162
Otuzikinci Söz’denİkinci Noktanın İkinci Mebhası
Ehl‑i dalâletin vekili, tutunacak ve dalâletini ona bina edecek hiçbir şey bulamadığı ve mülzem kaldığı zaman şöyle diyor ki: “Ben, saâdet‑i dünyayı ve lezzet‑i hayatı ve terakkiyât‑ı medeniyeti ve kemâl‑i san'atı; kendimce, Âhiret’i düşünmemekte ve Allah’ı tanımamakta ve hubb‑u dünyada ve hürriyette ve kendine güvenmekte gördüğüm için, insanın ekserîsini bu yola şeytanın himmetiyle sevkettim ve ediyorum.”
Elcevab: Biz dahi Kur'ân nâmına diyoruz ki: Ey bîçâre insan! Aklını başına al! Ehl‑i dalâletin vekilini dinleme! Eğer onu dinlersen, hasâretin o kadar büyük olur ki; tasavvurundan rûh, akıl ve kalb ürperir.
Senin önünde iki yol var: Birisi: Ehl‑i dalâletin vekilinin gösterdiği şekàvetli yoldur. Diğeri: Kur'ân‑ı Hakîm’in ta'rif ettiği saâdetli yoldur.
İşte o iki yolun pek çok muvâzenelerini çok Söz’lerde, hususan “Küçük Sözler”de gördün ve anladın. Şimdi makam münâsebetiyle binde bir muvâzenelerini yine gör, anla. Şöyle ki:
163
Şirk ve dalâletin ve fısk ve sefâhetin yolu, insanı nihâyet derecede sukùt ettiriyor. Hadsiz elemler içinde nihâyetsiz ağır bir yükü zaîf ve âciz beline yükletir. Çünkü; insan, Cenâb‑ı Hakk’ı tanımazsa ve O’na tevekkül etmezse; o vakit insan, gayet derecede âciz ve zaîf, nihâyet derecede muhtaç, fakir, hadsiz musîbetlere ma'rûz, elemli, kederli bir fânî hayvan hükmünde olup, bütün sevdiği ve alâka peydâ ettiği bütün eşyadan mütemâdiyen firâk elemini çeke çeke, nihâyette bâkî kalan bütün ahbabını bir firâk‑ı elîm içinde bırakıp, kabrin zulümâtına yalnız olarak gider. Hem müddet‑i hayatında gayet cüz'î bir ihtiyar ve küçük bir iktidar ve kısacık bir hayat ve az bir ömür ve sönük bir fikir ile nihâyetsiz elemler ile ve emeller ile faydasız çarpışır. Ve hadsiz arzuların ve makàsıdın tahsiline, semeresiz boşu boşuna çalışır. Hem kendi vücûdunu yükleyemediği hâlde, koca dünya yükünü bîçâre beline ve kafasına yüklenir. Daha Cehennem’e gitmeden Cehennem azâbını çeker.
Evet, şu elîm elemi ve dehşetli manevî azâbı hissetmemek için, ehl‑i dalâlet, ibtal‑i his nev'inden gaflet sarhoşluğu ile muvakkaten hissetmez. Fakat hissedeceği zaman, yani kabre yakın olduğu vakit, birden hisseder. Çünkü; Cenâb‑ı Hakk’a hakîki abd olmazsa, kendi kendine mâlik zannedecek. Hâlbuki; o cüz'î ihtiyar, o küçük iktidarı ile şu fırtınalı dünyada vücûdunu idare edemiyor. Hayatına muzır mikroptan tut, tâ zelzeleye kadar binler tâife düşmanları, hayatına karşı tehâcüm vaziyetinde görür. Elîm bir korku dehşeti içinde her vakit kendine müdhiş görünen kabir kapısına bakıyor.
164
Hem bu vaziyette iken, insaniyet itibariyle nev'‑i insanî ile ve dünya ile alâkadar olduğu hâlde; dünyayı ve insanı, bir Hakîm, Alîm, Kadîr, Rahîm, Kerîm bir Zât’ın tasarrufunda tasavvur etmediği ve onları tesâdüf ve tabiata havâle ettiği için, dünyanın ehvâli ve insanın ahvâli onu dâima iz'aç eder. Kendi elemiyle beraber insanların elemini de çeker. Dünyanın zelzelesi, tâunu, tûfânı, kaht u galâsı, fenâ ve zevâli, ona gayet müz'ic ve karanlıklı birer musîbet sûretinde onu tâzib eder.
Hem şu hâldeki insan, merhamet ve şefkate lâyık değildir. Çünkü; kendi kendine bu dehşetli vaziyeti veriyor. Sekizinci Söz’de kuyuya girmiş iki kardeşin muvâzene‑i hâlinde denildiği gibi: Nasıl bir adam, güzel bir bahçede, güzel bir ziyâfette, güzel ahbablar içinde nezâhetli, tatlı, nâmuslu, hoş, meşrû bir lezzet ve eğlenceye kanâat etmeyip; gayr‑ı meşrû ve mülevves bir lezzet için, çirkin ve necis bir şarabı içse, sarhoş olup kendini kış ortasında, pis bir yerde, ve hattâ canavarlar içinde tahayyül etse, titreyip bağırıp çağırsa, nasıl merhamete lâyık değil… Çünkü; ehl‑i nâmus ve mübârek arkadaşlarını canavar tasavvur eder. Onlara karşı hakaret eder. Hem ziyâfetteki lezîz taamları ve temiz kapları mülevves, pis taşlar tasavvur eder, kırmağa başlar. Hem mecliste muhterem kitapları ve mânidâr mektûbları mânâsız ve âdi nakışlar tasavvur eder, yırtarak ayak altına atar ve hâkezâ… Böyle bir şahıs, nasıl merhamete müstehak değildir. Belki tokada müstehaktır.
Öyle de; sû‑i ihtiyarından neş'et eden küfür sarhoşluğu ile ve dalâlet dîvâneliğiyle Sâni'‑i Hakîm’in şu misâfirhâne‑i dünyasını, tesâdüf ve tabiat oyuncağı olduğunu tevehhüm edip ve cilve‑i Esmâ-i İlâhiye’yi tazelendiren masnûâtın, zamanın geçmesiyle vazifelerinin bittiğinden âlem‑i gayba geçmelerini, adem ile i'dâm tasavvur ederek; ve tesbihât sadâlarını, zevâl ve firâk‑ı ebedî vâveylâsı olduklarını tahayyül ettiğinden; ve Mektûbat‑ı Samedâniye olan şu mevcûdât sahifelerini, mânâsız, karmakarışık tasavvur ettiğinden; ve âlem‑i rahmete yol açan kabir kapısını, zulümât‑ı adem ağzı tasavvur ettiğinden; ve eceli, hakîki ahbablara visâl dâveti olduğu hâlde, bütün ahbablardan firâk nöbeti tasavvur ettiğinden; hem kendini dehşetli bir azâb‑ı elîmde bırakıyor‥ hem mevcûdâtı, hem Cenâb‑ı Hakk’ın esmâsını, hem mektûbatını inkâr ve tezyif ve tahkîr ettiğinden; merhamete ve şefkate lâyık olmadığı gibi, şiddetli bir azâba da müstehaktır. Hiçbir cihette merhamete lâyık değildir.
165
İşte ey bedbaht ehl‑i dalâlet ve sefâhet! Şu dehşetli sukùta karşı ve ezici me'yûsiyete mukâbil; hangi tekemmülünüz, hangi fünûnunuz, hangi kemâliniz, hangi medeniyetiniz, hangi terakkiyâtınız karşı gelebilir? Rûh‑u beşerin eşedd‑i ihtiyaç ile muhtaç olduğu hakîki tesellîyi nerede bulabilirsiniz? Hem güvendiğiniz ve bel bağladığınız ve âsâr‑ı İlâhiye’yi ve ihsânat‑ı Rabbâniye’yi onlara isnâd ettiğiniz hangi tabiatınız, hangi esbâbınız, hangi şerîkiniz, hangi keşfiyâtınız, hangi milletiniz, hangi bâtıl ma'bûdunuz sizi, sizce i'dâm‑ı ebedî olan mevtin zulümâtından kurtarıp; kabir hududundan, berzah hududundan, mahşer hududundan, sırat köprüsünden hâkimâne geçirebilir? Saâdet‑i ebediyeye mazhar edebilir? Hâlbuki; kabir kapısını kapamadığınız için, siz kat'î olarak bu yolun yolcususunuz. Böyle bir yolcu, öyle birisine dayanır ki; bütün bu dâire‑i azîme ve bu geniş hududlar, O’nun taht‑ı emrinde ve tasarrufundadır…
166
Hem dahi, ey bedbaht ehl‑i dalâlet ve gaflet! “Gayr‑ı meşrû bir muhabbetin neticesi, merhametsiz azâb çekmektir.” kaidesi sırrınca; siz fıtratınızdaki Cenâb‑ı Hakk’ın zât ve sıfât ve esmâsına sarfedilecek muhabbet ve mârifet isti'dâdını ve şükür ve ibâdât cihâzâtını, nefsinize ve dünyaya gayr‑ı meşrû bir sûrette sarfettiğinizden, bil'istihkak cezasını çekiyorsunuz. Çünkü; Cenâb‑ı Hakk’a ait muhabbeti, nefsinize verdiniz. Mahbûbunuz olan nefsinizin hadsiz belâsını çekiyorsunuz. Çünkü; hakîki bir rahatı, o mahbûbunuza vermiyorsunuz. Hem onu, hakîki mahbûb olan Kadîr‑i Mutlak’a tevekkül ile teslîm etmiyorsunuz. Dâima elem çekiyorsunuz.
Hem Cenâb‑ı Hakk’ın esmâ ve sıfâtına ait muhabbeti, dünyaya verdiniz ve âsâr‑ı san'atını, âlemin esbâbına taksim ettiniz; belâsını çekiyorsunuz. Çünkü; o hadsiz mahbûblarınızın bir kısmı, size “Allah’a ısmarladık!” demeyip, size arkasını çevirip, bırakıp gidiyor. Bir kısmı sizi hiç tanımıyor. Tanısa da sizi sevmiyor. Sevse de size bir fayda vermiyor. Dâima hadsiz firâklardan ve ümîdsiz dönmemek üzere zevâllerden azâb çekiyorsunuz.
İşte ehl‑i dalâletin “saâdet‑i hayatiye” ve “tekemmülât‑ı insaniye” ve “mehâsin‑i medeniyet” ve “lezzet‑i hürriyet” dedikleri şeylerin iç yüzleri ve mâhiyetleri budur. Sefâhet ve sarhoşluk bir perdedir, muvakkaten hissettirmez. “Tuh onların aklına!” de…
Amma, Kur'ân’ın cadde‑i nurâniyesi ise; bütün ehl‑i dalâletin çektiği yaraları, hakàik‑ı îmâniye ile tedâvi eder. Bütün evvelki yoldaki zulümâtı dağıtır. Bütün dalâlet ve helâket kapılarını kapatır. Şöyle ki:
İnsanın za'f ve aczini ve fakr ve ihtiyacını, bir Kadîr‑i Rahîm’e tevekkül ile tedâvi eder. Hayat ve vücûdun yükünü, O’nun kudretine, rahmetine teslîm edip, kendine yüklemeyip, belki kendisi o hayatına ve nefsine biner hükmünde bir rahat makam bulur. Kendisinin “Nâtık bir hayvan” değil, belki hakîki bir insan ve makbûl bir misâfir‑i Rahmân olduğunu bildirir. Dünyayı, bir misâfirhâne‑i Rahmân olduğunu göstermekle ve dünyadaki mevcûdât ise, Esmâ‑i İlâhiye’nin âyineleri olduklarını ve masnûâtı ise, her vakit tazelenen Mektûbat‑ı Samedâniye olduklarını bildirmekle, insanın fenâ‑yı dünyadan ve zevâl‑i eşyadan ve hubb‑u fâniyâttan gelen yaralarını güzelce tedâvi eder ve evhâmın zulümâtından kurtarır.
