30
Üçüncü Söz
﴿﷽﴾
﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا﴾
İbâdet, ne büyük bir ticâret ve saâdet; fısk ve sefâhet, ne büyük bir hasâret ve helâket olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle:
Bir vakit iki asker, uzak bir şehre gitmek için emir alıyorlar. Beraber giderler, tâ yol ikileşir. Bir adam orada bulunur. Onlara der:
“Şu sağdaki yol, hiç zararı olmamakla beraber, onda giden yolculardan ondan dokuzu büyük kâr ve rahat görür. Soldaki yol ise, menfaati olmamakla beraber, on yolcusundan dokuzu zarar görür. Hem ikisi, kısa ve uzunlukta birdirler. Yalnız bir fark var ki; intizamsız, hükûmetsiz olan sol yolun yolcusu çantasız, silâhsız gider. Zâhirî bir hìffet, yalancı bir rahatlık görür. İntizam‑ı askerî altındaki sağ yolun yolcusu ise, mugaddî hülâsalardan dolu dört okkalık bir çanta ve her adüvvü alt ve mağlûb edecek iki kıyyelik bir mükemmel mîrî silâhı taşımağa mecburdur.”
O iki asker, o muarrif adamın sözünü dinledikten sonra, şu bahtiyar nefer sağa gider. Bir batman ağırlığı omuzuna ve beline yükler. Fakat kalbi ve rûhu binler batman minnetlerden ve korkulardan kurtulur. Öteki bedbaht nefer ise askerliği bırakır. Nizâma tâbi olmak istemez. Sola gider. Cismi, bir batman ağırlıktan kurtulur. Fakat kalbi, binler batman minnetler altında ve rûhu, hadsiz korkular altında ezilir. Hem herkese dilenci, hem herşeyden, her hâdiseden titrer bir sûrette gider. Tâ mahall‑i maksûda yetişir. Orada, âsî ve kaçak cezasını görür.
31
Askerlik nizâmını seven, çanta ve silâhını muhâfaza eden ve sağa giden nefer ise; kimseden minnet almayarak, kimseden havf etmeyerek, rahat‑ı kalb ve vicdân ile gider. Tâ o matlûb şehre yetişir. Orada, vazifesini güzelce yapan bir nâmuslu askere münâsib bir mükâfât görür.
İşte ey nefs‑i serkeş! Bil ki: O iki yolcu, biri; mutî'‑i kanun-u İlâhî, birisi de; âsî ve hevâya tâbi insanlardır. O yol ise, hayat yoludur ki; âlem‑i ervâhtan gelip kabirden geçer, âhirete gider. O çanta ve silâh ise, ibâdet ve takvâdır. İbâdetin çendan zâhirî bir ağırlığı var. Fakat, mânâsında öyle bir rahatlık ve hafiflik var ki, ta'rif edilmez. Çünkü; âbid, namazında der: اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ Yani; “Hàlık ve Rezzâk, O’ndan başka yoktur! Zarar ve menfaat, O’nun elindedir. O hem Hakîm’dir; abes iş yapmaz. Hem Rahîm’dir; ihsânı, merhameti çoktur.” diye i'tikàd ettiğinden, herşeyde bir hazine‑i Rahmet kapısını bulur, duâ ile çalar. Hem herşeyi kendi Rabbisinin emrine musahhar görür. Rabbisine ilticâ eder. Tevekkül ile istinâd edip, her musîbete karşı tahassun eder. Îmânı, ona bir emniyet‑i tâmme verir.
Evet, her hakîki hasenât gibi cesâretin dahi menba'ı; îmândır, ubûdiyettir. Her seyyiât gibi cebânetin dahi menba'ı; dalâlettir! Evet, tam münevverü'l‑kalb bir âbidi, küre‑i arz bomba olup patlasa, ihtimaldir ki; onu korkutmaz. Belki; hàrika bir Kudret‑i Samedâniye’yi, lezzetli bir hayret ile seyredecek. Fakat, meşhûr bir münevverü'l‑akıl denilen kalbsiz bir fâsık feylesof ise; gökte bir kuyruklu yıldızı görse, yerde titrer. “Acaba bu serseri yıldız arzımıza çarpmasın mı?” der, evhâma düşer. (Bir vakit böyle bir yıldızdan Amerika titredi. Çokları gece vakti hânelerini terkettiler.)
32
Evet, insan nihâyetsiz şeylere muhtaç olduğu hâlde, sermâyesi hiç hükmünde bir şey… Hem nihâyetsiz musîbetlere ma'rûz olduğu hâlde, iktidarı hiç hükmünde bir şey… Âdeta sermâye ve iktidar dâiresi, eli nereye yetişirse o kadardır. Fakat emelleri, arzuları ve elemleri ve belâları ise; dâiresi, gözü, hayâli nereye yetişirse ve gidinceye kadar geniştir. İşte bu derece âciz ve zaîf, fakir ve muhtaç olan rûh‑u beşere ibâdet, tevekkül, tevhid, teslîm; ne kadar azîm bir kâr, bir saâdet, bir ni'met olduğunu, bütün bütün kör olmayan görür, derkeder.
Ma'lûmdur ki; zararsız yol, zararlı yola – velev on ihtimalden bir ihtimal ile olsa – tercih edilir. Hâlbuki mes'elemiz olan ubûdiyet yolu, zararsız olmakla beraber, ondan dokuz ihtimal ile bir saâdet‑i ebediye hazinesi vardır. Fısk ve sefâhet yolu ise – hattâ fâsıkın itirafıyla dahi – menfaatsiz olduğu hâlde, ondan dokuz ihtimal ile şekàvet‑i ebediye helâketi bulunduğu, icmâ ve tevâtür derecesinde, hadsiz ehl‑i ihtisàsın ve müşâhedenin şehâdetiyle sâbittir ve ehl‑i zevkin ve keşfin ihbarâtıyla muhakkaktır.
Elhâsıl: Âhiret gibi dünya saâdeti dahi, ibâdette ve Allah’a asker olmaktadır. Öyle ise, biz dâima: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَى الطَّاعَةِ وَالتَّوْف۪يقِ demeliyiz ve Müslüman olduğumuza şükretmeliyiz.
33
Dördüncü Söz
﴿﷽﴾
اَلصَّلَاةُ عِمَادُ الدّ۪ينِ
Namaz, ne kadar kıymetdâr ve mühim, hem ne kadar ucuz ve az bir masraf ile kazanılır; hem namazsız adam, ne kadar dîvâne ve zararlı olduğunu, iki kere iki dört eder derecesinde kat'î anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, gör…
Bir zaman bir büyük hâkim, iki hizmetkârını – herbirisine yirmidört altın verip – iki ay uzaklıkta hàs ve güzel bir çiftliğine ikamet etmek için gönderiyor. Ve onlara emreder ki: “Şu para ile yol ve bilet masrafı yapınız. Hem oradaki meskeninize lâzım bazı şeyleri mübâyaa ediniz. Bir günlük mesâfede bir istasyon vardır. Hem araba, hem gemi, hem şimendifer, hem tayyare bulunur. Sermâyeye göre binilir.”
İki hizmetkâr, ders aldıktan sonra giderler. Birisi bahtiyar idi ki, istasyona kadar bir parça para masraf eder. Fakat o masraf içinde, efendisinin hoşuna gidecek öyle güzel bir ticâret elde eder ki, sermâyesi birden bine çıkar. Öteki hizmetkâr; bedbaht, serseri olduğundan istasyona kadar yirmiüç altınını sarfeder. Kumara‑mumara verip zâyi' eder. Bir tek altını kalır. Arkadaşı ona der:
“Yâhû, şu liranı bir bilete ver. Tâ bu uzun yolda yayan ve aç kalmayasın. Hem bizim efendimiz kerîmdir; belki merhamet eder, ettiğin kusuru affeder. Seni de tayyareye bindirirler. Bir günde mahall‑i ikametimize gideriz. Yoksa, iki aylık bir çölde aç, yayan, yalnız gitmeye mecbur olursun.”
Acaba şu adam inâd edip, o tek lirasını bir define anahtarı hükmünde olan bir bilete vermeyip, muvakkat bir lezzet için sefâhete sarfetse; gayet akılsız, zararlı, bedbaht olduğunu, en akılsız adam dahi anlamaz mı?
İşte ey namazsız adam! Ve ey namazdan hoşlanmayan nefsim!
34
O hâkim ise; Rabbimiz, Hàlık’ımızdır. O iki hizmetkâr yolcu ise; biri: Mütedeyyin, namazını şevk ile kılar. Diğeri: Gâfil, namazsız insanlardır. O yirmidört altın ise; yirmidört saat, her gündeki ömürdür. O hàs çiftlik ise; Cennet’tir. O istasyon ise; kabirdir. O seyahat ise; kabre, haşre, ebede gidecek beşer yolculuğudur. Amele göre, takvâ kuvvetine göre, o uzun yolu mütefâvit derecede kat'ederler. Bir kısım ehl‑i takvâ berk gibi, bin senelik yolu bir günde keser. Bir kısmı da hayâl gibi, ellibin senelik bir mesâfeyi bir günde kat'eder. Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân şu hakikate iki âyetiyle işâret eder. O bilet ise; namazdır. Bir tek saat, beş vakit namaza abdestle kâfî gelir. Acaba, yirmiüç saatini, şu kısacık hayat‑ı dünyeviyeye sarf eden ve o uzun hayat‑ı ebediyeye bir tek saatini sarfetmeyen; ne kadar zarar eder, ne kadar nefsine zulmeder, ne kadar hilâf‑ı akıl hareket eder! Zîra, bin adamın iştirâk ettiği bir piyango kumarına yarı malını vermek, akıl kabûl ederse; hâlbuki kazanç ihtimali binde birdir. Sonra yirmidörtten bir malını, yüzde doksandokuz ihtimal ile kazancı musaddak bir hazine‑i ebediyeye vermemek; ne kadar hilâf‑ı akıl ve hikmet hareket ettiğini, ne kadar akıldan uzak düştüğünü, kendini âkıl zanneden adam anlamaz mı?
