58
Onüçüncü Sözün İkinci Makamı
﴿﷽﴾
Câzibedâr bir fitne içinde bulunan ve daha aklını kaybetmeyen bazı gençlerle bir muhâveredir.
Bir kısım gençler tarafından, şimdiki aldatıcı ve câzibedâr lehviyât ve hevesâtın hücumları karşısında “Âhiretimizi ne sûretle kurtaracağız?” diye Risale‑i Nurdan medet istediler. Ben de Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi nâmına onlara dedim ki:
Kabir var, hiç kimse inkâr edemez. Herkes ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de, üç tarzda “Üç Yol”dan başka yol yok.
Birinci Yol: O kabir, ehl‑i îmân için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.
İkinci Yol: Âhiret’i tasdik eden, fakat sefâhet ve dalâlette gidenlere bir haps‑i ebedî ve bütün dostlarından bir tecrid içinde bir haps‑i münferid, yalnız başına bir hapis kapısıdır. Öyle gördüğü ve i'tikàd ettiği ve inandığı gibi hareket etmediği için öyle muâmele görecek.
Üçüncü Yol: Âhiret’e inanmayan ehl‑i inkâr ve dalâlet için bir i'dâm‑ı ebedî kapısı‥ Yani; hem kendisini, hem bütün sevdiklerini i'dâm edecek bir darağacıdır. Öyle bildiği için, cezası olarak aynını görecek.
Bu iki şık bedîhîdir, delil istemiyor; göz ile görünür. Mâdem ecel gizlidir. Her vakit ölüm başını kesmek için gelebiliyor. Ve genç‑ihtiyar farkı yoktur. Elbette dâima gözü önünde, öyle büyük dehşetli bir mes'ele karşısında bîçâre insan; o i'dâm‑ı ebedî, o dipsiz, nihâyetsiz haps‑i münferitten kurtulmak çaresini aramak ve kabir kapısını bir âlem‑i bâkîye, bir saâdet‑i ebediyeye ve âlem‑i nura açılan bir kapıya kendi hakkında çevirmek hâdisesi, o insanın dünya kadar büyük bir mes'elesidir.
59
Bu kat'î hakikat, bu üç yol ile bulunduğunda ve bu üç yolun da mezkûr üç hakikat ile olacağını ihbar eden yüzyirmidört bin muhbir‑i sâdık, ellerinde nişane‑i tasdik olan mu'cizeler bulunan enbiyâlar ve o enbiyâların haber verdikleri aynı haberleri, keşf ve zevk ve şühûd ile tasdik eden ve imza basan yüzyirmidört milyon evliyânın aynı hakikate şehâdetleri ve hadd ü hesaba gelmeyen muhakkìklerin kat'î delilleriyle o enbiyâ ve evliyânın verdikleri aynı haberleri, aklen ilmelyakìn derecesinde (❋) isbât ettikleri ve yüzde doksan dokuz ihtimal‑i kat'î ile “İ'dâm ve zindân‑ı ebedîden kurtulmak ve o yolu saâdet‑i ebediyeye çevirmek, yalnız îmân ve itâat iledir.” diye ittifaken haber veriyorlar.
Acaba yüzde bir ihtimal‑i helâket bulunan bir tehlike yolunda gitmemek için, bir tek muhbirin sözü nazara alınsa ve onun sözünü dinlemeyip o yolda giden adamın, endişe‑i helâketten gelen elem‑i manevî, onun yemek iştihâsını kaçırdığı hâlde; böyle yüzbinler sâdık ve musaddak muhbirlerin: “Yüzde yüz ihtimal ile dalâlet ve sefâhet, göz önündeki kabir darağacına ve ebedî haps‑i münferidine kat'î sebeb olduğunu; ve îmân, ubûdiyet, yüzde yüz ihtimal ile o darağacını kaldırıp, o haps‑i münferidi kapatıp, şu göz önündeki kabri, bir hazine‑i ebediyeye, bir saray‑ı saâdete açılan bir kapıya çeviriyor.” diye ihbar eden ve emârelerini ve âsârlarını gösterdikleri hâlde, bu acîb ve garîb ve dehşetli ve azametli mes'ele karşısında bulunan bîçâre insan ve bâhusus Müslüman‥ eğer îmân ve ubûdiyeti olmazsa; bütün dünya saltanatı ve lezzeti bir tek insana verilse, acaba o göz önündeki her vakit oraya çağrılmasına nöbetini bekleyen bir insana verdiği o endişeden gelen elîm elemi kaldırabilir mi? Sizden soruyorum.
60
Mâdem ihtiyarlık, hastalık, musîbet ve her tarafta vefiyâtlar o dehşetli elemi deşiyorlar ve ihtar ediyorlar. Elbette o ehl‑i dalâlet ve sefâhet, yüz bin lezzeti ve zevki alsa da, yine o manevî bir Cehennem kalbinde yaşar ve yakar. Fakat pek kalın gaflet sersemliği muvakkaten hissettirmez.
Mâdem ehl‑i îmân ve tâat, göz önünde gördüğü kabri, bir hazine‑i ebediyeye, bir saâdet‑i lâyezâlîye kendisi hakkında bir kapı olduğunu‥ ve o ezelî mukadderât piyangosundan milyarlar altın ve elmasları kazandıracak bir bilet dahi îmân vesikasıyla ona çıkmış. Her vakit “Gel biletini al!” diye beklemesinden derin, esâslı, hakîki lezzet ve zevk‑i manevî öyle bir lezzettir ki: Eğer tecessüm etse ve o çekirdek bir ağaç olsa, o adama hususî bir Cennet hükmüne geçtiği hâlde; o zevk ve lezzet‑i azîmeyi terkedip, gençlik sâikasıyla, o hadsiz elemler ile âlûde zehirli bir bala benzeyen sefîhâne ve heveskârâne muvakkat bir lezzet‑i gayr-ı meşrûayı ihtiyar eden, hayvandan yüz derece aşağı düşer. Ecnebî dinsizleri gibi de olamaz. Çünkü; onlar Peygamber’i inkâr etseler, diğerlerini tanıyabilirler. Peygamberleri bilmeseler de, Allah’ı tanıyabilirler. Allah’ı bilmeseler de, kemâlâta medâr olacak bazı güzel hasletler bulunabilir.
Fakat bir Müslüman; hem enbiyâyı, hem Rabbini, hem bütün kemâlâtı Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm vâsıtasıyla biliyor. O’nun terbiyesini bırakan ve zincirinden çıkan, daha hiçbir peygamberi tanımaz ve Allah’ı da tanımaz. Ve rûhunda kemâlâtı muhâfaza edecek hiçbir esâsâtı bilemez. Çünkü; peygamberlerin en âhiri ve en büyükleri ve dini ve dâveti umum nev'‑i beşere baktığı için ve mu'cizâtça ve dince umuma fâik ve bütün nev'‑i beşere bütün hakàikta üstadlık edip on dört asırda parlak bir sûrette isbât eden ve nev'‑i beşerin medâr‑ı iftiharı bir Zât’ın terbiye‑i esâsiyelerini ve usûl‑ü dinini terkeden; elbette hiçbir cihette bir nur, bir kemâl bulamaz. Sukùt‑u mutlaka mahkûmdur.
61
İşte, ey hayat‑ı dünyeviyenin zevkine mübtelâ ve endişe‑i istikbâl ile istikbâlini ve hayatını te'min için çabalayan bîçâreler! Dünyanın lezzetini, zevkini, saâdetini, rahatını isterseniz; meşrû dâiredeki keyfe iktifâ ediniz. O, keyfinize kâfîdir. Haricinde ve gayr‑ı meşrû dâiredeki bir lezzetin içinde bin elem olduğunu, sâbık beyânâtta elbette anladınız. Eğer mâzi, yani geçmiş zamanın hâdisâtını sinema ile hâl‑i hâzırda gösterdikleri gibi, istikbâldeki ahvâl dahi – meselâ; elli sene sonraki hâlleri – bir sinema ile gösterilse idi; ehl‑i sefâhet şimdiki güldüklerine, yüzbinlerce nefrîn ve nefret edip ağlayacaktılar.
Dünya ve Âhiret’te ebedî ve dâimî sürûru isteyen, îmân dâiresindeki terbiye‑i Muhammediye’yi (A.S.M.) kendine rehber etmek gerektir.
Birkaç Bîçâre Gençlere Verilen Bir Tenbih, Bir Ders, Bir İhtardır
Bir gün yanıma parlak birkaç genç geldiler. Hayat ve gençlik ve hevesât cihetinden gelen tehlikelerden sakınmak için, te'sirli bir ihtar almak isteyen bu gençlere; ben de eskiden Risale‑i Nurdan medet isteyen gençlere dediğim gibi dedim ki:
Sizdeki gençlik kat'iyyen gidecek. Eğer siz dâire‑i meşrûada kalmazsanız; o gençlik zâyi' olup başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem âhirette kendi lezzetinden çok ziyâde belâlar ve elemler getirecek. Eğer terbiye‑i İslâmiye ile, o gençlik ni'metine karşı bir şükür olarak, iffet ve nâmusluluk ve tâatte sarfetseniz, o gençlik ma'nen bâkî kalacak. Ve ebedî bir gençlik kazanmasına sebeb olacak.
62
Hayat ise; eğer îmân olmazsa veyâhut isyan ile o îmân te'sir etmezse; hayat, zâhirî ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve lezzetten ziyâde elemler, hüzünler, kederler verir. Çünkü; insanda akıl ve fikir olduğu için, hayvanın aksine olarak hazır zamanla beraber geçmiş ve gelecek zamanlarla da fıtraten alâkadardır. O zamanlardan dahi hem elem, hem lezzet alabilir. Hayvan ise; fikri olmadığı için, hazır lezzetini, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen korkular, endişeler bozmuyor. İnsan ise; eğer dalâlet ve gaflete düşmüş ise, hazır lezzetine geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen endişeler o cüz'î lezzeti cidden acılaştırıyor, bozuyor. Hususan gayr‑ı meşrû ise, bütün bütün zehirli bir bal hükmündedir.