167
Hem mevt ve eceli, âlem‑i berzah’a giden ve âlem‑i bekà’da olan ahbablara visâl ve mülâkat mukaddimesi olarak gösterir. Ehl‑i dalâletin nazarında bütün ahbabından bir firâk‑ı ebedî telâkki ettiği ölüm yaralarını böylece tedâvi eder. Ve o firâk, ayn‑ı likà olduğunu isbât eder.
Hem kabrin, âlem‑i rahmete ve dâr‑ı saâdete ve bağistan‑ı cinâna ve nuristan‑ı Rahmân’a açılan bir kapı olduğunu isbât etmekle, beşerin en müdhiş korkusunu izâle edip, en elîm ve kasâvetli ve sıkıntılı olan Berzah seyahatini, en lezîz ve ünsiyetli ve ferâhlı bir seyahat olduğunu gösterir. Kabir ile ejderha ağzını kapatır, güzel bir bahçeye kapı açar. Yani; kabir, ejderha ağzı olmadığını, belki bağistan‑ı rahmete açılan bir kapı olduğunu gösterir.
Hem mü'mine der: “İhtiyarın cüz'î ise, kendi Mâlikinin irâde‑i külliyesine işini bırak. İktidarın küçük ise, Kadîr‑i Mutlak’ın kudretine i'timâd et. Hayatın az ise, hayat‑ı bâkiyeyi düşün. Ömrün kısa ise, ebedî bir ömrün var, merak etme. Fikrin sönük ise, Kur'ân’ın güneşi altına gir. Îmânın nuruyla bak ki; yıldız böceği olan fikrin yerine, herbir âyet‑i Kur'ân, birer yıldız misillû sana ışık verir. Hem hadsiz emellerin, elemlerin varsa, nihâyetsiz bir sevâb ve hadsiz bir rahmet seni bekliyor. Hem hadsiz arzuların, makàsıdın varsa, onları düşünüp muzdarib olma. Onlar bu dünyaya sığışmaz. Onların yerleri başka diyardır. Ve onları veren de başkadır.”
168
Hem der: “Ey İnsan! Sen kendine mâlik değilsin. Sen, kudreti nihâyetsiz bir Kadîr, rahmeti hadsiz bir Rahîm‑i Zât-ı Zülcelâl’in memlûküsün. Öyle ise; sen, kendi hayatını kendine yükleyip zahmet çekme, çünkü; hayatı veren O’dur, idare eden de O’dur. Hem dünya sâhibsiz değil ki; sen kendi kafana dünya yükünü yüklettirerek, ehvâlini düşünüp merak etme. Çünkü; onun sâhibi Hakîm’dir, Alîm’dir. Sen de misâfirsin; fuzûlî olarak karışma, karıştırma.
Hem insanlar, hayvanlar gibi mevcûdât, başıboş değiller; belki vazifedâr memurdurlar. Bir Hakîm‑i Rahîm’in nazarındadırlar. Onların âlâm ve meşakkatlerini düşünüp, rûhuna elem çektirme. Ve onların Hàlık‑ı Rahîm’inin rahmetinden daha ileri şefkatini sürme. Hem sana düşmanlık vaziyetini alan, mikroptan, tâ tâun ve tûfân ve kaht ve zelzeleye kadar bütün eşyanın dizginleri, O Rahîm‑i Hakîm’in elindedirler. O Hakîm’dir, abes iş yapmaz. Rahîm’dir, rahîmiyeti çoktur. Yaptığı her işinde bir nev'i lütûf var.”
169
Hem der: “Şu âlem, çendan fânîdir; fakat ebedî bir âlemin levâzımatını yetiştiriyor. Çendan zâildir, geçicidir; fakat bâkî meyveler veriyor, Bâkî bir Zât’ın bâkî esmâsının cilvelerini gösteriyor. Ve çendan lezzetleri az, elemleri çoktur; fakat Rahmân‑ı Rahîm’in iltifatâtı; zevâlsiz, hakîki lezzetlerdir. Elemler ise, sevâb cihetiyle manevî lezzet yetiştiriyor. Mâdem meşrû dâire; rûh ve kalb ve nefsin bütün lezzetlerine, safâlarına, keyiflerine kâfîdir; gayr‑ı meşrû dâireye girme. Çünkü; o dâiredeki bir lezzetin bazen bin elemi var. Hem hakîki ve dâimî lezzet olan iltifatât‑ı Rahmâniye’yi kaybetmeye sebebdir.
Hem dalâletin yolunda – sâbıkan beyân edildiği gibi – esfel‑i sâfilîne insanı öyle bir sukùt ettiriyor ki; hiçbir medeniyet, hiçbir felsefe ona çare bulamadıkları ve o derin zulümât kuyusundan hiçbir terakkiyât‑ı beşeriye, hiçbir kemâlât‑ı fenniye, insanı çıkaramadığı hâlde; Kur'ân‑ı Hakîm, îmân ve amel‑i sâlih ile o esfel‑i sâfilîne sukùttan, insanı a'lâ‑yı illiyîne çıkarır. Ve delâil‑i kat'iyye ile çıkarmasını isbât ediyor. Ve o derin kuyuyu terakkiyât‑ı maneviyenin basamaklarıyla ve tekemmülât‑ı rûhiyenin cihâzâtıyla dolduruyor.
Hem beşerin uzun ve fırtınalı ve dağdağalı olan ebed tarafındaki yolculuğunu gayet derecede teshîl eder ve kolaylaştırır. Bin, belki ellibin senelik mesâfeyi bir günde kestirecek vesâiti gösterir.
Hem Sultan‑ı Ezel ve Ebed olan Zât‑ı Zülcelâl’i tanıttırmakla, insanı O’na bir memur abd ve bir vazifedâr misâfir vaziyetini verir. Hem dünya misâfirhânesinde, hem berzahî ve uhrevî menzillerde kemâl‑i rahatla seyahatini te'min eder. Nasıl ki; bir pâdişahın müstakîm bir memuru, onun dâire‑i memleketinde, hem her vilâyetin hududlarından sühûletle ve tayyare, gemi, şimendifer gibi sür'atli vâsıta‑i seyahatle gezer, geçer. Öyle de; Sultan‑ı Ezelî’ye îmân ile intisab eden ve amel‑i sâlih ile itâat eden bir insan, şu misâfirhâne‑i dünya menzillerinden ve âlem‑i Berzah ve âlem‑i Mahşer dâirelerinden ve hâkezâ‥ kabirden sonraki bütün âlemlerin geniş hududlarından berk ve burâk sür'atinde geçer. Tâ saâdet‑i ebediyeyi bulur.” Ve şu hakikati kat'î isbât eder. Ve asfiyâ ve evliyâya gösterir.
170
Hem de Kur'ân’ın hakikati der ki: “Ey mü'min! Sendeki nihâyetsiz muhabbet kàbiliyetini, çirkin ve noksan ve şerûr ve sana muzır olan nefs‑i emmârene verme. Onu mahbûb ve onun hevâsını kendine ma'bûd ittihàz etme. Belki sendeki o nihâyetsiz muhabbet kàbiliyetini; nihâyetsiz bir muhabbete lâyık, hem nihâyetsiz sana ihsân edebilen, hem istikbâlde seni nihâyetsiz mes'ûd eden, hem bütün alâkadar olduğun ve onların saâdetleriyle mes'ûd olduğun bütün zâtları, ihsânatıyla mes'ûd eden, hem nihâyetsiz kemâlâtı bulunan ve nihâyetsiz derecede kudsî, ulvî, münezzeh, kusursuz, noksansız, zevâlsiz cemâl sâhibi olan ve bütün esmâsı, nihâyet derecede güzel olan ve her isminde pek çok envâr‑ı hüsün ve cemâl bulunan ve Cennet bütün güzellikleriyle ve ni'metleriyle, O’nun cemâl‑i rahmetini ve rahmet‑i cemâlini gösteren ve sevimli ve sevilen bütün kâinâttaki bütün hüsün ve cemâl ve mehâsin ve kemâlât, O’nun cemâline ve kemâline işâret eden ve delâlet eden ve emâre olan bir Zât’ı, mahbûb ve ma'bûd ittihàz et!‥”
171
Hem der: “Ey İnsan! O’nun esmâ ve sıfâtına ait isti'dâd‑ı muhabbetini, sâir bekàsız mevcûdâta verme, fâidesiz mahlûkata dağıtma. Çünkü; âsâr ve mahlûkat fânîdirler. Fakat o âsârda ve o masnûâtta nakışları, cilveleri görünen Esmâ‑i Hüsnâ, bâkîdirler, dâimîdirler. Ve esmâ ve sıfâtın herbirisinde binler merâtib‑i ihsân ve cemâl ve binler tabakàt‑ı kemâl ve muhabbet var. Sen yalnız Rahmân ismine bak ki; Cennet bir cilvesi ve saâdet‑i ebediye, bir lem'ası ve dünyadaki bütün rızık ve ni'met, bir katresidir.”
İşte şu muvâzene, ehl‑i dalâletle ehl‑i îmânın hayat ve vazife cihetindeki mâhiyetlerine işâret eden: ﴿لَقَدْخَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍ ❋ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَ ❋ اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ﴾ hem netice ve âkıbetlerine işâret eden: ﴿فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ﴾olan âyete dikkat et. Ne kadar ulvî, mu'cizâne, beyân ettiğimiz muvâzeneyi ifâde ederler.
Birinci âyet; Onbirinci Söz’de tafsîlen o âyetin i'câzkârâne ve îcâzkârâne ifâde ettiği hakikati, o sözde beyân edildiğinden, onu oraya havâle ederiz. İkinci âyet ise; yalnız bir küçük işâretle göstereceğiz ki, ne kadar ulvî bir hakikati ifâde ediyor. Şöyle ki:
Şu âyet, mefhûm‑u muvâfık ile şöyle fermân ediyor: “Ehl‑i dalâletin ölmesiyle, semâvât ve zemin, onların üstünde ağlamıyorlar.” Ve mefhûm‑u muhâlif ile delâlet ediyor ki; “Ehl‑i îmânın dünyadan gitmesiyle, semâvât ve zemin, onların üstünde ağlıyor…”
172
Yani: Ehl‑i dalâlet, mâdem semâvât ve arzın vazifelerini inkâr ediyor, mânâlarını bilmiyor, onların kıymetlerini iskàt ediyor. Sâni'lerini tanımıyor. Onlara karşı bir hakaret, bir adâvet ettiğinden; elbette semâvât ve zemin, onlara ağlamak değil, belki onlara nefrîn eder. Onların gebermesiyle memnun olurlar. Ve mefhûm‑u muhâlif ile der: “Semâvât ve arz, ehl‑i îmânın ölmesiyle ağlarlar.” Zîra ehl‑i îmân ise – çünkü – semâvât ve arzın vazifelerini bilir. Hakîki hakikatlerini tasdik ediyor. Ve onların ifâde ettikleri mânâları îmân ile anlıyor. “Ne kadar güzel yapılmışlar, ne kadar güzel hizmet ediyorlar.” diyor. Ve onlara lâyık kıymeti veriyor ve ihtiram ediyor. Cenâb‑ı Hak hesabına onlara ve onlar âyine oldukları esmâya muhabbet ediyor. İşte bu sır içindir ki; semâvât ve zemin, ağlar gibi ehl‑i îmânın zevâline mahzûn oluyorlar.
173
Birinci Lem'a
﴿﷽﴾
﴿فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ﴾
﴿اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ﴾
﴿فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓااِلٰهَ اِلَّاهُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ﴾
﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾
لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِيِّ الْعَظ۪يمِ
يَا بَاق۪ي اَنْتَ الْبَاق۪ي يَا بَاق۪ي اَنْتَ الْبَاق۪ي
﴿لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا هُدًى وَشِفَٓاءٌ﴾
Birinci Lem'a
Hazret‑i Yûnus İbn-i Mettâ Alâ Nebiyyinâ ve Aleyhissalâtü Vesselâm’ın münâcâtı, en azîm bir münâcâttır ve en mühim bir vesile‑i icâbe-i duâdır.
