79
Zeyl
Kalbe Fârisî Olarak Tahattur Eden Bir Münâcât
هٰذِهِ الْمُنَاجَاةُ تَخَطَّرَتْ فِي الْقَلْبِ هٰكَذَا بِالْبَيَانِ الْفَارِس۪ي
Yani; bu münâcât, kalbe Fârisî olarak tahattur ettiğinden Fârisî yazılmıştır. Evvelce matbu' olan “Hubâb Risalesi”nde dercedilmişti.
يَا رَبْ بَشَشْ جِهَتْ نَظَرْ مِى كَرْدَمْ دَرْدِ خُودْ رَا دَرْمَانْ نَمِى دِيدَمْ
Yâ Rab! Tevekkülsüz, gafletle, iktidar ve ihtiyarıma dayanıp derdime derman aramak için cihât‑ı sitte denilen altı cihette nazar gezdirdim. Maatteessüf derdime derman bulamadım. Ma'nen bana denildi ki: “Yetmez mi dert derman sana.”
دَرْ رَاسْت مِى دِيدَمْ كِه دِى رُوزْ مَزَارِ پَدَرِ مَنَسْت
Evet, gafletle sağımdaki geçmiş zamandan tesellî almak için baktım. Fakat gördüm ki: Dünkü gün, pederimin kabri ve geçmiş zaman, ecdâdımın bir mezar‑ı ekberi sûretinde göründü. Tesellî yerine vahşet verdi. (Hâşiye‑1)
(Hâşiye‑1) Îmân; o vahşetli mezar‑ı ekberi, ünsiyetli bir meclis‑i münevver ve bir mecma'‑ı ahbab gösterir.
وَ دَرْ چَپْ دِيدَمْ كِه فَرْدَا قَبْرِ مَنَسْت
Sonra soldaki istikbâle baktım. Derman bulamadım. Belki yarınki gün, benim kabrim ve istikbâl ise, emsâlimin ve nesl‑i âtînin bir kabr‑i ekberi sûretinde görünüp, ünsiyet değil belki vahşet verdi. (Hâşiye‑2)
(Hâşiye‑2) Îmân ve huzur‑u îmân; o dehşetli kabr‑i ekberi, sevimli saâdet saraylarında bir dâvet‑i Rahmâniye gösterir.
وَ اِيمْرُوزْ تَابُوتِ جِسْمِ پُرْ اِضْطِرَابِ مَنَسْت
80
Soldan dahi hayır görünmediği için, hazır güne baktım. Gördüm ki: Şu gün, güyâ bir tabuttur. Hareket‑i mezbûhânede olan cismimin cenazesini taşıyor. (Hâşiye‑3)
(Hâşiye‑3) Îmân; o tabutu, bir ticâretgâh ve şa'şaalı bir misâfirhâne gösterir.
بَرْ سَرِ عُمْرْ جَنَازَهٴِ مَنْ اِيسْتَادَه اَسْت
İşbu cihetten dahi devâ bulamadım. Sonra başımı kaldırıp şecere‑i ömrümün başına baktım. Gördüm ki: O ağacın tek meyvesi benim cenazemdir ki, o ağacın üstünde duruyor, bana bakıyor. (Hâşiye‑4)
(Hâşiye‑4) Îmân; o ağacın meyvesini cenaze değil, belki ebedî hayata mazhar ve ebedî saâdete namzed olan rûhumun eskimiş yuvasından, yıldızlarda gezmek için çıktığını gösterir.
دَرْ قَدَمْ اۤبِ خَاكِ خِلْقَتِ مَنْ وَ خَاكِسْتَرِ عِظَامِ مَنَسْت
O cihetten dahi me'yûs olup başımı aşağıya eğdim. Baktım ki: Aşağıda, ayak altında kemiklerimin toprağı ile mebde'‑i hilkatimin toprağı birbirine karışmış gördüm. Derman değil, derdime dert kattı. (Hâşiye‑5)
(Hâşiye‑5) Îmân; o toprağı, rahmet kapısı ve Cennet salonunun perdesi olduğunu gösterir.
چُونْ دَرْ پَسْ مِى نِگَرَمْ بِينَمْ اِينْ دُنْيَاءِ بِى بُنْيَادْ هِيچْ دَرْ هِيچَسْت
Ondan dahi nazarı çevirip arkama baktım. Gördüm ki: Esâssız, fânî bir dünya, hiçlik derelerinde ve adem zulümâtında yuvarlanıp gidiyor. Derdime merhem değil, belki vahşet ve dehşet zehirini ilâve etti. (Hâşiye‑6)
(Hâşiye‑6) Îmân; o zulümâtta yuvarlanan dünyayı, vazifesi bitmiş, mânâsını ifâde etmiş, neticelerini kendine bedel vücûdda bırakmış Mektûbat‑ı Samedâniye ve Sahâif‑i Nukùş-u Sübhâniye olduğunu gösterir.
وَ دَرْ پِيشْ اَنْدَازَهٴِ نَظَرْ مِى كُنَمْ دَرِ قَبْر كُشَادَه اَسْت
وَ رَاهِ اَبَدْ بَدُورِ دِرَازْ پَدِيدَارَسْت
Onda dahi hayır görmediğim için ön tarafıma, ileriye nazarımı gönderdim. Gördüm ki: Kabir kapısı yolumun başında açık görünüp, onun arkasında ebede giden cadde, uzaktan uzağa nazara çarpıyor. (Hâşiye‑7)
(Hâşiye‑7) Îmân; o kabir kapısını, âlem‑i nur kapısı ve o yol dahi, saâdet‑i ebediye yolu olduğunu gösterdiğinden, dertlerime hem derman, hem merhem olur.
81
مَرَا جُزْ جُزْءِ اِخْتِيَارِى چِيزِى نِيسْت دَرْ دَسْت
İşte şu altı cihette ünsiyet ve tesellî değil, belki dehşet ve vahşet aldığım onlara mukâbil, benim elimde bir cüz'‑i ihtiyarîden başka hiçbir şey yoktur ki, ona dayanıp onunla mukàbele edeyim. (Hâşiye‑8)
(Hâşiye‑8) Îmân; o cüz'‑i lâyetecezzâ hükmündeki cüz'‑i ihtiyarî yerine, gayr‑ı mütenâhî bir kudrete istinâd etmek için bir vesika verir ve belki îmân, bir vesikadır.
كِه اُو جُزْء هَمْ عَاجِزْ، هَمْ كُوتَاه وَ هَمْ كَمْ عَيَارَسْت
Hâlbuki o cüz'‑i ihtiyarî denilen silâh‑ı insanî hem âciz, hem kısadır, hem ayarı noksandır. İcâd edemez, kisbden başka hiçbir şey elinden gelmez. (Hâşiye‑9)
(Hâşiye‑9) Îmân; o cüz'‑i ihtiyarîyi, Allah nâmına isti'mâl ettirip herşeye karşı kâfî getirir. Bir askerin cüz'î kuvvetini, devlet hesabına isti'mâl ettiği vakit, binler kuvvetinden fazla işler görmesi gibi…
نَه دَرْ مَاضِى مَجَالِ حُلُولْ نَه دَرْ مُسْتَقْبَلْ مَدَارِ نُفُوذَسْت
Ne geçmiş zamana hulûl edebilir, ne de gelecek zamana nüfûz edebilir. Mâzi ve müstakbele ait emellerime ve elemlerime fâidesi yoktur. (Hâşiye‑10)
(Hâşiye‑10) Îmân; dizginini cism‑i hayvanînin elinden alıp, kalbe, rûha teslîm ettiği için, mâziye nüfûz ve müstakbele hulûl edebilir. Çünkü: Kalb ve rûhun dâire‑i hayatı geniştir.
مَيْدَانِ اُو اِينْ زَمَانِ حَال وَ يَكْ اۤنِ سَيَّالَسْت
O cüz'‑i ihtiyarînin meydân‑ı cevelânı, kısacık şu zaman‑ı hâzır ve bir ân‑ı seyyâldir.
بَا اِينْ هَمَه فَقْرْهَا وَ ضَعْفْهَا قَلَمِ قُدْرَتِ تُو اۤشِكَارَه
نُوِشْتَه اَسْت، دَرْ فِطْرَتِ مَا مَيْلِ اَبَدْ وَ اَمَلِ سَرْمَدْ
İşte şu bütün ihtiyaçlarımla ve zaîfliğimle ve fakr ve aczimle beraber altı cihetten gelen dehşetler ve vahşetlerle perîşan bir hâlde iken; kalem‑i kudretle sahife‑i fıtratımda ebede uzanan arzular ve sermede yayılan emeller âşikâre bir sûrette yazılmıştır, mâhiyetimde dercedilmiştir.
82
بَلْكِه هَرْ چِه هَسْت هَسْت
Belki dünyada ne varsa nümûneleri fıtratımda vardır. Umum onlara karşı alâkadarım. Onlar için çalıştırıyorum, çalışıyorum.
دَائِرَهٴِ اِحْتِيَاجْ مَانَنْدِ دَائِرَهٴِ مَدِّ نَظَرْ بُزُرْگِى دَارَسْت
İhtiyaç dâiresi, nazar dâiresi kadar büyüktür, geniştir.
خَيَالْ كُدَامْ رَسَدْ اِحْتِيَاجْ نِيزْ رَسَدْ
دَرْ دَسْت هَرْ چِه نِيسْت دَرْ اِحْتِيَاجْ هَسْت
Hattâ hayâl nereye gitse ihtiyaç dâiresi dahi oraya gider. Orada da hâcet vardır. Belki her ne ki elde yok, ihtiyaçta vardır. Elde olmayan, ihtiyaçta vardır. Elde bulunmayan ise, hadsizdir.
دَائِرَهٴِ اِقْتِدَارْ هَمْچُو دَائِرَهٴِ دَسْتْ كُوتَاهْ كُوتَاهَسْت
Hâlbuki; dâire‑i iktidar kısa‥ elimin dâiresi kadar kısa ve dardır.
پَسْ فَقْرُ و حَاجَاتِ مَا بَقَدْرِ جِهَانَسْت
Demek fakr ve ihtiyaçlarım, dünya kadardır.
سَرْمَايَهٴِ مَا هَمْ چُو جُزْءِ لَايَتَجَزَّا اَسْت
Sermâyem ise, cüz'‑i lâyetecezzâ gibi cüz'î bir şeydir.
اِينْ جُزْء كُدَامْ وَ اِينْ كَائِنَاتِ حَاجَاتْ كُدَامَسْت
İşte şu cihan kadar ve milyarlar ile ancak istihsâl edilen hâcet nerede ve bu beş paralık cüz'‑i ihtiyarî nerede? Bununla onların mübâyaasına gidilmez. Bununla onlar kazanılmaz. Öyle ise, başka bir çare aramak gerektir.
پَسْ دَرْ رَاهِ تُو اَزْ اِينْ جُزْء نِيزْ بَازْ مِى گُذَشْتَنْ چَارَهٴِ مَنْ اَسْت
O çare ise şudur ki: O cüz'‑i ihtiyarîden dahi vazgeçip, irâde‑i İlâhiye’ye işini bırakıp, kendi havl ve kuvvetinden teberrî edip, Cenâb‑ı Hakk’ın havl ve kuvvetine ilticâ ederek, hakikat‑i tevekküle yapışmaktır. “Yâ Rab! Mâdem çare‑i necât budur. Senin yolunda o cüz'‑i ihtiyarîden vazgeçiyorum ve enâniyetimden teberrî ediyorum…
83
تَا عِنَايَتِ تُو دَسْتْگِيرِ مَنْ شَوَدْ، رَحْمَتِ بِى نِهَايَتِ تُو پَنَاهِ مَنْ اَسْت
Tâ senin inâyetin, acz ve zaafıma merhameten elimi tutsun. Hem, tâ senin rahmetin, fakr ve ihtiyacıma şefkat edip bana istinâdgâh olabilsin, kendi kapısını bana açsın.”
اۤنْ كَسْ كِه بَحْرِ بِى نِهَايَتِ رَحْمَتْ يَافْت اَسْت
تَكْيَه نَه كُنَدْ بَرْ اِينْ جُزْءِ اِخْتِيَارِى كِه يَكْ قَطْرَه سَرَابَسْت
Evet, her kim ki; rahmetin nihâyetsiz denizini bulsa elbette bir katre serâb hükmünde olan cüz'‑i ihtiyarına i'timâd etmez; rahmeti bırakıp ona müracaat etmez.
اَيْوَاهْ اِينْ زَنْدَگَانِى هَمْ چُو خَوابَسْت
وِينْ عُمْرِ بِى بُنْيَادْ هَمْ چُو بَادَسْت
Eyvâh aldandık!‥ Şu hayat‑ı dünyeviyeyi sâbit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zâyi' ettik. Evet, şu güzerân‑ı hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar, gider.
اِنْسَانْ بَزَوَالْ دُنْيَا بَفَنَا اَسْت اۤمَالْ بِى بَقَا اۤلَامْ بَبَقَا اَسْت
Kendine güvenen ve ebedî zanneden mağrûr insan, zevâle mahkûmdur. Sür'atle gidiyor. Hâne‑i insan olan dünya ise, zulümât‑ı ademe sukùt eder. Emeller bekàsız, elemler rûhta bâkî kalır.