Demek hayvandan yüz derece, lezzet‑i hayat noktasında aşağı düşer. Belki ehl‑i dalâletin ve gafletin hayatı, belki vücûdu, belki kâinâtı; bulunduğu gündür. Bütün geçmiş zaman ve kâinâtlar, onun dalâleti noktasında ma'dûmdur, ölmüştür. Akıl alâkadarlığı ile ona zulmetler, karanlıklar veriyor. Gelecek zamanlar ise, i'tikàdsızlığı cihetiyle yine ma'dûmdur. Ve ademle hâsıl olan ebedî firâklar, mütemâdiyen onun fikir yoluyla hayatına zulmetler veriyorlar. Eğer îmân hayata hayat olsa; o vakit hem geçmiş, hem gelecek zamanlar, îmânın nuruyla ışıklanır ve vücûd bulur. Zaman‑ı hâzır gibi rûh ve kalbine îmân noktasında ulvî ve manevî ezvâkı ve envâr‑ı vücûdiyeyi veriyor. Bu hakikatin, İhtiyar Risalesi’nde, Yedinci Ricâ’da izâhı var, ona bakmalısınız.
İşte hayat böyledir… Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz; hayatınızı îmân ile hayatlandırınız ve ferâizle zînetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhâfaza ediniz. Her gün ve her yerde ve her vakit vefiyâtların gösterdikleri dehşetli hakikat‑i mevt ise; size, başka gençlere söylediğim gibi, bir temsîl ile beyân ediyorum.
63
Meselâ: Burada gözünüz önünde bir darağacı dikilmiş. Onun yanında bir piyango – fakat pek büyük bir ikramiye biletleri veren – dâiresi var. Biz buradaki on kişi alâ külli hâl, ister istemez, hiç başka çare yok, oraya dâvet edileceğiz. Bizi çağıracaklar ve çağırma zamanı gizli olmasından, her dakika, ya “Gel i'dâm biletini al, darağacına çık!” veyâhut “Gel, milyonlar altın kazandıran bir ikramiye bileti sana çıkmış, gel, al!” demelerini beklerken; birden kapıya iki adam geldi. Biri; yarı çıplak, güzel ve aldatıcı bir kadın, elinde zâhiren gayet tatlı, fakat zehirli bir helva getirip yedirmek istiyor. Diğer biri de; aldatmaz ve aldanmaz ciddi bir adam, o kadının arkasından girdi. Dedi ki: “Size bir tılsım, bir ders getirdim. Bunu okusanız, o helvayı yemezseniz, o darağacından kurtulursunuz. Bu tılsım ile, o emsâlsiz ikramiye biletini alırsınız. İşte bu darağacında zâten gözünüzle görüyorsunuz ki; bal yiyenler oraya giriyorlar ve oraya girinceye kadar, o helvanın zehirinden dehşetli karın sancısı çekiyorlar. Ve o büyük ikramiye biletini alanlar, çendan görünmüyorlar ve zâhiren onlar da o darağacına çıktıkları görünüyor. Fakat onlar asılmadıklarını, belki oradan kolayca ikramiye dâiresine girmek için basamak yaptıklarını, milyonlar şâhidler var, haber veriyorlar. İşte pencerelerden bakınız. En büyük memurlar ve bu işle alâkadar büyük zâtlar yüksek sesle ilân ediyorlar ve haber veriyorlar ki: “O darağacına gidenleri aynelyakìn gözünüz ile gördüğünüz gibi, bu ikramiye biletini tılsımcılar aldıklarını hiç şek ve şüphesiz gündüz gibi kat'î biliniz.’” dedi.
İşte, bu temsîl gibi zehirli bir bal hükmünde olan gayr‑ı meşrû dâiredeki gençliğin sefâhetkârâne zevkleri, hazine‑i ebediyenin ve saâdet‑i sermediyenin bileti ve vesikası olan îmânı kaybettiği için, darağacı hükmünde olan ölüm ve ebedî zulümât kapısı olan kabrin musîbetine, aynen zâhiren göründüğü gibi düşer. Ve ecel gizli olduğu için genç‑ihtiyar farketmeyerek her vakit ecel cellâdı, başını kesmek için gelebilir.
Eğer, o zehirli bal hükmünde olan hevesât‑ı gayr-ı meşrûayı terkedip, tılsım‑ı Kur'ânî olan îmân ve ferâizi elde etmekle ve fevkalâde mukadderât‑ı beşer piyangosundan çıkan saâdet‑i ebediye hazinesi biletini alacağına, yüzyirmidört bin Enbiyâ Aleyhimüsselâm ile beraber hadd ü hesaba gelmeyen ehl‑i velâyet ve ehl‑i hakikat müttefikan haber veriyorlar ve âsârını gösteriyorlar.
Elhâsıl: Gençlik gidecek… Sefâhette gitmiş ise; hem dünyada, hem âhirette, binler belâ ve elemler netice verdiğini ve öyle gençler ekseriyetle sû‑i isti'mâl ile, isrâfât ile gelen evhâmlı hastalıkla hastahânelere ve taşkınlıklarıyla hapishânelere veya sefâlethânelere ve manevî elemlerden gelen sıkıntılarla meyhânelere düşeceklerini anlamak isterseniz; hastahânelerden ve hapishânelerden ve kabristanlardan sorunuz. Elbette hastahânelerin ekseriyetle lisân‑ı hâlinden, gençlik sâikasıyla isrâfât ve sû‑i isti'mâlden gelen hastalıktan enînler, eyvâhlar işittiğiniz gibi; hapishânelerden dahi, ekseriyetle gençliğin taşkınlık sâikasıyla gayr‑ı meşrû dâiredeki harekâtın tokatlarını yiyen bedbaht gençlerin teessüflerini işiteceksiniz. Ve kabristanda ve mütemâdiyen oraya girenler için kapıları açılıp kapanan o âlem‑i berzahta – ehl‑i keşfi'l-kubûrun müşâhedâtıyla ve bütün ehl‑i hakikatin tasdikiyle ve şehâdetiyle – ekser azâblar, gençlik sû‑i isti'mâlâtının neticesi olduğunu bileceksiniz.
64
Hem nev'‑i insanın ekseriyetini teşkil eden ihtiyarlardan ve hastalardan sorunuz. Elbette, ekseriyet‑i mutlaka ile esefler, hasretler ile “Eyvâh! Gençliğimizi bâd‑i hevâ, belki zararlı zâyi' ettik. Sakın bizim gibi yapmayınız.” diyecekler. Çünkü; beş‑on senelik gençliğin gayr‑ı meşrû zevki için, dünyada çok seneler gam ve keder ve berzahta azâb ve zarar ve âhirette Cehennem ve Sakar belâsını çeken adam; en acınacak bir hâlde olduğu hâlde, اَلرَّاض۪ي بِالضَّرَرِ لَا يُنْظَرُ لَهُ sırrıyla hiç acınmaya müstehak olamaz. Çünkü: Zarara rızâsıyla girene merhamet edilmez ve lâyık değildir. Cenâb‑ı Hak bizi ve sizi, bu zamanın câzibedâr fitnesinden kurtarsın ve muhâfaza eylesin. Âmîn.
Onüçüncü Söz’ün İkinci Makamının Hâşiyesidir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Risale‑i Nurdaki hakîki tesellîye mahpuslar çok muhtaçtırlar. Hususan gençlik darbesini yiyip, taze ve şirin ömrünü hapiste geçirenlerin, Nur’lara ekmek kadar ihtiyaçları var.
Evet, gençlik damarı, akıldan ziyâde hissiyatı dinler. His ve heves ise kördür, âkıbeti görmez. Bir dirhem hazır lezzeti, ileride bir batman lezzete tercih eder. Bir dakika intikam lezzeti ile katleder, seksen bin saat hapis elemlerini çeker. Ve bir saat sefâhet keyfiyle bir nâmus mes'elesinde; binler gün hem hapsin, hem düşmanın endişesinden sıkıntılarla ömrünün saâdeti mahvolur.
65
Bunlara kıyâsen, bîçâre gençlerin çok vartaları var ki; en tatlı hayatını, en acı ve acınacak bir hayata çeviriyorlar. Ve bilhassa şimâlde koca bir devlet, gençlik hevesâtını elde ederek, bu asrı fırtınalarıyla sarsıyor. Çünkü: Âkıbeti görmeyen kör hissiyatla hareket eden gençlere, ehl‑i nâmusun güzel kızlarını ve karılarını ibaha eder. Belki hamamlarında erkek‑kadın beraber, çıplak olarak girmelerine izin vermeleri cihetinde bu fuhşiyâtı teşvik eder. Hem serseri ve fakir olanlara, zenginlerin mallarını helâl eder ki; bütün beşer bu musîbete karşı titriyor.
İşte, bu asırda İslâm ve Türk gençleri kahramanâne davranıp, iki cihetten hücum eden bu tehlikeye karşı, Risale‑i Nurun “Meyve” ve “Gençlik Rehberi” gibi keskin kılınçlarıyla mukàbele etmeleri elzemdir. Yoksa o bîçâre genç; hem dünya istikbâlini, hem mes'ûd hayatını, hem âhiretteki saâdetini ve hayat‑ı bâkiyesini azâblara, elemlere çevirip mahveder. Ve sû‑i isti'mâl ve sefâhetle hastahânelere ve hissiyatın taşkınlıkları ile hapishânelere düşer. Eyvâhlar, esefler ile ihtiyarlığında çok ağlayacak. Eğer terbiye‑i Kur'âniye ve Nur’un hakikatleriyle kendini muhâfaza eylese, tam bir kahraman genç ve mükemmel bir insan ve mes'ûd bir Müslüman; ve sâir zîhayatlara, hayvanlara bir nev'i sultan olur.
