Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Birinci Mebhas

Îmânın binler mehâsininden yalnız beşini Beş Nokta içinde beyân ederiz.

Birinci Nokta

İnsan; nur‑u îmân ile a'lâ‑yı illiyîne çıkar. Cennet’e lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet‑i küfür ile esfel‑i sâfilîne düşer. Cehennem’e ehil olacak bir vaziyete girer. Çünkü: Îmân insanı Sâni'‑i Zülcelâl’ine nisbet ediyor. Îmân, bir intisabdır. Öyle ise, insan, îmân ile insanda tezâhür eden San'at‑ı İlâhiye ve Nukùş‑u Esmâ-i Rabbâniye itibariyle bir kıymet alır. Küfür, o nisbeti kat'eder. O kat'tan san'at‑ı Rabbâniye gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde itibariyle olur. Madde ise; hem fâniye, hem zâile, hem muvakkat bir hayat‑ı hayvanî olduğundan kıymeti hiç hükmündedir.
Bu sırrı bir temsîl ile beyân edeceğiz. Meselâ: İnsanların san'atları içinde, nasıl ki maddenin kıymeti ile san'atın kıymeti ayrı ayrıdır. Bazen müsâvî, bazen madde daha kıymetdâr, bazen oluyor ki, beş kuruşluk demir gibi bir maddede beş liralık bir san'at bulunuyor. Belki bazen, antika olan bir san'at, bir milyon kıymeti aldığı hâlde, maddesi beş kuruşa da değmiyor. İşte öyle antika bir san'at, antikacıların çarşısına gidilse; hàrika‑pîşe ve pek eski hünerver san'atkârına nisbet ederek, o san'atkârı yâdetmekle ve o san'atla teşhîr edilse, bir milyon fiatla satılır. Eğer, kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir bahâsına alınabilir.
93
İşte insan, Cenâb‑ı Hakk’ın böyle antika bir san'atıdır. Ve en nâzik ve nâzenîn bir mu'cize‑i kudretidir ki; insanı, bütün esmâsının cilvesine mazhar ve nakışlarına medâr ve kâinâta bir misâl‑i musağğar sûretinde yaratmıştır.
Eğer nur‑u îmân, içine girse; üstündeki bütün mânidâr nakışlar o ışıkla okunur. O mü'min, şuûr ile okur. Ve, o intisabla okutur. Yani: Sâni'‑i Zülcelâl’in masnû'uyum, mahlûkuyum, rahmet ve keremine mazharım.” gibi mânâlarla insandaki san'at‑ı Rabbâniye tezâhür eder. Demek Sâni'ine intisabdan ibaret olan îmân, insandaki bütün âsâr‑ı san'atı izhâr eder. İnsanın kıymeti, o san'at‑ı Rabbâniye’ye göre olur. Ve âyine‑i Samedâniye itibariyledir. O hâlde şu ehemmiyetsiz olan insan, şu itibarla bütün mahlûkat üstünde bir muhâtab‑ı İlâhî ve Cennet’e lâyık bir misâfir‑i Rabbânî olur.
Eğer kat'‑ı intisabdan ibaret olan küfür, insanın içine girse; o vakit bütün o mânidâr nukùş‑u Esmâ-i İlâhiye karanlığa düşer, okunmaz. Zîra Sâni' unutulsa, Sâni'a müteveccih manevî cihetler de anlaşılmaz. Âdeta baş aşağı düşer. O mânidâr àlî san'atların ve manevî àlî nakışların çoğu gizlenir. Bâkî kalan ve göz ile görülen bir kısmı ise, süflî esbâba ve tabiata ve tesâdüfe verilip, nihâyet sukùt eder. Herbiri birer parlak elmas iken, birer sönük şişe olurlar. Ehemmiyeti yalnız madde‑i hayvaniyeye bakar. Maddenin gayesi ve meyvesi ise, dediğimiz gibi; kısacık bir ömürde hayvanatın en âcizi ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir hâlde, yalnız cüz'î bir hayat geçirmektir. Sonra tefessüh eder gider. İşte küfür, böyle mâhiyet‑i insaniyeyi yıkar; elmastan kömüre kalbeder.
94

İkinci Nokta

Îmân, nasıl ki bir nurdur, insanı ışıklandırıyor; üstünde yazılan bütün Mektûbat‑ı Samedâniye’yi okutturuyor. Öyle de, kâinâtı dahi ışıklandırıyor. Zaman‑ı mâzi ve müstakbeli, zulümâttan kurtarıyor. Şu sırrı, bir vâkıada ﴿اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ âyet‑i kerîmesinin bir sırrına dair gördüğüm bir temsîl ile beyân ederiz, şöyle ki:
Bir vâkıa‑i hayâliyede gördüm ki: İki yüksek dağ var, birbirine mukâbil Üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş. Köprünün altında pek derin bir dere Ben o köprünün üstünde bulunuyorum. Dünyayı da; her tarafı karanlık, kesif bir zulümât istilâ etmişti.
Ben sağ tarafıma baktım; nihâyetsiz bir zulümât içinde bir mezar‑ı ekber gördüm, yani tahayyül ettim. Sol tarafıma baktım; müdhiş zulümât dalgaları içinde azîm fırtınalar, dağdağalar, dâhiyeler hazırlandığını görüyor gibi oldum. Köprünün altına baktım; gayet derin bir uçurum görüyorum zannettim. Bu müdhiş zulümâta karşı, sönük bir cep fenerim vardı. Onu isti'mâl ettim. Yarım yamalak ışığıyla baktım. Pek müdhiş bir vaziyet bana göründü. Hattâ önümdeki köprünün başında ve etrafında öyle müdhiş ejderhalar, arslanlar, canavarlar göründü ki; Keşke bu cep fenerim olmasa idi; bu dehşetleri görmese idim.” dedim. O feneri hangi tarafa çevirdim ise, öyle dehşetler aldım. Eyvâh! Şu fener, başıma belâdır.” dedim.
Ondan kızdım; o cep fenerini yere çarptım, kırdım. Güyâ onun kırılması, dünyayı ışıklandıran büyük elektrik lambasının düğmesine dokundum gibi birden o zulümât boşandı. Her taraf o lambanın nuru ile doldu. Herşeyin hakikatini gösterdi. Baktım ki: O gördüğüm köprü; gayet muntazam yerde, ova içinde bir caddedir. Ve sağ tarafımda gördüğüm mezar‑ı ekber; baştan başa güzel, yeşil bahçelerle nurânî insanların taht‑ı riyâsetinde ibâdet ve hizmet ve sohbet ve zikir meclisleri olduğunu farkettim. Ve sol tarafımda fırtınalı, dağdağalı zannettiğim uçurumlar, şâhikalar ise; süslü, sevimli, câzibedâr olan dağların arkalarında azîm bir ziyâfetgâh, güzel bir seyrangâh, yüksek bir nüzhetgâh bulunduğunu hayâl‑meyâl gördüm. Ve o müdhiş canavarlar, ejderhalar zannettiğim mahlûklar ise; mûnis deve, öküz, koyun, keçi gibi hayvanat‑ı ehliye olduğunu gördüm. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نوُرِ الْا۪يمَانِ diyerek ﴿اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ âyet‑i kerîmesini okudum, o vâkıadan ayıldım.
95
İşte o iki dağ; mebde'‑i hayat, âhir‑i hayat yani, âlem‑i arz ve âlem‑i berzahtır. O köprü ise; hayat yoludur. O sağ taraf ise; geçmiş zamandır. Sol taraf ise; istikbâldir. O cep feneri ise; hodbîn ve bildiğine i'timâd eden ve vahy‑i semâvîyi dinlemeyen enâniyet‑i insaniyedir. O canavarlar zannolunan şeyler ise; âlemin hâdisâtı ve acîb mahlûkatıdır. İşte enâniyetine i'timâd eden, zulümât‑ı gaflete düşen, dalâlet karanlığına mübtelâ olan adam; o vâkıada, evvelki hâlime benzer ki; o cep feneri hükmünde nâkıs ve dalâlet‑âlûd ma'lûmât ile zaman‑ı mâziyi bir mezar‑ı ekber sûretinde ve adem‑âlûd bir zulümât içinde görüyor. İstikbâli, gayet fırtınalı ve tesâdüfe bağlı bir vahşetgâh gösterir. Hem herbirisi, bir Hakîm‑i Rahîm’in birer memur‑u musahharı olan hâdisât ve mevcûdâtı, muzır birer canavar hükmünde bildirir. ﴿وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِ hükmüne mazhar eder.
96
Eğer hidayet‑i İlâhiye yetişse, îmân kalbine girse, nefsin fir'avuniyeti kırılsa, Kitabullâh’ı dinlese; o vâkıada, ikinci hâlime benzeyecek. O vakit, birden kâinât bir gündüz rengini alır; nur‑u İlâhî ile dolar. Âlem ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetini okur. O vakit zaman‑ı mâzi, bir mezar‑ı ekber değil, belki herbir asrı bir nebînin veya evliyânın taht‑ı riyâsetinde, vazife‑i ubûdiyeti îfâ eden ervâh‑ı sâfiye cemâatlerinin vazife‑i hayatlarını bitirmekle, اَللّٰهُ اَكْبَرُ diyerek makàmât‑ı àliyeye uçmalarını ve müstakbel tarafına geçmelerini kalb gözü ile görür. Sol tarafına bakar ki; dağlar‑misâl bazı inkılâbât‑ı berzahiye ve uhreviye arkalarında Cennet’in bağlarındaki saâdet saraylarında kurulmuş bir ziyâfet‑i Rahmâniye’yi o nur‑u îmân ile uzaktan uzağa farkeder. Ve fırtına ve zelzele, tâun gibi hâdiseleri, birer musahhar memur bilir. Bahar fırtınası ve yağmur gibi hâdisâtı; sûreten haşîn, ma'nen çok latîf hikmetlere medâr görüyor. Hattâ mevti, hayat‑ı ebediyenin mukaddimesi ve kabri, saâdet‑i ebediyenin kapısı görüyor. Daha sâir cihetleri sen kıyâs eyle. Hakikati, temsîle tatbik et.

Üçüncü Nokta

Îmân hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakîki îmânı elde eden adam, kâinâta meydân okuyabilir. Ve îmânın kuvvetine göre hâdisâtın tazyîkatından kurtulabilir. تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ der, sefîne‑i hayatta kemâl‑i emniyetle hâdisâtın dağlarvâri dalgaları içinde seyran eder. Bütün ağırlıklarını Kadîr‑i Mutlak’ın yed‑i kudretine emânet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta istirahat eder. Sonra saâdet‑i ebediyeye girmek için Cennet’e uçabilir. Yoksa, tevekkül etmezse; dünyanın ağırlıkları, uçmasına değil, belki esfel‑i sâfilîne çeker.
Demek; îmân tevhidi, tevhid teslîmi, teslîm tevekkülü, tevekkül saâdet‑i dâreyni iktiza eder. Fakat yanlış anlama. Tevekkül, esbâbı bütün bütün reddetmek değildir. Belki esbâbı, dest‑i kudretin perdesi bilip riâyet ederek; esbâba teşebbüs ise, bir nev'i duâ‑yı fiilî telâkki ederek; müsebbebâtı, yalnız Cenâb‑ı Hak’tan istemek ve neticeleri O’ndan bilmek ve O’na minnetdâr olmaktan ibarettir.
Tevekkül eden ve etmeyenin misâlleri, şu hikâyeye benzer: Vaktiyle iki adam; hem bellerine, hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir sefîneye birer bilet alıp girdiler. Birisi; girer girmez yükünü gemiye bırakıp, üstünde oturup nezâret eder. Diğeri; hem ahmak, hem mağrûr olduğundan, yükünü yere bırakmıyor. Ona denildi:
97
Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et.”
O dedi: Yok, ben bırakmayacağım. Belki zâyi' olur. Ben kuvvetliyim. Malımı, belimde ve başımda muhâfaza edeceğim.”
Yine ona denildi: Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefîne‑i Sultaniye daha kuvvetlidir. Daha ziyâde iyi muhâfaza eder. Belki başın döner, yükün ile beraber denize düşersin. Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın, gittikçe ağırlaşan şu yüklere tâkat getiremeyecek. Kaptan dahi, eğer seni bu hâlde görse, ya dîvânedir diye seni tardedecek. Ya, Hâindir, gemimizi ittiham ediyor, bizimle istihzâ ediyor, hapis edilsin.’ diye emredecektir. Hem herkese maskara olursun. Çünkü; ehl‑i dikkat nazarında, zaafı gösteren tekebbürün ile, aczi gösteren gururun ile, riyâyı ve zilleti gösteren tasannu'un ile kendini halka mudhike yaptın. Herkes sana gülüyor.” denildikten sonra o bîçârenin aklı başına geldi. Yükünü yere koydu, üstünde oturdu. Oh, Allah senden râzı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum.” dedi.
İşte ey tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. bütün kâinâtın dilenciliğinden ve her hâdisenin karşısında titremekten ve hodfürûşluktan ve maskaralıktan ve şekàvet‑i uhreviyeden ve tazyîkat‑ı dünyeviye hapsinden kurtulasın

