merâm

Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân; bütün zamanlarda gelip geçen nev'‑i beşerin tabakalarına, milletlerine ve ferdlerine hitâben Arş‑ı A'lâdan îrâd edilen İlâhî ve şümûllü bir nutuk ve umumî, Rabbânî bir hitâbe olduğu gibi; bilinmesi, bir ferdin veya küçük bir cemâatin iktidarından hariç olan ve bilhassa bu zamanda, dünya maddiyâtına ait pek çok fenleri ve ilimleri câmi'dir.
Bu itibarla; zamanca, mekânca, ihtisàsça dâire‑i ihâtası pek dar olan bir ferdin fehminden ve karîhasından çıkan bir tefsir, bihakkın Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’a tefsir olamaz Çünkü, Kur'ânın hitâbına muhâtab olan milletlerin, insanların ahvâl‑i rûhiyelerine ve maddiyâtlarına, câmi' bulunduğu ince fenlere, ilimlere bir ferd, vâkıf ve sâhib‑i ihtisàs olamaz ki, ona göre bir tefsir yapabilsin. Hem bir ferdin mesleği ve meşrebi taassubdan hàlî olamaz ki, hakàik‑ı Kur'âniyeyi görsün, bî‑tarafâne beyân etsin. Hem bir ferdin fehminden çıkan bir da'vâ, kendisine hàs olup, başkası o da'vânın kabûlüne dâvet edilemez Meğer ki bir nev'i icmâın tasdikine mazhar ola.
Binâenaleyh, Kur'ânın ince mânâlarının ve tefsirlerde dağınık bir sûrette bulunan mehâsininin ve zamanın tecrübesiyle fennin keşfi sâyesinde tecellî eden hakikatlerinin tesbitiyle, herbiri birkaç fende mütehassıs olmak üzere muhakkìkîn‑i ulemâdan yüksek bir hey'etin tedkîkàtıyla, tahkîkatıyla bir tefsirin yapılması lâzımdır. Nitekim, kanunî hükümlerin tanzim ve ıttırâdı, bir ferdin fikrinden değil, yüksek bir hey'etin nazar‑ı dikkat ve tedkîkàtından geçmesi lâzımdır ki, umumî bir emniyeti ve cumhûr‑u nâsın i'timâdını kazanmak üzere millete karşı bir kefâlet‑i zımniye husûle gelsin ve icmâ‑ı millet hücceti elde edebilsin.
24
Evet, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın müfessiri, yüksek bir dehâ sâhibi ve nâfiz bir ictihâda mâlik ve bir velâyet‑i kâmileyi hâiz bir zât olmalıdır. Bilhassa bu zamanlarda, bu şartlar; ancak yüksek ve azîm bir hey'etin tesânüdüyle ve o hey'etin telâhuk‑u efkârından ve rûhlarının tenâsübüyle birbirine yardım etmesinden ve hürriyet‑i fikirlerinden ve taassublarından âzâde olarak tam ihlâslarından doğan dâhî bir şahs‑ı manevîde bulunur. İşte, Kur'ânı, ancak böyle bir şahs‑ı manevî tefsir edebilir.
Çünkü; Cüz'de bulunmayan, küllde bulunur.” kaidesine binâen, her ferdde bulunmayan bu gibi şartlar, hey'ette bulunur.
25
Böyle bir hey'etin zuhûrunu çoktan beri bekliyorken, hiss‑i kable'l-vukû' kabîlinden olarak, memleketi yıkıp yakacak büyük bir zelzelenin arefesinde bulunduğumuz zihne geldi. (Hâşiye‑1) Bir şey tamamıyla elde edilemediği takdirde o şeyi tamamıyla terketmek câiz değildir!” kaidesine binâen, acz ve kusurumla beraber; Kur'ânın bazı hakikatleriyle, nazmındaki i'câzına dair bazı işâretleri tek başıma kaydetmeye başladım. Fakat, Birinci Harb‑i Umumî’nin patlamasıyla Erzurum’un, Pasinler’in dağ ve derelerine düştük. O kıyâmetlerde, o dağ ve tepelerde fırsat buldukça, kalbime gelenleri, birbirine uymayan ibarelerle, o dehşetli ve muhtelif hâllerde yazıyordum. O zamanlarda, o gibi yerlerde, müracaat edilecek tefsirlerin, kitapların bulunması mümkün olmadığından, yazdıklarım, yalnız sünûhât‑ı kalbiyemden ibaret kaldı. Şu sünûhâtım eğer tefsirlere muvâfık ise, nurun alâ nur; şâyet muhâlif cihetleri varsa, benim kusurlarıma atfedilebilir.
Evet, tashihe muhtaç yerleri vardır, fakat hatt‑ı harpte, büyük bir ihlâs ile, şehîdler arasında yazılıp giydirilen o yırtık ibarelerin tebdiline (şehîdlerin kan ve elbiselerinin tebdiline cevâz verilmediği gibi) cevâz veremedim ve kalbim râzı olmadı. Şimdi de râzı değildir; çünkü, o zamandaki ihlâs ve hulûsu şimdi bulamıyorum. (Hâşiye‑2)
Maahazâ, kaleme aldığım şu İşârâtü'l‑İ'câz adlı eserimi, hakîki bir tefsir niyetiyle yapmadım; ancak Ulemâ‑i İslâmdan ehl‑i tahkîkin takdirlerine mazhar olduğu takdirde; uzak bir istikbâlde yapılacak yüksek bir tefsire bir örnek ve bir me'haz olmak üzere o zamanların insanlarına bir yâdigâr maksadıyla yaptım.
Said Nursî
26

Kur'ân Nedir? Ta'rifi Nasıldır?