Evet, bir genç; hapiste yirmidört saat her günkü ömründen tek bir saatini beş farz namazına sarfetse; ve ekser günahlardan hapis mâni olduğu gibi, o musîbete sebebiyet veren hatâdan dahi tevbe edip, sâir zararlı, elemli günahlardan çekilse, hem hayatına, hem istikbâline, hem vatanına, hem milletine, hem akrabasına büyük bir faydası olması gibi; o on‑onbeş senelik fânî gençlikle, ebedî parlak bir gençliği kazanacağını; başta Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, bütün kütüb ve suhuf‑u semâviye kat'î haber verip müjde ediyorlar.
Evet, o şirin, güzel gençlik ni'metine istikametle, tâatle şükretse; hem ziyâdeleşir, hem bâkîleşir, hem lezzetlenir. Yoksa hem belâlı olur, hem elemli, gamlı, kâbuslu olur, gider. Hem akrabasına, hem vatanına, hem milletine muzır bir serseri hükmüne geçirmeğe sebebiyet verir.
66
Eğer mahpus, zulmen mahkûm olmuş ise; farz namazını kılmak şartıyla; herbir saati, bir gün ibâdet olduğu gibi, o hapis onun hakkında bir çilehâne‑i uzlet olup, eski zamanda mağaralara girerek ibâdet eden münzevî sâlihlerden sayılabilirler.
Eğer fakir ve ihtiyar ve hasta ve îmân hakikatlerine müştâk ise; farzını yapmak ve tevbe etmek şartıyla, herbir saatleri yirmişer saat ibâdet olup, hapis ona bir istirahathâne ve merhametkârâne ona bakan dostlar için bir muhabbethâne, bir terbiyehâne, bir dershâne hükmüne geçer. O hapiste durmakla; hariçteki müşevveş, her taraftaki günahların hücumuna ma'rûz serbestiyetten daha ziyâde hoşlanabilir. Hapisten tam terbiye alır. Çıktığı zaman bir kàtil, bir müntakìm olarak değil; belki tevbekâr, tecrübeli, terbiyeli, millete menfaatli bir adam çıkar. Hattâ Denizli hapsindeki zâtların az zamanda Nur’lardan fevkalâde hüsn‑ü ahlâk dersini alanlarını gören bazı alâkadar zâtlar demişler ki: “Terbiye için onbeş sene hapse atmaktansa; onbeş hafta Risale‑i Nur dersini alsalar, daha ziyâde onları ıslah eder.”
Mâdem ölüm ölmüyor ve ecel gizlidir, her vakit gelebilir. Ve mâdem kabir kapanmıyor; kafile kafile arkasında gelenler oraya girip kayboluyorlar ve mâdem ölüm, ehl‑i îmân hakkında; i'dâm‑ı ebedîden terhis tezkeresine çevrildiği, hakikat‑i Kur'âniye ile gösterilmiş ve ehl‑i dalâlet ve sefâhet hakkında, göz ile göründüğü gibi bir i'dâm‑ı ebedîdir, bütün mahbûbâtından ve mevcûdâttan bir firâk‑ı lâyezâlîdir.
Elbette ve elbette hiç şübhe kalmaz ki: En bahtiyar odur ki; sabır içinde şükretmek ve hapis müddetinden tam istifade ederek Nur’ların dersini alarak, istikamet dâiresinde îmânına ve Kur'ân’a hizmete çalışmaktır.
Ey zevk ve lezzete mübtelâ insan! Ben yetmişbeş yaşımda, binler tecrübelerle ve hüccetlerle ve hâdiselerle aynelyakìn bildim ki: Hakîki zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saâdet, yalnız îmândadır ve îmân hakikatleri dâiresinde bulunur. Yoksa dünyevî bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesini yedirir, on tokat vurur gibi, hayatın lezzetini kaçırır.
67
Ey hapis musîbetine düşen bîçâreler!‥ Mâdem dünyanız ağlıyor ve hayatınız acılaştı. Çalışınız; âhiretiniz dahi ağlamasın. Ve hayat‑ı bâkiyeniz gülsün, tatlılaşsın; hapisten istifade ediniz. Nasıl bazen ağır şerâit altında, düşman karşısında bir saat nöbet, bir sene ibâdet hükmüne geçebilir. Öyle de, sizin bu ağır şerâit altında herbir saat ibâdet zahmeti, çok saatler olup; o zahmetleri rahmetlere çevirir.
Hapis Musîbetine Düşenlere kuvvetli bir tesellî
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Hapis musîbetine düşenlere ve onlara merhametkârâne sadâkatle hariçten gelen erzâklarına nezâret ve yardım edenlere kuvvetli bir tesellîyi “Üç Nokta”da beyân edeceğim:
Birinci Nokta: Hapiste geçen ömür günleri, herbir gün on gün kadar bir ibâdet kazandırabilir. Ve fânî saatleri – meyveleri cihetiyle – ma'nen bâkî saatlere çevirebilir. Ve beş‑on sene ceza ile milyonlar sene haps‑i ebedîden kurtulmağa vesile olabilir.
İşte ehl‑i îmân için bu pek büyük ve çok kıymetdâr kazanç şartı; farz namazını kılmak ve hapse sebebiyet veren günahlardan tevbe etmek ve sabır içinde şükretmektir. Zâten hapis, çok günahlara mânidir, meydân vermiyor.
İkinci Nokta: Zevâl‑i lezzet elem olduğu gibi, zevâl‑i elem dahi lezzettir. Evet; herkes, geçmiş lezzetli, safâlı günlerini düşünse, teessüf ve tahassür elem‑i manevîsini hissedip “Eyvâh!” der; ve geçmiş musîbetli, elemli günlerini tahattur etse, zevâlinden bir manevî lezzet hisseder ki: “Elhamdülillâh şükür, o belâ sevâbını bıraktı, gitti.” der. Ferâh ile teneffüs eder. Demek bir saat muvakkat elem, rûhta bir manevî lezzet bırakır. Ve lezzetli saat, bil'akis elem bırakır.
68
Mâdem hakikat budur. Ve mâdem geçmiş musîbet saatleri, elemleriyle beraber ma'dûm ve yok olmuş. Ve gelecek belâ günleri, şimdi ma'dûm ve yoktur. Ve yoktan elem yok. Ve ma'dûmdan elem gelmez. Meselâ: Birkaç gün sonra aç ve susuz olmak ihtimalinden, bugün o niyetle mütemâdiyen ekmek yese ve su içse, ne derece dîvâneliktir. Aynen öyle de, geçmiş ve gelecek elemli saatleri – ki hiç ve ma'dûm ve yok olmuşlar – şimdi düşünüp sabırsızlık göstermek ve kusurlu nefsini bırakıp, Allah’tan şekvâ etmek gibi “Of!‥ Of!‥” etmek dîvâneliktir. Eğer sağa sola, yani geçmiş ve geleceklere sabır kuvvetini dağıtmazsa ve hazır saate ve güne karşı tutsa, tam kâfî gelir. Sıkıntı ondan bire iner. Hattâ şekvâ olmasın, ben bu Üçüncü Medrese‑i Yûsufiye’de, birkaç gün zarfında, hiç ömrümde görmediğim maddî ve manevî sıkıntılı, hastalıklı musîbetimde, hususan Nur’un hizmetinden mahrumiyetimden gelen me'yûsiyet ve kalbî ve rûhî sıkıntılar beni ezdiği sırada, inâyet‑i İlâhiye bu mezkûr hakikati gösterdi. Ben de sıkıntılı hastalığımdan ve hapsimden râzı oldum. Çünkü: “Benim gibi kabir kapısında bir bîçâreye, gafletle geçebilir bir saatini, on aded ibâdet saatleri yapmak büyük kârdır.” diye şükreyledim.
Üçüncü Nokta: Mahpuslara şefkatkârâne hizmetle yardım etmek ve muhtaç oldukları rızıklarını ellerine vermek ve manevî yaralarına tesellîlerle merhem sürmekte, az bir amel ile büyük bir kazanç var. Ve dışarıdan gelen yemeklerini onlara vermek; aynı o yemek kadar, o gardiyan ve gardiyan ile beraber dâhilde ve hariçte çalışanların – bir sadaka hükmünde – defter‑i hasenâtına yazılır. Hususan musîbet‑zede ihtiyar veya hasta veya fakir veya garîb olsa, o sadaka‑i maneviyenin sevâbı çok ziyâdeleşir.
İşte bu kıymetli kazancın şartı, farz namazını kılmaktır. Tâ ki; o hizmeti, lillâh için olsun. Hem bir şartı da, sadâkat ve şefkat ve sevinç ile ve minnet etmemek tarzda yardımlarına koşmaktır.
Mert ve vicdânlı bir mü'min, küçük ve cüz'î bir hatâ veya menfaatle yüzer zararı ehl‑i îmâna vermez
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Ey hapis arkadaşlarım ve din kardeşlerim!
Size; hem dünya azâbından, hem âhiret azâbından kurtaracak bir hakikati beyân etmek kalbime ihtar edildi. O da şudur:
69
Meselâ: Birisi, birinin kardeşini veya bir akrabasını öldürmüş. Bir dakika intikam lezzetiyle bir katl, milyonlar dakika hem kalbî sıkıntı, hem hapis azâbını çektirir. Ve maktûlün akrabası dahi, intikam endişesiyle ve karşısında düşmanını düşünmesiyle, hayatının lezzetini ve ömrünün zevkini kaçırır. Hem korku, hem hiddet azâbını çekiyor. Bunun tek bir çaresi var: O da, Kur'ân’ın emrettiği ve hak ve hakikat ve maslahat ve insaniyet ve İslâmiyet iktiza ve teşvik ettikleri olan, barışmak ve musâlaha etmektir.
Evet, hakikat ve maslahat sulhtur. Çünkü; ecel birdir, değişmez. O maktûl, herhalde ecel geldiğinden daha ziyâde kalmayacaktı. O kàtil ise, o kazâ‑yı İlâhiye’ye vâsıta olmuş.
Eğer barışmak olmazsa, iki taraf da dâima korku ve intikam azâbını çekerler. Onun içindir ki; “Üç günden fazla bir mü'min diğer bir mü'mine küsmemek” İslâmiyet emrediyor.
