136
Meyve Risalesi’nden#Bu Onuncu Mes'eleye Bir Hâtime Olarak İki Hâşiyedir
Birincisi
Bundan oniki sene evvel işittim ki; en dehşetli ve muannid bir zındık, Kur'ân’a karşı sû‑i kasdını, tercümesiyle yapmağa başlamış ve demiş ki: “Kur'ân tercüme edilsin, tâ ne mal olduğu bilinsin.” Yani, lüzumsuz tekrârâtı herkes görsün ve tercümesi O’nun yerinde okunsun diye dehşetli bir plân çevirmiş.
Fakat, Risalei'n‑Nurun cerhedilmez hüccetleri kat'î isbât etmiş ki; Kur'ân’ın hakîki tercümesi kàbil değil ve lisân‑ı nahvî olan Lisân‑ı Arabî yerinde Kur'ân’ın meziyetlerini ve nüktelerini başka lisân muhâfaza edemez ve herbir harfi, on adetten bine kadar sevâb veren kelimât‑ı Kur'âniye’nin mu'cizâne ve cem'iyetli tâbirlerinin yerini, beşerin âdi ve cüz'î tercümeleri tutamaz, O’nun yerinde câmilerde okunmaz diye Risalei'n‑Nur her tarafta intişarıyla o dehşetli plânı akîm bıraktı. Fakat, o zındıktan ders alan münâfıklar, yine şeytan hesabına Kur'ân güneşini üflemekle söndürmeğe aptal çocuklar gibi ahmakàne ve dîvânecesine çalışmaları hikmeti ile bana gayet sıkı ve sıkıcı ve sıkıntılı bir hâlette bu Onuncu Mes'ele yazdırıldı tahmin ediyorum. Başkalarla görüşemediğim için hakikat‑i hâli bilemiyorum.
İkinci Hâşiye
Denizli hapsinden tahliyemizden sonra meşhûr Şehir Oteli’nin yüksek katında oturmuştum. Karşımda güzel bahçelerde kesretli kavak ağaçları birer halka‑i zikir tarzında gayet latîf, tatlı bir sûrette hem kendileri, hem dalları, hem yaprakları havanın dokunmasıyla cezbekârâne ve câzibedârâne hareketle raksları, kardeşlerimin müfârakatlarından ve yalnız kaldığımdan hüzünlü ve gamlı kalbime ilişti. Birden güz ve kış mevsimi hâtıra geldi ve bana bir gaflet bastı. Ben o kemâl‑i neş'e ile cilvelenen o nâzenîn kavaklara ve zîhayatlara o kadar acıdım ki, gözlerim yaş ile doldu. Kâinâtın süslü perdesi altındaki ademleri, firâkları ihtar ve ihsâsıyla kâinât dolusu firâkların, zevâllerin hüzünleri başıma toplandı.
137
Birden Hakikat‑i Muhammediye’nin (A.S.M.) getirdiği nur imdâda yetişti, o hadsiz hüzünleri, gamları, sürûrlara çevirdi. Hattâ o nurun, herkes ve her ehl‑i îmân gibi benim hakkımda milyon feyzinden yalnız o vakitte o vaziyete temâs eden imdâd ve tesellîsi için Zât‑ı Muhammediye’ye (A.S.M.) karşı ebediyen minnetdâr oldum. Şöyle ki:
Ol nazar‑ı gaflet, o mübârek nâzenînleri; vazifesiz, neticesiz, bir mevsimde görünüp, hareketleri neş'eden değil, belki güyâ ademden ve firâktan titreyerek hiçliğe düştüklerini göstermekle, herkes gibi bendeki aşk‑ı bekà ve hubb‑u mehâsin ve muhabbet‑i vücûd ve şefkat‑i cinsiye ve alâka‑i hayatiyeye medâr olan damarlarıma o derece dokundu ki, böyle dünyayı bir manevî Cehennem’e ve aklı bir tâzib âletine çevirdiği sırada, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın beşere hediye getirdiği nur perdeyi kaldırdı; i'dâm, adem, hiçlik, vazifesizlik, abes, firâk, fânîlik yerinde o kavakların herbirinin yaprakları adedince hikmetleri, mânâları ve Risalei'n‑Nurda isbât edildiği gibi, üç kısma ayrılan neticeleri ve vazifeleri var diye gösterdi.
Birinci Kısım: Sâni'‑i Zülcelâl’in esmâsına bakar. Meselâ: Nasıl ki bir usta, hàrika bir makineyi yapsa, onu takdir eden herkes o zâta “Mâşâallâh, Bârekallâh” deyip alkışlar. Öyle de; o makine dahi, ondan maksûd neticeleri tam tamına göstermesiyle, lisân‑ı hâliyle ustasını tebrik eder, alkışlar. Her zîhayat ve herşey böyle bir makinedir, ustasını tebriklerle alkışlar.
İkinci Kısım Hikmetleri İse: Zîhayatın ve zîşuûrun nazarlarına bakar. Onlara şirin bir mütâlaagâh, birer kitab‑ı mârifet olur. Mânâlarını zîşuûrun zihinlerinde ve sûretlerini kuvve‑i hâfızalarında ve elvâh‑ı misâliyede ve âlem‑i gaybın defterlerinde dâire‑i vücûdda bırakıp, sonra âlem‑i şehâdeti terkeder, âlem‑i gayba çekilir. Demek, sûrî bir vücûdu bırakır, manevî ve gaybî ve ilmî çok vücûdları kazanır.
138
Evet mâdem Allah var ve ilmi ihâta eder; elbette adem, i'dâm, hiçlik, mahv, fenâ; hakikat noktasında, ehl‑i îmânın dünyasında yoktur. Ve kâfirlerin dünyaları ademle, firâkla, hiçlikle, fânîlikle doludur. İşte bu hakikati, umumun lisânında gezen bu gelen darb‑ı mesel ders verip, der:
“Kimin için Allah var, ona herşey var. Ve kimin için yoksa, herşey ona yoktur, hiçtir.”
Elhâsıl: Nasıl ki îmân, ölüm vaktinde insanı i'dâm‑ı ebedîden kurtarıyor; öyle de, herkesin hususî dünyasını dahi i'dâmdan ve hiçlik karanlıklarından kurtarıyor. Ve küfür ise, hususan küfr‑ü mutlak olsa; hem o insanı, hem hususî dünyasını ölümle i'dâm edip manevî Cehennem zulmetlerine atar, hayatının lezzetlerini acı zehirlere çevirir. Hayat‑ı dünyeviyeyi âhiretine tercih edenlerin kulakları çınlasın. Gelsinler, buna ya bir çare bulsunlar veya îmâna girsinler, bu dehşetli hasârâttan kurtulsunlar!‥
139
Yirmialtıncı Söz’denÜçüncü Mebhasın Sonu ve Dördüncü Mebhas
Üçüncü Mebhasın Sonu
Eğer desen: “Kader bizi böyle bağlamış, hürriyetimizi selbetmiştir. İnbisat ve cevelâna müştâk olan kalb ve rûh için, kadere îmân bir ağırlık, bir sıkıntı vermiyor mu?”
Elcevab: Kat'a ve asla!‥ Sıkıntı vermediği gibi, nihâyetsiz bir hìffet, bir rahatlık ve revh u reyhânı veren ve emn ü emânı te'min eden bir sürûr, bir nur veriyor. Çünkü; insan kadere îmân etmezse, küçük bir dâirede cüz'î bir serbestiyet, muvakkat bir hürriyet içinde, dünya kadar ağır bir yükü, bîçâre rûhun omuzunda taşımaya mecburdur. Çünkü; insan bütün kâinâtla alâkadardır. Nihâyetsiz makàsıd ve metâlibi var. Kudreti, irâdesi, hürriyeti, milyondan birisine kâfî gelmediği için, çektiği manevî sıkıntı ağırlığı, ne kadar müdhiş ve muvahhiş olduğu anlaşılır. İşte kadere îmân, bütün o ağırlığı kaderin sefînesine atar, kemâl‑i rahat ile, rûh ve kalbin kemâl‑i hürriyetiyle kemâlâtında serbest cevelânına meydân veriyor. Yalnız nefs‑i emmârenin cüz'î hürriyetini selbeder ve fir'avuniyetini ve rubûbiyetini ve keyfemâyeşâ hareketini kırar.
Kadere îmân o kadar lezzetli, saâdetlidir ki, ta'rif edilmez. Yalnız şu temsîl ile o lezzete ve o saâdete bir işâret edeceğiz. Şöyle ki:
İki adam, bir pâdişahın pâyitahtına giderler. O pâdişahın mahall‑i garâib olan hàs sarayına girerler. Biri, pâdişahı bilmez; o yerde gâsıbâne, sârıkâne tavattun etmek ister. Fakat o bahçe, o sarayın iktiza ettikleri idare ve tedbir ve vâridât ve makinelerini işlettirmek ve garîb hayvanatın erzâkını vermek gibi zahmetli külfetleri görür, mütemâdiyen ızdırâb çeker. O Cennet gibi bahçe, başına bir Cehennem gibi oluyor. Herşeye acıyor, idare edemiyor. Teessüfle vaktini geçirir. Sonra da o hırsız edebsiz adam, te'dib sûretiyle hapse atılır.
140
İkinci adam pâdişahı tanır, pâdişaha kendini misâfir bilir. Bütün o bahçede, o sarayda olan işler, bir nizâm‑ı kanunla cereyan ettiğini, herşey bir programla, kemâl‑i sühûletle işlediğini i'tikàd eder. Zahmet ve külfetleri, pâdişahın kanununa bırakıp, kemâl‑i safâ ile o Cennet‑misâl bahçenin bütün lezzetlerinden istifade edip, pâdişahın merhametine ve idare kanunlarının güzelliğine istinâden herşeyi hoş görür, kemâl‑i lezzet ve saâdetle hayatını geçirir. İşte, مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ sırrını anla.
Dördüncü Mebhas
Eğer desen: “Birinci Mebhas’ta isbât ettin ki; kaderin herşeyi güzeldir, hayırdır. Ondan gelen şer de hayırdır, çirkinlik de güzeldir. Hâlbuki; şu dâr‑ı dünyadaki musîbetler, beliyeler, o hükmü cerhediyor?”
Elcevab: Ey şiddet‑i şefkatten şedîd bir elemi hisseden nefsim ve arkadaşım! Vücûd, hayr‑ı mahz; adem, şerr‑i mahz olduğuna; bütün mehâsin ve kemâlâtın vücûda rücûu ve bütün maâsî ve mesâib ve nekàisin esâsı, adem olduğu, delildir.