بِيَا اَىْ نَفْسِ نَافَرْجَامْ! وُجُودِ فَانِى خُودْ رَا فَدَا كُنْ
خَالِقِ خُودْ رَا كِه اِينْ هَسْتِى وَدِيعَه هَسْت
Mâdem hakikat böyledir: Gel ey hayata çok müştâk ve ömre çok tâlib ve dünyaya çok âşık ve hadsiz emeller ile ve elemler ile mübtelâ bedbaht nefsim! Uyan, aklını başına al! Nasıl ki yıldız böceği, kendi ışıkçığına i'timâd eder, gecenin hadsiz zulümâtında kalır. Bal arısı kendine güvenmediği için gündüzün güneşini bulur. Bütün dostları olan çiçekleri, güneşin ziyâsıyla yaldızlanmış müşâhede eder. Öyle de: Kendine, vücûduna ve enâniyetine dayansan, yıldız böceği gibi olursun. Eğer sen fânî vücûdunu, o vücûdu sana veren Hàlık’ın yolunda fedâ etsen bal arısı gibi olursun. Hadsiz bir nur‑u vücûd bulursun. Hem fedâ et! Çünkü; şu vücûd sende vedîa ve emânettir.
84
وَ مُلْكِ اُو وَ اُو دَادَه فَنَا كُنْ تَا بَقَا يَابَدْ
اَزْ اۤنْ سِرِّى كِه نَفْىِ نَفْى اِثْبَاتَسْت
Hem O’nun mülküdür, hem O vermiştir. Öyle ise, minnet etmeyerek ve çekinmeyerek fenâ et, fedâ et; tâ bekà bulsun! Çünkü; nefy‑i nefy, isbâttır. Yani yok, yok ise; o vardır. Yok, yok olsa; var olur.
خُدَاىِ پُرْكَرَمْ خُودْ مُلْكِ خُودْ رَا مِى خَرَدْ اَزْ تُو
بَهَاىِ بِى گِرَانْ دَادَه بَرَاىِ تُو نِگَاهْ دَارَسْت
Hàlık‑ı Kerîm, kendi mülkünü senden satın alıyor. Cennet gibi büyük bir fiatı verir. Hem o mülkü senin için güzelce muhâfaza ediyor. Kıymetini yükselttiriyor. Yine sana, hem bâkî, hem mükemmel bir sûrette verecektir. Öyle ise, ey nefsim! Hiç durma. Birbiri içinde beş kârlı bu ticâreti yap. Tâ beş hasâretten kurtulup, beş ribhi birden kazanasın.
85
Lâ‑Uhibbü'l-Âfilîn (﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾)
﴿﷽﴾
﴿فَلَمَّٓا اَفَلَ قَالَ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾
لَقَدْ اَبْكَان۪ي نَعْيُ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾مِنْ خَل۪يلِ اللّٰهِ
İbrahim Aleyhisselâm’dan sudûr ile, kâinâtın zevâl ve ölümünü ilân eden na'y‑i ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾ beni ağlattırdı.
فَصَبَّتْ عَيْنُ قَلْب۪ي قَطَرَاتٍ بَاكِيَاتٍ مِنْ شُؤُونِ اللّٰهِ
Onun için kalb gözü ağladı ve ağlayıcı katreleri döktü. Kalb gözü ağladığı gibi, döktüğü herbir damlası da o kadar hazîndir, ağlattırıyor. Güyâ kendisi de ağlıyor. O damlalar, gelecek Fârisî fıkralardır.
لِتَفْس۪يرِ كَلَامٍ مِنْ حَك۪يمٍ اَيْ، نَبِيٍّ ف۪ي كَلَامِ اللّٰهِ
İşte o damlalar ise, Nebi‑yi peygamber olan bir hakîm‑i İlâhî’nin, Kelâmullâh içinde bulunan bir kelâmının bir nev'i tefsiridir.
نَمِى زِيبَاسْت « اُفُولْدَه » گُمْ شُدَنْ مَحْبُوبْ
Güzel değil batmakla gâib olan bir mahbûb. Çünkü; zevâle mahkûm, hakîki güzel olamaz. Aşk‑ı ebedî için yaratılan ve âyine‑i Samed olan kalb ile sevilmez ve sevilmemeli.
نَمِى اَرْزَدْ « غُرُوبْدَه » غَيْب شُدَنْ مَطْلُوبْ
Bir matlûb ki, gurûbda gaybûbet etmeye mahkûmdur; kalbin alâkasına, fikrin merakına değmiyor. Âmâle merci' olamıyor; arkasında gam ve kederle teessüf etmeye lâyık değildir. Nerede kaldı ki; kalb, ona perestiş etsin ve ona bağlansın kalsın?
نَمِى خَواهَمْ فَنَادَه مَحْو شُدَنْ مَقْصُودْ
86
Bir maksûd ki, fenâda mahvoluyor; o maksûdu istemem. Çünkü; fânîyim, fânî olanı istemem; neyleyeyim?‥
نَمِى خَوانَمْ زَوَالْدَه دَفْن شُدَنْ مَعْبُودْ
Bir ma'bûd ki, zevâlde defnoluyor; onu çağırmam, ona ilticâ etmem. Çünkü; nihâyetsiz muhtacım ve âcizim. Âciz olan, benim pek büyük derdlerime devâ bulamaz. Ebedî yaralarıma merhem süremez. Zevâlden kendini kurtaramayan nasıl ma'bûd olur?
عَقْل فَرْيَادْ مِى دَارَدْ نِدَاءِ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾مِى زَنَدْ رُوحَمْ
Evet, zâhire mübtelâ olan akıl, şu keşmekeş kâinâtta perestiş ettiği şeylerin zevâlini görmek ile me'yûsâne feryâd eder ve bâkî bir mahbûbu arayan rûh dahi, ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾ feryâdını ilân ediyor.
نَمِى خَواهَمْ نَمِى خَوانَمْ نَمِى تَابَمْ فِرَاقِى
İstemem, arzu etmem, tâkat getirmem müfârakatı…
نَمِى اَرْزَدْ مَرَاقَه اِينْ زَوَالْ دَرْ پَسْ تَلَاقِى
Der‑akab zevâl ile acılanan mülâkatlar, keder ve meraka değmez. İştiyaka hiç lâyık değildir. Çünkü; zevâl‑i lezzet, elem olduğu gibi, zevâl‑i lezzetin tasavvuru dahi bir elemdir. Bütün mecâzî âşıkların dîvânları, yani aşknâmeleri olan manzûm kitapları, şu tasavvur‑u zevâlden gelen elemden birer feryâddır. Herbirinin bütün dîvân‑ı eş'ârının rûhunu eğer sıksan, elemkârâne birer feryâd damlar.
اَزْ اۤنْ دَرْدِى گِرِينِ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾مِى زَنَدْ قَلْبَمْ
İşte o zevâl‑âlûd mülâkatlar, o elemli, mecâzî muhabbetler derdinden ve belâsındandır ki; kalbim, İbrahimvâri ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾ ağlamasıyla ağlıyor ve bağırıyor!
دَرْ اِينْ فَانِى بَقَا خَازِى بَقَا خِيزَدْ فَنَادَنْ
Eğer şu fânî dünyada bekà istiyorsan; bekà fenâdan çıkıyor. Nefs‑i emmâre cihetiyle fenâ bul ki, bâkî olasın.
87
فَنَا شُدْ هَمْ فَدَا كُنْ هَمْ عَدَمْ بِينْ كِه اَزْ دُنْيَا بَقَايَه رَاهْ فَنَادَنْ
Dünya‑perestlik esâsâtı olan ahlâk‑ı seyyieden tecerrüd et, fânî ol! Dâire‑i mülkünde ve malındaki eşyayı, Mahbûb‑u Hakîki yolunda fedâ et! Mevcûdâtın adem‑nümâ âkıbetlerini gör! Çünkü; şu dünyadan bekàya giden yol, fenâdan gidiyor.
فِكِرْ فِيزَارْ مِى دَارَدْ اَنِينِ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾مِى زَنَدْ وِجْدَانْ
Esbâb içine dalan fikr‑i insanî, şu zelzele‑i zevâl-i dünyadan hayrette kalıp me'yûsâne fîzar ediyor. Vücûd‑u hakîki isteyen vicdân, İbrahimvâri ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾ enîniyle mahbûbât‑ı mecâziyeden ve mevcûdât‑ı zâileden kat'‑ı alâka edip, Mevcûd‑u Hakîki’ye ve Mahbûb‑u Sermedî’ye bağlanıyor.
بِدَانْ اَىْ نَفْسِ نَادَانَمْ كِه دَرْ هَرْ فَرْد اَزْ فَانِى دُو رَاهْ هَسْت
بَا بَاقِى دُو سِرِّ جَانْ جَانَانِى
Ey nâdân nefsim! Bil ki: Çendan dünya ve mevcûdât fânîdir; fakat, her fânî şeyde, bâkîye îsâl eden iki yol bulabilirsin ve can ve cânân olan Mahbûb‑u Lâyezâl’in tecellî‑i Cemâl’inden iki lem'ayı, iki sırrı görebilirsin. An şart ki; sûret‑i fâniyeden ve kendinden geçebilirsen…
كِه دَرْ نَعْمَتْهَا اِنْعَامْ هَسْتْ وَ پَسْ اۤثَارْهَا اَسْمَا بِگِيرْ مَغْزِى
وَ مِيزَنْ دَرْ فَنَا اۤنْ قِشْرِ بِى مَعْنَا
Evet, ni'met içinde in'âm görünür; Rahmân’ın iltifatı hissedilir. Ni'metten in'âma geçsen Mün'im’i bulursun. Hem her eser‑i Samedânî, bir mektûb gibi bir Sâni'‑i Zülcelâl’in esmâsını bildirir. Nakıştan mânâya geçsen esmâ yoluyla müsemmâyı bulursun. Mâdem şu masnûât‑ı fâniyenin mağzını, içini bulabilirsin; onu elde et, mânâsız kabuğunu, kışrını, acımadan fenâ seyline atabilirsin.
88
بَلِى اۤثَارْهَا گُويَنْد زِاَسْمَا لَفْظِ پُرْ مَعْنَا بِخَوانْ مَعْنَا
وَ مِيزَنْ دَرْ هَوَا اۤنْ لَفْظِ بِى سَوْدَا
Evet, masnûâtta hiçbir eser yok ki, çok mânâlı bir lafz‑ı mücessem olmasın, Sâni'‑i Zülcelâl’in çok esmâsını okutturmasın. Mâdem şu masnûât elfâzdır, kelimât‑ı kudrettir; mânâlarını oku, kalbine koy. Mânâsız kalan elfâzı, bilâ‑pervâ zevâlin havasına at. Arkalarından alâkadarâne bakıp meşgul olma!
عَقْل فَرْيَادْ مِى دَارَدْ غِيَاثِ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾مِى زَنْ اَىْ نَفْسَمْ
İşte zâhir‑perest ve sermâyesi âfâkî ma'lûmâttan ibaret olan akl‑ı dünyevî, böyle silsile‑i efkârı, hiçe ve ademe incirâr ettiğinden, hayretinden ve haybetinden me'yûsâne feryâd ediyor. Hakikate giden bir doğru yol arıyor. Mâdem ufûl edenlerden ve zevâl bulanlardan rûh elini çekti. Kalb dahi mecâzî mahbûblardan vazgeçti. Vicdân dahi fânîlerden yüzünü çevirdi. Sen dahi bîçâre nefsim! İbrahimvâri ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾ gıyâsını çek, kurtul!
چِه خُوشْ گُويَدْ اُو شَيْدَا جَامِى عِشْقِ خُوىْ
Fıtratı aşkla yoğrulmuş gibi sermest‑i câm-ı aşk olan Mevlâna Câmî, kesretten vahdete yüzleri çevirmek için bak ne güzel söylemiş:
يَكِى خَواهْ (1)، يَكِى خَوانْ (2)، يَكِى جُوىْ (3)، يَكِى بِينْ (4)، يَكِى دَانْ (5)، يَكِى گُوىْ (6)
demiştir. (Hâşiye) Yani:
1‑ Yalnız biri iste; başkaları istenmeye değmiyor.
2‑ Biri çağır; başkaları imdâda gelmiyor.
3‑ Biri taleb et; başkaları lâyık değiller.
89
4‑ Biri gör; başkalar her vakit görünmüyorlar, zevâl perdesinde saklanıyorlar.
5‑ Biri bil; mârifetine yardım etmeyen başka bilmekler fâidesizdir.
6‑ Biri söyle; O’na ait olmayan sözler, mâlâyanî sayılabilir.