Eğer o katl, bir adâvetten ve bir kinli garazdan gelmemişse ve bir münâfık o fitneye vesile olmuş ise; çabuk barışmak elzemdir. Yoksa, o cüz'î musîbet büyük olur, devam eder.
Eğer barışsalar ve öldüren tevbe etse ve maktûle her vakit duâ etse, o hâlde her iki taraf çok kazanırlar ve kardeş gibi olurlar. Bir gitmiş kardeşe bedel, birkaç dindar kardeşleri kazanır. Kazâ ve kader‑i İlâhî’ye teslîm olup düşmanını affeder. Ve bilhassa mâdem Risale‑i Nur dersini dinlemişler; elbette mâbeynlerinde bulunan bütün küsmekleri bırakmağa, hem maslahat ve istirahat‑i şahsiye ve umumiye, hem Nur dâiresindeki uhuvvet iktiza ediyor. Nasıl ki, Denizli hapsinde birbirine düşman bütün mahpuslar, Nurlar dersiyle birbirlerine kardeş oldular. Ve bizim berâetimize bir sebeb olup – hattâ dinsizlere, serserilere de – o mahpuslar hakkında “Mâşâallâh, Bârekallâh” dedirttiler. Ve o mahpuslar tam teneffüs ettiler.
Ben burada gördüm ki: Bir tek adamın yüzünden yüz adam sıkıntı çekip, beraber teneffüse çıkmıyorlar. Onlara zulüm olur. Mert ve vicdânlı bir mü'min, küçük ve cüz'î bir hatâ veya menfaatle yüzer zararı ehl‑i îmâna vermez. Eğer hatâ etse, verse, çabuk tevbe etmek lâzımdır.
70
Bu hapsi bir mübârek dershâneye çeviriniz
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz yeni kardeşlerim ve eski mahpuslar!
Benim kat'î kanâatim gelmiş ki; buraya girmemizin inâyet‑i İlâhiye cihetinde bir ehemmiyetli sebebi sizsiniz. Yani; Nurlar, tesellîleriyle ve îmânın hakikatleriyle sizi, bu hapis musîbetinin sıkıntılarından ve dünyevî çok zararlarından ve boşuboşuna gam ve hüzün ile giden hayatınızı faydasızlıktan, bâd‑i hevâ zâyi' olmasından ve dünyanızın ağlaması gibi âhiretinizi ağlamaktan kurtarıp, tam bir tesellî size vermektir.
Mâdem hakikat budur; elbette siz dahi, Denizli mahpusları ve Nur Talebeleri gibi birbirinize kardeş olmanız lâzımdır. Görüyorsunuz ki: Bir bıçak içinize girmemek ve birbirinize tecâvüz etmemek için, dışarıdan gelen bütün eşyanız ve yemek ve ekmeğinizi ve çorbanızı karıştırıyorlar. Size sadâkatle hizmet eden gardiyanlar, çok zahmet çekiyorlar. Hem siz, beraber teneffüse çıkmıyorsunuz. Güyâ canavar ve vahşî gibi birbirinize saldıracaksınız.
İşte şimdi sizin gibi fıtrî kahramanlık damarını taşıyan yeni arkadaşlar, bu zamanda manevî büyük bir kahramanlık ile hey'ete deyiniz ki: “Değil elimize bıçak, belki mavzer ve rovelver de verilse, hem emir de verilse; biz bu bîçâre ve bizim gibi musîbet‑zede arkadaşlarımıza dokunmayacağız. Eskiden yüz düşmanlık ve adâvetimiz dahi olsa da, onları helâl edip hatırlarını kırmamağa çalışacağımıza; Kur'ân’ın ve îmânın ve uhuvvet‑i İslâmiye’nin ve maslahatımızın emriyle ve irşadıyla karar verdik.” diyerek, bu hapsi bir mübârek dershâneye çeviriniz.
Leyle‑i Kadir’de İhtar Edilen Bir Mes'ele‑i Mühimme
Onüçüncü Söz’ün İkinci Makamının Zeyli
Leyle‑i Kadir’de kalbe gelen pek geniş ve uzun bir hakikate, pek kısaca bir işâret edeceğiz. Şöyle ki:
71
Nev'‑i beşer; bu son Harb‑i Umumî’nin eşedd‑i zulüm ve eşedd‑i istibdâdı ile‥ ve merhametsiz tahribâtı ile‥ ve bir tek düşmanın yüzünden yüzer masûmu perîşan etmesiyle‥ ve mağlûbların dehşetli me'yûsiyetleriyle‥ ve gâliblerin dehşetli telâş ve hâkimiyetlerini muhâfaza ve büyük tahribâtlarını tamir edememelerinden gelen dehşetli vicdân azâblarıyla‥ ve dünya hayatının bütün bütün fânî ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olduğu umuma görünmesiyle‥ ve fıtrat‑ı beşeriyedeki yüksek isti'dâdâtın ve mâhiyet‑i insaniyesinin umumî bir sûrette dehşetli yaralanmasıyla‥ ve gaflet ve dalâletin, sert ve sağır olan tabiatın, Kur'ân’ın elmas kılıncı altında parçalanmasıyla‥ ve gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı, en geniş perdesi olan siyaset‑i rû-yi zeminin pek çirkin, pek gaddârâne hakîki sûreti görünmesiyle‥ elbette ve elbette hiç şübhe yok ki: Şimâl’de, Garb’da, Amerika’da emâreleri göründüğüne binâen, nev'‑i beşerin mâşuk‑u mecâzîsi olan hayat‑ı dünyeviye böyle çirkin ve geçici olmasından; fıtrat‑ı beşerin hakîki sevdiği, aradığı hayat‑ı bâkiyeyi bütün kuvvetiyle arayacak.
Ve elbette hiç şübhe yok ki: Binüçyüz altmış senede, her asırda üçyüzelli milyon şâkirdi bulunan‥ ve her hükmüne ve da'vâsına milyonlar ehl‑i hakikat tasdik ile imza basan‥ ve her dakikada milyonlar hâfızların kalbinde kudsiyet ile bulunup, lisânlarıyla beşere ders veren‥ ve hiçbir kitapta emsâli bulunmayan bir tarzda, beşer için hayat‑ı bâkiyeyi ve saâdet‑i ebediyeyi müjde veren‥ ve bütün beşerin yaralarını tedâvi eden Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın şiddetli, kuvvetli ve tekrarlı binler âyâtıyla, belki sarîhan ve işâreten onbinler defa da'vâ edip haber veren ve sarsılmaz kat'î delillerle, şübhe getirmez hadsiz hüccetleriyle, hayat‑ı bâkiyeyi kat'iyyetle müjde ve saâdet‑i ebediyeyi ders vermesi; elbette nev'‑i beşer, bütün bütün aklını kaybetmezse, maddî veya manevî bir kıyâmet başlarına kopmazsa; İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin Kur'ân’ı kabûl etmeğe çalışan meşhûr hatîbleri ve Amerika’nın din‑i hakkı arayan ehemmiyetli cem'iyeti gibi; rû‑yi zeminin geniş kıt'aları ve büyük hükûmetleri Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün rûh u canlarıyla sarılacaklar. Çünkü; bu hakikat noktasında, kat'iyyen Kur'ân’ın misli yoktur ve olamaz. Ve hiçbir şey bu mu'cize‑i ekberin yerini tutamaz.
72
Sâniyen: Mâdem Risale‑i Nur, bu mu'cize‑i kübrânın elinde bir elmas kılınç hükmünde hizmetini göstermiş ve muannid düşmanlarını teslîme mecbur etmiş. Hem kalbi, hem rûhu, hem hissiyatı tam tenvir edecek ve ilâçlarını verecek bir tarzda, hazine‑i Kur'âniye’nin dellâllığını yapan ve O’ndan başka me'hazi ve merci'i olmayan ve bir mu'cize‑i maneviyesi bulunan Risale‑i Nur, o vazifeyi tam yapıyor. Ve aleyhindeki dehşetli propagandalara ve gayet muannid zındıklara tam galebe çalmış ve dalâletin en sert kuvvetli kalesi olan tabiatı, “Tabiat Risalesi”yle parça parça etmiş ve gafletin en kalın ve boğucu ve geniş dâire‑i âfâkında ve fennin en geniş perdelerinde “Asâ‑yı Mûsa”daki Meyvenin Altıncı Mes'ele’si ve Birinci, İkinci, Üçüncü, Sekizinci Hüccetleri’yle gayet parlak bir tarzda gafleti dağıtıp nur‑u tevhidi göstermiş…
73
Ondördüncü Söz’ün Hâtimesi
Gâfil Kafaya Bir Tokmak ve Bir Ders‑i İbrettir.
﴿﷽﴾
﴿وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ﴾
Ey gaflete dalıp ve bu hayatı tatlı görüp ve âhireti unutup, dünyaya tâlib bedbaht nefsim! Bilir misin neye benzersin? Deve kuşuna… Avcıyı görür uçamıyor, başını kuma sokuyor; tâ avcı onu görmesin. Koca gövdesi dışarda. Avcı görür. Yalnız o, gözünü kum içinde kapamış görmez.
Ey nefis! Şu temsîle bak, gör; nasıl dünyaya hasr‑ı nazar; azîz bir lezzeti, elîm bir eleme kalbeder. Meselâ: Şu karyede (yani Barla’da) iki adam bulunur. Birisinin yüzde doksandokuz ahbabı İstanbul’a gitmişler, güzelce yaşıyorlar. Yalnız bir tek burada kalmış. O dahi oraya gidecek. Bunun için şu adam İstanbul’a müştâktır, orayı düşünür, ahbaba kavuşmak ister. Ne vakit ona denilse: “Oraya git!” sevinip gülerek gider. İkinci adam ise, yüzde doksandokuz dostları buradan gitmişler. Bir kısmı mahvolmuşlar. Bir kısmı ne görür, ne de görünür yerlere sokulmuşlar. Perîşan olup gitmişler zanneder. Şu bîçâre adam ise, bütün onlara bedel yalnız bir misâfire ünsiyet edip tesellî bulmak ister. Onunla o elîm âlâm‑ı firâkı kapamak ister.