Mâdem adem şerr‑i mahzdır; ademe müncer olan veya ademi işmâm eden hâlât dahi şerri tazammun eder. Onun için, vücûdun en parlak nuru olan hayat, ahvâl‑i muhtelife içinde yuvarlanıp kuvvet buluyor. Mütebâyin vaziyetlere girip tasaffî ediyor ve müteaddid keyfiyâtı alıp matlûb semerâtı veriyor ve müteaddid tavırlara girip, Vâhib‑i Hayat’ın nukùş‑u esmâsını güzelce gösterir. İşte şu hakikattendir ki; zîhayatlara, âlâm ve mesâib ve meşakkat ve beliyyât sûretinde, bazı hâlât ârız olur ki; o hâlât ile hayatlarına envâr‑ı vücûd teceddüd edip zulümât‑ı adem tebâüd ederek hayatları tasaffî ediyor. Zîra tevakkuf, sükûnet, sükût, atâlet, istirahat, yeknesaklık, keyfiyâtta ve ahvâlde birer ademdir. Hattâ en büyük bir lezzet, yeknesaklık içinde hiçe iner.
141
Elhâsıl: Mâdem hayat, Esmâ‑i Hüsnâ’nın nukùşunu gösterir; hayatın başına gelen herşey hasendir. Meselâ: Gayet zengin, nihâyet derecede san'atkâr ve çok san'atlarda mâhir bir zât, âsâr‑ı san'atını, hem kıymetdâr servetini göstermek için âdi bir miskin adamı, modellik vazifesini gördürmek için bir ücrete mukâbil, bir saatte, murassa', musanna' yaptığı gömleği giydirir, onun üstünde işler ve vaziyetler verir, tebdil eder. Hem her nev'i san'atını göstermek için keser, değiştirir, uzaltır, kısaltır. Acaba şu ücretli miskin adam, o zâta dese: “Bana zahmet veriyorsun. Eğilip kalkmakla vaziyet veriyorsun. Beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun.” demeğe hak kazanabilir mi? “Merhametsizlik, insafsızlık ettin.” diyebilir mi?
İşte onun gibi Sâni'‑i Zülcelâl, Fâtır‑ı Bî-misâl, zîhayata göz, kulak, akıl, kalb gibi havâs ve letâif ile murassa' olarak giydirdiği vücûd gömleğini Esmâ‑i Hüsnâ’nın nakışlarını göstermek için çok hâlât içinde çevirir, çok vaziyetlerde değiştirir. Elemler, musîbetler nev'inde olan keyfiyât, bazı esmâsının ahkâmını göstermek için lemeât‑ı hikmet içinde bazı şuâât‑ı rahmet ve o şuâât‑ı rahmet içinde latîf güzellikler vardır.
142
Yirmialtıncı Söz’denHâtime
Eski Said’in serkeş, müftehir, mağrûr, ucublu, riyâkâr nefsini susturan, teslîme mecbur eden beş fıkradır.
Birinci Fıkra
Mâdem eşya var ve san'atlıdır, elbette bir ustaları var. Yirmiikinci Söz’de gayet kat'î isbât edildiği gibi; eğer herşey birinin olmazsa, o vakit herbir şey, bütün eşya kadar müşkül ve ağır olur. Eğer herşey birinin olsa, o zaman bütün eşya, bir şey kadar âsân ve kolay olur.
Mâdem zemin ve âsumânı birisi yapmış, yaratmış; elbette o pek hikmetli ve çok san'atkâr Zât, zemin ve âsumânın meyveleri ve neticeleri ve gayeleri olan zîhayatları başkalara bırakıp işi bozmayacak. Başka ellere teslîm edip bütün hikmetli işlerini abes etmeyecek, hiçe indirmeyecek, şükür ve ibâdetlerini başkasına vermeyecektir.
İkinci Fıkra
Sen ey mağrûr nefsim! Üzüm ağacına benzersin. Fahirlenme, salkımları o ağaç kendi takmamış. Başkası onları ona takmış.
Üçüncü Fıkra
Sen ey riyâkâr nefsim! “Dine hizmet ettim.” diye gururlanma. اِنَّ اللّٰهَ لَيُؤَيِّدُ هٰذَا الدّ۪ينَ بِالرَّجُلِ الْفَاجِرِ sırrınca; müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o recül‑ü fâcir bilmelisin. Hizmetini, ubûdiyetini, geçen ni'metlerin şükrü ve vazife‑i fıtrat ve farîza‑i hilkat ve netice‑i san'at bil, ucb ve riyâdan kurtul!
Dördüncü Fıkra
Hakikat ilmini, hakîki hikmeti istersen; Cenâb‑ı Hakk’ın mârifetini kazan. Çünkü; bütün hakàik‑ı mevcûdât, İsm‑i Hakk’ın şuââtı ve esmâsının tezâhüratı ve sıfâtının tecelliyâtıdırlar. Maddî ve manevî, cevherî, arazî herbir şeyin, herbir insanın hakikati, birer ismin nuruna dayanır ve hakikatine istinâd eder. Yoksa, hakikatsiz ehemmiyetsiz bir sûrettir. Yirminci Söz’ün âhirinde, şu sırra dair bir nebze bahsi geçmiştir.
143
Ey nefis! Eğer şu dünya hayatına müştâksan, mevtten kaçarsan kat'iyyen bil ki: Hayat zannettiğin hâlât, yalnız bulunduğun dakikadır. O dakikadan evvel, bütün zamanın ve o zaman içindeki eşya‑yı dünyeviye, o dakikada meyyittir, ölmüştür. O dakikadan sonra bütün zamanın ve onun mazrufu, o dakikada ademdir, hiçtir. Demek, güvendiğin hayat‑ı maddiye, yalnız bir dakikadır. Hattâ bir kısım ehl‑i tedkik, “Bir âşiredir, belki bir ân‑ı seyyâledir.” demişler. İşte şu sırdandır ki; bazı ehl‑i velâyet, dünyanın, dünya cihetiyle ademine hükmetmişler.
Mâdem böyledir, hayat‑ı maddiye-i nefsiyeyi bırak, kalb ve rûh ve sırrın derece‑i hayatlarına çık, bak; ne kadar geniş bir dâire‑i hayatları var. Senin için meyyit olan mâzi, müstakbel, onlar için hayydır, hayatdâr ve mevcûddur.
Ey nefsim!‥ Mâdem öyledir, sen dahi kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki:
“Fânîyim, fânî olanı istemem.
Âcizim, âciz olanı istemem.
Rûhumu Rahmân’a teslîm eyledim gayr istemem.
İsterim, fakat bir Yâr‑ı Bâkî isterim.
Zerreyim, fakat bir Şems‑i Sermed isterim.
Hiç‑ender hiçim, fakat bu mevcûdâtı birden isterim!”
144
Otuzuncu Söz’den Birinci Maksad
Tılsım‑ı kâinâtı keşfeden, Kur'ân‑ı Hakîm’in mühim bir tılsımını halleden, Otuzuncu Söz’den
Birinci Maksad
﴿﷽﴾
﴿اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُ اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا﴾
Şu âyetin büyük hazinesinden tek bir cevherine işâret edeceğiz. Şöyle ki:
Gök, zemin, dağ, tahammülünden çekindiği ve korktuğu emânetin müteaddid vücûhundan bir ferdi, bir vechi, “Ene”dir. Evet “Ene”, zaman‑ı Âdem’den şimdiye kadar âlem‑i insaniyetin etrafına dal budak salan nurânî bir şecere‑i tûbâ ile, müdhiş bir şecere‑i zakkumun çekirdeğidir. Şu azîm hakikate girişmeden evvel, o hakikatin fehmini teshîl edecek bir mukaddime beyân ederiz. Şöyle ki:
145
Ene, künûz‑u mahfiye olan Esmâ‑i İlâhiye’nin anahtarı olduğu gibi, kâinâtın tılsım‑ı muğlakının dahi anahtarı olarak bir muammâ‑yı müşkül-küşâdır, bir tılsım‑ı hayret-fezâdır. O ene, mâhiyetinin bilinmesiyle, o garîb muammâ, o acîb tılsım olan ene açılır ve kâinât tılsımını ve âlem‑i vücûb’un künûzunu dahi açar. Şu mes'eleye dair “Şemme” isminde bir risale‑i Arabiyemde şöyle bahsetmişiz ki:
Âlemin miftâhı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinât kapıları zâhiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır. Cenâb‑ı Hak, emânet cihetiyle insana ene nâmında öyle bir miftâh vermiş ki; âlemin bütün kapılarını açar ve öyle tılsımlı bir enâniyet vermiş ki; Hallâk‑ı kâinâtın künûz‑u mahfiyesini onun ile keşfeder. Fakat ene, kendisi de gayet muğlak bir muammâ ve açılması müşkül bir tılsımdır. Eğer onun hakîki mâhiyeti ve sırr‑ı hilkati bilinse; kendisi açıldığı gibi kâinât dahi açılır. Şöyle ki:
Sâni'‑i Hakîm, insanın eline emânet olarak, rubûbiyetinin, sıfât ve şuûnâtının hakikatlerini gösterecek, tanıttıracak işârât ve nümûneleri câmi' bir ene vermiştir. Tâ ki; o ene, bir vâhid‑i kıyâsî olup, evsâf‑ı Rubûbiyet ve şuûnât‑ı Ulûhiyet bilinsin. Fakat vâhid‑i kıyâsî, bir mevcûd‑u hakîki olmak lâzım değil; belki hendesedeki farazî hatlar gibi, farz ve tevehhümle bir vâhid‑i kıyâsî teşkil edilebilir. İlim ve tahakkukla hakîki vücûdu lâzım değildir.
Suâl: Niçin Cenâb‑ı Hakk’ın Sıfât ve Esmâsının mârifeti “Enâniyet”e bağlıdır?
Elcevab: Çünkü; mutlak ve muhît bir şeyin hududu ve nihâyeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez ve üstüne bir sûret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez, mâhiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Meselâ; zulmetsiz, dâimî bir ziyâ, bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit hakîki veya vehmî bir karanlık ile bir hat çekilse, o vakit bilinir.
146
İşte Cenâb‑ı Hakk’ın, İlim ve Kudret, Hakîm ve Rahîm gibi sıfât ve esmâsı; muhît, hududsuz, şerîksiz olduğu için onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle ise; hakîki nihâyet ve hadleri olmadığından farazî ve vehmî bir haddi çizmek lâzım geliyor. Onu da enâniyet yapar. Kendinde bir rubûbiyet‑i mevhûme, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder, bir had çizer. Onun ile muhît sıfatlara bir hadd‑i mevhûm vaz'eder. “Buraya kadar benim, ondan sonra O’nundur.” diye bir taksimat yapar. Kendindeki ölçücükler ile, onların mâhiyetini yavaş yavaş anlar.
