241
Lemeât’tan
Lemeât’tan
Bir Meclis‑i Misâlî’de Şerîat’la Medeniyet‑i Hâzıra, Dehâ‑yı Fennî ile Hüdâ‑yı Şer'î Muvâzeneleri
(Birinci Harb’in) Mütâreke başında, bir Cuma gecesinde, bir rüya‑yı sâdıkada, misâlî âleminde, bir meclis‑i azîmde benden suâl ettiler:
“Mağlûbiyet sonunda, İslâm’ın âleminde ne hâl peydâ olacak?” Asr‑ı hâzır meb'ûsu sıfatıyla söyledim; onlar da dinlediler.
Eski zamandan beri istiklâl‑i İslâm’ın bekàsı, hem Kelimetullâh’ın i'lâsı için, farz‑ı kifâye-i cihadı; o lâzime‑i diyânet,
derûhde ile, kendini yek‑vücûd-u vahdânî; İslâm’ın âlemine fedâya vazifedâr, hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet,
şu millet‑i İslâm’ın felâket‑i mâzisi, getirecek de elbet İslâm’ın âlemine saâdet ve hürriyet. Olur geçen musîbet
istikbâlde telâfi. Üçü veren, üçyüzü kazandıran, etmiyor elbette hiç hasâret. Hâlini istikbâle tebdil eder, zîhimmet.
Zîra ki şu musîbet, hayatımız mâyesi olan şefkat, uhuvvet, tesânüd‑ü İslâmî, hàrikulâde etti, inkişaf‑ı uhuvvet;
Tesrî'‑i ihtizâzı, tahrib‑i medeniyet. Deniyet‑i hâzıra sûreti değişecek, sistemi bozulacak; zuhûr edecek o vakit
İslâmî medeniyet. Müslümanlar bil'ihtiyar elbet evvel girecek. Muvâzene istersen; Şer'in medeniyeti, şimdiki medeniyet.
Esâslara dikkat et, âsârlara nazar et. Şimdiki medeniyet esâsâtı menfîdir. Menfî olan beş esâs ona temel, hem kıymet,
onlarla çarh kurulur. İşte nokta‑i istinâd; hakka bedel kuvvettir. Kuvvet ise, şe'nidir tecâvüz ve teâruz; bundan çıkar hıyânet.
242
Hedef‑i kasdı; fazilet bedeline hasîs bir menfaattir. Menfaatin şe'nidir tezâhum ve tehâsum; bundan çıkar cinayet.
Hayattaki kanunu; teâvün bedeline bir düstur‑u cidâldir. Cidâlin şe'ni budur: Tenâzu' ve tedâfü'; bundan çıkar sefâlet.
Akvâmların beyninde râbıta‑i esâsı; âherin zararına müntebih unsuriyet. Başkaları yutmakla beslenir, alır kuvvet.
Milliyet‑i menfiye, unsuriyet, milliyet; şe'ni olur dâima, böyle müdhiş tesâdüm, böyle fecî telâtum, bundan çıkar helâket.
Beşincisi şudur ki; câzibedâr hizmeti; hevâ, hevesi teşci', teshîl‑i hevesâtı, arzuları tatmin; bundan çıkar sefâhet.
O hevâ, hem heves, şe'ni budur dâima: İnsanı memsuh eder, sîreti değiştirir, manevî meshediyor, değişir insaniyet.
Şu medenîlerden çoğu, eğer içi dışına çevirsen, görürsün; başta maymunla tilki, yılanla ayı, hınzır; sîreti olur sûret.
Gelir hayâli karşına, postlarıyla tüyleri. İşte şununla görünür meydândaki âsârı. Zemindeki mevâzin, mîzanıdır şerîat.
Şerîattaki rahmet, semâ‑i Kur'ân’dandır. Medeniyet‑i Kur'ân esâsları müsbettir. Beş müsbet esâs üzere döner çarh‑ı saâdet.
Nokta‑i istinâdı; kuvvete bedel haktır. Hakkın dâim şe'nidir adâlet ve tevâzün. Bundan çıkar selâmet, zâil olur şekàvet.
Hedefinde; menfaat yerine fazilettir. Faziletin şe'nidir muhabbet ve tecâzüb. Bundan çıkar saâdet, zâil olur adâvet.
Hayattaki düsturu; cidâl, kıtâl yerine, düstur‑u teâvündür. O düsturun şe'nidir ittihâd ve tesânüd; hayatlanır cemâat.
243
Sûret‑i hizmetinde; hevâ, heves yerine, hüdâ‑yı hidayettir. O hüdânın şe'nidir; insana lâyık tarzda terakkî ve refahet.
Rûha lâzım sûrette tenevvür ve tekâmül. Kitlelerin içinde cihetü'l‑vahdeti de tard eder unsuriyet, hem de menfî milliyet.
Hem onların yerine râbıta‑i dinîdir, nisbet‑i vatanîdir, alâka‑i sınıfîdir, uhuvvet‑i îmânî. Şu râbıtanın şe'nidir, samîmî bir uhuvvet,
umumî bir selâmet. Hariç etse tecâvüz, o da eder tedâfü'. İşte şimdi anladın; sırrı nedir ki küsmüş, almadı medeniyet.
Şimdiye kadar İslâmlar ihtiyarla girmemiş. Şu medeniyet‑i hâzıra onlara yaramamış, hem de onlara vurmuş, müdhiş kayd‑ı esâret.
Belki nev'‑i beşere tiryâk iken zehir olmuş. Yüzde seksenini atmış meşakkat ve şekàvet. Yüzde onu çıkarmış müzahref bir saâdet!‥
Diğer onu bırakmış beyne‑beyne bî‑rahat! Zâlim ekallin olmuş gelen ribh‑i ticâret. Lâkin saâdet odur; külle ola saâdet,
lâakal ekseriyete olsa medâr‑ı necât. Nev'‑i beşere rahmet, nâzil olan şu Kur'ân, ancak kabûl ediyor bir tarz‑ı medeniyet;
umuma, ya eksere verirse bir saâdet. Şimdiki tarz‑ı hazır; heves serbest olmuştur, hevâ da hür olmuştur, hayvanî bir hürriyet.
Heves tahakküm eder, hevâ da müstebiddir, gayr‑ı zarûrî hâcâtı havâic‑i zarûrî hükmüne geçirmiştir, izâle etti rahat.
Bedâvette bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtaç, fakir etmiştir. Sa'y‑i helâl, masrafa etmemiştir kifâyet.
Onda hile, harama beşeri sevketmiştir. Ahlâkın esâsını şu noktadan bozmuştur. Cemâate hem nev'e vermiştir servet, haşmet.
244
Ferdi, şahsı ahlâksız, hem fakir eylemiştir. Bunun şâhidi çoktur: Kurûn‑u ûlâdaki mecmû‑u vahşet ve cinayet, hem gadr ve hem hıyânet…
Şu medeniyet‑i habîse tek bir defada kustu. Midesi (❋) daha bulanır. Âlem‑i İslâm’daki istinkâf‑ı mânidâr hem de bir cây‑i dikkat.
Kabûlde muzdaribdir, soğuk da davranmıştır. Evet Şerîat‑ı Garrâ’da olan Nur‑u İlâhî, hàssa‑i mümtâzıdır istiğnâ, istiklâliyet.
O hàssadır bırakmaz ki o nur‑u hidayet, şu medeniyet rûhu olan Roma dehâsı ona tahakküm etsin. Onda olan hidayet,
bundaki felsefe ile mezc olmaz, hem aşılanmaz, hem de tâbi olamaz. İslâmiyet rûhunda şefkat, izzet‑i îmân, beslediği şerîat,
Kur'ân‑ı Mu'ciz-Beyân tutmuş yed‑i beyzâda hakàik‑ı şerîat. O yemîn‑i beyzâda birer Asâ‑yı Mûsa’dır. Sehhâr medeniyet,
istikbâlde edecek ona secde‑i hayret.
Şimdi buna dikkat et: Eski Roma, Yunan’ın iki dehâsı vardı; bir asıldan tev'emdi, biri hayâl‑âlûddu, biri madde‑perestti.
Su içinde yağ gibi imtizaç olamadı. Mürûr‑u zaman istedi; medeniyet çabaladı, Hıristiyanlık da çalıştı, temzicine muvaffak hiçbiri de olmadı.
Herbiri istiklâlini filcümle hıfzeyledi. Hattâ el'ân âdeta o iki rûh, şimdi de cesedleri değişmiş; Alman, Fransız oldu.
Güyâ bir nev'i tenâsüh başlarından geçmişti. Ey birader‑i misâlî! Zaman böyle gösterdi; o ikiz iki dehâ, öküz gibi reddetti
temzicin esbâbını; şimdi de barışmadı. Mâdem onlar tev'emdi, kardeş ve arkadaştı, terakkîde yoldaştı; birbiriyle döğüştü,
245
hiç de barışmadılar. Nasıl olur ki; aslı, hem mâdeni, matla'ı başka çeşit olmuştu. Kur'ân’da olan nuru, şerîat hidayeti;
Şu Medeniyetin Rûhu Olan Roma Dehâsı Birbiriyle Barışır, Hem Mezc u İttihâdı.
O dehâ ile bu hüdâ menşe'leri ayrıdır: Hüdâ semâdan indi, dehâ zeminden çıktı. Hüdâ kalbde işliyor, dimağı da işletir.
Dehâ dimağda işler, kalbi de karıştırır. Hüdâ rûhu eder tenvir, dâneleri sünbüllettirir. Karanlıklı tabiat onunla ışıklanır.
İsti'dâd‑ı kemâli birdenbire yol alır, nefs‑i cismânî yapar hizmetkâr‑ı emirber. Melek‑sîmâ ediyor insan‑ı himmet-perver.
Dehâ ise: Evvelâ nefs u cisme bakıyor, tabiata giriyor, nefsi tarla ediyor. İsti'dâd‑ı nefsânî neşv ü nemâ buluyor.
Rûhu eder hizmetkâr, dâneleri kuruyor. Şeytanın sîmâsını beşerde gösteriyor. Hüdâ; hayateyne saâdet veriyor, dâreyne ziyâ neşrediyor,
insanı yükseltiyor. Deccâl‑misâl (❋) dehâ‑yı a'ver, bir dâr ile bir hayatı anlar, madde‑perest olur ve dünya‑perver. İnsanı yapar birer canavar.
Evet; dehâ sağır tabiata tapar, kör kuvvete fermânber. Fakat hüdâ; şuûrlu san'atı tanır, hikmetli kudrete bakar. Dehâ, zemine küfran perdesi çeker. Hüdâ, şükrân nurunu serper.
Bu sırdandır; dehâ, a'mâ‑i asamm; hüdâ, semi'‑i basîr. Dehânın nazarında; zemindeki ni'metler sâhibsiz ganîmettir.
Minnetsiz gasb ve sirkat, tabiattan koparmak canavarca his verir. Hüdânın nazarında; zeminin sînesinde, kâinâtın yüzünde
246
serpilmiş olan niam, rahmetin semerâtı. Her ni'metin altında bir yed‑i muhsin görür, şükrân ile öptürür.
Bunu da inkâr etmem; medeniyette vardır mehâsin‑i kesîre‥ lâkin, onlar değildir ne Nasrâniyet malı, ne Avrupa icâdı,
ne şu asrın san'atı, belki umum malıdır. Telâhuk‑u efkârdan, semâvî şerâyi'den, hem hâcât‑ı fıtrîden, hususan şer'‑i Ahmedî,
İslâmî inkılâbdan neş'et eden bir maldır; kimse temellük etmez. Misâlîler Meclisi, o meclisin reisi tekrar sordu, hem dedi:
“Musîbet, olur her dem hıyânet neticesi, mükâfâtın sebebi. Ey şu asrın adamı! Kader bir sille vurdu, kazâya da çarptırdı.
Hangi ef'âlinizle kazâya, hem kadere şöyle fetvâ verdiniz ki, kazâ‑yı İlâhî musîbetle hükmetti, sizleri hırpaladı?
Hatâ‑yı ekseriyet olur sebeb dâima musîbet‑i âmmeye.” Dedim: Beşerin dalâlet‑i fikrîsi, nemrûdâne inâdı,
fir'avunâne gururu şişti şişti zeminde, yetişti semâvâta, hem de dokundu hassas sırr‑ı hilkate. Semâvâttan indirdi;
Tûfân, tâun misâli, şu harbin zelzelesi; gâvura yapıştırdı semâvî bir silleyi. Demek ki şu musîbet, bütün beşer musîbetiydi,
nev'en umuma şâmil. Bir müşterek sebebi; maddiyûnluktan gelen dalâlet‑i fikrîydi, hürriyet‑i hayvanî, hevânın istibdâdı.
Hissemizin sebebi, erkân‑ı İslâmî’de ihmal ve terkimizdi. Zîra Hàlık‑ı Teâlâ yirmidört saatten bir saati istedi.
Beş vakit namaz için yalnız o saati bizden, yine bizim için emretti, hem istedi. Tenbellikle terkettik, gafletle ihmal oldu.
247
Şöyle de ceza gördük: Beş senede, yirmidört saatte dâima ta'lim ve meşakkatle tahrîk ve koşturmakla bir nev'i namaz kıldırdı.
Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık, keffâreten beş sene cebren oruç tutturdu.
Kendi verdiği maldan, kırkından ya onundan birini zekât istedi. Buhl ile hem zulmettik, haramı karıştırdık, ihtiyarla vermedikti.
O da bizden aldırdı müterâkim zekâtı, haramdan da kurtardı. Amel, cins‑i cezadır. Ceza, cins‑i ameldir. Sâlih amel ikiydi:
Biri müsbet ve ihtiyarî, biri menfî ıztırarî. Bütün âlâm ve mesâib, a'mâl‑i sâlihadır; lâkin menfîdir, ıztırarî. Hadîs tesellî verdi.
Bu millet‑i günahkâr kanıyla abdest aldı. Fiilî bir tövbe etti. Mükâfât‑ı âcili, şu milletin humsu dört milyonu çıkardı
derece‑i velâyet, mertebe‑i şehâdetle gâzilik verdi, günahı sildi. Bu meclis‑i àlî-i misâlî, bu sözü tahsin etti.
Ben de birden uyandım, belki yakaza ile yeni yattım. Bence yakaza rüyadır, rüya bir nev'i yakazadır. Orada asrın vekili, burada Said‑i Nursî…
Hakîki Bütün Elem Dalâlette, Bütün Lezzet Îmândadır. Hayâl Libâsını Giymiş Muazzam Bir Hakikat
Ey yoldaş‑ı hüşdâr! Sırat‑ı müstakîmin o meslek‑i nurânî, mağdûb ve dâllînin o tarîk‑ı zulmânî, tam farklarını görmek eğer istersen ey azîz!
Gel vehmini ele al, hayâl üstüne de bin, şimdi seninle gideriz zulümât‑ı ademe. O mezar‑ı ekberi, o şehr‑i pür-emvâtı bir ziyaret ederiz.
Bir Kadîr‑i Ezelî, kendi dest‑i kudretle bu zulümât‑ı kıt'adan bizi tuttu çıkardı, bu vücûda bindirdi, gönderdi şu dünyaya; şu şehr‑i bî-lezâiz.
248
İşte şimdi biz geldik şu âlem‑i vücûda, o sahrâ‑yı hâile. Gözümüz de açıldı, şeş cihette biz baktık; evvel isti'tafkârâne önümüze bakarız.
Lâkin beliyeler, elemler; önümüzde düşmanlar gibi tehâcüm eder. Ondan korktuk, çekindik. Sağa sola, anâsır‑ı tabâyie bakarız, ondan medet bekleriz.
Lâkin biz görüyoruz ki; onların kalbleri kàsiyye, merhametsiz. Dişlerini bilerler, hiddetli de bakarlar; ne nâz dinler, ne niyâz!
Muztar adamlar gibi me'yûsâne nazarı yukarıya kaldırdık. Hem istimdâdkârâne ecrâm‑ı ulviyeye bakarız; pek dehşetli tehdidkâr da görürüz.
Güyâ birer gülle bomba olmuşlar, yuvalardan çıkmışlar, hem etraf‑ı fezâda pek sür'atli geçerler, her nasılsa ki onlar birbirine dokunmaz.
Ger birisi yolunu kazârâ bir şaşırtsa – el‑iyâzü Billâh – şu âlem‑i şehâdet ödü de patlayacak. Tesâdüfe bağlıdır; bundan dahi hayır gelmez.
Me'yûsâne nazarı o cihetten çevirdik, elîm hayrete düştük. Başımız da eğildi, sînemizde saklandık, nefsimize bakarız; mütâlaa ederiz.
İşte işitiyoruz; zavallı nefsimizden binlerle hâcetlerin sayhaları geliyor. Binlerle fâkatlerin enînleri çıkıyor; tesellîyi beklerken tevahhuş ediyoruz.
Ondan da hayır gelmedi; pek ilticâkârâne vicdânımıza girdik; içine bakıyoruz, bir çareyi bekleriz. Eyvâh! Yine bulmayız; biz medet vermeliyiz.
Zîra onda görünür binlerle emelleri, galeyânlı arzular, heyecanlı hissiyat, kâinâta uzanmış. Herbirinden titreriz, hiç yardım edemeyiz.
O âmâl sıkışmışlar, vücûd‑adem içinde; bir tarafı ezele, bir tarafı ebede uzanıp gidiyorlar. Öyle vüs'atleri var; ger dünyayı yutarsa o vicdân da tok olmaz.
İşte, bu elîm yolda nereye bir baş vurduk, onda bir belâ bulduk. Zîra, mağdûb ve dâllîn yolları böyle olur. Tesâdüf ve dalâlet, o yolda nazar‑endâz.
O nazarı biz taktık, bu hâle böyle düştük. Şimdi dahi hâlimiz ki, mebde' ve meâdi, hem Sâni' ve hem Haşr’i muvakkat unutmuşuz.
249
Cehennem’den beterdir, ondan daha muhrıktır; rûhumuzu eziyor. Zîra o şeş cihetten ki onlara baş vurduk; öyle hâlet almışız
ki yapılmış o hâlet, hem havf ile dehşetten, hem acz ile ra'şetten, hem kalak ve vahşetten, hem yütm ve hem ye'sten mürekkeb vicdân‑sûz.
Şimdi her cihete mukâbil bir cebheyi alırız, def'ine çalışırız. Evvel: Kudretimize müracaat ederiz, vâ‑esefâ görürüz
ki; âcize, zaîfe. Sâniyen: Nefiste olan hâcâtın susmasına teveccüh ediyoruz. Vâ‑esefâ durmayıp bağırırlar görürüz.
Sâlisen: İstimdâdkârâne, bir halâskârı için bağırır, çağırırız. Ne kimse işitiyor, ne cevabı veriyor. Biz de zannediyoruz:
Herbir şey bize düşman, herbir şey bizden garîb. Hiçbir şey kalbimize bir tesellî vermiyor, hiç emniyet bahşetmez, hakîki zevki vermez.
Râbian: Biz ecrâm‑ı ulviyeye baktıkça, onlar nazara verir bir havf ile dehşeti. Hem vicdânın müz'ici bir tevahhuş geliyor; akıl‑sûz, evhâm‑sâz!
İşte ey birader! Bu dalâletin yolu, mâhiyeti şöyledir. Küfürdeki zulmeti, bu yolda tamam gördük. Şimdi de gel kardeşim, o ademe döneriz.
Tekrar yine geliriz. Bu kere tarîkimiz Sırat‑ı Müstakîmdir; hem îmânın yoludur. Delil ve imâmımız, inâyet ve Kur'ân’dır; şehbâz‑ı edvâr-pervâz.
İşte Sultan‑ı Ezel’in rahmet ve inâyeti, vaktâ bizi istedi, kudret bizi çıkardı, lütfen bizi bindirdi kanun‑u meşîete; etvâr üstünde perdâz.
Şimdi bizi getirdi, şefkat ile giydirdi şu hil'at‑ı vücûdu, emânet rütbesini bize tevcîh eyledi. Nişan; niyâz ve namaz.
Şu edvâr ve etvârın, bu uzun yolumuzda birer menzil‑i nâzdır. Yolumuzda teshîlât içindir ki, kaderden bir emirnâme vermiş, sahife de cebhemiz.
Her nereye geliriz, herhangi tâifeye misâfir oluyoruz, pek uhuvvetkârâne istikbâl görüyoruz. Malımızdan veririz, mallarından alırız.
250
Ticâret muhabbeti, onlar bizi beslerler, hediyelerle süslerler, hem de teşyî' ederler. Gele gele işte geldik, dünya kapısındayız, işitiyoruz âvâz.
Bak girdik şu zemine; ayağımızı bastık şehâdet âlemine; şehr‑âyine-i Rahmân, gürültühâne‑i insan. Hiçbir şey bilmeyiz; delil ve imâmımız,
Meşîet‑i Rahmân’dır. Vekil‑i delilimiz nâzenîn gözlerimiz. Gözlerimizi açtık, dünya içine saldık. Hâtırına gelir mi evvelki gelişimiz?
Garîb, yetîm olmuştuk; düşmanlarımız çoktu; bilmezdik hâmîmizi. Şimdi nur‑u îmânla o düşmanlara karşı bir rükn‑ü metînimiz,
istinâdî noktamız, hem himâyetkârımız def'eder düşmanları. O, Îmân‑ı Billâh’tır ki; ziyâ‑yı rûhumuz, hem nur‑u hayatımız, hem de rûh‑u rûhumuz.
İşte kalbimiz rahat, düşmanları aldırmaz, belki düşman tanımaz. Evvelki yolumuzda, vaktâ vicdâna girdik; işittik ondan binlerle feryâd u fîzar ve âvâz.
Ondan belâya düştük; zîra âmâl, arzular, isti'dâd ve hissiyat; dâim ebedî ister. Onun yolunu bilmezdik; bizden yol bilmemezlik, onda fîzar ve niyâz.
Fakat elhamdülillâh! Şimdi gelişimizde bulduk nokta‑i istimdâd, ki dâim hayat verir o isti'dâd, âmâle; tâ ebedü'l‑âbâda onları eder pervâz.
Onlara yol gösterir, o noktadan isti'dâd. Hem istimdâd ediyor, hem âb‑ı hayatı içer, hem kemâline koşuyor. O nokta‑i istimdâd, o şevk‑engîz remz ü nâz.
İkinci kutb‑u îmân ki; tasdik‑i Haşir’dir, saâdet‑i ebedî. O sadefin cevheri; îmân, bürhânı Kur'ân. Vicdân insanî bir râz.
Şimdi başını kaldır, şu kâinâta bir bak, onun ile bir konuş. Evvelki yolumuzda pek müdhiş görünürdü. Şimdi de mütebessim, her tarafa gülüyor, nâzenînâne niyâz ve âvâz.
Görmez misin; gözümüz arı‑misâl olmuştur, her tarafa uçuyor. Kâinât bostanıdır, her tarafta çiçekler, her çiçek de veriyor ona bir âb‑ı lezîz.
251
Hem ünsiyet, tesellî, tahabbübü veriyor. O da alır getirir; şehd‑i şehâdet yapar. Balda bir bal akıtır, o esrâr‑engîz şehbâz.
Harekât‑ı ecrâma, ya nücûm, ya şümûsa nazarımız kondukça; ellerine verirler Hàlık’ın hikmetini, hem mâye‑i ibreti, hem cilve‑i rahmeti alır ediyor pervâz.
Güyâ şu Güneş bizlerle konuşuyor, der: “Ey kardeşlerimiz! Tevahhuşla sıkılmayınız! Ehlen sehlen merhaba, hoş teşrîf ettiniz. Menzil sizin; ben bir mumdâr‑ı şehnâz.
Ben de sizin gibiyim; fakat sâfî isyansız, mutî' bir hizmetkârım. O Zât‑ı Ehad-i Samed ki; mahz‑ı rahmetiyle hizmetinize beni musahhar‑ı pür-nur etmiş. Benden harâret, ziyâ; sizden namaz ve niyâz.”
Yâhû, bakın Kamer’e! Yıldızlarla denizler herbiri de kendine mahsûs birer lisânla: “Ehlen sehlen merhaba!” derler. “Hoş geldiniz, bizi tanımaz mısınız?”
Sırr‑ı teâvünle bak, remz‑i nizâmla dinle! Herbirisi söylüyor: “Biz de birer hizmetkâr, Rahmet‑i Zülcelâl’in birer âyinedârıyız; hiç de üzülmeyiniz, bizden sıkılmayınız!”
Zelzele na'raları, hâdisât sayhaları sizi hiç korkutmasın, vesvese de vermesin. Zîra onlar içinde bir zemzeme‑i ezkâr, bir demdeme‑i tesbih, velvele‑i nâz u niyâz.
Sizi bize gönderen O Zât‑ı Zülcelâl, ellerinde tutmuştur bunların dizginlerini. Îmân gözü okuyor yüzlerinde âyet‑i rahmet, herbiri birer âvâz.
Ey mü'min‑i kalb-hüşyâr! Şimdi gözlerimiz bir parça dinlensinler, onların bedeline hassas kulağımızı îmânın mübârek eline teslîm ederiz, dünyaya göndeririz; dinlesin lezîz bir sâz.
Evvelki yolumuzda bir mâtem‑i umumî, hem vâveylâ‑yı mevtî zannolunan o sesler, şimdi yolumuzda birer nevâz ü namaz, birer âvâz ü niyâz, birer tesbihe âğâz.
252
Dinle: Havadaki demdeme, kuşlardaki civcive, yağmurdaki zemzeme, denizdeki gamgama, ra'dlardaki rakraka, taşlardaki tıktıka‥ birer mânidâr nevâz.
Terennümat‑ı hava, naarât‑ı ra'diye, nağamât‑ı emvâc‥ birer zikr‑i azamet. Yağmurun hezecâtı, kuşların seceâtı; birer tesbih‑i rahmet, hakikate bir mecâz.
Eşyada olan asvât, birer savt‑ı vücûddur: “Ben de varım” derler. O kâinât‑ı sâkit, birden söze başlıyor: “Bizi câmid zannetme, ey insan‑ı boşboğaz!”
Tuyûrları söylettirir; ya bir lezzet‑i ni'met, ya bir nüzûl‑ü rahmet. Ayrı ayrı seslerle, küçük âğâzlarıyla rahmeti alkışlarlar, ni'met üstünde iner, şükür ile eder pervâz.
Remzen onlar derler: “Ey kâinât kardeşler! Ne güzeldir hâlimiz; şefkatle perverdeyiz, hâlimizden memnunuz.” Sivri dimdikleriyle fezâya saçıyorlar birer âvâz‑ı pür-nâz.
Güyâ bütün kâinât ulvî bir mûsikîdir, îmân nuru işitir ezkâr ve tesbihleri. Zîra, hikmet reddeder tesâdüf vücûdunu, nizâm ise tardeder ittifak‑ı evhâm-sâz.
Ey yoldaş! Şimdi şu âlem‑i misâlîden çıkarız, hayâlî vehimden ineriz, akıl meydânında dururuz, mîzana çekeriz, ederiz yolları ber‑endâz.
Evvelki elîm yolumuz mağdûb ve dâllîn yolu. O yol verir vicdâna, tâ en derin yerine, hem bir hiss‑i elîmi, hem bir şedîd elemi. Şuûr onu gösterir; şuûra zıd olmuşuz.
Hem kurtulmak için de muztar ve hem muhtacız: Ya o teskin edilsin, ya ihsâs da olmasın; yoksa dayanamayız, feryâd u fîzar dinlenmez.
Hüdâ ise şifâdır. Hevâ ibtal‑i histir. Bu da tesellî ister, bu da teğâfül ister, bu da meşgale ister, bu da eğlence ister; hevesât‑ı sihirbâz.
253
Tâ vicdânı aldatsın, rûhu tenvîm edilsin, tâ elem hissolmasın. Yoksa o elem‑i elîm, vicdânı ihrâk eder; fîzara dayanılmaz, elem‑i ye's çekilmez.
Demek Sırat‑ı Müstakîmden ne kadar uzak düşse, o derece nisbeten şu hâlet te'sir eder, vicdânı bağırttırır. Her lezzetin içinde elemi var, birer iz.
Demek heves, hevâ, eğlence, sefâhetten memzûc olan şa'şaa‑i medenî, bu dalâletten gelen şu müdhiş sıkıntıya bir yalancı merhem, uyutucu zehir‑bâz.
Ey azîz arkadaşım! İkinci yolumuzda, o nurânî tarîkte bir hâleti hissettik; o hâletle oluyor hayat, mâden‑i lezzet; âlâm, olur lezâiz.
Onunla bunu bildik ki; mütefâvit derecede, kuvvet‑i îmân nisbetinde rûha bir hâlet verir. Cesed rûhla mültezdir, rûh vicdânla mütelezziz.
Bir saâdet‑i àcile, vicdânda mündericdir; bir firdevs‑i manevî, kalbinde mündemicdir. Düşünmekse deşmektir; şuûr ise şiâr‑ı râz.
Şimdi ne kadar kalb îkaz edilirse, vicdân tahrîk edilse, rûha ihsâs verilse; lezzet ziyâde olur, hem de döner ateşi nur, şitâsı yaz.
Vicdânda firdevslerin kapıları açılır, dünya olur bir Cennet. İçinde rûhlarımız, eder pervâz ü perdâz, olur şehbâz ü şehnâz, yelpez namaz ü niyâz.
Ey azîz yoldaşım! Şimdi Allah’a ısmarladık. Gel, beraber bir duâ ederiz, sonra da buluşmak üzere ayrılırız…
اَللّٰهُمَّ اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ اٰم۪ينَ