Ey nefis! Başta Habîbullâh, bütün ahbabın kabrin öbür tarafındadırlar. Burada kalan bir‑iki tane ise, onlar da gidiyorlar. Ölümden ürküp, kabirden korkup, başını çevirme! Merdâne kabre bak, dinle ne taleb eder! Erkekçesine ölümün yüzüne gül; bak ne ister! Sakın gâfil olup ikinci adama benzeme!
Ey nefsim! Deme: “Zaman değişmiş, asır başkalaşmış, herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder, derd‑i maîşetle sarhoştur.” Çünkü; ölüm değişmiyor, firâk bekàya kalbolup başkalaşmıyor. Acz‑i beşerî, fakr‑ı insanî değişmiyor, ziyâdeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sür'at peydâ ediyor.
74
Hem deme: “Ben de herkes gibiyim.” Çünkü; herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle musîbette beraber olmak demek olan tesellî ise, kabrin öbür tarafında pek esâssızdır.
Hem kendini başıboş zannetme! Zîra, şu misâfirhâne‑i dünyada, nazar‑ı hikmetle baksan hiçbir şeyi nizâmsız, gayesiz göremezsin. Nasıl sen nizâmsız, gayesiz kalabilirsin? Zelzele gibi vâkıalar olan şu hâdisât‑ı kevniye tesâdüf oyuncağı değiller. Meselâ: Zemine nebâtât ve hayvanat envâ'ından giydirilen birbiri üstünde, birbiri içinde, gayet muntazam ve gayet münakkaş gömlekler; baştan aşağıya kadar gayelerle, hikmetlerle müzeyyen, mücehhez olduklarını gördüğün ve gayet àlî gayeler içinde, kemâl‑i intizam ile meczûb mevlevî gibi devredip döndürmesini bildiğin hâlde, nasıl oluyor ki, küre‑i arzın; benî Âdem’den, bâhusus ehl‑i îmândan beğenmediği bir kısım etvâr‑ı gafletin sıklet‑i maneviyesinden omuz silkmeye benzeyen zelzele gibi (Hâşiye) mevt‑âlûd hâdisât‑ı hayatiyesini – bir mülhidin neşrettiği gibi – gayesiz, tesâdüfî zannederek bütün musîbet‑zedelerin elîm zâyiâtını bedelsiz, hebâen‑mensûr gösterip müdhiş bir ye'se atarlar. Hem büyük bir hatâ, hem büyük bir zulüm ederler. Belki öyle hâdiseler bir Hakîm‑i Rahîm’in emriyle, ehl‑i îmânın fânî malını, sadaka hükmüne çevirip ibkà etmektir. Ve küfran‑ı ni'metten gelen günahlara keffârettir.
Nasıl ki bir gün gelecek, şu musahhar zemin; yüzünün zîneti olan âsâr‑ı beşeriyeyi şirk‑âlûd, şükürsüz görüp, çirkin bulur. Hàlık’ın emriyle, büyük bir zelzele ile bütün yüzünü siler, temizler. Allah’ın emriyle, ehl‑i şirki Cehennem’e döker. Ehl‑i şükre: “Haydi, Cennet’e buyurun.” der.
75
Onyedinci Söz
﴿﷽﴾
﴿اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْاَرْضِ ز۪ينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا ❋ وَاِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَع۪يدًا جُرُزًا﴾
﴿وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَعِبٌ وَلَهْوٌ﴾
Bu Söz, iki àlî makam ve bir parlak zeylden ibarettir.
Birinci Makam
Hàlık‑ı Rahîm ve Rezzâk‑ı Kerîm ve Sâni'‑i Hakîm; şu dünyayı, âlem‑i ervâh ve rûhâniyât için bir bayram, bir şehr‑âyin sûretinde yapıp bütün esmâsının garâib‑i nukùşuyla süslendirip küçük‑büyük, ulvî‑süflî herbir rûha, ona münâsib ve o bayramdaki ayrı ayrı hesabsız mehâsin ve in'âmâttan istifade etmeğe muvâfık ve havâs ile mücehhez bir cesed giydirir, bir vücûd‑u cismânî verir, bir defa o temâşâgâha gönderir.
Hem, zaman ve mekân cihetiyle pek geniş olan o bayramı; asırlara, senelere, mevsimlere hattâ günlere, kıt'alara taksim ederek herbir asrı, herbir seneyi, herbir mevsimi, hattâ bir cihette herbir günü, herbir kıt'ayı, birer tâife; rûhlu mahlûkatına ve nebâtî masnûâtına birer resm‑i geçit tarzında bir ulvî bayram yapmıştır. Ve bilhassa rû‑yi zemin, hususan bahar ve yaz zamanında masnûât‑ı sağîrenin tâifelerine öyle şa'şaalı ve birbiri arkasında bayramlardır ki; tabakàt‑ı àliyede olan rûhâniyâtı ve melâikeleri ve sekene‑i semâvâtı seyre celbedecek bir câzibedârlık görünüyor ve ehl‑i tefekkür için öyle şirin bir mütâlaagâh oluyor ki; akıl ta'rifinden âcizdir.
76
Fakat bu ziyâfet‑i İlâhiye ve bayram‑ı Rabbâniye’deki ism‑i Rahmân ve Muhyî’nin tecellîlerine mukâbil ism‑i Kahhâr ve Mümît, firâk ve mevt ile karşılarına çıkıyorlar. Şu ise; وَسِعَتْ رَحْمَت۪ي كُلَّ شَيْءٍ rahmetinin vüs'at‑i şümûlüne zâhiren muvâfık düşmüyor. Fakat hakikatte birkaç cihet‑i muvâfakati vardır. Bir ciheti şudur ki:
Sâni'‑i Kerîm, Fâtır‑ı Rahîm, herbir tâifenin resm‑i geçit nöbeti bittikten ve o resm‑i geçitten maksûd olan neticeler alındıktan sonra, ekseriyet itibariyle dünyadan, merhametkârâne bir tarz ile tenfîr edip usandırıyor, istirahate bir meyil ve başka bir âleme göçmeğe bir şevk ihsân ediyor ve vazife‑i hayattan terhis edildikleri zaman, vatan‑ı aslîlerine bir meyelân‑ı şevk-engîz, rûhlarında uyandırıyor.
Hem O Rahmân’ın nihâyetsiz rahmetinden uzak değil ki; nasıl vazife uğrunda, mücâhede işinde telef olan bir nefere şehâdet rütbesini veriyor ve kurban olarak kesilen bir koyuna, âhirette cismânî bir vücûd‑u bâkî vererek, Sırat üstünde, sâhibine Burâk gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfâtlandırıyor… Öyle de, sâir zîrûh ve hayvanatın dahi, kendilerine mahsûs vazife‑i fıtriye-i Rabbâniye’lerinde ve evâmir‑i Sübhâniye’nin itâatlerinde telef olan ve şiddetli meşakkat çeken zîrûhların, onlara göre bir çeşit mükâfât‑ı rûhâniye ve onların isti'dâdlarına göre bir nev'i ücret‑i maneviye, o tükenmez hazine‑i rahmetinden baîd değil ki, bulunmasın. Dünyadan gitmelerinden pek çok incinmesinler, belki memnun olsunlar.
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
77
Lâkin, zîrûhların en eşrefi ve şu bayramlarda kemiyet ve keyfiyet cihetiyle en ziyâde istifade eden insan, dünyaya pek çok meftûn ve mübtelâ olduğu hâlde, dünyadan nefret ve âlem‑i bekàya geçmek için eser‑i rahmet olarak iştiyak‑engîz bir hâlet verir. Kendi insaniyeti dalâlette boğulmayan insan, o hâletten istifade eder. Rahat‑ı kalb ile gider. Şimdi, o hâleti intac eden vecihlerden, nümûne olarak beşini beyân edeceğiz.
Birincisi: İhtiyarlık mevsimiyle; dünyevî, güzel ve câzibedâr şeyler üstünde fenâ ve zevâlin damgasını ve acı mânâsını göstererek, o insanı dünyadan ürkütüp, o fânîye bedel, bir bâkî matlûbu arattırıyor.
İkincisi: İnsanın alâka peydâ ettiği bütün ahbablardan yüzde doksandokuzu, dünyadan gidip diğer bir âleme yerleştikleri için, o ciddi muhabbet sâikasıyla, o ahbabın gittiği yere bir iştiyak ihsân edip, mevt ve eceli mesrûrâne karşılattırıyor.
Üçüncüsü: İnsandaki nihâyetsiz zaîflik ve âcizliği, bazı şeylerle ihsâs ettirip, hayat yükü ve yaşamak tekâlifi ne kadar ağır olduğunu anlattırıp, istirahate ciddi bir arzu ve bir diyar‑ı âhere gitmeye samîmî bir şevk veriyor.
Dördüncüsü: İnsan‑ı mü'mine nur‑u îmân ile gösterir ki: Mevt, i'dâm değil, tebdil‑i mekândır. Kabir ise, zulümâtlı bir kuyu ağzı değil, nurâniyetli âlemlerin kapısıdır. Dünya ise, bütün şa'şaasıyla Âhiret’e nisbeten bir zindân hükmündedir. Elbette, zindân‑ı dünyadan bostan‑ı cinâna çıkmak ve müz'ic dağdağa‑i hayat-ı cismâniyeden âlem‑i rahata ve meydân‑ı tayerân-ı ervâha geçmek ve mahlûkatın sıkıntılı gürültüsünden sıyrılıp huzur‑u Rahmân’a gitmek; bin can ile arzu edilir bir seyahattir, belki bir saâdettir.