Kur'ân;
Şu kitab‑ı kebîr-i kâinâtın bir tercüme‑i ezeliyesi
ve âyât‑ı tekvîniyeyi okuyan mütenevvi' dillerinin tercümân‑ı ebedîsi
ve şu âlem‑i gayb ve şehâdet kitabının müfessiri
ve zeminde ve gökte gizli esmâ‑i İlâhiye’nin manevî hazinelerinin keşşâfı
ve sutûr‑u hâdisâtın altında muzmer hakàikın miftâhı
ve âlem‑i şehâdette âlem‑i gaybın lisânı
ve şu âlem‑i şehâdet perdesi arkasında olan ve âlem‑i gayb cihetinden gelen iltifatât‑ı ebediye-i Rahmâniye ve hitâbât‑ı ezeliye-i Sübhâniye’nin hazinesi
ve şu İslâmiyet âlem‑i manevîsinin güneşi, temeli, hendesesi
ve avâlim‑i Uhreviye’nin mukaddes haritası
ve zât ve sıfât ve esmâ ve şuûn‑u İlâhiye’nin kavl‑i şârihi, tefsir‑i vâzıhı, bürhân‑ı kàtı'ı, tercümân‑ı sâtı'ı
ve şu âlem‑i insaniyetin mürebbîsi ve insaniyet‑i kübrâ olan İslâmiyetin ve ziyâsı
ve nev'‑i beşerin hikmet‑i hakîkiyesi ve insaniyeti saâdete sevkeden hakîki mürşidi ve hâdîsi
27
ve insanlara
hem bir kitab‑ı şerîat,
hem bir kitab‑ı duâ,
hem bir kitab‑ı hikmet,
hem bir kitab‑ı ubûdiyet,
hem bir kitab‑ı emir ve dâvet,
hem bir kitab‑ı zikir,
hem bir kitab‑ı fikir,
hem insanın bütün hâcât‑ı maneviyesine merci' olacak çok kitapları tazammun eden tek, câmi' bir kitab‑ı mukaddes’tir.
Hem bütün evliyâ ve sıddıkînin ve urefa ve muhakkìkînin muhtelif meşreblerine ve ayrı ayrı mesleklerine, herbirindeki meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvir edecek ve herbir mesleğin mesâkına muvâfık ve onu tasvir edecek birer risale ibraz eden mukaddes bir kütübhâne hükmünde bir kitab‑ı semâvîdir.
Kur'ân; Arş‑ı A'zamdan, İsm‑i A'zamdan, her ismin mertebe‑i a'zamından geldiği için, Onikinci Söz’de beyân ve isbât edildiği gibi Kur'ân, bütün âlemlerin Rabbi itibariyle Allah’ın kelâmıdır.
Hem bütün mevcûdâtın İlâhı ünvânıyla Allah’ın fermânıdır.
Hem bütün semâvât ve arzın Hàlık’ı nâmına bir hitâbdır.
Hem Rubûbiyet‑i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir.
28
Hem saltanat‑ı âmme-i Sübhâniye hesabına bir hutbe‑i ezeliyedir.
Hem rahmet‑i vâsia-i muhîta nokta‑i nazarında bir defter‑i iltifatât-ı Rahmâniye’dir.
Hem Ulûhiyetin azamet‑i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazen şifre bulunan bir muhâbere mecmuasıdır.
Hem İsm‑i A'zamın muhîtinden nüzûl ile Arş‑ı A'zamın bütün muhâtına bakan ve teftiş eden hikmet‑feşân bir kitab‑ı mukaddes’tir. Ve şu sırdandır ki; Kelâmullâh ünvânı, kemâl‑i liyâkatle Kur'ân’a verilmiş ve dâima da veriliyor.
Kur'ân’dan sonra, sâir enbiyânın kütüb ve suhufları derecesi gelir. Sâir nihâyetsiz Kelimât‑ı İlâhiye’nin ise, bir kısmı dahi; hàs bir itibarla, cüz'î bir ünvân ile, hususî bir tecellî ile, cüz'î bir isim ile ve hàs bir rubûbiyet ile ve mahsûs bir saltanat ile ve hususî bir rahmet ile zâhir olan ilhâmât sûretinde bir mükâlemedir. Melek ve beşer ve hayvanatın ilhâmları, külliyet ve hususiyet itibariyle çok muhteliftir.
29
Kur'ân; asırları muhtelif bütün enbiyânın kitaplarını ve meşrebleri muhtelif bütün evliyânın risalelerini ve meslekleri muhtelif bütün asfiyânın eserlerini icmâlen tazammun eden ve cihât‑ı sittesi parlak ve evhâm ve şübehâtın zulümâtından musaffâ ve nokta‑i istinâdı, bilyakìn vahy‑i semâvî ve kelâm‑ı ezelî ve hedefi ve gayesi bilmüşâhede saâdet‑i ebediye içi, bilbedâhe hàlis hidayet üstü, bizzarûre envâr‑ı îmân altı biilme'l‑yakìn delil ve bürhân sağı, bittecrübe teslîm‑i kalb ve vicdân solu, biayne'l‑yakìn teshìr‑i akıl ve iz'ân meyvesi, bihakka'l‑yakìn Rahmet‑i Rahmân ve dâr‑ı cinân makamı ve revâcı, bilhadsi's‑sâdık makbûl‑ü melek ve ins ve cânn bir kitab‑ı semâvîdir.
Said Nursî
30