Dördüncü Nokta

Îmân, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyle ise, insanın vazife‑i asliyesi, îmân ve duâdır. Küfür, insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder.
Şu mes'elenin binler delillerinden yalnız hayvan ve insanın dünyaya gelmelerindeki farkları, o mes'eleye vâzıh bir delildir. Ve bir bürhân‑ı kàtı'dır. Evet, insaniyet îmân ile insaniyet olduğunu; insan ile hayvanın dünyaya gelişindeki farkları gösterir. Çünkü: Hayvan, dünyaya geldiği vakit, âdeta başka bir âlemde tekemmül etmiş gibi isti'dâdına göre mükemmel olarak gelir; yani gönderilir. Ya iki saatte, ya iki günde veya iki ayda bütün şerâit‑i hayatiyesini ve kâinâtla olan münâsebetini ve kavânîn‑i hayatını öğrenir, meleke sâhibi olur. İnsanın yirmi senede kazandığı iktidar‑ı hayatiyeyi ve meleke‑i ameliyeyi, yirmi günde serçe ve arı gibi bir hayvan tahsil eder; yani ona ilhâm olunur.
98
Demek; hayvanın vazife‑i asliyesi, taallümle tekemmül etmek değildir. Ve mârifet kesbetmekle terakkî etmek değildir. Ve aczini göstermekle medet istemek, duâ etmek değildir. Belki vazifesi; isti'dâdına göre taammüldür, amel etmektir, ubûdiyet‑i fiiliyedir.
İnsan ise, dünyaya gelişinde herşeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına câhil, hattâ yirmi senede tamamen şerâit‑i hayatı öğrenemiyor. Belki âhir‑i ömrüne kadar öğrenmeye muhtaç hem gayet âciz ve zaîf bir sûrette dünyaya gönderilip, bir‑iki senede ancak ayağa kalkabiliyor. Onbeş senede ancak zarar ve menfaati farkeder. Hayat‑ı beşeriyenin muâvenetiyle, ancak menfaatlerini celb ve zararlardan sakınabilir. Demek ki, insanın vazife‑i fıtriyesi; taallümle tekemmüldür, duâ ile ubûdiyettir. Yani: Kimin merhametiyle böyle hakîmâne idare olunuyorum? Kimin keremiyle böyle müşfikâne terbiye olunuyorum? Nasıl birisinin lütûflarıyla böyle nâzenînâne besleniyorum ve idare ediliyorum?” bilmektir. Ve binden ancak birisine eli yetişemediği hâcâtına dair Kàdiü'l‑Hâcât’a lisân‑ı acz ve fakr ile yalvarmaktır. Ve istemek ve duâ etmektir. Yani, aczin ve fakrın cenâhlarıyla, makam‑ı a'lâ-yı ubûdiyete uçmaktır.
Demek, insan bu âleme, ilim ve duâ vâsıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Mâhiyet ve isti'dâd itibariyle herşey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm‑u hakîkiyenin esâsı ve mâdeni ve nuru ve rûhu Mârifetullâh’tır. Ve onun üssü'l‑esâsı da Îmân‑ı Billâh’tır.
Hem insan, nihâyetsiz acziyle nihâyetsiz beliyyâta ma'rûz ve hadsiz a'dânın hücumuna mübtelâ ve nihâyetsiz fakrıyla beraber nihâyetsiz hâcâta giriftâr ve nihâyetsiz metâlibe muhtaç olduğundan; vazife‑i asliye-i fıtriyesi, îmândan sonra duâdır. Duâ ise, esâs‑ı ubûdiyettir.
99
Nasıl bir çocuk, eli yetişmediği bir merâmını, bir arzusunu elde etmek için; ya ağlar, ya ister. Yani; ya fiilî, ya kavlî lisân‑ı acziyle bir duâ eder. Maksûduna muvaffak olur. Öyle de: İnsan, bütün zîhayat âlemi içinde nâzik, nâzenîn, nâzdâr bir çocuk hükmündedir. Rahmânürrahîm’in dergâhında, ya za'f ve acziyle ağlamak veya fakr ve ihtiyacıyla duâ etmek gerektir. ki, makàsıdı ona musahhar olsun veya teshìrin şükrünü edâ etsin. Yoksa bir sinekten vâveylâ eden ahmak ve haylaz bir çocuk gibi: Ben kuvvetimle bu kàbil‑i teshìr olmayan ve bin derece ondan kuvvetli olan acîb şeyleri teshìr ediyorum. Ve fikir ve tedbirimle kendime itâat ettiriyorum.” deyip küfran‑ı ni'mete sapmak, insaniyetin fıtrat‑ı asliyesine zıt olduğu gibi, şiddetli bir azâba kendini müstehak eder.

Beşinci Nokta

Îmân, duâyı bir vesile‑i kat'iyye olarak iktiza ettiği ve fıtrat‑ı insaniye, onu şiddetle istediği gibi; Cenâb‑ı Hak dahi Duânız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?” meâlinde: ﴿قُلْ مَا يَعْبَؤُ۬ا بِكُمْ رَبّ۪ي لَوْلَا دُعَٓاؤُ۬كُمْ fermân ediyor.
Hem ﴿اُدْعُون۪ٓي اَسْتَجِبْ لَكُمْ emrediyor.
Eğer desen: Birçok defa duâ ediyoruz, kabûl olmuyor. Hâlbuki; âyet umumîdir; Her duâya cevab var.” ifâde ediyor.
Elcevab: Cevab vermek ayrıdır, kabûl etmek ayrıdır. Her duâ için cevab vermek var; fakat kabûl etmek, hem aynı matlûbu vermek Cenâb‑ı Hakk’ın hikmetine tâbidir.
Meselâ; hasta bir çocuk çağırır: hekim! Bana bak.”
Hekim: Lebbeyk der. Ne istersin?” cevab verir.
Çocuk: Şu ilâcı ver bana.” der.
100
Hekim ise, ya aynen istediğini verir, yâhut onun maslahatına binâen ondan daha iyisini verir, yâhut hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç vermez.
İşte Cenâb‑ı Hak; Hakîm‑i Mutlak, hâzır, nâzır olduğu için abdin duâsına cevab verir. Vahşet ve kimsesizlik dehşetini, huzuruyla ve cevabıyla ünsiyete çevirir. Fakat, insanın hevâ‑perestâne ve heveskârâne tahakkümüyle değil, belki Hikmet‑i Rabbâniye’nin iktizasıyla; ya matlûbunu veya daha evlâsını verir, veya hiç vermez.
Hem, duâ bir ubûdiyettir. Ubûdiyet ise; semerâtı uhreviyedir. Dünyevî maksadlar ise; o nev'i duâ ve ibâdetin vakitleridir. O maksadlar, gayeleri değil.
Meselâ: Yağmur namazı ve duâsı bir ibâdettir. Yağmursuzluk, o ibâdetin vaktidir. Yoksa o ibâdet ve o duâ, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o niyet ile olsa; o duâ, o ibâdet, hàlis olmadığından kabûle lâyık olmaz.
Nasıl ki güneşin gurûbu, akşam namazının vaktidir. Hem güneşin ve ayın tutulmaları, küsûf ve husuf namazları denilen iki ibâdet‑i mahsûsanın vakitleridir. Yani: Gece ve gündüzün nurânî âyetlerinin nikâblanmasıyla bir azamet‑i İlâhiye’yi ilâna medâr olduğundan, Cenâb‑ı Hak, ibâdını o vakitte bir nev'i ibâdete dâvet eder. Yoksa o namaz açılması ve ne kadar devam etmesi, müneccim hesabıyla muayyen olan Ay ve Güneş’in husuf ve küsûflarının inkişafları için değildir.
Aynı onun gibi; yağmursuzluk dahi, yağmur namazının vaktidir. Ve beliyelerin istilâsı ve muzır şeylerin tasallutu, bazı duâların evkàt‑ı mahsûsalarıdır ki; insan o vakitlerde aczini anlar, duâ ile, niyâz ile Kadîr‑i Mutlak’ın dergâhına ilticâ eder. Eğer duâ çok edildiği hâlde, beliyeler def' olunmazsa, denilmeyecek ki: Duâ kabûl olmadı.” Belki denilecek ki: Duânın vakti kazâ olmadı.” Eğer Cenâb‑ı Hak, fazl ve keremiyle belâyı ref'etse nurun alâ nur o vakit duâ vakti biter, kazâ olur.
101
Demek duâ, bir sırr‑ı ubûdiyettir. Ubûdiyet ise, hàlisen livechillâh olmalı. Yalnız aczini izhâr edip, duâ ile O’na ilticâ etmeli. Rubûbiyet’ine karışmamalı. Tedbiri O’na bırakmalı. Hikmetine i'timâd etmeli. Rahmetini ittiham etmemeli.
Evet hakikat‑i hâlde âyât‑ı beyyinâtın beyânıyla sâbit olan: Bütün mevcûdât, herbirisi birer mahsûs tesbih ve birer hususî ibâdet, birer hàs secde ettikleri gibi; bütün kâinâttan Dergâh‑ı İlâhiye’ye giden, bir duâdır.
Ya isti'dâd lisânıyladır; bütün nebâtâtın duâları gibi ki; herbiri lisân‑ı isti'dâdıyla Feyyâz‑ı Mutlak’tan bir sûret taleb ediyorlar. Ve esmâsına bir mazhariyet‑i münkeşife istiyorlar.
Veya ihtiyac‑ı fıtrî lisânıyladır; bütün zîhayatın iktidarları dâhilinde olmayan hâcât‑ı zarûriyeleri için duâlarıdır ki; herbirisi o ihtiyac‑ı fıtrî lisânıyla, Cevvâd‑ı Mutlak’tan idâme‑i hayatları için bir nev'i rızık hükmünde bazı metâlibi istiyorlar.
Veya lisân‑ı ıztırarıyla bir duâdır ki; muztar kalan herbir zîrûh, kat'î bir ilticâ ile duâ eder, bir hâmî‑i mechûlüne ilticâ eder. Belki Rabb‑i Rahîm’ine teveccüh eder.
Bu üç nev'i duâ bir mâni olmazsa dâima makbûldür.
Dördüncü nev'i ki; en meşhûrudur bizim duâmızdır. Bu da iki kısımdır: Biri, fiilî ve hâlî; diğeri, kalbî ve kàlîdir.
Meselâ: Esbâba teşebbüs, bir duâ‑yı fiilîdir. Esbâbın ictimâ'ı; müsebbebi icâd etmek için değil, belki lisân‑ı hâl ile müsebbebi Cenâb‑ı Hak’tan istemek için bir vaziyet‑i marziye almaktır. Hattâ çift sürmek, hazine‑i rahmet kapısını çalmaktır. Bu nev'i duâ‑yı fiilî; Cevvâd‑ı Mutlak’ın isim ve ünvânına müteveccih olduğundan, kabûle mazhariyeti ekseriyet‑i mutlakadır.
102
İkinci kısım: Lisân ile, kalb ile duâ etmektir. Eli yetişmediği bir kısım metâlibi istemektir. Bunun en mühim ciheti, en güzel gayesi, en tatlı meyvesi şudur ki: Duâ eden adam anlar ki; birisi var, onun hâtırât‑ı kalbini işitir. Herşeye eli yetişir. Herbir arzusunu yerine getirebilir. Aczine merhamet eder, fakrına medet eder.
İşte ey âciz insan ve ey fakir beşer! Duâ gibi hazine‑i rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medârı olan bir vesileyi elden bırakma. Ona yapış, a'lâ‑yı illiyîn-i insaniyete çık. Bir sultan gibi bütün kâinâtın duâlarını, kendi duân içine al. Bir abd‑i küllî ve bir vekil‑i umumî gibi ﴿اِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ de, kâinâtın güzel bir takvîmi ol.
103

İkinci Mebhas

İnsanın Saâdet ve Şekàvetine Medâr Beş Nükte’den İbarettir
İnsan ahsen‑i takvîmde yaratıldığı ve ona gayet câmi' bir isti'dâd verildiği için; esfel‑i sâfilînden a'lâ‑yı illiyîne, ferşten arşa, zerreden şemse kadar dizilmiş olan makàmâta, merâtibe, derecâta, derekâta girebilir ve düşebilir bir meydân‑ı imtihana atılmış; nihâyetsiz sukùt ve suûda giden iki yol onun önünde açılmış bir mu'cize‑i kudret ve netice‑i hilkat ve acûbe‑i san'at olarak, şu dünyaya gönderilmiştir. İşte insanın şu dehşetli terakkî ve tedennîsinin sırrını Beş Nüktede beyân edeceğiz.