Hâlbuki: Namazda rûhun, kalbin, aklın büyük bir rahatı vardır; hem cisme de o kadar ağır bir iş değildir. Hem, namaz kılanın diğer mübâh dünyevî amelleri, güzel bir niyet ile ibâdet hükmünü alır. Bu sûrette bütün sermâye‑i ömrünü, âhirete mal edebilir. Fânî ömrünü bir cihette ibkà eder.
35
Beşinci Söz
﴿﷽﴾
﴿اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا وَالَّذ۪ينَ هُمْ مُحْسِنُونَ﴾
Namaz kılmak ve büyük günahları işlememek; ne derece hakîki bir vazife‑i insaniye ve ne kadar fıtrî, münâsib bir netice‑i hilkat-i beşeriye olduğunu görmek istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle:
Seferberlikte bir taburda, biri muallem vazife‑perver; diğeri acemî nefis‑perver iki asker beraber bulunuyordu. Vazife‑perver nefer, ta'lime ve cihada dikkat eder, erzâk ve ta'yinâtını hiç düşünmezdi. Çünkü anlamış ki; onu beslemek ve cihâzâtını vermek, hasta olsa tedâvi etmek, hattâ inde'l‑hâce lokmayı ağzına koymaya kadar devletin vazifesidir. Ve onun asıl vazifesi, ta'lim ve cihaddır. Fakat bazı erzâk ve cihâzât işlerinde işler. Kazan kaynatır, karavanayı yıkar, getirir. Ona sorulsa: “Ne yapıyorsun?” “Devletin angaryasını çekiyorum.” der. Demiyor: “Nafakam için çalışıyorum.”
Diğer şikem‑perver ve acemî nefer ise, ta'lime ve harbe dikkat etmezdi. “O, devlet işidir. Bana ne!” derdi. Dâim nafakasını düşünüp onun peşinde dolaşır, taburu terkeder, çarşıya gider, alışveriş ederdi.
Bir gün muallem arkadaşı ona dedi: “Birader, asıl vazifen ta'lim ve muhârebedir. Sen onun için buraya getirilmişsin. Pâdişaha i'timâd et. O seni aç bırakmaz. O, O’nun vazifesidir. Hem sen âciz ve fakirsin, her yerde kendini beslettiremezsin. Hem mücâhede ve seferberlik zamanıdır. Hem sana ‘âsîdir’ der, ceza verirler. Evet, iki vazife peşimizde görünüyor. Biri; pâdişahın vazifesidir. Bazen biz onun angaryasını çekeriz ki, bizi beslemektir. Diğeri; bizim vazifemizdir. Pâdişah bize teshîlât ile yardım eder ki, ta'lim ve harptir.”
36
Acaba o serseri nefer, o mücâhid mualleme kulak vermezse, ne kadar tehlikede kalır, anlarsın!
İşte ey tenbel nefsim! O dalgalı meydân‑ı harb, bu dağdağalı dünya hayatıdır. O taburlara taksim edilen ordu ise, cem'iyet‑i beşeriyedir. Ve o tabur ise, şu asrın Cemâat‑i İslâmiye’sidir. O iki nefer ise; biri: Ferâiz‑i diniyesini bilen ve işleyen ve kebâiri terk ve günahları işlememek için, nefis ve şeytanla mücâhede eden müttakì Müslüman’dır. Diğeri: Rezzâk‑ı Hakîki’yi ittiham etmek derecesinde derd‑i maîşete dalıp, ferâizi terk eden ve maîşet yolunda rastgele günahları işleyen fâsık‑ı hâsirdir. Ve o ta'lim ve ta'limât ise – başta namaz – ibâdettir. Ve o harb ise, nefis ve hevâ, cin ve ins şeytanlarına karşı mücâhede edip, günahlardan ve ahlâk‑ı rezîleden, kalb ve rûhunu helâket‑i ebediyeden kurtarmaktır. Ve o iki vazife ise; birisi: Hayatı verip beslemektir. Diğeri: Hayatı verene ve besleyene perestiş edip yalvarmaktır. O’na tevekkül edip emniyet etmektir.
Evet, en parlak bir mu'cize‑i san'at-ı Samedâniye ve bir hàrika‑i Hikmet-i Rabbâniye olan hayatı kim vermiş, yapmış ise, rızıkla o hayatı besleyen ve idâme eden de O’dur. O’ndan başka olmaz! Delil mi istersin? En zaîf, en aptal hayvan, en iyi beslenir. (Meyve kurtları ve balıklar gibi. ) Hem en âciz, en nâzik mahlûk, en iyi rızkı o yer. (Çocuklar ve yavrular gibi .) Evet, vâsıta‑i rızk-ı helâl, iktidar ve ihtiyar ile olmadığını; belki, acz ve za'f ile olduğunu anlamak için balıklar ile tilkileri, yavrular ile canavarları, ağaçlar ile hayvanları muvâzene etmek kâfîdir.
Demek, derd‑i maîşet için namazını terk eden, o nefere benzer ki; ta'limi ve siperini bırakıp çarşıda dilencilik eder. Fakat, namazını kıldıktan sonra Cenâb‑ı Rezzâk-ı Kerîm’in matbaha‑i rahmetinden ta'yinâtını aramak, başkalara bâr olmamak için kendisi bizzat gitmek güzeldir, mertliktir; o dahi bir ibâdettir.
37
Hem, insan ibâdet için halk olunduğunu, fıtratı ve cihâzât‑ı maneviyesi gösteriyor. Zîra, hayat‑ı dünyeviyesine lâzım olan amel ve iktidar cihetinde, en ednâ bir serçe kuşuna yetişmez. Fakat, hayat‑ı maneviye ve uhreviyesine lâzım olan ilim ve iftikàr ile tazarru ve ibâdet cihetinde hayvanatın sultanı ve kumandanı hükmündedir.
Demek ey nefsim! Eğer hayat‑ı dünyeviyeyi gaye‑i maksad yapsan ve ona dâim çalışsan, en ednâ bir serçe kuşunun bir neferi hükmünde olursun. Eğer hayat‑ı uhreviyeyi gaye‑i maksad yapsan ve şu hayatı dahi ona vesile ve mezraa etsen ve ona göre çalışsan, o vakit hayvanatın büyük bir kumandanı hükmünde ve şu dünyada Cenâb‑ı Hakk’ın nâzlı ve niyâzdâr bir abdi, mükerrem ve muhterem bir misâfiri olursun.
İşte sana iki yol. İstediğini intihâb edebilirsin. Hidayet ve tevfiki Erhamürrâhimîn’den iste…
38
Altıncı Söz
﴿﷽﴾
﴿اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ﴾
Nefis ve malını Cenâb‑ı Hakk’a satmak ve O’na abd olmak ve asker olmak; ne kadar kârlı bir ticâret, ne kadar şerefli bir rütbe olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciği dinle:
Bir zaman bir pâdişah, raiyetinden iki adama, herbirisine emâneten birer çiftlik verir ki; içinde fabrika, makine, at, silâh gibi herşey var. Fakat fırtınalı bir muhârebe zamanı olduğundan, hiçbir şey kararında kalmaz. Ya mahvolur veya tebeddül eder gider. Pâdişah, o iki nefere kemâl‑i merhametinden bir yâver‑i ekremini gönderdi. Gayet merhametkâr bir fermân ile onlara diyordu:
“Elinizde olan emânetimi bana satınız. Tâ sizin için muhâfaza edeyim. Beyhûde zâyi' olmasın. Hem, muhârebe bittikten sonra, size daha güzel bir sûrette iâde edeceğim. Hem, güyâ o emânet malınızdır, pek büyük bir fiat size vereceğim. Hem, o makine ve fabrikadaki âletler, benim nâmımla ve benim tezgâhımda işlettirilecek. Hem fiatı, hem ücretleri birden bine yükselecek. Bütün o kârı size vereceğim. Hem de siz âciz ve fakirsiniz. O koca işlerin masârifâtını tedârik edemezsiniz. Bütün masârifâtı ve levâzımatı ben derûhde ederim. Bütün vâridâtı ve menfaati size vereceğim. Hem de terhisât zamanına kadar elinizde bırakacağım. İşte beş mertebe kâr içinde kâr!‥
Eğer bana satmazsanız, zâten görüyorsunuz ki, hiç kimse elindekini muhâfaza edemiyor. Herkes gibi elinizden çıkacak. Hem beyhûde gidecek, hem o yüksek fiattan mahrum kalacaksınız. Hem o nâzik, kıymetdâr âletler, mîzanlar; isti'mâl edilecek şâhâne mâdenler ve işler bulmadığından, bütün bütün kıymetten düşecekler. Hem idare ve muhâfaza zahmeti ve külfeti başınıza kalacak. Hem, emânette hıyânet cezasını göreceksiniz. İşte beş derece hasâret içinde hasâret!‥
39
Hem de bana satmak ise, bana asker olup benim nâmımla tasarruf etmek demektir. Âdi bir esir ve başıbozuğa bedel, àlî bir pâdişahın hàs, serbest bir yâver‑i askeri olursunuz.”