174
Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’ın kıssa‑i meşhûresinin hülâsası:
Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş. Deniz fırtınalı ve gece dağdağalı ve karanlık ve her taraftan ümîd kesik bir vaziyette, ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ﴾ münâcâtı, ona sür'aten vâsıta‑i necât olmuştur.
Şu münâcâtın sırr‑ı azîmi şudur ki:
O vaziyette esbâb bilkülliye sukùt etti. Çünkü o hâlde ona necât verecek öyle bir Zât lâzım ki; hükmü hem balığa, hem denize, hem geceye, hem cevv‑i semâya geçebilsin. Çünkü onun aleyhinde gece, deniz ve hût ittifak etmişler. Bu üçünü birden emrine musahhar eden bir Zât, onu sâhil‑i selâmete çıkarabilir. Eğer bütün halk onun hizmetkârı ve yardımcısı olsa idiler, yine beş para fâideleri olmazdı. Demek esbâbın te'siri yok. Müsebbibü'l‑Esbâb’dan başka bir melce' olamadığını aynelyakìn gördüğünden, sırr‑ı Ehadiyet, nur‑u Tevhid içinde inkişaf ettiği için, şu münâcât birdenbire geceyi, denizi ve hûtu musahhar etmiştir. O nur‑u Tevhid ile hûtun karnını bir tahte'l‑bahir gemisi hükmüne getirip ve zelzeleli dağvâri emvâc dehşeti içinde, denizi, o nur‑u Tevhid ile emniyetli bir sahrâ, bir meydân‑ı cevelân ve tenezzühgâhı olarak o nur ile semâ yüzünü bulutlardan süpürüp, kameri bir lamba gibi başı üstünde bulundurdu. Her taraftan onu tehdid ve tazyîk eden o mahlûkat, her cihette ona dostluk yüzünü gösterdiler. Tâ sâhil‑i selâmete çıktı. Şecere‑i yaktîn altında o lütf‑u Rabbânîyi müşâhede etti.
İşte Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’ın birinci vaziyetinden yüz derece daha müdhiş bir vaziyetteyiz. Gecemiz, istikbâldir. İstikbâlimiz, nazar‑ı gafletle, onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir. Denizimiz, şu sergerdân küre‑i zeminimizdir. Bu denizin her mevcinde binler cenaze bulunuyor; onun denizinden bin derece daha korkuludur. Bizim hevâ‑yı nefsimiz, hûtumuzdur; hayat‑ı ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor. Bu hût, onun hûtundan bin derece daha muzırdır. Çünkü onun hûtu yüz senelik bir hayatı mahveder. Bizim hûtumuz ise, yüz milyon seneler hayatın mahvına çalışıyor.
175
Mâdem hakîki vaziyetimiz budur. Biz de, Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’a iktidâen, umum esbâbdan yüzümüzü çevirip, doğrudan doğruya, Müsebbibü'l‑Esbâb olan Rabbimize ilticâ edip, ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ﴾ demeliyiz ve aynelyakìn anlamalıyız ki; gaflet ve dalâletimiz sebebiyle aleyhimize ittifak eden istikbâl, dünya ve hevâ‑yı nefsin zararlarını def'edecek yalnız O Zât olabilir ki; istikbâl taht‑ı emrinde, dünya taht‑ı hükmünde, nefsimiz taht‑ı idaresindedir. Acaba Hàlık‑ı Semâvât ve Arzdan başka hangi sebeb var ki, en ince ve en gizli hâtırât‑ı kalbimizi bilecek? Ve bizim için istikbâli, âhiretin icâdıyla ışıklandıracak ve dünyanın yüz bin boğucu emvâcından kurtaracak? – Hâşâ – Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’dan başka hiçbir şey, hiçbir cihette, O’nun izin ve irâdesi olmadan imdâd edemez ve halâskâr olamaz.
176
Mâdem hakikat‑i hâl böyledir. Nasıl ki Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’a o münâcâtın neticesinde hûtu ona bir merkûb, bir tahte'l‑bahir ve denizi bir güzel sahrâ ve gece mehtâblı bir latîf sûret aldı. Biz dahi o münâcâtın sırrıyla, ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ﴾ demeliyiz. لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ cümlesiyle istikbâlimize, سُبْحَانَكَ kelimesiyle dünyamıza, ﴿اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ﴾ fıkrasıyla nefsimize nazar‑ı merhametini celb etmeliyiz. Tâ ki, nur‑u îmân ile ve Kur'ânın mehtâbıyla istikbâlimiz tenevvür etsin ve o gecemizin dehşet ve vahşeti, ünsiyet ve tenezzühe inkılâb etsin. Ve mütemâdiyen mevt ve hayatın değişmesiyle seneler ve karnlar emvâcı üstünde hadsiz cenazeler binip ademe atılan dünyamız ve zeminimizde, Kur'ân‑ı Hakîm’in tezgâhında yapılan bir sefîne‑i maneviye hükmüne geçen Hakikat‑i İslâmiyet içine girip, selâmetle o denizin üstünde gezip, tâ sâhil‑i selâmete çıkarak hayatımızın vazifesi bitsin. O denizin fırtınaları ve zelzeleleri, sinema perdeleri gibi tenezzühün manzaralarını tazelendirmekle, vahşet ve dehşet yerine, nazar‑ı ibret ve tefekkürü keyiflendirerek okşayıp ışıklandırsın. Hem o sırr‑ı Kur'ân’la, o terbiye‑i Furkàniye ile, nefsimiz bize binmeyecek; merkûbumuz olup, bizi ona bindirip, hayat‑ı ebediyemizin kazanmasına kuvvetli bir vâsıtamız olsun.
Elhâsıl: Mâdem insan, mâhiyetinin câmiiyeti itibariyle sıtmadan müteellim olduğu gibi, arzın zelzele ve ihtizâzâtından ve kâinâtın kıyâmet hengâmında zelzele‑i kübrâsından müteellim oluyor. Ve nasıl ki hurdebînî bir mikroptan korkar, ecrâm‑ı ulviyeden zuhûr eden kuyruklu yıldızdan dahi korkar. Hem nasıl ki hânesini sever, koca dünyayı da öyle sever. Hem nasıl ki, küçük bahçesini sever, öyle de; hadsiz ebedî Cennet’i dahi müştâkàne sever. Elbette, böyle bir insanın Ma'bûd’u, Rabbi, melce'i, halâskârı, maksûdu öyle bir Zât olabilir ki; umum kâinât O’nun kabza‑i tasarrufunda, zerrât ve seyyârât dahi taht‑ı emrindedir. Elbette öyle bir insan dâima Yûnusvâri (A.S.), ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ﴾ demeye muhtaçtır.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
177
Onyedinci Lem'a’danBeşinci Nota
Şu notada, Avrupa fünûnu ve medeniyeti, Eski Said’in fikrinde bir derece yerleştiği için, Yeni Said harekât‑ı fikriyede seyrettiği zaman, Avrupa’nın fünûn ve medeniyeti, o seyahat‑ı kalbiyede emrâz‑ı kalbiyeye inkılâb ederek ziyâde müşkülâta medâr olduğundan, bilmecbûriye, Yeni Said zihnini silkeleyip, müzahref felsefeyi ve sefîh medeniyeti atmak isterken, kendi rûhunda Avrupa’nın lehinde şehâdet eden hissiyat‑ı nefsâniyeyi susturmak için, Avrupa’nın şahs‑ı manevîsi ile bir cihette gayet kısa, bir cihette uzun, gelecek muhâvereye mecbur olmuştur.
Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir. Birisi, İsevîlik din‑i hakîkisinden aldığı feyz ile hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyeye nâfi' san'atları ve adâlet ve hakkâniyete hizmet eden fünûnları takib eden bu birinci Avrupa’ya hitâb etmiyorum. Belki, felsefe‑i tabîiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiâtını mehâsin zannederek beşeri sefâhete ve dalâlete sevk eden, bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitâb ediyorum. Şöyle ki:
O zaman, o seyahat‑ı rûhiyede, mehâsin‑i medeniyet ve fünûn‑u nâfiadan başka olan mâlâyanî ve muzır felsefeyi ve muzır ve sefîh medeniyeti elinde tutan Avrupa’nın şahs‑ı manevîsine karşı demiştim:
Bil, ey ikinci Avrupa! Sen sağ elinle sakîm ve dalâletli bir felsefeyi ve sol elinle sefîh ve muzır bir medeniyeti tutup da'vâ edersin ki, “Beşerin saâdeti bu ikisiyledir.” Senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen senin başını yesin ve yiyecek!
178
Ey küfür ve küfranı dağıtıp neşreden bedbaht rûh! Acaba, hem rûhunda, hem vicdânında, hem aklında, hem kalbinde dehşetli musîbetlerle musîbet‑zede olmuş ve azâba düşmüş bir adamın, cismiyle zâhirî bir sûrette, aldatıcı bir zînet ve servet içinde bulunmasıyla saâdeti mümkün olabilir mi? Ona mes'ûd denilebilir mi?
Âyâ, görmüyor musun ki; bir adamın cüz'î bir emirden me'yûs olması ve vehmî bir emelden ümîdi kesilmesi ve ehemmiyetsiz bir işten inkisar‑ı hayâle uğraması sebebiyle, tatlı hayâller ona acılaşıyor, şirin vaziyetler onu tâzib ediyor, dünya ona dar geliyor, zindân oluyor. Hâlbuki senin şeâmetinle kalbinin en derin köşelerinde ve rûhunun tâ esâsında dalâlet darbesini yiyen ve o dalâlet cihetiyle bütün emelleri inkıtâ'a uğrayan ve bütün elemleri ondan neş'et eden bir bîçâre insana hangi saâdeti te'min ediyorsun? Acaba, zâil, yalancı bir Cennet’te cismi bulunan ve kalbi, rûhu Cehennem’de azâb çeken bir insana mes'ûd denilebilir mi? İşte sen, bîçâre beşeri böyle baştan çıkardın. Yalancı bir Cennet içinde cehennemî bir azâb çektiriyorsun.
Ey beşerin nefs‑i emmâresi! Bu temsîle bak, beşeri nereye sevk ettiğini bil. Meselâ; bizim önümüzde iki yol var. Birisinden gidiyoruz. Görüyoruz ki, her adım başında bîçâre, âciz bir adam bulunur. Zâlimler hücum edip malını, eşyasını gasb ederek kulübeciğini harâb ediyorlar. Bazen de yaralıyorlar. Öyle bir tarzda ki, acınacak hâline semâ ağlıyor. Nereye bakılsa, hâl, bu minvâl üzere gidiyor. O yolda işitilen sesler, zâlimlerin gürültüleri, mazlumların ağlayışları olduğundan, umumî bir mâtem o yolu kaplıyor. İnsan, insaniyet cihetiyle gayrın elemiyle müteellim olduğundan, hadsiz bir eleme giriftâr oluyor. Hâlbuki vicdân bu derece teellüme tahammül edemediğinden, o yolda giden, iki şeyden birisine mecbur olur: Ya insaniyetten tecerrüd edip ve nihâyetsiz vahşeti iltizam ederek öyle bir kalbi taşıyacak ki, kendi selâmetiyle beraber umumun helâketi onu müteessir etmesin; veyâhut kalb ve aklın muktezâsını ibtal etsin.
179
Ey sefâhet ve dalâletle bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış Avrupa! Deccâl gibi bir tek gözü taşıyan kör dehân ile rûh‑u beşere bu cehennemî hâleti hediye ettin. Sonra anladın ki, bu öyle ilâçsız bir illettir ki, insanı a'lâ‑yı illiyînden, esfel‑i sâfilîne atar; hayvanatın en bedbaht derecesine indirir. Bu illete karşı bulduğun ilâç, muvakkaten ibtal‑i his hizmeti gören câzibedâr oyuncakların ve uyutucu hevesât ve fantaziyelerindir. Senin bu ilâcın, senin başını yesin ve yiyecek! İşte, beşere açtığın yol ve verdiğin saâdet bu misâle benzer.
İkinci yol ki, Kur'ân‑ı Hakîm hidayetiyle beşere hediye etmiştir, şöyledir:
Görüyoruz ki, o yolun her menzilinde, her mekânında, her şehrinde bir Sultan‑ı Âdilin müstakîm askerleri her tarafta bulunuyorlar, geziyorlar. Ara sıra O Sultanın emriyle o askerlerin bir kısmını terhis ediyorlar. Silâhlarını, atlarını ve mîrî levâzımatlarını alıyorlar, onlara izin tezkeresini veriyorlar. O terhis olunan neferler, çendan ünsiyet ettikleri at ve silâhların teslîm alınmasından zâhiren mahzûn oluyorlar; fakat hakikat noktasında, terhisle müferrah olup, Sultanın ziyaretine ve Pâdişahın pâyitahtına dönmesi ve Pâdişahı ziyaret etmesi cihetinde gayet memnun oluyorlar.
Bazen terhis memurları acemî bir nefere rast geliyorlar. Nefer onları tanımıyor. “Silâhını teslîm et!” diyorlar. Nefer diyor: “Ben Pâdişahın askeriyim. Onun hizmetindeyim. Sonra onun yanına gideceğim. Siz neci oluyorsunuz? Eğer onun izin ve rızâsıyla gelmişseniz, göz ve baş üstüne geldiniz. Emrini gösteriniz, yoksa çekiliniz, benden uzak olunuz. Ben tek başımla kalsam, sizler binler dahi olsanız, yine sizinle dövüşeceğim. Kendi nefsim için değil, çünkü nefsim benim değil, benim Sultanımındır. Belki bendeki nefsim ve silâhım, Mâlikimin emânetidir. Emâneti muhâfaza ve Sultanımın haysiyetini himâye ve izzetini vikàye için size baş eğmeyeceğim!”
İşte, o ikinci yoldaki medâr‑ı sürûr ve saâdet olan binler ahvâlden bu hâl, bir nümûnedir. Sâir ahvâli sen kıyâs et. Bütün o ikinci yolun seferinde, tevellüdât nâmında, sevinç ve şenlikle bir tahşidât ve sevkiyât‑ı askeriye vardır ve vefiyât nâmında sürûr ve muzîka ile terhisât‑ı askeriye görünüyorlar. İşte, Kur'ân‑ı Hakîm beşere bu yolu hediye etmiştir. Bu hediyeyi kim tam kabûl etse, böyle iki cihanın saâdetine giden bu ikinci yoldan gider. Ne geçmiş şeyden mahzûn ve ne de gelecek şeyden havf eder.
180
Ey ikinci, bozuk Avrupa! Senin çürük ve esâssız esâslarının bir kısmı şunlardır ki: “En büyük melekten en küçük semeğe kadar herbir zîhayat kendi nefsine mâliktir ve kendi zâtı için çalışır ve kendi lezzeti için çabalar. Onun bir hakk‑ı hayatı var. Gaye‑i himmeti ve hedef‑i maksadı, yaşamak ve bekàsını te'min etmektir.” diyorsun. Ve Hàlık‑ı Kerîm’in kerem düsturlarından ve erkân‑ı kâinâtta kemâl‑i itâatle imtisal edilen düstur‑u teâvünle, nebâtât hayvanatın imdâdına ve hayvanat insanların yardımına koşmasından tezâhür eden o umumî kanunun rahîmâne, kerîmâne cilvelerini cidâl zannedip, “Hayat bir cidâldir” diye, ahmakàne hükmetmişsin.
Acaba, o düstur‑u teâvünün cilvesinden olan, zerrât‑ı taamiyenin kemâl‑i şevk ile beden hücrelerinin gıdâlandırılması için koşmaları nasıl cidâldir? Nasıl bir çarpışmaktır? Belki o imdâd ve o koşmak, Kerîm bir Rabbin emriyle bir teâvündür.
Hem çürük bir esâsın, “Herşey kendi nefsine mâliktir” diyorsun. Hiçbir şey kendi nefsine mâlik olmadığına kat'î bir delil şudur ki:
Esbâbın içinde en eşrefi ve ihtiyar noktasında en geniş irâdelisi, insandır. Hâlbuki bu insanın düşünmek, söylemek ve yemek gibi en zâhir ef'âl‑i ihtiyariyesinden, yüz cüz'ünden onun dest‑i ihtiyarına verilen ve dâire‑i iktidarına giren, yalnız meşkûk tek bir cüz'dür. Böyle en zâhir fiilin yüz cüz'ünden bir cüz'üne mâlik olmayan, nasıl kendine mâliktir denilir?
181
Böyle en eşref ve ihtiyarı en geniş, bu derece hakîki tasarruftan ve temellükten eli bağlanmış bulunsa; “Sâir hayvanat ve cemâdât kendi kendine mâliktir” diyen, hayvandan daha ziyâde hayvan ve cemâdâttan daha ziyâde câmid ve şuûrsuz olduğunu isbât eder.
Seni bu hatâya atıp bu vartaya düşüren, bir gözlü dehândır. Yani; hàrika, menhus zekândır. O kör dehân ile, herşeyin Hàlık’ı olan Rabbini unuttun, mevhûm bir tabiata isnâd ettin, âsârını esbâba verdin, O Hàlık’ın malını bâtıl ma'bûd olan tâğutlara taksim ettin. Şu noktada ve o dehân nazarında, her zîhayat, herbir insan, tek başıyla hadsiz a'dâya karşı mukâvemet etmek ve nihâyetsiz hâcâtın tahsiline çabalamak lâzım geliyor. Ve zerre gibi bir iktidar, ince tel gibi bir ihtiyar, zâil lem'a gibi bir şuûr, çabuk söner şu'le gibi bir hayat, çabuk geçer dakika gibi bir ömür ile, o hadsiz a'dâya ve hâcâta karşı dayanmaya mecbur oluyor. Hâlbuki, o bîçâre zîhayatın sermâyesi, binler matlûblarından birisine kâfî gelmiyor. Musîbete giriftâr olduğu zaman, sağır, kör esbâbdan başka derdine derman beklemiyor. ﴿وَمَا دُعَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ﴾ sırrına mazhar oluyor.
Senin karanlıklı dehân, nev'‑i beşerin gündüzünü geceye kalbetmiş. Yalnız o sıkıntılı, zulümlü ve zulmetli geceye ısındırmak için, yalancı, muvakkat lambalarla tenvir ettin. O lambalar sürûr ile beşerin yüzüne tebessüm etmiyorlar. Belki beşerin ağlanacak acı hâllerindeki eblehâne gülmesine – o ışıklar – müstehziyâne gülüp eğleniyor.
Herbir zîhayat, senin şâkirdlerin nazarında, zâlimlerin hücumuna ma'rûz, miskin birer musîbet‑zededirler. Dünya bir mâtemhâne‑i umumiyedir. Dünyadaki sadâlar ölümlerden, elemlerden gelen vâveylâlardır. Senden tam ders alan şâkirdin, bir fir'avun olur. Fakat en hasîs şeye ibâdet eden ve menfaat gördüğü herşeyi kendine rab telâkki eden bir fir'avun‑u zelîldir.
182
Hem senin şâkirdin mütemerriddir. Fakat bir lezzeti için nihâyet zilleti kabûl eden miskin bir mütemerriddir. Hasîs bir menfaat için şeytanın ayağını öper derecede alçaklık gösterir!
Hem cebbârdır. Fakat kalbinde bir nokta‑i istinâd bulamadığı için, zâtında gayet âciz bir cebbâr‑ı hodfürûştur.
O şâkirdin gaye‑i himmeti hevesât‑ı nefsâniyeyi tatmin ve hamiyet ve fedâkârlık perdesi altında kendi menfaat‑i nefsini arayan ve hırs ve gururunu teskin etmeye çalışan bir dessâstır. Nefsinden başka ciddi olarak hiçbir şeyi sevmiyor; herşeyi nefsine fedâ ediyor.
Amma Kur'ânın hàlis ve tam şâkirdi ise, bir abddir. Fakat a'zam‑ı mahlûkata karşı da ubûdiyete tenezzül etmez ve Cennet gibi en büyük ve a'zam bir menfaati gaye‑i ubûdiyet yapmaz bir abd‑i azîzdir.
Hem halîm, selîmdir. Fakat Fâtır‑ı Zülcelâl’inden başkasına, izni ve emri olmadan tezellüle tenezzül etmez bir halîm‑i âlîhimmettir.
Hem fakirdir. Fakat onun Mâlik‑i Kerîm’i ona ileride iddihar ettiği mükâfât ile bir fakir‑i müstağnîdir.
Hem zaîftir. Fakat kudreti nihâyetsiz olan Seyyidinin kuvvetine istinâd eden bir zaîf‑i kavîdir ki; Kur'ân hakîki bir şâkirdine Cennet‑i ebediyeyi dahi gaye‑i maksad yaptırmadığı hâlde, bu zâil, fânî dünyayı ona gaye‑i maksad hiç yapar mı?
İşte iki şâkirdin himmetlerinin ne derece birbirinden farklı olduğunu anla!
Hem felsefe‑i sakîmenin şâkirdleriyle Kur'ân‑ı Hakîm’in tilmizlerinin hamiyetkârlık ve fedâkârlıklarını bununla muvâzene edebilirsin. Şöyle ki:
183
Felsefenin şâkirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde da'vâ açar. Kur'ânın şâkirdi ise, semâvât ve arzdaki umum sâlih ibâdı kendine kardeş telâkki ederek, gayet samîmî bir sûrette onlara duâ eder. Ve saâdetleriyle mes'ûd oluyor. Ve rûhunda şedîd bir alâkayı onlara karşı hisseder ki, duâsında اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِلْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ der. Hem en büyük şey olan Arş ve Şemsi musahhar birer memur ve kendi gibi bir abd, bir mahlûk telâkki eder.
Hem iki şâkirdin ulviyet ve inbisat‑ı rûhlarını bundan kıyâs et ki: Kur'ân, kendi şâkirdlerinin rûhuna öyle bir inbisat ve ulviyet verir ki; doksan dokuz taneli tesbihe bedel, doksan dokuz Esmâ‑i İlâhiye’nin cilvelerini gösteren doksan dokuz âlemlerin zerrâtını, birer tesbih taneleri olarak şâkirdlerinin ellerine verir, “Evrâdlarınızı bununla okuyunuz” der. İşte, Kur'ânın tilmizlerinden Şah‑ı Geylânî, Rufâî, Şâzelî (Radıyallahu Anhüm) gibi şâkirdleri, virdlerini okudukları vakit dinle, bak! Ellerinde silsile‑i zerrâtı, katarât adedlerini, mahlûkatın aded‑i enfâsını tutmuşlar; onunla evrâdlarını okuyorlar, Cenâb‑ı Hakk’ı zikir ve tesbih ediyorlar.
İşte Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın mu'cizâne terbiyesine bak ki; nasıl ednâ bir kederle ve küçük bir gamla başı dönüp sersemleşen ve küçük bir mikroba mağlûb olan bu küçük insan, terbiye‑i Kur'ân ile ne kadar teâlî ediyor. Ve ne derece letâifi inbisat eder ki; koca dünya mevcûdâtını, virdine tesbih olmakta kısa görüyor. Ve Cennet’i zikir ve virdine gaye olmakta az gördüğü hâlde, kendi nefsini Cenâb‑ı Hakk’ın ednâ bir mahlûkunun üstünde büyük tutmuyor. Nihâyet izzet içinde nihâyet tevâzu'u cem'ediyor. Felsefe şâkirdlerinin buna nisbeten ne derece pest ve aşağı olduğunu kıyâs edebilirsin.
184
İşte, felsefe‑i sakîme-i Avrupaiyeden yek‑çeşm olan dehâsının yanlış gördüğü hakikatleri, iki cihana bakan, gayb‑âşinâ parlak iki gözü ile iki âleme nazar eden, beşer için iki saâdete iki eliyle işâret eden hüdâ‑yı Kur'ânî der ki:
Ey insan! Senin elinde bulunan nefis ve malın senin mülkün değil, belki sana emânettir. O emânetin mâliki herşeye kadîr, herşeyi bilir bir Rahîm‑i Kerîmdir. O senin yanındaki mülkünü senden satın almak istiyor, tâ senin için muhâfaza etsin, zâyi' olmasın. İleride mühim bir fiat sana verecek. Sen muvazzaf ve memur bir askersin. O’nun nâmıyla çalış ve hesabıyla amel et. O’dur ki, muhtaç olduğun şeyleri sana rızık olarak gönderiyor ve senin tâkatin yetmediği şeylerden seni muhâfaza eder. Senin şu hayatının gayesi, neticesi; O Mâlik’in esmâsına ve şuûnâtına bir mazhariyettir. Sana bir musîbet geldiği vakit, de:
﴿اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ﴾ Yani; “Ben Mâlikimin hizmetindeyim. Ey musîbet! Eğer O’nun izin ve rızâsıyla geldin ise, merhaba, safâ geldin. Çünkü; elbette bir vakit O’na döneceğiz ve O’nun huzuruna gideceğiz ve O’na müştâkız. Mâdem herhalde bir zaman bizi hayatın tekâlifinden âzâd edecektir; haydi, ey musîbet, o terhis ve o âzâd etmek senin elinle olsun, râzıyım. Eğer benim emânet muhâfazasında ve vazife‑perverliğimi tecrübe sûretinde sana emir ve irâde etmiş, fakat sana teslîm olmaklığıma izin ve rızâsı olmazsa, benim tâkatim yettikçe, emin olmayana, Mâlikimin emânetini teslîm etmem!” der.
185
İşte, binden bir nümûne olarak, dehâ‑yı felsefînin ve hüdâ‑yı Kur'ânînin verdikleri derslerin derecelerine bak. Evet, iki tarafın hakikat‑i hâli, sâbıkan beyân edilen tarz ile gidiyor. Fakat hidayet ve dalâlette insanların dereceleri mütefâvittir, gafletin mertebeleri muhteliftir. Herkes her mertebede bu hakikati tamamıyla hissedemez. Çünkü gaflet, hissi ibtal ediyor. Ve bu zamanda öyle bir derecede ibtal‑i his etmiş ki, bu elîm elemin acısını ehl‑i medeniyet hissetmiyorlar. Fakat hassâsiyet‑i ilmiyenin tezâyüdüyle ve her günde otuz bin cenazeyi gösteren mevtin îkazâtıyla o gaflet perdesi parçalanıyor. Ecnebîlerin tâğutlarıyla ve fünûn‑u tabîiyeleriyle dalâlete gidenlere ve onları körü körüne taklid edip ittibâ' edenlere binler nefrîn ve teessüfler!
Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız! Âyâ, Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adâvetten sonra, hangi akıl ile onların sefâhet ve bâtıl efkârlarına ittibâ' edip emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Sefîhâne taklid edenler, ittibâ' değil, belki şuûrsuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi i'dâm ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki; siz ahlâksızcasına ittibâ' ettikçe, hamiyet da'vâsında yalancılık ediyorsunuz! Çünkü şu sûrette ittibâ'ınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzâdır!
هَدٰينَا اللّٰهُ وَاِيَّاكُمْ اِلَى الصِّرَاطِ الْمُسْتَق۪يمِ
186
Yirmidördüncü Lem'a
Tesettür Hakkındadır
﴿﷽﴾
﴿يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَٓاءِ الْمُؤْمِن۪ينَ يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَاب۪يبِهِنَّ﴾ ilâ âhir‥ âyeti tesettürü emrediyor. Medeniyet‑i sefîhe ise, Kur'ânın bu hükmüne karşı muhâlif gidiyor. Tesettürü fıtrî görmüyor, “Bir esârettir.” diyor. (❋)
Elcevab: Kur'ân‑ı Hakîm’in bu hükmü, tam fıtrî olduğuna ve muhâlifi, gayr‑ı fıtrî olduğuna delâlet eden çok hikmetlerinden yalnız “Dört Hikmet”ini beyân ederiz.
Birinci Hikmet
Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktiza ediyor. Çünkü; kadınlar hilkaten zaîfe ve nâzik olduklarından, kendilerini ve hayatından ziyâde sevdiği yavrularını himâye edecek bir erkeğin himâye ve yardımına muhtaç bulunduğundan, kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskàle ma'rûz kalmamak için fıtrî bir meyli var.
187
Hem kadınların on adetten altı‑yedisi ya ihtiyardır, ya çirkindir ki, ihtiyarlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Ya kıskançtır; kendinden daha güzellere nisbeten çirkin düşmemek veya tecâvüzden ve ittihamdan korkar; taarruza ma'rûz kalmamak ve kocası nazarında hıyânetle müttehem olmamak için, fıtraten tesettür isterler. Hattâ dikkat edilse, en ziyâde kendini saklayan, ihtiyarlardır. Ve on adetten, ancak iki‑üç tanesi bulunabilir ki; hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın.
Ma'lûmdur ki; insan sevmediği ve istiskàl ettiği adamların nazarından sıkılır, müteessir olur. Elbette açık‑saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoşlandığı nâmahrem erkeklerden onda iki‑üçü varsa; yedi‑sekizinden istiskàl eder. Hem tefahhuş ve tefessüh etmeyen bir güzel kadın, nâzik ve serîü't‑teessür olduğundan maddeten te'siri tecrübe edilen, belki semlendiren pis nazarlardan elbette sıkılır. Hattâ işitiyoruz; açık‑saçıklık yeri olan Avrupa’da çok kadınlar, bu dikkat‑i nazardan sıkılarak, “Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar.” diye polislere şekvâ ediyorlar. Demek medeniyetin ref'‑i tesettürü, hilâf‑ı fıtrattır. Kur'ânın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o mâden‑i şefkat ve kıymetdâr birer refîka‑i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukùttan, zilletten ve manevî esâretten ve sefâletten kurtarıyor.
Hem kadınlarda, ecnebî erkeklere karşı fıtraten korkaklık, tahavvüf var. Tahavvüf ise, fıtraten tesettürü iktiza ediyor. Çünkü; sekiz‑dokuz dakika bir zevki, cidden acılaştıracak, sekiz‑dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmet ile çekmekle beraber; hâmîsiz bir veledin terbiyesiyle, sekiz‑dokuz sene, o sekiz‑dokuz dakika gayr‑ı meşrû zevkin belâsını çekmek ihtimali var. Ve kesretle vâki olduğundan, cidden şiddetle nâmahremlerden fıtratı korkar ve cibilliyeti sakınmak ister. Ve tesettür ile nâmahremin iştihâsını açmamak ve tecâvüzüne meydân vermemek, zaîf hilkati emreder ve kuvvetli ihtar eder. Ve bir siperi ve kalesi, çarşafı olduğunu gösteriyor. Mesmuâtıma göre; merkez ve pâyitaht‑ı hükûmette, çarşı içinde, gündüzde, ahâlinin gözleri önünde, gayet âdi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayâsız yüzlerine bir şamar vuruyor!
188
İkinci Hikmet
Kadın ve erkek ortasında gayet esâslı ve şiddetli münâsebet, muhabbet ve alâka; yalnız dünyevî hayatın ihtiyacından ileri gelmiyor. Evet bir kadın, kocasına yalnız hayat‑ı dünyeviyeye mahsûs bir refîka‑i hayat değildir. Belki hayat‑ı ebediyede dahi bir refîka‑i hayattır.
Mâdem hayat‑ı ebediyede dahi kocasına refîka‑i hayattır; elbette ebedî arkadaşı ve dostu olan kocasının nazarından gayrı, başkasının nazarını kendi mehâsinine celbetmemek ve onu darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir. Mâdem mü'min olan kocası, sırr‑ı îmâna binâen onun ile alâkası, hayat‑ı dünyeviyeye münhasır ve yalnız hayvanî ve güzellik vaktine mahsûs muvakkat bir muhabbet değil, belki hayat‑ı ebediyede dahi bir refîka‑i hayat noktasında esâslı ve ciddi bir muhabbetle, bir hürmetle alâkadardır. Hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde dahi o ciddi hürmet ve muhabbeti taşıyor. Elbette ona mukâbil, o da kendi mehâsinini onun nazarına tahsîs ve muhabbetini ona hasretmesi, muktezâ‑yı insaniyettir. Yoksa pek az kazanır, fakat pek çok kaybeder.
Şer'an koca, karıya küfüv olmalı, yani birbirine münâsib olmalı. Bu küfüv ve denk olmak, en mühimmi diyânet noktasındadır.
Ne mutlu o kocaya ki; kadınının diyânetine bakıp taklid eder, refîkasını hayat‑ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur.
Bahtiyardır o kadın ki; kocasının diyânetine bakıp “Ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim.” diye takvâya girer.
Veyl o erkeğe ki; sâliha kadınını ebedî kaybettirecek olan sefâhete girer.
189
Ne bedbahttır o kadın ki; müttakì kocasını taklid etmez, o mübârek ebedî arkadaşını kaybeder.
Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki; birbirinin fıskını ve sefâhetini taklid ediyorlar. Birbirine ateşe atılmasında yardım ediyorlar!‥
Üçüncü Hikmet
Bir ailenin saâdet‑i hayatiyesi, koca ve karı mâbeyninde bir emniyet‑i mütekàbile ve samîmî bir hürmet ve muhabbetle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık‑saçıklık o emniyeti bozar. O mütekàbil hürmet ve muhabbeti de kırar. Çünkü; açık‑saçıklık kılığına giren on kadından ancak bir tanesi bulunur ki, kocasından daha güzeli görmediğinden kendini ecnebîye sevdirmeye çalışmaz. Dokuzu, kocasından daha iyisini görür. Ve yirmi adamdan ancak bir tanesi, karısından daha güzelini görmüyor. O vakit o samîmî muhabbet ve hürmet‑i mütekàbile gitmekle beraber, gayet çirkin ve gayet alçakça bir his uyandırmaya sebebiyet verebilir. Şöyle ki:
İnsan, hemşire misillû mahremlerine karşı fıtraten şehevânî his taşıyamıyor. Çünkü; mahremlerin sîmâları, karâbet ve mahremiyet cihetindeki şefkat ve muhabbet‑i meşrûayı ihsâs ettiği cihetle; nefsî, şehevânî temâyülâtı kırar. Fakat bacaklar gibi şer'an mahremlere de göstermesi câiz olmayan yerlerini açık‑saçık bırakmak, süflî nefislere göre, gayet çirkin bir hissin uyanmasına sebebiyet verebilir. Çünkü; mahremin sîmâsı mahremiyetten haber verir ve nâmahreme benzemez. Fakat meselâ açık bacak, mahremin gayrıyla müsâvîdir. Mahremiyeti haber verecek bir alâmet‑i fârikası olmadığından, hayvanî bir nazar‑ı hevesi, bir kısım süflî mahremlerde uyandırmak mümkündür. Böyle nazar ise, tüyleri ürpertecek bir sukùt‑u insaniyettir!‥
190
Dördüncü Hikmet
Ma'lûmdur ki; kesret‑i nesil, herkesçe matlûbdur. Hiçbir millet ve hükûmet yoktur ki, kesret‑i tenâsüle tarafdâr olmasın. Hattâ Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş:
تَنَاكَحُوا تَكَاثَرُوا فَاِنّ۪ي اُبَاه۪ي بِكُمُ الْاُمَمَ (ev kemâ kàl) Yani: “İzdivâc ediniz, çoğalınız. Ben kıyâmette, sizin kesretinizle iftihar edeceğim.”
Hâlbuki tesettürün ref'i, izdivâcı teksir etmeyip çok azaltıyor. Çünkü; en serseri ve asrî bir genç dahi, refîka‑i hayatını nâmuslu ister. Kendi gibi asrî, yani açık‑saçık olmasını istemediğinden bekâr kalır. Belki de fuhşa sülûk eder.
Kadın öyle değil; o derece kocasını inhisar altına alamaz. Çünkü kadının – aile hayatında müdür‑ü dâhilî olmak haysiyetiyle kocasının bütün malına, evlâdına ve herşeyine muhâfaza memuru olduğundan – en esâslı hasleti; sadâkattir, emniyettir. Açık‑saçıklık ise, bu sadâkati kırar, kocası nazarında emniyeti kaybeder, ona vicdân azâbı çektirir. Hattâ erkeklerde iki güzel haslet olan cesâret ve sehàvet, kadınlarda bulunsa; bu emniyete ve sadâkate zarar olduğu için ahlâk‑ı seyyiedendir, kötü haslet sayılırlar. Fakat kocasının vazifesi, ona hazinedarlık ve sadâkat değil, belki himâyet ve merhamet ve hürmettir. Onun için, o erkek inhisar altına alınmaz. Başka kadınları da nikâh edebilir.
191
Memleketimiz Avrupa’ya kıyâs edilmez. Çünkü orada düello gibi çok şiddetli vâsıtalarla, açık‑saçıklık içinde nâmus bir derece muhâfaza edilir. İzzet‑i nefis sâhibi birisinin karısına pis nazarla bakan; boynuna kefenini takar, sonra bakar. Hem memâlik‑i bâride olan Avrupa’daki tabiatlar, o memleket gibi bârid ve câmiddirler. Bu Asya, yani Âlem‑i İslâm kıt'ası, ona nisbeten memâlik‑i hârredir. Ma'lûmdur ki, muhîtin insanın ahlâkı üzerinde te'siri vardır. O bârid memlekette, soğuk insanlarda hevesât‑ı hayvaniyeyi tahrîk etmek ve iştihâyı açmak için açık‑saçıklık, belki çok sû‑i isti'mâlâta ve isrâfâta medâr olmaz. Fakat serîü't‑teessür ve hassas olan memâlik‑i hârredeki insanların hevesât‑ı nefsâniyesini mütemâdiyen tehyîc edecek açık‑saçıklık, elbette çok sû‑i isti'mâlâta ve isrâfâta ve neslin za'fiyetine ve sukùt‑u kuvvete sebebdir. Bir ayda veya yirmi günde ihtiyac‑ı fıtrîye mukâbil, her birkaç günde kendini bir isrâfa mecbur zanneder. O vakit, her ayda onbeş gün kadar hayız gibi ârızalar münâsebetiyle kadından tecennüb etmeye mecbur olduğundan, nefsine mağlûb ise, fuhşiyâta da meyleder.
Şehirliler; köylülere, bedevîlere bakıp tesettürü kaldıramaz. Çünkü; köylerde, bedevîlerde derd‑i maîşet meşgalesiyle ve bedenen çalışmak ve yorulmak münâsebetiyle; hem şehirlilere nisbeten nazar‑ı dikkati az celbeden masûme işçi ve bir derece kaba kadınların kısmen açık olmaları, hevesât‑ı nefsâniyeyi tehyîce medâr olamadığı gibi, serseri ve işsiz adamlar az bulunduğundan, şehirdeki mefâsidin onda biri onlarda bulunmaz. Öyle ise, onlara kıyâs edilmez.
192
Birinci Mektûb’un Dördüncü Suâli
Mahbûblara olan aşk‑ı mecâzî aşk‑ı hakîkiye inkılâb ettiği gibi, acaba ekser nâsta bulunan dünyaya karşı olan aşk‑ı mecâzî dahi bir aşk‑ı hakîkiye inkılâb edebilir mi?
Elcevab: Evet, dünyanın fânî yüzüne karşı olan aşk‑ı mecâzî, eğer o âşık, o yüzün üstündeki zevâl ve fenâ çirkinliğini görüp ondan yüzünü çevirse, bâkî bir mahbûb arasa, dünyanın pek güzel ve âyine‑i esmâ-i İlâhiye ve mezraa‑i âhiret olan iki diğer yüzüne bakmağa muvaffak olursa; o gayr‑ı meşrû mecâzî aşk, o vakit aşk‑ı hakîkiye inkılâba yüz tutar. Fakat bir şart ile ki; kendinin zâil ve hayatıyla bağlı kararsız dünyasını, haricî dünyaya iltibas etmemektir. Eğer ehl‑i dalâlet ve gaflet gibi kendini unutup, âfâka dalıp, umumî dünyayı hususî dünyası zannedip ona âşık olsa, tabiat bataklığına düşer, boğulur. Meğer ki, hàrika olarak bir dest‑i inâyet onu kurtarsın. Şu hakikati tenvir için şu temsîle bak:
Meselâ, şu güzel zînetli odanın dört duvarında, dördümüze ait dört endâm âyinesi bulunsa, o vakit beş oda olur. Biri hakîki ve umumî, dördü misâlî ve hususî… Herbirimiz kendi âyinemiz vâsıtasıyla, hususî odamızın şeklini, hey'etini, rengini değiştirebiliriz. Kırmızı boya vursak, kırmızı; yeşil boyasak, yeşil gösterir. Ve hâkezâ‥ âyinede tasarrufla çok vaziyetler verebiliriz; çirkinleştirir, güzelleştirir, çok şekillere koyabiliriz. Fakat haricî ve umumî odayı ise kolaylıkla tasarruf ve tağyîr edemeyiz. Hususî oda ile umumî oda hakikatte birbirinin aynı iken, ahkâmda ayrıdırlar. Sen bir parmak ile odanı harâb edebilirsin, ötekinin bir taşını bile kımıldatamazsın.
İşte dünya, süslü bir menzildir. Herbirimizin hayatı, bir endâm âyinesidir. Şu dünyadan herbirimize birer dünya var, birer âlemimiz var. Fakat direği, merkezi, kapısı, hayatımızdır. Belki o hususî dünyamız ve âlemimiz, bir sahifedir; hayatımız bir kalem‥ onunla sahife‑i a'mâlimize geçecek çok şeyler yazılıyor.
193
Eğer dünyamızı sevdikse, sonra gördük ki; dünyamız hayatımız üstünde bina edildiği için, hayatımız gibi zâil, fânî, kararsızdır, hissedip bildik. Ona ait muhabbetimiz, o hususî dünyamız âyine olduğu ve temsîl ettiği güzel nukùş‑u esmâ-i İlâhiye’ye döner; ondan, cilve‑i esmâya intikal eder.
Hem o hususî dünyamız, âhiret ve Cennet’in muvakkat bir fidanlığı olduğunu derkedip, ona karşı şedîd hırs ve taleb ve muhabbet gibi hissiyatımızı, onun neticesi ve semeresi ve sünbülü olan uhrevî fevâidine çevirsek, o vakit o mecâzî aşk, hakîki aşka inkılâb eder.
Yoksa, ﴿نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْ اُولٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ﴾ sırrına mazhar olup, nefsini unutup, hayatın zevâlini düşünmeyerek, hususî, kararsız dünyasını, aynı umumî dünya gibi sâbit bilip kendini lâyemût farzederek dünyaya saplansa, şedîd hissiyat ile ona sarılsa, onda boğulur gider. O muhabbet onun için hadsiz belâ ve azâbdır. Çünkü, o muhabbetten yetîmâne bir şefkat, me'yûsâne bir rikkat tevellüd eder. Bütün zîhayatlara acır; hattâ güzel ve zevâle ma'rûz bütün mahlûkata bir rikkat ve bir firkat hisseder; elinden bir şey gelmez, ye's‑i mutlak içinde elem çeker.
Fakat gafletten kurtulan evvelki adam, o şedîd şefkatin elemine karşı ulvî bir tiryâk bulur ki; acıdığı bütün zîhayatların mevt ve zevâlinde bir Zât‑ı Bâkî’nin bâkî esmâsının dâimî cilvelerini temsîl eden âyine‑i ervâhları bâkî görür; şefkati, bir sürûra inkılâb eder. Hem zevâl ve fenâya ma'rûz bütün güzel mahlûkatın arkasında bir cemâl‑i münezzeh ve hüsn‑ü mukaddes ihsâs eden bir nakş ve tahsin ve san'at ve tezyîn ve ihsân ve tenvir‑i dâimîyi görür. O zevâl ve fenâyı, tezyîd‑i hüsün ve tecdîd‑i lezzet ve teşhîr‑i san'at için bir tazelendirmek şeklinde görüp, lezzetini ve şevkini ve hayretini ziyâdeleştirir.
194
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Said Nursî
195
Dokuzuncu Mektûb’un Üçüncü Kısmı
Sâlisen
Görüyorum ki; şu dünya hayatında en bahtiyar odur ki, dünyayı bir misâfirhâne‑i askerî telâkki etsin ve öyle de iz'ân etsin ve ona göre hareket etsin. Ve o telâkki ile, en büyük mertebe olan mertebe‑i rızâyı çabuk elde edebilir. Kırılacak şişe bahâsına, dâimî bir elmasın fiatını vermez; istikamet ve lezzetle hayatını geçirir. Evet, dünyaya ait işler, kırılmağa mahkûm şişeler hükmündedir:
Bâkî umûr‑u uhreviye ise, gayet sağlam elmaslar kıymetindedir.
İnsanın fıtratındaki şiddetli merak ve harâretli muhabbet ve dehşetli hırs ve inâdlı taleb ve hâkezâ şedîd hissiyatlar, umûr‑u uhreviyeyi kazanmak için verilmiştir.
O hissiyatı, şiddetli bir sûrette fânî umûr‑u dünyeviyeye tevcîh etmek; fânî ve kırılacak şişelere, bâkî elmas fiatlarını vermek demektir.
Şu münâsebetle bir nokta hâtıra gelmiş, söyleyeceğim. Şöyle ki:
Aşk, şiddetli bir muhabbettir; fânî mahbûblara müteveccih olduğu vakit, ya o aşk kendi sâhibini dâimî bir azâb ve elemde bırakır; veyâhut o mecâzî mahbûb, o şiddetli muhabbetin fiatına değmediği için bâkî bir mahbûbu arattırır; aşk‑ı mecâzî, aşk‑ı hakîkiye inkılâb eder.
196
İşte insanda binlerle hissiyat var. Herbirisinin aşk gibi iki mertebesi var. Biri mecâzî, biri hakîki. Meselâ, endişe‑i istikbâl hissi herkeste var; şiddetli bir sûrette endişe ettiği vakit bakar ki, o endişe ettiği istikbâle yetişmek için elinde sened yok. Hem rızk cihetinde bir taahhüd altında ve kısa olan bir istikbâl, o şiddetli endişeye değmiyor. Ondan yüzünü çevirip, kabirden sonra hakîki ve uzun ve gâfiller hakkında taahhüd altına alınmamış bir istikbâle teveccüh eder.
Hem mala ve câha karşı şiddetli bir hırs gösterir… Bakar ki; muvakkaten onun nezâretine verilmiş o fânî mal ve âfetli şöhret ve tehlikeli ve riyâya medâr olan câh, o şiddetli hırsa değmiyor. Ondan, hakîki câh olan merâtib‑i maneviyeye ve derecât‑ı kurbiyeye ve zâd‑ı âhirete ve hakîki mal olan a'mâl‑i sâlihaya teveccüh eder. Fenâ haslet olan hırs‑ı mecâzî ise, àlî bir haslet olan hırs‑ı hakîkiye inkılâb eder.
Hem meselâ, şiddetli bir inâd ile; ehemmiyetsiz, zâil, fânî umûrlara karşı hissiyatını sarfeder. Bakar ki, bir dakika inâda değmeyen bir şeye, bir sene inâd ediyor. Hem zararlı, zehirli bir şeye inâd nâmına sebat eder. Bakar ki, bu kuvvetli his, böyle şeyler için verilmemiş. Onu onlara sarfetmek, hikmet ve hakikate münâfîdir. O şiddetli inâdı, o lüzumsuz umûr‑u zâileye vermeyip, àlî ve bâkî olan hakàik‑ı îmâniyeye ve esâsât‑ı İslâmiye’ye ve hidemât‑ı uhreviyeye sarfeder. O haslet‑i rezîle olan inâd‑ı mecâzî, güzel ve àlî bir haslet olan hakîki inâda – yani hakta şiddetli sebata – inkılâb eder.
İşte şu üç misâl gibi; insanlar, insana verilen cihâzât‑ı maneviyeyi, eğer nefsin ve dünyanın hesabıyla isti'mâl etse ve dünyada ebedî kalacak gibi gâfilâne davransa, ahlâk‑ı rezîleye ve isrâfât ve abesiyete medâr olur. Eğer hafiflerini dünya umûruna‥ ve şiddetlilerini vezâif‑i uhreviyeye ve maneviyeye sarf etse, ahlâk‑ı hamîdeye menşe', hikmet ve hakikate muvâfık olarak saâdet‑i dâreyne medâr olur.
197
İşte tahmin ederim ki, nâsihlerin nasihatleri şu zamanda te'sirsiz kaldığının bir sebebi şudur ki; ahlâksız insanlara derler: “Hased etme! Hırs gösterme! Adâvet etme! İnâd etme! Dünyayı sevme!” Yani, fıtratını değiştir gibi zâhiren onlarca mâlâyutak bir teklifte bulunurlar. Eğer deseler ki: “Bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecrâlarını değiştiriniz.” Hem nasihat te'sir eder, hem dâire‑i ihtiyarlarında bir emr‑i teklif olur.
Râbian
Ulemâ‑i İslâm ortasında “İslâm” ve “Îmân”ın farkları çok medâr‑ı bahsolmuş. Bir kısmı, “ikisi birdir”, diğer kısmı, “ikisi bir değil, fakat biri birisiz olmaz” demişler ve bunun gibi çok muhtelif fikirler beyân etmişler. Ben şöyle bir fark anladım ki: İslâmiyet, iltizamdır; îmân, iz'ândır. Tâbir‑i diğerle: İslâmiyet, hakka tarafgirlik ve teslîm ve inkıyaddır; îmân ise, hakkı kabûl ve tasdiktir.
Eskide bazı dinsizleri gördüm ki, ahkâm‑ı Kur'âniye’ye şiddetli tarafgirlik gösteriyorlardı. Demek o dinsiz, bir cihette Hakkın iltizamıyla İslâmiyete mazhardı; “dinsiz bir Müslüman” denilirdi. Sonra bazı mü'minleri gördüm ki, ahkâm‑ı Kur'âniye’ye tarafgirlik göstermiyorlar, iltizam etmiyorlar‥ “gayr‑ı müslim bir mü'min” tâbirine mazhar oluyorlar.
Acaba İslâmiyetsiz îmân, medâr‑ı necât olabilir mi?
Elcevab: Îmânsız İslâmiyet, sebeb‑i necât olmadığı gibi; İslâmiyetsiz îmân da medâr‑ı necât olamaz. Felillâhilhamdü ve'l‑minnetü, Kur'ânın i'câz‑ı manevîsinin feyziyle Risale‑i Nur mîzanları, Din‑i İslâm’ın ve hakàik‑ı Kur'âniye’nin meyvelerini ve neticelerini öyle bir tarzda göstermişlerdir ki, dinsiz dahi onları anlasa, tarafdâr olmamak kàbil değil. Hem îmân ve İslâmın delil ve bürhânlarını o derece kuvvetli göstermişlerdir ki, gayr‑ı müslim dahi anlasa, herhalde tasdik edecektir. Gayr‑ı müslim kaldığı hâlde, îmân eder.
198
Evet Sözler, tûbâ‑i Cennet’in meyveleri gibi tatlı ve güzel olan îmân ve İslâmiyetin meyvelerini ve saâdet‑i dâreynin mehâsini gibi hoş ve şirin, öyle neticelerini göstermişler ki, görenlere ve tanıyanlara nihâyetsiz bir tarafgirlik ve iltizam ve teslîm hissini verir. Ve silsile‑i mevcûdât gibi kuvvetli ve zerrât gibi kesretli îmân ve İslâmın bürhânlarını göstermişler ki, nihâyetsiz bir iz'ân ve kuvvet‑i îmân verirler. Hattâ bazı defa Evrâd‑ı Şah-ı Nakşibendî’de, şehâdet getirdiğim vakit, عَلٰى ذٰلِكَ نَحْيٰى وَعَلَيْهِ نَمُوتُ وَعَلَيْهِ نُبْعَثُ غَدًا dediğim zaman, nihâyetsiz bir tarafgirlik hissediyorum. Eğer bütün dünya bana verilse, bir hakikat‑i îmâniyeyi fedâ edemiyorum. Bir hakikatin bir dakika aksini farzetmek, bana gayet elîm geliyor. Bütün dünya benim olsa, bir tek hakàik‑ı îmâniyenin vücûd bulmasına bilâ‑tereddüd vermesine, nefsim itâat ediyor.
وَاٰمَنَّا بِمَا اَرْسَلْتَ مِنْ رَسُولٍ وَاٰمَنَّا بِمَا اَنْزَلْتَ مِنْ كِتَابٍ فَصَدَّقْنَا
dediğim vakit, nihâyetsiz bir kuvvet‑i îmân hissediyorum. Hakàik‑ı îmâniyenin herbirisinin aksini aklen muhâl telâkki ediyorum. Ehl‑i dalâleti nihâyetsiz ebleh ve dîvâne görüyorum.
Senin vâlideynine pek çok selâm ve arz‑ı hürmet ederim. Onlar da bana duâ etsinler. Sen benim kardeşim olduğun için, onlar da benim peder ve vâlidem hükmündedirler. Hem köyünüze, hususan senden “Sözler”i işitenlere umumen selâm ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Said Nursî
199
Yirmidokuzuncu Mektûb’danBeşinci Risale Olan Beşinci Kısım
﴿﷽﴾
﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ‥ الخ﴾ âyet‑i pür-envârının çok envâr‑ı esrârından bir nurunu, Ramazan‑ı Şerîfte bir hâlet‑i rûhâniyede hissettim; hayâl‑meyâl gördüm. Şöyle ki:
Üveys‑i Karanî’nin:
اِلٰه۪ي اَنْتَ رَبّ۪ي وَاَنَا الْعَبْدُ ❋ وَاَنْتَ الْخَالِقُ وَاَنَا الْمَخْلُوقُ وَاَنْتَ الرَّزَّاقُ وَاَنَا الْمَرْزُوقُ… الخ
münâcât‑ı meşhûresi nev'inden, bütün mevcûdât‑ı zevi'l-hayat, Cenâb‑ı Hakk’a karşı aynı münâcâtı ettiklerini‥ ve onsekiz bin âlemin herbirinin ışığı, birer ism‑i İlâhî olduğunu bana kanâat verecek bir vâkıa‑i kalbiye-i hayâliyeyi gördüm. Şöyle ki:
Birbirine sarılı çok yapraklı bir gül goncası gibi, – şu âlem – binler perde perde içinde sarılı, birbiri altında saklı âlemleri bu âlem içinde gördüm. Herbir perde açıldıkça, diğer bir âlemi görüyordum. O âlem ise, Âyet‑i Nur’un arkasındaki;
﴿اَوْ كَظُلُمَاتٍ ف۪ي بَحْرٍ لُجِّيٍّ يَغْشٰيهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه۪ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه۪ سَحَابٌ ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ اِذَٓا اَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَكَدْ يَرٰيهَا وَمَنْ لَمْ يَجْعَلِ اللّٰهُ لَهُ نُورًا فَمَا لَهُ مِنْ نُورٍ﴾
200
âyeti tasvir ettiği gibi; bir zulümât, bir vahşet, bir dehşet karanlığı içinde bana görünüyordu. Birden bir ism‑i İlâhî’nin cilvesi, bir nur‑u azîm gibi görünüp ışıklandırıyordu… Hangi perde akla karşı açılmışsa, hayâle karşı başka bir âlem; fakat gafletle, karanlıklı bir âlem görünüyorken; güneş gibi bir ism‑i İlâhî tecellî eder, baştan başa o âlemi tenvir eder ve hâkezâ… Bu seyr‑i kalbî ve seyahat‑ı hayâliye çok devam etti. Ezcümle:
Hayvanat âlemini gördüğüm vakit, hadsiz ihtiyacât ve şiddetli açlıklarıyla beraber za'f ve aczleri, o âlemi bana çok karanlıklı ve hazîn gösterdi. Birden Rahmân ismi, Rezzâk burcunda ( yani mânâsında) bir şems‑i tâbân gibi tulû' etti; o âlemi baştan başa rahmet ziyâsıyla yaldızladı.
Sonra, o âlem‑i hayvanat içinde, etfâl ve yavruların za'f ve acz ve ihtiyaç içinde çırpındıkları, hazîn ve herkesi rikkate getirecek bir karanlık içinde diğer bir âlemi gördüm. Birden Rahîm ismi şefkat burcunda tulû' etti; o kadar güzel ve şirin bir sûrette o âlemi ışıklandırdı ki; şekvâ ve rikkat ve hüzünden gelen yaş damlalarını, ferâh ve sürûra ve şükrün lezzetinden gelen damlalara çevirdi.
Sonra sinema perdesi gibi bir perde daha açıldı; âlem‑i insanî bana göründü. O âlemi o kadar karanlıklı, o kadar zulümâtlı, dehşetli gördüm ki; dehşetimden feryâd ettim, “Eyvâh!” dedim. Çünkü gördüm ki: İnsanlardaki ebede uzanıp giden arzuları, emelleri ve kâinâtı ihâta eden tasavvurât ve efkârları ve ebedî bekà ve saâdet‑i ebediyeyi ve Cennet’i gayet ciddi isteyen himmetleri ve isti'dâdları ve hadsiz makàsıda ve metâlibe müteveccih fakr ve ihtiyacâtları ve za'f ve acziyle beraber, hücuma ma'rûz kaldıkları hadsiz musîbet ve a'dâlarıyla beraber; gayet kısa bir ömür, gayet dağdağalı bir hayat, gayet perîşan bir maîşet içinde, kalbe en elîm ve en müdhiş hâlet olan mütemâdi zevâl ve firâk belâsı içinde, ehl‑i gaflet için zulümât‑ı ebedî kapısı sûretinde görülen kabre ve mezaristana bakıyorlar, birer birer ve tâife tâife o zulümât kuyusuna atılıyorlar.
201
İşte bu âlemi, bu zulümât içinde gördüğüm ânda, kalb ve rûh ve aklımla beraber bütün letâif‑i insaniyem, belki bütün zerrât‑ı vücûdum feryâd ile ağlamaya hazır iken; birden Cenâb‑ı Hakk’ın Âdil ismi Hakîm burcunda, Rahmân ismi Kerîm burcunda, Rahîm ismi Gafûr burcunda ( yani mânâsında), Bâis ismi Vâris burcunda, Muhyî ismi Muhsin burcunda, Rab ismi Mâlik burcunda tulû' ettiler. O âlem‑i insanî içindeki çok âlemleri tenvir ettiler, ışıklandırdılar ve nurânî Âhiret âleminden pencereler açıp, o karanlıklı insan dünyasına nurlar serptiler.
Sonra muazzam bir perde daha açıldı; âlem‑i arz göründü. Felsefenin karanlıklı kavânîn‑i ilmiyeleri, hayâle dehşetli bir âlem gösterdi. Yetmiş defa top güllesinden daha sür'atli bir hareketle, yirmibeşbin sene mesâfeyi bir senede devreden ve her vakit dağılmaya ve parçalanmaya müstaid ve içi zelzeleli, ihtiyar ve çok yaşlı küre‑i arz içinde, âlemin hadsiz fezâsında seyahat eden bîçâre nev'‑i insan vaziyeti, bana vahşetli bir karanlık içinde göründü. Başım döndü, gözüm karardı.
Birden Hàlık‑ı arz ve semâvâtın; Kadîr, Alîm, Rab, Allah ve Rabbü's‑Semâvâti ve'l-Ard ve Musahhirü'ş‑Şemsi ve'l-Kamer isimleri; Rahmet, Azamet, Rubûbiyet burcunda tulû' ettiler. O âlemi öyle nurlandırdılar ki, o hâlette bana küre‑i arz; gayet muntazam, musahhar, mükemmel, hoş, emniyetli bir seyahat gemisi‥ tenezzüh ve keyf ve ticâret için müheyyâ edilmiş bir şekilde gördüm.
Elhâsıl: Binbir ism‑i İlâhî’nin, kâinâta müteveccih olan o esmâdan herbiri, bir âlemi ve o âlem içindeki âlemleri tenvir eden bir güneş hükmünde ve sırr‑ı ehadiyet cihetiyle, herbir ismin cilvesi içinde, sâir isimlerin cilveleri dahi bir derece görünüyordu. Sonra kalb, her zulümât arkasında ayrı ayrı bir nuru gördüğü için, seyahate iştihâsı açılıyordu. Hayâle binip, semâya çıkmak istedi.
202
O vakit, gayet geniş bir perde daha açıldı. Kalb, semâvât âlemine girdi. Gördü ki; o nurânî tebessüm eden sûretinde görülen yıldızlar, küre‑i arzdan daha büyük ve ondan daha sür'atli bir sûrette birbiri içinde geziyorlar, dönüyorlar. Bir dakika birisi yolunu şaşırtsa, başkasıyla müsâdeme edecek; öyle bir patlak verecek ki, kâinâtın ödü patlayıp âlemi dağıtacak. Nur değil, ateş saçarlar; tebessümle değil, vahşetle bana baktılar. Hadsiz büyük, geniş, hàlî, boş, dehşet, hayret zulümâtı içinde semâvâtı gördüm. Geldiğime bin pişman oldum.
Birden; رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ❋ رَبُّ الْمَلٰئِكَةِ وَالرُّوحِ ’un Esmâ‑i Hüsnâ’sı ﴿وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ﴾﴿وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ﴾ burcunda cilveleriyle zuhûr ettiler. O mânâ cihetiyle, karanlık üstüne çökmüş olan yıldızlar, o envâr‑ı azîmeden birer lem'a alıp, yıldızlar adedince elektrik lambaları yakılmış gibi, o âlem‑i semâvât nurlandı. O boş ve hàlî tevehhüm edilen semâvât dahi; melâikelerle, rûhânilerle doldu, şenlendi. Sultan‑ı Ezel ve Ebed’in hadsiz ordularından bir ordu hükmünde hareket eden güneşler ve yıldızlar, bir manevra‑i ulvî yapıyorlar tarzında, O Sultan‑ı Zülcelâl’in haşmetini ve şa'şaa‑i rubûbiyetini gösteriyorlar gibi gördüm. Bütün kuvvetimle ve mümkün olsaydı bütün zerrâtımla ve beni dinleselerdi bütün mahlûkatın lisânlarıyla diyecektim, hem umum onların nâmına dedim:
﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِٓيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلٰى نُورٍ يَهْدِي اللّٰهُ لِنُورِهِ مَنْ يَشَٓاءُ﴾
203
âyetini okudum; döndüm, indim, ayıldım: “Elhamdülillâhi alâ nuri'l‑îmâni ve'l-Kur'ân” dedim.
204
Bir Zaman Eskişehir Hapishânesi’nin Penceresinde Oturmuştum
Gençlik Rehberi’nden
Bir Zaman Eskişehir Hapishânesi’nin Penceresinde Oturmuştum
Karşısında bulunan Lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raks ederken, onları, o dünya cennetinde Cehennem hûrileri hükmünde gördüm. Fakat, birden elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Onların gülmeleri elîm ağlamaları sûretini aldı. Ondan bu gelen hakikat inkişaf etti. Yani, elli sene sonraki hâllerini manevî ve hayâlî bir sinema ile gördüm ki: O gülen altmış kızdan ellisi; kabirde azâb çekiyorlar, toprak olmuşlar. Ve on tanesi; yetmiş yaşında çirkinleşmiş, herkesin nazar‑ı nefretini celbediyorlar. Ben de onlara ağladım.
Fitne‑i âhirzamanın mâhiyeti bana göründü ki, o fitnenin en dehşetlisi ve câzibedârı, kadınların yüzsüz yüzünden çıkıyor. İhtiyarı selbedip, pervâne gibi sefâhet ateşine atıyor. Ve bir dakika hayat‑ı dünyeviyeyi, senelerle hayat‑ı bâkiyeye tercih ettiriyor…
Ben bir gün sokağa bakarken, o fitnenin te'sirli bir nümûnesini hissettim. Gençlere çok acıdım. Dedim: “Bu bîçâreler kendilerini, bu mıknatıs gibi cezbedici fitnenin ateşinden kurtaramazlar.” diye düşünürken; birden, o fitneyi ateşlendiren ve ta'lim eden irtidadkâr bir şahs‑ı manevî önümde tecessüm etti. Ben de ona ve ondan ders alan mülhidlere dedim:
205
Ey Cehennem hûrileri ile zevklenmek yolunda, dinini fedâ eden ve sefîhâne dalâleti severek irtikâb eden ve hevesât‑ı nefsiye lezzeti yolunda dinsizliği ve ilhâdı kabûl eden ve hayatı perestiş edip, ölümden şiddetli korkan ve kabri hâtırına getirmek istemeyen ve irtidada yüz tutan bedbaht!‥ Kat'iyyen bil ki: Dinsizlik cihetiyle senin bu koca dünyan; bu saatten evvel ve bu dakikadan sonra, bil'umum senin bu kâinâtın ve mâzi ve müstakbelin ve geçmiş nev'in ve cinsin ve gelecek mahlûklar ve nesiller ve gitmiş dünyalar ve milletler ve gelen insanlar ve tâifeler tamamen ma'dûm ve ölüdürler. İşte, insaniyet ve akıl cihetiyle alâkadar olduğun bütün o seyyâr dünyalar ve seyyâl kâinâtlar, mütemâdiyen senin dalâletin sûretiyle, senin başına dünya dolusu dehşetli ve hadsiz ölümlerin şiddetli elemlerini yağdırıyor. Senin şuûrun varsa, kalbini yakıyor… Rûhun varsa, yandırıyor… Aklın sönmemiş ise, gamlar içinde boğuyor. Eğer bir saatçik sarhoşça sefâhetin ve pis lezzetin bu nihâyetsiz gamlara, hüzünlere, elemlere mukâbil gelebilirse, o sefâhette kal… Yoksa aklını başına al!‥ O manevî Cehennem’den kurtulmak ve îmânın bu dünyada dahi te'min ettiği bir manevî Cennet’e girmek ve saâdet‑i hayatiyeyi tatmak için Kur'ân’ın dersini dinle… Cüz'î, fânî bir dakika lezzeti; küllî, bâkî, dâimî, îmânî (❋) lezzetler ile mübâdele et…
Hem deme ki: “Ben hayvan gibi hayatımı geçireceğim.” Çünkü; hayvana nisbeten mâzi, müstakbel gayb hükmündedir. Cenâb‑ı Hakîm-i Rahîm; o gaybı onlara bildirmemekle, onları hadsiz elemlerden kurtarmış. Hattâ kesilmek için yatırılan bir tavuk, hiçbir elem ve hüzün hissetmez. Bıçak kestiği vakit hissetmek ister. Fakat his gider; o elemden de kurtulur. Demek Cenâb‑ı Hakk’ın gayet büyük ve mükemmel bir rahmeti, re'feti ve şefkati gaybı bildirmemektedir. Bilhassa masûm hayvanlar hakkında daha tamdır. Demek sefîhâne lezzette, sen hayvanlara yetişemezsin. Binler derece aşağı düşersin. Çünkü, hayvana nisbeten gaybî olan şeyleri senin aklın görüyor, elemini alıyor. Setr‑i gaybda bulunan istirahat‑i tâmmeden bilkülliye mahrumsun…
206
Hem senin medâr‑ı fahrin olan uhuvvet ve hürmet ve hamiyet gibi güzel hasletlerin; incecik bir zamana, büyük bir sahrâdan bir parmak kadar yere inhisar ve hadsiz zamanda yalnız hazır saate mahsûs olduğundan, sun'î ve muvakkat ve sahtekâr ve asılsız ve gayet cüz'î olup, senin insaniyetin ve kemâlâtın o nisbette küçülür, hiçe iner. Fakat îmân ehlinin uhuvveti ve hürmeti ve muhabbeti ve hamiyeti, îmân cihetiyle mevcûd bulunan mâzi ve müstakbeli ihâta ettiğinden, insaniyeti ve kemâlâtı o nisbette teâlî eder. Hem senin dünyaca muvaffakıyetin, elmasçı ve dîvâne olmuş bir Yahudî’nin cam parçalarını elmas fiatıyla aldığı gibi; sen de küçücük, kısacık bir zamana, bir hayata; uzun ve dâimî ve geniş bir hayatın fiatını verdiğin için, elbette o had dâiresinde galebe edersin. Bir dakikaya bir sene kadar şiddetli hırs, muhabbet, intikam gibi hissiyatla müteveccih olduğun için, ehl‑i diyânete muvakkaten tefevvuk edersin.
Hem senin aklın, rûhun, kalbin, duyguların; ulvî vazifelerini bırakıp, süflî nefsin ve pis hevesin rezîl işlerine iştirâk ve yardım ettiklerinden, ehl‑i îmâna dünyada galebe edersin. Ve zâhirde daha sevimli görünürsün. Çünkü, senin akıl ve kalb ve rûhun gayet derecede tedennî ve tereddî ve sukùt edip, pis heves ve rezîl nefse inkılâb etmişler, mesholmuşlar. Elbette bu cihette, sana Cehennem’i ve mazlum ehl‑i îmâna Cennet’i kazandıran bir muvakkat galeben olacak…
207
Birden İhtar Edilen Bir Mes'ele‑i Mühimme
Gençlik Rehberi’nden
Birden İhtar Edilen Bir Mes'ele‑i Mühimme
Âhirzamanın fitnesinde en dehşetli rolü oynayan, tâife‑i nisâiye ve onların fitnesi olduğu, hadîsin rivâyetlerinden anlaşılıyor. Evet, nasıl ki tarihlerde, eski zamanlarda “Amazonlar” nâmında gayet silâhşör kadınlardan mürekkeb bir tâife‑i askeriye olarak hàrika harbler yaptıkları naklediliyor. Aynen öyle de:
Bu zamanda zındıka dalâleti, İslâmiyet’e karşı muhârebesinde, nefs‑i emmârenin plânıyla, şeytan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi; yarım çıplak hanımlardır ki; açık bacağıyla dehşetli bıçaklarla ehl‑i îmâna taarruz edip, saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamağa, fuhuşhâne yolunu genişlettirmeğe çalışarak, çokların nefislerini birden esir edip, kalb ve rûhlarını kebâir ile yaralıyorlar. Belki o kalblerden bir kısmını öldürüyorlar. Birkaç sene nâmahrem hevesâtına göstermenin tam cezası olarak; o bıçaklı bacaklar Cehennem’in odunları olup, en evvel o bacaklar yanacaklarını ve dünyada emniyet ve sadâkati kaybettiği için, hilkaten çok istediği ve fıtraten çok muhtaç olduğu münâsib kocayı daha bulamaz. Bulsa da başına belâ bulur. Hattâ bu hâlin neticesi olarak, o Âhirzamanda, bazı yerlerde nikâha rağbetsizlik ve riâyetsizlik yüzünden, kırk kadına bir erkek nezâret edecek derecede ehemmiyetsiz, sâhibsiz, kıymetsiz bir sûrete gireceği, hadîsin rivâyetinden anlaşılıyor.
Mâdem hakikat budur. Ve mâdem her güzel, güzelliğini sever ve elinden geldiği kadar muhâfaza etmek ister ve bozulmasını istemez. Ve mâdem güzellik bir ni'mettir. Ni'mete şükredilse ma'nen ziyâdeleşir. Şükredilmezse değişir, çirkinleşir. Elbette aklı varsa, hüsün ve cemâlini; günahları kazanmak ve kazandırmak ve çirkin ve zehirli yapmak ve o ni'meti, küfran ile medâr‑ı azâb bir sûrete çevirmekten, bütün kuvvetiyle kaçacak. Ve o fânî, beş on senelik cemâli bâkîleştirmek için, meşrû bir tarzda isti'mâl ile o ni'mete şükredecek. Yoksa ihtiyarlıkta, uzun zaman istiskàle ma'rûz kalıp, me'yûsâne ağlayacak.
208