Birinci Nükte:

İnsan, kâinâtın ekser envâ'ına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyacâtı, âlemin her tarafına dağılmış; arzuları, ebede kadar uzanmış. Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî Cennet’i de arzu eder. Bir dostunu görmeğe müştâk olduğu gibi, Cemîl‑i Zülcelâl’i de görmeğe müştâktır. Başka bir menzilde duran bir sevdiğini ziyaret etmek için, o menzilin kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi; Berzaha göçmüş yüzde doksandokuz ahbabını ziyaret etmek ve firâk‑ı ebedîden kurtulmak için, koca dünyanın kapısını kapayacak ve bir mahşer‑i acâib olan Âhiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp Âhiret’i yerine kuracak ve koyacak bir Kadîr‑i Mutlak’ın dergâhına ilticâya muhtaçtır.
104
İşte şu vaziyette bir insana hakîki Ma'bûd olacak; yalnız herşeyin dizgini elinde, herşeyin hazinesi yanında, herşeyin yanında nâzır, her mekânda hazır, mekândan münezzeh, aczden müberrâ, kusurdan mukaddes, nakstan muallâ bir Kadîr‑i Zülcelâl, bir Rahîm‑i Zülcemâl, bir Hakîm‑i Zülkemâl olabilir. Çünkü: Nihâyetsiz hâcât‑ı insaniyeyi îfâ edecek, ancak nihâyetsiz bir kudret ve muhît bir ilim sâhibi olabilir. Öyle ise, ma'bûdiyete lâyık yalnız O’dur.
İşte ey insan! Eğer yalnız O’na abd olsan, bütün mahlûkat üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer ubûdiyetten istinkâf etsen, âciz mahlûkata zelîl bir abd olursun. Eğer enâniyetine ve iktidarına güvenip, tevekkül ve duâyı bırakıp, tekebbür ve da'vâya sapsan; o vakit iyilik ve icâd cihetinde arı ve karıncadan daha aşağı, örümcek ve sinekten daha zaîf düşersin. Şer ve tahrib cihetinde; dağdan daha ağır, tâundan daha muzır olursun.
Evet ey insan! Sende iki cihet var. Birisi: İcâd ve vücûd ve hayır ve müsbet ve fiil cihetidir. Diğeri: Tahrib, adem, şer, nefy, infiâl cihetidir. Birinci cihet itibariyle; arıdan, serçeden aşağı; sinekten, örümcekten daha zaîfsin. İkinci cihet itibariyle; dağ, yer, göklerden geçersin. Onların çekindiği ve izhâr‑ı acz ettikleri bir yükü kaldırırsın. Onlardan daha geniş, daha büyük bir dâire alırsın. Çünkü: Sen iyilik ve icâd ettiğin vakit, yalnız vüs'atin nisbetinde, elin ulaşacak derecede, kuvvetin yetişecek mertebede iyilik ve icâd edebilirsin. Eğer fenâlık ve tahrib etsen, o vakit fenâlığın tecâvüz ve tahribin intişar eder.
Meselâ: Küfür; bir fenâlıktır, bir tahribdir, bir adem‑i tasdiktir. Fakat o tek seyyie, bütün kâinâtın tahkîrini ve bütün Esmâ‑i İlâhiye’nin tezyifini, bütün insaniyetin terzilini tazammun eder. Çünkü: Şu mevcûdâtın àlî bir makamı, ehemmiyetli bir vazifesi vardır. Zîra onlar, mektûbat‑ı Rabbâniye ve merâyâ‑yı Sübhâniye ve memurîn‑i İlâhiye’dirler. Küfür ise, onları âyinedârlık ve vazifedârlık ve mânidârlık makamından düşürüp, abesiyet ve tesâdüfün oyuncağı derekesine ve zevâl ve firâkın tahribiyle çabuk bozulup değişen mevâdd‑ı fâniyeye ve ehemmiyetsizlik, kıymetsizlik, hiçlik mertebesine indirdiği gibi, bütün kâinâtta ve mevcûdâtın âyinelerinde nakışları ve cilveleri ve cemâlleri görünen Esmâ‑i İlâhiye’yi inkâr ile tezyif eder ve insanlık denilen bütün Esmâ‑i Kudsiye-i İlâhiye’nin cilvelerini güzelce ilân eden bir kaside‑i manzûme-i hikmet ve bir şecere‑i bâkiyenin cihâzâtını câmi' çekirdek‑misâl bir mu'cize‑i kudret-i bâhire ve emânet‑i kübrâyı uhdesine almakla; yer, gök, dağa tefevvuk eden ve melâikeye karşı rüchâniyet kazanan bir sâhib‑i mertebe-i hilâfet-i arziyeyi; en zelîl bir hayvan‑ı fânî-i zâilden daha zelîl, daha zaîf, daha âciz, daha fakir bir derekeye atar. Ve mânâsız, karmakarışık, çabuk bozulur bir âdi levha derekesine indirir.
105
Elhâsıl: Nefs‑i emmâre, tahrib ve şer cihetinde nihâyetsiz cinayet işleyebilir; fakat icâd ve hayırda iktidarı pek azdır ve cüz'îdir. Evet bir hâneyi bir günde harâb eder, yüz günde yapamaz. Lâkin, eğer enâniyeti bıraksa, hayrı ve vücûdu tevfik‑i İlâhiye’den istese, şer ve tahribden ve nefse i'timâddan vazgeçse, istiğfar ederek tam abd olsa, o vakit ﴿يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ sırrına mazhar olur. Ondaki nihâyetsiz kàbiliyet‑i şer, nihâyetsiz kàbiliyet‑i hayra inkılâb eder. Ahsen‑i takvîm kıymetini alır, a'lâ‑yı illiyîne çıkar.
İşte ey gâfil insan! Bak Cenâb‑ı Hakk’ın fazlına ve keremine: Seyyieyi bir iken bin yazmak, haseneyi bir yazmak veya hiç yazmamak adâlet olduğu hâlde; bir seyyieyi bir yazar, bir haseneyi on, bazen yetmiş, bazen yediyüz, bazen yedibin yazar. Hem şu nükteden anla ki: O müdhiş Cehennem’e girmek, ceza‑yı ameldir, ayn‑ı adldir. Fakat, Cennet’e girmek, mahz‑ı fazıldır.
106

İkinci Nükte

İnsanda iki vecih var.
Birisi: Enâniyet cihetinde şu hayat‑ı dünyeviyeye nâzırdır.
Diğeri: Ubûdiyet cihetinde hayat‑ı ebediyeye bakar.
Evvelki vecih itibariyle öyle bir bîçâre mahlûktur ki; sermâyesi, yalnız ihtiyardan bir şa're (saç) gibi cüz'î bir cüz'‑i ihtiyarî ve iktidardan zaîf bir kesb ve hayattan çabuk söner bir şu'le ve ömürden çabuk geçer bir müddetçik ve mevcûdiyetten çabuk çürür küçük bir cisimdir. O hâliyle beraber kâinâtın tabakàtında serilmiş hadsiz envâ'ın, hesabsız efrâdından nâzik, zaîf bir ferd olarak bulunuyor.
İkinci vecih itibariyle ve bilhassa ubûdiyete müteveccih acz ve fakr cihetinde pek büyük bir vüs'ati var, pek büyük bir ehemmiyeti bulunuyor. Çünkü: Fâtır‑ı Hakîm, insanın mâhiyet‑i maneviyesinde nihâyetsiz azîm bir acz ve hadsiz cesîm bir fakr dercetmiştir. ki, kudreti nihâyetsiz bir Kadîr‑i Rahîm ve gınâsı nihâyetsiz bir Ganiyy‑i Kerîm bir Zât’ın hadsiz tecelliyâtına câmi' geniş bir âyine olsun.
Evet, insan bir çekirdeğe benzer. Nasıl ki, o çekirdeğe kudretten manevî ve ehemmiyetli cihâzât ve kaderden ince ve kıymetli program verilmiş. ki, toprak altında çalışıp, o dar âlemden çıkıp, geniş olan hava âlemine girip, Hàlık’ından isti'dâd lisânıyla bir ağaç olmasını isteyip, kendine lâyık bir kemâl bulsun. Eğer o çekirdek, sû‑i mizâcından dolayı ona verilen cihâzât‑ı maneviyeyi, toprak altında bazı mevâdd‑ı muzırrayı celbine sarfetse; o dar yerde kısa bir zamanda fâidesiz tefessüh edip çürüyecektir. Eğer o çekirdek, o manevî cihâzâtını ﴿فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰى ’nın emr‑i tekvînîsini imtisal edip hüsn‑ü isti'mâl etse; o dar âlemden çıkacak, meyvedâr koca bir ağaç olmakla küçücük cüz'î hakikati ve rûh‑u manevîsi, büyük bir hakikat‑i külliye sûretini alacaktır.
107
İşte aynen onun gibi; insanın mâhiyetine, kudretten ehemmiyetli cihâzât ve kaderden kıymetli programlar tevdî' edilmiş. Eğer insan, şu dar âlem‑i arzîde, hayat‑ı dünyeviye toprağı altında, o cihâzât‑ı maneviyesini nefsin hevesâtına sarfetse; bozulan çekirdek gibi, bir cüz'î telezzüz için kısa bir ömürde, dar bir yerde ve sıkıntılı bir hâlde çürüyüp tefessüh ederek, mes'ûliyet‑i maneviyeyi bedbaht rûhuna yüklenecek, şu dünyadan göçüp gidecektir.
Eğer o isti'dâd çekirdeğini İslâmiyet suyu ile, îmânın ziyâsıyla, ubûdiyet toprağı altında terbiye ederek, evâmir‑i Kur'âniye’yi imtisal edip, cihâzât‑ı maneviyesini hakîki gayelerine tevcîh etse; elbette âlem‑i misâl ve Berzahta dal ve budak verecek ve âlem‑i Âhiret ve Cennet’te hadsiz kemâlât ve ni'metlere medâr olacak bir şecere‑i bâkiyenin ve bir hakikat‑i dâimenin cihâzâtına câmi' kıymetdâr bir çekirdek ve revnâkdâr bir makine ve bu şecere‑i kâinâtın mübârek ve münevver bir meyvesi olacaktır.
Evet hakîki terakkî ise; insana verilen kalb, sır, rûh, akıl, hattâ hayâl ve sâir kuvvelerin, hayat‑ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, herbiri kendine lâyık hususî bir vazife‑i ubûdiyet ile meşgul olmaktadır. Yoksa ehl‑i dalâletin terakkî zannettikleri, hayat‑ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflîsini tatmak için bütün letâifini ve kalb ve aklını nefs‑i emmâreye musahhar edip yardımcı verse; o, terakkî değil, sukùttur.
Şu Hakikati Bir Vâkıa‑i Hayâliyede, Şöyle Bir Temsîlde Gördüm Ki: Ben büyük bir şehre giriyorum. Baktım ki, o şehirde büyük saraylar var. Bazı sarayların kapısına bakıyorum, gayet şenlik parlak bir tiyatro gibi nazar‑ı dikkati celbeder, herkesi eğlendirir bir câzibedârlık vardı. Dikkat ettim ki; o sarayın efendisi kapıya gelmiş, it ile oynuyor ve oynamasına yardım ediyor. Hanımlar, yabânî gençlerle tatlı sohbetler ediyorlar. Yetişmiş kızlar dahi, çocukların oynamasını tanzim ediyorlar. Kapıcı da onlara kumandanlık eder gibi bir aktör tavrını almış. O vakit anladım ki: O koca sarayın içerisi bomboş. Hep nâzik vazifeler muattal kalmış. Ahlâkları sukùt etmiş ki, kapıda bu sûreti almışlardır.
108
Sonra geçtim, bir büyük saraya daha rastgeldim. Gördüm ki: Kapıda uzanmış vefâdâr bir it ve kaba, sert, sâkin bir kapıcı ve sönük bir vaziyet vardı. Merak ettim. Ne için o öyle, bu böyle? İçeriye girdim. Baktım ki; içerisi çok şenlik. Dâire dâire üstünde, ayrı ayrı nâzik vazifeler ile saray ehli meşguldürler. Birinci dâiredeki adamlar; sarayın idaresini, tedbirini görüyorlar. Üstündeki dâirede kızlar, çocuklar ders okuyorlar. Daha üstünde hanımlar, gayet latîf san'atlar, güzel nakışlarla iştigâl ediyorlar. En yukarıda efendi, pâdişahla muhâbere edip, halkın istirahatini te'min için ve kendi kemâlâtı ve terakkiyâtı için kendine hàs ve ulvî vazifeler ile iştigâl ediyor gördüm. Ben onlara görünmediğim için, yasak demediler, gezebildim.
Sonra çıktım, baktım. O şehrin her tarafında bu iki kısım saraylar var. Sordum.
Dediler: O kapısı şenlik ve içi boş saraylar, kâfirlerin ileri gelenlerinindir. Ve ehl‑i dalâletindir. Diğerleri, nâmuslu Müslüman büyüklerinindir.”
Sonra bir köşede bir saraya rast geldim. Üstünde Said ismini gördüm. Merak ettim. Daha dikkat ettim, sûretimi üstünde gördüm gibi bana geldi. Kemâl‑i taaccübümden bağırarak, aklım başıma geldi, ayıldım.
İşte, o vâkıa‑i hayâliyeyi sana tâbir edeceğim. Allah hayır etsin.
İşte o şehir ise, hayat‑ı ictimâiye-i beşeriye ve medine‑i medeniyet-i insaniyedir. O saraylar, herbirisi, birer insandır. O saray ehli ise, insandaki göz, kulak, kalb, sır, rûh, akıl gibi letâif ve nefis ve hevâ ve kuvve‑i şeheviye ve kuvve‑i gadabiye gibi şeylerdir. Herbir insanda herbir latîfenin ayrı ayrı vazife‑i ubûdiyetleri var. Ayrı ayrı lezzetleri, elemleri var. Nefis ve hevâ, kuvve‑i şeheviye ve gadabiye, bir kapıcı ve it hükmündedirler. İşte o yüksek letâifi, nefis ve hevâya musahhar etmek ve vazife‑i asliyelerini unutturmak, elbette sukùttur, terakkî değildir.
Sâir cihetleri sen tâbir edebilirsin.
109

Üçüncü Nükte

İnsan, fiil ve amel cihetinde ve sa'y‑i maddî itibariyle zaîf bir hayvandır, âciz bir mahlûktur. Onun, o cihetteki dâire‑i tasarrufâtı ve mâlikiyeti o kadar dardır ki, elini uzatsa ona yetişebilir. Hattâ, insanın eline dizginini veren hayvanat‑ı ehliye, insanın za'f ve acz ve tenbelliğinden birer hisse almışlardır ki; yabânî emsâllerine kıyâs edildikleri vakit, azîm fark görünür. (Ehlî keçi ve öküz, yabânî keçi ve öküz gibi.)
Fakat o insan, infiâl ve kabûl ve duâ ve suâl cihetinde; şu dünya hanında azîz bir yolcudur. Ve öyle bir Kerîm’e misâfir olmuş ki; nihâyetsiz rahmet hazinelerini ona açmış. Ve hadsiz bedî' masnûâtını ve hizmetkârlarını ona musahhar etmiş. Ve o misâfirin tenezzühüne ve temâşâsına ve istifadesine öyle büyük bir dâire açıp müheyyâ etmiştir ki; o dâirenin nısf‑ı kutru, yani merkezden muhît hattına kadar, gözün kestiği mikdar; belki hayâlin gittiği yere kadar geniştir ve uzundur.
İşte eğer insan, enâniyetine istinâd edip, hayat‑ı dünyeviyeyi gaye‑i hayâl ederek derd‑i maîşet içinde, muvakkat bazı lezzetler için çalışsa, gayet dar bir dâire içinde boğulur gider. Ona verilen bütün cihâzât ve âlât ve letâif, ondan şikâyet ederek Haşir’de onun aleyhinde şehâdet edeceklerdir ve da'vâcı olacaklardır. Eğer kendini misâfir bilse, misâfir olduğu Zât‑ı Kerîm’in izni dâiresinde sermâye‑i ömrünü sarf etse, öyle geniş bir dâire içinde uzun bir hayat‑ı ebediye için güzel çalışır ve teneffüs edip istirahat eder. Sonra, a'lâ‑yı illiyîne kadar gidebilir. Hem de bu insana verilen bütün cihâzât ve âlât, ondan memnun olarak Âhiret’te lehinde şehâdet ederler.
Evet, insana verilen bütün cihâzât‑ı acîbe, bu ehemmiyetsiz hayat‑ı dünyeviye için değil; belki, pek ehemmiyetli bir hayat‑ı bâkiye için verilmişler. Çünkü; insanı hayvana nisbet etsek görüyoruz ki: İnsan, cihâzât ve âlât itibariyle çok zengindir. Yüz derece hayvandan daha ziyâdedir. Hayat‑ı dünyeviye lezzetinde ve hayvanî yaşayışında yüz derece aşağı düşer. Çünkü: Her gördüğü lezzetinde, binler elem izi vardır. Geçmiş zamanın elemleri ve gelecek zamanın korkuları ve herbir lezzetin dahi elem‑i zevâli, onun zevklerini bozuyor. Ve lezzetinde bir iz bırakıyor. Fakat hayvan öyle değil. Elemsiz bir lezzet alır, kedersiz bir zevk eder. Ne geçmiş zamanın elemleri onu incitir, ne gelecek zamanın korkuları onu ürkütür. Rahatla yaşar, yatar, Hàlık’ına şükreder.
110
Demek ahsen‑i takvîm sûretinde yaratılan insan, hayat‑ı dünyeviyeye hasr‑ı fikir etse; yüz derece sermâyece hayvandan yüksek olduğu hâlde, yüz derece serçe kuşu gibi bir hayvandan aşağı düşer. Başka bir yerde bir temsîl ile bu hakikati beyân etmiştim. Münâsebet geldi, yine o temsîli tekrar ediyorum. Şöyle ki:
Bir adam, bir hizmetkârına on altın verip, Mahsûs bir kumaştan bir kat elbise yaptır.” emreder. İkincisine bin altın verir, bir pusula içinde bazı şeyler yazılı o hizmetkârın cebine koyar, bir pazara gönderir.
Evvelki hizmetkâr on altın ile a'lâ kumaştan mükemmel bir elbise alır. İkinci hizmetkâr, dîvânelik edip evvelki hizmetkâra bakıp, cebine konulan hesab pusulasını okumayarak, bir dükkâncıya bin altın vererek bir kat elbise istedi. İnsafsız dükkâncı da, kumaşın en çürüğünden bir kat elbise verdi. O bedbaht hizmetkâr, seyyidinin huzuruna geldi. Ve şiddetli bir te'dib gördü. Ve dehşetli bir azâb çekti.
İşte ednâ bir şuûru olan anlar ki; ikinci hizmetkâra verilen bin altın, bir kat elbise almak için değildir. Belki, mühim bir ticâret içindir.
Aynen onun gibi: İnsandaki cihâzât‑ı maneviye ve letâif‑i insaniye ki, herbirisi hayvana nisbeten yüz derece inbisat etmiş. Meselâ: Güzelliğin bütün merâtibini farkeden insan gözü ve taamların bütün çeşit çeşit ezvâk‑ı mahsûsalarını temyiz eden insanın zâika‑i lisâniyesi ve hakàikın bütün inceliklerine nüfûz eden insanın aklı ve kemâlâtın bütün envâ'ına müştâk insanın kalbi gibi sâir cihâzları, âletleri nerede!? Hayvanın pek basit yalnız bir‑iki mertebe inkişaf etmiş âletleri nerede!?‥ Yalnız şu kadar fark var ki; hayvan, kendine hàs bir amelde münhasıran o hayvanda bir cihâz‑ı mahsûs ziyâde inkişaf eder. Fakat o inkişaf, hususîdir.
111
İnsanın cihâzât cihetiyle zenginliği şu sırdandır ki; akıl ve fikir sebebiyle insanın hâsseleri, duyguları fazla inkişaf ve inbisat peydâ etmiştir. Ve ihtiyacâtın kesreti sebebiyle, çok çeşit çeşit hissiyat peydâ olmuştur. Ve hassâsiyeti çok tenevvü' etmiş. Ve fıtratın câmiiyeti sebebiyle, pek çok makàsıda müteveccih arzulara medâr olmuş. Ve pek çok vazife‑i fıtriyesi bulunduğu sebebiyle, âlât ve cihâzâtı ziyâde inbisat peydâ etmiştir. Ve ibâdâtın bütün envâ'ına müstaid bir fıtratta yaratıldığı için, bütün kemâlâtın tohumlarına câmi' bir isti'dâd verilmiştir.
İşte şu derece cihâzâtça zenginlik ve sermâyece kesret, elbette ehemmiyetsiz, muvakkat şu hayat‑ı dünyeviyenin tahsili için verilmemiştir. Belki şöyle bir insanın vazife‑i asliyesi; nihâyetsiz makàsıda müteveccih vezâifini görüp, acz ve fakr ve kusurunu ubûdiyet sûretinde ilân etmek ve küllî nazarıyla mevcûdâtın tesbihâtını müşâhede ederek şehâdet etmek ve ni'metler içinde imdâdât‑ı Rahmâniye’yi görüp şükretmek ve masnûâtta kudret‑i Rabbâniye’nin mu'cizâtını temâşâ ederek, nazar‑ı ibretle tefekkür etmektir.
Ey dünya‑perest ve hayat‑ı dünyeviyeye âşık ve sırr‑ı ahsen-i takvîmden gâfil insan! Şu hayat‑ı dünyeviyenin hakikatini bir vâkıa‑i hayâliyede Eski Said görmüş. O’nu Yeni Said’e döndürmüş olan şu vâkıa‑i temsîliyeyi dinle:
Gördüm ki; ben bir yolcuyum. Uzun bir yola gidiyorum. Yani gönderiliyorum. Seyyidim olan zât, bana tahsîs ettiği altmış altından, tedrîcen birer mikdar para veriyordu. Ben de sarfedip pek eğlenceli bir hana geldim. O handa bir gece içinde on altını kumara‑mumara, eğlencelere ve şöhret‑perestlik yoluna sarfettim. Sabahleyin elimde hiçbir para kalmadı. Bir ticâret edemedim. Gideceğim yer için bir mal alamadım. Yalnız o paradan bana kalan elemler, günahlar ve eğlencelerden gelen yaralar, bereler, kederler benim elimde kalmıştı.
Birden ben o hazîn hâlette iken, orada bir adam peydâ oldu. Bana dedi:
Bütün bütün sermâyeni zâyi' ettin. Tokada da müstehak oldun. Gideceğin yere de müflis olarak elin boş gideceksin. Fakat aklın varsa, tevbe kapısı açıktır. Bundan sonra sana verilecek bâkî kalan onbeş altından, her eline geçtikçe yarısını ihtiyaten muhâfaza et. Yani gideceğin yerde sana lâzım olacak bazı şeyleri al.”
112
Baktım nefsim râzı olmuyor. Üçte birisini dedi. Ona da nefsim itâat etmedi. Sonra dörtte birisini dedi. Baktım nefsim mübtelâ olduğu âdetini terkedemiyor. O adam hiddetle yüzünü çevirdi, gitti.
Birden o hâl değişti. Baktım ki; ben, tünel içinde sukùt eder gibi bir sür'atle giden bir şimendifer içindeyim. Telâş ettim. Fakat ne çare ki, hiçbir tarafa kaçılmaz. Garâibden olarak o şimendiferin iki tarafında pek câzibedâr çiçekler, lezîz meyveler görünüyordu. Ben de akılsız acemîler gibi, onlara bakıp elimi uzattım. O çiçekleri koparmak, o meyveleri almak için çalıştım. Fakat o çiçekler ve meyveler, dikenli‑mikenli, mülâkatında elime batıyor, kanatıyor, şimendiferin gitmesiyle müfârakatından elimi parçalıyorlar. Bana pek pahalı düşüyorlardı.
Birden şimendiferdeki bir hademe dedi: Beş kuruş ver, sana o çiçek ve meyvelerden istediğin kadar vereceğim. Beş kuruş yerine elin parçalanmasıyla yüz kuruş zarar ediyorsun. Hem de ceza var, izinsiz koparamazsın.”
Birden sıkıntıdan ne vakit tünel bitecek diye başımı çıkarıp ileriye baktım. Gördüm ki, tünel kapısı yerine çok delikler görünüyor. O uzun şimendiferden o deliklere adamlar atılıyorlar. Bana mukâbil bir delik gördüm. İki tarafında iki mezar taşı dikilmiş. Merak ile dikkat ettim. O mezar taşında büyük harflerle SAİD ismi yazılmış gördüm. Teessüf ve hayretimden Eyvâh!” dedim. Birden o han kapısında bana nasihat eden zâtın sesini işittim. Dedi: Aklın başına geldi mi?”
Dedim: Evet geldi. Fakat kuvvet kalmadı; çare yok…”
Dedi: Tevbe et, tevekkül et.”
Dedim: Ettim!”
Ayıldım. Eski Said kaybolmuş. Yeni Said olarak kendimi gördüm.
İşte o vâkıa‑i hayâliyeyi Allah hayretsin bir‑iki kısmını ben tâbir edeceğim. Sâir cihetleri sen kendin tâbir et.
O yolculuk ise; âlem‑i ervâhtan, rahm‑ı mâderden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprüden geçen, ebedü'l‑âbâd tarafına bir yolculuktur. O altmış altın ise; altmış sene ömürdür ki, bu vâkıayı gördüğüm vakit kendimi kırk beş yaşında tahmin ediyordum. Senedim yok, fakat bâkî kalan on beşinden yarısını Âhiret’e sarfetmek için Kur'ân‑ı Hakîm’in hàlis bir tilmizi beni irşad etti.
113
O han ise; benim için İstanbul imiş. O şimendifer ise; zamandır. Herbir yıl bir vagondur. O tünel ise; hayat‑ı dünyeviyedir. O dikenli çiçekler ve meyveler ise; lezâiz‑i nâmeşrûadır ve lehviyât‑ı muharremedir ki; mülâkat esnâsında tasavvur‑u zevâldeki elem, kalbi kanatıyor. Müfârakatında parçalıyor. Cezayı dahi çektiriyor.
Şimendifer hademesi demişti: Beş kuruş ver. Onlardan istediğin kadar vereceğim.” Onun tâbiri şudur ki: İnsanın helâl sa'yiyle meşrû dâirede gördüğü zevkler, lezzetler, keyfine kâfîdir. Harama girmeye ihtiyaç bırakmaz.
Sâir kısımları sen tâbir edebilirsin.

Dördüncü Nükte

İnsan şu kâinât içinde pek nâzik ve nâzenîn bir çocuğa benzer. Za'fında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünkü; o za'fın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcûdât ona musahhar olmuş. Eğer insan za'fını anlayıp, kàlen, hâlen, tavren duâ etse ve aczini bilip istimdâd eylese; o teshìrin şükrünü edâ ile beraber, matlûbuna öyle muvaffak olur ve maksadları ona öyle musahhar olur ki, iktidar‑ı zâtîsiyle onun öşr‑i mi'şârına muvaffak olamaz. Yalnız bazı vakit lisân‑ı hâl duâsıyla hâsıl olan bir matlûbunu, yanlış olarak kendi iktidarına hamleder.
Meselâ: Tavuğun yavrusunun za'fındaki kuvvet, tavuğu arslana saldırtır. Yeni dünyaya gelen arslanın yavrusu, o canavar ve arslanı kendine musahhar edip onu bırakıp kendi tok oluyor. İşte cây‑i dikkat, zaaftaki bir kuvvet ve şâyân‑ı temâşâ bir cilve‑i rahmet
Nasıl ki nâzdâr bir çocuk ağlamasıyla, ya istemesiyle, ya hazîn hâliyle matlûblarına öyle muvaffak olur ve öyle kavîler ona musahhar olurlar ki; o matlûblardan binden birisine bin defa kuvvetçiğiyle yetişemez. Demek za'f ve acz, onun hakkında şefkat ve himâyeti tahrîk ettikleri için, küçücük parmağıyla kahramanları kendine musahhar eder. Şimdi böyle bir çocuk, o şefkati inkâr etmek ve o himâyeti ittiham etmek sûretiyle, ahmakàne bir gurur ile; Ben kuvvetimle bunları teshìr ediyorum.” dese, elbette bir tokat yiyecektir.
114
İşte insan dahi Hàlık’ının rahmetini inkâr ve hikmetini ittiham edecek bir tarzda küfran‑ı ni'met sûretinde Karun gibi ﴿اِنَّمَٓا اُو۫ت۪يتُهُ عَلٰى عِلْمٍ yani; Ben kendi ilmimle, kendi iktidarımla kazandım.” dese, elbette sille‑i azâba kendini müstehak eder.
Demek şu meşhûd saltanat‑ı insaniyet ve terakkiyât‑ı beşeriye ve kemâlât‑ı medeniyet; celb ile değil, galebe ile değil, cidâl ile değil; belki ona onun za'fı için teshìr edilmiş, onun aczi için ona muâvenet edilmiş, onun fakrı için ona ihsân edilmiş, onun cehli için ona ilhâm edilmiş, onun ihtiyacı için ona ikram edilmiş. Ve o saltanatın sebebi, kuvvet ve iktidar‑ı ilmî değil, belki şefkat ve re'fet‑i Rabbâniye ve rahmet ve Hikmet‑i İlâhiye’dir ki, eşyayı ona teshìr etmiştir. Evet bir gözsüz akrep ve ayaksız bir yılan gibi haşerâta mağlûb olan insana, bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren; onun iktidarı değil, belki onun za'fının semeresi olan teshìr‑i Rabbânî ve ikram‑ı Rahmânî’dir.
Ey insan! Mâdem hakikat böyledir; gururu ve enâniyeti bırak. Ulûhiyet’in dergâhında, acz ve za'fını istimdâd lisânıyla, fakr ve hâcâtını tazarru ve duâ lisânıyla ilân et ve abd olduğunu göster ve ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ de, yüksel.
Hem deme ki: Ben hiçim; ne ehemmiyetim var ki, bu kâinât bir Hakîm‑i Mutlak tarafından kasdî olarak bana teshìr edilsin, benden bir şükr‑ü küllî istenilsin?”
115
Çünkü; sen çendan, nefsin ve sûretin itibariyle hiç hükmündesin. Fakat vazife ve mertebe noktasında, sen; şu haşmetli kâinâtın dikkatli bir seyircisi, şu hikmetli mevcûdâtın belâğatlı bir lisân‑ı nâtıkı ve şu kitab‑ı âlemin anlayışlı bir mütâlaacısı ve şu tesbih eden mahlûkatın hayretli bir nâzırı ve şu ibâdet eden masnûâtın hürmetli bir ustabaşısı hükmündesin.
Evet ey insan! Sen, nebâtî cismâniyetin cihetiyle ve hayvanî nefsin itibariyle; sağîr bir cüz', hakîr bir cüz'î, fakir bir mahlûk, zaîf bir hayvansın ki; bütün dehşetli mevcûdât‑ı seyyâlenin dalgaları içinde çalkanıp gidiyorsun. Fakat muhabbet‑i İlâhiye’nin ziyâsını tazammun eden îmânın nuruyla münevver olan İslâmiyet’in terbiyesiyle tekemmül edip; insaniyet cihetinde, abdiyetin içinde bir sultansın ve cüz'iyetin içinde bir küllîsin, küçüklüğün içinde bir âlemsin. Ve hakaretin içinde öyle makamın büyük ve dâire‑i nezâretin geniş bir nâzırsın ki, diyebilirsin: Benim Rabb‑i Rahîm’im, dünyayı bana bir hâne yaptı. Ay ve Güneş’i, o hâneme bir lamba; ve baharı, bir deste gül; ve yazı, bir sofra‑i ni'met; ve hayvanı, bana hizmetkâr yaptı. Ve nebâtâtı, o hânemin zînetli levâzımatı yapmıştır.”
Netice‑i Kelâm: Sen eğer nefis ve şeytanı dinlersen, esfel‑i sâfilîne düşersin. Eğer hak ve Kur'ân’ı dinlersen, a'lâ‑yı illiyîne çıkar, kâinâtın bir güzel takvîmi olursun.

Beşinci Nükte

İnsan, şu dünyaya bir memur ve misâfir olarak gönderilmiş, çok ehemmiyetli isti'dâd ona verilmiş. Ve o isti'dâdâta göre ehemmiyetli vazifeler tevdî' edilmiş. Ve insanı o gayeye ve o vazifelere çalıştırmak için, şiddetli teşvikler ve dehşetli tehdidler edilmiş. Başka yerde izâh ettiğimiz vazife‑i insaniyetin ve ubûdiyetin esâsâtını şurada icmâl edeceğiz. ki, Ahsen‑i Takvîm sırrı anlaşılsın.
116
İşte insan, şu kâinâta geldikten sonra iki cihet ile ubûdiyeti var:
Bir ciheti: Gâibâne bir sûrette bir ubûdiyeti, bir tefekkürü var.
Diğeri: Hâzırâne, muhâtaba sûretinde bir ubûdiyeti, bir münâcâtı vardır.
Birinci Vecih Şudur Ki: Kâinâtta görünen Saltanat‑ı Rubûbiyet’i, itâatkârâne tasdik edip, kemâlâtına ve mehâsinine hayretkârâne nezâretidir.
Sonra, Esmâ‑i Kudsiye-i İlâhiye’nin nukùşlarından ibaret olan bedî' san'atları, birbirinin nazar‑ı ibretlerine gösterip, dellâllık ve ilâncılıktır.
Sonra, herbiri birer gizli hazine‑i maneviye hükmünde olan Esmâ‑i Rabbâniye’nin cevherlerini idrak terâzisiyle tartmak, kalbin kıymet‑şinâslığı ile takdirkârâne kıymet vermektir.
Sonra, kalem‑i kudretin mektûbatı hükmünde olan mevcûdât sahifelerini, arz ve semâ yapraklarını mütâlaa edip, hayretkârâne tefekkürdür.
Sonra, şu mevcûdâttaki zînetleri ve latîf san'atları istihsânkârâne temâşâ etmekle, onların Fâtır‑ı Zülcemâl’inin mârifetine muhabbet etmek ve onların Sâni'‑i Zülkemâl’inin huzuruna çıkmağa ve iltifatına mazhar olmaya bir iştiyaktır.
İkinci Vecih: Huzur ve hitâb makamıdır ki; eserden Müessir’e geçer, görür ki: Bir Sâni'‑i Zülcelâl, kendi san'atının mu'cizeleri ile kendini tanıttırmak ve bildirmek ister. O da îmân ile, mârifet ile mukàbele eder.
Sonra görür ki: Bir Rabb‑i Rahîm, rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek ister. O da, O’na hasr‑ı muhabbetle, tahsîs‑i taabbüdle kendini O’na sevdirir.
117
Sonra görüyor ki: Bir Mün'im‑i Kerîm, maddî ve manevî ni'metlerin lezîzleriyle onu perverde ediyor. O da, ona mukâbil; fiiliyle, hâliyle, kàliyle, hattâ elinden gelse bütün hâsseleri ile, cihâzâtı ile şükür ve hamd ü senâ eder.
Sonra görüyor ki: Bir Celîl‑i Cemîl, şu mevcûdâtın âyinelerinde kibriyâ ve kemâlini ve celâl ve cemâlini izhâr edip nazar‑ı dikkati celbediyor. O da ona mukâbil; Allâhu Ekber, Sübhânallâh deyip, mahviyet içinde hayret ve muhabbet ile secde eder.
Sonra görüyor ki: Bir Ganiyy‑i Mutlak, bir sehàvet‑i mutlak içinde nihâyetsiz servetini, hazinelerini gösteriyor. O da ona mukâbil; ta'zîm ve senâ içinde kemâl‑i iftikàr ile suâl eder ve ister.
Sonra görüyor ki: O Fâtır‑ı Zülcelâl, yeryüzünü bir sergi hükmünde yapmış. Bütün antika san'atlarını orada teşhîr ediyor. O da ona mukâbil; Mâşâallâh diyerek takdir ile, Bârekallâh diyerek tahsin ile, Sübhânallâh diyerek hayret ile, Allâhu Ekber diyerek istihsân ile mukàbele eder.
Sonra görüyor ki: Bir Vâhid‑i Ehad, şu kâinât sarayında taklid edilmez sikkeleriyle, O’na mahsûs hâtemleriyle, O’na münhasır tuğrâlarıyla, O’na hàs fermânlarıyla bütün mevcûdâta damga‑i vahdet koyuyor. Ve tevhidin âyâtını nakşediyor. Ve âfâk‑ı âlemin aktârında vahdâniyetin bayrağını dikiyor. Ve Rubûbiyet’ini ilân ediyor. O da ona mukâbil; tasdik ile, îmân ile, tevhid ile, iz'ân ile, şehâdet ile, ubûdiyet ile mukàbele eder.
İşte bu çeşit ibâdât ve tefekkürâtla hakîki insan olur. Ahsen‑i takvîmde olduğunu gösterir. Îmânın yümnüyle emânete lâyık, emin bir halife‑i arz olur.
118
Ey ahsen‑i takvîmde yaratılan ve sû‑i ihtiyarıyla esfel‑i sâfilîn tarafına giden insan‑ı gâfil! Beni dinle. Ben de senin gibi gençlik sarhoşluğuyla, gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm hâlde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım dakikada, o güzel zannettiğim, Âhiret’e müteveccih olmayan dünyanın yüzünü nasıl çirkin gördüğümü ve Âhiret’e bakan hakîki yüzü ne kadar güzel olduğunu, Onyedinci Söz’ün İkinci Makamı’ndaki iki levha‑i hakikate bak, sen de gör.
Birinci Levha: Ehl‑i dalâlet gibi, fakat sarhoş olmadan gaflet perdesiyle eskiden gördüğüm ehl‑i gaflet dünyasının hakikatini tasvir eder.
İkinci Levha: Ehl‑i hidayet ve huzurun hakikat‑i dünyalarına işâret eder. Eskiden ne tarzda yazılmış, o tarzda bıraktım. Şiire benzer, fakat şiir değillerdir
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
﴿رَبِّ اشْرَحْ ل۪ي صَدْر۪ي ❋ وَيَسِّرْ ل۪ٓي اَمْر۪ي ❋ وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَان۪ي ❋ يَفْقَهُوا قَوْل۪ي
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى الذَّاتِ الْمُحَمَّدِيَّةِ اللَّط۪يفَةِ الْاَحَدِيَّةِ شَمْسِ سَمَاءِ الْاَسْرَارِ وَمَظْهَرِ الْاَنْوَارِ وَمَرْكَزِ مَدَارِ الْجَلَالِ وَقُطْبِ فَلَكِ الْجَمَالِ ❋ اَللّٰهُمَّ بِسِرِّهِ لَدَيْكَ ❋ وَبِسَيْرِهِ اِلَيْكَ ❋ اٰمِنْ خَوْف۪ي ❋ وَاَقِلْ عُثْرَت۪ي ❋ وَاذْهِبْ حُزْن۪ي وَحِرْص۪ي ❋ وَكُنْ ل۪ي وَخُذْن۪ي اِلَيْكَ مِنّ۪ي ❋ وَارْزُقْنِي الْفَنَاءَ عَنّ۪ي وَلَا تَجْعَلْن۪ي مَفْتُونًا بِنَفْس۪ي ❋ مَحْجُوبًا بِحِسّ۪ي ❋ وَاكْشِفْ ل۪ي عَنْ كُلِّ سِرِّ مَكْتُومٍ ❋ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ ❋ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ ❋ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ ❋ وَارْحَمْن۪ي وَارْحَمْ رُفَقَائ۪ي ❋ وَارْحَمْ اَهْلَ الْا۪يمَانِ وَالْقُرْاٰنِ ❋
119
اٰم۪ينَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ وَيَا اَكْرَمَ الْاَكْرَم۪ينَ
﴿وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
120

Yirmidördüncü Söz’denBeşinci Dal

Beşinci dalın Beş meyvesi var.

Birinci Meyve

Ey nefis‑perest nefsim!‥ Ve ey dünya‑perest arkadaşım! Muhabbet; şu kâinâtın bir sebeb‑i vücûdudur, hem şu kâinâtın râbıtasıdır, hem şu kâinâtın nurudur, hem hayatıdır. İnsan, kâinâtın en câmi' bir meyvesi olduğu için, kâinâtı istilâ edecek bir muhabbet o meyvenin çekirdeği olan kalbine dercedilmiştir. İşte, şöyle nihâyetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihâyetsiz bir kemâl sâhibi olabilir.
İşte ey nefis ve ey arkadaş! İnsanın havfa ve muhabbete âlet olacak iki cihâz, fıtratında dercolunmuştur. Alâ külli hâl o muhabbet ve havf, ya halka veya Hàlık’a müteveccih olacak. Hâlbuki halktan havf ise, elîm bir beliyedir. Halka muhabbet dahi belâlı bir musîbettir.
Çünkü: Sen öylelerden korkarsın ki, sana merhamet etmez veya senin istirhamını kabûl etmez. Şu hâlde havf, elîm bir belâdır.
Muhabbet ise; sevdiğin şey, ya seni tanımaz, Allah’a ısmarladık.” demeyip gider gençliğin ve malın gibi ya muhabbetin için seni tahkîr eder. Görmüyor musun ki, mecâzî aşklarda yüzde doksandokuzu, mâşukundan şikâyet eder. Çünkü: Samed âyinesi olan bâtın‑ı kalb ile, sanem‑misâl dünyevî mahbûblara perestiş etmek, o mahbûbların nazarında sakîldir ve istiskàl eder, reddeder. Zîra fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar. (Şehvânî sevmekler bahsimizden hariçtir.)
121
Demek, sevdiğin şeyler ya seni tanımıyor, ya seni tahkîr ediyor, ya sana refâkat etmiyor. Senin rağmına müfârakat ediyor. Mâdem öyledir, bu havf ve muhabbeti, öyle birisine tevcîh et ki, senin havfın lezzetli bir tezellül olsun. Muhabbetin, zilletsiz bir saâdet olsun.
Evet, Hàlık‑ı Zülcelâl’inden havf etmek, O’nun rahmetinin şefkatine yol bulup ilticâ etmek demektir. Havf, bir kamçıdır; O’nun rahmetinin kucağına atar. Ma'lûmdur ki; bir vâlide, meselâ: Bir yavruyu korkutup sînesine celbediyor. O korku o yavruya gayet lezzetlidir. Çünkü; şefkat sînesine celbediyor. Hâlbuki bütün vâlidelerin şefkatleri, Rahmet‑i İlâhiye’nin bir lem'asıdır. Demek, havfullâhta bir azîm lezzet vardır.
Mâdem havfullâhın böyle lezzeti bulunsa, muhabbetullâhta ne kadar nihâyetsiz lezzet bulunduğu ma'lûm olur. Hem Allah’tan havf eden, başkaların kasâvetli, belâlı havfından kurtulur. Hem Allah hesabına olduğu için mahlûkata ettiği muhabbet dahi, firâklı, elemli olmuyor.
Evet, insan evvelâ nefsini sever. Sonra akàribini, sonra milletini, sonra zîhayat mahlûkları, sonra kâinâtı, dünyayı sever. Bu dâirelerin herbirisine karşı alâkadardır. Onların lezzetleriyle mütelezziz ve elemleriyle müteellim olabilir. Hâlbuki şu herc ü merc âlemde ve rüzgâr deverânında hiçbir şey kararında kalmadığından bîçâre kalb‑i insan, her vakit yaralanıyor. Elleri yapıştığı şeylerle, o şeyler gidip ellerini paralıyor, belki koparıyor. Dâima ızdırâb içinde kalır, yâhut gaflet ile sarhoş olur.
Mâdem öyledir, ey nefis! Aklın varsa, bütün o muhabbetleri topla, hakîki sâhibine ver, şu belâlardan kurtul! Şu nihâyetsiz muhabbetler, nihâyetsiz bir kemâl ve cemâl sâhibine mahsûstur. Ne vakit hakîki sâhibine verdin, o vakit bütün eşyayı O’nun nâmıyla ve O’nun âyinesi olduğu cihetle ızdırâbsız sevebilirsin. Demek şu muhabbet, doğrudan doğruya kâinâta sarfedilmemek gerektir. Yoksa muhabbet, en lezîz bir ni'met iken, en elîm bir nıkmet olur.
122
Bir cihet kaldı ki, en mühimmi de odur ki, ey nefis! Sen, muhabbetini kendi nefsine sarfediyorsun. Sen, kendi nefsini kendine ma'bûd ve mahbûb yapıyorsun. Herşeyi nefsine fedâ ediyorsun. Âdeta bir nev'i rubûbiyet veriyorsun. Hâlbuki, muhabbetin sebebi ya kemâldir zîra kemâl zâtında sevilir yâhut menfaattir, yâhut lezzettir veyâhut hayriyettir, ya bunlar gibi bir sebeb tahtında muhabbet edilir. Şimdi ey nefis! Birkaç Söz’de kat'î isbât etmişiz ki, asıl mâhiyetin; kusur, naks, fakr, aczden yoğrulmuştur ki; zulmet, karanlığın derecesi nisbetinde nurun parlaklığını gösterdiği gibi, zıddiyet itibariyle sen, onlarla Fâtır‑ı Zülcelâl’in kemâl, cemâl, kudret ve rahmetine âyinedârlık ediyorsun. Demek, ey nefis! Nefsine muhabbet değil, belki adâvet etmelisin yâhut acımalısın veyâhut mutmainne olduktan sonra şefkat etmelisin. Eğer nefsini seversen, çünkü; senin nefsin lezzet ve menfaatin menşe'idir. Sen de lezzet ve menfaatin zevkine meftûnsun. O zerre hükmünde olan lezzet ve menfaat‑i nefsiyeyi, nihâyetsiz lezzet ve menfaatlere tercih etme. Yıldız böceği gibi olma. Çünkü o, bütün ahbabını ve sevdiği eşyayı karanlığın vahşetine gark eder, nefsinde bir lem'acık ile iktifâ eder. Zîra nefsî olan lezzet ve menfaatinle beraber bütün alâkadar olduğun ve bütün menfaatleriyle intifâ ettiğin ve saâdetleriyle mes'ûd olduğun mevcûdâtın ve bütün kâinâtın menfaatleri, ni'metleri, iltifatına tâbi bir Mahbûb‑u Ezelî’yi sevmekliğin lâzımdır. , hem kendinin, hem bütün onların saâdetleriyle mütelezziz olasın. Hem Kemâl‑i Mutlak’ın muhabbetinden aldığın nihâyetsiz bir lezzeti alasın.
Zâten sana, sende, senin nefsine olan şedîd muhabbetin, O’nun Zât’ına karşı muhabbet‑i Zâtiye’dir ki; sen sû‑i isti'mâl edip kendi zâtına sarfediyorsun. Öyle ise, nefsindeki Eneyi yırt, Hüveyi göster. Ve kâinâta dağınık bütün muhabbetlerin, O’nun esmâ ve sıfâtına karşı verilmiş bir muhabbettir. Sen sû‑i isti'mâl etmişsin. Cezasını da çekiyorsun. Çünkü; yerinde sarfolunmayan bir muhabbet‑i gayr-ı meşrûanın cezası, merhametsiz bir musîbettir. Rahmânürrahîm ismiyle, hûrilerle müzeyyen Cennet gibi senin bütün arzularına câmi' bir meskeni, senin cismânî hevesâtına ihzar eden ve sâir esmâsıyla senin rûhun, kalbin, sırrın, aklın ve sâir letâifin arzularını tatmin edecek ebedî ihsânatını, o Cennet’te sana müheyyâ eden ve herbir isminde manevî çok hazine‑i ihsân ve kerem bulunan bir Mahbûb‑u Ezelî’nin elbette bir zerre muhabbeti, kâinâta bedel olabilir. Kâinât O’nun bir cüz'î tecellî‑i muhabbetine bedel olamaz. Öyle ise, O Mahbûb‑u Ezelî’nin kendi Habîb’ine söylettirdiği şu Fermân‑ı Ezelî’yi dinle, ittibâ' et:
﴿اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ
123

İkinci Meyve

Ey nefis! Ubûdiyet, mukaddime‑i mükâfât-ı lâhika değil, belki netice‑i ni'met-i sâbıkadır. Evet, biz ücretimizi almışız. Ona göre hizmetle ve ubûdiyetle muvazzafız.
Çünkü ey nefis! Hayr‑ı mahz olan vücûdu sana giydiren Hàlık‑ı Zülcelâl, sana iştihâlı bir mide verdiğinden, Rezzâk ismiyle bütün mat'ûmâtı bir sofra‑i ni'met içinde senin önüne koymuştur.
Sonra sana hassâsiyetli bir hayat verdiğinden, o hayat dahi bir mide gibi rızık ister. Göz, kulak gibi bütün duyguların, eller gibidir ki, rû‑yi zemin kadar geniş bir sofra‑i ni'meti, o ellerin önüne koymuştur.
Sonra manevî çok rızık ve ni'metler isteyen insaniyeti sana verdiğinden, âlem‑i mülk ve melekût gibi geniş bir sofra‑i ni'met, o mide‑i insaniyetin önüne ve aklın eli yetişecek nisbette sana açmıştır.
Sonra nihâyetsiz ni'metleri isteyen ve hadsiz rahmetin meyveleriyle teğaddî eden ve insaniyet‑i kübrâ olan İslâmiyet’i ve îmânı sana verdiğinden, dâire‑i mümkinât ile beraber Esmâ‑i Hüsnâ ve Sıfât‑ı Mukaddesenin dâiresine şâmil bir sofra‑i ni'met ve saâdet ve lezzet sana fethetmiştir.
124
Sonra îmânın bir nuru olan muhabbeti sana vermekle, gayr‑ı mütenâhî bir sofra‑i ni'met ve saâdet ve lezzet sana ihsân etmiştir.
Yani, cismâniyetin itibariyle küçük, zaîf, âciz, zelîl, mukayyed, mahdûd bir cüz'sün. O’nun ihsânıyla cüz'î bir cüz'den, küllî bir küll‑ü nurânî hükmüne geçtin. Zîra, hayatı sana vermekle, cüz'iyetten bir nev'i külliyete; ve insaniyeti vermekle hakîki külliyete; ve İslâmiyet’i vermekle ulvî ve nurânî bir külliyete; ve mârifet ve muhabbeti vermekle muhît bir nura seni çıkarmış.
İşte ey nefis! Sen bu ücreti almışsın. Ubûdiyet gibi lezzetli, ni'metli, rahatlı, hafif bir hizmetle mükellefsin. Hâlbuki buna da tenbellik ediyorsun. Eğer yarım yamalak yapsan da, güyâ eski ücretleri kâfî gelmiyormuş gibi, çok büyük şeyleri mütehakkimâne istiyorsun. Ve hem, Niçin duâm kabûl olmadı?” diye nazlanıyorsun.
Evet, senin hakkın nâz değil, niyâzdır. Cenâb‑ı Hak, Cennet’i ve saâdet‑i ebediyeyi, mahz‑ı fazl ve keremiyle ihsân eder. Sen, dâima rahmet ve keremine ilticâ et. O’na güven ve şu fermânı dinle:
﴿قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِه۪ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ
Eğer desen: Şu küllî hadsiz ni'metlere karşı, nasıl şu mahdûd ve cüz'î şükrümle mukàbele edebilirim?”
Elcevab: Küllî bir niyetle, hadsiz bir i'tikàd ile Meselâ: Nasıl ki, bir adam beş kuruş kıymetinde bir hediye ile, bir pâdişahın huzuruna girer ve görür ki, herbiri milyonlara değer hediyeler, makbûl adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: Benim hediyem hiçtir, ne yapayım?” Birden der: Ey Seyyidim! Bütün şu kıymetdâr hediyeleri kendi nâmıma sana takdim ediyorum. Çünkü; sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini sana hediye ederdim.”
125
İşte hiç ihtiyacı olmayan ve raiyetinin derece‑i sadâkat ve hürmetlerine alâmet olarak hediyelerini kabûl eden o pâdişah, o bîçârenin o büyük ve küllî niyetini ve arzusunu ve o güzel ve yüksek i'tikàd liyâkatini, en büyük bir hediye gibi kabûl eder.
Aynen öyle de: Âciz bir abd, namazında Ettehiyyâtü lillâh der. Yani: Bütün mahlûkatın hayatlarıyla sana takdim ettikleri hediye‑i ubûdiyetlerini, ben kendi hesabıma, umumunu sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi onlar kadar tahiyeler sana takdim edecektim. Hem sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın. İşte şu niyet ve i'tikàd, pek geniş bir şükr‑ü küllîdir.
Nebâtâtın tohumları ve çekirdekleri, onların niyetleridir. Meselâ: Kavun, kalbinde, nüveler sûretinde bin niyet eder ki, Hàlık’ım! Senin Esmâ‑i Hüsnâ’nın nakışlarını yerin bir çok yerlerinde ilân etmek isterim.” Cenâb‑ı Hak, gelecek şeylerin nasıl geleceklerini bildiği için, onların niyetlerini bilfiil ibâdet gibi kabûl eder. Mü'minin niyeti, amelinden hayırlıdır.” şu sırra işâret eder.
Hem, سُبْحَانَكَ وَبِحَمْدِكَ عَدَدَ خَلْقِكَ وَرِضَاءَ نَفْسِكَ وَزِنَةَ عَرْشِكَ وَمِدَادَ كَلِمَاتِكَ وَنُسَبِّحُكَ بِجَم۪يعِ تَسْب۪يحَاتِ اَنْبِيَائِكَ وَاَوْلِيَائِكَ وَمَلٰئِكَتِكَ
gibi hadsiz adedle tesbih etmenin hikmeti şu sırdan anlaşılır.
Hem nasıl, bir zâbit, bütün neferâtının yekûn hizmetlerini kendi nâmına pâdişaha takdim eder. Öyle de, mahlûkata zâbitlik eden ve hayvanat ve nebâtâta kumandanlık yapan ve mevcûdât‑ı arziyeye halifelik etmeye kàbil olan ve kendi hususî âleminde kendini herkese vekil telâkki eden insan, ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ der; bütün halkın ibâdetlerini ve istiânelerini, kendi nâmına Ma'bûd‑u Zülcelâl’e takdim eder.
126
Hem, سُبْحَانَكَ بِجَم۪يعِ تَسْب۪يحَاتِ جَم۪يعِ مَخْلُوقَاتِكَ وَبِاَلْسِنَةِ جَم۪يعِ مَصْنُوعَاتِكَ der; bütün mevcûdâtı kendi hesabına söylettirir.
Hem, اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَائِنَاتِ وَمُرَكَّبَاتِهَا der; herşey nâmına bir salavât getirir. Çünkü: Herşey, Nur‑u Ahmedî (A.S.M.) ile alâkadardır. İşte tesbihâtta, salavâtlarda hadsiz adedlerin hikmetini anla.

Üçüncü Meyve

Ey nefis! Az bir ömürde hadsiz bir amel‑i uhrevî istersen ve herbir dakika‑i ömrünü bir ömür kadar fâideli görmek istersen ve âdetini ibâdete ve gafletini huzura kalbetmeyi seversen, Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ' et. Çünkü: Bir muâmele‑i şer'iyeye tatbik‑i amel ettiğin vakit, bir nev'i huzur veriyor. Bir nev'i ibâdet oluyor. Uhrevî çok meyveler veriyor.
Meselâ: Bir şeyi satın aldın. İcâb ve kabûl‑ü şer'iyeyi tatbik ettiğin dakikada, o âdi alışverişin bir ibâdet hükmünü alır. O tahattur‑u hükm-ü şer'î, bir tasavvur‑u vahiy verir. O dahi, Şâri'i düşünmekle bir teveccüh‑ü İlâhî verir. O dahi, bir huzur verir. Demek, Sünnet‑i Seniye’ye tatbik‑i amel etmekle bu fânî ömür, bâkî meyveler verecek, bir hayat‑ı ebediyeye medâr olacak olan fâideler elde edilir.
﴿فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الْاُمِّيِّ الَّذ۪ي يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَكَلِمَاتِه۪ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ fermânını dinle. Şerîat ve Sünnet‑i Seniye’nin ahkâmları içinde cilveleri intişar eden Esmâ‑i Hüsnâ’nın herbir isminin feyz‑i tecellîsine bir mazhar‑ı câmi' olmağa çalış
127

Dördüncü Meyve

Ey nefis! Ehl‑i dünyaya, hususan ehl‑i sefâhete, hususan ehl‑i küfre bakıp sûrî zînet ve aldatıcı gayr‑ı meşrû lezzetlerine aldanıp taklid etme. Çünkü; sen onları taklid etsen, onlar gibi olamazsın. Pek çok sukùt edeceksin. Hayvan dahi olamazsın. Çünkü; senin başındaki akıl, meş'ûm bir âlet olur. Senin başını dâima döğecektir.
Meselâ: Nasıl ki; bir saray bulunsa, büyük bir dâiresinde büyük bir elektrik lambası bulunur. O elektrikten teşa'ub etmiş ve onunla bağlı küçük küçük elektrikler, küçük menzillere taksim edilmiş. Şimdi birisi o büyük elektrik lambasının düğmesini çevirip ziyâyı kapatsa, bütün menziller derin bir karanlık içine ve bir vahşete düşer.
Ve başka sarayda büyük elektrik lambasıyla merbût olmayan küçük elektrik lambaları her menzilde bulunuyor. O saray sâhibi, büyük elektrik lambasının düğmesini çevirerek kapatsa, sâir menzillerde ışıklar bulunabilir. Onunla işini görebilir. Hırsızlar istifade edemezler.
İşte ey nefsim! Birinci saray, bir Müslümandır. Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, onun kalbinde o büyük elektrik lambasıdır. Eğer O’nu unutsa El‑iyâzü Billâh kalbinden O’nu çıkarsa, hiçbir peygamberi daha kabûl edemez. Belki hiçbir kemâlâtın yeri, rûhunda kalamaz. Hattâ Rabbini de tanımaz. Mâhiyetindeki bütün menziller ve latîfeler, karanlığa düşer ve kalbinde müdhiş bir tahribât ve vahşet oluyor. Acaba bu tahribât ve vahşete mukâbil, hangi şeyi kazanıp ünsiyet edebilirsin! Hangi menfaati bulup o tahribât zararını onunla tamir edersin!
Hâlbuki ecnebîler, o ikinci saraya benzerler ki; Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nurunu kalblerinden çıkarsalar da, kendilerince bazı nurlar kalabilir veya kalabilir zannederler. Onların manevî kemâlât‑ı ahlâkıyelerine medâr olacak Hazret‑i Mûsa ve İsâ Aleyhimesselâm’a bir nev'i îmânları ve Hàlık’larına bir çeşit i'tikàdları kalabilir.
Ey nefs‑i emmâre! Eğer desen: Ben, ecnebî değil, hayvan olmak isterim!” Sana kaç defa söylemiştim: Hayvan gibi olamazsın. Zîra kafandaki akıl olduğu için, o akıl geçmiş elemleri ve gelecek korkuları tokadıyla senin yüzüne, gözüne, başına çarparak dövüyor. Bir lezzet içinde bin elem katıyor. Hayvan ise, elemsiz güzel bir lezzet alır, zevkeder. Öyle ise, evvelâ aklını çıkar at, sonra hayvan ol. Hem ﴿كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ sille‑i te'dibini gör.
128

Beşinci Meyve

Ey nefis! Mükerreren söylediğimiz gibi, insan, şecere‑i hilkatin meyvesi olduğundan, meyve gibi en uzak ve en câmi' ve umuma bakar ve umumun cihetü'l‑vahdetini içinde saklar bir kalb çekirdeğini taşıyan ve yüzü kesrete, fenâya, dünyaya bakan bir mahlûktur. Ubûdiyet ise, onun yüzünü fenâdan bekàya, halktan Hakk’a, kesretten vahdete, müntehâdan mebde'e çeviren bir hayt‑ı vuslat, yâhut mebde' ve müntehâ ortasında bir nokta‑i ittisaldir.
Nasıl ki, tohum olacak kıymetdâr bir meyve‑i zîşuûr, ağacın altındaki zîrûhlara baksa, güzelliğine güvense, kendini onların ellerine atsa veya gaflet edip düşse, onların ellerine düşecek, parçalanacak, âdi bir tek meyve gibi zâyi' olacak. Eğer o meyve, nokta‑i istinâdını bulsa, içindeki çekirdek, bütün ağacın cihetü'l‑vahdetini tutmakla beraber ağacın bekàsına ve hakikatinin devamına vâsıta olacağını düşünebilse, o vakit o tek meyve içinde bir tek çekirdek, bir hakikat‑i külliye-i dâimeye, bir ömr‑ü bâkî içinde mazhar oluyor.
Öyle de; insan, eğer kesrete dalıp, kâinât içinde boğulup, dünyanın muhabbetiyle sersem olarak fânîlerin tebessümlerine aldansa, onların kucaklarına atılsa, elbette nihâyetsiz bir hasârete düşer. Hem fenâ, hem fânî, hem ademe düşer. Hem ma'nen kendini i'dâm eder. Eğer lisân‑ı Kur'ân’dan kalb kulağıyla îmân derslerini işitip başını kaldırsa, vahdete müteveccih olsa, ubûdiyetin mi'râcıyla arş‑ı kemâlâta çıkabilir. Bâkî bir insan olur.
Ey nefsim! Mâdem hakikat böyledir ve mâdem millet‑i İbrahimiye’densin (A.S.), İbrahimvâri ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ de ve Mahbûb‑u Bâkî’ye yüzünü çevir ve benim gibi şöyle ağla ()
129

Yirmibeşinci Söz’denİkinci Cilve

Kur'ân’ın şebâbetidir. Her asırda taze nâzil oluyor gibi tazeliğini, gençliğini muhâfaza ediyor. Evet Kur'ân, bir hutbe‑i ezeliye olarak umum asırlardaki umum tabakàt‑ı beşeriyeye birden hitâb ettiği için öyle dâimî bir şebâbeti bulunmak lâzımdır. Hem de öyle görülmüş ve görünüyor. Hattâ, efkârca muhtelif ve isti'dâdca mütebâyin asırlardan her asra göre güyâ o asra mahsûs gibi bakar, baktırır ve ders verir. Beşerin âsâr ve kanunları beşer gibi ihtiyar oluyor, değişiyor, tebdil ediliyor. Fakat Kur'ân’ın hükümleri ve kanunları, o kadar sâbit ve râsihtir ki, asırlar geçtikçe daha ziyâde kuvvetini gösteriyor. Evet, en ziyâde kendine güvenen ve Kur'ân’ın sözlerine karşı kulağını kapayan şu asr‑ı hâzır ve şu asrın ehl‑i kitab insanları Kur'ân’ın ﴿يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ﴿يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ hitâb‑ı mürşidânesine o kadar muhtaçtır ki, güyâ o hitâb doğrudan doğruya şu asra müteveccihtir ve ﴿يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ lafzı يَا اَهْلَ الْمَكْتَبِ mânâsını dahi tazammun eder. Bütün şiddetiyle, bütün tazeliğiyle, bütün şebâbetiyle ﴿يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا اِلٰى كَلِمَةٍ سَوَٓاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْsayhasını âlemin aktârına savuruyor.
130
Meselâ: Şahıslar, cemâatler, muârazasından âciz kaldıkları Kur'ân’a karşı; bütün nev'‑i beşerin ve belki cinnîlerin de netice‑i efkârları olan medeniyet‑i hâzıra, Kur'ân’a karşı muâraza vaziyetini almıştır, İ'câz‑ı Kur'ân’a karşı, sihirleriyle muâraza ediyor. Şimdi, şu müdhiş yeni muârazacıya karşı İ'câz‑ı Kur'ân’ı, ﴿قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ âyetinin da'vâsını isbât etmek için medeniyetin muâraza sûretiyle vaz'ettiği esâsâtı ve desâtirini, esâsât‑ı Kur'âniye ile karşılaştıracağız.
Birinci Derecede: Birinci Söz’den Yirmibeşinci Söz’e kadar olan muvâzeneler ve mîzanlar ve o Söz’lerin hakikatleri ve başları olan âyetler, iki kere iki dört eder derecesinde medeniyete karşı Kur'ân’ın i'câzını ve galebesini isbât eder.
İkinci Derecede: Onikinci Söz’de isbât edildiği gibi, bir kısım düsturlarını hülâsa etmektir.
İşte, medeniyet‑i hâzıra, felsefesiyle hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyede nokta‑i istinâdı kuvvet kabûl eder. Hedefi menfaat bilir. Düstur‑u hayatı cidâl tanır. Cemâatlerin râbıtasını unsuriyet ve menfî milliyet bilir. Gayesi, hevesât‑ı nefsâniyeyi tatmin ve hâcât‑ı beşeriyeyi tezyîd etmek için bazı lehviyât”tır.
Hâlbuki: Kuvvetin şe'ni, tecâvüzdür. Menfaatin şe'ni, her arzuya kâfî gelmediğinden üstünde boğuşmaktır. Düstur‑u cidâlin şe'ni, çarpışmaktır. Unsuriyetin şe'ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan tecâvüzdür. İşte şu medeniyetin şu düsturlarındandır ki, bütün mehâsiniyle beraber beşerin yüzde ancak yirmisine bir nev'i sûrî saâdet verip seksenini rahatsızlığa, sefâlete atmıştır.
Amma Hikmet‑i Kur'âniye ise; nokta‑i istinâdı, kuvvet yerine Hakk”ı kabûl eder. Gayede, menfaat yerine fazilet ve rızâ‑yı İlâhî”yi kabûl eder. Hayatta, düstur‑u cidâl yerine düstur‑u teâvün”ü esâs tutar. Cemâatlerin râbıtalarında, unsuriyet ve milliyet yerine râbıta‑i dinî ve sınıfî ve vatanî kabûl eder. Gâyâtı, Hevesât‑ı nefsâniyenin nâmeşrû tecâvüzâtına sed çekip rûhu maâliyâta teşvik ve hissiyat‑ı ulviyesini tatmin etmektir ve insanı kemâlât‑ı insaniyeye sevkedip insan etmektir.”
131
Hakkın şe'ni ise, ittifaktır. Faziletin şe'ni, tesânüddür. Teâvünün şe'ni, birbirinin imdâdına yetişmektir. Dinin şe'ni, uhuvvettir, incizabdır. Nefs‑i emmâreyi gemlemekle bağlamak, rûhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni, saâdet‑i dâreyndir. İşte, medeniyet‑i hâzıra, edyân‑ı sâbıka-i semâviyeden, bâhusus Kur'ân’ın irşadâtından aldığı mehâsinle beraber Kur'ân’a karşı böyle hakikat nazarında mağlûb düşmüştür.
Üçüncü Derece: Binler mesâilinden yalnız nümûne olarak üç‑dört mes'eleyi göstereceğiz. Evet, Kur'ân’ın düsturları, kanunları, ezelden geldiğinden ebede gidecektir. Medeniyetin kanunları gibi ihtiyar olup ölüme mahkûm değildir. Dâima gençtir, kuvvetlidir.
Meselâ: Medeniyetin bütün cem'iyât‑ı hayriyeleri ile, bütün cebbârâne şedîd inzibat ve nizâmâtlarıyla, bütün ahlâkî terbiyegâhlarıyla, Kur'ân‑ı Hakîm’in iki mes'elesine karşı muâraza edemeyip mağlûb düşmüşlerdir.
Meselâ: ﴿وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ﴿وَاَحَلَّ اللّٰهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبٰوا
Kur'ân’ın bu galebe‑i i'câzkârânesini bir mukaddime ile beyân edeceğiz. Şöyle ki:
İşârâtü'l‑İ'câz’da isbât edildiği gibi bütün ihtilâlât‑ı beşeriyenin mâdeni, bir kelime olduğu gibi; bütün ahlâk‑ı seyyienin menba'ı dahi, bir kelimedir.
Birinci kelime: Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse bana ne!”
İkinci kelime: Sen çalış, ben yiyeyim!”
Evet hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyede hàvâs ve avâm yani, zenginler ve fakirler, muvâzeneleriyle rahatla yaşarlar. O muvâzenenin esâsı ise; hàvâs tabakasında merhamet ve şefkat; aşağısında, hürmet ve itâattir. Şimdi birinci kelime, hàvâs tabakasını; zulme, ahlâksızlığa, merhametsizliğe sevketmiştir. İkinci kelime, avâmı; kine, hasede, mübârezeye sevkedip rahat‑ı beşeriyeyi birkaç asırdır selbettiği gibi, şu asırda sa'y, sermâye ile mübâreze neticesi herkesçe ma'lûm olan Avrupa hâdisât‑ı azîmesi meydâna geldi.
132
İşte medeniyet, bütün cem'iyât‑ı hayriye ile ve ahlâkî mektebleriyle ve şedîd inzibat ve nizâmâtıyla, beşerin o iki tabakasını musâlaha edemediği gibi, hayat‑ı beşerin iki müdhiş yarasını tedâvi edememiştir. Kur'ân, birinci kelimeyi, esâsından vücûb‑u zekât ile kal'eder, tedâvi eder. İkinci kelimenin esâsını hurmet‑i ribâ ile kal'edip, tedâvi eder. Evet, âyet‑i Kur'âniye âlem kapısında durup ribâya Yasaktır!” der. Kavga kapısını kapamak için banka (ribâ) kapısını kapayınız!” diyerek insanlara fermân eder. Şâkirdlerine Girmeyiniz!” emreder.
İkinci Esâs: Medeniyet, taaddüd‑ü ezvâcı kabûl etmiyor. Kur'ân’ın o hükmünü, kendine muhâlif‑i hikmet ve maslahat‑ı beşeriyeye münâfî telâkki eder.
Evet, eğer izdivâcdaki hikmet, yalnız kazâ‑yı şehvet olsa, taaddüd bil'akis olmalı. Hâlbuki, hattâ bütün hayvanatın şehâdetiyle ve izdivâc eden nebâtâtın tasdikiyle sâbittir ki; izdivâcın hikmeti ve gayesi, tenâsüldür. Kazâ‑yı şehvet lezzeti ise, o vazifeyi gördürmek için rahmet tarafından verilen bir ücret‑i cüz'iyedir. Mâdem hikmeten, hakikaten izdivâc, nesil içindir, nev'in bekàsı içindir. Elbette, bir senede yalnız bir defa tevellüde kàbil ve ayın yalnız yarısında kàbil‑i telakkuh olan ve elli senede ye'se düşen bir kadın, ekserî vakitte yüz seneye kadar kàbil‑i telkîh bir erkeğe kâfî gelmediğinden, medeniyet pek çok fâhişehâneleri kabûl etmeye mecburdur.
Üçüncü Esâs: Muhâkemesiz medeniyet, Kur'ân, kadına sülüs verdiği için âyeti tenkid eder. Hâlbuki hayat‑ı ictimâiyede ekser ahkâm, ekseriyet itibariyle olduğundan; ekseriyet itibariyle bir kadın, kendini himâye edecek birisini bulur. Erkek ise, ona yük olacak ve nafakasını ona bırakacak birisiyle teşrîk‑i mesâî etmeye mecbur olur. İşte bu sûrette bir kadın, pederinden yarısını alsa, kocası noksaniyetini te'min eder. Erkek, pederinden iki parça alsa, bir parçasını tezevvüc ettiği kadının idaresine verecek; kız kardeşine müsâvî gelir. İşte, adâlet‑i Kur'âniye böyle iktiza eder. Böyle hükmetmiştir. (Hâşiye‑1)