Onlar, şu iltifatı ve fermânı dinledikten sonra, o iki adamdan aklı başında olanı dedi: “Baş üstüne, ben maaliftihâr satarım. Hem bin teşekkür ederim.”
Diğeri mağrûr, nefsi fir'avunlaşmış, hodbîn, ayyaş, güyâ ebedî o çiftlikte kalacak gibi, dünyanın zelzelelerinden ve dağdağalarından haberi yok. Dedi: “Yok, yok!‥ Pâdişah kimdir? Ben mülkümü satmam, keyfimi bozmam!‥”
Biraz zaman sonra birinci adam, öyle bir mertebeye çıktı ki, herkes hâline gıbta ederdi. Pâdişahın lütfuna mazhar olmuş, hàs sarayında saâdetle yaşıyor. Diğeri, öyle bir hâle giriftâr olmuş ki; herkes ona acıyor, hem “Müstehak!” diyor. Çünkü; hatâsının neticesi olarak, hem saâdeti ve mülkü gitmiş, hem ceza ve azâb çekiyor.
İşte ey nefs‑i pür-heves! Şu misâlin dûrbîni ile hakikatin yüzüne bak. Amma O pâdişah ise; ezel‑ebed Sultan’ı olan Rabbin, Hàlık’ındır. Ve o çiftlikler, makineler, âletler, mîzanlar ise; senin dâire‑i hayatın içindeki mâmelekin ve o mâmelekin içindeki cisim, rûh ve kalbin ve onlar içindeki göz ve dil, akıl ve hayâl gibi zâhirî ve bâtınî hâsselerindir. Ve O Yâver‑i Ekrem ise, Resûl‑i Kerîm’dir. Ve o fermân‑ı ahkem ise, Kur'ân‑ı Hakîm’dir ki; bahsinde bulunduğumuz ticâret‑i azîmeyi, şu âyetle ilân ediyor:
﴿اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ﴾
40
Ve o dalgalı muhârebe meydânı ise, şu fırtınalı dünya yüzüdür ki; durmuyor, dönüyor, bozuluyor ve her insanın aklına şu fikri veriyor: “Mâdem herşey elimizden çıkacak, fânî olup kaybolacak; acaba bâkîye tebdil edip ibkà etmek çaresi yok mu?” deyip düşünürken birden semâvî sadâ‑yı Kur'ân işitiliyor. Der:
“Evet, var. Hem beş mertebe kârlı bir sûrette, güzel ve rahat bir çaresi var.”
Suâl: Nedir?
Elcevab: Emâneti sâhib‑i hakîkisine satmak. İşte o satışta, beş derece kâr içinde kâr var.
Birinci Kâr: Fânî mal bekà bulur. Çünkü: Kayyûm‑u Bâkî olan Zât‑ı Zülcelâl’e verilen ve O’nun yolunda sarfedilen şu ömr‑ü zâil, bâkîye inkılâb eder. Bâkî meyveler verir. O vakit ömür dakikaları; âdeta tohumlar, çekirdekler hükmünde zâhiren fenâ bulur, çürür. Fakat, Âlem‑i Bekà’da saâdet çiçekleri açarlar ve sünbüllenirler. Ve Âlem‑i Berzah’ta ziyâdâr, mûnis birer manzara olurlar.
İkinci Kâr: Cennet gibi bir fiat veriliyor.
Üçüncü Kâr: Her a'zâ ve hâsselerin kıymeti, birden bine çıkar. Meselâ: Akıl bir âlettir. Eğer Cenâb‑ı Hakk’a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan; öyle meş'ûm ve müz'ic ve muacciz bir âlet olur ki, geçmiş zamanın âlâm‑ı hazînânesini ve gelecek zamanın ehvâl‑i muhavvifânesini senin bu bîçâre başına yükletecek yümünsüz ve muzır bir âlet derekesine iner. İşte bunun içindir ki; fâsık adam, aklın iz'aç ve tâcizinden kurtulmak için, gâliben ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar. Eğer Mâlik‑i Hakîki’sine satılsa ve O’nun hesabına çalıştırsan; akıl öyle tılsımlı bir anahtar olur ki, şu kâinâtta olan nihâyetsiz Rahmet hazinelerini ve Hikmet definelerini açar. Ve bununla sâhibini, saâdet‑i ebediyeye müheyyâ eden bir mürşid‑i Rabbânî derecesine çıkar.
41
Meselâ: Göz, bir hâssedir ki, rûh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenâb‑ı Hakk’a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan; geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyr ile, şehvet ve heves‑i nefsâniyeye bir kavvâd derekesinde bir hizmetkâr olur. Eğer gözü, gözün Sâni'‑i Basîr’ine satsan ve O’nun hesabına ve izni dâiresinde çalıştırsan; o zaman şu göz, şu kitab‑ı kebîr-i kâinâtın bir mütâlaacısı ve şu âlemdeki mu'cizât‑ı san'at-ı Rabbâniye’nin bir seyircisi ve şu küre‑i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübârek bir arısı derecesine çıkar.
Meselâ: Dildeki kuvve‑i zâikayı, Fâtır‑ı Hakîm’ine satmazsan, belki nefis hesabına, mide nâmına çalıştırsan; o vakit, midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, sukùt eder. Eğer Rezzâk‑ı Kerîm’e satsan; o zaman dildeki kuvve‑i zâika, Rahmet‑i İlâhiye hazinelerinin bir nâzır‑ı mâhiri ve kudret‑i Samedâniye matbahlarının bir müfettiş‑i şâkiri rütbesine çıkar.
İşte ey akıl! Dikkat et! Meş'ûm bir âlet nerede, kâinât anahtarı nerede? Ey göz! Güzel bak! Âdi bir kavvâd nerede, kütübhâne‑i İlâhî’nin mütefennin bir nâzırı nerede? Ve ey dil! İyi tat! Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede, hazine‑i hàssa-i Rahmet nâzırı nerede?‥
Ve daha bunlar gibi başka âletleri ve a'zâları kıyâs etsen anlarsın ki; hakikaten mü'min Cennet’e lâyık ve kâfir Cehennem’e muvâfık bir mâhiyet kesbeder. Ve onların herbiri öyle bir kıymet almalarının sebebi; mü'min, îmânıyla Hàlık’ının emânetini, O’nun nâmına ve izni dâiresinde isti'mâl etmesidir. Ve kâfir, hıyânet edip nefs‑i emmâre hesabına çalıştırmasıdır.
Dördüncü Kâr: İnsan zaîftir; belâları çok‥ fakirdir; ihtiyacı pek ziyâde‥ âcizdir; hayat yükü pek ağır… Eğer Kadîr‑i Zülcelâl’e dayanıp tevekkül etmezse ve i'timâd edip teslîm olmazsa, vicdânı dâim azâb içinde kalır. Semeresiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar. Ya sarhoş ya canavar eder.
42
Beşinci Kâr: Bütün o a'zâ ve âletlerin ibâdeti ve tesbihâtı ve o yüksek ücretleri, en muhtaç olduğun bir zamanda, Cennet yemişleri sûretinde sana verileceğine, ehl‑i zevk ve keşf ve ehl‑i ihtisàs ve müşâhede ittifak etmişler.
İşte bu beş mertebe kârlı ticâreti yapmazsan, şu kârlardan mahrumiyetten başka, beş derece hasâret içinde hasârete düşeceksin.
Birinci Hasâret: O kadar sevdiğin mal ve evlâd; ve perestiş ettiğin nefis ve hevâ; ve meftûn olduğun gençlik ve hayat zâyi' olup kaybolacak. Senin elinden çıkacaklar. Fakat, günahlarını, elemlerini sana bırakıp boynuna yükletecekler.
İkinci Hasâret: Emânette hıyânet cezasını çekeceksin. Çünkü; en kıymetdâr âletleri, en kıymetsiz şeylerde sarfedip nefsine zulmettin.
Üçüncü Hasâret: Bütün o kıymetdâr cihâzât‑ı insaniyeyi hayvanlıktan çok aşağı bir derekeye düşürüp, Hikmet‑i İlâhiye’ye iftira ve zulmettin.
Dördüncü Hasâret: Acz ve fakrın ile beraber, o pek ağır hayat yükünü, zaîf beline yükleyip zevâl ve firâk sillesi altında dâim vâveylâ edeceksin.
Beşinci Hasâret: Hayat‑ı ebediye esâsâtını ve saâdet‑i uhreviye levâzımatını tedârik etmek için verilen akıl, kalb, göz, dil gibi güzel hediye‑i Rahmâniye’yi Cehennem kapılarını sana açacak çirkin bir sûrete çevirmektir.
