120
Yirmidördüncü Söz’denBeşinci Dal
Beşinci dalın “Beş meyve”si var.
Birinci Meyve
Ey nefis‑perest nefsim!‥ Ve ey dünya‑perest arkadaşım! Muhabbet; şu kâinâtın bir sebeb‑i vücûdudur, hem şu kâinâtın râbıtasıdır, hem şu kâinâtın nurudur, hem hayatıdır. İnsan, kâinâtın en câmi' bir meyvesi olduğu için, kâinâtı istilâ edecek bir muhabbet o meyvenin çekirdeği olan kalbine dercedilmiştir. İşte, şöyle nihâyetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihâyetsiz bir kemâl sâhibi olabilir.
İşte ey nefis ve ey arkadaş! İnsanın havfa ve muhabbete âlet olacak iki cihâz, fıtratında dercolunmuştur. Alâ külli hâl o muhabbet ve havf, ya halka veya Hàlık’a müteveccih olacak. Hâlbuki halktan havf ise, elîm bir beliyedir. Halka muhabbet dahi belâlı bir musîbettir.
Çünkü: Sen öylelerden korkarsın ki, sana merhamet etmez veya senin istirhamını kabûl etmez. Şu hâlde havf, elîm bir belâdır.
Muhabbet ise; sevdiğin şey, ya seni tanımaz, “Allah’a ısmarladık.” demeyip gider – gençliğin ve malın gibi – ya muhabbetin için seni tahkîr eder. Görmüyor musun ki, mecâzî aşklarda yüzde doksandokuzu, mâşukundan şikâyet eder. Çünkü: Samed âyinesi olan bâtın‑ı kalb ile, sanem‑misâl dünyevî mahbûblara perestiş etmek, o mahbûbların nazarında sakîldir ve istiskàl eder, reddeder. Zîra fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar. (Şehvânî sevmekler bahsimizden hariçtir.)
121
Demek, sevdiğin şeyler ya seni tanımıyor, ya seni tahkîr ediyor, ya sana refâkat etmiyor. Senin rağmına müfârakat ediyor. Mâdem öyledir, bu havf ve muhabbeti, öyle birisine tevcîh et ki, senin havfın lezzetli bir tezellül olsun. Muhabbetin, zilletsiz bir saâdet olsun.
Evet, Hàlık‑ı Zülcelâl’inden havf etmek, O’nun rahmetinin şefkatine yol bulup ilticâ etmek demektir. Havf, bir kamçıdır; O’nun rahmetinin kucağına atar. Ma'lûmdur ki; bir vâlide, meselâ: Bir yavruyu korkutup sînesine celbediyor. O korku o yavruya gayet lezzetlidir. Çünkü; şefkat sînesine celbediyor. Hâlbuki bütün vâlidelerin şefkatleri, Rahmet‑i İlâhiye’nin bir lem'asıdır. Demek, havfullâhta bir azîm lezzet vardır.
Mâdem havfullâhın böyle lezzeti bulunsa, muhabbetullâhta ne kadar nihâyetsiz lezzet bulunduğu ma'lûm olur. Hem Allah’tan havf eden, başkaların kasâvetli, belâlı havfından kurtulur. Hem Allah hesabına olduğu için mahlûkata ettiği muhabbet dahi, firâklı, elemli olmuyor.
Evet, insan evvelâ nefsini sever. Sonra akàribini, sonra milletini, sonra zîhayat mahlûkları, sonra kâinâtı, dünyayı sever. Bu dâirelerin herbirisine karşı alâkadardır. Onların lezzetleriyle mütelezziz ve elemleriyle müteellim olabilir. Hâlbuki şu herc ü merc âlemde ve rüzgâr deverânında hiçbir şey kararında kalmadığından bîçâre kalb‑i insan, her vakit yaralanıyor. Elleri yapıştığı şeylerle, o şeyler gidip ellerini paralıyor, belki koparıyor. Dâima ızdırâb içinde kalır, yâhut gaflet ile sarhoş olur.
Mâdem öyledir, ey nefis! Aklın varsa, bütün o muhabbetleri topla, hakîki sâhibine ver, şu belâlardan kurtul! Şu nihâyetsiz muhabbetler, nihâyetsiz bir kemâl ve cemâl sâhibine mahsûstur. Ne vakit hakîki sâhibine verdin, o vakit bütün eşyayı O’nun nâmıyla ve O’nun âyinesi olduğu cihetle ızdırâbsız sevebilirsin. Demek şu muhabbet, doğrudan doğruya kâinâta sarfedilmemek gerektir. Yoksa muhabbet, en lezîz bir ni'met iken, en elîm bir nıkmet olur.
122
Bir cihet kaldı ki, en mühimmi de odur ki, ey nefis! Sen, muhabbetini kendi nefsine sarfediyorsun. Sen, kendi nefsini kendine ma'bûd ve mahbûb yapıyorsun. Herşeyi nefsine fedâ ediyorsun. Âdeta bir nev'i rubûbiyet veriyorsun. Hâlbuki, muhabbetin sebebi ya kemâldir – zîra kemâl zâtında sevilir – yâhut menfaattir, yâhut lezzettir veyâhut hayriyettir, ya bunlar gibi bir sebeb tahtında muhabbet edilir. Şimdi ey nefis! Birkaç Söz’de kat'î isbât etmişiz ki, asıl mâhiyetin; kusur, naks, fakr, aczden yoğrulmuştur ki; zulmet, karanlığın derecesi nisbetinde nurun parlaklığını gösterdiği gibi, zıddiyet itibariyle sen, onlarla Fâtır‑ı Zülcelâl’in kemâl, cemâl, kudret ve rahmetine âyinedârlık ediyorsun. Demek, ey nefis! Nefsine muhabbet değil, belki adâvet etmelisin yâhut acımalısın veyâhut mutmainne olduktan sonra şefkat etmelisin. Eğer nefsini seversen, çünkü; senin nefsin lezzet ve menfaatin menşe'idir. Sen de lezzet ve menfaatin zevkine meftûnsun. O zerre hükmünde olan lezzet ve menfaat‑i nefsiyeyi, nihâyetsiz lezzet ve menfaatlere tercih etme. Yıldız böceği gibi olma. Çünkü o, bütün ahbabını ve sevdiği eşyayı karanlığın vahşetine gark eder, nefsinde bir lem'acık ile iktifâ eder. Zîra nefsî olan lezzet ve menfaatinle beraber bütün alâkadar olduğun ve bütün menfaatleriyle intifâ ettiğin ve saâdetleriyle mes'ûd olduğun mevcûdâtın ve bütün kâinâtın menfaatleri, ni'metleri, iltifatına tâbi bir Mahbûb‑u Ezelî’yi sevmekliğin lâzımdır. Tâ, hem kendinin, hem bütün onların saâdetleriyle mütelezziz olasın. Hem Kemâl‑i Mutlak’ın muhabbetinden aldığın nihâyetsiz bir lezzeti alasın.
Zâten sana, sende, senin nefsine olan şedîd muhabbetin, O’nun Zât’ına karşı muhabbet‑i Zâtiye’dir ki; sen sû‑i isti'mâl edip kendi zâtına sarfediyorsun. Öyle ise, nefsindeki “Ene”yi yırt, “Hüve”yi göster. Ve kâinâta dağınık bütün muhabbetlerin, O’nun esmâ ve sıfâtına karşı verilmiş bir muhabbettir. Sen sû‑i isti'mâl etmişsin. Cezasını da çekiyorsun. Çünkü; yerinde sarfolunmayan bir muhabbet‑i gayr-ı meşrûanın cezası, merhametsiz bir musîbettir. Rahmânürrahîm ismiyle, hûrilerle müzeyyen Cennet gibi senin bütün arzularına câmi' bir meskeni, senin cismânî hevesâtına ihzar eden ve sâir esmâsıyla senin rûhun, kalbin, sırrın, aklın ve sâir letâifin arzularını tatmin edecek ebedî ihsânatını, o Cennet’te sana müheyyâ eden ve herbir isminde manevî çok hazine‑i ihsân ve kerem bulunan bir Mahbûb‑u Ezelî’nin elbette bir zerre muhabbeti, kâinâta bedel olabilir. Kâinât O’nun bir cüz'î tecellî‑i muhabbetine bedel olamaz. Öyle ise, O Mahbûb‑u Ezelî’nin kendi Habîb’ine söylettirdiği şu Fermân‑ı Ezelî’yi dinle, ittibâ' et:
﴿اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ﴾
123
İkinci Meyve
Ey nefis! Ubûdiyet, mukaddime‑i mükâfât-ı lâhika değil, belki netice‑i ni'met-i sâbıkadır. Evet, biz ücretimizi almışız. Ona göre hizmetle ve ubûdiyetle muvazzafız.
Çünkü ey nefis! Hayr‑ı mahz olan vücûdu sana giydiren Hàlık‑ı Zülcelâl, sana iştihâlı bir mide verdiğinden, Rezzâk ismiyle bütün mat'ûmâtı bir sofra‑i ni'met içinde senin önüne koymuştur.
Sonra sana hassâsiyetli bir hayat verdiğinden, o hayat dahi bir mide gibi rızık ister. Göz, kulak gibi bütün duyguların, eller gibidir ki, rû‑yi zemin kadar geniş bir sofra‑i ni'meti, o ellerin önüne koymuştur.
Sonra manevî çok rızık ve ni'metler isteyen insaniyeti sana verdiğinden, âlem‑i mülk ve melekût gibi geniş bir sofra‑i ni'met, o mide‑i insaniyetin önüne ve aklın eli yetişecek nisbette sana açmıştır.
Sonra nihâyetsiz ni'metleri isteyen ve hadsiz rahmetin meyveleriyle teğaddî eden ve insaniyet‑i kübrâ olan İslâmiyet’i ve îmânı sana verdiğinden, dâire‑i mümkinât ile beraber Esmâ‑i Hüsnâ ve Sıfât‑ı Mukaddesenin dâiresine şâmil bir sofra‑i ni'met ve saâdet ve lezzet sana fethetmiştir.
124
Sonra îmânın bir nuru olan muhabbeti sana vermekle, gayr‑ı mütenâhî bir sofra‑i ni'met ve saâdet ve lezzet sana ihsân etmiştir.
Yani, cismâniyetin itibariyle küçük, zaîf, âciz, zelîl, mukayyed, mahdûd bir cüz'sün. O’nun ihsânıyla cüz'î bir cüz'den, küllî bir küll‑ü nurânî hükmüne geçtin. Zîra, hayatı sana vermekle, cüz'iyetten bir nev'i külliyete; ve insaniyeti vermekle hakîki külliyete; ve İslâmiyet’i vermekle ulvî ve nurânî bir külliyete; ve mârifet ve muhabbeti vermekle muhît bir nura seni çıkarmış.
İşte ey nefis! Sen bu ücreti almışsın. Ubûdiyet gibi lezzetli, ni'metli, rahatlı, hafif bir hizmetle mükellefsin. Hâlbuki buna da tenbellik ediyorsun. Eğer yarım yamalak yapsan da, güyâ eski ücretleri kâfî gelmiyormuş gibi, çok büyük şeyleri mütehakkimâne istiyorsun. Ve hem, “Niçin duâm kabûl olmadı?” diye nazlanıyorsun.
Evet, senin hakkın nâz değil, niyâzdır. Cenâb‑ı Hak, Cennet’i ve saâdet‑i ebediyeyi, mahz‑ı fazl ve keremiyle ihsân eder. Sen, dâima rahmet ve keremine ilticâ et. O’na güven ve şu fermânı dinle:
﴿قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِه۪ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ﴾
Eğer desen: “Şu küllî hadsiz ni'metlere karşı, nasıl şu mahdûd ve cüz'î şükrümle mukàbele edebilirim?”
Elcevab: Küllî bir niyetle, hadsiz bir i'tikàd ile… Meselâ: Nasıl ki, bir adam beş kuruş kıymetinde bir hediye ile, bir pâdişahın huzuruna girer ve görür ki, herbiri milyonlara değer hediyeler, makbûl adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: “Benim hediyem hiçtir, ne yapayım?” Birden der: “Ey Seyyidim! Bütün şu kıymetdâr hediyeleri kendi nâmıma sana takdim ediyorum. Çünkü; sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini sana hediye ederdim.”
125
İşte hiç ihtiyacı olmayan ve raiyetinin derece‑i sadâkat ve hürmetlerine alâmet olarak hediyelerini kabûl eden o pâdişah, o bîçârenin o büyük ve küllî niyetini ve arzusunu ve o güzel ve yüksek i'tikàd liyâkatini, en büyük bir hediye gibi kabûl eder.
Aynen öyle de: Âciz bir abd, namazında “Ettehiyyâtü lillâh” der. Yani: Bütün mahlûkatın hayatlarıyla sana takdim ettikleri hediye‑i ubûdiyetlerini, ben kendi hesabıma, umumunu sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi onlar kadar tahiyeler sana takdim edecektim. Hem sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın. İşte şu niyet ve i'tikàd, pek geniş bir şükr‑ü küllîdir.
Nebâtâtın tohumları ve çekirdekleri, onların niyetleridir. Meselâ: Kavun, kalbinde, nüveler sûretinde bin niyet eder ki, “Yâ Hàlık’ım! Senin Esmâ‑i Hüsnâ’nın nakışlarını yerin bir çok yerlerinde ilân etmek isterim.” Cenâb‑ı Hak, gelecek şeylerin nasıl geleceklerini bildiği için, onların niyetlerini bilfiil ibâdet gibi kabûl eder. “Mü'minin niyeti, amelinden hayırlıdır.” şu sırra işâret eder.
Hem, سُبْحَانَكَ وَبِحَمْدِكَ عَدَدَ خَلْقِكَ وَرِضَاءَ نَفْسِكَ وَزِنَةَ عَرْشِكَ وَمِدَادَ كَلِمَاتِكَ وَنُسَبِّحُكَ بِجَم۪يعِ تَسْب۪يحَاتِ اَنْبِيَائِكَ وَاَوْلِيَائِكَ وَمَلٰئِكَتِكَ
gibi hadsiz adedle tesbih etmenin hikmeti şu sırdan anlaşılır.
Hem nasıl, bir zâbit, bütün neferâtının yekûn hizmetlerini kendi nâmına pâdişaha takdim eder. Öyle de, mahlûkata zâbitlik eden ve hayvanat ve nebâtâta kumandanlık yapan ve mevcûdât‑ı arziyeye halifelik etmeye kàbil olan ve kendi hususî âleminde kendini herkese vekil telâkki eden insan, ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ der; bütün halkın ibâdetlerini ve istiânelerini, kendi nâmına Ma'bûd‑u Zülcelâl’e takdim eder.
126
Hem, سُبْحَانَكَ بِجَم۪يعِ تَسْب۪يحَاتِ جَم۪يعِ مَخْلُوقَاتِكَ وَبِاَلْسِنَةِ جَم۪يعِ مَصْنُوعَاتِكَ der; bütün mevcûdâtı kendi hesabına söylettirir.
Hem, اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَائِنَاتِ وَمُرَكَّبَاتِهَا der; herşey nâmına bir salavât getirir. Çünkü: Herşey, Nur‑u Ahmedî (A.S.M.) ile alâkadardır. İşte tesbihâtta, salavâtlarda hadsiz adedlerin hikmetini anla.
Üçüncü Meyve
Ey nefis! Az bir ömürde hadsiz bir amel‑i uhrevî istersen ve herbir dakika‑i ömrünü bir ömür kadar fâideli görmek istersen ve âdetini ibâdete ve gafletini huzura kalbetmeyi seversen, Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ' et. Çünkü: Bir muâmele‑i şer'iyeye tatbik‑i amel ettiğin vakit, bir nev'i huzur veriyor. Bir nev'i ibâdet oluyor. Uhrevî çok meyveler veriyor.
Meselâ: Bir şeyi satın aldın. İcâb ve kabûl‑ü şer'iyeyi tatbik ettiğin dakikada, o âdi alışverişin bir ibâdet hükmünü alır. O tahattur‑u hükm-ü şer'î, bir tasavvur‑u vahiy verir. O dahi, Şâri'i düşünmekle bir teveccüh‑ü İlâhî verir. O dahi, bir huzur verir. Demek, Sünnet‑i Seniye’ye tatbik‑i amel etmekle bu fânî ömür, bâkî meyveler verecek, bir hayat‑ı ebediyeye medâr olacak olan fâideler elde edilir.
﴿فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الْاُمِّيِّ الَّذ۪ي يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَكَلِمَاتِه۪ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ﴾ fermânını dinle. Şerîat ve Sünnet‑i Seniye’nin ahkâmları içinde cilveleri intişar eden Esmâ‑i Hüsnâ’nın herbir isminin feyz‑i tecellîsine bir mazhar‑ı câmi' olmağa çalış…
127
Dördüncü Meyve
Ey nefis! Ehl‑i dünyaya, hususan ehl‑i sefâhete, hususan ehl‑i küfre bakıp sûrî zînet ve aldatıcı gayr‑ı meşrû lezzetlerine aldanıp taklid etme. Çünkü; sen onları taklid etsen, onlar gibi olamazsın. Pek çok sukùt edeceksin. Hayvan dahi olamazsın. Çünkü; senin başındaki akıl, meş'ûm bir âlet olur. Senin başını dâima döğecektir.
Meselâ: Nasıl ki; bir saray bulunsa, büyük bir dâiresinde büyük bir elektrik lambası bulunur. O elektrikten teşa'ub etmiş ve onunla bağlı küçük küçük elektrikler, küçük menzillere taksim edilmiş. Şimdi birisi o büyük elektrik lambasının düğmesini çevirip ziyâyı kapatsa, bütün menziller derin bir karanlık içine ve bir vahşete düşer.
Ve başka sarayda büyük elektrik lambasıyla merbût olmayan küçük elektrik lambaları her menzilde bulunuyor. O saray sâhibi, büyük elektrik lambasının düğmesini çevirerek kapatsa, sâir menzillerde ışıklar bulunabilir. Onunla işini görebilir. Hırsızlar istifade edemezler.
İşte ey nefsim! Birinci saray, bir Müslümandır. Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, onun kalbinde o büyük elektrik lambasıdır. Eğer O’nu unutsa – El‑iyâzü Billâh – kalbinden O’nu çıkarsa, hiçbir peygamberi daha kabûl edemez. Belki hiçbir kemâlâtın yeri, rûhunda kalamaz. Hattâ Rabbini de tanımaz. Mâhiyetindeki bütün menziller ve latîfeler, karanlığa düşer ve kalbinde müdhiş bir tahribât ve vahşet oluyor. Acaba bu tahribât ve vahşete mukâbil, hangi şeyi kazanıp ünsiyet edebilirsin! Hangi menfaati bulup o tahribât zararını onunla tamir edersin!
Hâlbuki ecnebîler, o ikinci saraya benzerler ki; Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nurunu kalblerinden çıkarsalar da, kendilerince bazı nurlar kalabilir veya kalabilir zannederler. Onların manevî kemâlât‑ı ahlâkıyelerine medâr olacak Hazret‑i Mûsa ve İsâ Aleyhimesselâm’a bir nev'i îmânları ve Hàlık’larına bir çeşit i'tikàdları kalabilir.
Ey nefs‑i emmâre! Eğer desen: “Ben, ecnebî değil, hayvan olmak isterim!” Sana kaç defa söylemiştim: Hayvan gibi olamazsın. Zîra kafandaki akıl olduğu için, o akıl geçmiş elemleri ve gelecek korkuları tokadıyla senin yüzüne, gözüne, başına çarparak dövüyor. Bir lezzet içinde bin elem katıyor. Hayvan ise, elemsiz güzel bir lezzet alır, zevkeder. Öyle ise, evvelâ aklını çıkar at, sonra hayvan ol. Hem ﴿كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ﴾ sille‑i te'dibini gör.
128
Beşinci Meyve
Ey nefis! Mükerreren söylediğimiz gibi, insan, şecere‑i hilkatin meyvesi olduğundan, meyve gibi en uzak ve en câmi' ve umuma bakar ve umumun cihetü'l‑vahdetini içinde saklar bir kalb çekirdeğini taşıyan ve yüzü kesrete, fenâya, dünyaya bakan bir mahlûktur. Ubûdiyet ise, onun yüzünü fenâdan bekàya, halktan Hakk’a, kesretten vahdete, müntehâdan mebde'e çeviren bir hayt‑ı vuslat, yâhut mebde' ve müntehâ ortasında bir nokta‑i ittisaldir.
Nasıl ki, tohum olacak kıymetdâr bir meyve‑i zîşuûr, ağacın altındaki zîrûhlara baksa, güzelliğine güvense, kendini onların ellerine atsa veya gaflet edip düşse, onların ellerine düşecek, parçalanacak, âdi bir tek meyve gibi zâyi' olacak. Eğer o meyve, nokta‑i istinâdını bulsa, içindeki çekirdek, bütün ağacın cihetü'l‑vahdetini tutmakla beraber ağacın bekàsına ve hakikatinin devamına vâsıta olacağını düşünebilse, o vakit o tek meyve içinde bir tek çekirdek, bir hakikat‑i külliye-i dâimeye, bir ömr‑ü bâkî içinde mazhar oluyor.
Öyle de; insan, eğer kesrete dalıp, kâinât içinde boğulup, dünyanın muhabbetiyle sersem olarak fânîlerin tebessümlerine aldansa, onların kucaklarına atılsa, elbette nihâyetsiz bir hasârete düşer. Hem fenâ, hem fânî, hem ademe düşer. Hem ma'nen kendini i'dâm eder. Eğer lisân‑ı Kur'ân’dan kalb kulağıyla îmân derslerini işitip başını kaldırsa, vahdete müteveccih olsa, ubûdiyetin mi'râcıyla arş‑ı kemâlâta çıkabilir. Bâkî bir insan olur.
Ey nefsim! Mâdem hakikat böyledir ve mâdem millet‑i İbrahimiye’densin (A.S.), İbrahimvâri ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾ de ve Mahbûb‑u Bâkî’ye yüzünü çevir ve benim gibi şöyle ağla… (❋)
129
Yirmibeşinci Söz’denİkinci Cilve
Kur'ân’ın şebâbetidir. Her asırda taze nâzil oluyor gibi tazeliğini, gençliğini muhâfaza ediyor. Evet Kur'ân, bir hutbe‑i ezeliye olarak umum asırlardaki umum tabakàt‑ı beşeriyeye birden hitâb ettiği için öyle dâimî bir şebâbeti bulunmak lâzımdır. Hem de öyle görülmüş ve görünüyor. Hattâ, efkârca muhtelif ve isti'dâdca mütebâyin asırlardan her asra göre güyâ o asra mahsûs gibi bakar, baktırır ve ders verir. Beşerin âsâr ve kanunları beşer gibi ihtiyar oluyor, değişiyor, tebdil ediliyor. Fakat Kur'ân’ın hükümleri ve kanunları, o kadar sâbit ve râsihtir ki, asırlar geçtikçe daha ziyâde kuvvetini gösteriyor. Evet, en ziyâde kendine güvenen ve Kur'ân’ın sözlerine karşı kulağını kapayan şu asr‑ı hâzır ve şu asrın ehl‑i kitab insanları Kur'ân’ın ﴿يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ﴾﴿يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ﴾ hitâb‑ı mürşidânesine o kadar muhtaçtır ki, güyâ o hitâb doğrudan doğruya şu asra müteveccihtir ve ﴿يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ﴾ lafzı يَا اَهْلَ الْمَكْتَبِ mânâsını dahi tazammun eder. Bütün şiddetiyle, bütün tazeliğiyle, bütün şebâbetiyle ﴿يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا اِلٰى كَلِمَةٍ سَوَٓاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ﴾sayhasını âlemin aktârına savuruyor.
130
Meselâ: Şahıslar, cemâatler, muârazasından âciz kaldıkları Kur'ân’a karşı; bütün nev'‑i beşerin ve belki cinnîlerin de netice‑i efkârları olan medeniyet‑i hâzıra, Kur'ân’a karşı muâraza vaziyetini almıştır, İ'câz‑ı Kur'ân’a karşı, sihirleriyle muâraza ediyor. Şimdi, şu müdhiş yeni muârazacıya karşı İ'câz‑ı Kur'ân’ı, ﴿قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ﴾ âyetinin da'vâsını isbât etmek için medeniyetin muâraza sûretiyle vaz'ettiği esâsâtı ve desâtirini, esâsât‑ı Kur'âniye ile karşılaştıracağız.
Birinci Derecede: Birinci Söz’den tâ Yirmibeşinci Söz’e kadar olan muvâzeneler ve mîzanlar ve o Söz’lerin hakikatleri ve başları olan âyetler, iki kere iki dört eder derecesinde medeniyete karşı Kur'ân’ın i'câzını ve galebesini isbât eder.
İkinci Derecede: Onikinci Söz’de isbât edildiği gibi, bir kısım düsturlarını hülâsa etmektir.
İşte, medeniyet‑i hâzıra, felsefesiyle hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyede nokta‑i istinâdı “kuvvet” kabûl eder. Hedefi “menfaat” bilir. Düstur‑u hayatı “cidâl” tanır. Cemâatlerin râbıtasını “unsuriyet ve menfî milliyet” bilir. Gayesi, hevesât‑ı nefsâniyeyi tatmin ve hâcât‑ı beşeriyeyi tezyîd etmek için bazı “lehviyât”tır.
Hâlbuki: Kuvvetin şe'ni, tecâvüzdür. Menfaatin şe'ni, her arzuya kâfî gelmediğinden üstünde boğuşmaktır. Düstur‑u cidâlin şe'ni, çarpışmaktır. Unsuriyetin şe'ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan tecâvüzdür. İşte şu medeniyetin şu düsturlarındandır ki, bütün mehâsiniyle beraber beşerin yüzde ancak yirmisine bir nev'i sûrî saâdet verip seksenini rahatsızlığa, sefâlete atmıştır.
Amma Hikmet‑i Kur'âniye ise; nokta‑i istinâdı, kuvvet yerine “Hakk”ı kabûl eder. Gayede, menfaat yerine “fazilet ve rızâ‑yı İlâhî”yi kabûl eder. Hayatta, düstur‑u cidâl yerine “düstur‑u teâvün”ü esâs tutar. Cemâatlerin râbıtalarında, unsuriyet ve milliyet yerine “râbıta‑i dinî ve sınıfî ve vatanî” kabûl eder. Gâyâtı, “Hevesât‑ı nefsâniyenin nâmeşrû tecâvüzâtına sed çekip rûhu maâliyâta teşvik ve hissiyat‑ı ulviyesini tatmin etmektir ve insanı kemâlât‑ı insaniyeye sevkedip insan etmektir.”
131
Hakkın şe'ni ise, ittifaktır. Faziletin şe'ni, tesânüddür. Teâvünün şe'ni, birbirinin imdâdına yetişmektir. Dinin şe'ni, uhuvvettir, incizabdır. Nefs‑i emmâreyi gemlemekle bağlamak, rûhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni, saâdet‑i dâreyndir. İşte, medeniyet‑i hâzıra, edyân‑ı sâbıka-i semâviyeden, bâhusus Kur'ân’ın irşadâtından aldığı mehâsinle beraber Kur'ân’a karşı böyle hakikat nazarında mağlûb düşmüştür.
Üçüncü Derece: Binler mesâilinden yalnız nümûne olarak üç‑dört mes'eleyi göstereceğiz. Evet, Kur'ân’ın düsturları, kanunları, ezelden geldiğinden ebede gidecektir. Medeniyetin kanunları gibi ihtiyar olup ölüme mahkûm değildir. Dâima gençtir, kuvvetlidir.
Meselâ: Medeniyetin bütün cem'iyât‑ı hayriyeleri ile, bütün cebbârâne şedîd inzibat ve nizâmâtlarıyla, bütün ahlâkî terbiyegâhlarıyla, Kur'ân‑ı Hakîm’in iki mes'elesine karşı muâraza edemeyip mağlûb düşmüşlerdir.
Meselâ: ﴿وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ﴾﴿وَاَحَلَّ اللّٰهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبٰوا﴾
Kur'ân’ın bu galebe‑i i'câzkârânesini bir mukaddime ile beyân edeceğiz. Şöyle ki:
İşârâtü'l‑İ'câz’da isbât edildiği gibi bütün ihtilâlât‑ı beşeriyenin mâdeni, bir kelime olduğu gibi; bütün ahlâk‑ı seyyienin menba'ı dahi, bir kelimedir.
Birinci kelime: “Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse bana ne!”
İkinci kelime: “Sen çalış, ben yiyeyim!”
Evet hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyede hàvâs ve avâm yani, zenginler ve fakirler, muvâzeneleriyle rahatla yaşarlar. O muvâzenenin esâsı ise; hàvâs tabakasında merhamet ve şefkat; aşağısında, hürmet ve itâattir. Şimdi birinci kelime, hàvâs tabakasını; zulme, ahlâksızlığa, merhametsizliğe sevketmiştir. İkinci kelime, avâmı; kine, hasede, mübârezeye sevkedip rahat‑ı beşeriyeyi birkaç asırdır selbettiği gibi, şu asırda sa'y, sermâye ile mübâreze neticesi herkesçe ma'lûm olan Avrupa hâdisât‑ı azîmesi meydâna geldi.
132
İşte medeniyet, bütün cem'iyât‑ı hayriye ile ve ahlâkî mektebleriyle ve şedîd inzibat ve nizâmâtıyla, beşerin o iki tabakasını musâlaha edemediği gibi, hayat‑ı beşerin iki müdhiş yarasını tedâvi edememiştir. Kur'ân, birinci kelimeyi, esâsından “vücûb‑u zekât” ile kal'eder, tedâvi eder. İkinci kelimenin esâsını “hurmet‑i ribâ” ile kal'edip, tedâvi eder. Evet, âyet‑i Kur'âniye âlem kapısında durup ribâya “Yasaktır!” der. “Kavga kapısını kapamak için banka (ribâ) kapısını kapayınız!” diyerek insanlara fermân eder. Şâkirdlerine “Girmeyiniz!” emreder.
İkinci Esâs: Medeniyet, taaddüd‑ü ezvâcı kabûl etmiyor. Kur'ân’ın o hükmünü, kendine muhâlif‑i hikmet ve maslahat‑ı beşeriyeye münâfî telâkki eder.
Evet, eğer izdivâcdaki hikmet, yalnız kazâ‑yı şehvet olsa, taaddüd bil'akis olmalı. Hâlbuki, hattâ bütün hayvanatın şehâdetiyle ve izdivâc eden nebâtâtın tasdikiyle sâbittir ki; izdivâcın hikmeti ve gayesi, tenâsüldür. Kazâ‑yı şehvet lezzeti ise, o vazifeyi gördürmek için rahmet tarafından verilen bir ücret‑i cüz'iyedir. Mâdem hikmeten, hakikaten izdivâc, nesil içindir, nev'in bekàsı içindir. Elbette, bir senede yalnız bir defa tevellüde kàbil ve ayın yalnız yarısında kàbil‑i telakkuh olan ve elli senede ye'se düşen bir kadın, ekserî vakitte tâ yüz seneye kadar kàbil‑i telkîh bir erkeğe kâfî gelmediğinden, medeniyet pek çok fâhişehâneleri kabûl etmeye mecburdur.
Üçüncü Esâs: Muhâkemesiz medeniyet, Kur'ân, kadına sülüs verdiği için âyeti tenkid eder. Hâlbuki hayat‑ı ictimâiyede ekser ahkâm, ekseriyet itibariyle olduğundan; ekseriyet itibariyle bir kadın, kendini himâye edecek birisini bulur. Erkek ise, ona yük olacak ve nafakasını ona bırakacak birisiyle teşrîk‑i mesâî etmeye mecbur olur. İşte bu sûrette bir kadın, pederinden yarısını alsa, kocası noksaniyetini te'min eder. Erkek, pederinden iki parça alsa, bir parçasını tezevvüc ettiği kadının idaresine verecek; kız kardeşine müsâvî gelir. İşte, adâlet‑i Kur'âniye böyle iktiza eder. Böyle hükmetmiştir. (Hâşiye‑1)
133
Dördüncü Esâs: Sanem‑perestliği şiddetle Kur'ân men'ettiği gibi, sanem‑perestliğin bir nev'i taklidi olan sûret‑perestliği de men'eder. Medeniyet ise, sûretleri kendi mehâsininden sayıp Kur'ân’a muâraza etmek istemiş. Hâlbuki; gölgeli gölgesiz sûretler, ya bir zulm‑ü mütehaccir veya bir riyâ‑yı mütecessid veya bir heves‑i mütecessimdir ki; beşeri zulme ve riyâya ve hevâya, hevesi kamçılayıp teşvik eder.
Hem, Kur'ân merhameten, kadınların hürmetini muhâfaza için, hayâ perdesini takmasını emreder. Tâ hevesât‑ı rezîlenin ayağı altında o şefkat mâdenleri zillet çekmesinler. Âlet‑i hevesât, ehemmiyetsiz bir metâ' hükmüne geçmesinler. (Hâşiye‑2) Medeniyet ise, kadınları yuvalarından çıkarıp, perdelerini yırtıp, beşeri de baştan çıkarmıştır. Hâlbuki, aile hayatı, kadın‑erkek mâbeyninde mütekàbil hürmet ve muhabbetle devam eder. Hâlbuki, açık‑saçıklık, samîmî hürmet ve muhabbeti izâle edip ailevî hayatı zehirlemiştir. Hususan, sûret‑perestlik, ahlâkı fenâ hâlde sarstığı ve sukùt‑u rûha sebebiyet verdiği şununla anlaşılır:
Nasıl ki, merhume ve rahmete muhtaç bir güzel kadın cenazesine nazar‑ı şehvet ve hevesle bakmak, ne kadar ahlâkı tahrib eder. Öyle de; ölmüş kadınların sûretlerine veyâhut sağ kadınların küçük cenazeleri hükmünde olan sûretlerine heves‑perverâne bakmak, derinden derine hissiyat‑ı ulviye-i insaniyeyi sarsar, tahrib eder.
134
İşte şu üç misâl gibi binler mesâil‑i Kur'âniye’nin herbirisi, saâdet‑i beşeriyeyi dünyada te'mine hizmet etmekle beraber hayat‑ı ebediyesine de hizmet eder. Sâir mes'eleleri mezkûr mes'elelere kıyâs edebilirsin.
Nasıl, medeniyet‑i hâzıra Kur'ân’ın hayat‑ı ictimâiye-i beşere ait olan düsturlarına karşı mağlûb olup Kur'ân’ın i'câz‑ı manevîsine karşı hakikat noktasında iflas eder. Öyle de: Medeniyetin rûhu olan felsefe‑i Avrupa ve hikmet‑i beşeriyeyi, Hikmet‑i Kur'ân’la yirmibeş aded Söz’lerde mîzanlarla iki hikmetin muvâzenesinde hikmet‑i felsefiye âcize ve Hikmet‑i Kur'âniye’nin mu'cize olduğu kat'iyyetle isbât edilmiştir. Nasıl ki, Onbirinci ve Onikinci Söz’lerde, hikmet‑i felsefiyenin aczi ve iflası ve Hikmet‑i Kur'âniye’nin i'câzı ve gınâsı isbât edilmiştir‥ müracaat edebilirsin.
Hem, nasıl medeniyet‑i hâzıra, Hikmet‑i Kur'ân’ın ilmî ve amelî i'câzına karşı mağlûb oluyor. Öyle de: Medeniyetin edebiyât ve belâğatı da, Kur'ân’ın edeb ve belâğatına karşı nisbeti; öksüz bir yetîmin muzlim bir hüzün ile ümîdsiz ağlayışı, hem süflî bir vaziyette sarhoş bir ayyaşın velvele‑i gınâsının (şarkı demektir) nisbeti ile, ulvî bir âşığın muvakkat bir iftiraktan müştâkàne, ümîdkârâne bir hüzün ile gınâsı (şarkısı), hem, zafer veya harbe ve ulvî fedâkârlıklara sevketmek için teşvikkârâne kasâid‑i vataniyeye nisbeti gibidir. Çünkü; edeb ve belâğat, te'sir‑i üslûb itibariyle ya hüzün verir, ya neş'e verir.
Hüzün ise, iki kısımdır: Ya fakdü'l‑ahbabdan gelir, yani ahbabsızlıktan, sâhibsizlikten gelen karanlıklı bir hüzündür ki; dalâlet‑âlûd, tabiat‑perest, gaflet‑pîşe olan medeniyetin edebiyâtının verdiği hüzündür. İkinci hüzün firâku'l‑ahbabdan gelir, yani ahbab var, firâkında müştâkàne bir hüzün verir. İşte şu hüzün, hidayet‑edâ, nur‑efşân Kur'ân’ın verdiği hüzündür.
135
Amma neş'e ise, o da iki kısımdır: Birisi, nefsi, hevesâtına teşvik eder. O da tiyatrocu, sinemacı, romancı medeniyetin edebiyâtının şe'nidir. İkinci neş'e nefsi susturup, rûhu, kalbi, aklı, sırrı; maâliyâta, vatan‑ı aslîlerine, makarr‑ı ebedîlerine, ahbab‑ı uhrevîlerine yetişmek için latîf ve edebli masûmâne bir teşviktir ki, o da Cennet ve saâdet‑i ebediyeye ve rü'yet‑i Cemâlullâh’a beşeri sevkeden ve şevke getiren Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın verdiği neş'edir.
İşte: ﴿قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِه۪ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَه۪يرًا﴾ ifâde ettiği azîm mânâ ve büyük hakikat, kàsırü'l‑fehm olanlarca ve dikkatsizlikle mübâlağalı bir belâğat için muhâl bir sûret zannediliyor. Hâşâ! Mübâlağa değil, muhâl bir sûret değil, ayn‑ı hakikat bir belâğat ve mümkün ve vâki sûrettedir.
O sûretin bir vechi şudur ki: Yani, Kur'ân’dan tereşşuh etmeyen ve Kur'ân’ın malı olmayan ins ve cinnin bütün güzel sözleri toplansa, Kur'ân’ı tanzîr edemez, demektir. Hem edememiş ki, gösterilmiyor.
İkinci vecih şudur ki: Cin ve insin hattâ şeytanların netice‑i efkârları ve muhassala‑i mesâîleri olan medeniyet ve hikmet‑i felsefe ve edebiyât‑ı ecnebiye, Kur'ân’ın ahkâm ve hikmet ve belâğatına karşı âciz derekesindedirler, demektir. Nasıl da nümûnesini gösterdik.
136
Meyve Risalesi’nden#Bu Onuncu Mes'eleye Bir Hâtime Olarak İki Hâşiyedir
Birincisi
Bundan oniki sene evvel işittim ki; en dehşetli ve muannid bir zındık, Kur'ân’a karşı sû‑i kasdını, tercümesiyle yapmağa başlamış ve demiş ki: “Kur'ân tercüme edilsin, tâ ne mal olduğu bilinsin.” Yani, lüzumsuz tekrârâtı herkes görsün ve tercümesi O’nun yerinde okunsun diye dehşetli bir plân çevirmiş.
Fakat, Risalei'n‑Nurun cerhedilmez hüccetleri kat'î isbât etmiş ki; Kur'ân’ın hakîki tercümesi kàbil değil ve lisân‑ı nahvî olan Lisân‑ı Arabî yerinde Kur'ân’ın meziyetlerini ve nüktelerini başka lisân muhâfaza edemez ve herbir harfi, on adetten bine kadar sevâb veren kelimât‑ı Kur'âniye’nin mu'cizâne ve cem'iyetli tâbirlerinin yerini, beşerin âdi ve cüz'î tercümeleri tutamaz, O’nun yerinde câmilerde okunmaz diye Risalei'n‑Nur her tarafta intişarıyla o dehşetli plânı akîm bıraktı. Fakat, o zındıktan ders alan münâfıklar, yine şeytan hesabına Kur'ân güneşini üflemekle söndürmeğe aptal çocuklar gibi ahmakàne ve dîvânecesine çalışmaları hikmeti ile bana gayet sıkı ve sıkıcı ve sıkıntılı bir hâlette bu Onuncu Mes'ele yazdırıldı tahmin ediyorum. Başkalarla görüşemediğim için hakikat‑i hâli bilemiyorum.
İkinci Hâşiye
Denizli hapsinden tahliyemizden sonra meşhûr Şehir Oteli’nin yüksek katında oturmuştum. Karşımda güzel bahçelerde kesretli kavak ağaçları birer halka‑i zikir tarzında gayet latîf, tatlı bir sûrette hem kendileri, hem dalları, hem yaprakları havanın dokunmasıyla cezbekârâne ve câzibedârâne hareketle raksları, kardeşlerimin müfârakatlarından ve yalnız kaldığımdan hüzünlü ve gamlı kalbime ilişti. Birden güz ve kış mevsimi hâtıra geldi ve bana bir gaflet bastı. Ben o kemâl‑i neş'e ile cilvelenen o nâzenîn kavaklara ve zîhayatlara o kadar acıdım ki, gözlerim yaş ile doldu. Kâinâtın süslü perdesi altındaki ademleri, firâkları ihtar ve ihsâsıyla kâinât dolusu firâkların, zevâllerin hüzünleri başıma toplandı.
137
Birden Hakikat‑i Muhammediye’nin (A.S.M.) getirdiği nur imdâda yetişti, o hadsiz hüzünleri, gamları, sürûrlara çevirdi. Hattâ o nurun, herkes ve her ehl‑i îmân gibi benim hakkımda milyon feyzinden yalnız o vakitte o vaziyete temâs eden imdâd ve tesellîsi için Zât‑ı Muhammediye’ye (A.S.M.) karşı ebediyen minnetdâr oldum. Şöyle ki:
Ol nazar‑ı gaflet, o mübârek nâzenînleri; vazifesiz, neticesiz, bir mevsimde görünüp, hareketleri neş'eden değil, belki güyâ ademden ve firâktan titreyerek hiçliğe düştüklerini göstermekle, herkes gibi bendeki aşk‑ı bekà ve hubb‑u mehâsin ve muhabbet‑i vücûd ve şefkat‑i cinsiye ve alâka‑i hayatiyeye medâr olan damarlarıma o derece dokundu ki, böyle dünyayı bir manevî Cehennem’e ve aklı bir tâzib âletine çevirdiği sırada, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın beşere hediye getirdiği nur perdeyi kaldırdı; i'dâm, adem, hiçlik, vazifesizlik, abes, firâk, fânîlik yerinde o kavakların herbirinin yaprakları adedince hikmetleri, mânâları ve Risalei'n‑Nurda isbât edildiği gibi, üç kısma ayrılan neticeleri ve vazifeleri var diye gösterdi.
Birinci Kısım: Sâni'‑i Zülcelâl’in esmâsına bakar. Meselâ: Nasıl ki bir usta, hàrika bir makineyi yapsa, onu takdir eden herkes o zâta “Mâşâallâh, Bârekallâh” deyip alkışlar. Öyle de; o makine dahi, ondan maksûd neticeleri tam tamına göstermesiyle, lisân‑ı hâliyle ustasını tebrik eder, alkışlar. Her zîhayat ve herşey böyle bir makinedir, ustasını tebriklerle alkışlar.
İkinci Kısım Hikmetleri İse: Zîhayatın ve zîşuûrun nazarlarına bakar. Onlara şirin bir mütâlaagâh, birer kitab‑ı mârifet olur. Mânâlarını zîşuûrun zihinlerinde ve sûretlerini kuvve‑i hâfızalarında ve elvâh‑ı misâliyede ve âlem‑i gaybın defterlerinde dâire‑i vücûdda bırakıp, sonra âlem‑i şehâdeti terkeder, âlem‑i gayba çekilir. Demek, sûrî bir vücûdu bırakır, manevî ve gaybî ve ilmî çok vücûdları kazanır.
138
Evet mâdem Allah var ve ilmi ihâta eder; elbette adem, i'dâm, hiçlik, mahv, fenâ; hakikat noktasında, ehl‑i îmânın dünyasında yoktur. Ve kâfirlerin dünyaları ademle, firâkla, hiçlikle, fânîlikle doludur. İşte bu hakikati, umumun lisânında gezen bu gelen darb‑ı mesel ders verip, der:
“Kimin için Allah var, ona herşey var. Ve kimin için yoksa, herşey ona yoktur, hiçtir.”
Elhâsıl: Nasıl ki îmân, ölüm vaktinde insanı i'dâm‑ı ebedîden kurtarıyor; öyle de, herkesin hususî dünyasını dahi i'dâmdan ve hiçlik karanlıklarından kurtarıyor. Ve küfür ise, hususan küfr‑ü mutlak olsa; hem o insanı, hem hususî dünyasını ölümle i'dâm edip manevî Cehennem zulmetlerine atar, hayatının lezzetlerini acı zehirlere çevirir. Hayat‑ı dünyeviyeyi âhiretine tercih edenlerin kulakları çınlasın. Gelsinler, buna ya bir çare bulsunlar veya îmâna girsinler, bu dehşetli hasârâttan kurtulsunlar!‥
139
Yirmialtıncı Söz’denÜçüncü Mebhasın Sonu ve Dördüncü Mebhas
Üçüncü Mebhasın Sonu
Eğer desen: “Kader bizi böyle bağlamış, hürriyetimizi selbetmiştir. İnbisat ve cevelâna müştâk olan kalb ve rûh için, kadere îmân bir ağırlık, bir sıkıntı vermiyor mu?”
Elcevab: Kat'a ve asla!‥ Sıkıntı vermediği gibi, nihâyetsiz bir hìffet, bir rahatlık ve revh u reyhânı veren ve emn ü emânı te'min eden bir sürûr, bir nur veriyor. Çünkü; insan kadere îmân etmezse, küçük bir dâirede cüz'î bir serbestiyet, muvakkat bir hürriyet içinde, dünya kadar ağır bir yükü, bîçâre rûhun omuzunda taşımaya mecburdur. Çünkü; insan bütün kâinâtla alâkadardır. Nihâyetsiz makàsıd ve metâlibi var. Kudreti, irâdesi, hürriyeti, milyondan birisine kâfî gelmediği için, çektiği manevî sıkıntı ağırlığı, ne kadar müdhiş ve muvahhiş olduğu anlaşılır. İşte kadere îmân, bütün o ağırlığı kaderin sefînesine atar, kemâl‑i rahat ile, rûh ve kalbin kemâl‑i hürriyetiyle kemâlâtında serbest cevelânına meydân veriyor. Yalnız nefs‑i emmârenin cüz'î hürriyetini selbeder ve fir'avuniyetini ve rubûbiyetini ve keyfemâyeşâ hareketini kırar.
Kadere îmân o kadar lezzetli, saâdetlidir ki, ta'rif edilmez. Yalnız şu temsîl ile o lezzete ve o saâdete bir işâret edeceğiz. Şöyle ki:
İki adam, bir pâdişahın pâyitahtına giderler. O pâdişahın mahall‑i garâib olan hàs sarayına girerler. Biri, pâdişahı bilmez; o yerde gâsıbâne, sârıkâne tavattun etmek ister. Fakat o bahçe, o sarayın iktiza ettikleri idare ve tedbir ve vâridât ve makinelerini işlettirmek ve garîb hayvanatın erzâkını vermek gibi zahmetli külfetleri görür, mütemâdiyen ızdırâb çeker. O Cennet gibi bahçe, başına bir Cehennem gibi oluyor. Herşeye acıyor, idare edemiyor. Teessüfle vaktini geçirir. Sonra da o hırsız edebsiz adam, te'dib sûretiyle hapse atılır.
140
İkinci adam pâdişahı tanır, pâdişaha kendini misâfir bilir. Bütün o bahçede, o sarayda olan işler, bir nizâm‑ı kanunla cereyan ettiğini, herşey bir programla, kemâl‑i sühûletle işlediğini i'tikàd eder. Zahmet ve külfetleri, pâdişahın kanununa bırakıp, kemâl‑i safâ ile o Cennet‑misâl bahçenin bütün lezzetlerinden istifade edip, pâdişahın merhametine ve idare kanunlarının güzelliğine istinâden herşeyi hoş görür, kemâl‑i lezzet ve saâdetle hayatını geçirir. İşte, مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ sırrını anla.
Dördüncü Mebhas
Eğer desen: “Birinci Mebhas’ta isbât ettin ki; kaderin herşeyi güzeldir, hayırdır. Ondan gelen şer de hayırdır, çirkinlik de güzeldir. Hâlbuki; şu dâr‑ı dünyadaki musîbetler, beliyeler, o hükmü cerhediyor?”
Elcevab: Ey şiddet‑i şefkatten şedîd bir elemi hisseden nefsim ve arkadaşım! Vücûd, hayr‑ı mahz; adem, şerr‑i mahz olduğuna; bütün mehâsin ve kemâlâtın vücûda rücûu ve bütün maâsî ve mesâib ve nekàisin esâsı, adem olduğu, delildir.
Mâdem adem şerr‑i mahzdır; ademe müncer olan veya ademi işmâm eden hâlât dahi şerri tazammun eder. Onun için, vücûdun en parlak nuru olan hayat, ahvâl‑i muhtelife içinde yuvarlanıp kuvvet buluyor. Mütebâyin vaziyetlere girip tasaffî ediyor ve müteaddid keyfiyâtı alıp matlûb semerâtı veriyor ve müteaddid tavırlara girip, Vâhib‑i Hayat’ın nukùş‑u esmâsını güzelce gösterir. İşte şu hakikattendir ki; zîhayatlara, âlâm ve mesâib ve meşakkat ve beliyyât sûretinde, bazı hâlât ârız olur ki; o hâlât ile hayatlarına envâr‑ı vücûd teceddüd edip zulümât‑ı adem tebâüd ederek hayatları tasaffî ediyor. Zîra tevakkuf, sükûnet, sükût, atâlet, istirahat, yeknesaklık, keyfiyâtta ve ahvâlde birer ademdir. Hattâ en büyük bir lezzet, yeknesaklık içinde hiçe iner.
141
Elhâsıl: Mâdem hayat, Esmâ‑i Hüsnâ’nın nukùşunu gösterir; hayatın başına gelen herşey hasendir. Meselâ: Gayet zengin, nihâyet derecede san'atkâr ve çok san'atlarda mâhir bir zât, âsâr‑ı san'atını, hem kıymetdâr servetini göstermek için âdi bir miskin adamı, modellik vazifesini gördürmek için bir ücrete mukâbil, bir saatte, murassa', musanna' yaptığı gömleği giydirir, onun üstünde işler ve vaziyetler verir, tebdil eder. Hem her nev'i san'atını göstermek için keser, değiştirir, uzaltır, kısaltır. Acaba şu ücretli miskin adam, o zâta dese: “Bana zahmet veriyorsun. Eğilip kalkmakla vaziyet veriyorsun. Beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun.” demeğe hak kazanabilir mi? “Merhametsizlik, insafsızlık ettin.” diyebilir mi?