78
Beşincisi: Kur'ân’ı dinleyen insana, Kur'ân’daki ilm‑i hakikati ve nur‑u hakikatle dünyanın mâhiyetini bildirmekliği ile dünyaya aşk ve alâka pek mânâsız olduğunu anlatmaktır. Yani, insana der ve isbât eder ki:
“Dünya; bir kitab‑ı samedânîdir. Hurûf ve kelimâtı, nefislerine değil; belki, başkasının zât ve sıfât ve esmâsına delâlet ediyorlar. Öyle ise, mânâsını bil, al; nukùşunu bırak git!‥
Hem bir mezraadır. Ek ve mahsulünü al, muhâfaza et; müzahrefâtını at, ehemmiyet verme!‥
Hem birbiri arkasında dâim gelen geçen âyineler mecmuasıdır. Öyle ise, onlarda tecellî edeni bil, envârını gör ve onlarda tezâhür eden esmânın tecelliyâtını anla ve müsemmâlarını sev ve zevâle ve kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes!‥
Hem seyyâr bir ticâretgâhtır. Öyle ise, alışverişini yap, gel. Ve senden kaçan ve sana iltifat etmeyen kafilelerin arkalarından beyhûde koşma, yorulma!‥
Hem muvakkat bir seyrangâhtır. Öyle ise, nazar‑ı ibretle bak ve zâhirî çirkin yüzüne değil; belki, Cemîl‑i Bâkî’ye bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et, hoş ve fâideli bir tenezzüh yap, dön. Ve o güzel manzaraları irâe eden ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla akılsız çocuk gibi ağlama, merak etme!‥
Hem bir misâfirhânedir. Öyle ise, onu yapan Mihmandâr‑ı Kerîm’in izni dâiresinde ye, iç, şükret. Kanunu dâiresinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma, çık, git. Herzekârâne, fuzûlî bir sûrette karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle mânâsız uğraşma ve geçici işlerine bağlanıp boğulma!‥” gibi zâhir hakikatlerle dünyanın iç yüzündeki esrârı gösterip, dünyadan müfârakatı gayet hafifleştirir, belki hüşyâr olanlara sevdirir ve rahmetinin herşeyde ve her şe'ninde bir izi bulunduğunu gösterir.
İşte Kur'ân şu Beş Veche işâret ettiği gibi, başka hususî vecihlere dahi Âyât‑ı Kur'âniye işâret ediyor. Veyl o kimseye ki, şu beş vecihten bir hissesi olmaya…
79
Zeyl
Kalbe Fârisî Olarak Tahattur Eden Bir Münâcât
هٰذِهِ الْمُنَاجَاةُ تَخَطَّرَتْ فِي الْقَلْبِ هٰكَذَا بِالْبَيَانِ الْفَارِس۪ي
Yani; bu münâcât, kalbe Fârisî olarak tahattur ettiğinden Fârisî yazılmıştır. Evvelce matbu' olan “Hubâb Risalesi”nde dercedilmişti.
يَا رَبْ بَشَشْ جِهَتْ نَظَرْ مِى كَرْدَمْ دَرْدِ خُودْ رَا دَرْمَانْ نَمِى دِيدَمْ
Yâ Rab! Tevekkülsüz, gafletle, iktidar ve ihtiyarıma dayanıp derdime derman aramak için cihât‑ı sitte denilen altı cihette nazar gezdirdim. Maatteessüf derdime derman bulamadım. Ma'nen bana denildi ki: “Yetmez mi dert derman sana.”
دَرْ رَاسْت مِى دِيدَمْ كِه دِى رُوزْ مَزَارِ پَدَرِ مَنَسْت
Evet, gafletle sağımdaki geçmiş zamandan tesellî almak için baktım. Fakat gördüm ki: Dünkü gün, pederimin kabri ve geçmiş zaman, ecdâdımın bir mezar‑ı ekberi sûretinde göründü. Tesellî yerine vahşet verdi. (Hâşiye‑1)
(Hâşiye‑1) Îmân; o vahşetli mezar‑ı ekberi, ünsiyetli bir meclis‑i münevver ve bir mecma'‑ı ahbab gösterir.
وَ دَرْ چَپْ دِيدَمْ كِه فَرْدَا قَبْرِ مَنَسْت
Sonra soldaki istikbâle baktım. Derman bulamadım. Belki yarınki gün, benim kabrim ve istikbâl ise, emsâlimin ve nesl‑i âtînin bir kabr‑i ekberi sûretinde görünüp, ünsiyet değil belki vahşet verdi. (Hâşiye‑2)
(Hâşiye‑2) Îmân ve huzur‑u îmân; o dehşetli kabr‑i ekberi, sevimli saâdet saraylarında bir dâvet‑i Rahmâniye gösterir.
وَ اِيمْرُوزْ تَابُوتِ جِسْمِ پُرْ اِضْطِرَابِ مَنَسْت
80
Soldan dahi hayır görünmediği için, hazır güne baktım. Gördüm ki: Şu gün, güyâ bir tabuttur. Hareket‑i mezbûhânede olan cismimin cenazesini taşıyor. (Hâşiye‑3)
(Hâşiye‑3) Îmân; o tabutu, bir ticâretgâh ve şa'şaalı bir misâfirhâne gösterir.
بَرْ سَرِ عُمْرْ جَنَازَهٴِ مَنْ اِيسْتَادَه اَسْت
İşbu cihetten dahi devâ bulamadım. Sonra başımı kaldırıp şecere‑i ömrümün başına baktım. Gördüm ki: O ağacın tek meyvesi benim cenazemdir ki, o ağacın üstünde duruyor, bana bakıyor. (Hâşiye‑4)
(Hâşiye‑4) Îmân; o ağacın meyvesini cenaze değil, belki ebedî hayata mazhar ve ebedî saâdete namzed olan rûhumun eskimiş yuvasından, yıldızlarda gezmek için çıktığını gösterir.
دَرْ قَدَمْ اۤبِ خَاكِ خِلْقَتِ مَنْ وَ خَاكِسْتَرِ عِظَامِ مَنَسْت
O cihetten dahi me'yûs olup başımı aşağıya eğdim. Baktım ki: Aşağıda, ayak altında kemiklerimin toprağı ile mebde'‑i hilkatimin toprağı birbirine karışmış gördüm. Derman değil, derdime dert kattı. (Hâşiye‑5)
(Hâşiye‑5) Îmân; o toprağı, rahmet kapısı ve Cennet salonunun perdesi olduğunu gösterir.
چُونْ دَرْ پَسْ مِى نِگَرَمْ بِينَمْ اِينْ دُنْيَاءِ بِى بُنْيَادْ هِيچْ دَرْ هِيچَسْت
Ondan dahi nazarı çevirip arkama baktım. Gördüm ki: Esâssız, fânî bir dünya, hiçlik derelerinde ve adem zulümâtında yuvarlanıp gidiyor. Derdime merhem değil, belki vahşet ve dehşet zehirini ilâve etti. (Hâşiye‑6)
(Hâşiye‑6) Îmân; o zulümâtta yuvarlanan dünyayı, vazifesi bitmiş, mânâsını ifâde etmiş, neticelerini kendine bedel vücûdda bırakmış Mektûbat‑ı Samedâniye ve Sahâif‑i Nukùş-u Sübhâniye olduğunu gösterir.
وَ دَرْ پِيشْ اَنْدَازَهٴِ نَظَرْ مِى كُنَمْ دَرِ قَبْر كُشَادَه اَسْت
وَ رَاهِ اَبَدْ بَدُورِ دِرَازْ پَدِيدَارَسْت
Onda dahi hayır görmediğim için ön tarafıma, ileriye nazarımı gönderdim. Gördüm ki: Kabir kapısı yolumun başında açık görünüp, onun arkasında ebede giden cadde, uzaktan uzağa nazara çarpıyor. (Hâşiye‑7)
(Hâşiye‑7) Îmân; o kabir kapısını, âlem‑i nur kapısı ve o yol dahi, saâdet‑i ebediye yolu olduğunu gösterdiğinden, dertlerime hem derman, hem merhem olur.
81
مَرَا جُزْ جُزْءِ اِخْتِيَارِى چِيزِى نِيسْت دَرْ دَسْت
İşte şu altı cihette ünsiyet ve tesellî değil, belki dehşet ve vahşet aldığım onlara mukâbil, benim elimde bir cüz'‑i ihtiyarîden başka hiçbir şey yoktur ki, ona dayanıp onunla mukàbele edeyim. (Hâşiye‑8)
(Hâşiye‑8) Îmân; o cüz'‑i lâyetecezzâ hükmündeki cüz'‑i ihtiyarî yerine, gayr‑ı mütenâhî bir kudrete istinâd etmek için bir vesika verir ve belki îmân, bir vesikadır.
كِه اُو جُزْء هَمْ عَاجِزْ، هَمْ كُوتَاه وَ هَمْ كَمْ عَيَارَسْت
Hâlbuki o cüz'‑i ihtiyarî denilen silâh‑ı insanî hem âciz, hem kısadır, hem ayarı noksandır. İcâd edemez, kisbden başka hiçbir şey elinden gelmez. (Hâşiye‑9)
(Hâşiye‑9) Îmân; o cüz'‑i ihtiyarîyi, Allah nâmına isti'mâl ettirip herşeye karşı kâfî getirir. Bir askerin cüz'î kuvvetini, devlet hesabına isti'mâl ettiği vakit, binler kuvvetinden fazla işler görmesi gibi…
نَه دَرْ مَاضِى مَجَالِ حُلُولْ نَه دَرْ مُسْتَقْبَلْ مَدَارِ نُفُوذَسْت
Ne geçmiş zamana hulûl edebilir, ne de gelecek zamana nüfûz edebilir. Mâzi ve müstakbele ait emellerime ve elemlerime fâidesi yoktur. (Hâşiye‑10)
(Hâşiye‑10) Îmân; dizginini cism‑i hayvanînin elinden alıp, kalbe, rûha teslîm ettiği için, mâziye nüfûz ve müstakbele hulûl edebilir. Çünkü: Kalb ve rûhun dâire‑i hayatı geniştir.
مَيْدَانِ اُو اِينْ زَمَانِ حَال وَ يَكْ اۤنِ سَيَّالَسْت
O cüz'‑i ihtiyarînin meydân‑ı cevelânı, kısacık şu zaman‑ı hâzır ve bir ân‑ı seyyâldir.