Şimdi satmağa bakacağız… Acaba o kadar ağır bir şey midir ki, çokları satmaktan kaçıyorlar.
Yok!‥ Kat'a ve asla! Hiç öyle ağırlığı yoktur. Zîra helâl dâiresi geniştir, keyfe kâfî gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur. Ferâiz‑i İlâhiye ise hafiftir, azdır. Allah’a abd ve asker olmak, öyle lezzetli bir şereftir ki ta'rif edilmez. Vazife ise; yalnız bir asker gibi Allah nâmına işlemeli, başlamalı‥ ve Allah hesabıyla vermeli ve almalı‥ ve izni ve kanunu dâiresinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı‥ kusur etse istiğfar etmeli:
“Yâ Rab! Kusurumuzu affet. Bizi, kendine kul kabûl et. Emânetini kabzetmek zamanına kadar, bizi emânette emin kıl. Âmîn!‥” demeli ve O’na yalvarmalı…
43
Yedinci Söz
Şu kâinâtın tılsım‑ı muğlakını açan اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ rûh‑u beşer için saâdet kapısını fetheden, ne kadar kıymetdâr iki tılsım‑ı müşkül-küşâ olduğunu ve sabır ile Hàlık’ına tevekkül ve ilticâ ve şükür ile Rezzâk’ından suâl ve duâ; ne kadar nâfi' ve tiryâk gibi iki ilâç olduğunu ve Kur'ân’ı dinlemek, hükmüne inkıyad etmek, namazı kılmak, kebâiri terketmek; ebedü'l‑âbâd yolculuğunda ne kadar mühim, değerli, revnâkdâr bir bilet, bir zâd‑ı âhiret, bir nur‑u kabir olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle:
Bir zaman bir asker, meydân‑ı harb ve imtihanda, kâr ve zarar deverânında pek müdhiş bir vaziyete düşer. Şöyle ki:
Sağ ve sol iki tarafından dehşetli derin iki yara ile yaralı ve arkasında cesîm bir arslan, ona saldırmak için bekliyor gibi duruyor. Ve gözü önünde bir darağacı dikilmiş, bütün sevdiklerini asıp mahvediyor. Onu da bekliyor. Hem bu hâli ile beraber uzun bir yolculuğu var, nefyediliyor.
O bîçâre, şu dehşet içinde me'yûsâne düşünürken; sağ cihetinde Hızır gibi bir hayırhâh, nurânî bir zât peydâ olur. Ona der:
“Me'yûs olma! Sana iki tılsım verip öğreteceğim. Güzelce isti'mâl etsen, o arslan sana musahhar bir at olur. Hem o darağacı sana keyif ve tenezzüh için hoş bir salıncağa döner. Hem sana iki ilâç vereceğim. Güzelce isti'mâl etsen, o iki müteaffin yaraların, iki güzel kokulu Gül‑ü Muhammedî (A.S.M) denilen latîf çiçeğe inkılâb ederler. Hem, sana bir bilet vereceğim. Onunla uçar gibi bir senelik bir yolu, bir günde kesersin. İşte eğer inanmıyorsan bir parça tecrübe et. Tâ doğru olduğunu anlayasın.”
44
Hakikaten bir parça tecrübe etti. Doğru olduğunu tasdik etti.
Evet ben, yani şu bîçâre Said dahi bunu tasdik ederim. Çünkü; biraz tecrübe ettim. Pek doğru gördüm.
Bundan sonra birden gördü ki; sol cihetinden şeytan gibi dessâs, ayyaş, aldatıcı bir adam; çok zînetler, süslü sûretler, fantaziyeler, müskirler beraber olduğu hâlde geldi. Karşısında durdu. Ona dedi: “Hey arkadaş! Gel gel, beraber işret edip keyfedelim. Şu güzel kız sûretlerine bakalım. Şu hoş şarkıları dinleyelim. Şu tatlı yemekleri yiyelim.”
Suâl: Hâ hâ!‥ Nedir ağzında gizli okuyorsun?
Cevab: Bir tılsım.
– Bırak şu anlaşılmaz işi!‥ Hazır keyfimizi bozmayalım.
S – Hâ!‥ Şu ellerindeki nedir?
C – Bir ilâç.
– At şunu. Sağlamsın. Neyin var. Alkış zamanıdır.
S – Hâ!‥ Şu beş nişanlı kağıt nedir?
C – Bir bilet. Bir ta'yinât senedi.
– “Yırt bunları. Şu güzel bahar mevsiminde yolculuk bizim nemize lâzım‥” der. Herbir desîse ile onu iknâa çalışır. Hattâ o bîçâre ona biraz meyleder.
Evet, insan aldanır. Ben de öyle bir dessâsa aldandım.
Birden sağ cihetinden ra'd gibi bir ses gelir. Der: “Sakın aldanma! Ve o dessâsa de ki: Eğer arkamdaki arslanı öldürüp, önümdeki darağacını kaldırıp, sağ ve solumdaki yaraları def'edip, peşimdeki yolculuğu men'edecek bir çare sende varsa, bulursan; haydi yap, göster, görelim. Sonra de: Gel keyfedelim. Yoksa sus hey sersem!‥ Tâ Hızır gibi bu zât‑ı semâvî dediğini desin…”
İşte ey gençliğinde gülmüş, şimdi güldüğüne ağlayan nefsim! Bil!‥ O bîçâre asker ise; sensin ve insandır. Ve o arslan ise; eceldir. Ve o darağacı ise; ölüm ve zevâl ve firâktır ki; gece‑gündüzün dönmesinde, her dost vedâ eder, kaybolur. Ve o iki yara ise; birisi, müz'ic ve hadsiz bir acz‑i beşerî; diğeri, elîm, nihâyetsiz bir fakr‑ı insanîdir. Ve o nefy ve yolculuk ise; âlem‑i ervâhtan, rahm‑ı mâderden, sabâvetten, ihtiyarlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden, sırattan geçer bir uzun sefer‑i imtihandır. Ve o iki tılsım ise; Cenâb‑ı Hakk’a îmân ve Âhiret’e îmândır.
45
Evet, şu kudsî tılsım ile ölüm; insan‑ı mü'mini, zindân‑ı dünyadan bostan‑ı cinâna, huzur‑u Rahmân’a götüren bir musahhar at ve burâk sûretini alır. Onun içindir ki; ölümün hakikatini gören kâmil insanlar, ölümü sevmişler. Daha ölüm gelmeden ölmek istemişler. Hem zevâl ve firâk, memât ve vefât ve darağacı olan mürûr‑u zaman, o îmân tılsımı ile, Sâni'‑i Zülcelâl’in taze taze, renk renk, çeşit çeşit mu'cizât‑ı nakşını, havârık‑ı kudretini, tecelliyât‑ı rahmetini, kemâl‑i lezzetle seyr ve temâşâya vâsıta sûretini alır.
Evet, Güneş’in nurundaki renkleri gösteren âyinelerin tebeddül edip tazelenmesi ve sinema perdelerinin değişmesi, daha hoş, daha güzel manzaralar teşkil eder.
46
Ve o iki ilâç ise; biri, sabır ile tevekküldür. Hàlık’ının kudretine istinâd, hikmetine i'timâddır. Öyle mi? Evet, emr‑i ﴿كُنْ فَيَكُونُ﴾’e mâlik bir Sultan‑ı Cihan’a, acz tezkeresiyle istinâd eden bir adamın ne pervâsı olabilir? Zîra, en müdhiş bir musîbet karşısında; ﴿اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ﴾ deyip itmi'nân‑ı kalb ile Rabb‑i Rahîm’ine i'timâd eder. Evet, ârif‑i billâh; aczden, mehàfetullâhtan telezzüz eder. Evet, havfta lezzet vardır. Eğer, bir yaşındaki bir çocuğun aklı bulunsa ve ondan suâl edilse: “En lezîz ve en tatlı hâletin nedir?” Belki diyecek: “Aczimi, zaafımı anlayıp, vâlidemin tatlı tokadından korkarak, yine vâlidemin şefkatli sînesine sığındığım hâlettir.” Hâlbuki; bütün vâlidelerin şefkatleri, ancak bir lem'a‑i tecellî-i Rahmet’tir. Onun içindir ki: Kâmil insanlar, aczde ve havfullâhta öyle bir lezzet bulmuşlar ki; kendi havl ve kuvvetlerinden şiddetle teberrî edip, Allah’a acz ile sığınmışlar. Aczi ve havfı, kendilerine şefâatçi yapmışlar.
Diğer ilâç ise; şükür ve kanâat ile taleb ve duâ ve Rezzâk‑ı Rahîm’in rahmetine i'timâddır. Öyle mi? Evet, bütün yer yüzünü bir sofra‑i ni'met eden ve bahar mevsimini bir çiçek destesi yapan ve o sofranın yanına koyan ve üstüne serpen bir Cevvâd‑ı Kerîm’in misâfirine, fakr ve ihtiyaç, nasıl elîm ve ağır olabilir? Belki fakr ve ihtiyacı, hoş bir iştihâ sûretini alır. İştihâ gibi fakrın tezyîdine çalışır. Onun içindir ki: Kâmil insanlar, fakr ile fahretmişler. Sakın yanlış anlama! Allah’a karşı fakrını hissedip yalvarmak demektir. Yoksa, fakrını halka gösterip, dilencilik vaziyetini almak demek değildir.