Meselâ; dâire‑i mülkünde mevhûm rubûbiyetiyle, dâire‑i mümkinâtta Hàlık’ının Rubûbiyet’ini anlar ve zâhir mâlikiyetiyle Hàlık’ının hakîki Mâlikiyetini fehmeder ve “Bu hâneye mâlik olduğum gibi, Hàlık da şu kâinâtın mâlikidir.” der ve cüz'î ilmiyle O’nun ilmini fehmeder ve kisbî san'atçığıyla O Sâni'‑i Zülcelâl’in ibdâ'‑ı san'atını anlar. Meselâ: “Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim, öyle de şu dünya hânesini birisi yapmış ve tanzim etmiş.” der. Ve hâkezâ… Bütün sıfât ve Şuûnât‑ı İlâhiye’yi bir derece bildirecek, gösterecek binler esrârlı ahvâl ve sıfât ve hissiyat, ene’de mündericdir.
Demek ene, âyine‑misâl ve vâhid‑i kıyâsî ve âlet‑i inkişaf ve mânâ‑yı harfî gibi; mânâsı kendinde olmayan ve başkasının mânâsını gösteren, vücûd‑u insaniyetin kalın ipinden şuûrlu bir tel ve mâhiyet‑i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyet‑i âdemiyet’in kitabından bir eliftir ki, o elifin “iki yüzü” var.
Biri, hayra ve vücûda bakar. O yüz ile yalnız feyze kàbildir. Vereni kabûl eder, kendi icâd edemez. O yüzde fâil değil, icâddan eli kısadır.
Bir yüzü de şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sâhibidir.
147
Hem onun mâhiyeti, harfiyedir; başkasının mânâsını gösterir. Rubûbiyeti, hayâliyedir. Vücûdu, o kadar zaîf ve incedir ki; bizzat kendinde hiçbir şeye tahammül edemez ve yüklenemez. Belki, eşyanın derecât ve mikdarlarını bildiren mîzanü'l‑harâret ve mîzanü'l‑hava gibi mîzanlar nev'inden bir mîzandır ki, Vâcibü'l‑Vücûd’un mutlak ve muhît ve hududsuz sıfâtını bildiren bir mîzandır.
İşte, mâhiyetini şu tarzda bilen ve iz'ân eden ve ona göre hareket eden, ﴿قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا﴾ beşâretinde dâhil olur. Emâneti, bihakkın edâ eder ve o ene’nin dûrbîniyle, kâinât ne olduğunu ve ne vazife gördüğünü görür ve âfâkî ma'lûmât nefse geldiği vakit, ene’de bir musaddık görür. O ulûm, nur ve hikmet olarak kalır. Zulmet ve abesiyete inkılâb etmez.
Vaktâ ki ene, vazifesini şu sûretle îfâ etti; vâhid‑i kıyâsî olan mevhûm rubûbiyetini ve farazî mâlikiyetini terkeder. لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَلَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ der, hakîki ubûdiyetini takınır, “makam‑ı ahsen-i takvîm”e çıkar.
Eğer o ene, hikmet‑i hilkatini unutup, vazife‑i fıtriyesini terkederek kendine mânâ‑yı ismiyle baksa, kendini mâlik i'tikàd etse; o vakit emânette hıyânet eder, ﴿وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا﴾ altında dâhil olur. İşte, bütün şirkleri ve şerleri ve dalâletleri tevlîd eden enâniyetin şu cihetindendir ki, semâvât ve arz ve cibâl, tedehhüş etmişler; farazî bir şirkten korkmuşlar.
148
Evet, ene; ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken, mâhiyeti bilinmezse tesettür toprağı altında neşv ü nemâ bulur, gittikçe kalınlaşır. Vücûd‑u insanın her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi, vücûd‑u insanı bel' eder. Bütün o insan, bütün letâifiyle âdeta ene olur. Sonra nev'in enâniyeti de bir asabiyet‑i nev'iye ve milliye cihetiyle o enâniyete kuvvet verip; o ene, o enâniyet‑i nev'iyeye istinâd ederek, şeytan gibi, Sâni'‑i Zülcelâl’in evâmirine karşı mübâreze eder. Sonra kıyâs‑ı binnefs sûretiyle herkesi, hattâ herşeyi kendine kıyâs edip Cenâb‑ı Hakk’ın mülkünü onlara ve esbâba taksim eder. Gayet azîm bir şirke düşer; ﴿اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظ۪يمٌ﴾ meâlini gösterir. Evet, nasıl mîrî malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hazır arkadaşlarına birer dirhem almasını kabûl ile hazmedebilir… Öyle de; “Kendime mâlikim.” diyen adam, “Herşey kendine mâliktir.” demeye ve i'tikàd etmeye mecburdur.
İşte ene, şu hâinâne vaziyetinde iken cehl‑i mutlaktadır. Binler fünûnu bilse de cehl‑i mürekkeble bir echeldir. Çünkü; duyguları, efkârları, kâinâtın envâr‑ı mârifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdik edecek, ışıklandıracak ve idâme edecek bir madde bulmadığı için, sönerler. Gelen herşey, nefsindeki renklerle boyalanır. Mahz‑ı hikmet gelse, nefsinde, abesiyet‑i mutlaka sûretini alır. Çünkü; şu hâldeki ene’nin rengi, şirk ve ta'tîldir; Allah’ı inkârdır. Bütün kâinât, parlak âyetlerle dolsa o ene’deki karanlıklı bir nokta, onları nazarda söndürür, göstermez. Onbirinci Söz’de mâhiyet‑i insaniyenin ve mâhiyet‑i insaniyedeki enâniyetin – mânâ‑yı harfî cihetiyle – ne kadar hassas bir mîzan ve doğru bir mikyâs ve muhît bir fihriste ve mükemmel bir harita ve câmi' bir âyine ve kâinâta güzel bir takvîm, bir rûznâme olduğu, gayet kat'î bir sûrette tafsîl edilmiştir. Ona müracaat edilsin. O Söz’deki tafsilâta iktifâen kısa keserek mukaddimeye nihâyet verdik. Eğer mukaddimeyi anladınsa gel, hakikate giriyoruz.
149
İşte bak: Âlem‑i insaniyette, zaman‑ı Âdem’den şimdiye kadar iki cereyan‑ı azîm, iki silsile‑i efkâr, her tarafta ve her tabaka‑i insaniyede dal budak salmış; iki şecere‑i azîme hükmünde – biri silsile‑i nübüvvet ve diyânet; diğeri silsile‑i felsefe ve hikmet – gelmiş gidiyor. Her ne vakit o iki silsile imtizaç ve ittihâd etmiş ise; yani silsile‑i felsefe, silsile‑i diyânete dehàlet edip itâat ederek hizmet etmiş ise; âlem‑i insaniyet, parlak bir sûrette bir saâdet, bir hayat‑ı ictimâiye geçirmiştir. Ne vakit ayrı gitmişler ise; bütün hayır ve nur, silsile‑i nübüvvet ve diyânet etrafına toplanmış ve şerler ve dalâletler, felsefe silsilesinin etrafına cem'olmuştur. Şimdi şu iki silsilenin menşe'lerini, esâslarını bulmalıyız.
150
İşte, diyânet silsilesine itâat etmeyen silsile‑i felsefe ki, bir şecere‑i zakkum sûretini alıp şirk ve dalâlet zulümâtını etrafına dağıtır. Hattâ kuvve‑i akliye dalında; Dehriyyûn, Maddiyûn, Tabîiyyûn meyvelerini beşer aklının eline vermiş. Ve kuvve‑i gadabiye dalında; Nemrudları, Fir'avunları, Şeddadları (Hâşiye) beşerin başına atmış. Ve kuvve‑i şeheviye-i behîmiye dalında; âliheleri, sanemleri ve ulûhiyet da'vâ edenleri semere vermiş, yetiştirmiş. O şecere‑i zakkumun menşe'i ile; silsile‑i nübüvvetin – ki bir şecere‑i tûbâ-i ubûdiyet hükmünde bulunan o silsilenin – küre‑i zeminin bağında, mübârek dalları: Kuvve‑i akliye dalında; enbiyâ ve mürselîn ve evliyâ ve sıddıkîn meyvelerini yetiştirdiği gibi, kuvve‑i dâfia dalında; âdil hâkimleri, melek gibi melikler meyvesini veren ve kuvve‑i câzibe dalında; hüsn‑ü sîret ve ismetli cemâl‑i sûret ve sehàvet ve kerem‑nâmdârlar meyvesini yetiştiren ve beşer, nasıl şu kâinâtın en mükemmel bir meyvesi olduğunu gösteren o şecerenin menşe'i ile beraber ene’nin iki cihetindedir. O iki şecereye menşe' ve medâr, esâslı bir çekirdek olarak ene’nin iki vechini beyân edeceğiz. Şöyle ki:
Ene’nin bir vechini Nübüvvet tutmuş gidiyor; diğer vechini felsefe tutmuş geliyor.
Nübüvvet’in Vechi Olan Birinci Vecih
Ubûdiyet‑i mahzânın menşe'idir. Yani ene, kendini abd bilir; başkasına hizmet eder, anlar. Mâhiyeti, harfiyedir. Yani; başkasının mânâsını taşıyor, fehmeder. Vücûdu, tebeîdir. Yani; başka birisinin vücûdu ile kàim ve icâdıyla sâbittir, i'tikàd eder. Mâlikiyeti, vehmiyedir. Yani; kendi mâlikinin izni ile sûrî, muvakkat bir mâlikiyeti vardır, bilir. Hakikati, zılliyedir. Yani; hak ve vâcib bir hakikatin cilvesini taşıyan mümkin ve miskin bir zılldir. Vazifesi ise; kendi Hàlık’ının sıfât ve şuûnâtına mikyâs ve mîzan olarak, şuûrkârâne bir hizmettir.
İşte, enbiyâ ve enbiyâ silsilesindeki asfiyâ ve evliyâ, ene’ye şu vecihle bakmışlar, böyle görmüşler, hakikati anlamışlar. Bütün mülkü, Mâlikü'l‑Mülk’e teslîm etmişler ve hükmetmişler ki: O Mâlik‑i Zülcelâl’in ne mülkünde, ne rubûbiyetinde, ne ulûhiyetinde şerîk ve nazîri yoktur; muîn ve vezire muhtaç değil; herşeyin anahtarı O’nun elindedir; herşeye Kàdir‑i Mutlak’tır; esbâb, bir perde‑i zâhiriyedir; tabiat, bir şerîat‑ı fıtriyesidir ve kanunlarının bir mecmuasıdır ve kudretinin bir mistarıdır.
151
İşte şu parlak, nurânî, güzel yüz, hayatdâr ve mânidâr bir çekirdek hükmüne geçmiş ki; Hàlık‑ı Zülcelâl, bir şecere‑i tûbâ-i ubûdiyeti ondan halketmiştir ki; onun mübârek dalları, âlem‑i beşeriyetin her tarafını nurânî meyvelerle tezyîn etmiştir. Bütün zaman‑ı mâzideki zulümâtı dağıtıp, o uzun zaman‑ı mâzi, felsefenin gördüğü gibi bir mezar‑ı ekber, bir ademistan olmadığını, belki istikbâle ve saâdet‑i ebediyeye atlamak için ervâh‑ı âfilîne bir medâr‑ı envâr ve muhtelif basamaklı bir mi'râc‑ı münevver ve ağır yüklerini bırakan ve serbest kalan ve dünyadan göçüp giden rûhların nurânî bir nuristanı ve bir bostanı olduğunu gösterir.