Sûre‑i Fâtiha

﴿
﴿اَلرَّحْمٰنُ ❋ عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ ❋ خَلَقَ الْاِنْسَانَ ❋ عَلَّمَهُ الْبَيَانَ
فَنَحْمَدُهُ مُصَلّ۪ينَ عَلٰى نَبِيِّهِ مُحَمَّدٍ الَّذ۪ي اَرْسَلَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ وَجَعَلَ مُعْجِزَتَهُ الْكُبْرَى الْجَامِعَةَ بِرُمُوزِهَا وَاِشَارَاتِهَا لِحَقَائِقِ الْكَائِنَاتِ بَاقِيَةً عَلٰى مَرِّ الدُّهُورِ اِلٰى يَوْمِ الدّ۪ينِ وَعَلٰى اٰلِهِ عَامَّةً وَاَصْحَابِهِ كَافَّةً
Evvelâ: Şu İşârâtü'l‑İ'câz adlı eserden maksadımız; Kur'ânın nazmına, lafzına ve ibaresine ait i'câz işâretlerini ve remizlerini beyân etmektir. Çünkü, i'câzın mühim bir vechi, nazmından tecellî eder ve en parlak i'câz Kur'ânın nazmındaki nakışlardan ibarettir.
Sâniyen: Kur'ân’daki anâsır‑ı esâsiye ve Kur'ânın takib ettiği maksadlar; Tevhid, Nübüvvet, Haşir, Adâlet ile İbâdet olmak üzere dörttür. Bu dört unsuru beyân edeceğiz.
Suâl: Kur'ânın, şu dört hedefe doğru yürüdüğü neden ma'lûmdur?
Cevab: Evet, benî Âdem, büyük bir kervan ve azîm bir kafile gibi mâzinin derelerinden gelip, vücûd ve hayat sahrâsında misâfir olup, istikbâlin yüksek dağlarına ve müzeyyen bağlarına müteveccihen kafile kafile müteselsilen yürümekte iken, kâinâtın nazar‑ı dikkatini celbetti; Şu garîb ve acîb mahlûklar kimlerdir? Nereden geliyorlar? Nereye gidiyorlar?” diye ahvâllerini anlamak üzere hilkat hükûmeti, fenn‑i hikmeti karşılarına çıkardı ve aralarında şöyle bir muhâvere başladı:
31
Hikmet:
Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? Bu dünyada işiniz nedir? Reisiniz kimdir?
Bu suâle, benî Âdem nâmına, emsâli olan büyük peygamberler gibi, Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, nev'‑i beşere vekâleten karşısına çıkarak şöyle cevapta bulundu:
Ey hikmet! Bu gördüğün insanlar, Sultan‑ı Ezelî’nin kudretiyle, yokluk karanlıklarından, ziyâdâr varlık âlemine çıkarılan mahlûklardır. Sultan‑ı Ezelî, bütün mevcûdâtı içinde biz insanları seçmiş ve emânet‑i kübrâyı bize vermiştir. Biz, haşir yoluyla saâdet‑i ebediyeye müteveccihen hareket etmekteyiz. Dünyadaki işimiz de, o saâdet‑i ebediye yollarını te'min etmekle re'sülmal”ımız olan isti'dâdlarımızı nemâlandırmaktır. Ve şu azîm insan kervanına, bundan sonra Sultan‑ı Ezelî’den risalet vazifesiyle gelip riyâset eden benim. İşte o Sultan‑ı Ezelî’nin risalet berâtı olarak bana verdiği Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân elimdedir. Şübhen varsa al, oku!
Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın verdiği şu cevablar, Kur'ân’dan muktebes ve Kur'ân lisânıyla söylenildiğinden, Kur'ânın anâsır‑ı esâsiyesinin şu dört maksadda temerküz ettiği anlaşılıyor.
S Şu makàsıd‑ı erbaa, Kur'ânın hangi âyetlerinde bulunuyor?
C O anâsır‑ı erbaa, Kur'ânın hey'et‑i mecmuasında bulunduğu gibi; Kur'ânın sûrelerinde, âyetlerinde, kelâmlarında, hattâ kelimelerinde bile sarâhaten veya işâreten veya remzen bulunmaktadır. Çünkü, Kur'ânın küllü, cüz'lerinde göründüğü gibi, cüz'leri de, Kur'ânın küllüne âyinedir. Bunun içindir ki Kur'ân, müşahhas olduğu hâlde, efrâd sâhibi olan küllî gibi ta'rif edilir.
32

Bismillahi ﴿(بِسْمِ اللّٰهِ)