نَعَمْ صَدَقْتَ اَيْ جَام۪ي: هُوَ الْمَطْلُوبُ ❋ هُوَ الْمَحْبُوبُ ❋ هُوَ الْمَقْصُودُ ❋ هُوَ الْمَعْبُودُ
Evet Câmî! Pek doğru söyledin. Hakîki mahbûb, hakîki matlûb, hakîki maksûd, hakîki ma'bûd yalnız O’dur…
كِه لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ بَرَابَرْ مِى زَنَدْ عَالَمْ
Çünkü bu âlem; bütün mevcûdâtıyla, muhtelif dilleriyle, ayrı ayrı nağamâtıyla zikr‑i İlâhî’nin halka‑i kübrâsında beraber ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ der, vahdâniyete şehâdet eder. ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾ ’nin açtığı yaraya merhem sürüyor ve alâkayı kestiği mecâzî mahbûblara bedel, bir Mahbûb‑u Lâyezâlî’yi gösteriyor.
90
Kalbime Bu İki Levha Hutûr Etti
Bundan yirmibeş sene kadar evvel, İstanbul Boğazı’ndaki Yûşâ Tepesi’nde, dünyanın terkine karar verdiğim bir zamanda, bir kısım mühim dostlarım beni dünyaya, eski vaziyetime döndürmek için yanıma geldiler. Dedim: “Yarına kadar beni bırakınız, istihare edeyim.” Sabahleyin kalbime bu iki levha hutûr etti. Şiire benzer, fakat şiir değiller. O mübârek hâtıranın hatırı için ilişmedim. Geldiği gibi muhâfaza edildi. Yirmiüçüncü Söz’ün âhirine ilhâk edilmişti. Makam münâsebetiyle buraya alındı.
Birinci Levha
Ehl‑i gaflet dünyasının hakikatini tasvir eder levhadır.
Beni dünyaya çağırma – Ona geldim fenâ gördüm.
Demâ gaflet hicâb oldu – Ve Nur‑u Hak nihân gördüm.
Bütün eşya u mevcûdât – Birer fânî muzır gördüm.
Vücûd desen onu giydim – Âh! Ademdi çok belâ gördüm.
Hayat desen onu tattım – Azâb‑ender azâb gördüm.
Akıl, ayn‑ı ikàb oldu – Bekàyı bir belâ gördüm.
Ömür, ayn‑ı hevâ oldu – Kemâl ayn‑ı hebâ gördüm.
Amel, ayn‑ı riyâ oldu – Emel ayn‑ı elem gördüm.
Visâl, nefs‑i zevâl oldu – Devâyı ayn‑ı dâ' gördüm.
Bu envâr, zulümât oldu – Bu ahbabı yetîm gördüm.
Bu savtlar, na'y‑i mevt oldu – Bu ahyâyı mevât gördüm
Ulûm, evhâma kalboldu – Hikemde bin sakam gördüm.
Lezzet, ayn‑ı elem oldu – Vücûdda bin adem gördüm.
Habîb desen onu buldum – Âh! Firâkta çok elem gördüm.
91
İkinci Levha
Ehl‑i hidayet ve huzurun hakikat‑i dünyalarına işâret eder levhadır.
Demâ gaflet zevâl buldu – Ve Nur‑u Hak ayân gördüm.
Vücûd, bürhân‑ı Zât oldu – Hayat, mir'ât‑ı Hak’tır gör.
Akıl, miftâh‑ı kenz oldu – Fenâ, bâb‑ı bekàdır gör.
Kemâlin lem'ası söndü – Fakat, Şems‑i Cemâl var gör.
Zevâl, ayn‑ı visâl oldu – Elem, ayn‑ı lezzettir gör.
Ömür, nefs‑i amel oldu – Ebed, ayn‑ı ömürdür gör.
Zalâm, zarf‑ı ziyâ oldu – Bu mevtte hak hayat var gör.
Bütün eşya, enîs oldu – Bütün asvât, zikirdir gör.
Bütün zerrât‑ı mevcûdât – Birer zâkir, müsebbih gör.
Fakrı, kenz‑i gınâ buldum – Aczde tam kuvvet var gör.
Eğer Allah’ı buldunsa – Bütün eşya senindir gör.
Eğer Mâlik‑i Mülk’e memlûk isen – O’nun mülkü senindir gör.
Eğer hodbîn ve kendi nefsine mâlik isen – Bilâ‑addin belâdır gör.
Bilâ‑haddin azâbdır tat. – Bilâ‑gayet ağırdır gör.
Eğer hakîki abd‑i hudâbîn isen – Hududsuz bir safâdır gör.
Hesabsız bir sevâb var tat. – Nihâyetsiz saâdet gör…
Ey nefsim! Kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki:
“Fânîyim, fânî olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Rûhumu Rahmân’a teslîm eyledim, gayr istemem! İsterim, fakat bir Yâr‑ı Bâkî isterim. Zerreyim, fakat bir Şems‑i Sermed isterim. Hiç‑ender hiçim, fakat bu mevcûdâtı umumen isterim.”
92
Yirmiüçüncü Söz
Şu Söz’ün İki Mebhası vardır
﴿﷽﴾
﴿لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍ ❋ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَ ❋ اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ﴾
Birinci Mebhas
Îmânın binler mehâsininden yalnız beşini “Beş Nokta” içinde beyân ederiz.
Birinci Nokta
İnsan; nur‑u îmân ile a'lâ‑yı illiyîne çıkar. Cennet’e lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet‑i küfür ile esfel‑i sâfilîne düşer. Cehennem’e ehil olacak bir vaziyete girer. Çünkü: Îmân insanı Sâni'‑i Zülcelâl’ine nisbet ediyor. Îmân, bir intisabdır. Öyle ise, insan, îmân ile insanda tezâhür eden San'at‑ı İlâhiye ve Nukùş‑u Esmâ-i Rabbâniye itibariyle bir kıymet alır. Küfür, o nisbeti kat'eder. O kat'tan san'at‑ı Rabbâniye gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde itibariyle olur. Madde ise; hem fâniye, hem zâile, hem muvakkat bir hayat‑ı hayvanî olduğundan kıymeti hiç hükmündedir.
Bu sırrı bir temsîl ile beyân edeceğiz. Meselâ: İnsanların san'atları içinde, nasıl ki maddenin kıymeti ile san'atın kıymeti ayrı ayrıdır. Bazen müsâvî, bazen madde daha kıymetdâr, bazen oluyor ki, beş kuruşluk demir gibi bir maddede beş liralık bir san'at bulunuyor. Belki bazen, antika olan bir san'at, bir milyon kıymeti aldığı hâlde, maddesi beş kuruşa da değmiyor. İşte öyle antika bir san'at, antikacıların çarşısına gidilse; hàrika‑pîşe ve pek eski hünerver san'atkârına nisbet ederek, o san'atkârı yâdetmekle ve o san'atla teşhîr edilse, bir milyon fiatla satılır. Eğer, kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir bahâsına alınabilir.
93
İşte insan, Cenâb‑ı Hakk’ın böyle antika bir san'atıdır. Ve en nâzik ve nâzenîn bir mu'cize‑i kudretidir ki; insanı, bütün esmâsının cilvesine mazhar ve nakışlarına medâr ve kâinâta bir misâl‑i musağğar sûretinde yaratmıştır.
Eğer nur‑u îmân, içine girse; üstündeki bütün mânidâr nakışlar o ışıkla okunur. O mü'min, şuûr ile okur. Ve, o intisabla okutur. Yani: “Sâni'‑i Zülcelâl’in masnû'uyum, mahlûkuyum, rahmet ve keremine mazharım.” gibi mânâlarla insandaki san'at‑ı Rabbâniye tezâhür eder. Demek Sâni'ine intisabdan ibaret olan îmân, insandaki bütün âsâr‑ı san'atı izhâr eder. İnsanın kıymeti, o san'at‑ı Rabbâniye’ye göre olur. Ve âyine‑i Samedâniye itibariyledir. O hâlde şu ehemmiyetsiz olan insan, şu itibarla bütün mahlûkat üstünde bir muhâtab‑ı İlâhî ve Cennet’e lâyık bir misâfir‑i Rabbânî olur.
Eğer kat'‑ı intisabdan ibaret olan küfür, insanın içine girse; o vakit bütün o mânidâr nukùş‑u Esmâ-i İlâhiye karanlığa düşer, okunmaz. Zîra Sâni' unutulsa, Sâni'a müteveccih manevî cihetler de anlaşılmaz. Âdeta baş aşağı düşer. O mânidâr àlî san'atların ve manevî àlî nakışların çoğu gizlenir. Bâkî kalan ve göz ile görülen bir kısmı ise, süflî esbâba ve tabiata ve tesâdüfe verilip, nihâyet sukùt eder. Herbiri birer parlak elmas iken, birer sönük şişe olurlar. Ehemmiyeti yalnız madde‑i hayvaniyeye bakar. Maddenin gayesi ve meyvesi ise, dediğimiz gibi; kısacık bir ömürde hayvanatın en âcizi ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir hâlde, yalnız cüz'î bir hayat geçirmektir. Sonra tefessüh eder gider. İşte küfür, böyle mâhiyet‑i insaniyeyi yıkar; elmastan kömüre kalbeder.
94
İkinci Nokta
Îmân, nasıl ki bir nurdur, insanı ışıklandırıyor; üstünde yazılan bütün Mektûbat‑ı Samedâniye’yi okutturuyor. Öyle de, kâinâtı dahi ışıklandırıyor. Zaman‑ı mâzi ve müstakbeli, zulümâttan kurtarıyor. Şu sırrı, bir vâkıada ﴿اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ﴾ âyet‑i kerîmesinin bir sırrına dair gördüğüm bir temsîl ile beyân ederiz, şöyle ki:
Bir vâkıa‑i hayâliyede gördüm ki: İki yüksek dağ var, birbirine mukâbil… Üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş. Köprünün altında pek derin bir dere… Ben o köprünün üstünde bulunuyorum. Dünyayı da; her tarafı karanlık, kesif bir zulümât istilâ etmişti.
Ben sağ tarafıma baktım; nihâyetsiz bir zulümât içinde bir mezar‑ı ekber gördüm, yani tahayyül ettim. Sol tarafıma baktım; müdhiş zulümât dalgaları içinde azîm fırtınalar, dağdağalar, dâhiyeler hazırlandığını görüyor gibi oldum. Köprünün altına baktım; gayet derin bir uçurum görüyorum zannettim. Bu müdhiş zulümâta karşı, sönük bir cep fenerim vardı. Onu isti'mâl ettim. Yarım yamalak ışığıyla baktım. Pek müdhiş bir vaziyet bana göründü. Hattâ önümdeki köprünün başında ve etrafında öyle müdhiş ejderhalar, arslanlar, canavarlar göründü ki; “Keşke bu cep fenerim olmasa idi; bu dehşetleri görmese idim.” dedim. O feneri hangi tarafa çevirdim ise, öyle dehşetler aldım. “Eyvâh! Şu fener, başıma belâdır.” dedim.
Ondan kızdım; o cep fenerini yere çarptım, kırdım. Güyâ onun kırılması, dünyayı ışıklandıran büyük elektrik lambasının düğmesine dokundum gibi birden o zulümât boşandı. Her taraf o lambanın nuru ile doldu. Herşeyin hakikatini gösterdi. Baktım ki: O gördüğüm köprü; gayet muntazam yerde, ova içinde bir caddedir. Ve sağ tarafımda gördüğüm mezar‑ı ekber; baştan başa güzel, yeşil bahçelerle nurânî insanların taht‑ı riyâsetinde ibâdet ve hizmet ve sohbet ve zikir meclisleri olduğunu farkettim. Ve sol tarafımda fırtınalı, dağdağalı zannettiğim uçurumlar, şâhikalar ise; süslü, sevimli, câzibedâr olan dağların arkalarında azîm bir ziyâfetgâh, güzel bir seyrangâh, yüksek bir nüzhetgâh bulunduğunu hayâl‑meyâl gördüm. Ve o müdhiş canavarlar, ejderhalar zannettiğim mahlûklar ise; mûnis deve, öküz, koyun, keçi gibi hayvanat‑ı ehliye olduğunu gördüm. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نوُرِ الْا۪يمَانِ diyerek ﴿اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ﴾ âyet‑i kerîmesini okudum, o vâkıadan ayıldım.
95
İşte o iki dağ; mebde'‑i hayat, âhir‑i hayat‥ yani, âlem‑i arz ve âlem‑i berzahtır. O köprü ise; hayat yoludur. O sağ taraf ise; geçmiş zamandır. Sol taraf ise; istikbâldir. O cep feneri ise; hodbîn ve bildiğine i'timâd eden ve vahy‑i semâvîyi dinlemeyen enâniyet‑i insaniyedir. O canavarlar zannolunan şeyler ise; âlemin hâdisâtı ve acîb mahlûkatıdır. İşte enâniyetine i'timâd eden, zulümât‑ı gaflete düşen, dalâlet karanlığına mübtelâ olan adam; o vâkıada, evvelki hâlime benzer ki; o cep feneri hükmünde nâkıs ve dalâlet‑âlûd ma'lûmât ile zaman‑ı mâziyi bir mezar‑ı ekber sûretinde ve adem‑âlûd bir zulümât içinde görüyor. İstikbâli, gayet fırtınalı ve tesâdüfe bağlı bir vahşetgâh gösterir. Hem herbirisi, bir Hakîm‑i Rahîm’in birer memur‑u musahharı olan hâdisât ve mevcûdâtı, muzır birer canavar hükmünde bildirir. ﴿وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِ﴾ hükmüne mazhar eder.