Ve o bilet, sened ise; başta namaz olarak, edâ‑i ferâiz ve terk‑i kebâirdir. Öyle mi? Evet, bütün ehl‑i ihtisàs ve müşâhedenin ve bütün ehl‑i zevk ve keşfin ittifakıyla; o uzun ve karanlıklı ebedü'l‑âbâd yolunda zâd ve zahîre, ışık ve burâk; ancak Kur'ân’ın evâmirini imtisal ve nevâhîsinden ictinâb ile elde edilebilir. Yoksa, fen ve felsefe, san'at ve hikmet, o yolda beş para etmez. Onların ışıkları kabrin kapısına kadardır.
47
İşte ey tenbel nefsim! Beş vakit namazı kılmak, yedi kebâiri terketmek, ne kadar az ve rahat ve hafiftir. Neticesi, meyvesi, fâidesi ne kadar çok, mühim ve büyük olduğunu aklın varsa, bozulmamış ise anlarsın. Ve fısk ve sefâhete seni teşvik eden şeytana ve o adama dersin: “Eğer ölümü öldürüp, zevâli dünyadan izâle etmek ve aczi ve fakrı beşerden kaldırıp, kabir kapısını kapamak çaresi varsa, söyle dinleyelim. Yoksa sus!‥ Kâinât mescid‑i kebîrinde Kur'ân, kâinâtı okuyor. O’nu dinleyelim… O Nur ile nurlanalım… Hidayetiyle amel edelim… Ve O’nu vird‑i zebân edelim… Evet, söz O’dur. Ve O’na derler. Hak olup, Hak’tan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden O’dur!‥”
اَللّٰهُمَّ نَوِّرْ قُلُوبَنَا بِنُورِ الْا۪يمَانِ وَالْقُرْاٰنِ اَللّٰهُمَّ اَغْنِنَا بِالْاِفْتِقَارِ اِلَيْكَ وَلَا تُفْقِرْنَا بِالْاِسْتِغْنَاءِ عَنْكَ تَبَرَّأْنَا اِلَيْكَ مِنْ حَوْلِنَا وَقُوَّتِنَا وَالْتَجَئْنَا اِلٰى حَوْلِكَ وَقُوَّتِكَ فَاجْعَلْنَا مِنَ الْمُتَوَكِّل۪ينَ عَلَيْكَ وَلَا تَكِلْنَا اِلٰى اَنْفُسِنَا وَاحْفَظْنَا بِحِفْظِكَ وَارْحَمْنَا وَارْحَمِ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَنَبِيِّكَ وَصَفِيِّكَ وَخَل۪يلِكَ وَجَمَالِ مُلْكِكَ وَمَل۪يكِ صُنْعِكَ وَعَيْنِ عِنَايَتِكَ وَشَمْسِ هِدَايَتِكَ وَلِسَانِ حُجَّتِكَ وَمِثَالِ رَحْمَتِكَ وَنُورِ خَلْقِكَ وَشَرَفِ مَوْجُودَاتِكَ وَسِرَاجِ وَحْدَتِكَ ف۪ي كَثْرَةِ مَخْلُوقَاتِكَ وَكَاشِفِ طِلْسِمِ كَائِنَاتِكَ وَدَلَّالِ سَلْطَنَةِ رُبُوبِيَّتِكَ وَمُبَلِّغِ مَرْضِيَّاتِكَ وَمُعَرِّفِ كُنُوزِ اَسْمَائِكَ وَمُعَلِّمِ عِبَادِكَ وَتَرْجُمَانِ اٰيَاتِكَ وَمِرْاٰةِ جَمَالِ رُبُوبِيَّتِكَ وَمَدَارِ شُهُودِكَ وَاِشْهَادِكَ وَحَب۪يبِكَ وَرَسُولِكَ الَّذ۪ي اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ وَعَلٰى اِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيّ۪ينَ وَالْمُرْسَل۪ينَ وَعَلٰى مَلٰئِكَتِكَ الْمُقَرَّب۪ينَ وَعَلٰى عِبَادِكَ الصَّالِح۪ينَ اٰم۪ينَ
48
Sekizinci Söz
﴿﷽﴾
﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ﴾
﴿اِنَّ الدّ۪ينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ﴾
Şu dünya ve dünya içindeki rûh‑u insanî ve insanda dinin mâhiyet ve kıymetlerini ve eğer Din‑i Hak olmazsa, dünya bir zindân olması ve dinsiz insan, en bedbaht mahlûk olduğunu ve şu âlemin tılsımını açan, rûh‑u beşerîyi zulümâttan kurtaran يَا اَللّٰهُ ve لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ olduğunu anlamak istersen; şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle:
Eski zamanda iki kardeş uzun bir seyahate beraber gidiyorlar. Gitgide tâ yol ikileşti. O iki yol başında ciddi bir adamı gördüler. Ondan sordular: “Hangi yol iyidir?” O dahi onlara dedi ki: “Sağ yolda, kanun ve nizâma tebaiyet mecburiyeti vardır. Fakat o külfet içinde bir emniyet ve saâdet vardır. Sol yolda ise serbestiyet ve hürriyet vardır. Fakat o serbestiyet içinde bir tehlike ve şekàvet vardır. Şimdi intihâbdaki ihtiyar sizdedir.”
Bunu dinledikten sonra güzel huylu kardeş sağ yola تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ deyip gitti. Ve nizâm ve intizama tebaiyeti kabûl etti. Ahlâksız ve serseri olan diğer kardeş, sırf serbestlik için sol yolu tercih etti. Zâhiren hafif, ma'nen ağır vaziyette giden bu adamı hayâlen takib ediyoruz.
49
İşte bu adam, dereden tepeden aşıp gitgide tâ hàlî bir sahrâya girdi. Birden müdhiş bir sadâ işitti. Baktı ki; dehşetli bir arslan, meşelikten çıkıp ona hücum ediyor. O da kaçtı. Tâ altmış arşın derinliğinde susuz bir kuyuya rast geldi. Korkusundan kendini içine attı. Yarısına kadar düşüp, elleri bir ağaca rast geldi, yapıştı. Kuyunun duvarında göğermiş olan o ağacın iki kökü var. İki fare; biri beyaz, biri siyah, o iki köke musallat olup kesiyorlar. Yukarıya baktı gördü ki; arslan, nöbetçi gibi kuyunun başında bekliyor. Aşağıya baktı gördü ki; dehşetli bir ejderha içindedir. Başını kaldırmış otuz arşın yukarıdaki ayağına takarrüb etmiş. Ağzı, kuyu ağzı gibi geniştir. Kuyunun duvarına baktı, gördü ki; ısırıcı muzır haşerât etrafını sarmışlar. Ağacın başına baktı, gördü ki; bir incir ağacıdır. Fakat hàrika olarak muhtelif çok ağaçların meyveleri, cevizden nara kadar başında yemişleri var.
İşte şu adam sû‑i fehminden, akılsızlığından anlamıyor ki; bu, âdi bir iş değildir. Bu işler tesâdüfî olamaz. Bu acîb işler içinde garîb esrâr var. Ve pek büyük bir işleyici var olduğunu intikal etmedi. Şimdi bunun kalbi ve rûh ve aklı, şu elîm vaziyetten gizli feryâd u figân ettikleri hâlde; nefs‑i emmâresi, güyâ bir şey yokmuş gibi tecâhül edip, rûh ve kalbin ağlamasından kulağını kapayıp, kendi kendini aldatarak bir bahçede bulunuyor gibi o ağacın meyvelerini yemeye başladı. Hâlbuki o meyvelerin bir kısmı zehirli ve muzır idi.
Bir hadîs‑i kudsîde Cenâb‑ı Hak buyurmuş: اَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْد۪ي ب۪ي Yani: “Kulum beni nasıl tanırsa, onunla öyle muâmele ederim.” İşte bu bedbaht adam, sû‑i zan ile ve akılsızlığı ile gördüğünü, âdi ve ayn‑ı hakikat telâkki etti. Ve öyle de muâmele gördü ve görüyor ve görecek!‥ Ne ölüyor ki kurtulsun, ne de yaşıyor. Böylece azâb çekiyor. Biz de şu meş'ûmu, bu azâbda bırakıp döneceğiz. Tâ öteki kardeşin hâlini anlayacağız.
İşte, şu mübârek akıllı zât gidiyor. Fakat biraderi gibi sıkıntı çekmiyor. Çünkü; güzel ahlâklı olduğundan güzel şeyleri düşünür, güzel hülyalar eder. Kendi kendine ünsiyet eder. Hem biraderi gibi zahmet ve meşakkat çekmiyor. Çünkü nizâmı bilir, tebaiyet eder, teshîlât görür. Âsâyiş ve emniyet içinde serbest gidiyor.
50
İşte bir bahçeye rast geldi. İçinde, hem güzel çiçek ve meyveler var. Hem bakılmadığı için murdar şeyler de bulunuyor. Kardeşi dahi böyle birisine girmişti. Fakat murdar şeylere dikkat edip meşgul olmuş, midesini bulandırmış, hiç istirahat etmeden çıkıp gitmişti. Bu zât ise, “Herşeyin iyisine bak.” kaidesiyle amel edip, murdar şeylere hiç bakmadı. İyi şeylerden iyi istifade etti. Güzelce istirahat ederek çıkıp gidiyor.