S ﴿بِسْمِ اللّٰهِ ve اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ gibi âyetlerde makàsıd‑ı erbaaya işâretler var mıdır?
C Evet, قُلْ kelimesi, Kur'ânın çok yerlerinde mezkûr veya mukadderdir. Bu mezkûr ve mukadder olan قُلْ kelimelerine esâs olmak üzere ﴿بِسْمِ اللّٰهِ ’dan evvel قُلْ kelimesi mukadderdir. Yani, Muhammed! Bu cümleyi insanlara söyle ve ta'lim et!” Demek Besmele’de İlâhî ve zımnî bir emir var. Binâenaleyh, şu mukadder olan قُلْ emri, risalet ve nübüvvete işârettir. Çünkü resûl olmasaydı, tebliğ ve ta'lime memur olmazdı.
Kezâlik, hasrı ifâde eden câr ve mecrûrun takdimi, tevhide îmâdır.
Ve kezâ اَلرَّحْمٰنِ nizâm ve adâlete; اَلرَّح۪يمِ de, haşre delâlet eder.
Ve kezâ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ’daki ل ihtisàsı ifâde ettiğinden tevhide işârettir.
رَبِّ الْعَالَم۪ينَ adâletle nübüvvete remizdir; çünkü terbiye, resûller vâsıtasıyla olur.
﴿مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ zâten sarâhaten haşir ve kıyâmete delâlet eder.
33
Ve kezâ ﴿اِنآَّ اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ sadefi de, o makàsıd‑ı erbaa cevherlerini tazammun etmiştir.
﴿بِسْمِ اللّٰهِ : Bu kelâm, güneş gibidir. Yani, güneş başkalarını gösterdiği gibi, kendini de gösterir, başka bir güneşe ihtiyaç bırakmaz. ﴿بِسْمِ اللّٰهِ başkalarına yaptığı vazifeyi, kendisine de yapıyor, ikinci bir ﴿بِسْمِ اللّٰهِ daha lâzım değildir. Evet ﴿بِسْمِ اللّٰهِ öyle müstakil bir nurdur ki, bu nur, hiçbir şeye bağlı değildir. Hattâ bu nurun câr ve mecrûru bile hiçbir şeye muhtaç değildir.
Ancak ب harfinden müstefâd olan اَسْتَع۪ينُ veya örfen ma'lûm olan اَتَيَمَّنُ veyâhut mukadder olan قُلْ ’ün istilzam ettiği اِقْرَأْ fiillerinden birine mütealliktir.
İhtar: ﴿بِسْمِ اللّٰهِ ’daki câr ve mecrûra müteallik olarak mezkûr olan fiiller, Besmele’den sonra takdir edilir ki; hasrı ifâde etmekle ihlâs ve tevhidi tazammun etsin. اِسْم: Cenâb‑ı Hakk’ın zâtî isimleri olduğu gibi, fiilî isimleri de vardır. Bu fiilî isimlerin, Gaffâr ve Rezzâk”, Muhyî ve Mümît gibi pek çok nev'ileri vardır.
34
S Bu fiilî isimlerinin kesretle tenevvü'ü neden meydâna geliyor?
C Kudret‑i Ezeliyenin, kâinâttaki mevcûdâtın nev'ilerine, ferdlerine olan nisbet ve taallukundan husûle gelir. Bu itibarla, ﴿بِسْمِ اللّٰهِKudret‑i Ezeliyenin taalluk ve te'sirini celbeder. Ve o taalluk, abdin kesbine ve işine yardım edici bir rûh gibi olur. Öyle ise, hiç kimse, hiçbir işini Besmele’siz bırakmasın!
اَللّٰهُ Lafza‑i Celâl’i, bütün sıfât‑ı kemâliyeyi tazammun eden bir sadeftir. Çünkü lafza‑i Celâl, Zât‑ı Akdes’e delâlet eder; Zât‑ı Akdes de, bütün sıfât‑ı kemâliyeyi istilzam eder. Öyle ise, o lafza‑i mukaddese, delâlet‑i iltizamiye ile bütün sıfât‑ı kemâliyeye delâlet eder.
İhtar: Başka ism‑i hàslarda bu delâlet yoktur. Çünkü, başka zâtlarda sıfât‑ı kemâliyeyi istilzam etmek yoktur.

Er‑Rahmânir-Rahîm ﴿(اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ)