96
Eğer hidayet‑i İlâhiye yetişse, îmân kalbine girse, nefsin fir'avuniyeti kırılsa, Kitabullâh’ı dinlese; o vâkıada, ikinci hâlime benzeyecek. O vakit, birden kâinât bir gündüz rengini alır; nur‑u İlâhî ile dolar. Âlem ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ âyetini okur. O vakit zaman‑ı mâzi, bir mezar‑ı ekber değil, belki herbir asrı bir nebînin veya evliyânın taht‑ı riyâsetinde, vazife‑i ubûdiyeti îfâ eden ervâh‑ı sâfiye cemâatlerinin vazife‑i hayatlarını bitirmekle, اَللّٰهُ اَكْبَرُ diyerek makàmât‑ı àliyeye uçmalarını ve müstakbel tarafına geçmelerini kalb gözü ile görür. Sol tarafına bakar ki; dağlar‑misâl bazı inkılâbât‑ı berzahiye ve uhreviye arkalarında Cennet’in bağlarındaki saâdet saraylarında kurulmuş bir ziyâfet‑i Rahmâniye’yi o nur‑u îmân ile uzaktan uzağa farkeder. Ve fırtına ve zelzele, tâun gibi hâdiseleri, birer musahhar memur bilir. Bahar fırtınası ve yağmur gibi hâdisâtı; sûreten haşîn, ma'nen çok latîf hikmetlere medâr görüyor. Hattâ mevti, hayat‑ı ebediyenin mukaddimesi ve kabri, saâdet‑i ebediyenin kapısı görüyor. Daha sâir cihetleri sen kıyâs eyle. Hakikati, temsîle tatbik et.
Üçüncü Nokta
Îmân hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakîki îmânı elde eden adam, kâinâta meydân okuyabilir. Ve îmânın kuvvetine göre hâdisâtın tazyîkatından kurtulabilir. تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ der, sefîne‑i hayatta kemâl‑i emniyetle hâdisâtın dağlarvâri dalgaları içinde seyran eder. Bütün ağırlıklarını Kadîr‑i Mutlak’ın yed‑i kudretine emânet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta istirahat eder. Sonra saâdet‑i ebediyeye girmek için Cennet’e uçabilir. Yoksa, tevekkül etmezse; dünyanın ağırlıkları, uçmasına değil, belki esfel‑i sâfilîne çeker.
Demek; îmân tevhidi, tevhid teslîmi, teslîm tevekkülü, tevekkül saâdet‑i dâreyni iktiza eder. Fakat yanlış anlama. Tevekkül, esbâbı bütün bütün reddetmek değildir. Belki esbâbı, dest‑i kudretin perdesi bilip riâyet ederek; esbâba teşebbüs ise, bir nev'i duâ‑yı fiilî telâkki ederek; müsebbebâtı, yalnız Cenâb‑ı Hak’tan istemek ve neticeleri O’ndan bilmek ve O’na minnetdâr olmaktan ibarettir.
Tevekkül eden ve etmeyenin misâlleri, şu hikâyeye benzer: Vaktiyle iki adam; hem bellerine, hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir sefîneye birer bilet alıp girdiler. Birisi; girer girmez yükünü gemiye bırakıp, üstünde oturup nezâret eder. Diğeri; hem ahmak, hem mağrûr olduğundan, yükünü yere bırakmıyor. Ona denildi:
97
“Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et.”
O dedi: “Yok, ben bırakmayacağım. Belki zâyi' olur. Ben kuvvetliyim. Malımı, belimde ve başımda muhâfaza edeceğim.”
Yine ona denildi: “Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefîne‑i Sultaniye daha kuvvetlidir. Daha ziyâde iyi muhâfaza eder. Belki başın döner, yükün ile beraber denize düşersin. Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın, gittikçe ağırlaşan şu yüklere tâkat getiremeyecek. Kaptan dahi, eğer seni bu hâlde görse, ya ‘dîvânedir’ diye seni tardedecek. Ya, ‘Hâindir, gemimizi ittiham ediyor, bizimle istihzâ ediyor, hapis edilsin.’ diye emredecektir. Hem herkese maskara olursun. Çünkü; ehl‑i dikkat nazarında, zaafı gösteren tekebbürün ile, aczi gösteren gururun ile, riyâyı ve zilleti gösteren tasannu'un ile kendini halka mudhike yaptın. Herkes sana gülüyor.” denildikten sonra o bîçârenin aklı başına geldi. Yükünü yere koydu, üstünde oturdu. “Oh, Allah senden râzı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum.” dedi.
İşte ey tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Tâ bütün kâinâtın dilenciliğinden ve her hâdisenin karşısında titremekten ve hodfürûşluktan ve maskaralıktan ve şekàvet‑i uhreviyeden ve tazyîkat‑ı dünyeviye hapsinden kurtulasın‥
Dördüncü Nokta
Îmân, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyle ise, insanın vazife‑i asliyesi, îmân ve duâdır. Küfür, insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder.
Şu mes'elenin binler delillerinden yalnız hayvan ve insanın dünyaya gelmelerindeki farkları, o mes'eleye vâzıh bir delildir. Ve bir bürhân‑ı kàtı'dır. Evet, insaniyet îmân ile insaniyet olduğunu; insan ile hayvanın dünyaya gelişindeki farkları gösterir. Çünkü: Hayvan, dünyaya geldiği vakit, âdeta başka bir âlemde tekemmül etmiş gibi isti'dâdına göre mükemmel olarak gelir; yani gönderilir. Ya iki saatte, ya iki günde veya iki ayda bütün şerâit‑i hayatiyesini ve kâinâtla olan münâsebetini ve kavânîn‑i hayatını öğrenir, meleke sâhibi olur. İnsanın yirmi senede kazandığı iktidar‑ı hayatiyeyi ve meleke‑i ameliyeyi, yirmi günde serçe ve arı gibi bir hayvan tahsil eder; yani ona ilhâm olunur.
98
Demek; hayvanın vazife‑i asliyesi, taallümle tekemmül etmek değildir. Ve mârifet kesbetmekle terakkî etmek değildir. Ve aczini göstermekle medet istemek, duâ etmek değildir. Belki vazifesi; isti'dâdına göre taammüldür, amel etmektir, ubûdiyet‑i fiiliyedir.
İnsan ise, dünyaya gelişinde herşeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına câhil, hattâ yirmi senede tamamen şerâit‑i hayatı öğrenemiyor. Belki âhir‑i ömrüne kadar öğrenmeye muhtaç‥ hem gayet âciz ve zaîf bir sûrette dünyaya gönderilip, bir‑iki senede ancak ayağa kalkabiliyor. Onbeş senede ancak zarar ve menfaati farkeder. Hayat‑ı beşeriyenin muâvenetiyle, ancak menfaatlerini celb ve zararlardan sakınabilir. Demek ki, insanın vazife‑i fıtriyesi; taallümle tekemmüldür, duâ ile ubûdiyettir. Yani: “Kimin merhametiyle böyle hakîmâne idare olunuyorum? Kimin keremiyle böyle müşfikâne terbiye olunuyorum? Nasıl birisinin lütûflarıyla böyle nâzenînâne besleniyorum ve idare ediliyorum?” bilmektir. Ve binden ancak birisine eli yetişemediği hâcâtına dair Kàdiü'l‑Hâcât’a lisân‑ı acz ve fakr ile yalvarmaktır. Ve istemek ve duâ etmektir. Yani, aczin ve fakrın cenâhlarıyla, makam‑ı a'lâ-yı ubûdiyete uçmaktır.
Demek, insan bu âleme, ilim ve duâ vâsıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Mâhiyet ve isti'dâd itibariyle herşey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm‑u hakîkiyenin esâsı ve mâdeni ve nuru ve rûhu Mârifetullâh’tır. Ve onun üssü'l‑esâsı da Îmân‑ı Billâh’tır.
Hem insan, nihâyetsiz acziyle nihâyetsiz beliyyâta ma'rûz ve hadsiz a'dânın hücumuna mübtelâ ve nihâyetsiz fakrıyla beraber nihâyetsiz hâcâta giriftâr ve nihâyetsiz metâlibe muhtaç olduğundan; vazife‑i asliye-i fıtriyesi, îmândan sonra duâdır. Duâ ise, esâs‑ı ubûdiyettir.
99
Nasıl bir çocuk, eli yetişmediği bir merâmını, bir arzusunu elde etmek için; ya ağlar, ya ister. Yani; ya fiilî, ya kavlî lisân‑ı acziyle bir duâ eder. Maksûduna muvaffak olur. Öyle de: İnsan, bütün zîhayat âlemi içinde nâzik, nâzenîn, nâzdâr bir çocuk hükmündedir. Rahmânürrahîm’in dergâhında, ya za'f ve acziyle ağlamak veya fakr ve ihtiyacıyla duâ etmek gerektir. Tâ ki, makàsıdı ona musahhar olsun veya teshìrin şükrünü edâ etsin. Yoksa bir sinekten vâveylâ eden ahmak ve haylaz bir çocuk gibi: “Ben kuvvetimle bu kàbil‑i teshìr olmayan ve bin derece ondan kuvvetli olan acîb şeyleri teshìr ediyorum. Ve fikir ve tedbirimle kendime itâat ettiriyorum.” deyip küfran‑ı ni'mete sapmak, insaniyetin fıtrat‑ı asliyesine zıt olduğu gibi, şiddetli bir azâba kendini müstehak eder.
Beşinci Nokta
Îmân, duâyı bir vesile‑i kat'iyye olarak iktiza ettiği ve fıtrat‑ı insaniye, onu şiddetle istediği gibi; Cenâb‑ı Hak dahi “Duânız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?” meâlinde: ﴿قُلْ مَا يَعْبَؤُ۬ا بِكُمْ رَبّ۪ي لَوْلَا دُعَٓاؤُ۬كُمْ﴾ fermân ediyor.
Hem ﴿اُدْعُون۪ٓي اَسْتَجِبْ لَكُمْ﴾ emrediyor.
Eğer desen: Birçok defa duâ ediyoruz, kabûl olmuyor. Hâlbuki; âyet umumîdir; “Her duâya cevab var.” ifâde ediyor.
Elcevab: Cevab vermek ayrıdır, kabûl etmek ayrıdır. Her duâ için cevab vermek var; fakat kabûl etmek, hem aynı matlûbu vermek Cenâb‑ı Hakk’ın hikmetine tâbidir.
Meselâ; hasta bir çocuk çağırır: “Yâ hekim! Bana bak.”
Hekim: “Lebbeyk” der. “Ne istersin?” cevab verir.
Çocuk: “Şu ilâcı ver bana.” der.
100
Hekim ise, ya aynen istediğini verir, yâhut onun maslahatına binâen ondan daha iyisini verir, yâhut hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç vermez.
İşte Cenâb‑ı Hak; Hakîm‑i Mutlak, hâzır, nâzır olduğu için abdin duâsına cevab verir. Vahşet ve kimsesizlik dehşetini, huzuruyla ve cevabıyla ünsiyete çevirir. Fakat, insanın hevâ‑perestâne ve heveskârâne tahakkümüyle değil, belki Hikmet‑i Rabbâniye’nin iktizasıyla; ya matlûbunu veya daha evlâsını verir, veya hiç vermez.
Hem, duâ bir ubûdiyettir. Ubûdiyet ise; semerâtı uhreviyedir. Dünyevî maksadlar ise; o nev'i duâ ve ibâdetin vakitleridir. O maksadlar, gayeleri değil.
Meselâ: Yağmur namazı ve duâsı bir ibâdettir. Yağmursuzluk, o ibâdetin vaktidir. Yoksa o ibâdet ve o duâ, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o niyet ile olsa; o duâ, o ibâdet, hàlis olmadığından kabûle lâyık olmaz.
Nasıl ki güneşin gurûbu, akşam namazının vaktidir. Hem güneşin ve ayın tutulmaları, küsûf ve husuf namazları denilen iki ibâdet‑i mahsûsanın vakitleridir. Yani: Gece ve gündüzün nurânî âyetlerinin nikâblanmasıyla bir azamet‑i İlâhiye’yi ilâna medâr olduğundan, Cenâb‑ı Hak, ibâdını o vakitte bir nev'i ibâdete dâvet eder. Yoksa o namaz – açılması ve ne kadar devam etmesi, müneccim hesabıyla muayyen olan – Ay ve Güneş’in husuf ve küsûflarının inkişafları için değildir.