بَا اِينْ هَمَه فَقْرْهَا وَ ضَعْفْهَا قَلَمِ قُدْرَتِ تُو اۤشِكَارَه
نُوِشْتَه اَسْت، دَرْ فِطْرَتِ مَا مَيْلِ اَبَدْ وَ اَمَلِ سَرْمَدْ
İşte şu bütün ihtiyaçlarımla ve zaîfliğimle ve fakr ve aczimle beraber altı cihetten gelen dehşetler ve vahşetlerle perîşan bir hâlde iken; kalem‑i kudretle sahife‑i fıtratımda ebede uzanan arzular ve sermede yayılan emeller âşikâre bir sûrette yazılmıştır, mâhiyetimde dercedilmiştir.
82
بَلْكِه هَرْ چِه هَسْت هَسْت
Belki dünyada ne varsa nümûneleri fıtratımda vardır. Umum onlara karşı alâkadarım. Onlar için çalıştırıyorum, çalışıyorum.
دَائِرَهٴِ اِحْتِيَاجْ مَانَنْدِ دَائِرَهٴِ مَدِّ نَظَرْ بُزُرْگِى دَارَسْت
İhtiyaç dâiresi, nazar dâiresi kadar büyüktür, geniştir.
خَيَالْ كُدَامْ رَسَدْ اِحْتِيَاجْ نِيزْ رَسَدْ
دَرْ دَسْت هَرْ چِه نِيسْت دَرْ اِحْتِيَاجْ هَسْت
Hattâ hayâl nereye gitse ihtiyaç dâiresi dahi oraya gider. Orada da hâcet vardır. Belki her ne ki elde yok, ihtiyaçta vardır. Elde olmayan, ihtiyaçta vardır. Elde bulunmayan ise, hadsizdir.
دَائِرَهٴِ اِقْتِدَارْ هَمْچُو دَائِرَهٴِ دَسْتْ كُوتَاهْ كُوتَاهَسْت
Hâlbuki; dâire‑i iktidar kısa‥ elimin dâiresi kadar kısa ve dardır.
پَسْ فَقْرُ و حَاجَاتِ مَا بَقَدْرِ جِهَانَسْت
Demek fakr ve ihtiyaçlarım, dünya kadardır.
سَرْمَايَهٴِ مَا هَمْ چُو جُزْءِ لَايَتَجَزَّا اَسْت
Sermâyem ise, cüz'‑i lâyetecezzâ gibi cüz'î bir şeydir.
اِينْ جُزْء كُدَامْ وَ اِينْ كَائِنَاتِ حَاجَاتْ كُدَامَسْت
İşte şu cihan kadar ve milyarlar ile ancak istihsâl edilen hâcet nerede ve bu beş paralık cüz'‑i ihtiyarî nerede? Bununla onların mübâyaasına gidilmez. Bununla onlar kazanılmaz. Öyle ise, başka bir çare aramak gerektir.
پَسْ دَرْ رَاهِ تُو اَزْ اِينْ جُزْء نِيزْ بَازْ مِى گُذَشْتَنْ چَارَهٴِ مَنْ اَسْت
O çare ise şudur ki: O cüz'‑i ihtiyarîden dahi vazgeçip, irâde‑i İlâhiye’ye işini bırakıp, kendi havl ve kuvvetinden teberrî edip, Cenâb‑ı Hakk’ın havl ve kuvvetine ilticâ ederek, hakikat‑i tevekküle yapışmaktır. “Yâ Rab! Mâdem çare‑i necât budur. Senin yolunda o cüz'‑i ihtiyarîden vazgeçiyorum ve enâniyetimden teberrî ediyorum…
83
تَا عِنَايَتِ تُو دَسْتْگِيرِ مَنْ شَوَدْ، رَحْمَتِ بِى نِهَايَتِ تُو پَنَاهِ مَنْ اَسْت
Tâ senin inâyetin, acz ve zaafıma merhameten elimi tutsun. Hem, tâ senin rahmetin, fakr ve ihtiyacıma şefkat edip bana istinâdgâh olabilsin, kendi kapısını bana açsın.”
اۤنْ كَسْ كِه بَحْرِ بِى نِهَايَتِ رَحْمَتْ يَافْت اَسْت
تَكْيَه نَه كُنَدْ بَرْ اِينْ جُزْءِ اِخْتِيَارِى كِه يَكْ قَطْرَه سَرَابَسْت
Evet, her kim ki; rahmetin nihâyetsiz denizini bulsa elbette bir katre serâb hükmünde olan cüz'‑i ihtiyarına i'timâd etmez; rahmeti bırakıp ona müracaat etmez.
اَيْوَاهْ اِينْ زَنْدَگَانِى هَمْ چُو خَوابَسْت
وِينْ عُمْرِ بِى بُنْيَادْ هَمْ چُو بَادَسْت
Eyvâh aldandık!‥ Şu hayat‑ı dünyeviyeyi sâbit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zâyi' ettik. Evet, şu güzerân‑ı hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar, gider.
اِنْسَانْ بَزَوَالْ دُنْيَا بَفَنَا اَسْت اۤمَالْ بِى بَقَا اۤلَامْ بَبَقَا اَسْت
Kendine güvenen ve ebedî zanneden mağrûr insan, zevâle mahkûmdur. Sür'atle gidiyor. Hâne‑i insan olan dünya ise, zulümât‑ı ademe sukùt eder. Emeller bekàsız, elemler rûhta bâkî kalır.
بِيَا اَىْ نَفْسِ نَافَرْجَامْ! وُجُودِ فَانِى خُودْ رَا فَدَا كُنْ
خَالِقِ خُودْ رَا كِه اِينْ هَسْتِى وَدِيعَه هَسْت
Mâdem hakikat böyledir: Gel ey hayata çok müştâk ve ömre çok tâlib ve dünyaya çok âşık ve hadsiz emeller ile ve elemler ile mübtelâ bedbaht nefsim! Uyan, aklını başına al! Nasıl ki yıldız böceği, kendi ışıkçığına i'timâd eder, gecenin hadsiz zulümâtında kalır. Bal arısı kendine güvenmediği için gündüzün güneşini bulur. Bütün dostları olan çiçekleri, güneşin ziyâsıyla yaldızlanmış müşâhede eder. Öyle de: Kendine, vücûduna ve enâniyetine dayansan, yıldız böceği gibi olursun. Eğer sen fânî vücûdunu, o vücûdu sana veren Hàlık’ın yolunda fedâ etsen bal arısı gibi olursun. Hadsiz bir nur‑u vücûd bulursun. Hem fedâ et! Çünkü; şu vücûd sende vedîa ve emânettir.
84
وَ مُلْكِ اُو وَ اُو دَادَه فَنَا كُنْ تَا بَقَا يَابَدْ
اَزْ اۤنْ سِرِّى كِه نَفْىِ نَفْى اِثْبَاتَسْت
Hem O’nun mülküdür, hem O vermiştir. Öyle ise, minnet etmeyerek ve çekinmeyerek fenâ et, fedâ et; tâ bekà bulsun! Çünkü; nefy‑i nefy, isbâttır. Yani yok, yok ise; o vardır. Yok, yok olsa; var olur.
خُدَاىِ پُرْكَرَمْ خُودْ مُلْكِ خُودْ رَا مِى خَرَدْ اَزْ تُو
بَهَاىِ بِى گِرَانْ دَادَه بَرَاىِ تُو نِگَاهْ دَارَسْت
Hàlık‑ı Kerîm, kendi mülkünü senden satın alıyor. Cennet gibi büyük bir fiatı verir. Hem o mülkü senin için güzelce muhâfaza ediyor. Kıymetini yükselttiriyor. Yine sana, hem bâkî, hem mükemmel bir sûrette verecektir. Öyle ise, ey nefsim! Hiç durma. Birbiri içinde beş kârlı bu ticâreti yap. Tâ beş hasâretten kurtulup, beş ribhi birden kazanasın.
85
Lâ‑Uhibbü'l-Âfilîn (﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾)
﴿﷽﴾
﴿فَلَمَّٓا اَفَلَ قَالَ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾
لَقَدْ اَبْكَان۪ي نَعْيُ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾مِنْ خَل۪يلِ اللّٰهِ
İbrahim Aleyhisselâm’dan sudûr ile, kâinâtın zevâl ve ölümünü ilân eden na'y‑i ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾ beni ağlattırdı.
فَصَبَّتْ عَيْنُ قَلْب۪ي قَطَرَاتٍ بَاكِيَاتٍ مِنْ شُؤُونِ اللّٰهِ
Onun için kalb gözü ağladı ve ağlayıcı katreleri döktü. Kalb gözü ağladığı gibi, döktüğü herbir damlası da o kadar hazîndir, ağlattırıyor. Güyâ kendisi de ağlıyor. O damlalar, gelecek Fârisî fıkralardır.
لِتَفْس۪يرِ كَلَامٍ مِنْ حَك۪يمٍ اَيْ، نَبِيٍّ ف۪ي كَلَامِ اللّٰهِ
İşte o damlalar ise, Nebi‑yi peygamber olan bir hakîm‑i İlâhî’nin, Kelâmullâh içinde bulunan bir kelâmının bir nev'i tefsiridir.
نَمِى زِيبَاسْت « اُفُولْدَه » گُمْ شُدَنْ مَحْبُوبْ
Güzel değil batmakla gâib olan bir mahbûb. Çünkü; zevâle mahkûm, hakîki güzel olamaz. Aşk‑ı ebedî için yaratılan ve âyine‑i Samed olan kalb ile sevilmez ve sevilmemeli.
نَمِى اَرْزَدْ « غُرُوبْدَه » غَيْب شُدَنْ مَطْلُوبْ
Bir matlûb ki, gurûbda gaybûbet etmeye mahkûmdur; kalbin alâkasına, fikrin merakına değmiyor. Âmâle merci' olamıyor; arkasında gam ve kederle teessüf etmeye lâyık değildir. Nerede kaldı ki; kalb, ona perestiş etsin ve ona bağlansın kalsın?