﴿اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ :
Bu iki sıfatın lafza‑i Celâl’den sonra zikirlerini icâb eden münâsebetlerden birisi şudur ki: Lafza‑i Celâl’den, celâl silsilesi tecellî ettiği gibi, bu iki sıfattan dahi cemâl silsilesi tecellî ediyor. Evet, herbir âlemde emir ve nehiy sevâb ve azâb terğîb ve terhîb tesbih ve tahmîd havf ve recâ gibi pek çok fürûât, celâl ve cemâlin tecellîsiyle teselsül edegelmektedir.
35
İkincisi, Cenâb‑ı Hakk’ın ismi, Zât‑ı Akdes’ine ayn olduğu cihetle, lafza‑i Celâl, sıfât‑ı ayniyeye işârettir. اَلرَّح۪يمِ ’de, fiilî olan sıfât‑ı gayriyeye îmâdır. اَلرَّحْمٰنِ dahi, ne ayn ne gayr olan sıfât‑ı seb'aya remizdir. Zîra Rahmân, Rezzâk mânâsınadır. Rızık, bekàya sebebdir.
Bekà, tekerrür‑ü vücûddan ibarettir. Vücûd ise;
Birincisi mümeyyize;
İkincisi muhassısa;
Üçüncüsü müessire olmak üzere İlim, İrâde, Kudret sıfatlarını istilzam eder. Bekà dahi, semere‑i rızık mahsulü olduğu için, Basar, Sem', Kelâm sıfatlarını iktiza eder ki; merzûk, istediği zaman ihtiyacını görsün; istediği zaman işitsin; aralarında vâsıta bulunduğu takdirde o vâsıta ile konuşsun. Bu altı sıfat, şüphesiz yedinci sıfatı olan Hayat”ı istilzam ederler.
S Rahmân, büyük ni'metlere; Rahîm, küçük ni'metlere delâlet ettikleri cihetle; Rahîm’in, Rahmân’dan sonra zikri, yukarıdan aşağıya inmek mânâsına olan San'atü't‑tedellî kaidesine dâhildir. Bu ise, belâğatça makbûl değildir?
C Evet, kaşlar göze; gem ata, mütemmim oldukları ve onların noksanlarını ikmal ettikleri gibi; küçük ni'metler de, büyük ni'metlere mütemmimdirler. Bu itibarla, mütemmim olan, hadd‑i zâtında küçük de olsa, fâideyi ikmal ettiğinden, büyükten daha büyük olması icâb eder.
36
Ve kezâ, büyükten beklenilen menfaat, küçüğe mütevakkıf ise o küçük, büyük sırasına geçer; o büyük dahi küçük hükmünde kalır. Kilit ile anahtar, lisân ile rûh gibi
Ve kezâ, bu makam, ni'metlerin ta'dâdı veya ni'metler ile imtinan makamı değildir. Ancak, insanları, gizli ve küçük ni'metlere tenbih ve îkaz etmek makamıdır. Evvelki makamlardaki tedellî şu tenbih makamında terakkî sayılır. Çünkü, gizli ve küçük ni'metleri insanlara göstermek ve insanları onların vücûduna îkaz etmek, daha lâyık ve daha lâzımdır. Bu itibarla, şu mes'elemizde tedellî değil, terakkî vardır.
S Mebde' ve me'haz itibariyle rikkatü'l‑kalb mânâsını ifâde eden bu iki sıfatın Cenâb‑ı Hak hakkında kullanılması câiz değildir. Eğer mânâ‑yı hakikatlerinin lâzımı ve neticesi olan in'âm ve ihsân kasdedilirse, mecâzda ne hikmet vardır?
C Bu iki sıfat yed gibi mânâ‑yı hakîkileriyle Cenâb‑ı Hak hakkında kullanılması muhâl olan müteşâbihâttandır. Müteşâbihâtta, mânâ‑yı mecâzînin, mânâ‑yı hakîkinin lafzıyla, üslûbuyla gösterilmesindeki hikmet; insanların me'lûf ve ma'lûmları olmayan mânâları ve hakikatleri zihinlerine yakınlaştırıp kabûl ettirmekten ibarettir. Meselâ yed”in mânâ‑yı mecâzîsi insanlara me'nûs olmadığından, mânâ‑yı hakîkinin şekliyle, lafzıyla gösterilmesi zarûreti vardır.

El‑Hamdü ﴿(اَلْحَمْدُ)

﴿اَلْحَمْدُ
Evvelâ: Bu kelimeyi mâkabline bağlattıran cihet‑i münâsebet; Rahmân ve Rahîm”in delâlet ettikleri ni'metlerin hamd ve şükür ile karşılanması lüzumundan ibarettir.
37
Sâniyen: Şu اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ cümlesi, herbiri niam‑ı esâsiyeden birine işâret olmak üzere, Kur'ânın dört sûresinde tekerrür etmiştir. O ni'metler de, neş'e‑i ûlâ ile neş'e‑i ûlâda bekà, neş'e‑i uhrâ ile neş'e‑i uhrâda bekà ni'metlerinden ibarettir.
Sâlisen: Bu cümlenin Kur'ânın başlangıcı olan Fâtiha Sûresi’ne fâtiha yani başlangıç yapılması neye binâendir?
C Kâinâtın ve dolayısıyla insanların hilkatindeki hikmet ve gaye; ﴿وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِfermân‑ı celîlince, ibâdettir. Hamd ise, ibâdetin icmâlî bir sûreti ve küçük bir nüshasıdır. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ’ın bu makamda zikri, hilkatin gayesini tasavvur etmeye işârettir.
Râbian: Hamdin en meşhûr mânâsı, sıfât‑ı kemâliyeyi izhâr etmektir. Şöyle ki:
Cenâb‑ı Hak, insanı, kâinâta câmi' bir nüsha ve onsekiz bin âlemi hâvî şu büyük âlemin kitabına bir fihrist olarak yaratmıştır. Ve Esmâ‑i Hüsnâ’dan herbirisinin tecellîgâhı olan herbir âlemden bir örnek, bir nümûne, insanın cevherinde vedîa bırakmıştır. Eğer insan, maddî ve manevî herbir uzvunu Allah’ın emrettiği yere sarfetmekle hamdin şûbelerinden olan şükr‑ü örfîyi îfâ ve şerîata imtisal ederse, insanın cevherinde vedîa bırakılan o örneklerin herbirisi, kendi âlemine bir pencere olur. İnsan, o pencereden, o âleme bakar ve o âleme tecellî eden sıfatla, o âlemden tezâhür eden isme bir mir'ât ve bir âyine olur. O vakit insan; rûhuyla, cismiyle âlem‑i şehâdet ve âlem‑i gayba bir hülâsa olur ve her iki âleme tecellî eden, insana da tecellî eder.
İşte bu cihetle insan, sıfât‑ı kemâliye-i İlâhiye’ye hem mazhar olur, hem muzhir olur.
38
Nitekim Muhyiddin‑i Arabî,كُنْتُ كَنْزًا مَخْفِيًّا فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِيَعْرِفُون۪ي hadîs‑i Şerîfinin beyânında; Mahlûkatı yarattım ki, bana bir âyine olsun ve o âyinede cemâlimi göreyim demiştir.