Aynı onun gibi; yağmursuzluk dahi, yağmur namazının vaktidir. Ve beliyelerin istilâsı ve muzır şeylerin tasallutu, bazı duâların evkàt‑ı mahsûsalarıdır ki; insan o vakitlerde aczini anlar, duâ ile, niyâz ile Kadîr‑i Mutlak’ın dergâhına ilticâ eder. Eğer duâ çok edildiği hâlde, beliyeler def' olunmazsa, denilmeyecek ki: “Duâ kabûl olmadı.” Belki denilecek ki: “Duânın vakti kazâ olmadı.” Eğer Cenâb‑ı Hak, fazl ve keremiyle belâyı ref'etse – nurun alâ nur – o vakit duâ vakti biter, kazâ olur.
101
Demek duâ, bir sırr‑ı ubûdiyettir. Ubûdiyet ise, hàlisen livechillâh olmalı. Yalnız aczini izhâr edip, duâ ile O’na ilticâ etmeli. Rubûbiyet’ine karışmamalı. Tedbiri O’na bırakmalı. Hikmetine i'timâd etmeli. Rahmetini ittiham etmemeli.
Evet hakikat‑i hâlde âyât‑ı beyyinâtın beyânıyla sâbit olan: Bütün mevcûdât, herbirisi birer mahsûs tesbih ve birer hususî ibâdet, birer hàs secde ettikleri gibi; bütün kâinâttan Dergâh‑ı İlâhiye’ye giden, bir duâdır.
Ya isti'dâd lisânıyladır; – bütün nebâtâtın duâları gibi – ki; herbiri lisân‑ı isti'dâdıyla Feyyâz‑ı Mutlak’tan bir sûret taleb ediyorlar. Ve esmâsına bir mazhariyet‑i münkeşife istiyorlar.
Veya ihtiyac‑ı fıtrî lisânıyladır; – bütün zîhayatın iktidarları dâhilinde olmayan hâcât‑ı zarûriyeleri için duâlarıdır – ki; herbirisi o ihtiyac‑ı fıtrî lisânıyla, Cevvâd‑ı Mutlak’tan idâme‑i hayatları için bir nev'i rızık hükmünde bazı metâlibi istiyorlar.
Veya lisân‑ı ıztırarıyla bir duâdır ki; muztar kalan herbir zîrûh, kat'î bir ilticâ ile duâ eder, bir hâmî‑i mechûlüne ilticâ eder. Belki Rabb‑i Rahîm’ine teveccüh eder.
Bu üç nev'i duâ bir mâni olmazsa dâima makbûldür.
Dördüncü nev'i ki; – en meşhûrudur – bizim duâmızdır. Bu da iki kısımdır: Biri, fiilî ve hâlî; diğeri, kalbî ve kàlîdir.
Meselâ: Esbâba teşebbüs, bir duâ‑yı fiilîdir. Esbâbın ictimâ'ı; müsebbebi icâd etmek için değil, belki lisân‑ı hâl ile müsebbebi Cenâb‑ı Hak’tan istemek için bir vaziyet‑i marziye almaktır. Hattâ çift sürmek, hazine‑i rahmet kapısını çalmaktır. Bu nev'i duâ‑yı fiilî; Cevvâd‑ı Mutlak’ın isim ve ünvânına müteveccih olduğundan, kabûle mazhariyeti ekseriyet‑i mutlakadır.
102
İkinci kısım: Lisân ile, kalb ile duâ etmektir. Eli yetişmediği bir kısım metâlibi istemektir. Bunun en mühim ciheti, en güzel gayesi, en tatlı meyvesi şudur ki: Duâ eden adam anlar ki; birisi var, onun hâtırât‑ı kalbini işitir. Herşeye eli yetişir. Herbir arzusunu yerine getirebilir. Aczine merhamet eder, fakrına medet eder.
İşte ey âciz insan ve ey fakir beşer! Duâ gibi hazine‑i rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medârı olan bir vesileyi elden bırakma. Ona yapış, a'lâ‑yı illiyîn-i insaniyete çık. Bir sultan gibi bütün kâinâtın duâlarını, kendi duân içine al. Bir abd‑i küllî ve bir vekil‑i umumî gibi ﴿اِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ de, kâinâtın güzel bir takvîmi ol.
103
İkinci Mebhas
İnsanın Saâdet ve Şekàvetine Medâr Beş Nükte’den İbarettir
İnsan ahsen‑i takvîmde yaratıldığı ve ona gayet câmi' bir isti'dâd verildiği için; esfel‑i sâfilînden tâ a'lâ‑yı illiyîne, ferşten tâ arşa, zerreden tâ şemse kadar dizilmiş olan makàmâta, merâtibe, derecâta, derekâta girebilir ve düşebilir bir meydân‑ı imtihana atılmış; nihâyetsiz sukùt ve suûda giden iki yol onun önünde açılmış bir mu'cize‑i kudret ve netice‑i hilkat ve acûbe‑i san'at olarak, şu dünyaya gönderilmiştir. İşte insanın şu dehşetli terakkî ve tedennîsinin sırrını “Beş Nükte”de beyân edeceğiz.
Birinci Nükte:
İnsan, kâinâtın ekser envâ'ına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyacâtı, âlemin her tarafına dağılmış; arzuları, ebede kadar uzanmış. Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî Cennet’i de arzu eder. Bir dostunu görmeğe müştâk olduğu gibi, Cemîl‑i Zülcelâl’i de görmeğe müştâktır. Başka bir menzilde duran bir sevdiğini ziyaret etmek için, o menzilin kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi; Berzaha göçmüş yüzde doksandokuz ahbabını ziyaret etmek ve firâk‑ı ebedîden kurtulmak için, koca dünyanın kapısını kapayacak ve bir mahşer‑i acâib olan Âhiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp Âhiret’i yerine kuracak ve koyacak bir Kadîr‑i Mutlak’ın dergâhına ilticâya muhtaçtır.
104
İşte şu vaziyette bir insana hakîki Ma'bûd olacak; yalnız herşeyin dizgini elinde, herşeyin hazinesi yanında, herşeyin yanında nâzır, her mekânda hazır, mekândan münezzeh, aczden müberrâ, kusurdan mukaddes, nakstan muallâ bir Kadîr‑i Zülcelâl, bir Rahîm‑i Zülcemâl, bir Hakîm‑i Zülkemâl olabilir. Çünkü: Nihâyetsiz hâcât‑ı insaniyeyi îfâ edecek, ancak nihâyetsiz bir kudret ve muhît bir ilim sâhibi olabilir. Öyle ise, ma'bûdiyete lâyık yalnız O’dur.
İşte ey insan! Eğer yalnız O’na abd olsan, bütün mahlûkat üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer ubûdiyetten istinkâf etsen, âciz mahlûkata zelîl bir abd olursun. Eğer enâniyetine ve iktidarına güvenip, tevekkül ve duâyı bırakıp, tekebbür ve da'vâya sapsan; o vakit iyilik ve icâd cihetinde arı ve karıncadan daha aşağı, örümcek ve sinekten daha zaîf düşersin. Şer ve tahrib cihetinde; dağdan daha ağır, tâundan daha muzır olursun.
Evet ey insan! Sende iki cihet var. Birisi: İcâd ve vücûd ve hayır ve müsbet ve fiil cihetidir. Diğeri: Tahrib, adem, şer, nefy, infiâl cihetidir. Birinci cihet itibariyle; arıdan, serçeden aşağı; sinekten, örümcekten daha zaîfsin. İkinci cihet itibariyle; dağ, yer, göklerden geçersin. Onların çekindiği ve izhâr‑ı acz ettikleri bir yükü kaldırırsın. Onlardan daha geniş, daha büyük bir dâire alırsın. Çünkü: Sen iyilik ve icâd ettiğin vakit, yalnız vüs'atin nisbetinde, elin ulaşacak derecede, kuvvetin yetişecek mertebede iyilik ve icâd edebilirsin. Eğer fenâlık ve tahrib etsen, o vakit fenâlığın tecâvüz ve tahribin intişar eder.
Meselâ: Küfür; bir fenâlıktır, bir tahribdir, bir adem‑i tasdiktir. Fakat o tek seyyie, bütün kâinâtın tahkîrini ve bütün Esmâ‑i İlâhiye’nin tezyifini, bütün insaniyetin terzilini tazammun eder. Çünkü: Şu mevcûdâtın àlî bir makamı, ehemmiyetli bir vazifesi vardır. Zîra onlar, mektûbat‑ı Rabbâniye ve merâyâ‑yı Sübhâniye ve memurîn‑i İlâhiye’dirler. Küfür ise, onları âyinedârlık ve vazifedârlık ve mânidârlık makamından düşürüp, abesiyet ve tesâdüfün oyuncağı derekesine ve zevâl ve firâkın tahribiyle çabuk bozulup değişen mevâdd‑ı fâniyeye ve ehemmiyetsizlik, kıymetsizlik, hiçlik mertebesine indirdiği gibi, bütün kâinâtta ve mevcûdâtın âyinelerinde nakışları ve cilveleri ve cemâlleri görünen Esmâ‑i İlâhiye’yi inkâr ile tezyif eder ve insanlık denilen bütün Esmâ‑i Kudsiye-i İlâhiye’nin cilvelerini güzelce ilân eden bir kaside‑i manzûme-i hikmet‥ ve bir şecere‑i bâkiyenin cihâzâtını câmi' çekirdek‑misâl bir mu'cize‑i kudret-i bâhire‥ ve emânet‑i kübrâyı uhdesine almakla; yer, gök, dağa tefevvuk eden ve melâikeye karşı rüchâniyet kazanan bir sâhib‑i mertebe-i hilâfet-i arziyeyi; en zelîl bir hayvan‑ı fânî-i zâilden daha zelîl, daha zaîf, daha âciz, daha fakir bir derekeye atar. Ve mânâsız, karmakarışık, çabuk bozulur bir âdi levha derekesine indirir.
105
Elhâsıl: Nefs‑i emmâre, tahrib ve şer cihetinde nihâyetsiz cinayet işleyebilir; fakat icâd ve hayırda iktidarı pek azdır ve cüz'îdir. Evet bir hâneyi bir günde harâb eder, yüz günde yapamaz. Lâkin, eğer enâniyeti bıraksa, hayrı ve vücûdu tevfik‑i İlâhiye’den istese, şer ve tahribden ve nefse i'timâddan vazgeçse, istiğfar ederek tam abd olsa, o vakit ﴿يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ﴾ sırrına mazhar olur. Ondaki nihâyetsiz kàbiliyet‑i şer, nihâyetsiz kàbiliyet‑i hayra inkılâb eder. “Ahsen‑i takvîm” kıymetini alır, a'lâ‑yı illiyîne çıkar.
İşte ey gâfil insan! Bak Cenâb‑ı Hakk’ın fazlına ve keremine: Seyyieyi bir iken bin yazmak, haseneyi bir yazmak veya hiç yazmamak adâlet olduğu hâlde; bir seyyieyi bir yazar, bir haseneyi on, bazen yetmiş, bazen yediyüz, bazen yedibin yazar. Hem şu nükteden anla ki: O müdhiş Cehennem’e girmek, ceza‑yı ameldir, ayn‑ı adldir. Fakat, Cennet’e girmek, mahz‑ı fazıldır.
106
İkinci Nükte
İnsanda iki vecih var.
Birisi: Enâniyet cihetinde şu hayat‑ı dünyeviyeye nâzırdır.
Diğeri: Ubûdiyet cihetinde hayat‑ı ebediyeye bakar.
Evvelki vecih itibariyle öyle bir bîçâre mahlûktur ki; sermâyesi, yalnız ihtiyardan bir şa're (saç) gibi cüz'î bir cüz'‑i ihtiyarî ve iktidardan zaîf bir kesb ve hayattan çabuk söner bir şu'le ve ömürden çabuk geçer bir müddetçik ve mevcûdiyetten çabuk çürür küçük bir cisimdir. O hâliyle beraber kâinâtın tabakàtında serilmiş hadsiz envâ'ın, hesabsız efrâdından nâzik, zaîf bir ferd olarak bulunuyor.
İkinci vecih itibariyle ve bilhassa ubûdiyete müteveccih acz ve fakr cihetinde pek büyük bir vüs'ati var, pek büyük bir ehemmiyeti bulunuyor. Çünkü: Fâtır‑ı Hakîm, insanın mâhiyet‑i maneviyesinde nihâyetsiz azîm bir acz ve hadsiz cesîm bir fakr dercetmiştir. Tâ ki, kudreti nihâyetsiz bir Kadîr‑i Rahîm ve gınâsı nihâyetsiz bir Ganiyy‑i Kerîm bir Zât’ın hadsiz tecelliyâtına câmi' geniş bir âyine olsun.
Evet, insan bir çekirdeğe benzer. Nasıl ki, o çekirdeğe kudretten manevî ve ehemmiyetli cihâzât ve kaderden ince ve kıymetli program verilmiş. Tâ ki, toprak altında çalışıp, tâ o dar âlemden çıkıp, geniş olan hava âlemine girip, Hàlık’ından isti'dâd lisânıyla bir ağaç olmasını isteyip, kendine lâyık bir kemâl bulsun. Eğer o çekirdek, sû‑i mizâcından dolayı ona verilen cihâzât‑ı maneviyeyi, toprak altında bazı mevâdd‑ı muzırrayı celbine sarfetse; o dar yerde kısa bir zamanda fâidesiz tefessüh edip çürüyecektir. Eğer o çekirdek, o manevî cihâzâtını ﴿فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰى﴾ ’nın emr‑i tekvînîsini imtisal edip hüsn‑ü isti'mâl etse; o dar âlemden çıkacak, meyvedâr koca bir ağaç olmakla küçücük cüz'î hakikati ve rûh‑u manevîsi, büyük bir hakikat‑i külliye sûretini alacaktır.