İşte onun gibi Sâni'‑i Zülcelâl, Fâtır‑ı Bî-misâl, zîhayata göz, kulak, akıl, kalb gibi havâs ve letâif ile murassa' olarak giydirdiği vücûd gömleğini Esmâ‑i Hüsnâ’nın nakışlarını göstermek için çok hâlât içinde çevirir, çok vaziyetlerde değiştirir. Elemler, musîbetler nev'inde olan keyfiyât, bazı esmâsının ahkâmını göstermek için lemeât‑ı hikmet içinde bazı şuâât‑ı rahmet ve o şuâât‑ı rahmet içinde latîf güzellikler vardır.
142
Yirmialtıncı Söz’denHâtime
Eski Said’in serkeş, müftehir, mağrûr, ucublu, riyâkâr nefsini susturan, teslîme mecbur eden beş fıkradır.
Birinci Fıkra
Mâdem eşya var ve san'atlıdır, elbette bir ustaları var. Yirmiikinci Söz’de gayet kat'î isbât edildiği gibi; eğer herşey birinin olmazsa, o vakit herbir şey, bütün eşya kadar müşkül ve ağır olur. Eğer herşey birinin olsa, o zaman bütün eşya, bir şey kadar âsân ve kolay olur.
Mâdem zemin ve âsumânı birisi yapmış, yaratmış; elbette o pek hikmetli ve çok san'atkâr Zât, zemin ve âsumânın meyveleri ve neticeleri ve gayeleri olan zîhayatları başkalara bırakıp işi bozmayacak. Başka ellere teslîm edip bütün hikmetli işlerini abes etmeyecek, hiçe indirmeyecek, şükür ve ibâdetlerini başkasına vermeyecektir.
İkinci Fıkra
Sen ey mağrûr nefsim! Üzüm ağacına benzersin. Fahirlenme, salkımları o ağaç kendi takmamış. Başkası onları ona takmış.
Üçüncü Fıkra
Sen ey riyâkâr nefsim! “Dine hizmet ettim.” diye gururlanma. اِنَّ اللّٰهَ لَيُؤَيِّدُ هٰذَا الدّ۪ينَ بِالرَّجُلِ الْفَاجِرِ sırrınca; müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o recül‑ü fâcir bilmelisin. Hizmetini, ubûdiyetini, geçen ni'metlerin şükrü ve vazife‑i fıtrat ve farîza‑i hilkat ve netice‑i san'at bil, ucb ve riyâdan kurtul!
Dördüncü Fıkra
Hakikat ilmini, hakîki hikmeti istersen; Cenâb‑ı Hakk’ın mârifetini kazan. Çünkü; bütün hakàik‑ı mevcûdât, İsm‑i Hakk’ın şuââtı ve esmâsının tezâhüratı ve sıfâtının tecelliyâtıdırlar. Maddî ve manevî, cevherî, arazî herbir şeyin, herbir insanın hakikati, birer ismin nuruna dayanır ve hakikatine istinâd eder. Yoksa, hakikatsiz ehemmiyetsiz bir sûrettir. Yirminci Söz’ün âhirinde, şu sırra dair bir nebze bahsi geçmiştir.
143
Ey nefis! Eğer şu dünya hayatına müştâksan, mevtten kaçarsan kat'iyyen bil ki: Hayat zannettiğin hâlât, yalnız bulunduğun dakikadır. O dakikadan evvel, bütün zamanın ve o zaman içindeki eşya‑yı dünyeviye, o dakikada meyyittir, ölmüştür. O dakikadan sonra bütün zamanın ve onun mazrufu, o dakikada ademdir, hiçtir. Demek, güvendiğin hayat‑ı maddiye, yalnız bir dakikadır. Hattâ bir kısım ehl‑i tedkik, “Bir âşiredir, belki bir ân‑ı seyyâledir.” demişler. İşte şu sırdandır ki; bazı ehl‑i velâyet, dünyanın, dünya cihetiyle ademine hükmetmişler.
Mâdem böyledir, hayat‑ı maddiye-i nefsiyeyi bırak, kalb ve rûh ve sırrın derece‑i hayatlarına çık, bak; ne kadar geniş bir dâire‑i hayatları var. Senin için meyyit olan mâzi, müstakbel, onlar için hayydır, hayatdâr ve mevcûddur.
Ey nefsim!‥ Mâdem öyledir, sen dahi kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki:
“Fânîyim, fânî olanı istemem.
Âcizim, âciz olanı istemem.
Rûhumu Rahmân’a teslîm eyledim gayr istemem.
İsterim, fakat bir Yâr‑ı Bâkî isterim.
Zerreyim, fakat bir Şems‑i Sermed isterim.
Hiç‑ender hiçim, fakat bu mevcûdâtı birden isterim!”
144
Otuzuncu Söz’den Birinci Maksad
Tılsım‑ı kâinâtı keşfeden, Kur'ân‑ı Hakîm’in mühim bir tılsımını halleden, Otuzuncu Söz’den
Birinci Maksad
﴿﷽﴾
﴿اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُ اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا﴾
Şu âyetin büyük hazinesinden tek bir cevherine işâret edeceğiz. Şöyle ki:
Gök, zemin, dağ, tahammülünden çekindiği ve korktuğu emânetin müteaddid vücûhundan bir ferdi, bir vechi, “Ene”dir. Evet “Ene”, zaman‑ı Âdem’den şimdiye kadar âlem‑i insaniyetin etrafına dal budak salan nurânî bir şecere‑i tûbâ ile, müdhiş bir şecere‑i zakkumun çekirdeğidir. Şu azîm hakikate girişmeden evvel, o hakikatin fehmini teshîl edecek bir mukaddime beyân ederiz. Şöyle ki:
145
Ene, künûz‑u mahfiye olan Esmâ‑i İlâhiye’nin anahtarı olduğu gibi, kâinâtın tılsım‑ı muğlakının dahi anahtarı olarak bir muammâ‑yı müşkül-küşâdır, bir tılsım‑ı hayret-fezâdır. O ene, mâhiyetinin bilinmesiyle, o garîb muammâ, o acîb tılsım olan ene açılır ve kâinât tılsımını ve âlem‑i vücûb’un künûzunu dahi açar. Şu mes'eleye dair “Şemme” isminde bir risale‑i Arabiyemde şöyle bahsetmişiz ki:
Âlemin miftâhı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinât kapıları zâhiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır. Cenâb‑ı Hak, emânet cihetiyle insana ene nâmında öyle bir miftâh vermiş ki; âlemin bütün kapılarını açar ve öyle tılsımlı bir enâniyet vermiş ki; Hallâk‑ı kâinâtın künûz‑u mahfiyesini onun ile keşfeder. Fakat ene, kendisi de gayet muğlak bir muammâ ve açılması müşkül bir tılsımdır. Eğer onun hakîki mâhiyeti ve sırr‑ı hilkati bilinse; kendisi açıldığı gibi kâinât dahi açılır. Şöyle ki:
Sâni'‑i Hakîm, insanın eline emânet olarak, rubûbiyetinin, sıfât ve şuûnâtının hakikatlerini gösterecek, tanıttıracak işârât ve nümûneleri câmi' bir ene vermiştir. Tâ ki; o ene, bir vâhid‑i kıyâsî olup, evsâf‑ı Rubûbiyet ve şuûnât‑ı Ulûhiyet bilinsin. Fakat vâhid‑i kıyâsî, bir mevcûd‑u hakîki olmak lâzım değil; belki hendesedeki farazî hatlar gibi, farz ve tevehhümle bir vâhid‑i kıyâsî teşkil edilebilir. İlim ve tahakkukla hakîki vücûdu lâzım değildir.
Suâl: Niçin Cenâb‑ı Hakk’ın Sıfât ve Esmâsının mârifeti “Enâniyet”e bağlıdır?
Elcevab: Çünkü; mutlak ve muhît bir şeyin hududu ve nihâyeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez ve üstüne bir sûret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez, mâhiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Meselâ; zulmetsiz, dâimî bir ziyâ, bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit hakîki veya vehmî bir karanlık ile bir hat çekilse, o vakit bilinir.
146
İşte Cenâb‑ı Hakk’ın, İlim ve Kudret, Hakîm ve Rahîm gibi sıfât ve esmâsı; muhît, hududsuz, şerîksiz olduğu için onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle ise; hakîki nihâyet ve hadleri olmadığından farazî ve vehmî bir haddi çizmek lâzım geliyor. Onu da enâniyet yapar. Kendinde bir rubûbiyet‑i mevhûme, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder, bir had çizer. Onun ile muhît sıfatlara bir hadd‑i mevhûm vaz'eder. “Buraya kadar benim, ondan sonra O’nundur.” diye bir taksimat yapar. Kendindeki ölçücükler ile, onların mâhiyetini yavaş yavaş anlar.
Meselâ; dâire‑i mülkünde mevhûm rubûbiyetiyle, dâire‑i mümkinâtta Hàlık’ının Rubûbiyet’ini anlar ve zâhir mâlikiyetiyle Hàlık’ının hakîki Mâlikiyetini fehmeder ve “Bu hâneye mâlik olduğum gibi, Hàlık da şu kâinâtın mâlikidir.” der ve cüz'î ilmiyle O’nun ilmini fehmeder ve kisbî san'atçığıyla O Sâni'‑i Zülcelâl’in ibdâ'‑ı san'atını anlar. Meselâ: “Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim, öyle de şu dünya hânesini birisi yapmış ve tanzim etmiş.” der. Ve hâkezâ… Bütün sıfât ve Şuûnât‑ı İlâhiye’yi bir derece bildirecek, gösterecek binler esrârlı ahvâl ve sıfât ve hissiyat, ene’de mündericdir.
Demek ene, âyine‑misâl ve vâhid‑i kıyâsî ve âlet‑i inkişaf ve mânâ‑yı harfî gibi; mânâsı kendinde olmayan ve başkasının mânâsını gösteren, vücûd‑u insaniyetin kalın ipinden şuûrlu bir tel ve mâhiyet‑i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyet‑i âdemiyet’in kitabından bir eliftir ki, o elifin “iki yüzü” var.
Biri, hayra ve vücûda bakar. O yüz ile yalnız feyze kàbildir. Vereni kabûl eder, kendi icâd edemez. O yüzde fâil değil, icâddan eli kısadır.
Bir yüzü de şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sâhibidir.
147
Hem onun mâhiyeti, harfiyedir; başkasının mânâsını gösterir. Rubûbiyeti, hayâliyedir. Vücûdu, o kadar zaîf ve incedir ki; bizzat kendinde hiçbir şeye tahammül edemez ve yüklenemez. Belki, eşyanın derecât ve mikdarlarını bildiren mîzanü'l‑harâret ve mîzanü'l‑hava gibi mîzanlar nev'inden bir mîzandır ki, Vâcibü'l‑Vücûd’un mutlak ve muhît ve hududsuz sıfâtını bildiren bir mîzandır.
İşte, mâhiyetini şu tarzda bilen ve iz'ân eden ve ona göre hareket eden, ﴿قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا﴾ beşâretinde dâhil olur. Emâneti, bihakkın edâ eder ve o ene’nin dûrbîniyle, kâinât ne olduğunu ve ne vazife gördüğünü görür ve âfâkî ma'lûmât nefse geldiği vakit, ene’de bir musaddık görür. O ulûm, nur ve hikmet olarak kalır. Zulmet ve abesiyete inkılâb etmez.
Vaktâ ki ene, vazifesini şu sûretle îfâ etti; vâhid‑i kıyâsî olan mevhûm rubûbiyetini ve farazî mâlikiyetini terkeder. لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَلَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ der, hakîki ubûdiyetini takınır, “makam‑ı ahsen-i takvîm”e çıkar.
Eğer o ene, hikmet‑i hilkatini unutup, vazife‑i fıtriyesini terkederek kendine mânâ‑yı ismiyle baksa, kendini mâlik i'tikàd etse; o vakit emânette hıyânet eder, ﴿وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا﴾ altında dâhil olur. İşte, bütün şirkleri ve şerleri ve dalâletleri tevlîd eden enâniyetin şu cihetindendir ki, semâvât ve arz ve cibâl, tedehhüş etmişler; farazî bir şirkten korkmuşlar.
148
Evet, ene; ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken, mâhiyeti bilinmezse tesettür toprağı altında neşv ü nemâ bulur, gittikçe kalınlaşır. Vücûd‑u insanın her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi, vücûd‑u insanı bel' eder. Bütün o insan, bütün letâifiyle âdeta ene olur. Sonra nev'in enâniyeti de bir asabiyet‑i nev'iye ve milliye cihetiyle o enâniyete kuvvet verip; o ene, o enâniyet‑i nev'iyeye istinâd ederek, şeytan gibi, Sâni'‑i Zülcelâl’in evâmirine karşı mübâreze eder. Sonra kıyâs‑ı binnefs sûretiyle herkesi, hattâ herşeyi kendine kıyâs edip Cenâb‑ı Hakk’ın mülkünü onlara ve esbâba taksim eder. Gayet azîm bir şirke düşer; ﴿اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظ۪يمٌ﴾ meâlini gösterir. Evet, nasıl mîrî malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hazır arkadaşlarına birer dirhem almasını kabûl ile hazmedebilir… Öyle de; “Kendime mâlikim.” diyen adam, “Herşey kendine mâliktir.” demeye ve i'tikàd etmeye mecburdur.
İşte ene, şu hâinâne vaziyetinde iken cehl‑i mutlaktadır. Binler fünûnu bilse de cehl‑i mürekkeble bir echeldir. Çünkü; duyguları, efkârları, kâinâtın envâr‑ı mârifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdik edecek, ışıklandıracak ve idâme edecek bir madde bulmadığı için, sönerler. Gelen herşey, nefsindeki renklerle boyalanır. Mahz‑ı hikmet gelse, nefsinde, abesiyet‑i mutlaka sûretini alır. Çünkü; şu hâldeki ene’nin rengi, şirk ve ta'tîldir; Allah’ı inkârdır. Bütün kâinât, parlak âyetlerle dolsa o ene’deki karanlıklı bir nokta, onları nazarda söndürür, göstermez. Onbirinci Söz’de mâhiyet‑i insaniyenin ve mâhiyet‑i insaniyedeki enâniyetin – mânâ‑yı harfî cihetiyle – ne kadar hassas bir mîzan ve doğru bir mikyâs ve muhît bir fihriste ve mükemmel bir harita ve câmi' bir âyine ve kâinâta güzel bir takvîm, bir rûznâme olduğu, gayet kat'î bir sûrette tafsîl edilmiştir. Ona müracaat edilsin. O Söz’deki tafsilâta iktifâen kısa keserek mukaddimeye nihâyet verdik. Eğer mukaddimeyi anladınsa gel, hakikate giriyoruz.
149
İşte bak: Âlem‑i insaniyette, zaman‑ı Âdem’den şimdiye kadar iki cereyan‑ı azîm, iki silsile‑i efkâr, her tarafta ve her tabaka‑i insaniyede dal budak salmış; iki şecere‑i azîme hükmünde – biri silsile‑i nübüvvet ve diyânet; diğeri silsile‑i felsefe ve hikmet – gelmiş gidiyor. Her ne vakit o iki silsile imtizaç ve ittihâd etmiş ise; yani silsile‑i felsefe, silsile‑i diyânete dehàlet edip itâat ederek hizmet etmiş ise; âlem‑i insaniyet, parlak bir sûrette bir saâdet, bir hayat‑ı ictimâiye geçirmiştir. Ne vakit ayrı gitmişler ise; bütün hayır ve nur, silsile‑i nübüvvet ve diyânet etrafına toplanmış ve şerler ve dalâletler, felsefe silsilesinin etrafına cem'olmuştur. Şimdi şu iki silsilenin menşe'lerini, esâslarını bulmalıyız.
150
İşte, diyânet silsilesine itâat etmeyen silsile‑i felsefe ki, bir şecere‑i zakkum sûretini alıp şirk ve dalâlet zulümâtını etrafına dağıtır. Hattâ kuvve‑i akliye dalında; Dehriyyûn, Maddiyûn, Tabîiyyûn meyvelerini beşer aklının eline vermiş. Ve kuvve‑i gadabiye dalında; Nemrudları, Fir'avunları, Şeddadları (Hâşiye) beşerin başına atmış. Ve kuvve‑i şeheviye-i behîmiye dalında; âliheleri, sanemleri ve ulûhiyet da'vâ edenleri semere vermiş, yetiştirmiş. O şecere‑i zakkumun menşe'i ile; silsile‑i nübüvvetin – ki bir şecere‑i tûbâ-i ubûdiyet hükmünde bulunan o silsilenin – küre‑i zeminin bağında, mübârek dalları: Kuvve‑i akliye dalında; enbiyâ ve mürselîn ve evliyâ ve sıddıkîn meyvelerini yetiştirdiği gibi, kuvve‑i dâfia dalında; âdil hâkimleri, melek gibi melikler meyvesini veren ve kuvve‑i câzibe dalında; hüsn‑ü sîret ve ismetli cemâl‑i sûret ve sehàvet ve kerem‑nâmdârlar meyvesini yetiştiren ve beşer, nasıl şu kâinâtın en mükemmel bir meyvesi olduğunu gösteren o şecerenin menşe'i ile beraber ene’nin iki cihetindedir. O iki şecereye menşe' ve medâr, esâslı bir çekirdek olarak ene’nin iki vechini beyân edeceğiz. Şöyle ki:
Ene’nin bir vechini Nübüvvet tutmuş gidiyor; diğer vechini felsefe tutmuş geliyor.
Nübüvvet’in Vechi Olan Birinci Vecih
Ubûdiyet‑i mahzânın menşe'idir. Yani ene, kendini abd bilir; başkasına hizmet eder, anlar. Mâhiyeti, harfiyedir. Yani; başkasının mânâsını taşıyor, fehmeder. Vücûdu, tebeîdir. Yani; başka birisinin vücûdu ile kàim ve icâdıyla sâbittir, i'tikàd eder. Mâlikiyeti, vehmiyedir. Yani; kendi mâlikinin izni ile sûrî, muvakkat bir mâlikiyeti vardır, bilir. Hakikati, zılliyedir. Yani; hak ve vâcib bir hakikatin cilvesini taşıyan mümkin ve miskin bir zılldir. Vazifesi ise; kendi Hàlık’ının sıfât ve şuûnâtına mikyâs ve mîzan olarak, şuûrkârâne bir hizmettir.
İşte, enbiyâ ve enbiyâ silsilesindeki asfiyâ ve evliyâ, ene’ye şu vecihle bakmışlar, böyle görmüşler, hakikati anlamışlar. Bütün mülkü, Mâlikü'l‑Mülk’e teslîm etmişler ve hükmetmişler ki: O Mâlik‑i Zülcelâl’in ne mülkünde, ne rubûbiyetinde, ne ulûhiyetinde şerîk ve nazîri yoktur; muîn ve vezire muhtaç değil; herşeyin anahtarı O’nun elindedir; herşeye Kàdir‑i Mutlak’tır; esbâb, bir perde‑i zâhiriyedir; tabiat, bir şerîat‑ı fıtriyesidir ve kanunlarının bir mecmuasıdır ve kudretinin bir mistarıdır.
151
İşte şu parlak, nurânî, güzel yüz, hayatdâr ve mânidâr bir çekirdek hükmüne geçmiş ki; Hàlık‑ı Zülcelâl, bir şecere‑i tûbâ-i ubûdiyeti ondan halketmiştir ki; onun mübârek dalları, âlem‑i beşeriyetin her tarafını nurânî meyvelerle tezyîn etmiştir. Bütün zaman‑ı mâzideki zulümâtı dağıtıp, o uzun zaman‑ı mâzi, felsefenin gördüğü gibi bir mezar‑ı ekber, bir ademistan olmadığını, belki istikbâle ve saâdet‑i ebediyeye atlamak için ervâh‑ı âfilîne bir medâr‑ı envâr ve muhtelif basamaklı bir mi'râc‑ı münevver ve ağır yüklerini bırakan ve serbest kalan ve dünyadan göçüp giden rûhların nurânî bir nuristanı ve bir bostanı olduğunu gösterir.
152
İkinci Vecih İse
Felsefe tutmuştur. Felsefe ise; ene’ye mânâ‑yı ismiyle bakmış. Yani; kendi kendine delâlet eder, der. Mânâsı kendindedir, kendi hesabına çalışır, hükmeder. Vücûdu; aslî, zâtî olduğunu telâkki eder. Yani, zâtında bizzat bir vücûdu vardır, der. Bir hakk‑ı hayatı var, dâire‑i tasarrufunda hakîki mâliktir zu'meder. Onu, bir hakikat‑i sâbite zanneder. Vazifesini, hubb‑u zâtından neş'et eden bir tekemmül‑ü zâtî olduğunu bilir ve hâkezâ‥ çok esâsât‑ı fâsideye mesleklerini bina etmişler. O esâsât, ne kadar esâssız ve çürük olduğunu sâir risalelerimde ve bilhassa Sözler’de hususan Onikinci ve Yirmibeşinci Söz’lerde kat'î isbât etmişiz. Hattâ silsile‑i felsefenin en mükemmel ferdleri ve o silsilenin dâhîleri olan Eflâtun ve Aristo, İbn‑i Sînâ ve Fârâbî gibi adamlar: “İnsaniyetin gayetü'l‑gâyâtı ‘Teşebbüh‑ü bilvâcib’dir.’ Yani; Vâcibü'l‑Vücûd’a benzemektir.” deyip fir'avunâne bir hüküm vermişler ve enâniyeti kamçılayıp şirk derelerinde serbest koşturarak esbâb‑perest, sanem‑perest, tabiat‑perest, nücûm‑perest gibi çok envâ'‑ı şirk tâifelerine meydân açmışlar. İnsaniyetin esâsında münderic olan acz ve za'f, fakr ve ihtiyaç, naks ve kusur kapılarını kapayıp, ubûdiyetin yolunu seddetmişler. Tabiata saplanıp, şirkten tamamen çıkamayıp, şükrün geniş kapısını bulamamışlar…
Nübüvvet ise; gaye‑i insaniyet ve vazife‑i beşeriyet, ahlâk‑ı İlâhiye ile ve secâya‑yı hasene ile tahalluk etmekle beraber, aczini bilip kudret‑i İlâhiye’ye ilticâ‥ zaafını görüp, kuvvet‑i İlâhiye’ye istinâd‥ fakrını görüp Rahmet‑i İlâhiye’ye i'timâd‥ ihtiyacını görüp gınâ‑yı İlâhiye’den istimdâd‥ kusurunu görüp aff‑ı İlâhî’ye istiğfar‥ naksını görüp kemâl‑i İlâhî’ye tesbih‑hân olmaktır diye, ubûdiyetkârâne hükmetmişler.
153
İşte diyânete itâat etmeyen felsefenin böyle yolu şaşırdığı içindir ki; ene, kendi dizginini eline almış, dalâletin herbir nev'ine koşmuş. İşte şu vecihteki ene’nin başı üstünde bir şecere‑i zakkum neşv ü nemâ bulup, âlem‑i insaniyetin yarısından fazlasını kaplamış.
İşte o şecerenin kuvve‑i şeheviye-i behîmiye dalında, beşerin enzârına verdiği meyveler ise, esnâmlar ve âlihelerdir. Çünkü; felsefenin esâsında, kuvvet müstahsendir. Hattâ “El‑hükmü li'l-gâlib” bir düsturudur. “Galebe edende bir kuvvet var; kuvvette hak vardır.” der. (Hâşiye ‑ 1) Zulmü ma'nen alkışlamış, zâlimleri teşci' etmiştir ve cebbârları, ulûhiyet da'vâsına sevketmiştir.
Hem masnû'daki güzelliği ve nakıştaki hüsnü, masnû'a ve nakşa mal edip, Sâni' ve Nakkàş’ın mücerred ve mukaddes cemâlinin cilvesine nisbet etmeyerek: “Ne güzel yapılmış.” yerine “Ne güzeldir.” der, perestişe lâyık bir sanem hükmüne getirir.
Hem herkese satılan müzahref, hodfürûş, gösterici, riyâkâr bir hüsnü istihsân ettiği için riyâkârları alkışlamış, sanem‑misâlleri kendi âbidlerine âbide (Hâşiye ‑ 2) yapmıştır.
O şecerenin kuvve‑i gadabiye dalında, bîçâre beşerin başında küçük‑büyük Nemrudlar, Fir'avunlar, Şeddadlar meyvelerini yetiştirmiş. Kuvve‑i akliye dalında, âlem‑i insaniyetin dimağına Dehriyyûn, Maddiyûn, Tabîiyyûn gibi meyveleri vermiş, beşerin beynini bin parça etmiştir…
154
Şimdi şu hakikati tenvir için, felsefe mesleğinin esâsât‑ı fâsidesinden neş'et eden neticeleriyle, silsile‑i Nübüvvetin esâsât‑ı sâdıkasından tevellüd eden neticelerinin binler muvâzenesinden nümûne olarak üç‑dört misâl zikrediyoruz.