نَمِى خَواهَمْ فَنَادَه مَحْو شُدَنْ مَقْصُودْ
86
Bir maksûd ki, fenâda mahvoluyor; o maksûdu istemem. Çünkü; fânîyim, fânî olanı istemem; neyleyeyim?‥
نَمِى خَوانَمْ زَوَالْدَه دَفْن شُدَنْ مَعْبُودْ
Bir ma'bûd ki, zevâlde defnoluyor; onu çağırmam, ona ilticâ etmem. Çünkü; nihâyetsiz muhtacım ve âcizim. Âciz olan, benim pek büyük derdlerime devâ bulamaz. Ebedî yaralarıma merhem süremez. Zevâlden kendini kurtaramayan nasıl ma'bûd olur?
عَقْل فَرْيَادْ مِى دَارَدْ نِدَاءِ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾مِى زَنَدْ رُوحَمْ
Evet, zâhire mübtelâ olan akıl, şu keşmekeş kâinâtta perestiş ettiği şeylerin zevâlini görmek ile me'yûsâne feryâd eder ve bâkî bir mahbûbu arayan rûh dahi, ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾ feryâdını ilân ediyor.
نَمِى خَواهَمْ نَمِى خَوانَمْ نَمِى تَابَمْ فِرَاقِى
İstemem, arzu etmem, tâkat getirmem müfârakatı…
نَمِى اَرْزَدْ مَرَاقَه اِينْ زَوَالْ دَرْ پَسْ تَلَاقِى
Der‑akab zevâl ile acılanan mülâkatlar, keder ve meraka değmez. İştiyaka hiç lâyık değildir. Çünkü; zevâl‑i lezzet, elem olduğu gibi, zevâl‑i lezzetin tasavvuru dahi bir elemdir. Bütün mecâzî âşıkların dîvânları, yani aşknâmeleri olan manzûm kitapları, şu tasavvur‑u zevâlden gelen elemden birer feryâddır. Herbirinin bütün dîvân‑ı eş'ârının rûhunu eğer sıksan, elemkârâne birer feryâd damlar.
اَزْ اۤنْ دَرْدِى گِرِينِ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾مِى زَنَدْ قَلْبَمْ
İşte o zevâl‑âlûd mülâkatlar, o elemli, mecâzî muhabbetler derdinden ve belâsındandır ki; kalbim, İbrahimvâri ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾ ağlamasıyla ağlıyor ve bağırıyor!
دَرْ اِينْ فَانِى بَقَا خَازِى بَقَا خِيزَدْ فَنَادَنْ
Eğer şu fânî dünyada bekà istiyorsan; bekà fenâdan çıkıyor. Nefs‑i emmâre cihetiyle fenâ bul ki, bâkî olasın.
87
فَنَا شُدْ هَمْ فَدَا كُنْ هَمْ عَدَمْ بِينْ كِه اَزْ دُنْيَا بَقَايَه رَاهْ فَنَادَنْ
Dünya‑perestlik esâsâtı olan ahlâk‑ı seyyieden tecerrüd et, fânî ol! Dâire‑i mülkünde ve malındaki eşyayı, Mahbûb‑u Hakîki yolunda fedâ et! Mevcûdâtın adem‑nümâ âkıbetlerini gör! Çünkü; şu dünyadan bekàya giden yol, fenâdan gidiyor.
فِكِرْ فِيزَارْ مِى دَارَدْ اَنِينِ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾مِى زَنَدْ وِجْدَانْ
Esbâb içine dalan fikr‑i insanî, şu zelzele‑i zevâl-i dünyadan hayrette kalıp me'yûsâne fîzar ediyor. Vücûd‑u hakîki isteyen vicdân, İbrahimvâri ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾ enîniyle mahbûbât‑ı mecâziyeden ve mevcûdât‑ı zâileden kat'‑ı alâka edip, Mevcûd‑u Hakîki’ye ve Mahbûb‑u Sermedî’ye bağlanıyor.
بِدَانْ اَىْ نَفْسِ نَادَانَمْ كِه دَرْ هَرْ فَرْد اَزْ فَانِى دُو رَاهْ هَسْت
بَا بَاقِى دُو سِرِّ جَانْ جَانَانِى
Ey nâdân nefsim! Bil ki: Çendan dünya ve mevcûdât fânîdir; fakat, her fânî şeyde, bâkîye îsâl eden iki yol bulabilirsin ve can ve cânân olan Mahbûb‑u Lâyezâl’in tecellî‑i Cemâl’inden iki lem'ayı, iki sırrı görebilirsin. An şart ki; sûret‑i fâniyeden ve kendinden geçebilirsen…
كِه دَرْ نَعْمَتْهَا اِنْعَامْ هَسْتْ وَ پَسْ اۤثَارْهَا اَسْمَا بِگِيرْ مَغْزِى
وَ مِيزَنْ دَرْ فَنَا اۤنْ قِشْرِ بِى مَعْنَا
Evet, ni'met içinde in'âm görünür; Rahmân’ın iltifatı hissedilir. Ni'metten in'âma geçsen Mün'im’i bulursun. Hem her eser‑i Samedânî, bir mektûb gibi bir Sâni'‑i Zülcelâl’in esmâsını bildirir. Nakıştan mânâya geçsen esmâ yoluyla müsemmâyı bulursun. Mâdem şu masnûât‑ı fâniyenin mağzını, içini bulabilirsin; onu elde et, mânâsız kabuğunu, kışrını, acımadan fenâ seyline atabilirsin.
88
بَلِى اۤثَارْهَا گُويَنْد زِاَسْمَا لَفْظِ پُرْ مَعْنَا بِخَوانْ مَعْنَا
وَ مِيزَنْ دَرْ هَوَا اۤنْ لَفْظِ بِى سَوْدَا
Evet, masnûâtta hiçbir eser yok ki, çok mânâlı bir lafz‑ı mücessem olmasın, Sâni'‑i Zülcelâl’in çok esmâsını okutturmasın. Mâdem şu masnûât elfâzdır, kelimât‑ı kudrettir; mânâlarını oku, kalbine koy. Mânâsız kalan elfâzı, bilâ‑pervâ zevâlin havasına at. Arkalarından alâkadarâne bakıp meşgul olma!
عَقْل فَرْيَادْ مِى دَارَدْ غِيَاثِ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾مِى زَنْ اَىْ نَفْسَمْ
İşte zâhir‑perest ve sermâyesi âfâkî ma'lûmâttan ibaret olan akl‑ı dünyevî, böyle silsile‑i efkârı, hiçe ve ademe incirâr ettiğinden, hayretinden ve haybetinden me'yûsâne feryâd ediyor. Hakikate giden bir doğru yol arıyor. Mâdem ufûl edenlerden ve zevâl bulanlardan rûh elini çekti. Kalb dahi mecâzî mahbûblardan vazgeçti. Vicdân dahi fânîlerden yüzünü çevirdi. Sen dahi bîçâre nefsim! İbrahimvâri ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾ gıyâsını çek, kurtul!
چِه خُوشْ گُويَدْ اُو شَيْدَا جَامِى عِشْقِ خُوىْ
Fıtratı aşkla yoğrulmuş gibi sermest‑i câm-ı aşk olan Mevlâna Câmî, kesretten vahdete yüzleri çevirmek için bak ne güzel söylemiş:
يَكِى خَواهْ (1)، يَكِى خَوانْ (2)، يَكِى جُوىْ (3)، يَكِى بِينْ (4)، يَكِى دَانْ (5)، يَكِى گُوىْ (6)
demiştir. (Hâşiye) Yani:
1‑ Yalnız biri iste; başkaları istenmeye değmiyor.
2‑ Biri çağır; başkaları imdâda gelmiyor.
3‑ Biri taleb et; başkaları lâyık değiller.
89
4‑ Biri gör; başkalar her vakit görünmüyorlar, zevâl perdesinde saklanıyorlar.
5‑ Biri bil; mârifetine yardım etmeyen başka bilmekler fâidesizdir.
6‑ Biri söyle; O’na ait olmayan sözler, mâlâyanî sayılabilir.
نَعَمْ صَدَقْتَ اَيْ جَام۪ي: هُوَ الْمَطْلُوبُ ❋ هُوَ الْمَحْبُوبُ ❋ هُوَ الْمَقْصُودُ ❋ هُوَ الْمَعْبُودُ
Evet Câmî! Pek doğru söyledin. Hakîki mahbûb, hakîki matlûb, hakîki maksûd, hakîki ma'bûd yalnız O’dur…
كِه لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ بَرَابَرْ مِى زَنَدْ عَالَمْ
Çünkü bu âlem; bütün mevcûdâtıyla, muhtelif dilleriyle, ayrı ayrı nağamâtıyla zikr‑i İlâhî’nin halka‑i kübrâsında beraber ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ der, vahdâniyete şehâdet eder. ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾ ’nin açtığı yaraya merhem sürüyor ve alâkayı kestiği mecâzî mahbûblara bedel, bir Mahbûb‑u Lâyezâlî’yi gösteriyor.
90
Kalbime Bu İki Levha Hutûr Etti
Bundan yirmibeş sene kadar evvel, İstanbul Boğazı’ndaki Yûşâ Tepesi’nde, dünyanın terkine karar verdiğim bir zamanda, bir kısım mühim dostlarım beni dünyaya, eski vaziyetime döndürmek için yanıma geldiler. Dedim: “Yarına kadar beni bırakınız, istihare edeyim.” Sabahleyin kalbime bu iki levha hutûr etti. Şiire benzer, fakat şiir değiller. O mübârek hâtıranın hatırı için ilişmedim. Geldiği gibi muhâfaza edildi. Yirmiüçüncü Söz’ün âhirine ilhâk edilmişti. Makam münâsebetiyle buraya alındı.
Birinci Levha
Ehl‑i gaflet dünyasının hakikatini tasvir eder levhadır.
Beni dünyaya çağırma – Ona geldim fenâ gördüm.
Demâ gaflet hicâb oldu – Ve Nur‑u Hak nihân gördüm.
Bütün eşya u mevcûdât – Birer fânî muzır gördüm.
Vücûd desen onu giydim – Âh! Ademdi çok belâ gördüm.