Sonra gitgide bu dahi evvelki biraderi gibi bir sahrâ‑yı azîmeye girdi. Birden hücum eden bir arslanın sesini işitti. Korktu, fakat biraderi kadar korkmadı. Çünkü; hüsn‑ü zannıyla ve güzel fikriyle, “Şu sahrânın bir hâkimi var. Ve bu arslan, o hâkimin taht‑ı emrinde bir hizmetkâr olması ihtimali var.” diye düşünüp tesellî buldu. Fakat yine kaçtı. Tâ altmış arşın derinliğinde bir susuz kuyuya rast geldi, kendini içine attı. Biraderi gibi ortasında bir ağaca eli yapıştı; havada muallak kaldı. Baktı iki hayvan, o ağacın iki kökünü kesiyorlar. Yukarıya baktı, arslan; aşağıya baktı, bir ejderha gördü. Aynı kardeşi gibi bir acîb vaziyet gördü. Bu dahi tedehhüş etti. Fakat kardeşinin dehşetinden bin derece hafif… Çünkü; güzel ahlâkı ona güzel fikir vermiş. Ve güzel fikir ise, ona herşeyin güzel cihetini gösteriyor. İşte bu sebebden şöyle düşündü ki:
“Bu acîb işler birbiriyle alâkadardır. Hem bir emir ile hareket ederler gibi görünüyor. Öyle ise bu işlerde bir tılsım vardır. Evet bunlar, bir gizli hâkimin emriyle dönerler. Öyle ise ben yalnız değilim; o gizli hâkim bana bakıyor, beni tecrübe ediyor, bir maksad için beni bir yere sevkedip dâvet ediyor.”
Şu tatlı korku ve güzel fikirden bir merak neş'et eder ki: “Acaba beni tecrübe edip kendini bana tanıttırmak isteyen ve bu acîb yol ile bir maksada sevkeden kimdir?”
Sonra tanımak merakından tılsım sâhibinin muhabbeti neş'et etti. Ve şu muhabbetten tılsımı açmak arzusu neş'et etti. Ve o arzudan tılsım sâhibini râzı edecek ve hoşuna gidecek bir güzel vaziyet almak irâdesi neş'et etti.
Sonra ağacın başına baktı, gördü ki incir ağacıdır. Fakat başında binlerle ağacın meyveleri vardır. O vakit bütün bütün korkusu gitti. Çünkü, kat'î anladı ki; bu incir ağacı bir listedir, bir fihristedir, bir sergidir. O mahfî hâkim, bağ ve bostanındaki meyvelerin nümûnelerini bir tılsım ve bir mu'cize ile o ağaca takmış ve kendi misâfirlerine ihzar ettiği et'imeye birer işâret sûretinde o ağacı tezyîn etmiş olmalı. Yoksa bir tek ağaç, binler ağaçların meyvelerini vermez.
Sonra niyâza başladı. Tâ, tılsımın anahtarı ona ilhâm oldu. Bağırdı ki:
51
“Ey bu yerlerin hâkimi! Senin bahtına düştüm. Sana dehàlet ediyorum ve sana hizmetkârım. Ve senin rızânı istiyorum. Ve seni arıyorum.”
Ve bu niyâzdan sonra, birden kuyunun duvarı yarılıp, şâhâne, nezîh ve güzel bir bahçeye bir kapı açıldı. Belki ejderha ağzı, o kapıya inkılâb etti. Ve arslan ve ejderha, iki hizmetkâr sûretini giydiler. Ve onu içeriye dâvet ediyorlar. Hattâ o arslan, kendisine musahhar bir at şekline girdi.
İşte ey tenbel nefsim! Ve ey hayâlî arkadaşım! Geliniz, bu iki kardeşin vaziyetlerini muvâzene edelim. Tâ iyilik nasıl iyilik getirir ve fenâlık nasıl fenâlık getirir, görelim‥ bilelim.
Bakınız: Sol yolun bedbaht yolcusu, her vakit ejderhanın ağzına girmeye muntazırdır, titriyor. Ve şu bahtiyar ise, meyvedâr ve revnâkdâr bir bahçeye dâvet edilir.
Hem o bedbaht, elîm bir dehşette ve azîm bir korku içinde kalbi parçalanıyor. Ve şu bahtiyar ise, lezîz bir ibret, tatlı bir havf, mahbûb bir mârifet içinde garîb şeyleri seyir ve temâşâ ediyor.
Hem o bedbaht, vahşet ve me'yûsiyet ve kimsesizlik içinde azâb çekiyor. Ve şu bahtiyar ise, ünsiyet ve ümîd ve iştiyak içinde telezzüz ediyor.
Hem o bedbaht, kendini vahşî canavarların hücumuna ma'rûz bir mahpus hükmünde görüyor. Ve şu bahtiyar ise, bir azîz misâfirdir ki, misâfiri olduğu Mihmandâr‑ı Kerîm’in acîb hizmetkârları ile ünsiyet edip eğleniyor.
Hem o bedbaht, zâhiren lezîz, ma'nen zehirli yemişleri yemekle azâbını tâcil ediyor. Zîra o meyveler nümûnelerdir. Tatmaya izin var, tâ asıllarına tâlib olup müşteri olsun. Yoksa hayvan gibi yutmaya izin yoktur. Ve şu bahtiyar ise tadar, işi anlar, yemesini te'hir eder. Ve intizar ile telezzüz eder.
Hem o bedbaht kendi kendine zulmetmiş. Gündüz gibi güzel bir hakikati ve parlak bir vaziyeti, basîretsizliği ile kendisine muzlim ve zulümâtlı bir evhâm, bir Cehennem şekline getirmiş. Ne şefkate müstehaktır ve ne de kimseden şekvâya hakkı vardır. Meselâ; bir adam güzel bir bahçede, ahbablarının ortasında, yaz mevsiminde, hoş bir ziyâfetteki keyfe kanâat etmeyip, kendini pis müskirlerle sarhoş edip, kendisini kış ortasında, canavarlar içinde, aç, çıplak tahayyül edip, bağırmaya ve ağlamaya başlasa; nasıl şefkate lâyık değil… Kendi kendine zulmediyor. Dostlarını canavar görüp tahkîr ediyor. İşte bu bedbaht dahi öyledir.
52
Ve şu bahtiyar ise hakikati görür. Hakikat ise güzeldir. Hakikatin hüsnünü derk etmekle, hakikat sâhibinin kemâline hürmet eder. Rahmetine müstehak olur. İşte, “Fenâlığı kendinden, iyiliği Allah’tan bil.” olan hükm‑ü Kur'ânî’nin sırrı zâhir oluyor.
Daha bunlar gibi sâir farkları muvâzene etsen anlayacaksın ki; evvelkisinin nefs‑i emmâresi, ona bir manevî Cehennem ihzar etmiş. Ve ötekisinin hüsn‑ü niyeti ve hüsn‑ü zannı ve hüsn‑ü hasleti ve hüsn‑ü fikri, onu büyük bir ihsân ve saâdete ve parlak bir fazilete ve feyze mazhar etmiş.
Ey nefsim! Ve ey nefsimle beraber bu hikâyeyi dinleyen adam!
Eğer bedbaht kardeş olmak istemezsen ve bahtiyar kardeş olmak istersen, Kur'ân’ı dinle ve hükmüne mutî' ol! Ve O’na yapış! Ve ahkâmıyla amel et!‥
Şu hikâye‑i temsîliyede olan hakikatleri eğer fehmettin ise; hakikat‑i din ve dünya ve insan ve îmânı ona tatbik edebilirsin. Mühimlerini ben söyleyeceğim. İncelerini sen kendin istihrâc et.
İşte bak! O iki kardeş ise; biri, rûh‑u mü'min ve kalb‑i sâlihtir. Diğeri, rûh‑u kâfir ve kalb‑i fâsıktır. Ve o iki tarîkten sağ ise; tarîk‑ı Kur'ân ve îmândır. Sol ise; tarîk‑ı isyan ve küfrandır.
Ve o yoldaki bahçe ise; cem'iyet‑i beşeriye ve medeniyet‑i insaniye içinde muvakkat hayat‑ı ictimâiyedir ki; içinde hayır ve şer, iyi ve fenâ, temiz ve pis şeyler beraber bulunur. Âkıl odur ki; خُذْ مَا صَفَا دَعْ مَا كَدَرْ kaidesiyle amel eder, selâmet‑i kalb ile gider.
53
Ve o sahrâ ise; şu arz ve dünya’dır. Ve o arslan ise; ölüm ve eceldir. Ve o kuyu ise; beden‑i insan ve zaman‑ı hayattır. Ve o altmış arşın derinlik ise; ömr‑ü vasatî ve ömr‑ü gâlibî olan altmış seneye işârettir. Ve o ağaç ise; müddet‑i ömür ve madde‑i hayattır. Ve o iki siyah ve beyaz hayvan ise; gece ve gündüzdür.