152
İkinci Vecih İse
Felsefe tutmuştur. Felsefe ise; ene’ye mânâ‑yı ismiyle bakmış. Yani; kendi kendine delâlet eder, der. Mânâsı kendindedir, kendi hesabına çalışır, hükmeder. Vücûdu; aslî, zâtî olduğunu telâkki eder. Yani, zâtında bizzat bir vücûdu vardır, der. Bir hakk‑ı hayatı var, dâire‑i tasarrufunda hakîki mâliktir zu'meder. Onu, bir hakikat‑i sâbite zanneder. Vazifesini, hubb‑u zâtından neş'et eden bir tekemmül‑ü zâtî olduğunu bilir ve hâkezâ‥ çok esâsât‑ı fâsideye mesleklerini bina etmişler. O esâsât, ne kadar esâssız ve çürük olduğunu sâir risalelerimde ve bilhassa Sözler’de hususan Onikinci ve Yirmibeşinci Söz’lerde kat'î isbât etmişiz. Hattâ silsile‑i felsefenin en mükemmel ferdleri ve o silsilenin dâhîleri olan Eflâtun ve Aristo, İbn‑i Sînâ ve Fârâbî gibi adamlar: “İnsaniyetin gayetü'l‑gâyâtı ‘Teşebbüh‑ü bilvâcib’dir.’ Yani; Vâcibü'l‑Vücûd’a benzemektir.” deyip fir'avunâne bir hüküm vermişler ve enâniyeti kamçılayıp şirk derelerinde serbest koşturarak esbâb‑perest, sanem‑perest, tabiat‑perest, nücûm‑perest gibi çok envâ'‑ı şirk tâifelerine meydân açmışlar. İnsaniyetin esâsında münderic olan acz ve za'f, fakr ve ihtiyaç, naks ve kusur kapılarını kapayıp, ubûdiyetin yolunu seddetmişler. Tabiata saplanıp, şirkten tamamen çıkamayıp, şükrün geniş kapısını bulamamışlar…
Nübüvvet ise; gaye‑i insaniyet ve vazife‑i beşeriyet, ahlâk‑ı İlâhiye ile ve secâya‑yı hasene ile tahalluk etmekle beraber, aczini bilip kudret‑i İlâhiye’ye ilticâ‥ zaafını görüp, kuvvet‑i İlâhiye’ye istinâd‥ fakrını görüp Rahmet‑i İlâhiye’ye i'timâd‥ ihtiyacını görüp gınâ‑yı İlâhiye’den istimdâd‥ kusurunu görüp aff‑ı İlâhî’ye istiğfar‥ naksını görüp kemâl‑i İlâhî’ye tesbih‑hân olmaktır diye, ubûdiyetkârâne hükmetmişler.
153
İşte diyânete itâat etmeyen felsefenin böyle yolu şaşırdığı içindir ki; ene, kendi dizginini eline almış, dalâletin herbir nev'ine koşmuş. İşte şu vecihteki ene’nin başı üstünde bir şecere‑i zakkum neşv ü nemâ bulup, âlem‑i insaniyetin yarısından fazlasını kaplamış.
İşte o şecerenin kuvve‑i şeheviye-i behîmiye dalında, beşerin enzârına verdiği meyveler ise, esnâmlar ve âlihelerdir. Çünkü; felsefenin esâsında, kuvvet müstahsendir. Hattâ “El‑hükmü li'l-gâlib” bir düsturudur. “Galebe edende bir kuvvet var; kuvvette hak vardır.” der. (Hâşiye ‑ 1) Zulmü ma'nen alkışlamış, zâlimleri teşci' etmiştir ve cebbârları, ulûhiyet da'vâsına sevketmiştir.
Hem masnû'daki güzelliği ve nakıştaki hüsnü, masnû'a ve nakşa mal edip, Sâni' ve Nakkàş’ın mücerred ve mukaddes cemâlinin cilvesine nisbet etmeyerek: “Ne güzel yapılmış.” yerine “Ne güzeldir.” der, perestişe lâyık bir sanem hükmüne getirir.
Hem herkese satılan müzahref, hodfürûş, gösterici, riyâkâr bir hüsnü istihsân ettiği için riyâkârları alkışlamış, sanem‑misâlleri kendi âbidlerine âbide (Hâşiye ‑ 2) yapmıştır.
O şecerenin kuvve‑i gadabiye dalında, bîçâre beşerin başında küçük‑büyük Nemrudlar, Fir'avunlar, Şeddadlar meyvelerini yetiştirmiş. Kuvve‑i akliye dalında, âlem‑i insaniyetin dimağına Dehriyyûn, Maddiyûn, Tabîiyyûn gibi meyveleri vermiş, beşerin beynini bin parça etmiştir…
154
Şimdi şu hakikati tenvir için, felsefe mesleğinin esâsât‑ı fâsidesinden neş'et eden neticeleriyle, silsile‑i Nübüvvetin esâsât‑ı sâdıkasından tevellüd eden neticelerinin binler muvâzenesinden nümûne olarak üç‑dört misâl zikrediyoruz.
Nübüvvet’in hayat‑ı şahsiyedeki düsturî neticelerine misâller
Birinci Misâl
Meselâ: Nübüvvet’in hayat‑ı şahsiyedeki düsturî neticelerinden تَخَلَّقُوا بِاَخْلَاقِ اللّٰهِkaidesiyle “Ahlâk‑ı İlâhiye ile muttasıf olup Cenâb‑ı Hakk’a mütezellilâne teveccüh edip, acz, fakr, kusurunuzu bilip dergâhına abd olunuz.” düsturu nerede! Felsefenin “Teşebbüh‑ü bilvâcib insaniyetin gayet‑i kemâlidir.” kaidesiyle “Vâcibü'l‑Vücûd’a benzemeğe çalışınız.” hodfürûşâne düsturu nerede!‥ Evet nihâyetsiz acz, za'f, fakr, ihtiyaç ile yoğrulmuş olan mâhiyet‑i insaniye nerede! Nihâyetsiz Kadîr, Kavî, Ganî ve Müstağnî olan Vâcibü'l‑Vücûd’un mâhiyeti nerede!‥
İkinci Misâl
Nübüvvet’in hayat‑ı ictimâiyedeki düsturî neticelerinden ve Şems ve Kamer’den tut, tâ nebâtât hayvanatın imdâdına ve hayvanat, insanın imdâdına, hattâ zerrât‑ı taamiye, hüceyrât‑ı bedenin imdâdına ve muâvenetine koşturulan düstur‑u teâvün, kanun‑u kerem, nâmus‑u ikram nerede! Felsefenin hayat‑ı ictimâiyedeki düsturlarından ve yalnız bir kısım zâlim ve canavar insanların ve vahşî hayvanların, fıtratlarını sû‑i isti'mâllerinden neş'et eden düstur‑u cidâl nerede!‥ Evet, düstur‑u cidâli o kadar esâslı ve küllî kabûl etmişler ki; “Hayat bir cidâldir.” diye eblehâne hükmetmişler.
155
Üçüncü Misâl
Nübüvvet’in Tevhid‑i İlâhî hakkındaki netâic‑i àliyesinden ve düstur‑u gâliyesinden اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ اِلَّا عَنِ الْوَاحِدِ yani “Her birliği bulunan, yalnız birden sudûr edecektir.” “Mâdem herşeyde ve bütün eşyada bir birlik var; demek bir tek Zât’ın icâdıdır.” diye olan, tevhidkârâne düsturu nerede! Eski felsefenin bir düstur‑u i'tikàdiyesinden olan اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ عَنْهُ اِلَّا الْوَاحِدُ“Birden, bir sudûr eder.” yani: “Bir zâttan, bizzat bir tek sudûr edebilir. Sâir şeyler, vâsıtalar vâsıtasıyla ondan sudûr eder.” diye Ganiyy‑i Ale'l-Itlâk ve Kadîr‑i Mutlak’ı, âciz vesâite muhtaç göstererek, bütün esbâba ve vesâite, rubûbiyette bir nev'i şirket verip Hàlık‑ı Zülcelâl’e, “Akl‑ı Evvel” nâmında bir mahlûku verip, âdeta sâir mülkünü esbâba ve vesâite taksim ederek bir şirk‑i azîme yol açan, şirk‑âlûd ve dalâlet‑pîşe o felsefenin düsturu nerede!‥ Hükemânın yüksek kısmı olan İşrâkìyyûn böyle haltetseler; Maddiyûn, Tabîiyyûn gibi aşağı kısımları ne kadar haltedeceklerini kıyâs edebilirsin.
Dördüncü Misâl
Nübüvvet’in düstur‑u hakîmânesinden ﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪﴾ sırrıyla: “Herşeyin, her zîhayatın neticesi, hikmeti, kendine ait bir ise; Sâni'ine ait neticeleri, Fâtır’ına bakan hikmetleri binlerdir. Herbir şeyin, hattâ bir meyvenin, bir ağacın meyveleri kadar hikmetleri, neticeleri bulunduğu” mahz‑ı hakikat olan düstur‑u hikmet nerede! Felsefenin; “Herbir zîhayatın neticesi kendine bakar veyâhut insanın menâfi'ine aittir.” diye, koca bir dağ gibi ağaca, hardal gibi bir meyve, bir netice takmak gibi gayet mânâsız bir abesiyet içinde gördüğü, hikmetsiz hikmet‑i müzahrefe düsturları nerede!‥
156
Şu hakikat, Onuncu Söz’ün Onuncu Hakikati’nde bir derece gösterildiğinden kısa kestik.
İşte bu dört misâle, binler misâli kıyâs edebilirsin. “Lemeât” nâmındaki bir risalede bir kısmına işâret etmişiz.
İşte, felsefenin şu esâsât‑ı fâsidesinden ve netâic‑i vahîmesindendir ki; İslâm hükemâsından İbn‑i Sînâ ve Fârâbî gibi dâhîler, şa'şaa‑i sûrîsine meftûn olup, o mesleğe aldanıp, o mesleğe girdiklerinden, âdi bir mü'min derecesini ancak kazanabilmişler. Hattâ İmâm‑ı Gazâlî gibi bir Hüccetü'l‑İslâm, onlara o dereceyi de vermemiş. Hem Mütekellimîn’in mütebahhirîn ulemâsından olan Mu'tezile imâmları, zînet‑i sûrîsine meftûn olup, o mesleğe ciddi temâs ederek, aklı hâkim ittihàz ettiklerinden, ancak fâsık, mübtedi' bir mü'min derecesine çıkabilmişler. Hem, üdebâ‑yı İslâmiye’nin meşhûrlarından bedbînlikle mâruf Ebu'l‑Alâ-i Maarrî ve yetîmâne ağlayışıyla mevsuf Ömer Hayyam gibilerin, o mesleğin, nefs‑i emmâreyi okşayan zevkiyle zevklenmesi sebebiyle, ehl‑i hakikat ve kemâlden bir sille‑i tahkîr ve tekfir yiyip: “Edebsizlik ediyorsunuz, zındıkaya giriyorsunuz, zındıkları yetiştiriyorsunuz!” diye zecirkârâne te'dib tokatlarını almışlar.
157
Hem, meslek‑i felsefenin esâsât‑ı fâsidesindendir ki: Ene, kendi zâtında hava gibi zaîf bir mâhiyeti olduğu hâlde, felsefenin meş'ûm nazarı ile mânâ‑yı ismî cihetiyle baktığı için; güyâ – buhar misâl – o ene temeyyü' edip, sonra ülfet cihetiyle ve maddiyâta tevağğul sebebiyle güyâ tasallüb ediyor. Sonra gaflet ve inkâr ile o enâniyet tecemmüd eder. Sonra isyan ile tekeddür eder, şeffâfiyetini kaybeder. Sonra gittikçe kalınlaşıp sâhibini yutar. Nev'‑i insanın efkârıyla şişer. Sonra sâir insanları, hattâ esbâbı kendine ve nefsine kıyâs edip, onlara – kabûl etmedikleri ve teberrî ettikleri hâlde – birer fir'avunluk verir. İşte o vakit, Hàlık‑ı Zülcelâl’in evâmirine karşı mübâreze vaziyetini alır. ﴿مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَم۪يمٌ﴾ der. Meydân okur gibi, Kadîr‑i Mutlak’ı acz ile ittiham eder. Hattâ, Hàlık‑ı Zülcelâl’in evsâfına müdâhale eder. İşine gelmeyenleri ve nefs‑i emmârenin fir'avunluğunun hoşuna gitmeyenleri ya red, ya inkâr, ya tahrif eder. Ezcümle:
Felâsifenin bir tâifesi, Cenâb‑ı Hakk’a “Mûcib‑i Bizzat” demişler, ihtiyarını nefyetmişler; ihtiyarını isbât eden bütün kâinâtın nihâyetsiz şehâdetlerini tekzîb etmişler. Feyâ Sübhânallâh! Şu kâinâtta zerreden şemse kadar bütün mevcûdât, taayyünâtlarıyla, intizamâtıyla, hikmetleriyle, mîzanlarıyla Sâni'in ihtiyarını gösterdikleri hâlde, şu kör olası felsefenin gözü görmüyor. Hem bir kısım felâsife, “Cüz'iyâta ilm‑i İlâhî taalluk etmiyor.” diye ilm‑i İlâhî’nin azametli ihâtasını nefyedip bütün mevcûdâtın şehâdât‑ı sâdıkalarını reddetmişler. Hem felsefe, esbâba te'sir verip tabiat eline icâd verir. Yirmiikinci Söz’de kat'î bir sûrette isbât edildiği gibi; herşeyde, Hàlık‑ı Külli Şey’e hàs, parlak sikkeyi görmeyip, âciz, câmid, şuûrsuz, kör ve iki eli tesâdüf ve kuvvet gibi iki körün elinde olan tabiata masdariyet verip, binler hikmet‑i àliyeyi ifâde eden ve herbiri birer Mektûbat‑ı Samedâniye hükmünde olan mevcûdâtın bir kısmını ona mal eder. Hem, Onuncu Söz’de isbât edildiği gibi; Cenâb‑ı Hak, bütün esmâsıyla ve kâinât bütün hakàikıyla ve silsile‑i nübüvvet, bütün tahkîkatıyla ve kütüb‑ü semâviye, bütün âyâtıyla gösterdikleri haşir ve âhiret kapısını bulmayıp, haşri nefyedip, ervâhlara bir ezeliyet isnâd etmişler. İşte bu hurâfâtlara sâir mes'elelerini kıyâs edebilirsin. Evet şeytanlar, güyâ ene’nin gaga ve pençesiyle, dinsiz feylesoflarının akıllarını havaya kaldırıp, dalâlet derelerine atıp dağıtmıştır. Küçük âlemde ene, büyük âlemde tabiat gibi tâğutlardandır.
158
﴿فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى لَا انْفِصَامَ لَهَا وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ﴾
Geçen hakikati tenvir edecek bir seyahat‑ı hayâliye sûretinde nîm‑manzûm olarak “Lemeât”da yazdığım bir vâkıa‑i misâliyenin meâlini şurada zikretmeğe münâsebet geldi. Şöyle ki:
Bu risalenin te'lifinden sekiz sene evvel, İstanbul’da Ramazan‑ı Şerîfte, meslek‑i felsefe ile münâsebette bulunan Eski Said’in Yeni Said’e inkılâb edeceği bir hengâmdadır ki, Fâtiha‑i Şerîfe’nin âhirinde: ﴿صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ﴾ ile işâret ettiği üç mesleği düşünürken şöyle bir vâkıa‑i hayâliye, bir hâdise‑i misâliye, rüyaya benzer bir hâdise gördüm ki:
159
Kendimi, bir sahrâ‑yı azîmede görüyorum. Bütün zeminin yüzünü karanlıklı, sıkıcı ve boğucu bir bulut tabakası kaplamış. Ne nesîm var, ne ziyâ, ne âb‑ı hayat‥ hiçbirisi bulunmuyor. Her tarafı canavarlar, muzır ve muvahhiş mahlûklarla dolu olduğunu tevehhüm ettim. Kalbime geldi ki; şu zeminin öteki tarafında ziyâ, nesîm, âb‑ı hayat var; oraya geçmek lâzım. Baktım ki, ihtiyarsız sevk olunuyorum. Zeminin içinde, tünelvâri bir mağaraya sokuldum. Gitgide zeminin içinde seyahat ettim. Bakıyorum ki, benden evvel o tahte'l‑arz yolda çok kimseler gitmişler; her tarafta boğulup kalmışlar. Onların ayak izlerini görüyordum. Bazılarının bir zaman seslerini işitiyordum; sonra sesleri kesiliyordu.
Ey hayâli ile benim seyahat‑ı hayâliyeme iştirâk eden arkadaş! O zemin, tabiattır ve felsefe‑i tabîiyedir. Tünel ise; ehl‑i felsefenin efkârı ile hakikate yol açmak için açtıkları meslektir. Gördüğüm ayak izleri, Eflâtun ve Aristo (Hâşiye) gibi meşâhirlerindir. İşittiğim sesler, İbn‑i Sînâ ve Fârâbî gibi dâhîlerindir. Evet, İbn‑i Sînâ’nın bazı sözlerini, kanunlarını bazı yerlerde görüyordum. Sonra, bütün bütün kesiliyordu. Daha ileri gidememiş, demek boğulmuş. Her ne ise, seni meraktan kurtarmak için hayâlin altındaki hakikatin bir köşesini gösterdim. Şimdi seyahatime dönüyorum.
Gitgide baktım ki; benim elime iki şey verildi. Biri, bir elektrik; o tahte'l‑arz tabiatın zulümâtını dağıtır. Diğeri, bir âlet ile dahi, azîm kayalar, dağ‑misâl taşlar parçalanıp bana yol açılıyor. Kulağıma denildi ki: “Bu elektrik ile o âlet, Kur'ân’ın hazinesinden size verilmiştir.”
Her ne ise‥ çok zaman öylece gittim. Baktım ki, öteki tarafa çıktım. Gayet güzel bir bahar mevsiminde bulutsuz bir güneş, rûh‑efzâ bir nesîm, hayatdâr bir âb‑ı lezîz, her taraf şenlik içinde bir âlem gördüm. “Elhamdülillâh” dedim. Sonra baktım ki; ben kendi kendime mâlik değilim. Birisi beni tecrübe ediyor.
160
Yine evvelki vaziyette o sahrâ‑yı azîmede, boğucu bulut altında yine ben kendimi gördüm. Daha başka bir yolda, bir sâik beni sevkediyordu. Bu defa tahte'z‑zemin değil, belki seyir ve seyahatle yeryüzünü kat'edip öteki yüze geçmek için gidiyordum. O seyahatimde öyle acâib ve garâibi görüyordum ki, ta'rif edilmez. Deniz bana hiddet ediyor, fırtına beni tehdid eder, herşey bana müşkülât peydâ eder. Fakat, yine Kur'ân’dan bana verilen bir vâsıta‑i seyahatimle geçiyordum, galebe çalıyordum. Gitgide bakıyordum; her tarafta seyyahların cenazeleri bulunuyor. O seyahati bitirenler, binde ancak birdir.
Her ne ise‥ o buluttan kurtulup, zeminin öteki yüzüne geçip güzel güneşle karşılaştım. Rûh‑efzâ nesîmi teneffüs ederek “Elhamdülillâh” dedim. O Cennet gibi o âlemi seyre başladım.
Sonra baktım; biri var ki, beni orada bırakmıyor. Başka yolu bana gösterecek gibi, yine beni bir ânda o müdhiş sahrâya getirdi. Baktım ki; yukarıdan inmiş, aynı asansörler gibi muhtelif tarzlarda bazı tayyare, bazı otomobil, bazı zenbil gibi şeyler görünüyor. Kuvvet ve isti'dâda göre onlara atılsa yukarıya çekiliyor. Ben de birisine atladım. Baktım, bir dakika zarfında bulutun fevkıne beni çıkardı. Gayet güzel, müzeyyen, yeşil dağların üstüne çıktım. O bulut tabakası, dağın yarısına kadar gelmemişti. En latîf bir nesîm, en lezîz bir âb‑ı hayat, en şirin bir ziyâ, her tarafta görünüyor.
Baktım ki: O asansörler gibi nurânî menziller her tarafta var. Hattâ iki seyahatimde ve zeminin öteki yüzünde onları görmüştüm, anlamamıştım. Şimdi anlıyorum ki; şunlar, Kur'ân‑ı Hakîm’in âyetlerinin cilveleridir.
İşte ﴿وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ﴾ile işâret olunan evvelki yol; tabiata saplananların ve tabîiyyûn fikrini taşıyanların mesleğidir ki; onda, hakikate ve nura geçmek için ne kadar müşkülât olduğunu hissettiniz.
161
﴿غَيْرِ الْمَغْضُوبِ﴾ ile işâret olunan ikinci yol; esbâb‑perestlerin ve vesâite icâd ve te'sir verenlerin, Meşâiyyûn hükemâsı gibi yalnız akıl ile, fikir ile hakikatü'l‑hakàika ve Vâcibü'l‑Vücûd’un mârifetine yol açanların mesleğidir.
﴿اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ﴾ ile işâret olunan üçüncü yol ise; sırat‑ı müstakîm ehli olan ehl‑i Kur'ân’ın cadde‑i nurâniyesidir ki; en kısa, en rahat, en selâmet ve herkese açık, semâvî ve rahmânî ve nurânî bir meslektir.
162
Otuzikinci Söz’denİkinci Noktanın İkinci Mebhası
Ehl‑i dalâletin vekili, tutunacak ve dalâletini ona bina edecek hiçbir şey bulamadığı ve mülzem kaldığı zaman şöyle diyor ki: “Ben, saâdet‑i dünyayı ve lezzet‑i hayatı ve terakkiyât‑ı medeniyeti ve kemâl‑i san'atı; kendimce, Âhiret’i düşünmemekte ve Allah’ı tanımamakta ve hubb‑u dünyada ve hürriyette ve kendine güvenmekte gördüğüm için, insanın ekserîsini bu yola şeytanın himmetiyle sevkettim ve ediyorum.”
Elcevab: Biz dahi Kur'ân nâmına diyoruz ki: Ey bîçâre insan! Aklını başına al! Ehl‑i dalâletin vekilini dinleme! Eğer onu dinlersen, hasâretin o kadar büyük olur ki; tasavvurundan rûh, akıl ve kalb ürperir.
Senin önünde iki yol var: Birisi: Ehl‑i dalâletin vekilinin gösterdiği şekàvetli yoldur. Diğeri: Kur'ân‑ı Hakîm’in ta'rif ettiği saâdetli yoldur.
İşte o iki yolun pek çok muvâzenelerini çok Söz’lerde, hususan “Küçük Sözler”de gördün ve anladın. Şimdi makam münâsebetiyle binde bir muvâzenelerini yine gör, anla. Şöyle ki:
163
Şirk ve dalâletin ve fısk ve sefâhetin yolu, insanı nihâyet derecede sukùt ettiriyor. Hadsiz elemler içinde nihâyetsiz ağır bir yükü zaîf ve âciz beline yükletir. Çünkü; insan, Cenâb‑ı Hakk’ı tanımazsa ve O’na tevekkül etmezse; o vakit insan, gayet derecede âciz ve zaîf, nihâyet derecede muhtaç, fakir, hadsiz musîbetlere ma'rûz, elemli, kederli bir fânî hayvan hükmünde olup, bütün sevdiği ve alâka peydâ ettiği bütün eşyadan mütemâdiyen firâk elemini çeke çeke, nihâyette bâkî kalan bütün ahbabını bir firâk‑ı elîm içinde bırakıp, kabrin zulümâtına yalnız olarak gider. Hem müddet‑i hayatında gayet cüz'î bir ihtiyar ve küçük bir iktidar ve kısacık bir hayat ve az bir ömür ve sönük bir fikir ile nihâyetsiz elemler ile ve emeller ile faydasız çarpışır. Ve hadsiz arzuların ve makàsıdın tahsiline, semeresiz boşu boşuna çalışır. Hem kendi vücûdunu yükleyemediği hâlde, koca dünya yükünü bîçâre beline ve kafasına yüklenir. Daha Cehennem’e gitmeden Cehennem azâbını çeker.
Evet, şu elîm elemi ve dehşetli manevî azâbı hissetmemek için, ehl‑i dalâlet, ibtal‑i his nev'inden gaflet sarhoşluğu ile muvakkaten hissetmez. Fakat hissedeceği zaman, yani kabre yakın olduğu vakit, birden hisseder. Çünkü; Cenâb‑ı Hakk’a hakîki abd olmazsa, kendi kendine mâlik zannedecek. Hâlbuki; o cüz'î ihtiyar, o küçük iktidarı ile şu fırtınalı dünyada vücûdunu idare edemiyor. Hayatına muzır mikroptan tut, tâ zelzeleye kadar binler tâife düşmanları, hayatına karşı tehâcüm vaziyetinde görür. Elîm bir korku dehşeti içinde her vakit kendine müdhiş görünen kabir kapısına bakıyor.
164
Hem bu vaziyette iken, insaniyet itibariyle nev'‑i insanî ile ve dünya ile alâkadar olduğu hâlde; dünyayı ve insanı, bir Hakîm, Alîm, Kadîr, Rahîm, Kerîm bir Zât’ın tasarrufunda tasavvur etmediği ve onları tesâdüf ve tabiata havâle ettiği için, dünyanın ehvâli ve insanın ahvâli onu dâima iz'aç eder. Kendi elemiyle beraber insanların elemini de çeker. Dünyanın zelzelesi, tâunu, tûfânı, kaht u galâsı, fenâ ve zevâli, ona gayet müz'ic ve karanlıklı birer musîbet sûretinde onu tâzib eder.
Hem şu hâldeki insan, merhamet ve şefkate lâyık değildir. Çünkü; kendi kendine bu dehşetli vaziyeti veriyor. Sekizinci Söz’de kuyuya girmiş iki kardeşin muvâzene‑i hâlinde denildiği gibi: Nasıl bir adam, güzel bir bahçede, güzel bir ziyâfette, güzel ahbablar içinde nezâhetli, tatlı, nâmuslu, hoş, meşrû bir lezzet ve eğlenceye kanâat etmeyip; gayr‑ı meşrû ve mülevves bir lezzet için, çirkin ve necis bir şarabı içse, sarhoş olup kendini kış ortasında, pis bir yerde, ve hattâ canavarlar içinde tahayyül etse, titreyip bağırıp çağırsa, nasıl merhamete lâyık değil… Çünkü; ehl‑i nâmus ve mübârek arkadaşlarını canavar tasavvur eder. Onlara karşı hakaret eder. Hem ziyâfetteki lezîz taamları ve temiz kapları mülevves, pis taşlar tasavvur eder, kırmağa başlar. Hem mecliste muhterem kitapları ve mânidâr mektûbları mânâsız ve âdi nakışlar tasavvur eder, yırtarak ayak altına atar ve hâkezâ… Böyle bir şahıs, nasıl merhamete müstehak değildir. Belki tokada müstehaktır.
Öyle de; sû‑i ihtiyarından neş'et eden küfür sarhoşluğu ile ve dalâlet dîvâneliğiyle Sâni'‑i Hakîm’in şu misâfirhâne‑i dünyasını, tesâdüf ve tabiat oyuncağı olduğunu tevehhüm edip ve cilve‑i Esmâ-i İlâhiye’yi tazelendiren masnûâtın, zamanın geçmesiyle vazifelerinin bittiğinden âlem‑i gayba geçmelerini, adem ile i'dâm tasavvur ederek; ve tesbihât sadâlarını, zevâl ve firâk‑ı ebedî vâveylâsı olduklarını tahayyül ettiğinden; ve Mektûbat‑ı Samedâniye olan şu mevcûdât sahifelerini, mânâsız, karmakarışık tasavvur ettiğinden; ve âlem‑i rahmete yol açan kabir kapısını, zulümât‑ı adem ağzı tasavvur ettiğinden; ve eceli, hakîki ahbablara visâl dâveti olduğu hâlde, bütün ahbablardan firâk nöbeti tasavvur ettiğinden; hem kendini dehşetli bir azâb‑ı elîmde bırakıyor‥ hem mevcûdâtı, hem Cenâb‑ı Hakk’ın esmâsını, hem mektûbatını inkâr ve tezyif ve tahkîr ettiğinden; merhamete ve şefkate lâyık olmadığı gibi, şiddetli bir azâba da müstehaktır. Hiçbir cihette merhamete lâyık değildir.
165
İşte ey bedbaht ehl‑i dalâlet ve sefâhet! Şu dehşetli sukùta karşı ve ezici me'yûsiyete mukâbil; hangi tekemmülünüz, hangi fünûnunuz, hangi kemâliniz, hangi medeniyetiniz, hangi terakkiyâtınız karşı gelebilir? Rûh‑u beşerin eşedd‑i ihtiyaç ile muhtaç olduğu hakîki tesellîyi nerede bulabilirsiniz? Hem güvendiğiniz ve bel bağladığınız ve âsâr‑ı İlâhiye’yi ve ihsânat‑ı Rabbâniye’yi onlara isnâd ettiğiniz hangi tabiatınız, hangi esbâbınız, hangi şerîkiniz, hangi keşfiyâtınız, hangi milletiniz, hangi bâtıl ma'bûdunuz sizi, sizce i'dâm‑ı ebedî olan mevtin zulümâtından kurtarıp; kabir hududundan, berzah hududundan, mahşer hududundan, sırat köprüsünden hâkimâne geçirebilir? Saâdet‑i ebediyeye mazhar edebilir? Hâlbuki; kabir kapısını kapamadığınız için, siz kat'î olarak bu yolun yolcususunuz. Böyle bir yolcu, öyle birisine dayanır ki; bütün bu dâire‑i azîme ve bu geniş hududlar, O’nun taht‑ı emrinde ve tasarrufundadır…
166
Hem dahi, ey bedbaht ehl‑i dalâlet ve gaflet! “Gayr‑ı meşrû bir muhabbetin neticesi, merhametsiz azâb çekmektir.” kaidesi sırrınca; siz fıtratınızdaki Cenâb‑ı Hakk’ın zât ve sıfât ve esmâsına sarfedilecek muhabbet ve mârifet isti'dâdını ve şükür ve ibâdât cihâzâtını, nefsinize ve dünyaya gayr‑ı meşrû bir sûrette sarfettiğinizden, bil'istihkak cezasını çekiyorsunuz. Çünkü; Cenâb‑ı Hakk’a ait muhabbeti, nefsinize verdiniz. Mahbûbunuz olan nefsinizin hadsiz belâsını çekiyorsunuz. Çünkü; hakîki bir rahatı, o mahbûbunuza vermiyorsunuz. Hem onu, hakîki mahbûb olan Kadîr‑i Mutlak’a tevekkül ile teslîm etmiyorsunuz. Dâima elem çekiyorsunuz.
Hem Cenâb‑ı Hakk’ın esmâ ve sıfâtına ait muhabbeti, dünyaya verdiniz ve âsâr‑ı san'atını, âlemin esbâbına taksim ettiniz; belâsını çekiyorsunuz. Çünkü; o hadsiz mahbûblarınızın bir kısmı, size “Allah’a ısmarladık!” demeyip, size arkasını çevirip, bırakıp gidiyor. Bir kısmı sizi hiç tanımıyor. Tanısa da sizi sevmiyor. Sevse de size bir fayda vermiyor. Dâima hadsiz firâklardan ve ümîdsiz dönmemek üzere zevâllerden azâb çekiyorsunuz.
İşte ehl‑i dalâletin “saâdet‑i hayatiye” ve “tekemmülât‑ı insaniye” ve “mehâsin‑i medeniyet” ve “lezzet‑i hürriyet” dedikleri şeylerin iç yüzleri ve mâhiyetleri budur. Sefâhet ve sarhoşluk bir perdedir, muvakkaten hissettirmez. “Tuh onların aklına!” de…
Amma, Kur'ân’ın cadde‑i nurâniyesi ise; bütün ehl‑i dalâletin çektiği yaraları, hakàik‑ı îmâniye ile tedâvi eder. Bütün evvelki yoldaki zulümâtı dağıtır. Bütün dalâlet ve helâket kapılarını kapatır. Şöyle ki:
İnsanın za'f ve aczini ve fakr ve ihtiyacını, bir Kadîr‑i Rahîm’e tevekkül ile tedâvi eder. Hayat ve vücûdun yükünü, O’nun kudretine, rahmetine teslîm edip, kendine yüklemeyip, belki kendisi o hayatına ve nefsine biner hükmünde bir rahat makam bulur. Kendisinin “Nâtık bir hayvan” değil, belki hakîki bir insan ve makbûl bir misâfir‑i Rahmân olduğunu bildirir. Dünyayı, bir misâfirhâne‑i Rahmân olduğunu göstermekle ve dünyadaki mevcûdât ise, Esmâ‑i İlâhiye’nin âyineleri olduklarını ve masnûâtı ise, her vakit tazelenen Mektûbat‑ı Samedâniye olduklarını bildirmekle, insanın fenâ‑yı dünyadan ve zevâl‑i eşyadan ve hubb‑u fâniyâttan gelen yaralarını güzelce tedâvi eder ve evhâmın zulümâtından kurtarır.
167
Hem mevt ve eceli, âlem‑i berzah’a giden ve âlem‑i bekà’da olan ahbablara visâl ve mülâkat mukaddimesi olarak gösterir. Ehl‑i dalâletin nazarında bütün ahbabından bir firâk‑ı ebedî telâkki ettiği ölüm yaralarını böylece tedâvi eder. Ve o firâk, ayn‑ı likà olduğunu isbât eder.
Hem kabrin, âlem‑i rahmete ve dâr‑ı saâdete ve bağistan‑ı cinâna ve nuristan‑ı Rahmân’a açılan bir kapı olduğunu isbât etmekle, beşerin en müdhiş korkusunu izâle edip, en elîm ve kasâvetli ve sıkıntılı olan Berzah seyahatini, en lezîz ve ünsiyetli ve ferâhlı bir seyahat olduğunu gösterir. Kabir ile ejderha ağzını kapatır, güzel bir bahçeye kapı açar. Yani; kabir, ejderha ağzı olmadığını, belki bağistan‑ı rahmete açılan bir kapı olduğunu gösterir.
Hem mü'mine der: “İhtiyarın cüz'î ise, kendi Mâlikinin irâde‑i külliyesine işini bırak. İktidarın küçük ise, Kadîr‑i Mutlak’ın kudretine i'timâd et. Hayatın az ise, hayat‑ı bâkiyeyi düşün. Ömrün kısa ise, ebedî bir ömrün var, merak etme. Fikrin sönük ise, Kur'ân’ın güneşi altına gir. Îmânın nuruyla bak ki; yıldız böceği olan fikrin yerine, herbir âyet‑i Kur'ân, birer yıldız misillû sana ışık verir. Hem hadsiz emellerin, elemlerin varsa, nihâyetsiz bir sevâb ve hadsiz bir rahmet seni bekliyor. Hem hadsiz arzuların, makàsıdın varsa, onları düşünüp muzdarib olma. Onlar bu dünyaya sığışmaz. Onların yerleri başka diyardır. Ve onları veren de başkadır.”
168
Hem der: “Ey İnsan! Sen kendine mâlik değilsin. Sen, kudreti nihâyetsiz bir Kadîr, rahmeti hadsiz bir Rahîm‑i Zât-ı Zülcelâl’in memlûküsün. Öyle ise; sen, kendi hayatını kendine yükleyip zahmet çekme, çünkü; hayatı veren O’dur, idare eden de O’dur. Hem dünya sâhibsiz değil ki; sen kendi kafana dünya yükünü yüklettirerek, ehvâlini düşünüp merak etme. Çünkü; onun sâhibi Hakîm’dir, Alîm’dir. Sen de misâfirsin; fuzûlî olarak karışma, karıştırma.
Hem insanlar, hayvanlar gibi mevcûdât, başıboş değiller; belki vazifedâr memurdurlar. Bir Hakîm‑i Rahîm’in nazarındadırlar. Onların âlâm ve meşakkatlerini düşünüp, rûhuna elem çektirme. Ve onların Hàlık‑ı Rahîm’inin rahmetinden daha ileri şefkatini sürme. Hem sana düşmanlık vaziyetini alan, mikroptan, tâ tâun ve tûfân ve kaht ve zelzeleye kadar bütün eşyanın dizginleri, O Rahîm‑i Hakîm’in elindedirler. O Hakîm’dir, abes iş yapmaz. Rahîm’dir, rahîmiyeti çoktur. Yaptığı her işinde bir nev'i lütûf var.”
169
Hem der: “Şu âlem, çendan fânîdir; fakat ebedî bir âlemin levâzımatını yetiştiriyor. Çendan zâildir, geçicidir; fakat bâkî meyveler veriyor, Bâkî bir Zât’ın bâkî esmâsının cilvelerini gösteriyor. Ve çendan lezzetleri az, elemleri çoktur; fakat Rahmân‑ı Rahîm’in iltifatâtı; zevâlsiz, hakîki lezzetlerdir. Elemler ise, sevâb cihetiyle manevî lezzet yetiştiriyor. Mâdem meşrû dâire; rûh ve kalb ve nefsin bütün lezzetlerine, safâlarına, keyiflerine kâfîdir; gayr‑ı meşrû dâireye girme. Çünkü; o dâiredeki bir lezzetin bazen bin elemi var. Hem hakîki ve dâimî lezzet olan iltifatât‑ı Rahmâniye’yi kaybetmeye sebebdir.
Hem dalâletin yolunda – sâbıkan beyân edildiği gibi – esfel‑i sâfilîne insanı öyle bir sukùt ettiriyor ki; hiçbir medeniyet, hiçbir felsefe ona çare bulamadıkları ve o derin zulümât kuyusundan hiçbir terakkiyât‑ı beşeriye, hiçbir kemâlât‑ı fenniye, insanı çıkaramadığı hâlde; Kur'ân‑ı Hakîm, îmân ve amel‑i sâlih ile o esfel‑i sâfilîne sukùttan, insanı a'lâ‑yı illiyîne çıkarır. Ve delâil‑i kat'iyye ile çıkarmasını isbât ediyor. Ve o derin kuyuyu terakkiyât‑ı maneviyenin basamaklarıyla ve tekemmülât‑ı rûhiyenin cihâzâtıyla dolduruyor.
Hem beşerin uzun ve fırtınalı ve dağdağalı olan ebed tarafındaki yolculuğunu gayet derecede teshîl eder ve kolaylaştırır. Bin, belki ellibin senelik mesâfeyi bir günde kestirecek vesâiti gösterir.
Hem Sultan‑ı Ezel ve Ebed olan Zât‑ı Zülcelâl’i tanıttırmakla, insanı O’na bir memur abd ve bir vazifedâr misâfir vaziyetini verir. Hem dünya misâfirhânesinde, hem berzahî ve uhrevî menzillerde kemâl‑i rahatla seyahatini te'min eder. Nasıl ki; bir pâdişahın müstakîm bir memuru, onun dâire‑i memleketinde, hem her vilâyetin hududlarından sühûletle ve tayyare, gemi, şimendifer gibi sür'atli vâsıta‑i seyahatle gezer, geçer. Öyle de; Sultan‑ı Ezelî’ye îmân ile intisab eden ve amel‑i sâlih ile itâat eden bir insan, şu misâfirhâne‑i dünya menzillerinden ve âlem‑i Berzah ve âlem‑i Mahşer dâirelerinden ve hâkezâ‥ kabirden sonraki bütün âlemlerin geniş hududlarından berk ve burâk sür'atinde geçer. Tâ saâdet‑i ebediyeyi bulur.” Ve şu hakikati kat'î isbât eder. Ve asfiyâ ve evliyâya gösterir.
170
Hem de Kur'ân’ın hakikati der ki: “Ey mü'min! Sendeki nihâyetsiz muhabbet kàbiliyetini, çirkin ve noksan ve şerûr ve sana muzır olan nefs‑i emmârene verme. Onu mahbûb ve onun hevâsını kendine ma'bûd ittihàz etme. Belki sendeki o nihâyetsiz muhabbet kàbiliyetini; nihâyetsiz bir muhabbete lâyık, hem nihâyetsiz sana ihsân edebilen, hem istikbâlde seni nihâyetsiz mes'ûd eden, hem bütün alâkadar olduğun ve onların saâdetleriyle mes'ûd olduğun bütün zâtları, ihsânatıyla mes'ûd eden, hem nihâyetsiz kemâlâtı bulunan ve nihâyetsiz derecede kudsî, ulvî, münezzeh, kusursuz, noksansız, zevâlsiz cemâl sâhibi olan ve bütün esmâsı, nihâyet derecede güzel olan ve her isminde pek çok envâr‑ı hüsün ve cemâl bulunan ve Cennet bütün güzellikleriyle ve ni'metleriyle, O’nun cemâl‑i rahmetini ve rahmet‑i cemâlini gösteren ve sevimli ve sevilen bütün kâinâttaki bütün hüsün ve cemâl ve mehâsin ve kemâlât, O’nun cemâline ve kemâline işâret eden ve delâlet eden ve emâre olan bir Zât’ı, mahbûb ve ma'bûd ittihàz et!‥”
171
Hem der: “Ey İnsan! O’nun esmâ ve sıfâtına ait isti'dâd‑ı muhabbetini, sâir bekàsız mevcûdâta verme, fâidesiz mahlûkata dağıtma. Çünkü; âsâr ve mahlûkat fânîdirler. Fakat o âsârda ve o masnûâtta nakışları, cilveleri görünen Esmâ‑i Hüsnâ, bâkîdirler, dâimîdirler. Ve esmâ ve sıfâtın herbirisinde binler merâtib‑i ihsân ve cemâl ve binler tabakàt‑ı kemâl ve muhabbet var. Sen yalnız Rahmân ismine bak ki; Cennet bir cilvesi ve saâdet‑i ebediye, bir lem'ası ve dünyadaki bütün rızık ve ni'met, bir katresidir.”
İşte şu muvâzene, ehl‑i dalâletle ehl‑i îmânın hayat ve vazife cihetindeki mâhiyetlerine işâret eden: ﴿لَقَدْخَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍ ❋ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَ ❋ اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ﴾ hem netice ve âkıbetlerine işâret eden: ﴿فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ﴾olan âyete dikkat et. Ne kadar ulvî, mu'cizâne, beyân ettiğimiz muvâzeneyi ifâde ederler.
Birinci âyet; Onbirinci Söz’de tafsîlen o âyetin i'câzkârâne ve îcâzkârâne ifâde ettiği hakikati, o sözde beyân edildiğinden, onu oraya havâle ederiz. İkinci âyet ise; yalnız bir küçük işâretle göstereceğiz ki, ne kadar ulvî bir hakikati ifâde ediyor. Şöyle ki:
Şu âyet, mefhûm‑u muvâfık ile şöyle fermân ediyor: “Ehl‑i dalâletin ölmesiyle, semâvât ve zemin, onların üstünde ağlamıyorlar.” Ve mefhûm‑u muhâlif ile delâlet ediyor ki; “Ehl‑i îmânın dünyadan gitmesiyle, semâvât ve zemin, onların üstünde ağlıyor…”
172
Yani: Ehl‑i dalâlet, mâdem semâvât ve arzın vazifelerini inkâr ediyor, mânâlarını bilmiyor, onların kıymetlerini iskàt ediyor. Sâni'lerini tanımıyor. Onlara karşı bir hakaret, bir adâvet ettiğinden; elbette semâvât ve zemin, onlara ağlamak değil, belki onlara nefrîn eder. Onların gebermesiyle memnun olurlar. Ve mefhûm‑u muhâlif ile der: “Semâvât ve arz, ehl‑i îmânın ölmesiyle ağlarlar.” Zîra ehl‑i îmân ise – çünkü – semâvât ve arzın vazifelerini bilir. Hakîki hakikatlerini tasdik ediyor. Ve onların ifâde ettikleri mânâları îmân ile anlıyor. “Ne kadar güzel yapılmışlar, ne kadar güzel hizmet ediyorlar.” diyor. Ve onlara lâyık kıymeti veriyor ve ihtiram ediyor. Cenâb‑ı Hak hesabına onlara ve onlar âyine oldukları esmâya muhabbet ediyor. İşte bu sır içindir ki; semâvât ve zemin, ağlar gibi ehl‑i îmânın zevâline mahzûn oluyorlar.
173
Birinci Lem'a
﴿﷽﴾
﴿فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ﴾
﴿اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ﴾
﴿فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓااِلٰهَ اِلَّاهُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ﴾
﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾
لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِيِّ الْعَظ۪يمِ
يَا بَاق۪ي اَنْتَ الْبَاق۪ي يَا بَاق۪ي اَنْتَ الْبَاق۪ي
﴿لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا هُدًى وَشِفَٓاءٌ﴾
Birinci Lem'a
Hazret‑i Yûnus İbn-i Mettâ Alâ Nebiyyinâ ve Aleyhissalâtü Vesselâm’ın münâcâtı, en azîm bir münâcâttır ve en mühim bir vesile‑i icâbe-i duâdır.
174
Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’ın kıssa‑i meşhûresinin hülâsası:
Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş. Deniz fırtınalı ve gece dağdağalı ve karanlık ve her taraftan ümîd kesik bir vaziyette, ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ﴾ münâcâtı, ona sür'aten vâsıta‑i necât olmuştur.
Şu münâcâtın sırr‑ı azîmi şudur ki:
O vaziyette esbâb bilkülliye sukùt etti. Çünkü o hâlde ona necât verecek öyle bir Zât lâzım ki; hükmü hem balığa, hem denize, hem geceye, hem cevv‑i semâya geçebilsin. Çünkü onun aleyhinde gece, deniz ve hût ittifak etmişler. Bu üçünü birden emrine musahhar eden bir Zât, onu sâhil‑i selâmete çıkarabilir. Eğer bütün halk onun hizmetkârı ve yardımcısı olsa idiler, yine beş para fâideleri olmazdı. Demek esbâbın te'siri yok. Müsebbibü'l‑Esbâb’dan başka bir melce' olamadığını aynelyakìn gördüğünden, sırr‑ı Ehadiyet, nur‑u Tevhid içinde inkişaf ettiği için, şu münâcât birdenbire geceyi, denizi ve hûtu musahhar etmiştir. O nur‑u Tevhid ile hûtun karnını bir tahte'l‑bahir gemisi hükmüne getirip ve zelzeleli dağvâri emvâc dehşeti içinde, denizi, o nur‑u Tevhid ile emniyetli bir sahrâ, bir meydân‑ı cevelân ve tenezzühgâhı olarak o nur ile semâ yüzünü bulutlardan süpürüp, kameri bir lamba gibi başı üstünde bulundurdu. Her taraftan onu tehdid ve tazyîk eden o mahlûkat, her cihette ona dostluk yüzünü gösterdiler. Tâ sâhil‑i selâmete çıktı. Şecere‑i yaktîn altında o lütf‑u Rabbânîyi müşâhede etti.
İşte Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’ın birinci vaziyetinden yüz derece daha müdhiş bir vaziyetteyiz. Gecemiz, istikbâldir. İstikbâlimiz, nazar‑ı gafletle, onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir. Denizimiz, şu sergerdân küre‑i zeminimizdir. Bu denizin her mevcinde binler cenaze bulunuyor; onun denizinden bin derece daha korkuludur. Bizim hevâ‑yı nefsimiz, hûtumuzdur; hayat‑ı ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor. Bu hût, onun hûtundan bin derece daha muzırdır. Çünkü onun hûtu yüz senelik bir hayatı mahveder. Bizim hûtumuz ise, yüz milyon seneler hayatın mahvına çalışıyor.
175
Mâdem hakîki vaziyetimiz budur. Biz de, Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’a iktidâen, umum esbâbdan yüzümüzü çevirip, doğrudan doğruya, Müsebbibü'l‑Esbâb olan Rabbimize ilticâ edip, ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ﴾ demeliyiz ve aynelyakìn anlamalıyız ki; gaflet ve dalâletimiz sebebiyle aleyhimize ittifak eden istikbâl, dünya ve hevâ‑yı nefsin zararlarını def'edecek yalnız O Zât olabilir ki; istikbâl taht‑ı emrinde, dünya taht‑ı hükmünde, nefsimiz taht‑ı idaresindedir. Acaba Hàlık‑ı Semâvât ve Arzdan başka hangi sebeb var ki, en ince ve en gizli hâtırât‑ı kalbimizi bilecek? Ve bizim için istikbâli, âhiretin icâdıyla ışıklandıracak ve dünyanın yüz bin boğucu emvâcından kurtaracak? – Hâşâ – Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’dan başka hiçbir şey, hiçbir cihette, O’nun izin ve irâdesi olmadan imdâd edemez ve halâskâr olamaz.
176
Mâdem hakikat‑i hâl böyledir. Nasıl ki Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’a o münâcâtın neticesinde hûtu ona bir merkûb, bir tahte'l‑bahir ve denizi bir güzel sahrâ ve gece mehtâblı bir latîf sûret aldı. Biz dahi o münâcâtın sırrıyla, ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ﴾ demeliyiz. لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ cümlesiyle istikbâlimize, سُبْحَانَكَ kelimesiyle dünyamıza, ﴿اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ﴾ fıkrasıyla nefsimize nazar‑ı merhametini celb etmeliyiz. Tâ ki, nur‑u îmân ile ve Kur'ânın mehtâbıyla istikbâlimiz tenevvür etsin ve o gecemizin dehşet ve vahşeti, ünsiyet ve tenezzühe inkılâb etsin. Ve mütemâdiyen mevt ve hayatın değişmesiyle seneler ve karnlar emvâcı üstünde hadsiz cenazeler binip ademe atılan dünyamız ve zeminimizde, Kur'ân‑ı Hakîm’in tezgâhında yapılan bir sefîne‑i maneviye hükmüne geçen Hakikat‑i İslâmiyet içine girip, selâmetle o denizin üstünde gezip, tâ sâhil‑i selâmete çıkarak hayatımızın vazifesi bitsin. O denizin fırtınaları ve zelzeleleri, sinema perdeleri gibi tenezzühün manzaralarını tazelendirmekle, vahşet ve dehşet yerine, nazar‑ı ibret ve tefekkürü keyiflendirerek okşayıp ışıklandırsın. Hem o sırr‑ı Kur'ân’la, o terbiye‑i Furkàniye ile, nefsimiz bize binmeyecek; merkûbumuz olup, bizi ona bindirip, hayat‑ı ebediyemizin kazanmasına kuvvetli bir vâsıtamız olsun.
Elhâsıl: Mâdem insan, mâhiyetinin câmiiyeti itibariyle sıtmadan müteellim olduğu gibi, arzın zelzele ve ihtizâzâtından ve kâinâtın kıyâmet hengâmında zelzele‑i kübrâsından müteellim oluyor. Ve nasıl ki hurdebînî bir mikroptan korkar, ecrâm‑ı ulviyeden zuhûr eden kuyruklu yıldızdan dahi korkar. Hem nasıl ki hânesini sever, koca dünyayı da öyle sever. Hem nasıl ki, küçük bahçesini sever, öyle de; hadsiz ebedî Cennet’i dahi müştâkàne sever. Elbette, böyle bir insanın Ma'bûd’u, Rabbi, melce'i, halâskârı, maksûdu öyle bir Zât olabilir ki; umum kâinât O’nun kabza‑i tasarrufunda, zerrât ve seyyârât dahi taht‑ı emrindedir. Elbette öyle bir insan dâima Yûnusvâri (A.S.), ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ﴾ demeye muhtaçtır.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
177
Onyedinci Lem'a’danBeşinci Nota
Şu notada, Avrupa fünûnu ve medeniyeti, Eski Said’in fikrinde bir derece yerleştiği için, Yeni Said harekât‑ı fikriyede seyrettiği zaman, Avrupa’nın fünûn ve medeniyeti, o seyahat‑ı kalbiyede emrâz‑ı kalbiyeye inkılâb ederek ziyâde müşkülâta medâr olduğundan, bilmecbûriye, Yeni Said zihnini silkeleyip, müzahref felsefeyi ve sefîh medeniyeti atmak isterken, kendi rûhunda Avrupa’nın lehinde şehâdet eden hissiyat‑ı nefsâniyeyi susturmak için, Avrupa’nın şahs‑ı manevîsi ile bir cihette gayet kısa, bir cihette uzun, gelecek muhâvereye mecbur olmuştur.
Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir. Birisi, İsevîlik din‑i hakîkisinden aldığı feyz ile hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyeye nâfi' san'atları ve adâlet ve hakkâniyete hizmet eden fünûnları takib eden bu birinci Avrupa’ya hitâb etmiyorum. Belki, felsefe‑i tabîiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiâtını mehâsin zannederek beşeri sefâhete ve dalâlete sevk eden, bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitâb ediyorum. Şöyle ki:
O zaman, o seyahat‑ı rûhiyede, mehâsin‑i medeniyet ve fünûn‑u nâfiadan başka olan mâlâyanî ve muzır felsefeyi ve muzır ve sefîh medeniyeti elinde tutan Avrupa’nın şahs‑ı manevîsine karşı demiştim:
Bil, ey ikinci Avrupa! Sen sağ elinle sakîm ve dalâletli bir felsefeyi ve sol elinle sefîh ve muzır bir medeniyeti tutup da'vâ edersin ki, “Beşerin saâdeti bu ikisiyledir.” Senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen senin başını yesin ve yiyecek!