Lillahi (لِلّٰهِ)

لِلّٰهِ:ل burada ihtisàs içindir. Hamdin Zât‑ı Akdes’e hàs ve münhasır olduğunu ifâde eder. Bu ل ’ın mütealliki olan ihtisàs hazf olduktan sonra ona intikal etmiştir ki, ihlâs ve tevhidi ifâde etsin.
İhtar: Müşahhas olan bir şeyin umumî bir mefhûm ile mülâhaza edildiğine binâen; Zât‑ı Akdes de müşahhas olduğu hâlde, Vâcibü'l‑Vücûd mefhûmuyla tasavvur edilebilir.

Rabbi (رَبِّ)

رَبِّ : Yani: Herbir cüz'ü bir âlem mesâbesinde bulunan şu âlemi bütün eczâsıyla terbiye ve yıldızlar hükmünde olan o cüz'lerin zerrâtını kemâl‑i intizamla tahrîk eder.
Evet, Cenâb‑ı Hak, herşey için bir nokta‑i kemâl ta'yin etmiştir ve o noktayı elde etmek için o şeye bir meyil vermiştir. Herşey, o nokta‑i kemâle doğru hareket etmek üzere, sanki manevî bir emir almış gibi muntazaman o noktaya müteveccihen hareket etmektedir. Esnâ‑yı harekette onlara yardım eden ve mânilerini def'eden, şüphesiz Cenâb‑ı Hakk’ın terbiyesidir.
39
Evet, kâinâta dikkatle bakıldığı zaman, insanların tâife ve kabileleri gibi, kâinâtın zerrâtı, münferiden ve müctemian Hàlıklarının kanununa imtisalen, muayyen olan vazifelerine koşmakta oldukları hissedilir. (Yalnız bedbaht insanlar müstesnâ!)

El‑Âlemîn (اَلْعَالَم۪ينَ)

اَلْعَالَم۪ينَ : Bu kelimenin sonundaki (ى، ن) yalnız i'râb alâmetidir, عِشْر۪ينَ، ثَلَاث۪ينَ gibi. Veya cem' alâmetidir; çünkü, âlemin ihtiva ettiği cüz'lerin herbirisi bir âlemdir. Veyâhut, yalnız manzûme‑i şemsiyeye münhasır değildir. Cenâb‑ı Hakk’ın, şu gayr‑ı mütenâhî fezâda çok âlemleri vardır. Evet, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ كَمْ لِلّٰهِ مِنْ فَلَكٍ ❋ تَجْرِي النُّجُومُ بِهِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُVe ﴿رَاَيْتُهُمْ ل۪ي سَاجِد۪ينَ ’de olduğu gibi, burada da ukalâya mahsûs cem' sîgasıyla gayr‑ı ukalâ cem'lendirilmiştir. Bu ise, kavâide muhâliftir?
Evet, âlemin ihtiva ettiği uzuvların birer âkıl, birer mütekellim sûretinde tasavvur edilmesi, belâğatın en makbûl bir prensibidir. Zîra, kâinâtın âlem ile tesmiyesi, kâinâtın Sâni'ine olan delâleti, şehâdeti, işâreti içindir. Binâenaleyh kâinâtın uzuvları da Sâni'a olan delâletleri, şehâdetleri için birer âlem olmaları icâb eder. Öyle ise, Sâni'in, o uzuvları terbiyesinden ve o uzuvların da Sâni'i i'lâm etmelerinden anlaşılır ki; o uzuvlar; birer hayy, birer âkıl, birer mütekellim sûretinde tasavvur edilmiştir. Binâenaleyh bu cem'de, kavâide muhâlefet yoktur.
40

Er‑Rahmânir-Rahîm ﴿(اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ)

﴿اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ : Mâkabliyle bu iki sıfatın nazmını icâb eden şöyle bir münâsebet vardır ki: Biri menfaatleri celb, diğeri mazarratları def'etmek üzere terbiyenin iki esâsı vardır. Rezzâk mânâsına olan اَلرَّحْمٰنِ birinci esâsa, Gaffâr mânâsını ifâde eden اَلرَّح۪يمِ de ikinci esâsa işâretleri için birbiriyle bağlanmıştır.