Nübüvvet’in hayat‑ı şahsiyedeki düsturî neticelerine misâller
Birinci Misâl
Meselâ: Nübüvvet’in hayat‑ı şahsiyedeki düsturî neticelerinden تَخَلَّقُوا بِاَخْلَاقِ اللّٰهِkaidesiyle “Ahlâk‑ı İlâhiye ile muttasıf olup Cenâb‑ı Hakk’a mütezellilâne teveccüh edip, acz, fakr, kusurunuzu bilip dergâhına abd olunuz.” düsturu nerede! Felsefenin “Teşebbüh‑ü bilvâcib insaniyetin gayet‑i kemâlidir.” kaidesiyle “Vâcibü'l‑Vücûd’a benzemeğe çalışınız.” hodfürûşâne düsturu nerede!‥ Evet nihâyetsiz acz, za'f, fakr, ihtiyaç ile yoğrulmuş olan mâhiyet‑i insaniye nerede! Nihâyetsiz Kadîr, Kavî, Ganî ve Müstağnî olan Vâcibü'l‑Vücûd’un mâhiyeti nerede!‥
İkinci Misâl
Nübüvvet’in hayat‑ı ictimâiyedeki düsturî neticelerinden ve Şems ve Kamer’den tut, tâ nebâtât hayvanatın imdâdına ve hayvanat, insanın imdâdına, hattâ zerrât‑ı taamiye, hüceyrât‑ı bedenin imdâdına ve muâvenetine koşturulan düstur‑u teâvün, kanun‑u kerem, nâmus‑u ikram nerede! Felsefenin hayat‑ı ictimâiyedeki düsturlarından ve yalnız bir kısım zâlim ve canavar insanların ve vahşî hayvanların, fıtratlarını sû‑i isti'mâllerinden neş'et eden düstur‑u cidâl nerede!‥ Evet, düstur‑u cidâli o kadar esâslı ve küllî kabûl etmişler ki; “Hayat bir cidâldir.” diye eblehâne hükmetmişler.
155
Üçüncü Misâl
Nübüvvet’in Tevhid‑i İlâhî hakkındaki netâic‑i àliyesinden ve düstur‑u gâliyesinden اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ اِلَّا عَنِ الْوَاحِدِ yani “Her birliği bulunan, yalnız birden sudûr edecektir.” “Mâdem herşeyde ve bütün eşyada bir birlik var; demek bir tek Zât’ın icâdıdır.” diye olan, tevhidkârâne düsturu nerede! Eski felsefenin bir düstur‑u i'tikàdiyesinden olan اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ عَنْهُ اِلَّا الْوَاحِدُ“Birden, bir sudûr eder.” yani: “Bir zâttan, bizzat bir tek sudûr edebilir. Sâir şeyler, vâsıtalar vâsıtasıyla ondan sudûr eder.” diye Ganiyy‑i Ale'l-Itlâk ve Kadîr‑i Mutlak’ı, âciz vesâite muhtaç göstererek, bütün esbâba ve vesâite, rubûbiyette bir nev'i şirket verip Hàlık‑ı Zülcelâl’e, “Akl‑ı Evvel” nâmında bir mahlûku verip, âdeta sâir mülkünü esbâba ve vesâite taksim ederek bir şirk‑i azîme yol açan, şirk‑âlûd ve dalâlet‑pîşe o felsefenin düsturu nerede!‥ Hükemânın yüksek kısmı olan İşrâkìyyûn böyle haltetseler; Maddiyûn, Tabîiyyûn gibi aşağı kısımları ne kadar haltedeceklerini kıyâs edebilirsin.
Dördüncü Misâl
Nübüvvet’in düstur‑u hakîmânesinden ﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪﴾ sırrıyla: “Herşeyin, her zîhayatın neticesi, hikmeti, kendine ait bir ise; Sâni'ine ait neticeleri, Fâtır’ına bakan hikmetleri binlerdir. Herbir şeyin, hattâ bir meyvenin, bir ağacın meyveleri kadar hikmetleri, neticeleri bulunduğu” mahz‑ı hakikat olan düstur‑u hikmet nerede! Felsefenin; “Herbir zîhayatın neticesi kendine bakar veyâhut insanın menâfi'ine aittir.” diye, koca bir dağ gibi ağaca, hardal gibi bir meyve, bir netice takmak gibi gayet mânâsız bir abesiyet içinde gördüğü, hikmetsiz hikmet‑i müzahrefe düsturları nerede!‥
156
Şu hakikat, Onuncu Söz’ün Onuncu Hakikati’nde bir derece gösterildiğinden kısa kestik.
İşte bu dört misâle, binler misâli kıyâs edebilirsin. “Lemeât” nâmındaki bir risalede bir kısmına işâret etmişiz.
İşte, felsefenin şu esâsât‑ı fâsidesinden ve netâic‑i vahîmesindendir ki; İslâm hükemâsından İbn‑i Sînâ ve Fârâbî gibi dâhîler, şa'şaa‑i sûrîsine meftûn olup, o mesleğe aldanıp, o mesleğe girdiklerinden, âdi bir mü'min derecesini ancak kazanabilmişler. Hattâ İmâm‑ı Gazâlî gibi bir Hüccetü'l‑İslâm, onlara o dereceyi de vermemiş. Hem Mütekellimîn’in mütebahhirîn ulemâsından olan Mu'tezile imâmları, zînet‑i sûrîsine meftûn olup, o mesleğe ciddi temâs ederek, aklı hâkim ittihàz ettiklerinden, ancak fâsık, mübtedi' bir mü'min derecesine çıkabilmişler. Hem, üdebâ‑yı İslâmiye’nin meşhûrlarından bedbînlikle mâruf Ebu'l‑Alâ-i Maarrî ve yetîmâne ağlayışıyla mevsuf Ömer Hayyam gibilerin, o mesleğin, nefs‑i emmâreyi okşayan zevkiyle zevklenmesi sebebiyle, ehl‑i hakikat ve kemâlden bir sille‑i tahkîr ve tekfir yiyip: “Edebsizlik ediyorsunuz, zındıkaya giriyorsunuz, zındıkları yetiştiriyorsunuz!” diye zecirkârâne te'dib tokatlarını almışlar.
157
Hem, meslek‑i felsefenin esâsât‑ı fâsidesindendir ki: Ene, kendi zâtında hava gibi zaîf bir mâhiyeti olduğu hâlde, felsefenin meş'ûm nazarı ile mânâ‑yı ismî cihetiyle baktığı için; güyâ – buhar misâl – o ene temeyyü' edip, sonra ülfet cihetiyle ve maddiyâta tevağğul sebebiyle güyâ tasallüb ediyor. Sonra gaflet ve inkâr ile o enâniyet tecemmüd eder. Sonra isyan ile tekeddür eder, şeffâfiyetini kaybeder. Sonra gittikçe kalınlaşıp sâhibini yutar. Nev'‑i insanın efkârıyla şişer. Sonra sâir insanları, hattâ esbâbı kendine ve nefsine kıyâs edip, onlara – kabûl etmedikleri ve teberrî ettikleri hâlde – birer fir'avunluk verir. İşte o vakit, Hàlık‑ı Zülcelâl’in evâmirine karşı mübâreze vaziyetini alır. ﴿مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَم۪يمٌ﴾ der. Meydân okur gibi, Kadîr‑i Mutlak’ı acz ile ittiham eder. Hattâ, Hàlık‑ı Zülcelâl’in evsâfına müdâhale eder. İşine gelmeyenleri ve nefs‑i emmârenin fir'avunluğunun hoşuna gitmeyenleri ya red, ya inkâr, ya tahrif eder. Ezcümle:
Felâsifenin bir tâifesi, Cenâb‑ı Hakk’a “Mûcib‑i Bizzat” demişler, ihtiyarını nefyetmişler; ihtiyarını isbât eden bütün kâinâtın nihâyetsiz şehâdetlerini tekzîb etmişler. Feyâ Sübhânallâh! Şu kâinâtta zerreden şemse kadar bütün mevcûdât, taayyünâtlarıyla, intizamâtıyla, hikmetleriyle, mîzanlarıyla Sâni'in ihtiyarını gösterdikleri hâlde, şu kör olası felsefenin gözü görmüyor. Hem bir kısım felâsife, “Cüz'iyâta ilm‑i İlâhî taalluk etmiyor.” diye ilm‑i İlâhî’nin azametli ihâtasını nefyedip bütün mevcûdâtın şehâdât‑ı sâdıkalarını reddetmişler. Hem felsefe, esbâba te'sir verip tabiat eline icâd verir. Yirmiikinci Söz’de kat'î bir sûrette isbât edildiği gibi; herşeyde, Hàlık‑ı Külli Şey’e hàs, parlak sikkeyi görmeyip, âciz, câmid, şuûrsuz, kör ve iki eli tesâdüf ve kuvvet gibi iki körün elinde olan tabiata masdariyet verip, binler hikmet‑i àliyeyi ifâde eden ve herbiri birer Mektûbat‑ı Samedâniye hükmünde olan mevcûdâtın bir kısmını ona mal eder. Hem, Onuncu Söz’de isbât edildiği gibi; Cenâb‑ı Hak, bütün esmâsıyla ve kâinât bütün hakàikıyla ve silsile‑i nübüvvet, bütün tahkîkatıyla ve kütüb‑ü semâviye, bütün âyâtıyla gösterdikleri haşir ve âhiret kapısını bulmayıp, haşri nefyedip, ervâhlara bir ezeliyet isnâd etmişler. İşte bu hurâfâtlara sâir mes'elelerini kıyâs edebilirsin. Evet şeytanlar, güyâ ene’nin gaga ve pençesiyle, dinsiz feylesoflarının akıllarını havaya kaldırıp, dalâlet derelerine atıp dağıtmıştır. Küçük âlemde ene, büyük âlemde tabiat gibi tâğutlardandır.
158
﴿فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى لَا انْفِصَامَ لَهَا وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ﴾
Geçen hakikati tenvir edecek bir seyahat‑ı hayâliye sûretinde nîm‑manzûm olarak “Lemeât”da yazdığım bir vâkıa‑i misâliyenin meâlini şurada zikretmeğe münâsebet geldi. Şöyle ki:
Bu risalenin te'lifinden sekiz sene evvel, İstanbul’da Ramazan‑ı Şerîfte, meslek‑i felsefe ile münâsebette bulunan Eski Said’in Yeni Said’e inkılâb edeceği bir hengâmdadır ki, Fâtiha‑i Şerîfe’nin âhirinde: ﴿صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ﴾ ile işâret ettiği üç mesleği düşünürken şöyle bir vâkıa‑i hayâliye, bir hâdise‑i misâliye, rüyaya benzer bir hâdise gördüm ki:
159
Kendimi, bir sahrâ‑yı azîmede görüyorum. Bütün zeminin yüzünü karanlıklı, sıkıcı ve boğucu bir bulut tabakası kaplamış. Ne nesîm var, ne ziyâ, ne âb‑ı hayat‥ hiçbirisi bulunmuyor. Her tarafı canavarlar, muzır ve muvahhiş mahlûklarla dolu olduğunu tevehhüm ettim. Kalbime geldi ki; şu zeminin öteki tarafında ziyâ, nesîm, âb‑ı hayat var; oraya geçmek lâzım. Baktım ki, ihtiyarsız sevk olunuyorum. Zeminin içinde, tünelvâri bir mağaraya sokuldum. Gitgide zeminin içinde seyahat ettim. Bakıyorum ki, benden evvel o tahte'l‑arz yolda çok kimseler gitmişler; her tarafta boğulup kalmışlar. Onların ayak izlerini görüyordum. Bazılarının bir zaman seslerini işitiyordum; sonra sesleri kesiliyordu.
Ey hayâli ile benim seyahat‑ı hayâliyeme iştirâk eden arkadaş! O zemin, tabiattır ve felsefe‑i tabîiyedir. Tünel ise; ehl‑i felsefenin efkârı ile hakikate yol açmak için açtıkları meslektir. Gördüğüm ayak izleri, Eflâtun ve Aristo (Hâşiye) gibi meşâhirlerindir. İşittiğim sesler, İbn‑i Sînâ ve Fârâbî gibi dâhîlerindir. Evet, İbn‑i Sînâ’nın bazı sözlerini, kanunlarını bazı yerlerde görüyordum. Sonra, bütün bütün kesiliyordu. Daha ileri gidememiş, demek boğulmuş. Her ne ise, seni meraktan kurtarmak için hayâlin altındaki hakikatin bir köşesini gösterdim. Şimdi seyahatime dönüyorum.
Gitgide baktım ki; benim elime iki şey verildi. Biri, bir elektrik; o tahte'l‑arz tabiatın zulümâtını dağıtır. Diğeri, bir âlet ile dahi, azîm kayalar, dağ‑misâl taşlar parçalanıp bana yol açılıyor. Kulağıma denildi ki: “Bu elektrik ile o âlet, Kur'ân’ın hazinesinden size verilmiştir.”
Her ne ise‥ çok zaman öylece gittim. Baktım ki, öteki tarafa çıktım. Gayet güzel bir bahar mevsiminde bulutsuz bir güneş, rûh‑efzâ bir nesîm, hayatdâr bir âb‑ı lezîz, her taraf şenlik içinde bir âlem gördüm. “Elhamdülillâh” dedim. Sonra baktım ki; ben kendi kendime mâlik değilim. Birisi beni tecrübe ediyor.
160
Yine evvelki vaziyette o sahrâ‑yı azîmede, boğucu bulut altında yine ben kendimi gördüm. Daha başka bir yolda, bir sâik beni sevkediyordu. Bu defa tahte'z‑zemin değil, belki seyir ve seyahatle yeryüzünü kat'edip öteki yüze geçmek için gidiyordum. O seyahatimde öyle acâib ve garâibi görüyordum ki, ta'rif edilmez. Deniz bana hiddet ediyor, fırtına beni tehdid eder, herşey bana müşkülât peydâ eder. Fakat, yine Kur'ân’dan bana verilen bir vâsıta‑i seyahatimle geçiyordum, galebe çalıyordum. Gitgide bakıyordum; her tarafta seyyahların cenazeleri bulunuyor. O seyahati bitirenler, binde ancak birdir.
Her ne ise‥ o buluttan kurtulup, zeminin öteki yüzüne geçip güzel güneşle karşılaştım. Rûh‑efzâ nesîmi teneffüs ederek “Elhamdülillâh” dedim. O Cennet gibi o âlemi seyre başladım.
Sonra baktım; biri var ki, beni orada bırakmıyor. Başka yolu bana gösterecek gibi, yine beni bir ânda o müdhiş sahrâya getirdi. Baktım ki; yukarıdan inmiş, aynı asansörler gibi muhtelif tarzlarda bazı tayyare, bazı otomobil, bazı zenbil gibi şeyler görünüyor. Kuvvet ve isti'dâda göre onlara atılsa yukarıya çekiliyor. Ben de birisine atladım. Baktım, bir dakika zarfında bulutun fevkıne beni çıkardı. Gayet güzel, müzeyyen, yeşil dağların üstüne çıktım. O bulut tabakası, dağın yarısına kadar gelmemişti. En latîf bir nesîm, en lezîz bir âb‑ı hayat, en şirin bir ziyâ, her tarafta görünüyor.
Baktım ki: O asansörler gibi nurânî menziller her tarafta var. Hattâ iki seyahatimde ve zeminin öteki yüzünde onları görmüştüm, anlamamıştım. Şimdi anlıyorum ki; şunlar, Kur'ân‑ı Hakîm’in âyetlerinin cilveleridir.
İşte ﴿وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ﴾ile işâret olunan evvelki yol; tabiata saplananların ve tabîiyyûn fikrini taşıyanların mesleğidir ki; onda, hakikate ve nura geçmek için ne kadar müşkülât olduğunu hissettiniz.
161
﴿غَيْرِ الْمَغْضُوبِ﴾ ile işâret olunan ikinci yol; esbâb‑perestlerin ve vesâite icâd ve te'sir verenlerin, Meşâiyyûn hükemâsı gibi yalnız akıl ile, fikir ile hakikatü'l‑hakàika ve Vâcibü'l‑Vücûd’un mârifetine yol açanların mesleğidir.
﴿اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ﴾ ile işâret olunan üçüncü yol ise; sırat‑ı müstakîm ehli olan ehl‑i Kur'ân’ın cadde‑i nurâniyesidir ki; en kısa, en rahat, en selâmet ve herkese açık, semâvî ve rahmânî ve nurânî bir meslektir.
162
Otuzikinci Söz’denİkinci Noktanın İkinci Mebhası
Ehl‑i dalâletin vekili, tutunacak ve dalâletini ona bina edecek hiçbir şey bulamadığı ve mülzem kaldığı zaman şöyle diyor ki: “Ben, saâdet‑i dünyayı ve lezzet‑i hayatı ve terakkiyât‑ı medeniyeti ve kemâl‑i san'atı; kendimce, Âhiret’i düşünmemekte ve Allah’ı tanımamakta ve hubb‑u dünyada ve hürriyette ve kendine güvenmekte gördüğüm için, insanın ekserîsini bu yola şeytanın himmetiyle sevkettim ve ediyorum.”
Elcevab: Biz dahi Kur'ân nâmına diyoruz ki: Ey bîçâre insan! Aklını başına al! Ehl‑i dalâletin vekilini dinleme! Eğer onu dinlersen, hasâretin o kadar büyük olur ki; tasavvurundan rûh, akıl ve kalb ürperir.
Senin önünde iki yol var: Birisi: Ehl‑i dalâletin vekilinin gösterdiği şekàvetli yoldur. Diğeri: Kur'ân‑ı Hakîm’in ta'rif ettiği saâdetli yoldur.
İşte o iki yolun pek çok muvâzenelerini çok Söz’lerde, hususan “Küçük Sözler”de gördün ve anladın. Şimdi makam münâsebetiyle binde bir muvâzenelerini yine gör, anla. Şöyle ki:
163
Şirk ve dalâletin ve fısk ve sefâhetin yolu, insanı nihâyet derecede sukùt ettiriyor. Hadsiz elemler içinde nihâyetsiz ağır bir yükü zaîf ve âciz beline yükletir. Çünkü; insan, Cenâb‑ı Hakk’ı tanımazsa ve O’na tevekkül etmezse; o vakit insan, gayet derecede âciz ve zaîf, nihâyet derecede muhtaç, fakir, hadsiz musîbetlere ma'rûz, elemli, kederli bir fânî hayvan hükmünde olup, bütün sevdiği ve alâka peydâ ettiği bütün eşyadan mütemâdiyen firâk elemini çeke çeke, nihâyette bâkî kalan bütün ahbabını bir firâk‑ı elîm içinde bırakıp, kabrin zulümâtına yalnız olarak gider. Hem müddet‑i hayatında gayet cüz'î bir ihtiyar ve küçük bir iktidar ve kısacık bir hayat ve az bir ömür ve sönük bir fikir ile nihâyetsiz elemler ile ve emeller ile faydasız çarpışır. Ve hadsiz arzuların ve makàsıdın tahsiline, semeresiz boşu boşuna çalışır. Hem kendi vücûdunu yükleyemediği hâlde, koca dünya yükünü bîçâre beline ve kafasına yüklenir. Daha Cehennem’e gitmeden Cehennem azâbını çeker.
Evet, şu elîm elemi ve dehşetli manevî azâbı hissetmemek için, ehl‑i dalâlet, ibtal‑i his nev'inden gaflet sarhoşluğu ile muvakkaten hissetmez. Fakat hissedeceği zaman, yani kabre yakın olduğu vakit, birden hisseder. Çünkü; Cenâb‑ı Hakk’a hakîki abd olmazsa, kendi kendine mâlik zannedecek. Hâlbuki; o cüz'î ihtiyar, o küçük iktidarı ile şu fırtınalı dünyada vücûdunu idare edemiyor. Hayatına muzır mikroptan tut, tâ zelzeleye kadar binler tâife düşmanları, hayatına karşı tehâcüm vaziyetinde görür. Elîm bir korku dehşeti içinde her vakit kendine müdhiş görünen kabir kapısına bakıyor.
164
Hem bu vaziyette iken, insaniyet itibariyle nev'‑i insanî ile ve dünya ile alâkadar olduğu hâlde; dünyayı ve insanı, bir Hakîm, Alîm, Kadîr, Rahîm, Kerîm bir Zât’ın tasarrufunda tasavvur etmediği ve onları tesâdüf ve tabiata havâle ettiği için, dünyanın ehvâli ve insanın ahvâli onu dâima iz'aç eder. Kendi elemiyle beraber insanların elemini de çeker. Dünyanın zelzelesi, tâunu, tûfânı, kaht u galâsı, fenâ ve zevâli, ona gayet müz'ic ve karanlıklı birer musîbet sûretinde onu tâzib eder.
Hem şu hâldeki insan, merhamet ve şefkate lâyık değildir. Çünkü; kendi kendine bu dehşetli vaziyeti veriyor. Sekizinci Söz’de kuyuya girmiş iki kardeşin muvâzene‑i hâlinde denildiği gibi: Nasıl bir adam, güzel bir bahçede, güzel bir ziyâfette, güzel ahbablar içinde nezâhetli, tatlı, nâmuslu, hoş, meşrû bir lezzet ve eğlenceye kanâat etmeyip; gayr‑ı meşrû ve mülevves bir lezzet için, çirkin ve necis bir şarabı içse, sarhoş olup kendini kış ortasında, pis bir yerde, ve hattâ canavarlar içinde tahayyül etse, titreyip bağırıp çağırsa, nasıl merhamete lâyık değil… Çünkü; ehl‑i nâmus ve mübârek arkadaşlarını canavar tasavvur eder. Onlara karşı hakaret eder. Hem ziyâfetteki lezîz taamları ve temiz kapları mülevves, pis taşlar tasavvur eder, kırmağa başlar. Hem mecliste muhterem kitapları ve mânidâr mektûbları mânâsız ve âdi nakışlar tasavvur eder, yırtarak ayak altına atar ve hâkezâ… Böyle bir şahıs, nasıl merhamete müstehak değildir. Belki tokada müstehaktır.
Öyle de; sû‑i ihtiyarından neş'et eden küfür sarhoşluğu ile ve dalâlet dîvâneliğiyle Sâni'‑i Hakîm’in şu misâfirhâne‑i dünyasını, tesâdüf ve tabiat oyuncağı olduğunu tevehhüm edip ve cilve‑i Esmâ-i İlâhiye’yi tazelendiren masnûâtın, zamanın geçmesiyle vazifelerinin bittiğinden âlem‑i gayba geçmelerini, adem ile i'dâm tasavvur ederek; ve tesbihât sadâlarını, zevâl ve firâk‑ı ebedî vâveylâsı olduklarını tahayyül ettiğinden; ve Mektûbat‑ı Samedâniye olan şu mevcûdât sahifelerini, mânâsız, karmakarışık tasavvur ettiğinden; ve âlem‑i rahmete yol açan kabir kapısını, zulümât‑ı adem ağzı tasavvur ettiğinden; ve eceli, hakîki ahbablara visâl dâveti olduğu hâlde, bütün ahbablardan firâk nöbeti tasavvur ettiğinden; hem kendini dehşetli bir azâb‑ı elîmde bırakıyor‥ hem mevcûdâtı, hem Cenâb‑ı Hakk’ın esmâsını, hem mektûbatını inkâr ve tezyif ve tahkîr ettiğinden; merhamete ve şefkate lâyık olmadığı gibi, şiddetli bir azâba da müstehaktır. Hiçbir cihette merhamete lâyık değildir.
165
İşte ey bedbaht ehl‑i dalâlet ve sefâhet! Şu dehşetli sukùta karşı ve ezici me'yûsiyete mukâbil; hangi tekemmülünüz, hangi fünûnunuz, hangi kemâliniz, hangi medeniyetiniz, hangi terakkiyâtınız karşı gelebilir? Rûh‑u beşerin eşedd‑i ihtiyaç ile muhtaç olduğu hakîki tesellîyi nerede bulabilirsiniz? Hem güvendiğiniz ve bel bağladığınız ve âsâr‑ı İlâhiye’yi ve ihsânat‑ı Rabbâniye’yi onlara isnâd ettiğiniz hangi tabiatınız, hangi esbâbınız, hangi şerîkiniz, hangi keşfiyâtınız, hangi milletiniz, hangi bâtıl ma'bûdunuz sizi, sizce i'dâm‑ı ebedî olan mevtin zulümâtından kurtarıp; kabir hududundan, berzah hududundan, mahşer hududundan, sırat köprüsünden hâkimâne geçirebilir? Saâdet‑i ebediyeye mazhar edebilir? Hâlbuki; kabir kapısını kapamadığınız için, siz kat'î olarak bu yolun yolcususunuz. Böyle bir yolcu, öyle birisine dayanır ki; bütün bu dâire‑i azîme ve bu geniş hududlar, O’nun taht‑ı emrinde ve tasarrufundadır…
166
Hem dahi, ey bedbaht ehl‑i dalâlet ve gaflet! “Gayr‑ı meşrû bir muhabbetin neticesi, merhametsiz azâb çekmektir.” kaidesi sırrınca; siz fıtratınızdaki Cenâb‑ı Hakk’ın zât ve sıfât ve esmâsına sarfedilecek muhabbet ve mârifet isti'dâdını ve şükür ve ibâdât cihâzâtını, nefsinize ve dünyaya gayr‑ı meşrû bir sûrette sarfettiğinizden, bil'istihkak cezasını çekiyorsunuz. Çünkü; Cenâb‑ı Hakk’a ait muhabbeti, nefsinize verdiniz. Mahbûbunuz olan nefsinizin hadsiz belâsını çekiyorsunuz. Çünkü; hakîki bir rahatı, o mahbûbunuza vermiyorsunuz. Hem onu, hakîki mahbûb olan Kadîr‑i Mutlak’a tevekkül ile teslîm etmiyorsunuz. Dâima elem çekiyorsunuz.