107
İşte aynen onun gibi; insanın mâhiyetine, kudretten ehemmiyetli cihâzât ve kaderden kıymetli programlar tevdî' edilmiş. Eğer insan, şu dar âlem‑i arzîde, hayat‑ı dünyeviye toprağı altında, o cihâzât‑ı maneviyesini nefsin hevesâtına sarfetse; bozulan çekirdek gibi, bir cüz'î telezzüz için kısa bir ömürde, dar bir yerde ve sıkıntılı bir hâlde çürüyüp tefessüh ederek, mes'ûliyet‑i maneviyeyi bedbaht rûhuna yüklenecek, şu dünyadan göçüp gidecektir.
Eğer o isti'dâd çekirdeğini İslâmiyet suyu ile, îmânın ziyâsıyla, ubûdiyet toprağı altında terbiye ederek, evâmir‑i Kur'âniye’yi imtisal edip, cihâzât‑ı maneviyesini hakîki gayelerine tevcîh etse; elbette âlem‑i misâl ve Berzahta dal ve budak verecek ve âlem‑i Âhiret ve Cennet’te hadsiz kemâlât ve ni'metlere medâr olacak bir şecere‑i bâkiyenin ve bir hakikat‑i dâimenin cihâzâtına câmi' kıymetdâr bir çekirdek ve revnâkdâr bir makine ve bu şecere‑i kâinâtın mübârek ve münevver bir meyvesi olacaktır.
Evet hakîki terakkî ise; insana verilen kalb, sır, rûh, akıl, hattâ hayâl ve sâir kuvvelerin, hayat‑ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, herbiri kendine lâyık hususî bir vazife‑i ubûdiyet ile meşgul olmaktadır. Yoksa ehl‑i dalâletin terakkî zannettikleri, hayat‑ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflîsini tatmak için bütün letâifini ve kalb ve aklını nefs‑i emmâreye musahhar edip yardımcı verse; o, terakkî değil, sukùttur.
Şu Hakikati Bir Vâkıa‑i Hayâliyede, Şöyle Bir Temsîlde Gördüm Ki: Ben büyük bir şehre giriyorum. Baktım ki, o şehirde büyük saraylar var. Bazı sarayların kapısına bakıyorum, gayet şenlik parlak bir tiyatro gibi nazar‑ı dikkati celbeder, herkesi eğlendirir bir câzibedârlık vardı. Dikkat ettim ki; o sarayın efendisi kapıya gelmiş, it ile oynuyor ve oynamasına yardım ediyor. Hanımlar, yabânî gençlerle tatlı sohbetler ediyorlar. Yetişmiş kızlar dahi, çocukların oynamasını tanzim ediyorlar. Kapıcı da onlara kumandanlık eder gibi bir aktör tavrını almış. O vakit anladım ki: O koca sarayın içerisi bomboş. Hep nâzik vazifeler muattal kalmış. Ahlâkları sukùt etmiş ki, kapıda bu sûreti almışlardır.
108
Sonra geçtim, bir büyük saraya daha rastgeldim. Gördüm ki: Kapıda uzanmış vefâdâr bir it ve kaba, sert, sâkin bir kapıcı ve sönük bir vaziyet vardı. Merak ettim. Ne için o öyle, bu böyle? İçeriye girdim. Baktım ki; içerisi çok şenlik. Dâire dâire üstünde, ayrı ayrı nâzik vazifeler ile saray ehli meşguldürler. Birinci dâiredeki adamlar; sarayın idaresini, tedbirini görüyorlar. Üstündeki dâirede kızlar, çocuklar ders okuyorlar. Daha üstünde hanımlar, gayet latîf san'atlar, güzel nakışlarla iştigâl ediyorlar. En yukarıda efendi, pâdişahla muhâbere edip, halkın istirahatini te'min için ve kendi kemâlâtı ve terakkiyâtı için kendine hàs ve ulvî vazifeler ile iştigâl ediyor gördüm. Ben onlara görünmediğim için, “yasak” demediler, gezebildim.
Sonra çıktım, baktım. O şehrin her tarafında bu iki kısım saraylar var. Sordum.
Dediler: “O kapısı şenlik ve içi boş saraylar, kâfirlerin ileri gelenlerinindir. Ve ehl‑i dalâletindir. Diğerleri, nâmuslu Müslüman büyüklerinindir.”
Sonra bir köşede bir saraya rast geldim. Üstünde “Said” ismini gördüm. Merak ettim. Daha dikkat ettim, sûretimi üstünde gördüm gibi bana geldi. Kemâl‑i taaccübümden bağırarak, aklım başıma geldi, ayıldım.
İşte, o vâkıa‑i hayâliyeyi sana tâbir edeceğim. Allah hayır etsin.
İşte o şehir ise, hayat‑ı ictimâiye-i beşeriye ve medine‑i medeniyet-i insaniyedir. O saraylar, herbirisi, birer insandır. O saray ehli ise, insandaki göz, kulak, kalb, sır, rûh, akıl gibi letâif ve nefis ve hevâ ve kuvve‑i şeheviye ve kuvve‑i gadabiye gibi şeylerdir. Herbir insanda herbir latîfenin ayrı ayrı vazife‑i ubûdiyetleri var. Ayrı ayrı lezzetleri, elemleri var. Nefis ve hevâ, kuvve‑i şeheviye ve gadabiye, bir kapıcı ve it hükmündedirler. İşte o yüksek letâifi, nefis ve hevâya musahhar etmek ve vazife‑i asliyelerini unutturmak, elbette sukùttur, terakkî değildir.
Sâir cihetleri sen tâbir edebilirsin.
109
Üçüncü Nükte
İnsan, fiil ve amel cihetinde ve sa'y‑i maddî itibariyle zaîf bir hayvandır, âciz bir mahlûktur. Onun, o cihetteki dâire‑i tasarrufâtı ve mâlikiyeti o kadar dardır ki, elini uzatsa ona yetişebilir. Hattâ, insanın eline dizginini veren hayvanat‑ı ehliye, insanın za'f ve acz ve tenbelliğinden birer hisse almışlardır ki; yabânî emsâllerine kıyâs edildikleri vakit, azîm fark görünür. (Ehlî keçi ve öküz, yabânî keçi ve öküz gibi.)
Fakat o insan, infiâl ve kabûl ve duâ ve suâl cihetinde; şu dünya hanında azîz bir yolcudur. Ve öyle bir Kerîm’e misâfir olmuş ki; nihâyetsiz rahmet hazinelerini ona açmış. Ve hadsiz bedî' masnûâtını ve hizmetkârlarını ona musahhar etmiş. Ve o misâfirin tenezzühüne ve temâşâsına ve istifadesine öyle büyük bir dâire açıp müheyyâ etmiştir ki; o dâirenin nısf‑ı kutru, yani merkezden muhît hattına kadar, gözün kestiği mikdar; belki hayâlin gittiği yere kadar geniştir ve uzundur.
İşte eğer insan, enâniyetine istinâd edip, hayat‑ı dünyeviyeyi gaye‑i hayâl ederek derd‑i maîşet içinde, muvakkat bazı lezzetler için çalışsa, gayet dar bir dâire içinde boğulur gider. Ona verilen bütün cihâzât ve âlât ve letâif, ondan şikâyet ederek Haşir’de onun aleyhinde şehâdet edeceklerdir ve da'vâcı olacaklardır. Eğer kendini misâfir bilse, misâfir olduğu Zât‑ı Kerîm’in izni dâiresinde sermâye‑i ömrünü sarf etse, öyle geniş bir dâire içinde uzun bir hayat‑ı ebediye için güzel çalışır ve teneffüs edip istirahat eder. Sonra, a'lâ‑yı illiyîne kadar gidebilir. Hem de bu insana verilen bütün cihâzât ve âlât, ondan memnun olarak Âhiret’te lehinde şehâdet ederler.
Evet, insana verilen bütün cihâzât‑ı acîbe, bu ehemmiyetsiz hayat‑ı dünyeviye için değil; belki, pek ehemmiyetli bir hayat‑ı bâkiye için verilmişler. Çünkü; insanı hayvana nisbet etsek görüyoruz ki: İnsan, cihâzât ve âlât itibariyle çok zengindir. Yüz derece hayvandan daha ziyâdedir. Hayat‑ı dünyeviye lezzetinde ve hayvanî yaşayışında yüz derece aşağı düşer. Çünkü: Her gördüğü lezzetinde, binler elem izi vardır. Geçmiş zamanın elemleri ve gelecek zamanın korkuları ve herbir lezzetin dahi elem‑i zevâli, onun zevklerini bozuyor. Ve lezzetinde bir iz bırakıyor. Fakat hayvan öyle değil. Elemsiz bir lezzet alır, kedersiz bir zevk eder. Ne geçmiş zamanın elemleri onu incitir, ne gelecek zamanın korkuları onu ürkütür. Rahatla yaşar, yatar, Hàlık’ına şükreder.
110
Demek ahsen‑i takvîm sûretinde yaratılan insan, hayat‑ı dünyeviyeye hasr‑ı fikir etse; yüz derece sermâyece hayvandan yüksek olduğu hâlde, yüz derece serçe kuşu gibi bir hayvandan aşağı düşer. Başka bir yerde bir temsîl ile bu hakikati beyân etmiştim. Münâsebet geldi, yine o temsîli tekrar ediyorum. Şöyle ki:
Bir adam, bir hizmetkârına on altın verip, “Mahsûs bir kumaştan bir kat elbise yaptır.” emreder. İkincisine bin altın verir, bir pusula – içinde bazı şeyler yazılı – o hizmetkârın cebine koyar, bir pazara gönderir.
Evvelki hizmetkâr on altın ile a'lâ kumaştan mükemmel bir elbise alır. İkinci hizmetkâr, dîvânelik edip evvelki hizmetkâra bakıp, cebine konulan hesab pusulasını okumayarak, bir dükkâncıya bin altın vererek bir kat elbise istedi. İnsafsız dükkâncı da, kumaşın en çürüğünden bir kat elbise verdi. O bedbaht hizmetkâr, seyyidinin huzuruna geldi. Ve şiddetli bir te'dib gördü. Ve dehşetli bir azâb çekti.
İşte ednâ bir şuûru olan anlar ki; ikinci hizmetkâra verilen bin altın, bir kat elbise almak için değildir. Belki, mühim bir ticâret içindir.
Aynen onun gibi: İnsandaki cihâzât‑ı maneviye ve letâif‑i insaniye ki, herbirisi hayvana nisbeten yüz derece inbisat etmiş. Meselâ: Güzelliğin bütün merâtibini farkeden insan gözü ve taamların bütün çeşit çeşit ezvâk‑ı mahsûsalarını temyiz eden insanın zâika‑i lisâniyesi ve hakàikın bütün inceliklerine nüfûz eden insanın aklı ve kemâlâtın bütün envâ'ına müştâk insanın kalbi gibi sâir cihâzları, âletleri nerede!? Hayvanın pek basit yalnız bir‑iki mertebe inkişaf etmiş âletleri nerede!?‥ Yalnız şu kadar fark var ki; hayvan, kendine hàs bir amelde – münhasıran o hayvanda – bir cihâz‑ı mahsûs ziyâde inkişaf eder. Fakat o inkişaf, hususîdir.
111
İnsanın cihâzât cihetiyle zenginliği şu sırdandır ki; akıl ve fikir sebebiyle insanın hâsseleri, duyguları fazla inkişaf ve inbisat peydâ etmiştir. Ve ihtiyacâtın kesreti sebebiyle, çok çeşit çeşit hissiyat peydâ olmuştur. Ve hassâsiyeti çok tenevvü' etmiş. Ve fıtratın câmiiyeti sebebiyle, pek çok makàsıda müteveccih arzulara medâr olmuş. Ve pek çok vazife‑i fıtriyesi bulunduğu sebebiyle, âlât ve cihâzâtı ziyâde inbisat peydâ etmiştir. Ve ibâdâtın bütün envâ'ına müstaid bir fıtratta yaratıldığı için, bütün kemâlâtın tohumlarına câmi' bir isti'dâd verilmiştir.
İşte şu derece cihâzâtça zenginlik ve sermâyece kesret, elbette ehemmiyetsiz, muvakkat şu hayat‑ı dünyeviyenin tahsili için verilmemiştir. Belki şöyle bir insanın vazife‑i asliyesi; nihâyetsiz makàsıda müteveccih vezâifini görüp, acz ve fakr ve kusurunu ubûdiyet sûretinde ilân etmek ve küllî nazarıyla mevcûdâtın tesbihâtını müşâhede ederek şehâdet etmek ve ni'metler içinde imdâdât‑ı Rahmâniye’yi görüp şükretmek ve masnûâtta kudret‑i Rabbâniye’nin mu'cizâtını temâşâ ederek, nazar‑ı ibretle tefekkür etmektir.
Ey dünya‑perest ve hayat‑ı dünyeviyeye âşık ve sırr‑ı ahsen-i takvîmden gâfil insan! Şu hayat‑ı dünyeviyenin hakikatini bir vâkıa‑i hayâliyede Eski Said görmüş. O’nu Yeni Said’e döndürmüş olan şu vâkıa‑i temsîliyeyi dinle:
Gördüm ki; ben bir yolcuyum. Uzun bir yola gidiyorum. Yani gönderiliyorum. Seyyidim olan zât, bana tahsîs ettiği altmış altından, tedrîcen birer mikdar para veriyordu. Ben de sarfedip pek eğlenceli bir hana geldim. O handa bir gece içinde on altını kumara‑mumara, eğlencelere ve şöhret‑perestlik yoluna sarfettim. Sabahleyin elimde hiçbir para kalmadı. Bir ticâret edemedim. Gideceğim yer için bir mal alamadım. Yalnız o paradan bana kalan elemler, günahlar ve eğlencelerden gelen yaralar, bereler, kederler benim elimde kalmıştı.
Birden ben o hazîn hâlette iken, orada bir adam peydâ oldu. Bana dedi:
“Bütün bütün sermâyeni zâyi' ettin. Tokada da müstehak oldun. Gideceğin yere de müflis olarak elin boş gideceksin. Fakat aklın varsa, tevbe kapısı açıktır. Bundan sonra sana verilecek bâkî kalan onbeş altından, her eline geçtikçe yarısını ihtiyaten muhâfaza et. Yani gideceğin yerde sana lâzım olacak bazı şeyleri al.”
112
Baktım nefsim râzı olmuyor. “Üçte birisini” dedi. Ona da nefsim itâat etmedi. Sonra “dörtte birisini” dedi. Baktım nefsim mübtelâ olduğu âdetini terkedemiyor. O adam hiddetle yüzünü çevirdi, gitti.
Birden o hâl değişti. Baktım ki; ben, tünel içinde sukùt eder gibi bir sür'atle giden bir şimendifer içindeyim. Telâş ettim. Fakat ne çare ki, hiçbir tarafa kaçılmaz. Garâibden olarak o şimendiferin iki tarafında pek câzibedâr çiçekler, lezîz meyveler görünüyordu. Ben de akılsız acemîler gibi, onlara bakıp elimi uzattım. O çiçekleri koparmak, o meyveleri almak için çalıştım. Fakat o çiçekler ve meyveler, dikenli‑mikenli, mülâkatında elime batıyor, kanatıyor, şimendiferin gitmesiyle müfârakatından elimi parçalıyorlar. Bana pek pahalı düşüyorlardı.
Birden şimendiferdeki bir hademe dedi: “Beş kuruş ver, sana o çiçek ve meyvelerden istediğin kadar vereceğim. Beş kuruş yerine elin parçalanmasıyla yüz kuruş zarar ediyorsun. Hem de ceza var, izinsiz koparamazsın.”
Birden sıkıntıdan ne vakit tünel bitecek diye başımı çıkarıp ileriye baktım. Gördüm ki, tünel kapısı yerine çok delikler görünüyor. O uzun şimendiferden o deliklere adamlar atılıyorlar. Bana mukâbil bir delik gördüm. İki tarafında iki mezar taşı dikilmiş. Merak ile dikkat ettim. O mezar taşında büyük harflerle “SAİD” ismi yazılmış gördüm. Teessüf ve hayretimden “Eyvâh!” dedim. Birden o han kapısında bana nasihat eden zâtın sesini işittim. Dedi: “Aklın başına geldi mi?”
Dedim: “Evet geldi. Fakat kuvvet kalmadı; çare yok…”
Dedi: “Tevbe et, tevekkül et.”
Dedim: “Ettim!”
Ayıldım. Eski Said kaybolmuş. Yeni Said olarak kendimi gördüm.
İşte o vâkıa‑i hayâliyeyi – Allah hayretsin – bir‑iki kısmını ben tâbir edeceğim. Sâir cihetleri sen kendin tâbir et.
O yolculuk ise; âlem‑i ervâhtan, rahm‑ı mâderden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprüden geçen, ebedü'l‑âbâd tarafına bir yolculuktur. O altmış altın ise; altmış sene ömürdür ki, bu vâkıayı gördüğüm vakit kendimi kırk beş yaşında tahmin ediyordum. Senedim yok, fakat bâkî kalan on beşinden yarısını Âhiret’e sarfetmek için Kur'ân‑ı Hakîm’in hàlis bir tilmizi beni irşad etti.
113
O han ise; benim için İstanbul imiş. O şimendifer ise; zamandır. Herbir yıl bir vagondur. O tünel ise; hayat‑ı dünyeviyedir. O dikenli çiçekler ve meyveler ise; lezâiz‑i nâmeşrûadır ve lehviyât‑ı muharremedir ki; mülâkat esnâsında tasavvur‑u zevâldeki elem, kalbi kanatıyor. Müfârakatında parçalıyor. Cezayı dahi çektiriyor.
Şimendifer hademesi demişti: “Beş kuruş ver. Onlardan istediğin kadar vereceğim.” Onun tâbiri şudur ki: İnsanın helâl sa'yiyle meşrû dâirede gördüğü zevkler, lezzetler, keyfine kâfîdir. Harama girmeye ihtiyaç bırakmaz.
Sâir kısımları sen tâbir edebilirsin.
Dördüncü Nükte
İnsan şu kâinât içinde pek nâzik ve nâzenîn bir çocuğa benzer. Za'fında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünkü; o za'fın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcûdât ona musahhar olmuş. Eğer insan za'fını anlayıp, kàlen, hâlen, tavren duâ etse ve aczini bilip istimdâd eylese; o teshìrin şükrünü edâ ile beraber, matlûbuna öyle muvaffak olur ve maksadları ona öyle musahhar olur ki, iktidar‑ı zâtîsiyle onun öşr‑i mi'şârına muvaffak olamaz. Yalnız bazı vakit lisân‑ı hâl duâsıyla hâsıl olan bir matlûbunu, yanlış olarak kendi iktidarına hamleder.
Meselâ: Tavuğun yavrusunun za'fındaki kuvvet, tavuğu arslana saldırtır. Yeni dünyaya gelen arslanın yavrusu, o canavar ve aç arslanı kendine musahhar edip onu aç bırakıp kendi tok oluyor. İşte cây‑i dikkat, zaaftaki bir kuvvet ve şâyân‑ı temâşâ bir cilve‑i rahmet…
Nasıl ki nâzdâr bir çocuk ağlamasıyla, ya istemesiyle, ya hazîn hâliyle matlûblarına öyle muvaffak olur ve öyle kavîler ona musahhar olurlar ki; o matlûblardan binden birisine bin defa kuvvetçiğiyle yetişemez. Demek za'f ve acz, onun hakkında şefkat ve himâyeti tahrîk ettikleri için, küçücük parmağıyla kahramanları kendine musahhar eder. Şimdi böyle bir çocuk, o şefkati inkâr etmek ve o himâyeti ittiham etmek sûretiyle, ahmakàne bir gurur ile; “Ben kuvvetimle bunları teshìr ediyorum.” dese, elbette bir tokat yiyecektir.
114
İşte insan dahi Hàlık’ının rahmetini inkâr ve hikmetini ittiham edecek bir tarzda küfran‑ı ni'met sûretinde Karun gibi ﴿اِنَّمَٓا اُو۫ت۪يتُهُ عَلٰى عِلْمٍ﴾ yani; “Ben kendi ilmimle, kendi iktidarımla kazandım.” dese, elbette sille‑i azâba kendini müstehak eder.
Demek şu meşhûd saltanat‑ı insaniyet ve terakkiyât‑ı beşeriye ve kemâlât‑ı medeniyet; celb ile değil, galebe ile değil, cidâl ile değil; belki ona onun za'fı için teshìr edilmiş, onun aczi için ona muâvenet edilmiş, onun fakrı için ona ihsân edilmiş, onun cehli için ona ilhâm edilmiş, onun ihtiyacı için ona ikram edilmiş. Ve o saltanatın sebebi, kuvvet ve iktidar‑ı ilmî değil, belki şefkat ve re'fet‑i Rabbâniye ve rahmet ve Hikmet‑i İlâhiye’dir ki, eşyayı ona teshìr etmiştir. Evet bir gözsüz akrep ve ayaksız bir yılan gibi haşerâta mağlûb olan insana, bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren; onun iktidarı değil, belki onun za'fının semeresi olan teshìr‑i Rabbânî ve ikram‑ı Rahmânî’dir.
Ey insan! Mâdem hakikat böyledir; gururu ve enâniyeti bırak. Ulûhiyet’in dergâhında, acz ve za'fını istimdâd lisânıyla, fakr ve hâcâtını tazarru ve duâ lisânıyla ilân et ve abd olduğunu göster ve ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ de, yüksel.
Hem deme ki: “Ben hiçim; ne ehemmiyetim var ki, bu kâinât bir Hakîm‑i Mutlak tarafından kasdî olarak bana teshìr edilsin, benden bir şükr‑ü küllî istenilsin?”
115
Çünkü; sen çendan, nefsin ve sûretin itibariyle hiç hükmündesin. Fakat vazife ve mertebe noktasında, sen; şu haşmetli kâinâtın dikkatli bir seyircisi, şu hikmetli mevcûdâtın belâğatlı bir lisân‑ı nâtıkı ve şu kitab‑ı âlemin anlayışlı bir mütâlaacısı ve şu tesbih eden mahlûkatın hayretli bir nâzırı ve şu ibâdet eden masnûâtın hürmetli bir ustabaşısı hükmündesin.
Evet ey insan! Sen, nebâtî cismâniyetin cihetiyle ve hayvanî nefsin itibariyle; sağîr bir cüz', hakîr bir cüz'î, fakir bir mahlûk, zaîf bir hayvansın ki; bütün dehşetli mevcûdât‑ı seyyâlenin dalgaları içinde çalkanıp gidiyorsun. Fakat muhabbet‑i İlâhiye’nin ziyâsını tazammun eden îmânın nuruyla münevver olan İslâmiyet’in terbiyesiyle tekemmül edip; insaniyet cihetinde, abdiyetin içinde bir sultansın ve cüz'iyetin içinde bir küllîsin, küçüklüğün içinde bir âlemsin. Ve hakaretin içinde öyle makamın büyük ve dâire‑i nezâretin geniş bir nâzırsın ki, diyebilirsin: “Benim Rabb‑i Rahîm’im, dünyayı bana bir hâne yaptı. Ay ve Güneş’i, o hâneme bir lamba; ve baharı, bir deste gül; ve yazı, bir sofra‑i ni'met; ve hayvanı, bana hizmetkâr yaptı. Ve nebâtâtı, o hânemin zînetli levâzımatı yapmıştır.”
Netice‑i Kelâm: Sen eğer nefis ve şeytanı dinlersen, esfel‑i sâfilîne düşersin. Eğer hak ve Kur'ân’ı dinlersen, a'lâ‑yı illiyîne çıkar, kâinâtın bir güzel takvîmi olursun.
Beşinci Nükte
İnsan, şu dünyaya bir memur ve misâfir olarak gönderilmiş, çok ehemmiyetli isti'dâd ona verilmiş. Ve o isti'dâdâta göre ehemmiyetli vazifeler tevdî' edilmiş. Ve insanı o gayeye ve o vazifelere çalıştırmak için, şiddetli teşvikler ve dehşetli tehdidler edilmiş. Başka yerde izâh ettiğimiz vazife‑i insaniyetin ve ubûdiyetin esâsâtını şurada icmâl edeceğiz. Tâ ki, “Ahsen‑i Takvîm” sırrı anlaşılsın.
116
İşte insan, şu kâinâta geldikten sonra “iki cihet” ile ubûdiyeti var:
Bir ciheti: Gâibâne bir sûrette bir ubûdiyeti, bir tefekkürü var.
Diğeri: Hâzırâne, muhâtaba sûretinde bir ubûdiyeti, bir münâcâtı vardır.
Birinci Vecih Şudur Ki: Kâinâtta görünen Saltanat‑ı Rubûbiyet’i, itâatkârâne tasdik edip, kemâlâtına ve mehâsinine hayretkârâne nezâretidir.
Sonra, Esmâ‑i Kudsiye-i İlâhiye’nin nukùşlarından ibaret olan bedî' san'atları, birbirinin nazar‑ı ibretlerine gösterip, dellâllık ve ilâncılıktır.
Sonra, herbiri birer gizli hazine‑i maneviye hükmünde olan Esmâ‑i Rabbâniye’nin cevherlerini idrak terâzisiyle tartmak, kalbin kıymet‑şinâslığı ile takdirkârâne kıymet vermektir.
Sonra, kalem‑i kudretin mektûbatı hükmünde olan mevcûdât sahifelerini, arz ve semâ yapraklarını mütâlaa edip, hayretkârâne tefekkürdür.
Sonra, şu mevcûdâttaki zînetleri ve latîf san'atları istihsânkârâne temâşâ etmekle, onların Fâtır‑ı Zülcemâl’inin mârifetine muhabbet etmek ve onların Sâni'‑i Zülkemâl’inin huzuruna çıkmağa ve iltifatına mazhar olmaya bir iştiyaktır.
İkinci Vecih: Huzur ve hitâb makamıdır ki; eserden Müessir’e geçer, görür ki: Bir Sâni'‑i Zülcelâl, kendi san'atının mu'cizeleri ile kendini tanıttırmak ve bildirmek ister. O da îmân ile, mârifet ile mukàbele eder.
Sonra görür ki: Bir Rabb‑i Rahîm, rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek ister. O da, O’na hasr‑ı muhabbetle, tahsîs‑i taabbüdle kendini O’na sevdirir.
117
Sonra görüyor ki: Bir Mün'im‑i Kerîm, maddî ve manevî ni'metlerin lezîzleriyle onu perverde ediyor. O da, ona mukâbil; fiiliyle, hâliyle, kàliyle, hattâ elinden gelse bütün hâsseleri ile, cihâzâtı ile şükür ve hamd ü senâ eder.
Sonra görüyor ki: Bir Celîl‑i Cemîl, şu mevcûdâtın âyinelerinde kibriyâ ve kemâlini ve celâl ve cemâlini izhâr edip nazar‑ı dikkati celbediyor. O da ona mukâbil; “Allâhu Ekber, Sübhânallâh” deyip, mahviyet içinde hayret ve muhabbet ile secde eder.
Sonra görüyor ki: Bir Ganiyy‑i Mutlak, bir sehàvet‑i mutlak içinde nihâyetsiz servetini, hazinelerini gösteriyor. O da ona mukâbil; ta'zîm ve senâ içinde kemâl‑i iftikàr ile suâl eder ve ister.
Sonra görüyor ki: O Fâtır‑ı Zülcelâl, yeryüzünü bir sergi hükmünde yapmış. Bütün antika san'atlarını orada teşhîr ediyor. O da ona mukâbil; “Mâşâallâh” diyerek takdir ile, “Bârekallâh” diyerek tahsin ile, “Sübhânallâh” diyerek hayret ile, “Allâhu Ekber” diyerek istihsân ile mukàbele eder.
Sonra görüyor ki: Bir Vâhid‑i Ehad, şu kâinât sarayında taklid edilmez sikkeleriyle, O’na mahsûs hâtemleriyle, O’na münhasır tuğrâlarıyla, O’na hàs fermânlarıyla bütün mevcûdâta damga‑i vahdet koyuyor. Ve tevhidin âyâtını nakşediyor. Ve âfâk‑ı âlemin aktârında vahdâniyetin bayrağını dikiyor. Ve Rubûbiyet’ini ilân ediyor. O da ona mukâbil; tasdik ile, îmân ile, tevhid ile, iz'ân ile, şehâdet ile, ubûdiyet ile mukàbele eder.
İşte bu çeşit ibâdât ve tefekkürâtla hakîki insan olur. Ahsen‑i takvîmde olduğunu gösterir. Îmânın yümnüyle emânete lâyık, emin bir halife‑i arz olur.
118
Ey ahsen‑i takvîmde yaratılan ve sû‑i ihtiyarıyla esfel‑i sâfilîn tarafına giden insan‑ı gâfil! Beni dinle. Ben de senin gibi gençlik sarhoşluğuyla, gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm hâlde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım dakikada, o güzel zannettiğim, Âhiret’e müteveccih olmayan dünyanın yüzünü nasıl çirkin gördüğümü ve Âhiret’e bakan hakîki yüzü ne kadar güzel olduğunu, Onyedinci Söz’ün İkinci Makamı’ndaki iki levha‑i hakikate bak, sen de gör.
Birinci Levha: Ehl‑i dalâlet gibi, fakat sarhoş olmadan gaflet perdesiyle eskiden gördüğüm ehl‑i gaflet dünyasının hakikatini tasvir eder.
İkinci Levha: Ehl‑i hidayet ve huzurun hakikat‑i dünyalarına işâret eder. Eskiden ne tarzda yazılmış, o tarzda bıraktım. Şiire benzer, fakat şiir değillerdir…
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
﴿رَبِّ اشْرَحْ ل۪ي صَدْر۪ي ❋ وَيَسِّرْ ل۪ٓي اَمْر۪ي ❋ وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَان۪ي ❋ يَفْقَهُوا قَوْل۪ي﴾
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى الذَّاتِ الْمُحَمَّدِيَّةِ اللَّط۪يفَةِ الْاَحَدِيَّةِ شَمْسِ سَمَاءِ الْاَسْرَارِ وَمَظْهَرِ الْاَنْوَارِ وَمَرْكَزِ مَدَارِ الْجَلَالِ وَقُطْبِ فَلَكِ الْجَمَالِ ❋ اَللّٰهُمَّ بِسِرِّهِ لَدَيْكَ ❋ وَبِسَيْرِهِ اِلَيْكَ ❋ اٰمِنْ خَوْف۪ي ❋ وَاَقِلْ عُثْرَت۪ي ❋ وَاذْهِبْ حُزْن۪ي وَحِرْص۪ي ❋ وَكُنْ ل۪ي وَخُذْن۪ي اِلَيْكَ مِنّ۪ي ❋ وَارْزُقْنِي الْفَنَاءَ عَنّ۪ي وَلَا تَجْعَلْن۪ي مَفْتُونًا بِنَفْس۪ي ❋ مَحْجُوبًا بِحِسّ۪ي ❋ وَاكْشِفْ ل۪ي عَنْ كُلِّ سِرِّ مَكْتُومٍ ❋ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ ❋ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ ❋ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ ❋ وَارْحَمْن۪ي وَارْحَمْ رُفَقَائ۪ي ❋ وَارْحَمْ اَهْلَ الْا۪يمَانِ وَالْقُرْاٰنِ ❋
119
اٰم۪ينَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ وَيَا اَكْرَمَ الْاَكْرَم۪ينَ
﴿وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴾
120
Yirmidördüncü Söz’denBeşinci Dal
Beşinci dalın “Beş meyve”si var.
Birinci Meyve
Ey nefis‑perest nefsim!‥ Ve ey dünya‑perest arkadaşım! Muhabbet; şu kâinâtın bir sebeb‑i vücûdudur, hem şu kâinâtın râbıtasıdır, hem şu kâinâtın nurudur, hem hayatıdır. İnsan, kâinâtın en câmi' bir meyvesi olduğu için, kâinâtı istilâ edecek bir muhabbet o meyvenin çekirdeği olan kalbine dercedilmiştir. İşte, şöyle nihâyetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihâyetsiz bir kemâl sâhibi olabilir.
İşte ey nefis ve ey arkadaş! İnsanın havfa ve muhabbete âlet olacak iki cihâz, fıtratında dercolunmuştur. Alâ külli hâl o muhabbet ve havf, ya halka veya Hàlık’a müteveccih olacak. Hâlbuki halktan havf ise, elîm bir beliyedir. Halka muhabbet dahi belâlı bir musîbettir.
Çünkü: Sen öylelerden korkarsın ki, sana merhamet etmez veya senin istirhamını kabûl etmez. Şu hâlde havf, elîm bir belâdır.
Muhabbet ise; sevdiğin şey, ya seni tanımaz, “Allah’a ısmarladık.” demeyip gider – gençliğin ve malın gibi – ya muhabbetin için seni tahkîr eder. Görmüyor musun ki, mecâzî aşklarda yüzde doksandokuzu, mâşukundan şikâyet eder. Çünkü: Samed âyinesi olan bâtın‑ı kalb ile, sanem‑misâl dünyevî mahbûblara perestiş etmek, o mahbûbların nazarında sakîldir ve istiskàl eder, reddeder. Zîra fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar. (Şehvânî sevmekler bahsimizden hariçtir.)
121
Demek, sevdiğin şeyler ya seni tanımıyor, ya seni tahkîr ediyor, ya sana refâkat etmiyor. Senin rağmına müfârakat ediyor. Mâdem öyledir, bu havf ve muhabbeti, öyle birisine tevcîh et ki, senin havfın lezzetli bir tezellül olsun. Muhabbetin, zilletsiz bir saâdet olsun.
Evet, Hàlık‑ı Zülcelâl’inden havf etmek, O’nun rahmetinin şefkatine yol bulup ilticâ etmek demektir. Havf, bir kamçıdır; O’nun rahmetinin kucağına atar. Ma'lûmdur ki; bir vâlide, meselâ: Bir yavruyu korkutup sînesine celbediyor. O korku o yavruya gayet lezzetlidir. Çünkü; şefkat sînesine celbediyor. Hâlbuki bütün vâlidelerin şefkatleri, Rahmet‑i İlâhiye’nin bir lem'asıdır. Demek, havfullâhta bir azîm lezzet vardır.
Mâdem havfullâhın böyle lezzeti bulunsa, muhabbetullâhta ne kadar nihâyetsiz lezzet bulunduğu ma'lûm olur. Hem Allah’tan havf eden, başkaların kasâvetli, belâlı havfından kurtulur. Hem Allah hesabına olduğu için mahlûkata ettiği muhabbet dahi, firâklı, elemli olmuyor.
Evet, insan evvelâ nefsini sever. Sonra akàribini, sonra milletini, sonra zîhayat mahlûkları, sonra kâinâtı, dünyayı sever. Bu dâirelerin herbirisine karşı alâkadardır. Onların lezzetleriyle mütelezziz ve elemleriyle müteellim olabilir. Hâlbuki şu herc ü merc âlemde ve rüzgâr deverânında hiçbir şey kararında kalmadığından bîçâre kalb‑i insan, her vakit yaralanıyor. Elleri yapıştığı şeylerle, o şeyler gidip ellerini paralıyor, belki koparıyor. Dâima ızdırâb içinde kalır, yâhut gaflet ile sarhoş olur.
Mâdem öyledir, ey nefis! Aklın varsa, bütün o muhabbetleri topla, hakîki sâhibine ver, şu belâlardan kurtul! Şu nihâyetsiz muhabbetler, nihâyetsiz bir kemâl ve cemâl sâhibine mahsûstur. Ne vakit hakîki sâhibine verdin, o vakit bütün eşyayı O’nun nâmıyla ve O’nun âyinesi olduğu cihetle ızdırâbsız sevebilirsin. Demek şu muhabbet, doğrudan doğruya kâinâta sarfedilmemek gerektir. Yoksa muhabbet, en lezîz bir ni'met iken, en elîm bir nıkmet olur.
122
Bir cihet kaldı ki, en mühimmi de odur ki, ey nefis! Sen, muhabbetini kendi nefsine sarfediyorsun. Sen, kendi nefsini kendine ma'bûd ve mahbûb yapıyorsun. Herşeyi nefsine fedâ ediyorsun. Âdeta bir nev'i rubûbiyet veriyorsun. Hâlbuki, muhabbetin sebebi ya kemâldir – zîra kemâl zâtında sevilir – yâhut menfaattir, yâhut lezzettir veyâhut hayriyettir, ya bunlar gibi bir sebeb tahtında muhabbet edilir. Şimdi ey nefis! Birkaç Söz’de kat'î isbât etmişiz ki, asıl mâhiyetin; kusur, naks, fakr, aczden yoğrulmuştur ki; zulmet, karanlığın derecesi nisbetinde nurun parlaklığını gösterdiği gibi, zıddiyet itibariyle sen, onlarla Fâtır‑ı Zülcelâl’in kemâl, cemâl, kudret ve rahmetine âyinedârlık ediyorsun. Demek, ey nefis! Nefsine muhabbet değil, belki adâvet etmelisin yâhut acımalısın veyâhut mutmainne olduktan sonra şefkat etmelisin. Eğer nefsini seversen, çünkü; senin nefsin lezzet ve menfaatin menşe'idir. Sen de lezzet ve menfaatin zevkine meftûnsun. O zerre hükmünde olan lezzet ve menfaat‑i nefsiyeyi, nihâyetsiz lezzet ve menfaatlere tercih etme. Yıldız böceği gibi olma. Çünkü o, bütün ahbabını ve sevdiği eşyayı karanlığın vahşetine gark eder, nefsinde bir lem'acık ile iktifâ eder. Zîra nefsî olan lezzet ve menfaatinle beraber bütün alâkadar olduğun ve bütün menfaatleriyle intifâ ettiğin ve saâdetleriyle mes'ûd olduğun mevcûdâtın ve bütün kâinâtın menfaatleri, ni'metleri, iltifatına tâbi bir Mahbûb‑u Ezelî’yi sevmekliğin lâzımdır. Tâ, hem kendinin, hem bütün onların saâdetleriyle mütelezziz olasın. Hem Kemâl‑i Mutlak’ın muhabbetinden aldığın nihâyetsiz bir lezzeti alasın.