Mâliki Yevmi'd‑dîn ﴿(مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ)

﴿مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ : Mâkabliyle şu sıfatın nazmını iktiza eden sebeb şudur ki:Şu sıfat, Rahmet”i ifâde eden mâkabline neticedir. Zîra, kıyâmetle saâdet‑i ebediyenin geleceğine en büyük delil, rahmettir. Evet, rahmetin rahmet olması ve ni'metin ni'met olması, ancak ve ancak haşir ve saâdet‑i ebediyeye bağlıdır. Evet, saâdet‑i ebediye olmasa, en büyük ni'metlerden sayılan aklın, insanın kafasında yılan vazifesini görmekten başka bir işi kalmaz. Kezâlik; en latîf ni'metlerden sayılan şefkat ve muhabbet, ebedî bir ayrılık düşüncesiyle, en büyük elemler sırasına geçerler.
S Cenâb‑ı Hakk’ın, herşeye mâlik olduğu bir hakikat iken, burada haşir ve ceza gününün tahsîsi neye binâendir?
C Şu âlemin, insanlarca, hakîr ve hasîs sayılan bazı şeylerine Kudret‑i Ezeliyenin bizzat mübâşereti, azamet‑i İlâhiye’ye münâsib görülmediğinden, vaz'edilen esbâb‑ı zâhiriyenin o gün ref'iyle; herşeyin şeffâf, parlak iç yüzüyle tecellî edip Sâni'ini, Hàlık’ını vâsıtasız göreceğine işârettir.
41
يَوْمِ tâbiri ise, haşrin vukû'unu gösteren emârelerden birine işârettir. Şöyle ki:
Sâniye, dakika, saat ve günleri gösteren haftalık bir saatin millerinden birisi devrini tamam ettiği zaman, behemehal ötekiler de devirlerini ikmal edeceklerine kanâat hâsıl olur. Kezâlik, yevm, sene, ömr‑ü beşer ve ömr‑ü dünya için de ta'yin edilen manevî millerden birisi devrini tamam ettiğinde, ötekilerin de velev uzun bir zamandan sonra olsun devirlerini ikmal edeceklerine hükmedilir.
Ve kezâ, bir gün veya bir sene zarfında vukû'a gelen küçük küçük kıyâmetleri, haşirleri gören bir adam, saâdet‑i ebediyenin haşrin tulû'‑u fecriyle, şahsî bir nev' hükmünde olan insanlara ihsân edileceğine şübhe edemez.
د۪ينْ kelimesinden maksad; ya cezadır, çünkü o gün hayır ve şerlere ceza verilecek bir gündür veya hakàik‑ı diniyedir, çünkü hakàik‑ı diniye o gün tam mânâsıyla meydâna çıkar. Ve dâire‑i i'tikàdın, dâire‑i esbâba galebe edeceği bir gündür.
Evet, Cenâb‑ı Hak, müsebbebâtı esbâba bağlamakla, intizamı te'min eden bir nizâmı kâinâtta vaz' etmiş. Ve herşeyi, o nizâma mürâat etmeğe ve o nizâmla kalmaya tevcîh etmiştir. Ve bilhassa insanı da, o dâire‑i esbâba mürâat ve merbûtiyet etmeğe mükellef kılmıştır. Her ne kadar dünyada, dâire‑i esbâb, dâire‑i i'tikàda gâlib ise de; âhirette, hakàik‑ı i'tikàdiye tamamen tecellî etmekle, dâire‑i esbâba galebe edecektir.
Buna binâen, bu dâirelerin herbirisi için ayrı ayrı makamlar, ayrı ayrı hükümler vardır. Ve her makamın iktiza ettiği hükme göre hareket lâzımdır. Aksi takdirde, dâire‑i esbâbda iken; tabiatıyla, vehmiyle, hayâliyle dâire‑i i'tikàda bakan Mu'tezile olur ki, te'siri esbâba verir.
Ve kezâ, dâire‑i i'tikàdda iken, rûhuyla, îmânıyla dâire‑i esbâba bakan da, esbâba kıymet vermeyerek Cebriye Mezhebi gibi tenbelcesine bir tevekkül ile nizâm‑ı âleme muhâlefet eder.
42

İyyâke Na'büdü ﴿(اِيَّاكَ نَعْبُدُ)

﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ :
كَ zamîrinde iki nükte vardır.
Birincisi: Mâkablinde zikredilen sıfât‑ı kemâliyenin كَ zamîrinde müstetir ve mutazammın olduğuna işârettir. Çünkü, o sıfatların birer birer ta'dâdından hâsıl olan büyük bir şevk ile, gaybetten hitâba, yani ism‑i zâhirden şu كَ zamîrine iltifat ve intikal olmuştur. Demek كَ zamîrinin merci'i, geçen sıfât‑ı kemâliye ile mevsuf olan zâttır.
İkincisi: Elfâz okunurken mânâlarını düşünmek, belâğat mezhebinde vâcib olduğuna işârettir. Çünkü, mânâlar düşünülürse, nâzil olduğu gibi okunur ve o okuyuş; tabiatıyla, zevkiyle hitâba incirâr eder. Hattâ ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ ’yu okuyan adam, sanki اُعْبُدْ رَبَّكَ كَاَنَّكَ تَرَاهُ cümlesindeki emre imtisalen okuyor gibi olur.
Cem' sîgasıyla zikredilen ﴿نَعْبُدُ ’deki zamîr, üç tâifeye işârettir.
43
Birincisi, insanın vücûdundaki bütün a'zâ ve zerrâta râci'dir ki, bu itibarla şükr‑ü örfîyi edâ etmiş olur.
İkincisi, bütün ehl‑i tevhidin cemâatlerine aittir; bu cihetle Şerîat’a itâat etmiş olur.
Üçüncüsü, kâinâtın ihtiva ettiği mevcûdâta işârettir; bu itibarla, şerîat‑ı fıtriye-i kübrâya tâbi olarak hayret ve muhabbetle kudret ve azametin arşı altında sâcid ve âbid olmuş olur.
Bu cümlenin mâkabliyle vech‑i nazmı; ﴿نَعْبُدُ ’nun ﴿اَلْحَمْدُ ’ye tefsir ve beyân olmakla ﴿مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ ’e de, bir netice ve bir lâzım olmasıdır.
İhtar: اِيَّاكَ ’nin takdimi, ihlâsı vikàye etmek içindir; ve zamîr‑i hitâb da, ibâdetin sebeb ve illetine işârettir. Çünkü; hitâba incirâr eden, geçen sıfatla muttasıf olan Zât, elbette ibâdete müstehaktır.

Ve İyyâke Nesteîn ﴿(وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ)

﴿وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ : ﴿نَسْتَع۪ينُ ’de müstetir zamîr, ﴿نَعْبُدُ ’nun fâili gibi, o üç cemâatten herbirine râci'dir. Yani:
Bizim vücûdumuzun zerrâtı veya ehl‑i tevhid cemâati veyâhut kâinât mevcûdâtı, bütün hâcât ve maksadlarımıza, bilhassa en ehemm olan ibâdetimize, Senden iâne ve tevfik istiyoruz.
اِيَّاكَ kelimesinin tekrarlanmasındaki hikmetin;
44
Birincisi, hitâb ve huzurdaki lezzetin artırılmasına;
İkincisi, ayân makamının bürhân makamından daha yüksek olduğuna;
Üçüncüsü, huzurda sıdk olup kizbin ihtimali olmadığına;
Dördüncüsü, ibâdetle istiânenin ayrı ve müstakil maksadlar olduklarına işârettir.
Bu iki fiili birbiriyle bağlayan münâsebet, ücretle hizmet arasındaki münâsebettir. Zîra ibâdet, abdin Allah’a karşı bir hizmetidir. İâne de, o hizmete karşı bir ücret gibidir. Veya mukaddime ile maksûd arasındaki alâkadır. Çünkü iâne ve tevfik, ibâdete mukaddimedir.
اِيَّاكَ kelimesinin takdiminden doğan hasr, abdin, Cenâb‑ı Hakk’a karşı yaptığı ibâdet ve hizmetle, vesâit ve esbâba olan tezellülden kurtuluşuna işârettir. Lâkin, esbâbı tamamen ihmal ve terketmek iyi değildir. Çünkü o zaman, Cenâb‑ı Hakk’ın hikmet ve meşîetiyle kâinâtta vaz' edilen nizâma karşı bir temerrüd çıkar. Evet, dâire‑i esbâbda iken tevekkül etmek, bir nev'i tenbellik ve atâlettir.

İhdinâ ﴿(اِهْدِنَا)

﴿اِهْدِنَا :
Hidayeti taleb etmekle iâneyi istemek arasında ne münâsebet vardır?
Evet; biri suâl, diğeri cevab olduklarından birbiriyle bağlanılmıştır. Şöyle ki:
﴿نَسْتَع۪ينُ ile iâne taleb edilirken makam iktizasıyla Ne istiyorsun?” diye vârid olan mukadder suâl, ﴿اِهْدِنَا ile cevablandırılmıştır.
﴿اِهْدِنَا ile istenilen şeylerin ayrı ayrı ve müteaddid olması ﴿اِهْدِنَا mânâsının da ayrı ayrı ve müteaddid olmasını icâb eder. Sanki ﴿اِهْدِنَا dört masdardan müştâktır.
Meselâ, bir mü'min hidayeti isterse, ﴿اِهْدِنَا sebat ve devam mânâsını ifâde eder. Zengin olan isterse, ziyâde mânâsını; fakir olan isterse, i'tâ mânâsını; zaîf olan isterse, iâne ve tevfik mânâsını ifâde eder.
45
Ve kezâ, Herşeyi halk ve hidayet etmiştir.” mânâsında bulunan وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ وَهَدٰى hükmünce, zâhirî ve bâtınî duygular, âfâkî ve haricî deliller, enfüsî ve dâhilî bürhânlar, Peygamberlerin irsâliyle, kitapların inzâli gibi vâsıtalar itibariyle de hidayetin mânâsı taaddüd eder.
İhtar: En büyük hidayet, hicâbın kaldırılmasıyla hakkı hak, bâtılı bâtıl göstermektir.
اَللّٰهُمَّ اَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اِتِّبَاعَهُ وَاَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اِجْتِنَابَهُ اٰم۪ينَ

Es‑Sırâta'l-Müstekîm ﴿(اَلصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ)

﴿اَلصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ :
Sırat‑ı Müstakîm; şecâat, iffet, hikmetin mezcinden ve hülâsasından hâsıl olan adl ve adâlete işârettir. Şöyle ki:
Tağayyür, inkılâb ve felâketlere ma'rûz ve muhtaç şu insan bedeninde iskân edilen rûhun yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdâs edilmiştir.
46
Bu kuvvetlerin, Birincisi, menfaatleri celb ve cezb için kuvve‑i şeheviye-i behîmiye