Ve o ejderha ise; ağzı kabir olan tarîk‑ı berzahiye ve revâk‑ı uhreviyedir. Fakat o ağız, mü'min için zindândan bir bahçeye açılan bir kapıdır. Ve o haşerât‑ı muzırra ise; musîbât‑ı dünyeviyedir. Fakat mü'min için, gaflet uykusuna dalmamak için tatlı îkazât‑ı İlâhiye ve iltifatât‑ı Rahmâniye hükmündedir.
Ve o ağaçtaki yemişler ise; dünyevî ni'metlerdir ki; Cenâb‑ı Kerîm-i Mutlak, onları Âhiret ni'metlerine bir liste, hem ihtar edici, hem müşâbihleri, hem Cennet meyvelerine müşterileri dâvet eden nümûneler sûretinde yapmış.
Ve o ağacın birliğiyle beraber, muhtelif başka başka meyveler vermesi ise; kudret‑i Samedâniye’nin sikkesine ve Rubûbiyet‑i İlâhiye’nin hâtemine ve saltanat‑ı Ulûhiyet’in tuğrâsına işârettir. Çünkü: “Bir tek şeyden herşeyi yapmak” yani; bir topraktan bütün nebâtât ve meyveleri yapmak; hem bir sudan bütün hayvanatı halketmek; hem basit bir yemekten bütün cihâzât‑ı hayvaniyeyi icâd etmek; bununla beraber “Herşeyi bir tek şey yapmak” yani; zîhayatın yediği gayet muhtelifü'l‑cins taamlardan o zîhayata bir lahm‑ı mahsûs yapmak, bir cild‑i basit dokumak gibi san'atlar; Zât‑ı Ehad-i Samed olan Sultan‑ı Ezel ve Ebed’in sikke‑i hàssasıdır, hâtem‑i mahsûsudur, taklid edilmez bir tuğrâsıdır. Evet, bir şeyi herşey ve herşeyi bir şey yapmak; herşeyin Hàlık’ına hàs ve Kàdir‑i Külli Şey’e mahsûs bir nişandır, bir âyettir.
54
Ve o tılsım ise; sırr‑ı îmân ile açılan sırr‑ı hikmet-i hilkattir. Ve o miftâh ise; ﴿يَا اَللّٰهُ ❋ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ❋ اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ﴾ ’dur.
Ve o ejderha ağzı bahçe kapısına inkılâb etmesi ise, işârettir ki: Kabir, ehl‑i dalâlet ve tuğyan için vahşet ve nisyan içinde zindân gibi sıkıntılı ve bir ejderha batnı gibi dar bir mezara açılan bir kapı olduğu hâlde; ehl‑i Kur'ân ve îmân için zindân‑ı dünyadan bostan‑ı bekàya ve meydân‑ı imtihandan ravza‑i cinâna ve zahmet‑i hayattan Rahmet‑i Rahmân’a açılan bir kapıdır. Ve o vahşî arslanın dahi mûnis bir hizmetkâra dönmesi ve musahhar bir at olması ise, işârettir ki: Mevt, ehl‑i dalâlet için, bütün mahbûbâtından elîm bir firâk‑ı ebedîdir. Hem kendi Cennet‑i kâzibe-i dünyeviyesinden ihrac ve tard ve vahşet ve yalnızlık içinde zindân‑ı mezara idhal ve hapis olduğu hâlde; ehl‑i hidayet ve ehl‑i Kur'ân için, öteki âleme gitmiş eski dost ve ahbablarına kavuşmaya vesiledir. Hem hakîki vatanlarına ve ebedî makam‑ı saâdetlerine girmeye vâsıtadır. Hem zindân‑ı dünyadan bostan‑ı cinâna bir dâvettir. Hem Rahmân‑ı Rahîm’in fazlından, kendi hizmetine mukâbil ahz‑ı ücret etmeye bir nöbettir. Hem vazife‑i hayat külfetinden bir terhistir. Hem ubûdiyet ve imtihanın ta'lim ve ta'limâtından bir paydostur…
Elhâsıl: Her kim hayat‑ı fâniyeyi esâs maksad yapsa, zâhiren bir Cennet içinde olsa da, ma'nen Cehennem’dedir. Ve her kim hayat‑ı bâkiyeye ciddi müteveccih ise, saâdet‑i dâreyne mazhardır. Dünyası ne kadar fenâ ve sıkıntılı olsa da, dünyasını, Cennet’in intizar salonu hükmünde gördüğü için hoş görür, tahammül eder, sabır içinde şükreder…
55
اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ اَهْلِ السَّعَادَةِ وَالسَّلَامَةِ وَالْقُرْاٰنِ وَالْا۪يمَانِ اٰم۪ينَ ❋
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ بِعَدَدِ جَم۪يعِ الْحُرُوفَاتِ الْمُتَشَكِّلَةِ ف۪ي جَم۪يعِ الْكَلِمَاتِ الْمُتَمَثِّلَةِ بِاِذْنِ الرَّحْمٰنِ ف۪ي مَرَايَا تَمَوُّجَاتِ الْهَوَاءِ عِنْدَ قِرَائَةِ كُلِّ كَلِمَةٍ مِنَ الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ قَارِئٍ مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلٰى اٰخِرِ الزَّمَانِ وَارْحَمْنَا وَوَالِدَيْنَا وَارْحَمِ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِعَدَدِهَا بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ ❋
اٰم۪ينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
56
Onikinci Söz
﴿﷽﴾
﴿وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُو۫تِيَ خَيْرًا كَث۪يرًا﴾
İkinci Esâs
Kur'ân‑ı Hakîm’in hikmeti, hayat‑ı şahsiyeye verdiği terbiye‑i ahlâkıye ve hikmet‑i felsefenin verdiği dersin muvâzenesi:
Felsefenin hàlis bir tilmizi, bir fir'avundur. Fakat menfaati için en hasîs şeye ibâdet eden bir fir'avun‑u zelîldir. Her menfaatli şeyi kendine “Rab” tanır. Hem o dinsiz şâkird, mütemerrid ve muanniddir. Fakat bir lezzet için, nihâyet zilleti kabûl eden miskin bir mütemerriddir. Şeytan gibi şahısların, bir menfaat‑i hasîse için ayağını öpmekle zillet gösterir, denî bir muanniddir. Hem o dinsiz şâkird, cebbâr bir mağrûrdur. Fakat kalbinde nokta‑i istinâd bulmadığı için zâtında gayet acz ile âciz bir cebbâr‑ı hodfürûştur. Hem o şâkird, menfaat‑perest hodendiştir ki; gaye‑i himmeti, nefis ve batnın ve fercin hevesâtını tatmin ve menfaat‑i şahsiyesini, bazı menfaat‑i kavmiye içinde arayan dessâs bir hodgâmdır.
Amma, Hikmet‑i Kur'ân’ın hàlis tilmizi ise, bir abddir; fakat, a'zam‑ı mahlûkata da ibâdete tenezzül etmez. Hem Cennet gibi a'zam‑ı menfaat olan bir şeyi, gaye‑i ibâdet kabûl etmez bir abd‑i azîzdir. Hem hakîki tilmizi, mütevâzidir, selîm, halîmdir; fakat, Fâtır’ının gayrına, dâire‑i izni haricinde ihtiyarıyla tezellüle tenezzül etmez. Hem fakir ve zaîftir, fakr ve za'fını bilir; fakat onun Mâlik‑i Kerîm’i, ona iddihar ettiği uhrevî servet ile müstağnîdir ve Seyyid’inin nihâyetsiz kudretine istinâd ettiği için kavîdir. Hem yalnız livechillâh, rızâ‑yı İlâhî için, fazilet için amel eder, çalışır.
57
İşte, iki hikmetin verdiği terbiye, iki tilmizin muvâzenesiyle anlaşılır.
Üçüncü Esâs
Hikmet‑i felsefe ile Hikmet‑i Kur'âniye’nin hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler:
Amma hikmet‑i felsefe ise; hayat‑ı ictimâiyede nokta‑i istinâdı, “kuvvet” kabûl eder. Hedefi, “menfaat” bilir. Düstur‑u hayatı, “cidâl” tanır. Cemâatlerin râbıtasını, “unsuriyet, menfî milliyeti” tutar. Semerâtı ise, “hevesât‑ı nefsâniyeyi tatmin ve hâcât‑ı beşeriyeyi tezyîd”dir.
Hâlbuki; kuvvetin şe'ni, “tecâvüz”dür. Menfaatin şe'ni, her arzuya kâfî gelmediğinden üstünde “boğuşmak”tır. Düstur‑u cidâlin şe'ni, “çarpışmak”tır. Unsuriyetin şe'ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan; “tecâvüz”dür. İşte bu hikmettendir ki, beşerin saâdeti selb olmuştur.
Amma Hikmet‑i Kur'âniye ise; nokta‑i istinâdı, kuvvete bedel “hakk”ı kabûl eder. Gayede menfaate bedel, “fazilet ve rızâ‑yı İlâhî”yi kabûl eder. Hayatta düstur‑u cidâl yerine, “düstur‑u teâvün”ü esâs tutar. Cemâatlerin râbıtalarında unsuriyet, milliyet yerine “râbıta‑i dinî ve sınıfî ve vatanî” kabûl eder. Gâyâtı, hevesât‑ı nefsâniyenin tecâvüzâtına sed çekip, rûhu maâliyâta teşvik ve hissiyat‑ı ulviyesini tatmin eder ve insanı kemâlât‑ı insaniyeye sevkedip insan eder…
Hakkın şe'ni, “ittifak”tır. Faziletin şe'ni, “tesânüd”dür. Düstur‑u teâvünün şe'ni, “birbirinin imdâdına yetişmek”tir. Dinin şe'ni, “uhuvvet”tir, “incizab”tır. Nefsi gemlemekle bağlamak, rûhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni, “saâdet‑i dâreyn”dir…
58
Onüçüncü Sözün İkinci Makamı
﴿﷽﴾
Câzibedâr bir fitne içinde bulunan ve daha aklını kaybetmeyen bazı gençlerle bir muhâveredir.
Bir kısım gençler tarafından, şimdiki aldatıcı ve câzibedâr lehviyât ve hevesâtın hücumları karşısında “Âhiretimizi ne sûretle kurtaracağız?” diye Risale‑i Nurdan medet istediler. Ben de Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi nâmına onlara dedim ki:
Kabir var, hiç kimse inkâr edemez. Herkes ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de, üç tarzda “Üç Yol”dan başka yol yok.
Birinci Yol: O kabir, ehl‑i îmân için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.
İkinci Yol: Âhiret’i tasdik eden, fakat sefâhet ve dalâlette gidenlere bir haps‑i ebedî ve bütün dostlarından bir tecrid içinde bir haps‑i münferid, yalnız başına bir hapis kapısıdır. Öyle gördüğü ve i'tikàd ettiği ve inandığı gibi hareket etmediği için öyle muâmele görecek.
Üçüncü Yol: Âhiret’e inanmayan ehl‑i inkâr ve dalâlet için bir i'dâm‑ı ebedî kapısı‥ Yani; hem kendisini, hem bütün sevdiklerini i'dâm edecek bir darağacıdır. Öyle bildiği için, cezası olarak aynını görecek.
Bu iki şık bedîhîdir, delil istemiyor; göz ile görünür. Mâdem ecel gizlidir. Her vakit ölüm başını kesmek için gelebiliyor. Ve genç‑ihtiyar farkı yoktur. Elbette dâima gözü önünde, öyle büyük dehşetli bir mes'ele karşısında bîçâre insan; o i'dâm‑ı ebedî, o dipsiz, nihâyetsiz haps‑i münferitten kurtulmak çaresini aramak ve kabir kapısını bir âlem‑i bâkîye, bir saâdet‑i ebediyeye ve âlem‑i nura açılan bir kapıya kendi hakkında çevirmek hâdisesi, o insanın dünya kadar büyük bir mes'elesidir.
59
Bu kat'î hakikat, bu üç yol ile bulunduğunda ve bu üç yolun da mezkûr üç hakikat ile olacağını ihbar eden yüzyirmidört bin muhbir‑i sâdık, ellerinde nişane‑i tasdik olan mu'cizeler bulunan enbiyâlar ve o enbiyâların haber verdikleri aynı haberleri, keşf ve zevk ve şühûd ile tasdik eden ve imza basan yüzyirmidört milyon evliyânın aynı hakikate şehâdetleri ve hadd ü hesaba gelmeyen muhakkìklerin kat'î delilleriyle o enbiyâ ve evliyânın verdikleri aynı haberleri, aklen ilmelyakìn derecesinde (❋) isbât ettikleri ve yüzde doksan dokuz ihtimal‑i kat'î ile “İ'dâm ve zindân‑ı ebedîden kurtulmak ve o yolu saâdet‑i ebediyeye çevirmek, yalnız îmân ve itâat iledir.” diye ittifaken haber veriyorlar.
Acaba yüzde bir ihtimal‑i helâket bulunan bir tehlike yolunda gitmemek için, bir tek muhbirin sözü nazara alınsa ve onun sözünü dinlemeyip o yolda giden adamın, endişe‑i helâketten gelen elem‑i manevî, onun yemek iştihâsını kaçırdığı hâlde; böyle yüzbinler sâdık ve musaddak muhbirlerin: “Yüzde yüz ihtimal ile dalâlet ve sefâhet, göz önündeki kabir darağacına ve ebedî haps‑i münferidine kat'î sebeb olduğunu; ve îmân, ubûdiyet, yüzde yüz ihtimal ile o darağacını kaldırıp, o haps‑i münferidi kapatıp, şu göz önündeki kabri, bir hazine‑i ebediyeye, bir saray‑ı saâdete açılan bir kapıya çeviriyor.” diye ihbar eden ve emârelerini ve âsârlarını gösterdikleri hâlde, bu acîb ve garîb ve dehşetli ve azametli mes'ele karşısında bulunan bîçâre insan ve bâhusus Müslüman‥ eğer îmân ve ubûdiyeti olmazsa; bütün dünya saltanatı ve lezzeti bir tek insana verilse, acaba o göz önündeki her vakit oraya çağrılmasına nöbetini bekleyen bir insana verdiği o endişeden gelen elîm elemi kaldırabilir mi? Sizden soruyorum.
60
Mâdem ihtiyarlık, hastalık, musîbet ve her tarafta vefiyâtlar o dehşetli elemi deşiyorlar ve ihtar ediyorlar. Elbette o ehl‑i dalâlet ve sefâhet, yüz bin lezzeti ve zevki alsa da, yine o manevî bir Cehennem kalbinde yaşar ve yakar. Fakat pek kalın gaflet sersemliği muvakkaten hissettirmez.
Mâdem ehl‑i îmân ve tâat, göz önünde gördüğü kabri, bir hazine‑i ebediyeye, bir saâdet‑i lâyezâlîye kendisi hakkında bir kapı olduğunu‥ ve o ezelî mukadderât piyangosundan milyarlar altın ve elmasları kazandıracak bir bilet dahi îmân vesikasıyla ona çıkmış. Her vakit “Gel biletini al!” diye beklemesinden derin, esâslı, hakîki lezzet ve zevk‑i manevî öyle bir lezzettir ki: Eğer tecessüm etse ve o çekirdek bir ağaç olsa, o adama hususî bir Cennet hükmüne geçtiği hâlde; o zevk ve lezzet‑i azîmeyi terkedip, gençlik sâikasıyla, o hadsiz elemler ile âlûde zehirli bir bala benzeyen sefîhâne ve heveskârâne muvakkat bir lezzet‑i gayr-ı meşrûayı ihtiyar eden, hayvandan yüz derece aşağı düşer. Ecnebî dinsizleri gibi de olamaz. Çünkü; onlar Peygamber’i inkâr etseler, diğerlerini tanıyabilirler. Peygamberleri bilmeseler de, Allah’ı tanıyabilirler. Allah’ı bilmeseler de, kemâlâta medâr olacak bazı güzel hasletler bulunabilir.
Fakat bir Müslüman; hem enbiyâyı, hem Rabbini, hem bütün kemâlâtı Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm vâsıtasıyla biliyor. O’nun terbiyesini bırakan ve zincirinden çıkan, daha hiçbir peygamberi tanımaz ve Allah’ı da tanımaz. Ve rûhunda kemâlâtı muhâfaza edecek hiçbir esâsâtı bilemez. Çünkü; peygamberlerin en âhiri ve en büyükleri ve dini ve dâveti umum nev'‑i beşere baktığı için ve mu'cizâtça ve dince umuma fâik ve bütün nev'‑i beşere bütün hakàikta üstadlık edip on dört asırda parlak bir sûrette isbât eden ve nev'‑i beşerin medâr‑ı iftiharı bir Zât’ın terbiye‑i esâsiyelerini ve usûl‑ü dinini terkeden; elbette hiçbir cihette bir nur, bir kemâl bulamaz. Sukùt‑u mutlaka mahkûmdur.
61
İşte, ey hayat‑ı dünyeviyenin zevkine mübtelâ ve endişe‑i istikbâl ile istikbâlini ve hayatını te'min için çabalayan bîçâreler! Dünyanın lezzetini, zevkini, saâdetini, rahatını isterseniz; meşrû dâiredeki keyfe iktifâ ediniz. O, keyfinize kâfîdir. Haricinde ve gayr‑ı meşrû dâiredeki bir lezzetin içinde bin elem olduğunu, sâbık beyânâtta elbette anladınız. Eğer mâzi, yani geçmiş zamanın hâdisâtını sinema ile hâl‑i hâzırda gösterdikleri gibi, istikbâldeki ahvâl dahi – meselâ; elli sene sonraki hâlleri – bir sinema ile gösterilse idi; ehl‑i sefâhet şimdiki güldüklerine, yüzbinlerce nefrîn ve nefret edip ağlayacaktılar.
Dünya ve Âhiret’te ebedî ve dâimî sürûru isteyen, îmân dâiresindeki terbiye‑i Muhammediye’yi (A.S.M.) kendine rehber etmek gerektir.
Birkaç Bîçâre Gençlere Verilen Bir Tenbih, Bir Ders, Bir İhtardır
Bir gün yanıma parlak birkaç genç geldiler. Hayat ve gençlik ve hevesât cihetinden gelen tehlikelerden sakınmak için, te'sirli bir ihtar almak isteyen bu gençlere; ben de eskiden Risale‑i Nurdan medet isteyen gençlere dediğim gibi dedim ki: