Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
144

Otuzuncu Söz’den Birinci Maksad

Tılsım‑ı kâinâtı keşfeden, Kur'ân‑ı Hakîm’in mühim bir tılsımını halleden, Otuzuncu Söz’den

Birinci Maksad

﴿
﴿اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُ اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا
Şu âyetin büyük hazinesinden tek bir cevherine işâret edeceğiz. Şöyle ki:
Gök, zemin, dağ, tahammülünden çekindiği ve korktuğu emânetin müteaddid vücûhundan bir ferdi, bir vechi, Ene”dir. Evet Ene, zaman‑ı Âdem’den şimdiye kadar âlem‑i insaniyetin etrafına dal budak salan nurânî bir şecere‑i tûbâ ile, müdhiş bir şecere‑i zakkumun çekirdeğidir. Şu azîm hakikate girişmeden evvel, o hakikatin fehmini teshîl edecek bir mukaddime beyân ederiz. Şöyle ki:
145
Ene, künûz‑u mahfiye olan Esmâ‑i İlâhiye’nin anahtarı olduğu gibi, kâinâtın tılsım‑ı muğlakının dahi anahtarı olarak bir muammâ‑yı müşkül-küşâdır, bir tılsım‑ı hayret-fezâdır. O ene, mâhiyetinin bilinmesiyle, o garîb muammâ, o acîb tılsım olan ene açılır ve kâinât tılsımını ve âlem‑i vücûb’un künûzunu dahi açar. Şu mes'eleye dair Şemme isminde bir risale‑i Arabiyemde şöyle bahsetmişiz ki:
Âlemin miftâhı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinât kapıları zâhiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır. Cenâb‑ı Hak, emânet cihetiyle insana ene nâmında öyle bir miftâh vermiş ki; âlemin bütün kapılarını açar ve öyle tılsımlı bir enâniyet vermiş ki; Hallâk‑ı kâinâtın künûz‑u mahfiyesini onun ile keşfeder. Fakat ene, kendisi de gayet muğlak bir muammâ ve açılması müşkül bir tılsımdır. Eğer onun hakîki mâhiyeti ve sırr‑ı hilkati bilinse; kendisi açıldığı gibi kâinât dahi açılır. Şöyle ki:
Sâni'‑i Hakîm, insanın eline emânet olarak, rubûbiyetinin, sıfât ve şuûnâtının hakikatlerini gösterecek, tanıttıracak işârât ve nümûneleri câmi' bir ene vermiştir. ki; o ene, bir vâhid‑i kıyâsî olup, evsâf‑ı Rubûbiyet ve şuûnât‑ı Ulûhiyet bilinsin. Fakat vâhid‑i kıyâsî, bir mevcûd‑u hakîki olmak lâzım değil; belki hendesedeki farazî hatlar gibi, farz ve tevehhümle bir vâhid‑i kıyâsî teşkil edilebilir. İlim ve tahakkukla hakîki vücûdu lâzım değildir.
Suâl: Niçin Cenâb‑ı Hakk’ın Sıfât ve Esmâsının mârifeti Enâniyete bağlıdır?
Elcevab: Çünkü; mutlak ve muhît bir şeyin hududu ve nihâyeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez ve üstüne bir sûret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez, mâhiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Meselâ; zulmetsiz, dâimî bir ziyâ, bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit hakîki veya vehmî bir karanlık ile bir hat çekilse, o vakit bilinir.
146
İşte Cenâb‑ı Hakk’ın, İlim ve Kudret, Hakîm ve Rahîm gibi sıfât ve esmâsı; muhît, hududsuz, şerîksiz olduğu için onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle ise; hakîki nihâyet ve hadleri olmadığından farazî ve vehmî bir haddi çizmek lâzım geliyor. Onu da enâniyet yapar. Kendinde bir rubûbiyet‑i mevhûme, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder, bir had çizer. Onun ile muhît sıfatlara bir hadd‑i mevhûm vaz'eder. Buraya kadar benim, ondan sonra O’nundur.” diye bir taksimat yapar. Kendindeki ölçücükler ile, onların mâhiyetini yavaş yavaş anlar.
Meselâ; dâire‑i mülkünde mevhûm rubûbiyetiyle, dâire‑i mümkinâtta Hàlık’ının Rubûbiyet’ini anlar ve zâhir mâlikiyetiyle Hàlık’ının hakîki Mâlikiyetini fehmeder ve Bu hâneye mâlik olduğum gibi, Hàlık da şu kâinâtın mâlikidir.” der ve cüz'î ilmiyle O’nun ilmini fehmeder ve kisbî san'atçığıyla O Sâni'‑i Zülcelâl’in ibdâ'‑ı san'atını anlar. Meselâ: Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim, öyle de şu dünya hânesini birisi yapmış ve tanzim etmiş.” der. Ve hâkezâ Bütün sıfât ve Şuûnât‑ı İlâhiye’yi bir derece bildirecek, gösterecek binler esrârlı ahvâl ve sıfât ve hissiyat, ene’de mündericdir.
Demek ene, âyine‑misâl ve vâhid‑i kıyâsî ve âlet‑i inkişaf ve mânâ‑yı harfî gibi; mânâsı kendinde olmayan ve başkasının mânâsını gösteren, vücûd‑u insaniyetin kalın ipinden şuûrlu bir tel ve mâhiyet‑i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyet‑i âdemiyet’in kitabından bir eliftir ki, o elifin iki yüzü var.
Biri, hayra ve vücûda bakar. O yüz ile yalnız feyze kàbildir. Vereni kabûl eder, kendi icâd edemez. O yüzde fâil değil, icâddan eli kısadır.
Bir yüzü de şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sâhibidir.
147
Hem onun mâhiyeti, harfiyedir; başkasının mânâsını gösterir. Rubûbiyeti, hayâliyedir. Vücûdu, o kadar zaîf ve incedir ki; bizzat kendinde hiçbir şeye tahammül edemez ve yüklenemez. Belki, eşyanın derecât ve mikdarlarını bildiren mîzanü'l‑harâret ve mîzanü'l‑hava gibi mîzanlar nev'inden bir mîzandır ki, Vâcibü'l‑Vücûd’un mutlak ve muhît ve hududsuz sıfâtını bildiren bir mîzandır.
İşte, mâhiyetini şu tarzda bilen ve iz'ân eden ve ona göre hareket eden, ﴿قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا beşâretinde dâhil olur. Emâneti, bihakkın edâ eder ve o ene’nin dûrbîniyle, kâinât ne olduğunu ve ne vazife gördüğünü görür ve âfâkî ma'lûmât nefse geldiği vakit, ene’de bir musaddık görür. O ulûm, nur ve hikmet olarak kalır. Zulmet ve abesiyete inkılâb etmez.
Vaktâ ki ene, vazifesini şu sûretle îfâ etti; vâhid‑i kıyâsî olan mevhûm rubûbiyetini ve farazî mâlikiyetini terkeder. لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَلَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ der, hakîki ubûdiyetini takınır, makam‑ı ahsen-i takvîme çıkar.
Eğer o ene, hikmet‑i hilkatini unutup, vazife‑i fıtriyesini terkederek kendine mânâ‑yı ismiyle baksa, kendini mâlik i'tikàd etse; o vakit emânette hıyânet eder, ﴿وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا altında dâhil olur. İşte, bütün şirkleri ve şerleri ve dalâletleri tevlîd eden enâniyetin şu cihetindendir ki, semâvât ve arz ve cibâl, tedehhüş etmişler; farazî bir şirkten korkmuşlar.
148
Evet, ene; ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken, mâhiyeti bilinmezse tesettür toprağı altında neşv ü nemâ bulur, gittikçe kalınlaşır. Vücûd‑u insanın her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi, vücûd‑u insanı bel' eder. Bütün o insan, bütün letâifiyle âdeta ene olur. Sonra nev'in enâniyeti de bir asabiyet‑i nev'iye ve milliye cihetiyle o enâniyete kuvvet verip; o ene, o enâniyet‑i nev'iyeye istinâd ederek, şeytan gibi, Sâni'‑i Zülcelâl’in evâmirine karşı mübâreze eder. Sonra kıyâs‑ı binnefs sûretiyle herkesi, hattâ herşeyi kendine kıyâs edip Cenâb‑ı Hakk’ın mülkünü onlara ve esbâba taksim eder. Gayet azîm bir şirke düşer; ﴿اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظ۪يمٌ meâlini gösterir. Evet, nasıl mîrî malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hazır arkadaşlarına birer dirhem almasını kabûl ile hazmedebilir Öyle de; Kendime mâlikim.” diyen adam, Herşey kendine mâliktir.” demeye ve i'tikàd etmeye mecburdur.
İşte ene, şu hâinâne vaziyetinde iken cehl‑i mutlaktadır. Binler fünûnu bilse de cehl‑i mürekkeble bir echeldir. Çünkü; duyguları, efkârları, kâinâtın envâr‑ı mârifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdik edecek, ışıklandıracak ve idâme edecek bir madde bulmadığı için, sönerler. Gelen herşey, nefsindeki renklerle boyalanır. Mahz‑ı hikmet gelse, nefsinde, abesiyet‑i mutlaka sûretini alır. Çünkü; şu hâldeki ene’nin rengi, şirk ve ta'tîldir; Allah’ı inkârdır. Bütün kâinât, parlak âyetlerle dolsa o ene’deki karanlıklı bir nokta, onları nazarda söndürür, göstermez. Onbirinci Söz’de mâhiyet‑i insaniyenin ve mâhiyet‑i insaniyedeki enâniyetin mânâ‑yı harfî cihetiyle ne kadar hassas bir mîzan ve doğru bir mikyâs ve muhît bir fihriste ve mükemmel bir harita ve câmi' bir âyine ve kâinâta güzel bir takvîm, bir rûznâme olduğu, gayet kat'î bir sûrette tafsîl edilmiştir. Ona müracaat edilsin. O Söz’deki tafsilâta iktifâen kısa keserek mukaddimeye nihâyet verdik. Eğer mukaddimeyi anladınsa gel, hakikate giriyoruz.
149
İşte bak: Âlem‑i insaniyette, zaman‑ı Âdem’den şimdiye kadar iki cereyan‑ı azîm, iki silsile‑i efkâr, her tarafta ve her tabaka‑i insaniyede dal budak salmış; iki şecere‑i azîme hükmünde biri silsile‑i nübüvvet ve diyânet; diğeri silsile‑i felsefe ve hikmet gelmiş gidiyor. Her ne vakit o iki silsile imtizaç ve ittihâd etmiş ise; yani silsile‑i felsefe, silsile‑i diyânete dehàlet edip itâat ederek hizmet etmiş ise; âlem‑i insaniyet, parlak bir sûrette bir saâdet, bir hayat‑ı ictimâiye geçirmiştir. Ne vakit ayrı gitmişler ise; bütün hayır ve nur, silsile‑i nübüvvet ve diyânet etrafına toplanmış ve şerler ve dalâletler, felsefe silsilesinin etrafına cem'olmuştur. Şimdi şu iki silsilenin menşe'lerini, esâslarını bulmalıyız.
150
İşte, diyânet silsilesine itâat etmeyen silsile‑i felsefe ki, bir şecere‑i zakkum sûretini alıp şirk ve dalâlet zulümâtını etrafına dağıtır. Hattâ kuvve‑i akliye dalında; Dehriyyûn, Maddiyûn, Tabîiyyûn meyvelerini beşer aklının eline vermiş. Ve kuvve‑i gadabiye dalında; Nemrudları, Fir'avunları, Şeddadları (Hâşiye) beşerin başına atmış. Ve kuvve‑i şeheviye-i behîmiye dalında; âliheleri, sanemleri ve ulûhiyet da'vâ edenleri semere vermiş, yetiştirmiş. O şecere‑i zakkumun menşe'i ile; silsile‑i nübüvvetin ki bir şecere‑i tûbâ-i ubûdiyet hükmünde bulunan o silsilenin küre‑i zeminin bağında, mübârek dalları: Kuvve‑i akliye dalında; enbiyâ ve mürselîn ve evliyâ ve sıddıkîn meyvelerini yetiştirdiği gibi, kuvve‑i dâfia dalında; âdil hâkimleri, melek gibi melikler meyvesini veren ve kuvve‑i câzibe dalında; hüsn‑ü sîret ve ismetli cemâl‑i sûret ve sehàvet ve kerem‑nâmdârlar meyvesini yetiştiren ve beşer, nasıl şu kâinâtın en mükemmel bir meyvesi olduğunu gösteren o şecerenin menşe'i ile beraber ene’nin iki cihetindedir. O iki şecereye menşe' ve medâr, esâslı bir çekirdek olarak ene’nin iki vechini beyân edeceğiz. Şöyle ki:
Ene’nin bir vechini Nübüvvet tutmuş gidiyor; diğer vechini felsefe tutmuş geliyor.

Nübüvvet’in Vechi Olan Birinci Vecih

Ubûdiyet‑i mahzânın menşe'idir. Yani ene, kendini abd bilir; başkasına hizmet eder, anlar. Mâhiyeti, harfiyedir. Yani; başkasının mânâsını taşıyor, fehmeder. Vücûdu, tebeîdir. Yani; başka birisinin vücûdu ile kàim ve icâdıyla sâbittir, i'tikàd eder. Mâlikiyeti, vehmiyedir. Yani; kendi mâlikinin izni ile sûrî, muvakkat bir mâlikiyeti vardır, bilir. Hakikati, zılliyedir. Yani; hak ve vâcib bir hakikatin cilvesini taşıyan mümkin ve miskin bir zılldir. Vazifesi ise; kendi Hàlık’ının sıfât ve şuûnâtına mikyâs ve mîzan olarak, şuûrkârâne bir hizmettir.
İşte, enbiyâ ve enbiyâ silsilesindeki asfiyâ ve evliyâ, ene’ye şu vecihle bakmışlar, böyle görmüşler, hakikati anlamışlar. Bütün mülkü, Mâlikü'l‑Mülk’e teslîm etmişler ve hükmetmişler ki: O Mâlik‑i Zülcelâl’in ne mülkünde, ne rubûbiyetinde, ne ulûhiyetinde şerîk ve nazîri yoktur; muîn ve vezire muhtaç değil; herşeyin anahtarı O’nun elindedir; herşeye Kàdir‑i Mutlak’tır; esbâb, bir perde‑i zâhiriyedir; tabiat, bir şerîat‑ı fıtriyesidir ve kanunlarının bir mecmuasıdır ve kudretinin bir mistarıdır.
151
İşte şu parlak, nurânî, güzel yüz, hayatdâr ve mânidâr bir çekirdek hükmüne geçmiş ki; Hàlık‑ı Zülcelâl, bir şecere‑i tûbâ-i ubûdiyeti ondan halketmiştir ki; onun mübârek dalları, âlem‑i beşeriyetin her tarafını nurânî meyvelerle tezyîn etmiştir. Bütün zaman‑ı mâzideki zulümâtı dağıtıp, o uzun zaman‑ı mâzi, felsefenin gördüğü gibi bir mezar‑ı ekber, bir ademistan olmadığını, belki istikbâle ve saâdet‑i ebediyeye atlamak için ervâh‑ı âfilîne bir medâr‑ı envâr ve muhtelif basamaklı bir mi'râc‑ı münevver ve ağır yüklerini bırakan ve serbest kalan ve dünyadan göçüp giden rûhların nurânî bir nuristanı ve bir bostanı olduğunu gösterir.
152

İkinci Vecih İse

Felsefe tutmuştur. Felsefe ise; ene’ye mânâ‑yı ismiyle bakmış. Yani; kendi kendine delâlet eder, der. Mânâsı kendindedir, kendi hesabına çalışır, hükmeder. Vücûdu; aslî, zâtî olduğunu telâkki eder. Yani, zâtında bizzat bir vücûdu vardır, der. Bir hakk‑ı hayatı var, dâire‑i tasarrufunda hakîki mâliktir zu'meder. Onu, bir hakikat‑i sâbite zanneder. Vazifesini, hubb‑u zâtından neş'et eden bir tekemmül‑ü zâtî olduğunu bilir ve hâkezâ çok esâsât‑ı fâsideye mesleklerini bina etmişler. O esâsât, ne kadar esâssız ve çürük olduğunu sâir risalelerimde ve bilhassa Sözler’de hususan Onikinci ve Yirmibeşinci Söz’lerde kat'î isbât etmişiz. Hattâ silsile‑i felsefenin en mükemmel ferdleri ve o silsilenin dâhîleri olan Eflâtun ve Aristo, İbn‑i Sînâ ve Fârâbî gibi adamlar: İnsaniyetin gayetü'l‑gâyâtı Teşebbüh‑ü bilvâcib’dir.’ Yani; Vâcibü'l‑Vücûd’a benzemektir.” deyip fir'avunâne bir hüküm vermişler ve enâniyeti kamçılayıp şirk derelerinde serbest koşturarak esbâb‑perest, sanem‑perest, tabiat‑perest, nücûm‑perest gibi çok envâ'‑ı şirk tâifelerine meydân açmışlar. İnsaniyetin esâsında münderic olan acz ve za'f, fakr ve ihtiyaç, naks ve kusur kapılarını kapayıp, ubûdiyetin yolunu seddetmişler. Tabiata saplanıp, şirkten tamamen çıkamayıp, şükrün geniş kapısını bulamamışlar
Nübüvvet ise; gaye‑i insaniyet ve vazife‑i beşeriyet, ahlâk‑ı İlâhiye ile ve secâya‑yı hasene ile tahalluk etmekle beraber, aczini bilip kudret‑i İlâhiye’ye ilticâ zaafını görüp, kuvvet‑i İlâhiye’ye istinâd fakrını görüp Rahmet‑i İlâhiye’ye i'timâd ihtiyacını görüp gınâ‑yı İlâhiye’den istimdâd kusurunu görüp aff‑ı İlâhî’ye istiğfar naksını görüp kemâl‑i İlâhî’ye tesbih‑hân olmaktır diye, ubûdiyetkârâne hükmetmişler.
153
İşte diyânete itâat etmeyen felsefenin böyle yolu şaşırdığı içindir ki; ene, kendi dizginini eline almış, dalâletin herbir nev'ine koşmuş. İşte şu vecihteki ene’nin başı üstünde bir şecere‑i zakkum neşv ü nemâ bulup, âlem‑i insaniyetin yarısından fazlasını kaplamış.
İşte o şecerenin kuvve‑i şeheviye-i behîmiye dalında, beşerin enzârına verdiği meyveler ise, esnâmlar ve âlihelerdir. Çünkü; felsefenin esâsında, kuvvet müstahsendir. Hattâ El‑hükmü li'l-gâlib bir düsturudur. Galebe edende bir kuvvet var; kuvvette hak vardır.” der. (Hâşiye ‑ 1) Zulmü ma'nen alkışlamış, zâlimleri teşci' etmiştir ve cebbârları, ulûhiyet da'vâsına sevketmiştir.
Hem masnû'daki güzelliği ve nakıştaki hüsnü, masnû'a ve nakşa mal edip, Sâni' ve Nakkàş’ın mücerred ve mukaddes cemâlinin cilvesine nisbet etmeyerek: Ne güzel yapılmış.” yerine Ne güzeldir.” der, perestişe lâyık bir sanem hükmüne getirir.
Hem herkese satılan müzahref, hodfürûş, gösterici, riyâkâr bir hüsnü istihsân ettiği için riyâkârları alkışlamış, sanem‑misâlleri kendi âbidlerine âbide (Hâşiye ‑ 2) yapmıştır.
O şecerenin kuvve‑i gadabiye dalında, bîçâre beşerin başında küçük‑büyük Nemrudlar, Fir'avunlar, Şeddadlar meyvelerini yetiştirmiş. Kuvve‑i akliye dalında, âlem‑i insaniyetin dimağına Dehriyyûn, Maddiyûn, Tabîiyyûn gibi meyveleri vermiş, beşerin beynini bin parça etmiştir
154
Şimdi şu hakikati tenvir için, felsefe mesleğinin esâsât‑ı fâsidesinden neş'et eden neticeleriyle, silsile‑i Nübüvvetin esâsât‑ı sâdıkasından tevellüd eden neticelerinin binler muvâzenesinden nümûne olarak üç‑dört misâl zikrediyoruz.

Nübüvvet’in hayat‑ı şahsiyedeki düsturî neticelerine misâller

Birinci Misâl

Meselâ: Nübüvvet’in hayat‑ı şahsiyedeki düsturî neticelerinden تَخَلَّقُوا بِاَخْلَاقِ اللّٰهِkaidesiyle Ahlâk‑ı İlâhiye ile muttasıf olup Cenâb‑ı Hakk’a mütezellilâne teveccüh edip, acz, fakr, kusurunuzu bilip dergâhına abd olunuz.” düsturu nerede! Felsefenin Teşebbüh‑ü bilvâcib insaniyetin gayet‑i kemâlidir.” kaidesiyle Vâcibü'l‑Vücûd’a benzemeğe çalışınız.” hodfürûşâne düsturu nerede!‥ Evet nihâyetsiz acz, za'f, fakr, ihtiyaç ile yoğrulmuş olan mâhiyet‑i insaniye nerede! Nihâyetsiz Kadîr, Kavî, Ganî ve Müstağnî olan Vâcibü'l‑Vücûd’un mâhiyeti nerede!‥

İkinci Misâl

Nübüvvet’in hayat‑ı ictimâiyedeki düsturî neticelerinden ve Şems ve Kamer’den tut, nebâtât hayvanatın imdâdına ve hayvanat, insanın imdâdına, hattâ zerrât‑ı taamiye, hüceyrât‑ı bedenin imdâdına ve muâvenetine koşturulan düstur‑u teâvün, kanun‑u kerem, nâmus‑u ikram nerede! Felsefenin hayat‑ı ictimâiyedeki düsturlarından ve yalnız bir kısım zâlim ve canavar insanların ve vahşî hayvanların, fıtratlarını sû‑i isti'mâllerinden neş'et eden düstur‑u cidâl nerede!‥ Evet, düstur‑u cidâli o kadar esâslı ve küllî kabûl etmişler ki; Hayat bir cidâldir.” diye eblehâne hükmetmişler.
155

Üçüncü Misâl

Nübüvvet’in Tevhid‑i İlâhî hakkındaki netâic‑i àliyesinden ve düstur‑u gâliyesinden اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ اِلَّا عَنِ الْوَاحِدِ yani Her birliği bulunan, yalnız birden sudûr edecektir.” Mâdem herşeyde ve bütün eşyada bir birlik var; demek bir tek Zât’ın icâdıdır.” diye olan, tevhidkârâne düsturu nerede! Eski felsefenin bir düstur‑u i'tikàdiyesinden olan اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ عَنْهُ اِلَّا الْوَاحِدُBirden, bir sudûr eder.” yani: Bir zâttan, bizzat bir tek sudûr edebilir. Sâir şeyler, vâsıtalar vâsıtasıyla ondan sudûr eder.” diye Ganiyy‑i Ale'l-Itlâk ve Kadîr‑i Mutlak’ı, âciz vesâite muhtaç göstererek, bütün esbâba ve vesâite, rubûbiyette bir nev'i şirket verip Hàlık‑ı Zülcelâl’e, Akl‑ı Evvel nâmında bir mahlûku verip, âdeta sâir mülkünü esbâba ve vesâite taksim ederek bir şirk‑i azîme yol açan, şirk‑âlûd ve dalâlet‑pîşe o felsefenin düsturu nerede!‥ Hükemânın yüksek kısmı olan İşrâkìyyûn böyle haltetseler; Maddiyûn, Tabîiyyûn gibi aşağı kısımları ne kadar haltedeceklerini kıyâs edebilirsin.

Dördüncü Misâl

Nübüvvet’in düstur‑u hakîmânesinden ﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ sırrıyla: Herşeyin, her zîhayatın neticesi, hikmeti, kendine ait bir ise; Sâni'ine ait neticeleri, Fâtır’ına bakan hikmetleri binlerdir. Herbir şeyin, hattâ bir meyvenin, bir ağacın meyveleri kadar hikmetleri, neticeleri bulunduğu mahz‑ı hakikat olan düstur‑u hikmet nerede! Felsefenin; Herbir zîhayatın neticesi kendine bakar veyâhut insanın menâfi'ine aittir.” diye, koca bir dağ gibi ağaca, hardal gibi bir meyve, bir netice takmak gibi gayet mânâsız bir abesiyet içinde gördüğü, hikmetsiz hikmet‑i müzahrefe düsturları nerede!‥
156
Şu hakikat, Onuncu Söz’ün Onuncu Hakikati’nde bir derece gösterildiğinden kısa kestik.
İşte bu dört misâle, binler misâli kıyâs edebilirsin. Lemeât nâmındaki bir risalede bir kısmına işâret etmişiz.
İşte, felsefenin şu esâsât‑ı fâsidesinden ve netâic‑i vahîmesindendir ki; İslâm hükemâsından İbn‑i Sînâ ve Fârâbî gibi dâhîler, şa'şaa‑i sûrîsine meftûn olup, o mesleğe aldanıp, o mesleğe girdiklerinden, âdi bir mü'min derecesini ancak kazanabilmişler. Hattâ İmâm‑ı Gazâlî gibi bir Hüccetü'l‑İslâm, onlara o dereceyi de vermemiş. Hem Mütekellimîn’in mütebahhirîn ulemâsından olan Mu'tezile imâmları, zînet‑i sûrîsine meftûn olup, o mesleğe ciddi temâs ederek, aklı hâkim ittihàz ettiklerinden, ancak fâsık, mübtedi' bir mü'min derecesine çıkabilmişler. Hem, üdebâ‑yı İslâmiye’nin meşhûrlarından bedbînlikle mâruf Ebu'l‑Alâ-i Maarrî ve yetîmâne ağlayışıyla mevsuf Ömer Hayyam gibilerin, o mesleğin, nefs‑i emmâreyi okşayan zevkiyle zevklenmesi sebebiyle, ehl‑i hakikat ve kemâlden bir sille‑i tahkîr ve tekfir yiyip: Edebsizlik ediyorsunuz, zındıkaya giriyorsunuz, zındıkları yetiştiriyorsunuz!” diye zecirkârâne te'dib tokatlarını almışlar.
157
Hem, meslek‑i felsefenin esâsât‑ı fâsidesindendir ki: Ene, kendi zâtında hava gibi zaîf bir mâhiyeti olduğu hâlde, felsefenin meş'ûm nazarı ile mânâ‑yı ismî cihetiyle baktığı için; güyâ buhar misâl o ene temeyyü' edip, sonra ülfet cihetiyle ve maddiyâta tevağğul sebebiyle güyâ tasallüb ediyor. Sonra gaflet ve inkâr ile o enâniyet tecemmüd eder. Sonra isyan ile tekeddür eder, şeffâfiyetini kaybeder. Sonra gittikçe kalınlaşıp sâhibini yutar. Nev'‑i insanın efkârıyla şişer. Sonra sâir insanları, hattâ esbâbı kendine ve nefsine kıyâs edip, onlara kabûl etmedikleri ve teberrî ettikleri hâlde birer fir'avunluk verir. İşte o vakit, Hàlık‑ı Zülcelâl’in evâmirine karşı mübâreze vaziyetini alır. ﴿مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَم۪يمٌ der. Meydân okur gibi, Kadîr‑i Mutlak’ı acz ile ittiham eder. Hattâ, Hàlık‑ı Zülcelâl’in evsâfına müdâhale eder. İşine gelmeyenleri ve nefs‑i emmârenin fir'avunluğunun hoşuna gitmeyenleri ya red, ya inkâr, ya tahrif eder. Ezcümle:
Felâsifenin bir tâifesi, Cenâb‑ı Hakk’a Mûcib‑i Bizzat demişler, ihtiyarını nefyetmişler; ihtiyarını isbât eden bütün kâinâtın nihâyetsiz şehâdetlerini tekzîb etmişler. Feyâ Sübhânallâh! Şu kâinâtta zerreden şemse kadar bütün mevcûdât, taayyünâtlarıyla, intizamâtıyla, hikmetleriyle, mîzanlarıyla Sâni'in ihtiyarını gösterdikleri hâlde, şu kör olası felsefenin gözü görmüyor. Hem bir kısım felâsife, Cüz'iyâta ilm‑i İlâhî taalluk etmiyor.” diye ilm‑i İlâhî’nin azametli ihâtasını nefyedip bütün mevcûdâtın şehâdât‑ı sâdıkalarını reddetmişler. Hem felsefe, esbâba te'sir verip tabiat eline icâd verir. Yirmiikinci Söz’de kat'î bir sûrette isbât edildiği gibi; herşeyde, Hàlık‑ı Külli Şey’e hàs, parlak sikkeyi görmeyip, âciz, câmid, şuûrsuz, kör ve iki eli tesâdüf ve kuvvet gibi iki körün elinde olan tabiata masdariyet verip, binler hikmet‑i àliyeyi ifâde eden ve herbiri birer Mektûbat‑ı Samedâniye hükmünde olan mevcûdâtın bir kısmını ona mal eder. Hem, Onuncu Söz’de isbât edildiği gibi; Cenâb‑ı Hak, bütün esmâsıyla ve kâinât bütün hakàikıyla ve silsile‑i nübüvvet, bütün tahkîkatıyla ve kütüb‑ü semâviye, bütün âyâtıyla gösterdikleri haşir ve âhiret kapısını bulmayıp, haşri nefyedip, ervâhlara bir ezeliyet isnâd etmişler. İşte bu hurâfâtlara sâir mes'elelerini kıyâs edebilirsin. Evet şeytanlar, güyâ ene’nin gaga ve pençesiyle, dinsiz feylesoflarının akıllarını havaya kaldırıp, dalâlet derelerine atıp dağıtmıştır. Küçük âlemde ene, büyük âlemde tabiat gibi tâğutlardandır.
158
﴿فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى لَا انْفِصَامَ لَهَا وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
Geçen hakikati tenvir edecek bir seyahat‑ı hayâliye sûretinde nîm‑manzûm olarak Lemeâtda yazdığım bir vâkıa‑i misâliyenin meâlini şurada zikretmeğe münâsebet geldi. Şöyle ki:
Bu risalenin te'lifinden sekiz sene evvel, İstanbul’da Ramazan‑ı Şerîfte, meslek‑i felsefe ile münâsebette bulunan Eski Said’in Yeni Said’e inkılâb edeceği bir hengâmdadır ki, Fâtiha‑i Şerîfe’nin âhirinde: ﴿صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ ile işâret ettiği üç mesleği düşünürken şöyle bir vâkıa‑i hayâliye, bir hâdise‑i misâliye, rüyaya benzer bir hâdise gördüm ki:
159
Kendimi, bir sahrâ‑yı azîmede görüyorum. Bütün zeminin yüzünü karanlıklı, sıkıcı ve boğucu bir bulut tabakası kaplamış. Ne nesîm var, ne ziyâ, ne âb‑ı hayat hiçbirisi bulunmuyor. Her tarafı canavarlar, muzır ve muvahhiş mahlûklarla dolu olduğunu tevehhüm ettim. Kalbime geldi ki; şu zeminin öteki tarafında ziyâ, nesîm, âb‑ı hayat var; oraya geçmek lâzım. Baktım ki, ihtiyarsız sevk olunuyorum. Zeminin içinde, tünelvâri bir mağaraya sokuldum. Gitgide zeminin içinde seyahat ettim. Bakıyorum ki, benden evvel o tahte'l‑arz yolda çok kimseler gitmişler; her tarafta boğulup kalmışlar. Onların ayak izlerini görüyordum. Bazılarının bir zaman seslerini işitiyordum; sonra sesleri kesiliyordu.
Ey hayâli ile benim seyahat‑ı hayâliyeme iştirâk eden arkadaş! O zemin, tabiattır ve felsefe‑i tabîiyedir. Tünel ise; ehl‑i felsefenin efkârı ile hakikate yol açmak için açtıkları meslektir. Gördüğüm ayak izleri, Eflâtun ve Aristo (Hâşiye) gibi meşâhirlerindir. İşittiğim sesler, İbn‑i Sînâ ve Fârâbî gibi dâhîlerindir. Evet, İbn‑i Sînâ’nın bazı sözlerini, kanunlarını bazı yerlerde görüyordum. Sonra, bütün bütün kesiliyordu. Daha ileri gidememiş, demek boğulmuş. Her ne ise, seni meraktan kurtarmak için hayâlin altındaki hakikatin bir köşesini gösterdim. Şimdi seyahatime dönüyorum.
Gitgide baktım ki; benim elime iki şey verildi. Biri, bir elektrik; o tahte'l‑arz tabiatın zulümâtını dağıtır. Diğeri, bir âlet ile dahi, azîm kayalar, dağ‑misâl taşlar parçalanıp bana yol açılıyor. Kulağıma denildi ki: Bu elektrik ile o âlet, Kur'ân’ın hazinesinden size verilmiştir.”
Her ne ise çok zaman öylece gittim. Baktım ki, öteki tarafa çıktım. Gayet güzel bir bahar mevsiminde bulutsuz bir güneş, rûh‑efzâ bir nesîm, hayatdâr bir âb‑ı lezîz, her taraf şenlik içinde bir âlem gördüm. Elhamdülillâh dedim. Sonra baktım ki; ben kendi kendime mâlik değilim. Birisi beni tecrübe ediyor.
160
Yine evvelki vaziyette o sahrâ‑yı azîmede, boğucu bulut altında yine ben kendimi gördüm. Daha başka bir yolda, bir sâik beni sevkediyordu. Bu defa tahte'z‑zemin değil, belki seyir ve seyahatle yeryüzünü kat'edip öteki yüze geçmek için gidiyordum. O seyahatimde öyle acâib ve garâibi görüyordum ki, ta'rif edilmez. Deniz bana hiddet ediyor, fırtına beni tehdid eder, herşey bana müşkülât peydâ eder. Fakat, yine Kur'ân’dan bana verilen bir vâsıta‑i seyahatimle geçiyordum, galebe çalıyordum. Gitgide bakıyordum; her tarafta seyyahların cenazeleri bulunuyor. O seyahati bitirenler, binde ancak birdir.
Her ne ise o buluttan kurtulup, zeminin öteki yüzüne geçip güzel güneşle karşılaştım. Rûh‑efzâ nesîmi teneffüs ederek Elhamdülillâh dedim. O Cennet gibi o âlemi seyre başladım.
Sonra baktım; biri var ki, beni orada bırakmıyor. Başka yolu bana gösterecek gibi, yine beni bir ânda o müdhiş sahrâya getirdi. Baktım ki; yukarıdan inmiş, aynı asansörler gibi muhtelif tarzlarda bazı tayyare, bazı otomobil, bazı zenbil gibi şeyler görünüyor. Kuvvet ve isti'dâda göre onlara atılsa yukarıya çekiliyor. Ben de birisine atladım. Baktım, bir dakika zarfında bulutun fevkıne beni çıkardı. Gayet güzel, müzeyyen, yeşil dağların üstüne çıktım. O bulut tabakası, dağın yarısına kadar gelmemişti. En latîf bir nesîm, en lezîz bir âb‑ı hayat, en şirin bir ziyâ, her tarafta görünüyor.
Baktım ki: O asansörler gibi nurânî menziller her tarafta var. Hattâ iki seyahatimde ve zeminin öteki yüzünde onları görmüştüm, anlamamıştım. Şimdi anlıyorum ki; şunlar, Kur'ân‑ı Hakîm’in âyetlerinin cilveleridir.
İşte ﴿وَلَا الضَّٓالّ۪ينَile işâret olunan evvelki yol; tabiata saplananların ve tabîiyyûn fikrini taşıyanların mesleğidir ki; onda, hakikate ve nura geçmek için ne kadar müşkülât olduğunu hissettiniz.
161
﴿غَيْرِ الْمَغْضُوبِ ile işâret olunan ikinci yol; esbâb‑perestlerin ve vesâite icâd ve te'sir verenlerin, Meşâiyyûn hükemâsı gibi yalnız akıl ile, fikir ile hakikatü'l‑hakàika ve Vâcibü'l‑Vücûd’un mârifetine yol açanların mesleğidir.
﴿اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ ile işâret olunan üçüncü yol ise; sırat‑ı müstakîm ehli olan ehl‑i Kur'ân’ın cadde‑i nurâniyesidir ki; en kısa, en rahat, en selâmet ve herkese açık, semâvî ve rahmânî ve nurânî bir meslektir.
162

Otuzikinci Söz’denİkinci Noktanın İkinci Mebhası

Ehl‑i dalâletin vekili, tutunacak ve dalâletini ona bina edecek hiçbir şey bulamadığı ve mülzem kaldığı zaman şöyle diyor ki: Ben, saâdet‑i dünyayı ve lezzet‑i hayatı ve terakkiyât‑ı medeniyeti ve kemâl‑i san'atı; kendimce, Âhiret’i düşünmemekte ve Allah’ı tanımamakta ve hubb‑u dünyada ve hürriyette ve kendine güvenmekte gördüğüm için, insanın ekserîsini bu yola şeytanın himmetiyle sevkettim ve ediyorum.”
Elcevab: Biz dahi Kur'ân nâmına diyoruz ki: Ey bîçâre insan! Aklını başına al! Ehl‑i dalâletin vekilini dinleme! Eğer onu dinlersen, hasâretin o kadar büyük olur ki; tasavvurundan rûh, akıl ve kalb ürperir.
Senin önünde iki yol var: Birisi: Ehl‑i dalâletin vekilinin gösterdiği şekàvetli yoldur. Diğeri: Kur'ân‑ı Hakîm’in ta'rif ettiği saâdetli yoldur.
İşte o iki yolun pek çok muvâzenelerini çok Söz’lerde, hususan Küçük Sözlerde gördün ve anladın. Şimdi makam münâsebetiyle binde bir muvâzenelerini yine gör, anla. Şöyle ki:
163
Şirk ve dalâletin ve fısk ve sefâhetin yolu, insanı nihâyet derecede sukùt ettiriyor. Hadsiz elemler içinde nihâyetsiz ağır bir yükü zaîf ve âciz beline yükletir. Çünkü; insan, Cenâb‑ı Hakk’ı tanımazsa ve O’na tevekkül etmezse; o vakit insan, gayet derecede âciz ve zaîf, nihâyet derecede muhtaç, fakir, hadsiz musîbetlere ma'rûz, elemli, kederli bir fânî hayvan hükmünde olup, bütün sevdiği ve alâka peydâ ettiği bütün eşyadan mütemâdiyen firâk elemini çeke çeke, nihâyette bâkî kalan bütün ahbabını bir firâk‑ı elîm içinde bırakıp, kabrin zulümâtına yalnız olarak gider. Hem müddet‑i hayatında gayet cüz'î bir ihtiyar ve küçük bir iktidar ve kısacık bir hayat ve az bir ömür ve sönük bir fikir ile nihâyetsiz elemler ile ve emeller ile faydasız çarpışır. Ve hadsiz arzuların ve makàsıdın tahsiline, semeresiz boşu boşuna çalışır. Hem kendi vücûdunu yükleyemediği hâlde, koca dünya yükünü bîçâre beline ve kafasına yüklenir. Daha Cehennem’e gitmeden Cehennem azâbını çeker.
Evet, şu elîm elemi ve dehşetli manevî azâbı hissetmemek için, ehl‑i dalâlet, ibtal‑i his nev'inden gaflet sarhoşluğu ile muvakkaten hissetmez. Fakat hissedeceği zaman, yani kabre yakın olduğu vakit, birden hisseder. Çünkü; Cenâb‑ı Hakk’a hakîki abd olmazsa, kendi kendine mâlik zannedecek. Hâlbuki; o cüz'î ihtiyar, o küçük iktidarı ile şu fırtınalı dünyada vücûdunu idare edemiyor. Hayatına muzır mikroptan tut, zelzeleye kadar binler tâife düşmanları, hayatına karşı tehâcüm vaziyetinde görür. Elîm bir korku dehşeti içinde her vakit kendine müdhiş görünen kabir kapısına bakıyor.
164
Hem bu vaziyette iken, insaniyet itibariyle nev'‑i insanî ile ve dünya ile alâkadar olduğu hâlde; dünyayı ve insanı, bir Hakîm, Alîm, Kadîr, Rahîm, Kerîm bir Zât’ın tasarrufunda tasavvur etmediği ve onları tesâdüf ve tabiata havâle ettiği için, dünyanın ehvâli ve insanın ahvâli onu dâima iz'aç eder. Kendi elemiyle beraber insanların elemini de çeker. Dünyanın zelzelesi, tâunu, tûfânı, kaht u galâsı, fenâ ve zevâli, ona gayet müz'ic ve karanlıklı birer musîbet sûretinde onu tâzib eder.
Hem şu hâldeki insan, merhamet ve şefkate lâyık değildir. Çünkü; kendi kendine bu dehşetli vaziyeti veriyor. Sekizinci Söz’de kuyuya girmiş iki kardeşin muvâzene‑i hâlinde denildiği gibi: Nasıl bir adam, güzel bir bahçede, güzel bir ziyâfette, güzel ahbablar içinde nezâhetli, tatlı, nâmuslu, hoş, meşrû bir lezzet ve eğlenceye kanâat etmeyip; gayr‑ı meşrû ve mülevves bir lezzet için, çirkin ve necis bir şarabı içse, sarhoş olup kendini kış ortasında, pis bir yerde, ve hattâ canavarlar içinde tahayyül etse, titreyip bağırıp çağırsa, nasıl merhamete lâyık değil Çünkü; ehl‑i nâmus ve mübârek arkadaşlarını canavar tasavvur eder. Onlara karşı hakaret eder. Hem ziyâfetteki lezîz taamları ve temiz kapları mülevves, pis taşlar tasavvur eder, kırmağa başlar. Hem mecliste muhterem kitapları ve mânidâr mektûbları mânâsız ve âdi nakışlar tasavvur eder, yırtarak ayak altına atar ve hâkezâ Böyle bir şahıs, nasıl merhamete müstehak değildir. Belki tokada müstehaktır.
Öyle de; sû‑i ihtiyarından neş'et eden küfür sarhoşluğu ile ve dalâlet dîvâneliğiyle Sâni'‑i Hakîm’in şu misâfirhâne‑i dünyasını, tesâdüf ve tabiat oyuncağı olduğunu tevehhüm edip ve cilve‑i Esmâ-i İlâhiye’yi tazelendiren masnûâtın, zamanın geçmesiyle vazifelerinin bittiğinden âlem‑i gayba geçmelerini, adem ile i'dâm tasavvur ederek; ve tesbihât sadâlarını, zevâl ve firâk‑ı ebedî vâveylâsı olduklarını tahayyül ettiğinden; ve Mektûbat‑ı Samedâniye olan şu mevcûdât sahifelerini, mânâsız, karmakarışık tasavvur ettiğinden; ve âlem‑i rahmete yol açan kabir kapısını, zulümât‑ı adem ağzı tasavvur ettiğinden; ve eceli, hakîki ahbablara visâl dâveti olduğu hâlde, bütün ahbablardan firâk nöbeti tasavvur ettiğinden; hem kendini dehşetli bir azâb‑ı elîmde bırakıyor hem mevcûdâtı, hem Cenâb‑ı Hakk’ın esmâsını, hem mektûbatını inkâr ve tezyif ve tahkîr ettiğinden; merhamete ve şefkate lâyık olmadığı gibi, şiddetli bir azâba da müstehaktır. Hiçbir cihette merhamete lâyık değildir.
165
İşte ey bedbaht ehl‑i dalâlet ve sefâhet! Şu dehşetli sukùta karşı ve ezici me'yûsiyete mukâbil; hangi tekemmülünüz, hangi fünûnunuz, hangi kemâliniz, hangi medeniyetiniz, hangi terakkiyâtınız karşı gelebilir? Rûh‑u beşerin eşedd‑i ihtiyaç ile muhtaç olduğu hakîki tesellîyi nerede bulabilirsiniz? Hem güvendiğiniz ve bel bağladığınız ve âsâr‑ı İlâhiye’yi ve ihsânat‑ı Rabbâniye’yi onlara isnâd ettiğiniz hangi tabiatınız, hangi esbâbınız, hangi şerîkiniz, hangi keşfiyâtınız, hangi milletiniz, hangi bâtıl ma'bûdunuz sizi, sizce i'dâm‑ı ebedî olan mevtin zulümâtından kurtarıp; kabir hududundan, berzah hududundan, mahşer hududundan, sırat köprüsünden hâkimâne geçirebilir? Saâdet‑i ebediyeye mazhar edebilir? Hâlbuki; kabir kapısını kapamadığınız için, siz kat'î olarak bu yolun yolcususunuz. Böyle bir yolcu, öyle birisine dayanır ki; bütün bu dâire‑i azîme ve bu geniş hududlar, O’nun taht‑ı emrinde ve tasarrufundadır
166
Hem dahi, ey bedbaht ehl‑i dalâlet ve gaflet! Gayr‑ı meşrû bir muhabbetin neticesi, merhametsiz azâb çekmektir.” kaidesi sırrınca; siz fıtratınızdaki Cenâb‑ı Hakk’ın zât ve sıfât ve esmâsına sarfedilecek muhabbet ve mârifet isti'dâdını ve şükür ve ibâdât cihâzâtını, nefsinize ve dünyaya gayr‑ı meşrû bir sûrette sarfettiğinizden, bil'istihkak cezasını çekiyorsunuz. Çünkü; Cenâb‑ı Hakk’a ait muhabbeti, nefsinize verdiniz. Mahbûbunuz olan nefsinizin hadsiz belâsını çekiyorsunuz. Çünkü; hakîki bir rahatı, o mahbûbunuza vermiyorsunuz. Hem onu, hakîki mahbûb olan Kadîr‑i Mutlak’a tevekkül ile teslîm etmiyorsunuz. Dâima elem çekiyorsunuz.
Hem Cenâb‑ı Hakk’ın esmâ ve sıfâtına ait muhabbeti, dünyaya verdiniz ve âsâr‑ı san'atını, âlemin esbâbına taksim ettiniz; belâsını çekiyorsunuz. Çünkü; o hadsiz mahbûblarınızın bir kısmı, size Allah’a ısmarladık!” demeyip, size arkasını çevirip, bırakıp gidiyor. Bir kısmı sizi hiç tanımıyor. Tanısa da sizi sevmiyor. Sevse de size bir fayda vermiyor. Dâima hadsiz firâklardan ve ümîdsiz dönmemek üzere zevâllerden azâb çekiyorsunuz.
İşte ehl‑i dalâletin saâdet‑i hayatiye ve tekemmülât‑ı insaniye ve mehâsin‑i medeniyet ve lezzet‑i hürriyet dedikleri şeylerin iç yüzleri ve mâhiyetleri budur. Sefâhet ve sarhoşluk bir perdedir, muvakkaten hissettirmez. Tuh onların aklına!” de
Amma, Kur'ân’ın cadde‑i nurâniyesi ise; bütün ehl‑i dalâletin çektiği yaraları, hakàik‑ı îmâniye ile tedâvi eder. Bütün evvelki yoldaki zulümâtı dağıtır. Bütün dalâlet ve helâket kapılarını kapatır. Şöyle ki:
İnsanın za'f ve aczini ve fakr ve ihtiyacını, bir Kadîr‑i Rahîm’e tevekkül ile tedâvi eder. Hayat ve vücûdun yükünü, O’nun kudretine, rahmetine teslîm edip, kendine yüklemeyip, belki kendisi o hayatına ve nefsine biner hükmünde bir rahat makam bulur. Kendisinin Nâtık bir hayvan değil, belki hakîki bir insan ve makbûl bir misâfir‑i Rahmân olduğunu bildirir. Dünyayı, bir misâfirhâne‑i Rahmân olduğunu göstermekle ve dünyadaki mevcûdât ise, Esmâ‑i İlâhiye’nin âyineleri olduklarını ve masnûâtı ise, her vakit tazelenen Mektûbat‑ı Samedâniye olduklarını bildirmekle, insanın fenâ‑yı dünyadan ve zevâl‑i eşyadan ve hubb‑u fâniyâttan gelen yaralarını güzelce tedâvi eder ve evhâmın zulümâtından kurtarır.
167
Hem mevt ve eceli, âlem‑i berzah’a giden ve âlem‑i bekà’da olan ahbablara visâl ve mülâkat mukaddimesi olarak gösterir. Ehl‑i dalâletin nazarında bütün ahbabından bir firâk‑ı ebedî telâkki ettiği ölüm yaralarını böylece tedâvi eder. Ve o firâk, ayn‑ı likà olduğunu isbât eder.
Hem kabrin, âlem‑i rahmete ve dâr‑ı saâdete ve bağistan‑ı cinâna ve nuristan‑ı Rahmân’a açılan bir kapı olduğunu isbât etmekle, beşerin en müdhiş korkusunu izâle edip, en elîm ve kasâvetli ve sıkıntılı olan Berzah seyahatini, en lezîz ve ünsiyetli ve ferâhlı bir seyahat olduğunu gösterir. Kabir ile ejderha ağzını kapatır, güzel bir bahçeye kapı açar. Yani; kabir, ejderha ağzı olmadığını, belki bağistan‑ı rahmete açılan bir kapı olduğunu gösterir.
Hem mü'mine der: İhtiyarın cüz'î ise, kendi Mâlikinin irâde‑i külliyesine işini bırak. İktidarın küçük ise, Kadîr‑i Mutlak’ın kudretine i'timâd et. Hayatın az ise, hayat‑ı bâkiyeyi düşün. Ömrün kısa ise, ebedî bir ömrün var, merak etme. Fikrin sönük ise, Kur'ân’ın güneşi altına gir. Îmânın nuruyla bak ki; yıldız böceği olan fikrin yerine, herbir âyet‑i Kur'ân, birer yıldız misillû sana ışık verir. Hem hadsiz emellerin, elemlerin varsa, nihâyetsiz bir sevâb ve hadsiz bir rahmet seni bekliyor. Hem hadsiz arzuların, makàsıdın varsa, onları düşünüp muzdarib olma. Onlar bu dünyaya sığışmaz. Onların yerleri başka diyardır. Ve onları veren de başkadır.”
168
Hem der: Ey İnsan! Sen kendine mâlik değilsin. Sen, kudreti nihâyetsiz bir Kadîr, rahmeti hadsiz bir Rahîm‑i Zât-ı Zülcelâl’in memlûküsün. Öyle ise; sen, kendi hayatını kendine yükleyip zahmet çekme, çünkü; hayatı veren O’dur, idare eden de O’dur. Hem dünya sâhibsiz değil ki; sen kendi kafana dünya yükünü yüklettirerek, ehvâlini düşünüp merak etme. Çünkü; onun sâhibi Hakîm’dir, Alîm’dir. Sen de misâfirsin; fuzûlî olarak karışma, karıştırma.
Hem insanlar, hayvanlar gibi mevcûdât, başıboş değiller; belki vazifedâr memurdurlar. Bir Hakîm‑i Rahîm’in nazarındadırlar. Onların âlâm ve meşakkatlerini düşünüp, rûhuna elem çektirme. Ve onların Hàlık‑ı Rahîm’inin rahmetinden daha ileri şefkatini sürme. Hem sana düşmanlık vaziyetini alan, mikroptan, tâun ve tûfân ve kaht ve zelzeleye kadar bütün eşyanın dizginleri, O Rahîm‑i Hakîm’in elindedirler. O Hakîm’dir, abes yapmaz. Rahîm’dir, rahîmiyeti çoktur. Yaptığı her işinde bir nev'i lütûf var.”
169
Hem der: Şu âlem, çendan fânîdir; fakat ebedî bir âlemin levâzımatını yetiştiriyor. Çendan zâildir, geçicidir; fakat bâkî meyveler veriyor, Bâkî bir Zât’ın bâkî esmâsının cilvelerini gösteriyor. Ve çendan lezzetleri az, elemleri çoktur; fakat Rahmân‑ı Rahîm’in iltifatâtı; zevâlsiz, hakîki lezzetlerdir. Elemler ise, sevâb cihetiyle manevî lezzet yetiştiriyor. Mâdem meşrû dâire; rûh ve kalb ve nefsin bütün lezzetlerine, safâlarına, keyiflerine kâfîdir; gayr‑ı meşrû dâireye girme. Çünkü; o dâiredeki bir lezzetin bazen bin elemi var. Hem hakîki ve dâimî lezzet olan iltifatât‑ı Rahmâniye’yi kaybetmeye sebebdir.
Hem dalâletin yolunda sâbıkan beyân edildiği gibi esfel‑i sâfilîne insanı öyle bir sukùt ettiriyor ki; hiçbir medeniyet, hiçbir felsefe ona çare bulamadıkları ve o derin zulümât kuyusundan hiçbir terakkiyât‑ı beşeriye, hiçbir kemâlât‑ı fenniye, insanı çıkaramadığı hâlde; Kur'ân‑ı Hakîm, îmân ve amel‑i sâlih ile o esfel‑i sâfilîne sukùttan, insanı a'lâ‑yı illiyîne çıkarır. Ve delâil‑i kat'iyye ile çıkarmasını isbât ediyor. Ve o derin kuyuyu terakkiyât‑ı maneviyenin basamaklarıyla ve tekemmülât‑ı rûhiyenin cihâzâtıyla dolduruyor.
Hem beşerin uzun ve fırtınalı ve dağdağalı olan ebed tarafındaki yolculuğunu gayet derecede teshîl eder ve kolaylaştırır. Bin, belki ellibin senelik mesâfeyi bir günde kestirecek vesâiti gösterir.
Hem Sultan‑ı Ezel ve Ebed olan Zât‑ı Zülcelâl’i tanıttırmakla, insanı O’na bir memur abd ve bir vazifedâr misâfir vaziyetini verir. Hem dünya misâfirhânesinde, hem berzahî ve uhrevî menzillerde kemâl‑i rahatla seyahatini te'min eder. Nasıl ki; bir pâdişahın müstakîm bir memuru, onun dâire‑i memleketinde, hem her vilâyetin hududlarından sühûletle ve tayyare, gemi, şimendifer gibi sür'atli vâsıta‑i seyahatle gezer, geçer. Öyle de; Sultan‑ı Ezelî’ye îmân ile intisab eden ve amel‑i sâlih ile itâat eden bir insan, şu misâfirhâne‑i dünya menzillerinden ve âlem‑i Berzah ve âlem‑i Mahşer dâirelerinden ve hâkezâ kabirden sonraki bütün âlemlerin geniş hududlarından berk ve burâk sür'atinde geçer. saâdet‑i ebediyeyi bulur.” Ve şu hakikati kat'î isbât eder. Ve asfiyâ ve evliyâya gösterir.
170
Hem de Kur'ân’ın hakikati der ki: Ey mü'min! Sendeki nihâyetsiz muhabbet kàbiliyetini, çirkin ve noksan ve şerûr ve sana muzır olan nefs‑i emmârene verme. Onu mahbûb ve onun hevâsını kendine ma'bûd ittihàz etme. Belki sendeki o nihâyetsiz muhabbet kàbiliyetini; nihâyetsiz bir muhabbete lâyık, hem nihâyetsiz sana ihsân edebilen, hem istikbâlde seni nihâyetsiz mes'ûd eden, hem bütün alâkadar olduğun ve onların saâdetleriyle mes'ûd olduğun bütün zâtları, ihsânatıyla mes'ûd eden, hem nihâyetsiz kemâlâtı bulunan ve nihâyetsiz derecede kudsî, ulvî, münezzeh, kusursuz, noksansız, zevâlsiz cemâl sâhibi olan ve bütün esmâsı, nihâyet derecede güzel olan ve her isminde pek çok envâr‑ı hüsün ve cemâl bulunan ve Cennet bütün güzellikleriyle ve ni'metleriyle, O’nun cemâl‑i rahmetini ve rahmet‑i cemâlini gösteren ve sevimli ve sevilen bütün kâinâttaki bütün hüsün ve cemâl ve mehâsin ve kemâlât, O’nun cemâline ve kemâline işâret eden ve delâlet eden ve emâre olan bir Zât’ı, mahbûb ve ma'bûd ittihàz et!‥”
171
Hem der: Ey İnsan! O’nun esmâ ve sıfâtına ait isti'dâd‑ı muhabbetini, sâir bekàsız mevcûdâta verme, fâidesiz mahlûkata dağıtma. Çünkü; âsâr ve mahlûkat fânîdirler. Fakat o âsârda ve o masnûâtta nakışları, cilveleri görünen Esmâ‑i Hüsnâ, bâkîdirler, dâimîdirler. Ve esmâ ve sıfâtın herbirisinde binler merâtib‑i ihsân ve cemâl ve binler tabakàt‑ı kemâl ve muhabbet var. Sen yalnız Rahmân ismine bak ki; Cennet bir cilvesi ve saâdet‑i ebediye, bir lem'ası ve dünyadaki bütün rızık ve ni'met, bir katresidir.”
İşte şu muvâzene, ehl‑i dalâletle ehl‑i îmânın hayat ve vazife cihetindeki mâhiyetlerine işâret eden: ﴿لَقَدْخَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍ ❋ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَ ❋ اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ hem netice ve âkıbetlerine işâret eden: ﴿فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُolan âyete dikkat et. Ne kadar ulvî, mu'cizâne, beyân ettiğimiz muvâzeneyi ifâde ederler.
Birinci âyet; Onbirinci Söz’de tafsîlen o âyetin i'câzkârâne ve îcâzkârâne ifâde ettiği hakikati, o sözde beyân edildiğinden, onu oraya havâle ederiz. İkinci âyet ise; yalnız bir küçük işâretle göstereceğiz ki, ne kadar ulvî bir hakikati ifâde ediyor. Şöyle ki:
Şu âyet, mefhûm‑u muvâfık ile şöyle fermân ediyor: Ehl‑i dalâletin ölmesiyle, semâvât ve zemin, onların üstünde ağlamıyorlar.” Ve mefhûm‑u muhâlif ile delâlet ediyor ki; Ehl‑i îmânın dünyadan gitmesiyle, semâvât ve zemin, onların üstünde ağlıyor…”
172
Yani: Ehl‑i dalâlet, mâdem semâvât ve arzın vazifelerini inkâr ediyor, mânâlarını bilmiyor, onların kıymetlerini iskàt ediyor. Sâni'lerini tanımıyor. Onlara karşı bir hakaret, bir adâvet ettiğinden; elbette semâvât ve zemin, onlara ağlamak değil, belki onlara nefrîn eder. Onların gebermesiyle memnun olurlar. Ve mefhûm‑u muhâlif ile der: Semâvât ve arz, ehl‑i îmânın ölmesiyle ağlarlar.” Zîra ehl‑i îmân ise çünkü semâvât ve arzın vazifelerini bilir. Hakîki hakikatlerini tasdik ediyor. Ve onların ifâde ettikleri mânâları îmân ile anlıyor. Ne kadar güzel yapılmışlar, ne kadar güzel hizmet ediyorlar.” diyor. Ve onlara lâyık kıymeti veriyor ve ihtiram ediyor. Cenâb‑ı Hak hesabına onlara ve onlar âyine oldukları esmâya muhabbet ediyor. İşte bu sır içindir ki; semâvât ve zemin, ağlar gibi ehl‑i îmânın zevâline mahzûn oluyorlar.
173

Birinci Lem'a

﴿
﴿فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ
﴿اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ
﴿فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓااِلٰهَ اِلَّاهُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ
﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ
لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِيِّ الْعَظ۪يمِ
يَا بَاق۪ي اَنْتَ الْبَاق۪ي يَا بَاق۪ي اَنْتَ الْبَاق۪ي
﴿لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا هُدًى وَشِفَٓاءٌ

Birinci Lem'a

Hazret‑i Yûnus İbn-i Mettâ Alâ Nebiyyinâ ve Aleyhissalâtü Vesselâm’ın münâcâtı, en azîm bir münâcâttır ve en mühim bir vesile‑i icâbe-i duâdır.
174
Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’ın kıssa‑i meşhûresinin hülâsası:
Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş. Deniz fırtınalı ve gece dağdağalı ve karanlık ve her taraftan ümîd kesik bir vaziyette, ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ münâcâtı, ona sür'aten vâsıta‑i necât olmuştur.
Şu münâcâtın sırr‑ı azîmi şudur ki:
O vaziyette esbâb bilkülliye sukùt etti. Çünkü o hâlde ona necât verecek öyle bir Zât lâzım ki; hükmü hem balığa, hem denize, hem geceye, hem cevv‑i semâya geçebilsin. Çünkü onun aleyhinde gece, deniz ve hût ittifak etmişler. Bu üçünü birden emrine musahhar eden bir Zât, onu sâhil‑i selâmete çıkarabilir. Eğer bütün halk onun hizmetkârı ve yardımcısı olsa idiler, yine beş para fâideleri olmazdı. Demek esbâbın te'siri yok. Müsebbibü'l‑Esbâb’dan başka bir melce' olamadığını aynelyakìn gördüğünden, sırr‑ı Ehadiyet, nur‑u Tevhid içinde inkişaf ettiği için, şu münâcât birdenbire geceyi, denizi ve hûtu musahhar etmiştir. O nur‑u Tevhid ile hûtun karnını bir tahte'l‑bahir gemisi hükmüne getirip ve zelzeleli dağvâri emvâc dehşeti içinde, denizi, o nur‑u Tevhid ile emniyetli bir sahrâ, bir meydân‑ı cevelân ve tenezzühgâhı olarak o nur ile semâ yüzünü bulutlardan süpürüp, kameri bir lamba gibi başı üstünde bulundurdu. Her taraftan onu tehdid ve tazyîk eden o mahlûkat, her cihette ona dostluk yüzünü gösterdiler. sâhil‑i selâmete çıktı. Şecere‑i yaktîn altında o lütf‑u Rabbânîyi müşâhede etti.
İşte Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’ın birinci vaziyetinden yüz derece daha müdhiş bir vaziyetteyiz. Gecemiz, istikbâldir. İstikbâlimiz, nazar‑ı gafletle, onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir. Denizimiz, şu sergerdân küre‑i zeminimizdir. Bu denizin her mevcinde binler cenaze bulunuyor; onun denizinden bin derece daha korkuludur. Bizim hevâ‑yı nefsimiz, hûtumuzdur; hayat‑ı ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor. Bu hût, onun hûtundan bin derece daha muzırdır. Çünkü onun hûtu yüz senelik bir hayatı mahveder. Bizim hûtumuz ise, yüz milyon seneler hayatın mahvına çalışıyor.
175
Mâdem hakîki vaziyetimiz budur. Biz de, Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’a iktidâen, umum esbâbdan yüzümüzü çevirip, doğrudan doğruya, Müsebbibü'l‑Esbâb olan Rabbimize ilticâ edip, ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ demeliyiz ve aynelyakìn anlamalıyız ki; gaflet ve dalâletimiz sebebiyle aleyhimize ittifak eden istikbâl, dünya ve hevâ‑yı nefsin zararlarını def'edecek yalnız O Zât olabilir ki; istikbâl taht‑ı emrinde, dünya taht‑ı hükmünde, nefsimiz taht‑ı idaresindedir. Acaba Hàlık‑ı Semâvât ve Arzdan başka hangi sebeb var ki, en ince ve en gizli hâtırât‑ı kalbimizi bilecek? Ve bizim için istikbâli, âhiretin icâdıyla ışıklandıracak ve dünyanın yüz bin boğucu emvâcından kurtaracak? Hâşâ Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’dan başka hiçbir şey, hiçbir cihette, O’nun izin ve irâdesi olmadan imdâd edemez ve halâskâr olamaz.
176
Mâdem hakikat‑i hâl böyledir. Nasıl ki Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’a o münâcâtın neticesinde hûtu ona bir merkûb, bir tahte'l‑bahir ve denizi bir güzel sahrâ ve gece mehtâblı bir latîf sûret aldı. Biz dahi o münâcâtın sırrıyla, ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ demeliyiz. لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ cümlesiyle istikbâlimize, سُبْحَانَكَ kelimesiyle dünyamıza, ﴿اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ fıkrasıyla nefsimize nazar‑ı merhametini celb etmeliyiz. ki, nur‑u îmân ile ve Kur'ânın mehtâbıyla istikbâlimiz tenevvür etsin ve o gecemizin dehşet ve vahşeti, ünsiyet ve tenezzühe inkılâb etsin. Ve mütemâdiyen mevt ve hayatın değişmesiyle seneler ve karnlar emvâcı üstünde hadsiz cenazeler binip ademe atılan dünyamız ve zeminimizde, Kur'ân‑ı Hakîm’in tezgâhında yapılan bir sefîne‑i maneviye hükmüne geçen Hakikat‑i İslâmiyet içine girip, selâmetle o denizin üstünde gezip, sâhil‑i selâmete çıkarak hayatımızın vazifesi bitsin. O denizin fırtınaları ve zelzeleleri, sinema perdeleri gibi tenezzühün manzaralarını tazelendirmekle, vahşet ve dehşet yerine, nazar‑ı ibret ve tefekkürü keyiflendirerek okşayıp ışıklandırsın. Hem o sırr‑ı Kur'ân’la, o terbiye‑i Furkàniye ile, nefsimiz bize binmeyecek; merkûbumuz olup, bizi ona bindirip, hayat‑ı ebediyemizin kazanmasına kuvvetli bir vâsıtamız olsun.
Elhâsıl: Mâdem insan, mâhiyetinin câmiiyeti itibariyle sıtmadan müteellim olduğu gibi, arzın zelzele ve ihtizâzâtından ve kâinâtın kıyâmet hengâmında zelzele‑i kübrâsından müteellim oluyor. Ve nasıl ki hurdebînî bir mikroptan korkar, ecrâm‑ı ulviyeden zuhûr eden kuyruklu yıldızdan dahi korkar. Hem nasıl ki hânesini sever, koca dünyayı da öyle sever. Hem nasıl ki, küçük bahçesini sever, öyle de; hadsiz ebedî Cennet’i dahi müştâkàne sever. Elbette, böyle bir insanın Ma'bûd’u, Rabbi, melce'i, halâskârı, maksûdu öyle bir Zât olabilir ki; umum kâinât O’nun kabza‑i tasarrufunda, zerrât ve seyyârât dahi taht‑ı emrindedir. Elbette öyle bir insan dâima Yûnusvâri (A.S.), ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ demeye muhtaçtır.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
177

Onyedinci Lem'a’danBeşinci Nota

Şu notada, Avrupa fünûnu ve medeniyeti, Eski Said’in fikrinde bir derece yerleştiği için, Yeni Said harekât‑ı fikriyede seyrettiği zaman, Avrupa’nın fünûn ve medeniyeti, o seyahat‑ı kalbiyede emrâz‑ı kalbiyeye inkılâb ederek ziyâde müşkülâta medâr olduğundan, bilmecbûriye, Yeni Said zihnini silkeleyip, müzahref felsefeyi ve sefîh medeniyeti atmak isterken, kendi rûhunda Avrupa’nın lehinde şehâdet eden hissiyat‑ı nefsâniyeyi susturmak için, Avrupa’nın şahs‑ı manevîsi ile bir cihette gayet kısa, bir cihette uzun, gelecek muhâvereye mecbur olmuştur.
Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir. Birisi, İsevîlik din‑i hakîkisinden aldığı feyz ile hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyeye nâfi' san'atları ve adâlet ve hakkâniyete hizmet eden fünûnları takib eden bu birinci Avrupa’ya hitâb etmiyorum. Belki, felsefe‑i tabîiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiâtını mehâsin zannederek beşeri sefâhete ve dalâlete sevk eden, bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitâb ediyorum. Şöyle ki:
O zaman, o seyahat‑ı rûhiyede, mehâsin‑i medeniyet ve fünûn‑u nâfiadan başka olan mâlâyanî ve muzır felsefeyi ve muzır ve sefîh medeniyeti elinde tutan Avrupa’nın şahs‑ı manevîsine karşı demiştim:
Bil, ey ikinci Avrupa! Sen sağ elinle sakîm ve dalâletli bir felsefeyi ve sol elinle sefîh ve muzır bir medeniyeti tutup da'vâ edersin ki, Beşerin saâdeti bu ikisiyledir.” Senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen senin başını yesin ve yiyecek!
178
Ey küfür ve küfranı dağıtıp neşreden bedbaht rûh! Acaba, hem rûhunda, hem vicdânında, hem aklında, hem kalbinde dehşetli musîbetlerle musîbet‑zede olmuş ve azâba düşmüş bir adamın, cismiyle zâhirî bir sûrette, aldatıcı bir zînet ve servet içinde bulunmasıyla saâdeti mümkün olabilir mi? Ona mes'ûd denilebilir mi?
Âyâ, görmüyor musun ki; bir adamın cüz'î bir emirden me'yûs olması ve vehmî bir emelden ümîdi kesilmesi ve ehemmiyetsiz bir işten inkisar‑ı hayâle uğraması sebebiyle, tatlı hayâller ona acılaşıyor, şirin vaziyetler onu tâzib ediyor, dünya ona dar geliyor, zindân oluyor. Hâlbuki senin şeâmetinle kalbinin en derin köşelerinde ve rûhunun esâsında dalâlet darbesini yiyen ve o dalâlet cihetiyle bütün emelleri inkıtâ'a uğrayan ve bütün elemleri ondan neş'et eden bir bîçâre insana hangi saâdeti te'min ediyorsun? Acaba, zâil, yalancı bir Cennet’te cismi bulunan ve kalbi, rûhu Cehennem’de azâb çeken bir insana mes'ûd denilebilir mi? İşte sen, bîçâre beşeri böyle baştan çıkardın. Yalancı bir Cennet içinde cehennemî bir azâb çektiriyorsun.
Ey beşerin nefs‑i emmâresi! Bu temsîle bak, beşeri nereye sevk ettiğini bil. Meselâ; bizim önümüzde iki yol var. Birisinden gidiyoruz. Görüyoruz ki, her adım başında bîçâre, âciz bir adam bulunur. Zâlimler hücum edip malını, eşyasını gasb ederek kulübeciğini harâb ediyorlar. Bazen de yaralıyorlar. Öyle bir tarzda ki, acınacak hâline semâ ağlıyor. Nereye bakılsa, hâl, bu minvâl üzere gidiyor. O yolda işitilen sesler, zâlimlerin gürültüleri, mazlumların ağlayışları olduğundan, umumî bir mâtem o yolu kaplıyor. İnsan, insaniyet cihetiyle gayrın elemiyle müteellim olduğundan, hadsiz bir eleme giriftâr oluyor. Hâlbuki vicdân bu derece teellüme tahammül edemediğinden, o yolda giden, iki şeyden birisine mecbur olur: Ya insaniyetten tecerrüd edip ve nihâyetsiz vahşeti iltizam ederek öyle bir kalbi taşıyacak ki, kendi selâmetiyle beraber umumun helâketi onu müteessir etmesin; veyâhut kalb ve aklın muktezâsını ibtal etsin.
179
Ey sefâhet ve dalâletle bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış Avrupa! Deccâl gibi bir tek gözü taşıyan kör dehân ile rûh‑u beşere bu cehennemî hâleti hediye ettin. Sonra anladın ki, bu öyle ilâçsız bir illettir ki, insanı a'lâ‑yı illiyînden, esfel‑i sâfilîne atar; hayvanatın en bedbaht derecesine indirir. Bu illete karşı bulduğun ilâç, muvakkaten ibtal‑i his hizmeti gören câzibedâr oyuncakların ve uyutucu hevesât ve fantaziyelerindir. Senin bu ilâcın, senin başını yesin ve yiyecek! İşte, beşere açtığın yol ve verdiğin saâdet bu misâle benzer.
İkinci yol ki, Kur'ân‑ı Hakîm hidayetiyle beşere hediye etmiştir, şöyledir:
Görüyoruz ki, o yolun her menzilinde, her mekânında, her şehrinde bir Sultan‑ı Âdilin müstakîm askerleri her tarafta bulunuyorlar, geziyorlar. Ara sıra O Sultanın emriyle o askerlerin bir kısmını terhis ediyorlar. Silâhlarını, atlarını ve mîrî levâzımatlarını alıyorlar, onlara izin tezkeresini veriyorlar. O terhis olunan neferler, çendan ünsiyet ettikleri at ve silâhların teslîm alınmasından zâhiren mahzûn oluyorlar; fakat hakikat noktasında, terhisle müferrah olup, Sultanın ziyaretine ve Pâdişahın pâyitahtına dönmesi ve Pâdişahı ziyaret etmesi cihetinde gayet memnun oluyorlar.
Bazen terhis memurları acemî bir nefere rast geliyorlar. Nefer onları tanımıyor. Silâhını teslîm et!” diyorlar. Nefer diyor: Ben Pâdişahın askeriyim. Onun hizmetindeyim. Sonra onun yanına gideceğim. Siz neci oluyorsunuz? Eğer onun izin ve rızâsıyla gelmişseniz, göz ve baş üstüne geldiniz. Emrini gösteriniz, yoksa çekiliniz, benden uzak olunuz. Ben tek başımla kalsam, sizler binler dahi olsanız, yine sizinle dövüşeceğim. Kendi nefsim için değil, çünkü nefsim benim değil, benim Sultanımındır. Belki bendeki nefsim ve silâhım, Mâlikimin emânetidir. Emâneti muhâfaza ve Sultanımın haysiyetini himâye ve izzetini vikàye için size baş eğmeyeceğim!”
İşte, o ikinci yoldaki medâr‑ı sürûr ve saâdet olan binler ahvâlden bu hâl, bir nümûnedir. Sâir ahvâli sen kıyâs et. Bütün o ikinci yolun seferinde, tevellüdât nâmında, sevinç ve şenlikle bir tahşidât ve sevkiyât‑ı askeriye vardır ve vefiyât nâmında sürûr ve muzîka ile terhisât‑ı askeriye görünüyorlar. İşte, Kur'ân‑ı Hakîm beşere bu yolu hediye etmiştir. Bu hediyeyi kim tam kabûl etse, böyle iki cihanın saâdetine giden bu ikinci yoldan gider. Ne geçmiş şeyden mahzûn ve ne de gelecek şeyden havf eder.
180
Ey ikinci, bozuk Avrupa! Senin çürük ve esâssız esâslarının bir kısmı şunlardır ki: En büyük melekten en küçük semeğe kadar herbir zîhayat kendi nefsine mâliktir ve kendi zâtı için çalışır ve kendi lezzeti için çabalar. Onun bir hakk‑ı hayatı var. Gaye‑i himmeti ve hedef‑i maksadı, yaşamak ve bekàsını te'min etmektir.” diyorsun. Ve Hàlık‑ı Kerîm’in kerem düsturlarından ve erkân‑ı kâinâtta kemâl‑i itâatle imtisal edilen düstur‑u teâvünle, nebâtât hayvanatın imdâdına ve hayvanat insanların yardımına koşmasından tezâhür eden o umumî kanunun rahîmâne, kerîmâne cilvelerini cidâl zannedip, Hayat bir cidâldir diye, ahmakàne hükmetmişsin.
Acaba, o düstur‑u teâvünün cilvesinden olan, zerrât‑ı taamiyenin kemâl‑i şevk ile beden hücrelerinin gıdâlandırılması için koşmaları nasıl cidâldir? Nasıl bir çarpışmaktır? Belki o imdâd ve o koşmak, Kerîm bir Rabbin emriyle bir teâvündür.
Hem çürük bir esâsın, Herşey kendi nefsine mâliktir diyorsun. Hiçbir şey kendi nefsine mâlik olmadığına kat'î bir delil şudur ki:
Esbâbın içinde en eşrefi ve ihtiyar noktasında en geniş irâdelisi, insandır. Hâlbuki bu insanın düşünmek, söylemek ve yemek gibi en zâhir ef'âl‑i ihtiyariyesinden, yüz cüz'ünden onun dest‑i ihtiyarına verilen ve dâire‑i iktidarına giren, yalnız meşkûk tek bir cüz'dür. Böyle en zâhir fiilin yüz cüz'ünden bir cüz'üne mâlik olmayan, nasıl kendine mâliktir denilir?
181
Böyle en eşref ve ihtiyarı en geniş, bu derece hakîki tasarruftan ve temellükten eli bağlanmış bulunsa; Sâir hayvanat ve cemâdât kendi kendine mâliktir diyen, hayvandan daha ziyâde hayvan ve cemâdâttan daha ziyâde câmid ve şuûrsuz olduğunu isbât eder.
Seni bu hatâya atıp bu vartaya düşüren, bir gözlü dehândır. Yani; hàrika, menhus zekândır. O kör dehân ile, herşeyin Hàlık’ı olan Rabbini unuttun, mevhûm bir tabiata isnâd ettin, âsârını esbâba verdin, O Hàlık’ın malını bâtıl ma'bûd olan tâğutlara taksim ettin. Şu noktada ve o dehân nazarında, her zîhayat, herbir insan, tek başıyla hadsiz a'dâya karşı mukâvemet etmek ve nihâyetsiz hâcâtın tahsiline çabalamak lâzım geliyor. Ve zerre gibi bir iktidar, ince tel gibi bir ihtiyar, zâil lem'a gibi bir şuûr, çabuk söner şu'le gibi bir hayat, çabuk geçer dakika gibi bir ömür ile, o hadsiz a'dâya ve hâcâta karşı dayanmaya mecbur oluyor. Hâlbuki, o bîçâre zîhayatın sermâyesi, binler matlûblarından birisine kâfî gelmiyor. Musîbete giriftâr olduğu zaman, sağır, kör esbâbdan başka derdine derman beklemiyor. ﴿وَمَا دُعَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ sırrına mazhar oluyor.
Senin karanlıklı dehân, nev'‑i beşerin gündüzünü geceye kalbetmiş. Yalnız o sıkıntılı, zulümlü ve zulmetli geceye ısındırmak için, yalancı, muvakkat lambalarla tenvir ettin. O lambalar sürûr ile beşerin yüzüne tebessüm etmiyorlar. Belki beşerin ağlanacak acı hâllerindeki eblehâne gülmesine o ışıklar müstehziyâne gülüp eğleniyor.
Herbir zîhayat, senin şâkirdlerin nazarında, zâlimlerin hücumuna ma'rûz, miskin birer musîbet‑zededirler. Dünya bir mâtemhâne‑i umumiyedir. Dünyadaki sadâlar ölümlerden, elemlerden gelen vâveylâlardır. Senden tam ders alan şâkirdin, bir fir'avun olur. Fakat en hasîs şeye ibâdet eden ve menfaat gördüğü herşeyi kendine rab telâkki eden bir fir'avun‑u zelîldir.
182
Hem senin şâkirdin mütemerriddir. Fakat bir lezzeti için nihâyet zilleti kabûl eden miskin bir mütemerriddir. Hasîs bir menfaat için şeytanın ayağını öper derecede alçaklık gösterir!
Hem cebbârdır. Fakat kalbinde bir nokta‑i istinâd bulamadığı için, zâtında gayet âciz bir cebbâr‑ı hodfürûştur.
O şâkirdin gaye‑i himmeti hevesât‑ı nefsâniyeyi tatmin ve hamiyet ve fedâkârlık perdesi altında kendi menfaat‑i nefsini arayan ve hırs ve gururunu teskin etmeye çalışan bir dessâstır. Nefsinden başka ciddi olarak hiçbir şeyi sevmiyor; herşeyi nefsine fedâ ediyor.
Amma Kur'ânın hàlis ve tam şâkirdi ise, bir abddir. Fakat a'zam‑ı mahlûkata karşı da ubûdiyete tenezzül etmez ve Cennet gibi en büyük ve a'zam bir menfaati gaye‑i ubûdiyet yapmaz bir abd‑i azîzdir.
Hem halîm, selîmdir. Fakat Fâtır‑ı Zülcelâl’inden başkasına, izni ve emri olmadan tezellüle tenezzül etmez bir halîm‑i âlîhimmettir.
Hem fakirdir. Fakat onun Mâlik‑i Kerîm’i ona ileride iddihar ettiği mükâfât ile bir fakir‑i müstağnîdir.
Hem zaîftir. Fakat kudreti nihâyetsiz olan Seyyidinin kuvvetine istinâd eden bir zaîf‑i kavîdir ki; Kur'ân hakîki bir şâkirdine Cennet‑i ebediyeyi dahi gaye‑i maksad yaptırmadığı hâlde, bu zâil, fânî dünyayı ona gaye‑i maksad hiç yapar ?
İşte iki şâkirdin himmetlerinin ne derece birbirinden farklı olduğunu anla!
Hem felsefe‑i sakîmenin şâkirdleriyle Kur'ân‑ı Hakîm’in tilmizlerinin hamiyetkârlık ve fedâkârlıklarını bununla muvâzene edebilirsin. Şöyle ki:
183
Felsefenin şâkirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde da'vâ açar. Kur'ânın şâkirdi ise, semâvât ve arzdaki umum sâlih ibâdı kendine kardeş telâkki ederek, gayet samîmî bir sûrette onlara duâ eder. Ve saâdetleriyle mes'ûd oluyor. Ve rûhunda şedîd bir alâkayı onlara karşı hisseder ki, duâsında اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِلْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ der. Hem en büyük şey olan Arş ve Şemsi musahhar birer memur ve kendi gibi bir abd, bir mahlûk telâkki eder.
Hem iki şâkirdin ulviyet ve inbisat‑ı rûhlarını bundan kıyâs et ki: Kur'ân, kendi şâkirdlerinin rûhuna öyle bir inbisat ve ulviyet verir ki; doksan dokuz taneli tesbihe bedel, doksan dokuz Esmâ‑i İlâhiye’nin cilvelerini gösteren doksan dokuz âlemlerin zerrâtını, birer tesbih taneleri olarak şâkirdlerinin ellerine verir, Evrâdlarınızı bununla okuyunuz der. İşte, Kur'ânın tilmizlerinden Şah‑ı Geylânî, Rufâî, Şâzelî (Radıyallahu Anhüm) gibi şâkirdleri, virdlerini okudukları vakit dinle, bak! Ellerinde silsile‑i zerrâtı, katarât adedlerini, mahlûkatın aded‑i enfâsını tutmuşlar; onunla evrâdlarını okuyorlar, Cenâb‑ı Hakk’ı zikir ve tesbih ediyorlar.
İşte Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın mu'cizâne terbiyesine bak ki; nasıl ednâ bir kederle ve küçük bir gamla başı dönüp sersemleşen ve küçük bir mikroba mağlûb olan bu küçük insan, terbiye‑i Kur'ân ile ne kadar teâlî ediyor. Ve ne derece letâifi inbisat eder ki; koca dünya mevcûdâtını, virdine tesbih olmakta kısa görüyor. Ve Cennet’i zikir ve virdine gaye olmakta az gördüğü hâlde, kendi nefsini Cenâb‑ı Hakk’ın ednâ bir mahlûkunun üstünde büyük tutmuyor. Nihâyet izzet içinde nihâyet tevâzu'u cem'ediyor. Felsefe şâkirdlerinin buna nisbeten ne derece pest ve aşağı olduğunu kıyâs edebilirsin.
184
İşte, felsefe‑i sakîme-i Avrupaiyeden yek‑çeşm olan dehâsının yanlış gördüğü hakikatleri, iki cihana bakan, gayb‑âşinâ parlak iki gözü ile iki âleme nazar eden, beşer için iki saâdete iki eliyle işâret eden hüdâ‑yı Kur'ânî der ki:
Ey insan! Senin elinde bulunan nefis ve malın senin mülkün değil, belki sana emânettir. O emânetin mâliki herşeye kadîr, herşeyi bilir bir Rahîm‑i Kerîmdir. O senin yanındaki mülkünü senden satın almak istiyor, senin için muhâfaza etsin, zâyi' olmasın. İleride mühim bir fiat sana verecek. Sen muvazzaf ve memur bir askersin. O’nun nâmıyla çalış ve hesabıyla amel et. O’dur ki, muhtaç olduğun şeyleri sana rızık olarak gönderiyor ve senin tâkatin yetmediği şeylerden seni muhâfaza eder. Senin şu hayatının gayesi, neticesi; O Mâlik’in esmâsına ve şuûnâtına bir mazhariyettir. Sana bir musîbet geldiği vakit, de:
﴿اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ Yani; Ben Mâlikimin hizmetindeyim. Ey musîbet! Eğer O’nun izin ve rızâsıyla geldin ise, merhaba, safâ geldin. Çünkü; elbette bir vakit O’na döneceğiz ve O’nun huzuruna gideceğiz ve O’na müştâkız. Mâdem herhalde bir zaman bizi hayatın tekâlifinden âzâd edecektir; haydi, ey musîbet, o terhis ve o âzâd etmek senin elinle olsun, râzıyım. Eğer benim emânet muhâfazasında ve vazife‑perverliğimi tecrübe sûretinde sana emir ve irâde etmiş, fakat sana teslîm olmaklığıma izin ve rızâsı olmazsa, benim tâkatim yettikçe, emin olmayana, Mâlikimin emânetini teslîm etmem!” der.
185
İşte, binden bir nümûne olarak, dehâ‑yı felsefînin ve hüdâ‑yı Kur'ânînin verdikleri derslerin derecelerine bak. Evet, iki tarafın hakikat‑i hâli, sâbıkan beyân edilen tarz ile gidiyor. Fakat hidayet ve dalâlette insanların dereceleri mütefâvittir, gafletin mertebeleri muhteliftir. Herkes her mertebede bu hakikati tamamıyla hissedemez. Çünkü gaflet, hissi ibtal ediyor. Ve bu zamanda öyle bir derecede ibtal‑i his etmiş ki, bu elîm elemin acısını ehl‑i medeniyet hissetmiyorlar. Fakat hassâsiyet‑i ilmiyenin tezâyüdüyle ve her günde otuz bin cenazeyi gösteren mevtin îkazâtıyla o gaflet perdesi parçalanıyor. Ecnebîlerin tâğutlarıyla ve fünûn‑u tabîiyeleriyle dalâlete gidenlere ve onları körü körüne taklid edip ittibâ' edenlere binler nefrîn ve teessüfler!
Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız! Âyâ, Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adâvetten sonra, hangi akıl ile onların sefâhet ve bâtıl efkârlarına ittibâ' edip emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Sefîhâne taklid edenler, ittibâ' değil, belki şuûrsuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi i'dâm ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki; siz ahlâksızcasına ittibâ' ettikçe, hamiyet da'vâsında yalancılık ediyorsunuz! Çünkü şu sûrette ittibâ'ınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzâdır!
هَدٰينَا اللّٰهُ وَاِيَّاكُمْ اِلَى الصِّرَاطِ الْمُسْتَق۪يمِ
186

Yirmidördüncü Lem'a

Tesettür Hakkındadır
﴿
﴿يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَٓاءِ الْمُؤْمِن۪ينَ يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَاب۪يبِهِنَّ ilâ âhir âyeti tesettürü emrediyor. Medeniyet‑i sefîhe ise, Kur'ânın bu hükmüne karşı muhâlif gidiyor. Tesettürü fıtrî görmüyor, Bir esârettir.” diyor. ()
Elcevab: Kur'ân‑ı Hakîm’in bu hükmü, tam fıtrî olduğuna ve muhâlifi, gayr‑ı fıtrî olduğuna delâlet eden çok hikmetlerinden yalnız Dört Hikmet”ini beyân ederiz.

Birinci Hikmet

Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktiza ediyor. Çünkü; kadınlar hilkaten zaîfe ve nâzik olduklarından, kendilerini ve hayatından ziyâde sevdiği yavrularını himâye edecek bir erkeğin himâye ve yardımına muhtaç bulunduğundan, kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskàle ma'rûz kalmamak için fıtrî bir meyli var.
187
Hem kadınların on adetten altı‑yedisi ya ihtiyardır, ya çirkindir ki, ihtiyarlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Ya kıskançtır; kendinden daha güzellere nisbeten çirkin düşmemek veya tecâvüzden ve ittihamdan korkar; taarruza ma'rûz kalmamak ve kocası nazarında hıyânetle müttehem olmamak için, fıtraten tesettür isterler. Hattâ dikkat edilse, en ziyâde kendini saklayan, ihtiyarlardır. Ve on adetten, ancak iki‑üç tanesi bulunabilir ki; hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın.
Ma'lûmdur ki; insan sevmediği ve istiskàl ettiği adamların nazarından sıkılır, müteessir olur. Elbette açık‑saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoşlandığı nâmahrem erkeklerden onda iki‑üçü varsa; yedi‑sekizinden istiskàl eder. Hem tefahhuş ve tefessüh etmeyen bir güzel kadın, nâzik ve serîü't‑teessür olduğundan maddeten te'siri tecrübe edilen, belki semlendiren pis nazarlardan elbette sıkılır. Hattâ işitiyoruz; açık‑saçıklık yeri olan Avrupa’da çok kadınlar, bu dikkat‑i nazardan sıkılarak, Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar.” diye polislere şekvâ ediyorlar. Demek medeniyetin ref'‑i tesettürü, hilâf‑ı fıtrattır. Kur'ânın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o mâden‑i şefkat ve kıymetdâr birer refîka‑i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukùttan, zilletten ve manevî esâretten ve sefâletten kurtarıyor.
Hem kadınlarda, ecnebî erkeklere karşı fıtraten korkaklık, tahavvüf var. Tahavvüf ise, fıtraten tesettürü iktiza ediyor. Çünkü; sekiz‑dokuz dakika bir zevki, cidden acılaştıracak, sekiz‑dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmet ile çekmekle beraber; hâmîsiz bir veledin terbiyesiyle, sekiz‑dokuz sene, o sekiz‑dokuz dakika gayr‑ı meşrû zevkin belâsını çekmek ihtimali var. Ve kesretle vâki olduğundan, cidden şiddetle nâmahremlerden fıtratı korkar ve cibilliyeti sakınmak ister. Ve tesettür ile nâmahremin iştihâsını açmamak ve tecâvüzüne meydân vermemek, zaîf hilkati emreder ve kuvvetli ihtar eder. Ve bir siperi ve kalesi, çarşafı olduğunu gösteriyor. Mesmuâtıma göre; merkez ve pâyitaht‑ı hükûmette, çarşı içinde, gündüzde, ahâlinin gözleri önünde, gayet âdi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayâsız yüzlerine bir şamar vuruyor!
188

İkinci Hikmet

Kadın ve erkek ortasında gayet esâslı ve şiddetli münâsebet, muhabbet ve alâka; yalnız dünyevî hayatın ihtiyacından ileri gelmiyor. Evet bir kadın, kocasına yalnız hayat‑ı dünyeviyeye mahsûs bir refîka‑i hayat değildir. Belki hayat‑ı ebediyede dahi bir refîka‑i hayattır.
Mâdem hayat‑ı ebediyede dahi kocasına refîka‑i hayattır; elbette ebedî arkadaşı ve dostu olan kocasının nazarından gayrı, başkasının nazarını kendi mehâsinine celbetmemek ve onu darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir. Mâdem mü'min olan kocası, sırr‑ı îmâna binâen onun ile alâkası, hayat‑ı dünyeviyeye münhasır ve yalnız hayvanî ve güzellik vaktine mahsûs muvakkat bir muhabbet değil, belki hayat‑ı ebediyede dahi bir refîka‑i hayat noktasında esâslı ve ciddi bir muhabbetle, bir hürmetle alâkadardır. Hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde dahi o ciddi hürmet ve muhabbeti taşıyor. Elbette ona mukâbil, o da kendi mehâsinini onun nazarına tahsîs ve muhabbetini ona hasretmesi, muktezâ‑yı insaniyettir. Yoksa pek az kazanır, fakat pek çok kaybeder.
Şer'an koca, karıya küfüv olmalı, yani birbirine münâsib olmalı. Bu küfüv ve denk olmak, en mühimmi diyânet noktasındadır.
Ne mutlu o kocaya ki; kadınının diyânetine bakıp taklid eder, refîkasını hayat‑ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur.
Bahtiyardır o kadın ki; kocasının diyânetine bakıp Ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim.” diye takvâya girer.
Veyl o erkeğe ki; sâliha kadınını ebedî kaybettirecek olan sefâhete girer.
189
Ne bedbahttır o kadın ki; müttakì kocasını taklid etmez, o mübârek ebedî arkadaşını kaybeder.
Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki; birbirinin fıskını ve sefâhetini taklid ediyorlar. Birbirine ateşe atılmasında yardım ediyorlar!‥

Üçüncü Hikmet

Bir ailenin saâdet‑i hayatiyesi, koca ve karı mâbeyninde bir emniyet‑i mütekàbile ve samîmî bir hürmet ve muhabbetle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık‑saçıklık o emniyeti bozar. O mütekàbil hürmet ve muhabbeti de kırar. Çünkü; açık‑saçıklık kılığına giren on kadından ancak bir tanesi bulunur ki, kocasından daha güzeli görmediğinden kendini ecnebîye sevdirmeye çalışmaz. Dokuzu, kocasından daha iyisini görür. Ve yirmi adamdan ancak bir tanesi, karısından daha güzelini görmüyor. O vakit o samîmî muhabbet ve hürmet‑i mütekàbile gitmekle beraber, gayet çirkin ve gayet alçakça bir his uyandırmaya sebebiyet verebilir. Şöyle ki:
İnsan, hemşire misillû mahremlerine karşı fıtraten şehevânî his taşıyamıyor. Çünkü; mahremlerin sîmâları, karâbet ve mahremiyet cihetindeki şefkat ve muhabbet‑i meşrûayı ihsâs ettiği cihetle; nefsî, şehevânî temâyülâtı kırar. Fakat bacaklar gibi şer'an mahremlere de göstermesi câiz olmayan yerlerini açık‑saçık bırakmak, süflî nefislere göre, gayet çirkin bir hissin uyanmasına sebebiyet verebilir. Çünkü; mahremin sîmâsı mahremiyetten haber verir ve nâmahreme benzemez. Fakat meselâ açık bacak, mahremin gayrıyla müsâvîdir. Mahremiyeti haber verecek bir alâmet‑i fârikası olmadığından, hayvanî bir nazar‑ı hevesi, bir kısım süflî mahremlerde uyandırmak mümkündür. Böyle nazar ise, tüyleri ürpertecek bir sukùt‑u insaniyettir!‥
190

Dördüncü Hikmet

Ma'lûmdur ki; kesret‑i nesil, herkesçe matlûbdur. Hiçbir millet ve hükûmet yoktur ki, kesret‑i tenâsüle tarafdâr olmasın. Hattâ Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş:
تَنَاكَحُوا تَكَاثَرُوا فَاِنّ۪ي اُبَاه۪ي بِكُمُ الْاُمَمَ (ev kemâ kàl) Yani: İzdivâc ediniz, çoğalınız. Ben kıyâmette, sizin kesretinizle iftihar edeceğim.”
Hâlbuki tesettürün ref'i, izdivâcı teksir etmeyip çok azaltıyor. Çünkü; en serseri ve asrî bir genç dahi, refîka‑i hayatını nâmuslu ister. Kendi gibi asrî, yani açık‑saçık olmasını istemediğinden bekâr kalır. Belki de fuhşa sülûk eder.
Kadın öyle değil; o derece kocasını inhisar altına alamaz. Çünkü kadının aile hayatında müdür‑ü dâhilî olmak haysiyetiyle kocasının bütün malına, evlâdına ve herşeyine muhâfaza memuru olduğundan en esâslı hasleti; sadâkattir, emniyettir. Açık‑saçıklık ise, bu sadâkati kırar, kocası nazarında emniyeti kaybeder, ona vicdân azâbı çektirir. Hattâ erkeklerde iki güzel haslet olan cesâret ve sehàvet, kadınlarda bulunsa; bu emniyete ve sadâkate zarar olduğu için ahlâk‑ı seyyiedendir, kötü haslet sayılırlar. Fakat kocasının vazifesi, ona hazinedarlık ve sadâkat değil, belki himâyet ve merhamet ve hürmettir. Onun için, o erkek inhisar altına alınmaz. Başka kadınları da nikâh edebilir.
191
Memleketimiz Avrupa’ya kıyâs edilmez. Çünkü orada düello gibi çok şiddetli vâsıtalarla, açık‑saçıklık içinde nâmus bir derece muhâfaza edilir. İzzet‑i nefis sâhibi birisinin karısına pis nazarla bakan; boynuna kefenini takar, sonra bakar. Hem memâlik‑i bâride olan Avrupa’daki tabiatlar, o memleket gibi bârid ve câmiddirler. Bu Asya, yani Âlem‑i İslâm kıt'ası, ona nisbeten memâlik‑i hârredir. Ma'lûmdur ki, muhîtin insanın ahlâkı üzerinde te'siri vardır. O bârid memlekette, soğuk insanlarda hevesât‑ı hayvaniyeyi tahrîk etmek ve iştihâyı açmak için açık‑saçıklık, belki çok sû‑i isti'mâlâta ve isrâfâta medâr olmaz. Fakat serîü't‑teessür ve hassas olan memâlik‑i hârredeki insanların hevesât‑ı nefsâniyesini mütemâdiyen tehyîc edecek açık‑saçıklık, elbette çok sû‑i isti'mâlâta ve isrâfâta ve neslin za'fiyetine ve sukùt‑u kuvvete sebebdir. Bir ayda veya yirmi günde ihtiyac‑ı fıtrîye mukâbil, her birkaç günde kendini bir isrâfa mecbur zanneder. O vakit, her ayda onbeş gün kadar hayız gibi ârızalar münâsebetiyle kadından tecennüb etmeye mecbur olduğundan, nefsine mağlûb ise, fuhşiyâta da meyleder.
Şehirliler; köylülere, bedevîlere bakıp tesettürü kaldıramaz. Çünkü; köylerde, bedevîlerde derd‑i maîşet meşgalesiyle ve bedenen çalışmak ve yorulmak münâsebetiyle; hem şehirlilere nisbeten nazar‑ı dikkati az celbeden masûme işçi ve bir derece kaba kadınların kısmen açık olmaları, hevesât‑ı nefsâniyeyi tehyîce medâr olamadığı gibi, serseri ve işsiz adamlar az bulunduğundan, şehirdeki mefâsidin onda biri onlarda bulunmaz. Öyle ise, onlara kıyâs edilmez.
192

Birinci Mektûb’un Dördüncü Suâli

Mahbûblara olan aşk‑ı mecâzî aşk‑ı hakîkiye inkılâb ettiği gibi, acaba ekser nâsta bulunan dünyaya karşı olan aşk‑ı mecâzî dahi bir aşk‑ı hakîkiye inkılâb edebilir mi?
Elcevab: Evet, dünyanın fânî yüzüne karşı olan aşk‑ı mecâzî, eğer o âşık, o yüzün üstündeki zevâl ve fenâ çirkinliğini görüp ondan yüzünü çevirse, bâkî bir mahbûb arasa, dünyanın pek güzel ve âyine‑i esmâ-i İlâhiye ve mezraa‑i âhiret olan iki diğer yüzüne bakmağa muvaffak olursa; o gayr‑ı meşrû mecâzî aşk, o vakit aşk‑ı hakîkiye inkılâba yüz tutar. Fakat bir şart ile ki; kendinin zâil ve hayatıyla bağlı kararsız dünyasını, haricî dünyaya iltibas etmemektir. Eğer ehl‑i dalâlet ve gaflet gibi kendini unutup, âfâka dalıp, umumî dünyayı hususî dünyası zannedip ona âşık olsa, tabiat bataklığına düşer, boğulur. Meğer ki, hàrika olarak bir dest‑i inâyet onu kurtarsın. Şu hakikati tenvir için şu temsîle bak:
Meselâ, şu güzel zînetli odanın dört duvarında, dördümüze ait dört endâm âyinesi bulunsa, o vakit beş oda olur. Biri hakîki ve umumî, dördü misâlî ve hususî Herbirimiz kendi âyinemiz vâsıtasıyla, hususî odamızın şeklini, hey'etini, rengini değiştirebiliriz. Kırmızı boya vursak, kırmızı; yeşil boyasak, yeşil gösterir. Ve hâkezâ âyinede tasarrufla çok vaziyetler verebiliriz; çirkinleştirir, güzelleştirir, çok şekillere koyabiliriz. Fakat haricî ve umumî odayı ise kolaylıkla tasarruf ve tağyîr edemeyiz. Hususî oda ile umumî oda hakikatte birbirinin aynı iken, ahkâmda ayrıdırlar. Sen bir parmak ile odanı harâb edebilirsin, ötekinin bir taşını bile kımıldatamazsın.
İşte dünya, süslü bir menzildir. Herbirimizin hayatı, bir endâm âyinesidir. Şu dünyadan herbirimize birer dünya var, birer âlemimiz var. Fakat direği, merkezi, kapısı, hayatımızdır. Belki o hususî dünyamız ve âlemimiz, bir sahifedir; hayatımız bir kalem onunla sahife‑i a'mâlimize geçecek çok şeyler yazılıyor.
193
Eğer dünyamızı sevdikse, sonra gördük ki; dünyamız hayatımız üstünde bina edildiği için, hayatımız gibi zâil, fânî, kararsızdır, hissedip bildik. Ona ait muhabbetimiz, o hususî dünyamız âyine olduğu ve temsîl ettiği güzel nukùş‑u esmâ-i İlâhiye’ye döner; ondan, cilve‑i esmâya intikal eder.
Hem o hususî dünyamız, âhiret ve Cennet’in muvakkat bir fidanlığı olduğunu derkedip, ona karşı şedîd hırs ve taleb ve muhabbet gibi hissiyatımızı, onun neticesi ve semeresi ve sünbülü olan uhrevî fevâidine çevirsek, o vakit o mecâzî aşk, hakîki aşka inkılâb eder.
Yoksa, ﴿نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْ اُولٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ sırrına mazhar olup, nefsini unutup, hayatın zevâlini düşünmeyerek, hususî, kararsız dünyasını, aynı umumî dünya gibi sâbit bilip kendini lâyemût farzederek dünyaya saplansa, şedîd hissiyat ile ona sarılsa, onda boğulur gider. O muhabbet onun için hadsiz belâ ve azâbdır. Çünkü, o muhabbetten yetîmâne bir şefkat, me'yûsâne bir rikkat tevellüd eder. Bütün zîhayatlara acır; hattâ güzel ve zevâle ma'rûz bütün mahlûkata bir rikkat ve bir firkat hisseder; elinden bir şey gelmez, ye's‑i mutlak içinde elem çeker.
Fakat gafletten kurtulan evvelki adam, o şedîd şefkatin elemine karşı ulvî bir tiryâk bulur ki; acıdığı bütün zîhayatların mevt ve zevâlinde bir Zât‑ı Bâkî’nin bâkî esmâsının dâimî cilvelerini temsîl eden âyine‑i ervâhları bâkî görür; şefkati, bir sürûra inkılâb eder. Hem zevâl ve fenâya ma'rûz bütün güzel mahlûkatın arkasında bir cemâl‑i münezzeh ve hüsn‑ü mukaddes ihsâs eden bir nakş ve tahsin ve san'at ve tezyîn ve ihsân ve tenvir‑i dâimîyi görür. O zevâl ve fenâyı, tezyîd‑i hüsün ve tecdîd‑i lezzet ve teşhîr‑i san'at için bir tazelendirmek şeklinde görüp, lezzetini ve şevkini ve hayretini ziyâdeleştirir.
194
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Said Nursî
195

Dokuzuncu Mektûb’un Üçüncü Kısmı

Sâlisen

Görüyorum ki; şu dünya hayatında en bahtiyar odur ki, dünyayı bir misâfirhâne‑i askerî telâkki etsin ve öyle de iz'ân etsin ve ona göre hareket etsin. Ve o telâkki ile, en büyük mertebe olan mertebe‑i rızâyı çabuk elde edebilir. Kırılacak şişe bahâsına, dâimî bir elmasın fiatını vermez; istikamet ve lezzetle hayatını geçirir. Evet, dünyaya ait işler, kırılmağa mahkûm şişeler hükmündedir:
Bâkî umûr‑u uhreviye ise, gayet sağlam elmaslar kıymetindedir.
İnsanın fıtratındaki şiddetli merak ve harâretli muhabbet ve dehşetli hırs ve inâdlı taleb ve hâkezâ şedîd hissiyatlar, umûr‑u uhreviyeyi kazanmak için verilmiştir.
O hissiyatı, şiddetli bir sûrette fânî umûr‑u dünyeviyeye tevcîh etmek; fânî ve kırılacak şişelere, bâkî elmas fiatlarını vermek demektir.
Şu münâsebetle bir nokta hâtıra gelmiş, söyleyeceğim. Şöyle ki:
Aşk, şiddetli bir muhabbettir; fânî mahbûblara müteveccih olduğu vakit, ya o aşk kendi sâhibini dâimî bir azâb ve elemde bırakır; veyâhut o mecâzî mahbûb, o şiddetli muhabbetin fiatına değmediği için bâkî bir mahbûbu arattırır; aşk‑ı mecâzî, aşk‑ı hakîkiye inkılâb eder.
196
İşte insanda binlerle hissiyat var. Herbirisinin aşk gibi iki mertebesi var. Biri mecâzî, biri hakîki. Meselâ, endişe‑i istikbâl hissi herkeste var; şiddetli bir sûrette endişe ettiği vakit bakar ki, o endişe ettiği istikbâle yetişmek için elinde sened yok. Hem rızk cihetinde bir taahhüd altında ve kısa olan bir istikbâl, o şiddetli endişeye değmiyor. Ondan yüzünü çevirip, kabirden sonra hakîki ve uzun ve gâfiller hakkında taahhüd altına alınmamış bir istikbâle teveccüh eder.
Hem mala ve câha karşı şiddetli bir hırs gösterir Bakar ki; muvakkaten onun nezâretine verilmiş o fânî mal ve âfetli şöhret ve tehlikeli ve riyâya medâr olan câh, o şiddetli hırsa değmiyor. Ondan, hakîki câh olan merâtib‑i maneviyeye ve derecât‑ı kurbiyeye ve zâd‑ı âhirete ve hakîki mal olan a'mâl‑i sâlihaya teveccüh eder. Fenâ haslet olan hırs‑ı mecâzî ise, àlî bir haslet olan hırs‑ı hakîkiye inkılâb eder.
Hem meselâ, şiddetli bir inâd ile; ehemmiyetsiz, zâil, fânî umûrlara karşı hissiyatını sarfeder. Bakar ki, bir dakika inâda değmeyen bir şeye, bir sene inâd ediyor. Hem zararlı, zehirli bir şeye inâd nâmına sebat eder. Bakar ki, bu kuvvetli his, böyle şeyler için verilmemiş. Onu onlara sarfetmek, hikmet ve hakikate münâfîdir. O şiddetli inâdı, o lüzumsuz umûr‑u zâileye vermeyip, àlî ve bâkî olan hakàik‑ı îmâniyeye ve esâsât‑ı İslâmiye’ye ve hidemât‑ı uhreviyeye sarfeder. O haslet‑i rezîle olan inâd‑ı mecâzî, güzel ve àlî bir haslet olan hakîki inâda yani hakta şiddetli sebata inkılâb eder.
İşte şu üç misâl gibi; insanlar, insana verilen cihâzât‑ı maneviyeyi, eğer nefsin ve dünyanın hesabıyla isti'mâl etse ve dünyada ebedî kalacak gibi gâfilâne davransa, ahlâk‑ı rezîleye ve isrâfât ve abesiyete medâr olur. Eğer hafiflerini dünya umûruna ve şiddetlilerini vezâif‑i uhreviyeye ve maneviyeye sarf etse, ahlâk‑ı hamîdeye menşe', hikmet ve hakikate muvâfık olarak saâdet‑i dâreyne medâr olur.
197
İşte tahmin ederim ki, nâsihlerin nasihatleri şu zamanda te'sirsiz kaldığının bir sebebi şudur ki; ahlâksız insanlara derler: Hased etme! Hırs gösterme! Adâvet etme! İnâd etme! Dünyayı sevme!” Yani, fıtratını değiştir gibi zâhiren onlarca mâlâyutak bir teklifte bulunurlar. Eğer deseler ki: Bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecrâlarını değiştiriniz.” Hem nasihat te'sir eder, hem dâire‑i ihtiyarlarında bir emr‑i teklif olur.

Râbian

Ulemâ‑i İslâm ortasında İslâm ve Îmânın farkları çok medâr‑ı bahsolmuş. Bir kısmı, ikisi birdir”, diğer kısmı, ikisi bir değil, fakat biri birisiz olmaz demişler ve bunun gibi çok muhtelif fikirler beyân etmişler. Ben şöyle bir fark anladım ki: İslâmiyet, iltizamdır; îmân, iz'ândır. Tâbir‑i diğerle: İslâmiyet, hakka tarafgirlik ve teslîm ve inkıyaddır; îmân ise, hakkı kabûl ve tasdiktir.
Eskide bazı dinsizleri gördüm ki, ahkâm‑ı Kur'âniye’ye şiddetli tarafgirlik gösteriyorlardı. Demek o dinsiz, bir cihette Hakkın iltizamıyla İslâmiyete mazhardı; dinsiz bir Müslüman denilirdi. Sonra bazı mü'minleri gördüm ki, ahkâm‑ı Kur'âniye’ye tarafgirlik göstermiyorlar, iltizam etmiyorlar gayr‑ı müslim bir mü'min tâbirine mazhar oluyorlar.
Acaba İslâmiyetsiz îmân, medâr‑ı necât olabilir mi?
Elcevab: Îmânsız İslâmiyet, sebeb‑i necât olmadığı gibi; İslâmiyetsiz îmân da medâr‑ı necât olamaz. Felillâhilhamdü ve'l‑minnetü, Kur'ânın i'câz‑ı manevîsinin feyziyle Risale‑i Nur mîzanları, Din‑i İslâm’ın ve hakàik‑ı Kur'âniye’nin meyvelerini ve neticelerini öyle bir tarzda göstermişlerdir ki, dinsiz dahi onları anlasa, tarafdâr olmamak kàbil değil. Hem îmân ve İslâmın delil ve bürhânlarını o derece kuvvetli göstermişlerdir ki, gayr‑ı müslim dahi anlasa, herhalde tasdik edecektir. Gayr‑ı müslim kaldığı hâlde, îmân eder.
198
Evet Sözler, tûbâ‑i Cennet’in meyveleri gibi tatlı ve güzel olan îmân ve İslâmiyetin meyvelerini ve saâdet‑i dâreynin mehâsini gibi hoş ve şirin, öyle neticelerini göstermişler ki, görenlere ve tanıyanlara nihâyetsiz bir tarafgirlik ve iltizam ve teslîm hissini verir. Ve silsile‑i mevcûdât gibi kuvvetli ve zerrât gibi kesretli îmân ve İslâmın bürhânlarını göstermişler ki, nihâyetsiz bir iz'ân ve kuvvet‑i îmân verirler. Hattâ bazı defa Evrâd‑ı Şah-ı Nakşibendî’de, şehâdet getirdiğim vakit, عَلٰى ذٰلِكَ نَحْيٰى وَعَلَيْهِ نَمُوتُ وَعَلَيْهِ نُبْعَثُ غَدًا dediğim zaman, nihâyetsiz bir tarafgirlik hissediyorum. Eğer bütün dünya bana verilse, bir hakikat‑i îmâniyeyi fedâ edemiyorum. Bir hakikatin bir dakika aksini farzetmek, bana gayet elîm geliyor. Bütün dünya benim olsa, bir tek hakàik‑ı îmâniyenin vücûd bulmasına bilâ‑tereddüd vermesine, nefsim itâat ediyor.
وَاٰمَنَّا بِمَا اَرْسَلْتَ مِنْ رَسُولٍ وَاٰمَنَّا بِمَا اَنْزَلْتَ مِنْ كِتَابٍ فَصَدَّقْنَا
dediğim vakit, nihâyetsiz bir kuvvet‑i îmân hissediyorum. Hakàik‑ı îmâniyenin herbirisinin aksini aklen muhâl telâkki ediyorum. Ehl‑i dalâleti nihâyetsiz ebleh ve dîvâne görüyorum.
Senin vâlideynine pek çok selâm ve arz‑ı hürmet ederim. Onlar da bana duâ etsinler. Sen benim kardeşim olduğun için, onlar da benim peder ve vâlidem hükmündedirler. Hem köyünüze, hususan senden Sözler”i işitenlere umumen selâm ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Said Nursî
199

Yirmidokuzuncu Mektûb’danBeşinci Risale Olan Beşinci Kısım

﴿
﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ‥ الخ âyet‑i pür-envârının çok envâr‑ı esrârından bir nurunu, Ramazan‑ı Şerîfte bir hâlet‑i rûhâniyede hissettim; hayâl‑meyâl gördüm. Şöyle ki:
Üveys‑i Karanî’nin: