226
El‑Hüccetü'z-Zehrâ’nın İkinci Makamı
﴿﷽﴾
وَبِهِ نَسْتَع۪ينُ
Fâtihanın âhirinde, ehl‑i hidayet ve istikamet ve ehl‑i dalâlet ve tuğyanın muvâzenesine işâret eden ve Risale‑i Nurun bütün muvâzenelerinin menba'ı olan âyetin bir hakikatini Sûre‑i Nur’dan:
﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِه۪ كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ… الخ﴾
âyeti ve arkasında
﴿اَوْ كَظُلُمَاتٍ ف۪ي بَحْرٍ لُجِّيٍّ يَغْشٰيهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه۪ مَوْجٌ… الخ﴾
âyetiyle beraber pek acîb bir tarzda o muvâzeneyi mu'cizâne ifâde ederler.
Birinci Âyet‑i Nur: Birinci Şuâ’da isbât edilmiş ki; on işâretle Risale‑i Nura bakıyor; mu'cizâne, Kur'ânın o tefsirinden gaybî haber veriyor. Ve Risale‑i Nura Nur nâmı verilmesine en birinci sebeb olmasından, Yirmidokuzuncu Mektûb’un bir kısmında bir seyahat‑ı hayâliye temsîlinde, bu acîb âyetin Nur kelimesinde (Nun‑u Na'büdü) mu'cizesi gibi bir manevî mu'cizesinin beyânına binâen, Âyetü'l‑Kübrâ Risalesi’nde dünya seyyahı, Hàlık’ını aramak, bulmak, tanımak için bütün kâinâttan ve envâ'‑ı mevcûdâtından sorduğu ve otuzüç yol ile ve kat'î bürhânlarla Hàlık’ını ilmelyakìn ve aynelyakìn bildiği gibi; o aynı seyyah, asırlarda ve arz ve semâvât tabakalarında aklıyla, kalbiyle, hayâliyle gezen yorulmaz, tok olmaz, bütün dünyayı bir şehir gibi görüp, teftiş ederek, kâh Kur'ân hikmetine, kâh felsefe hikmetine aklını bindirip geniş hayâl dûrbîniyle en uzak tabakalara bakarak, hakikatleri vâkide olduğu gibi görmüş, bizlere Âyetü'l‑Kübrâ’da kısmen haber vermiş.
227
İşte şimdi biz, o ayn‑ı hakikat ve bir temsîl mânâsında olan seyahat‑ı hayâliyesiyle girdiği pek çok âlemler ve tabakalardan nümûne için yalnız üç tabakasını, Fâtiha âhirindeki muvâzenenin yalnız kuvve‑i akliye cihetinde bir misâlini, gayet muhtasar beyân edeceğiz. Sâir meşhûdâtını ve muvâzenelerini, Risale‑i Nurun muvâzenelerine havâle ederiz.
Birinci Nümûne
Birinci Nümûne Şöyle: O, dünyaya sırf Hàlık’ını tanımak, bulmak için gelen seyyah, aklına dedi: “Biz, herşeyden Hàlık’ımızı sorduk, güzel, tam cevab aldık. Şimdi; ‘Güneşi güneşten sormak lâzım.’ darb‑ı meseli gibi, biz dahi Hàlıkımızı, İlim ve İrâde ve Kudret gibi kudsî sıfatlarının tecellîleriyle ve meşhûd eserleriyle ve isimlerinin cilveleriyle tanımak, bulmak için bir seyahat daha yapacağız.” diye dünyaya girdi.
Ve ikinci bir cereyan olan ehl‑i dalâlet gibi birden küre‑i arz sefînesine bindi. Hikmet‑i Kur'âniye’ye tâbi olmayan fen ve felsefe gözlüğünü taktı. Ve Kur'ân okumayan coğrafya fenninin programıyla baktı, gördü ki: Nihâyetsiz bir boşlukta, bir senede yirmidört bin senelik bir dâirede, top güllesinden yetmiş defa sür'atli bir hareketle gezer. Yüzbinler nev'i bîçâre, âciz zîhayatları içine almış. Eğer bir dakika yolunu şaşırsa veya bir serseri yıldıza çarpsa, parçalanarak hadsiz fezâda sukùt ile, bütün o bîçâre zîhayatları ademe, hiçliğe boşaltacak, dökecek diye anladı. ﴿غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ﴾ cereyanının dehşetli manevî musîbetini, ﴿اَوْكَظُلُمَاتٍ ف۪ي بَحْرٍ لُجِّيٍّ﴾ ’in boğucu karanlığını hissederek: “Eyvâh! Ne yaptık? Bu dehşetli gemiye neden bindik? Bundan kurtulmak çaresi nedir?” diye o kör felsefenin gözlüğünü kırdı, ﴿اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ﴾ cereyanına girdi.
228
Birden, Hikmet‑i Kur'âniye imdâdına geldi, tam hakikatini gösteren bir dûrbîn aklına verdi, “Şimdi bak” dedi… Baktı, gördü ki: ﴿رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ ismi, ﴿هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا ف۪ي مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِنْ رِزْقِه۪﴾ burcunda bir güneş gibi tulû' etti. Zemini gayet muntazam ve selâmetli bir gemi ve zîhayatları rızıklarıyla beraber içine doldurmuş, kâinât denizinde çok hikmetler ve menfaatler için seyahatle güneş etrafında gezdirip mevsimlerin mahsulâtını erzâk isteyenlere getirir ve “Sevr” ve “Hût” nâmlarında iki meleği o sefîneye kaptan yapılmış, gayet güzel ve muhteşem memleket‑i Rabbâniyede Hàlık‑ı Zülcelâl’in mahlûkat ve misâfirlerini keyiflendirmek için gezdiriyor. Ve onun ile, ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ hakikatini gösterir, Hàlık’ını bu ismin cilvesiyle tanıttırır diye anladı. Bütün rûh u canıyla ﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴾ dedi, ﴿اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ﴾ tâifesine girdi.
229
İkinci Nümûne
O seyyahın, âlemlerdeki seyahatinde gördüğü nümûnelerden; İkinci Nümûnesi: O seyyah, küre‑i arz gemisinden çıkıp hayvanat ve insanlar âlemine girdi. Dinden rûh almayan hikmet‑i tabîiye gözlüğü ile o âleme baktı, gördü ki: O hadsiz zîhayatların hadsiz ihtiyaçları ve onları inciten ve hırpalayan hadsiz muzır düşmanları ve merhametsiz hâdiseleri var iken, o ihtiyaçlara karşı sermâyeleri binden, belki yüzbinden ancak bir olabilir. Ve o muzır şeylere mukâbil iktidarları, milyondan ancak birdir. Bu çok dehşetli ve acınacak vaziyette, rikkat‑i cinsiye ve şefkat‑i nev'iye ve akıl alâkadarlığı ile onların hâline o derece acıdı ve mahzûn ve me'yûs ve Cehennem azâbı gibi elemler alırken ve o perîşan âleme girdiğine bin pişman olurken, birden Hikmet‑i Kur'âniye imdâdına yetişti, ﴿اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ﴾ dûrbînini verdi. “Bak!” dedi. Baktı, gördü ki:
﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ tecellîsiyle Rahmân, Rahîm, Rezzâk, Mün'im, Kerîm, Hafîz gibi çok esmâ‑i İlâhiye’nin herbiri, birer güneş gibi
﴿مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا﴾
﴿وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ﴾
﴿وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَن۪ٓي اٰدَمَ﴾﴿اِنَّ الْاَبْرَارَ لَف۪ي نَع۪يمٍ﴾
gibi âyetlerin burçlarında tulû' ettiler. O insan ve hayvan dünyasını rahmetle, ihsânla doldurup bir nev'i muvakkat Cennet’e çevirdiler. Ve bu şâyân‑ı temâşâ, güzel, ibretli misâfirhânenin mihmandâr‑ı kerîmini tam bildirdiklerini bildi, bin kere ﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴾ dedi.
230
Üçüncü Nümûne
Seyahatindeki yüzer müşâhedâtından; Üçüncü Nümûnesi: Hàlık’ını, isimlerinin ve sıfatlarının tecellî ve cilveleriyle tanımak isteyen o dünya seyyahı, akıl ve hayâline dedi ki: “Haydi!‥ Rûhlar ve melekler gibi biz dahi cesedimizi yerde bırakıp göklere çıkacağız. Hàlık’ımızı semâvâttakilerden soracağız.”
Rûh hayâle ve akıl fikre bindiler, semâya çıktılar. Kozmoğrafya fennini kendilerine rehber ettiler. Dini dinlemeyen bir felsefe nazarıyla مَغْضُوبِ‥ ضَّالّ۪ينَ cereyanıyla baktılar. Gördü ki: Küre‑i arzdan bin defa büyük, top güllesinden yüz defa çabuk hareket edenler içlerinde bulunan binler kütleler, ateş saçan yıldızlar; şuûrsuz, câmid, serseri gibi birbiri içinde sür'atle gezerler. Bir dakika bir tesâdüfle biri yolunu şaşırsa; o boş ve hududsuz ve hadsiz, nihâyetsiz âlemde bir şuûrsuz küre ile çarpmak sûretinde kıyâmet gibi bir herc ü merce sebeb olur.
O seyyah, hangi tarafa baktı ise; dehşet ve vahşet ve hayret ve korkmak aldı, göğe çıktığına bin pişman oldu. Akıl ve hayâl, bütün bütün bozuldular. “Bizim vazifemiz güzel hakikatleri görmek ve göstermek iken, böyle Cehennem gibi çirkin ve azâblı mânâları bilmek, müşâhede etmek vazifesinden istifâ ediyoruz ve istemiyoruz.” derken, birden ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ tecellîsi ile, خَالِقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ve مُسَخِّرُ الشَّمْسِ وَالْقَمَرِ ve رَبُّ الْعَالَم۪ينَ gibi çok isimler, herbiri birer güneş gibi
﴿وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ﴾ ve
231
﴿اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا﴾
ve
﴿ثُمَّ اسْتَوٰٓي اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ﴾
gibi âyetlerin burçlarında tulû' ettiler. Bütün semâvâtı nurla, meleklerle doldurdular, bir büyük câmiye ve mescide ve ordugâha çevirdiler. O seyyah ﴿اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ﴾cereyanına girdi. Dâllînden, ﴿اَوْ كَظُلُمَاتٍ ف۪ي بَحْرٍ لُجِّيٍّ﴾ ’den kurtuldu. Birden, Cennet gibi muntazam, güzel, muhteşem bir memleket gördü. Her tarafta Hàlık‑ı Zülcelâl’i bildiriyorlar, bir vaziyeti müşâhedesiyle, akıl ve hayâlin kıymetleri ve vazifeleri bin derece terakkî etti.
İşte o seyyahın kâinâttaki seyahatinin yüzer nümûnesinden bu mezkûr üç nümûneye kıyâsen sâir müşâhedâtını ve isimlerin cilveleriyle Vâcibü'l‑Vücûd’un mârifetini, Risale‑i Nura havâle edip bu pek kısa işârete iktifâen, bu pek uzun kıssayı kısa keserek Hàlık’ımızı bildiren kudsî sıfatlardan ve sıfât‑ı seb'asından yalnız İlim ve İrâde ve Kudret gibi üç mühim sıfatların eserleriyle, tecellîleriyle ve tahakkuklarının hüccetleriyle kâinât Hàlık’ını tanımağa, o dünya seyyahı gibi gayet kısa işâretlerle çalışacağız. Tafsilâtını Risale‑i Nura havâle ederiz.
232
Yirmidokuzuncu Lem'a’danİkinci Bâb
Bu İkinci Bâb, “Elhamdülillâh” hakkındadır.
İkinci Bâb ile tâbir edilen şu risalecikte “Elhamdülillâh” cümlesini insanlara dedirten îmânın sonsuz fâide ve nurlarından, yalnız dokuz tane beyân edilecektir.
﴿﷽﴾
Birinci Nokta
Evvelâ iki şey ihtar edilecektir.
1. Felsefe; herşeyi çirkin, korkunç gösteren siyah bir gözlüktür. Îmân ise, herşeyi güzel, ünsiyetli gösteren şeffâf, berrak, nurânî bir gözlüktür.
2. Bütün mahlûkatla alâkadar ve herşeyle bir nev'i alışverişi olan ve kendisini abluka eden şeyler ile lafzan ve ma'nen görüşmek, konuşmak, komşuluk etmeye hilkaten mecbur olan insanın, sağ, sol, ön, arka, alt, üst olmak üzere altı ciheti vardır.
İnsan mezkûr iki gözlüğü gözüne takmakla, mezkûr cihetlerde bulunan mahlûkatı, ahvâli görebilir.
Sağ Cihet
Bu cihetten maksad, geçmiş zamandır. Binâenaleyh felsefe gözlüğü ile sağ cihete bakıldığı zaman, mâzi ülkesinin kıyâmeti kopmuş, altı üstüne çevrilmiş, karanlıklı, korkunç büyük bir mezaristanı andıran bir şekilde görünecektir. Ve bu görünüşte insan pek büyük bir dehşete, vahşete, me'yûsiyete ma'rûz kaldığında şübhe yoktur.
Fakat îmân gözlüğü ile o cihete bakıldığı zaman, hakikaten o ülkenin altı üstüne çevrilmiş bir şekilde görünürse de, fakat can telefi yoktur. Mürettebâtı, sâkinleri daha güzel, nurânî bir âleme nakledilmiş oldukları anlaşılıyor. Ve o kabirler, çukurlar da, nurânî bir âleme girmek için kazılan yeraltı tünelleri şeklinde telâkki edilecektir. Demek îmânın insanlara verdiği sürûr, ferâhlık, itmi'nân, inşirah, binlerce “Elhamdülillâh” dedirten bir ni'mettir.
233
Sol Cihet
Yani, gelecek zamana, felsefe gözlüğü ile bakıldığı zaman; bizleri çürütecek, yılan ve akreplere yedirip imha edecek, zulümâtlı, korkunç, büyük bir kabir şeklinde görünecektir.
Fakat îmân gözlüğü ile bakılırsa Cenâb‑ı Hakk’ın, Hàlık, Rahmân, Rahîm’in insanlara ihzar ettiği çeşit çeşit nefîs, lezîz me'külât ve meşrûbâta zarf olan bir mâide ve bir sofra‑i Rahmânî şeklinde görünecektir. Ve binlerce “Elhamdülillâh” okutturarak tekrar ettirecektir.
Üst Cihet
Yani, semâvât cihetine felsefe ile bakan bir adam, şu sonsuz boşlukta, milyarlarca yıldız ve kürelerin at koşusu gibi veya askerî bir manevra gibi yaptıkları pek sür'atli ve muhtelif hareketlerinden büyük bir dehşete, vahşete, korkuya ma'rûz kalacaktır.
Fakat îmânlı bir adam baktığı vakit o garîb, acîb manevranın bir kumandanın emri ile nezâreti altında yapıldığı gibi; semâvât âlemini tezyîn eden ve o yıldızların bize de ziyâdâr kandiller şeklinde olduklarını görecek ve o atlar koşusunda korku, dehşet değil, ünsiyet ve muhabbet edecektir. Âlem‑i semâvâtı şöylece tasvir eden îmân ni'metine elbette binlerce “Elhamdülillâh” söylemek azdır.
Alt Cihet
Yani, arz âlemine felsefe gözü ile bakan insan; küre‑i arzı başıboş, yularsız şemsin etrafında serseri gezen bir hayvan gibi veya tahtası kırık kaptansız bir kayık gibi görür ve dehşete, telâşa düşer.
Fakat îmân ile bakarsa, arzın Rahmânî bir sefîne olup, Allah’ın kumandası altında bütün me'külât, meşrûbât, melbûsatı ile beraber, nev'‑i beşeri tenezzüh için şemsin etrafında gezdiren bir sefîne şeklinde görür. Ve îmândan neş'et eden şu büyük ni'mete büyük büyük “Elhamdülillâh”ları söylemeğe başlar.
Ön Cihet
Felsefeci bir adam bu cihete bakarsa görür ki: Bütün canlı mahlûkat – insan olsun, hayvan olsun – kafile be‑kafile büyük bir sür'atle o cihete gidip kaybolurlar. Yani, ademe gider, yok olurlar. Kendisinin de o yolun yolcusu olduğunu bildiğinden, teessüründen çıldıracak bir hâle gelir.
234
Fakat îmân nazarıyla bakan bir mü'min, insanların o cihete gidişleri, seyahatleri adem âlemine değil, göçebeler gibi bir yayladan bir yaylaya bir intikaldir. Ve fânî menzilden bâkî menzile, hizmet çiftliğinden ücret dâiresine, zahmetler memleketinden rahmetler memleketine göç etmek olup, adem âlemine gitmek değil diye bu ciheti memnuniyetle karşılar. Fakat yol esnâsında ölüm, kabir gibi görünen meşakkatler netice itibariyle saâdetlerdir. Çünkü, nurânî âlemlere giden yol kabirden geçer ve en büyük saâdetler büyük ve acı felâketlerin neticesidir. Meselâ; Hazret‑i Yûsuf, Mısır azîzliği gibi bir saâdete, ancak kardeşleri tarafından atıldığı kuyu ve Zeliha’nın iftirası üzerine konulduğu hapis yolu ile nâil olmuştur.
Ve kezâ, rahm‑ı mâderden dünyaya gelen çocuk, ma'hud tünelde çektiği sıkıcı, ezici zahmet neticesinde dünya saâdetine nâil oluyor.
Arka Cihet
Yani geride gelenlere felsefe nazarı ile bakılsa; “Yâhû bunlar nereden nereye gidiyorlar ve ne için dünya memleketine gelmişlerdir?” diye edilen suâle bir cevab alınamadığından – tabîi – hayret ve tereddüd azâbı içinde kalınır.
Fakat nur‑u îmân gözlüğü ile bakarsa, insanların kâinât sergisinde teşhîr edilen garîb, acîb kudretin mu'cizelerini görmek ve mütâlaa etmek için Sultan‑ı Ezelî tarafından gönderilmiş mütâlaacı olduklarını anlar.
Ve bunlar o mu'cizenin derece‑i kıymet ve azametine ve Sultan‑ı Ezelî’nin azametine derece‑i delâletlerine kesb‑i vukûf ettikleri nisbetinde derece ve numara aldıktan sonra yine Sultan‑ı Ezelî’nin memleketine dönüp gideceklerini anlar ve bu anlayış ni'metini kendisine îrâs eden îmân ni'metine “Elhamdülillâh” diyecektir.
Mezkûr zulmetleri izâle eden îmân ni'metine “Elhamdülillâh” diye edilen hamd dahi bir ni'met olduğundan, ona da bir hamd lâzımdır. Bu ikinci hamd’e de üçüncü bir hamd, üçüncüye dördüncü hamd lâzım. وَهَلُمَّ جَرًّا Demek bir hamd‑i vâhidden doğan hamdlerden ibaret gayr‑ı mütenâhî bir silsile‑i hamdiye husûle geliyor.
235
İkinci Nokta
Cihât‑ı sitteyi tenvir eden îmân ni'metine de “Elhamdülillâh” demesi lâzımdır. Çünkü, îmân cihât‑ı sittenin zulümâtını izâle etmekle def'‑i belâ kabîlinden büyük bir ni'met sayıldığı gibi – tabîi – o cihât‑ı sitteyi tenvir ettiği cihetle de celbü'l‑menâfi' kabîlinden ikinci bir ni'met sayılır. Binâenaleyh insan fıtrî bir medeniyete sâhib olduğundan cihât‑ı sittede bulunan mahlûkatla alâkadar olur ve îmân ni'meti ile de cihât‑ı sitteden istifade edebilmesi imkânı vardır.
Binâenaleyh ﴿فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِ﴾ âyet‑i kerîmesinin sırrı ile cihât‑ı sitteden herhangi bir cihette olursa insan tenevvür eder.
Hattâ mü'min olan bir insanın dünyanın kuruluşundan sonuna kadar uzanan manevî bir ömrü vardır. Ve insanın bu manevî ömrü, ezelden ebede uzanan bir hayat nurundan medet ve yardım alır.
Ve kezâ cihât‑ı sitteyi tenvir eden îmân sâyesinde insanın şu dar zaman ve mekânı geniş ve rahat bir âleme inkılâb eder. Bu büyük âlem bir insanın hânesi gibi olur ve mâzi, müstakbel zamanları, insanın rûhuna, kalbine bir zaman‑ı hâl hükmünde olur. Aralarında uzaklık kalkıyor.
Üçüncü Nokta
Îmânın istinâd ve istimdâd noktalarını hâvî olmasından “Elhamdülillâh” demesi iktiza eder.
Evet, nev'‑i beşer, aczi ve düşmanların kesreti dolayısıyla dayanacak bir nokta‑i istinâda muhtaçtır ki, düşmanlarını def' için o noktaya ilticâ etsin. Ve kezâ, kesret‑i hâcât ve şiddet‑i fakr dolayısıyla da istimdâd edecek bir nokta‑i istimdâda muhtaçtır ki, onun yardımı ile ihtiyaçlarını def'etsin.
236
Ey insan! Senin nokta‑i istinâdın ancak ve ancak Allah’a olan îmândır. Rûhuna, vicdânına nokta‑i istimdâd ise ancak âhirete olan îmândır. Binâenaleyh bu her iki noktadan haberi olmayan bir insanın kalbi, rûhu tevahhuş eder; vicdânı dâima muazzeb olur.
Lâkin birinci noktaya istinâd ve ikincisinden de istimdâd eden adam kalben ve rûhen pek çok zevk ve lezzetleri, ünsiyetleri hisseder ki; hem mütesellî, hem vicdânı mutmain olur.
Dördüncü Nokta
Îmân nuru, lezâiz‑i meşrûanın zevâle başladıkları zaman hâsıl olan elemleri, emsâlinin vücûd ve gelmekte olduklarını göstermekle izâle eder.
Ve kezâ, ni'metlerin devam edip tenâkus etmemesini, ni'metlerin menba'ını göstermekle te'min eder.
Ve kezâ, firâk ve ayrılmaların elemlerini teceddüd‑ü emsâlinin lezzetini göstermekle izâle eder. Yani zevâl düşüncesi ile bir lezzette çok elemler olur ki, îmân o elemleri teceddüd‑ü emsâli ile ihtar ve izâle eder. Maahazâ lezzetlerin teceddüdünde de başka lezzetler vardır. Evet, bir semerenin şeceresi olmasa, o semerede münhasır kalan lezzet, onun yemesi ile zâil olur ve zevâli de mûcib‑i teessür olur. Fakat o semerenin şeceresi mâruf ise, o semerenin zevâlinden elem hâsıl olmuyor, çünkü yerine gelen var. Ve aynı zamanda, teceddüd hadd‑i zâtında bir lezzettir.
Ve kezâ rûh‑u beşeri en ziyâde sıkan, ayrılmalardan neş'et eden elemlerdir. Nur‑u îmân o elemleri teceddüd‑ü emsâl ve tahaddüs‑ü visâl ümîdi ile izâle eder.
Beşinci Nokta
İnsan şu mevcûdâtta kendisine düşman ve ecnebî tevehhüm ettiği veya ölüler, yetîmler gibi hayatsız, perîşan vehmettiği şeyleri nur‑u îmân; ahbab ve kardeş sıfatı ile gösterir ve hayatdâr tesbih‑hân (tesbih eden) şeklinde irâe eder.
237
Yani gafletle bakan adam âlemin mevcûdâtını düşman gibi muzır telâkki ederek tevahhuş eder. Ve eşyayı ecnebîler gibi görür. Çünkü, dalâlet nazarında mâzi ve istikbâl zamanlarındaki eşya arasında uhuvvet, kardeşlik râbıtası ve bağlanış yoktur. Ancak zaman‑ı hâlde eşya arasında küçük, cüz'î bir alâka olur. Binâenaleyh ehl‑i dalâletin yekdiğerine olan uhuvvetleri binler senelik uzun bir zamanda bir dakika kadardır.
Ve kezâ, îmân nazarında bütün ecrâmı, hayatdâr ve birbirine ünsiyetli olduklarını görüyor. Ve herbir cirmin lisân‑ı hâli ile Hàlık’ına tesbihât yapmakta olduğunu gösteriyor. İşte bu itibarla bütün ecrâmın kendilerine göre bir nev'i hayat ve rûhları vardır. Binâenaleyh îmânın şu görüşüne nazaran o ecrâmda dehşet, vahşet yoktur. Ünsiyet ve muhabbet vardır.
Dalâlet nazarı, matlûblarını tahsil etmekten âciz olan insanların sâhibsiz, hâmîsiz olduklarını telâkki eder ve hüzün, keder, aczlerinden dolayı ağlayan yetîmler gibi zanneder. Îmân nazarı ise, canlı mahlûkata, ağlar yetîmler gibi değil, ancak mükellef memur, muvazzaf zâkir ve tesbih‑hân ibâd sıfatı ile bakar.
Altıncı Nokta
Nur‑u îmân, dünya ve âhiret âlemlerini çeşit çeşit ni'metlere mazhar iki sofra ile tasvir eder ki, mü'min olan kimse îmân eli ile ve zâhirî, bâtınî duyguları ile ve manevî, rûhî olan letâifi ile o sofralardan istifade ediyor. Dalâlet nazarında ise, zevi'l‑hayatın dâire‑i istifadesi küçülür, maddî lezzetlere münhasırdır.
Îmân nazarında, semâvât ve arzı ihâta eden bir dâire kadar tevessü' eder. Evet, bir mü'min, güneşi kendi hânesinin damında asılmış bir lüküs; kameri bir idare lambası addedebilir. Bu itibarla şems, kamer kendisine bir ni'met olur. Binâenaleyh mü'min olan zâtın dâire‑i istifadesi semâvâttan daha geniş olur.
238
Evet Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân ﴿وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ﴾﴿وَسَخَّرَ لَكُمُ …﴾﴿… مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ﴾ âyetlerin belâğatı ile îmândan neş'et eden şu hàrika ihsânlara, in'âmlara işâret ediyor.
Yedinci Nokta
Nur‑u îmân ile bilinir ki: Allah’ın varlığı bütün ni'metlerin fevkınde öyle büyük bir ni'mettir ki; sonsuz ni'metlerin envâ'ını, nihâyetsiz ihsânların cinslerini, sayısız atiyyelerin sınıflarını hâvî bir menba', bir kaynaktır.
Binâenaleyh, zerrât‑ı âlemin adedince îmân ni'metlerine hamd ü senâ etmek bir borçtur. Risale‑i Nurun eczâsında bir kısmına işâretler yapılmıştır. Maahazâ îmân‑ı Billâh’tan bahseden Risale‑i Nurun cüz'leri, bu ni'metten perdeyi kaldırarak gösteriyor.
“Elhamdülillâh” lâm‑ı istiğrakla işâret ettiği umum hamdler ile hamdedilmesi lâzım olan ni'metlerden birisi de, Rahmâniyet ni'metidir. Evet Rahmâniyet, zevi'l‑hayattan rahmete mazhar olanların sayısınca ni'metleri tazammun etmiştir. Çünkü; bilhassa insan, herbir zîhayatla alâkadardır. Bu itibarla insan her zîhayatın saâdeti ile saîdleşir ve elemleri ile müteessir olur. Öyle ise herhangi bir ferdde bulunan bir ni'met, arkadaşlarına da bir ni'mettir. Ve kezâ vâlidelerin şefkatleri ile ni'metlenen çocukların sayısınca ni'metleri tazammun edip ona göre hamdlere, senâlara kesb‑i istihkak edenlerden birisi de Rahîmiyettir. Evet annesiz aç bir çocuğun ağlamasından müteessir ve acıyan bir vicdân sâhibi, elbette vâlidelerin çocuklarına olan şefkatlerinden zevk alır, memnun ve mahzûz olur. İşte bu gibi zevkler birer ni'mettir, hamd ve şükürler ister. Ve kezâ kâinâtta mündemic hikmetlerin bütün envâ' u efrâdı adedince hamd ve şükürleri iktiza edenlerden birisi de Hakîmiyettir. Zîra insanın nefsi, Rahmâniyetin cilveleri ile, kalbi de Rahîmiyetin tecelliyâtı ile ni'metlendikleri gibi; insanın aklı da Hakîmiyetin letâifi ile zevk alır, telezzüz eder. İşte bu itibarla ağız dolusu ile “Elhamdülillâh” söylemekle hamd ü senâları istilzam eder.
239
Ve kezâ, Esmâ‑i Hüsnâ’dan “Vâris” isminin tecelliyâtı adedince ve babalar gibi usûlün zevâlinden sonra bâkî kalan fürûâtın sayısınca ve âlem‑i âhiretin mevcûdâtı adedince ve uhrevî mükâfâtları almağa medâr olmak üzere hıfzedilen beşerin amelleri sayısınca, sadâsı ile şu fezâyı dolduracak kadar büyük bir “Elhamdülillâh” ile hamd edilecek hafîziyet ni'metidir. Çünkü: Ni'metin devamı, ni'metin zâtından daha kıymetlidir. Lezzetin bekàsı, lezzetten daha lezîzdir. Cennet’te devam, Cennet’in fevkındedir ve hâkezâ… Binâenaleyh Cenâb‑ı Hakk’ın hafîziyeti, tazammun ettiği ni'metler, bütün kâinâtta mevcûd, bütün ni'metlerden daha çok ve daha üstündedir. Bu itibarla dünya dolusu ile bir “Elhamdülillâh” ister.
Şu zikredilen dört isme bâkî kalan Esmâ‑i Hüsnâ’yı kıyâs et ki, herbir isminde sonsuz ni'metler bulunduğu için sonsuz hamdleri, şükürleri istilzam eder.
Ve kezâ, bütün ni'met hazinelerini açmak salâhiyetinde olan, ni'met‑i îmâna vesile olan Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm dahi öyle bir ni'mettir ki: Nev'‑i beşer ilelebed O Zâtı (A.S.M.) medh ü senâ etmeye borçludur. Ve kezâ maddî ve manevî bütün ni'metlerin envâ'ına fihriste ve kaynak olan İslâmiyet ve Kur'ân ni'meti de gayr‑ı mütenâhî hamdleri bil'istihkak istilzam eder.
240
Sekizinci Nokta
Öyle bir Allah’a hamdolsun ki, kâinât ile tâbir edilen şu Kitab‑ı Kebîr ve onun tefsiri olan Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın beyânına göre bütün bâbları ile fasılları ve bütün sahifeleri ile satırları ve bütün kelimâtı ile harfleri, O Zât‑ı Akdes’e – sıfât‑ı cemâliye ve kemâliyesini izhâr ile – hamd ü senâhandır. Şöyle ki:
O Kitab‑ı Kebîrin herbir nakşı, küçük olsun büyük olsun (karınca kaderince) Vâhid ve Samed olan nakkàşının evsâf‑ı celâliyesini izhâr ile hamd ü senâlar eder. Ve kezâ, o kitabın herbir yazısı Rahmân ve Rahîm olan kâtibinin evsâf‑ı cemâlini göstermekle senâhan oluyor. Ve kezâ, o kitabın bütün yazıları, noktaları, nakışları, Esmâ‑i Hüsnâ’nın tecelliyât ve cilvelerine ma'kes ve mazhar olmak ciheti ile O Zât‑ı Akdes’i takdis, tahmîd, temcid ile senâhandır. Ve kezâ o kitabın herbir nazmı, kasidesi Kadîr, Alîm olan nâzımını takdis ile tahmîd eyler…
Dokuzuncu Nokta
…………………………(❋)
241
Lemeât’tan
Lemeât’tan
Bir Meclis‑i Misâlî’de Şerîat’la Medeniyet‑i Hâzıra, Dehâ‑yı Fennî ile Hüdâ‑yı Şer'î Muvâzeneleri
(Birinci Harb’in) Mütâreke başında, bir Cuma gecesinde, bir rüya‑yı sâdıkada, misâlî âleminde, bir meclis‑i azîmde benden suâl ettiler:
“Mağlûbiyet sonunda, İslâm’ın âleminde ne hâl peydâ olacak?” Asr‑ı hâzır meb'ûsu sıfatıyla söyledim; onlar da dinlediler.
Eski zamandan beri istiklâl‑i İslâm’ın bekàsı, hem Kelimetullâh’ın i'lâsı için, farz‑ı kifâye-i cihadı; o lâzime‑i diyânet,
derûhde ile, kendini yek‑vücûd-u vahdânî; İslâm’ın âlemine fedâya vazifedâr, hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet,
şu millet‑i İslâm’ın felâket‑i mâzisi, getirecek de elbet İslâm’ın âlemine saâdet ve hürriyet. Olur geçen musîbet
istikbâlde telâfi. Üçü veren, üçyüzü kazandıran, etmiyor elbette hiç hasâret. Hâlini istikbâle tebdil eder, zîhimmet.
Zîra ki şu musîbet, hayatımız mâyesi olan şefkat, uhuvvet, tesânüd‑ü İslâmî, hàrikulâde etti, inkişaf‑ı uhuvvet;
Tesrî'‑i ihtizâzı, tahrib‑i medeniyet. Deniyet‑i hâzıra sûreti değişecek, sistemi bozulacak; zuhûr edecek o vakit
İslâmî medeniyet. Müslümanlar bil'ihtiyar elbet evvel girecek. Muvâzene istersen; Şer'in medeniyeti, şimdiki medeniyet.
Esâslara dikkat et, âsârlara nazar et. Şimdiki medeniyet esâsâtı menfîdir. Menfî olan beş esâs ona temel, hem kıymet,
onlarla çarh kurulur. İşte nokta‑i istinâd; hakka bedel kuvvettir. Kuvvet ise, şe'nidir tecâvüz ve teâruz; bundan çıkar hıyânet.
242
Hedef‑i kasdı; fazilet bedeline hasîs bir menfaattir. Menfaatin şe'nidir tezâhum ve tehâsum; bundan çıkar cinayet.
Hayattaki kanunu; teâvün bedeline bir düstur‑u cidâldir. Cidâlin şe'ni budur: Tenâzu' ve tedâfü'; bundan çıkar sefâlet.
Akvâmların beyninde râbıta‑i esâsı; âherin zararına müntebih unsuriyet. Başkaları yutmakla beslenir, alır kuvvet.
Milliyet‑i menfiye, unsuriyet, milliyet; şe'ni olur dâima, böyle müdhiş tesâdüm, böyle fecî telâtum, bundan çıkar helâket.
Beşincisi şudur ki; câzibedâr hizmeti; hevâ, hevesi teşci', teshîl‑i hevesâtı, arzuları tatmin; bundan çıkar sefâhet.
O hevâ, hem heves, şe'ni budur dâima: İnsanı memsuh eder, sîreti değiştirir, manevî meshediyor, değişir insaniyet.
Şu medenîlerden çoğu, eğer içi dışına çevirsen, görürsün; başta maymunla tilki, yılanla ayı, hınzır; sîreti olur sûret.
Gelir hayâli karşına, postlarıyla tüyleri. İşte şununla görünür meydândaki âsârı. Zemindeki mevâzin, mîzanıdır şerîat.
Şerîattaki rahmet, semâ‑i Kur'ân’dandır. Medeniyet‑i Kur'ân esâsları müsbettir. Beş müsbet esâs üzere döner çarh‑ı saâdet.
Nokta‑i istinâdı; kuvvete bedel haktır. Hakkın dâim şe'nidir adâlet ve tevâzün. Bundan çıkar selâmet, zâil olur şekàvet.
Hedefinde; menfaat yerine fazilettir. Faziletin şe'nidir muhabbet ve tecâzüb. Bundan çıkar saâdet, zâil olur adâvet.
Hayattaki düsturu; cidâl, kıtâl yerine, düstur‑u teâvündür. O düsturun şe'nidir ittihâd ve tesânüd; hayatlanır cemâat.
243
Sûret‑i hizmetinde; hevâ, heves yerine, hüdâ‑yı hidayettir. O hüdânın şe'nidir; insana lâyık tarzda terakkî ve refahet.
Rûha lâzım sûrette tenevvür ve tekâmül. Kitlelerin içinde cihetü'l‑vahdeti de tard eder unsuriyet, hem de menfî milliyet.
Hem onların yerine râbıta‑i dinîdir, nisbet‑i vatanîdir, alâka‑i sınıfîdir, uhuvvet‑i îmânî. Şu râbıtanın şe'nidir, samîmî bir uhuvvet,
umumî bir selâmet. Hariç etse tecâvüz, o da eder tedâfü'. İşte şimdi anladın; sırrı nedir ki küsmüş, almadı medeniyet.
Şimdiye kadar İslâmlar ihtiyarla girmemiş. Şu medeniyet‑i hâzıra onlara yaramamış, hem de onlara vurmuş, müdhiş kayd‑ı esâret.
Belki nev'‑i beşere tiryâk iken zehir olmuş. Yüzde seksenini atmış meşakkat ve şekàvet. Yüzde onu çıkarmış müzahref bir saâdet!‥
Diğer onu bırakmış beyne‑beyne bî‑rahat! Zâlim ekallin olmuş gelen ribh‑i ticâret. Lâkin saâdet odur; külle ola saâdet,
lâakal ekseriyete olsa medâr‑ı necât. Nev'‑i beşere rahmet, nâzil olan şu Kur'ân, ancak kabûl ediyor bir tarz‑ı medeniyet;
umuma, ya eksere verirse bir saâdet. Şimdiki tarz‑ı hazır; heves serbest olmuştur, hevâ da hür olmuştur, hayvanî bir hürriyet.
Heves tahakküm eder, hevâ da müstebiddir, gayr‑ı zarûrî hâcâtı havâic‑i zarûrî hükmüne geçirmiştir, izâle etti rahat.
Bedâvette bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtaç, fakir etmiştir. Sa'y‑i helâl, masrafa etmemiştir kifâyet.
Onda hile, harama beşeri sevketmiştir. Ahlâkın esâsını şu noktadan bozmuştur. Cemâate hem nev'e vermiştir servet, haşmet.
244
Ferdi, şahsı ahlâksız, hem fakir eylemiştir. Bunun şâhidi çoktur: Kurûn‑u ûlâdaki mecmû‑u vahşet ve cinayet, hem gadr ve hem hıyânet…
Şu medeniyet‑i habîse tek bir defada kustu. Midesi (❋) daha bulanır. Âlem‑i İslâm’daki istinkâf‑ı mânidâr hem de bir cây‑i dikkat.
Kabûlde muzdaribdir, soğuk da davranmıştır. Evet Şerîat‑ı Garrâ’da olan Nur‑u İlâhî, hàssa‑i mümtâzıdır istiğnâ, istiklâliyet.
O hàssadır bırakmaz ki o nur‑u hidayet, şu medeniyet rûhu olan Roma dehâsı ona tahakküm etsin. Onda olan hidayet,
bundaki felsefe ile mezc olmaz, hem aşılanmaz, hem de tâbi olamaz. İslâmiyet rûhunda şefkat, izzet‑i îmân, beslediği şerîat,
Kur'ân‑ı Mu'ciz-Beyân tutmuş yed‑i beyzâda hakàik‑ı şerîat. O yemîn‑i beyzâda birer Asâ‑yı Mûsa’dır. Sehhâr medeniyet,
istikbâlde edecek ona secde‑i hayret.
Şimdi buna dikkat et: Eski Roma, Yunan’ın iki dehâsı vardı; bir asıldan tev'emdi, biri hayâl‑âlûddu, biri madde‑perestti.
Su içinde yağ gibi imtizaç olamadı. Mürûr‑u zaman istedi; medeniyet çabaladı, Hıristiyanlık da çalıştı, temzicine muvaffak hiçbiri de olmadı.
Herbiri istiklâlini filcümle hıfzeyledi. Hattâ el'ân âdeta o iki rûh, şimdi de cesedleri değişmiş; Alman, Fransız oldu.
Güyâ bir nev'i tenâsüh başlarından geçmişti. Ey birader‑i misâlî! Zaman böyle gösterdi; o ikiz iki dehâ, öküz gibi reddetti
temzicin esbâbını; şimdi de barışmadı. Mâdem onlar tev'emdi, kardeş ve arkadaştı, terakkîde yoldaştı; birbiriyle döğüştü,
245
hiç de barışmadılar. Nasıl olur ki; aslı, hem mâdeni, matla'ı başka çeşit olmuştu. Kur'ân’da olan nuru, şerîat hidayeti;
Şu Medeniyetin Rûhu Olan Roma Dehâsı Birbiriyle Barışır, Hem Mezc u İttihâdı.
O dehâ ile bu hüdâ menşe'leri ayrıdır: Hüdâ semâdan indi, dehâ zeminden çıktı. Hüdâ kalbde işliyor, dimağı da işletir.
Dehâ dimağda işler, kalbi de karıştırır. Hüdâ rûhu eder tenvir, dâneleri sünbüllettirir. Karanlıklı tabiat onunla ışıklanır.
İsti'dâd‑ı kemâli birdenbire yol alır, nefs‑i cismânî yapar hizmetkâr‑ı emirber. Melek‑sîmâ ediyor insan‑ı himmet-perver.
Dehâ ise: Evvelâ nefs u cisme bakıyor, tabiata giriyor, nefsi tarla ediyor. İsti'dâd‑ı nefsânî neşv ü nemâ buluyor.
Rûhu eder hizmetkâr, dâneleri kuruyor. Şeytanın sîmâsını beşerde gösteriyor. Hüdâ; hayateyne saâdet veriyor, dâreyne ziyâ neşrediyor,
insanı yükseltiyor. Deccâl‑misâl (❋) dehâ‑yı a'ver, bir dâr ile bir hayatı anlar, madde‑perest olur ve dünya‑perver. İnsanı yapar birer canavar.
Evet; dehâ sağır tabiata tapar, kör kuvvete fermânber. Fakat hüdâ; şuûrlu san'atı tanır, hikmetli kudrete bakar. Dehâ, zemine küfran perdesi çeker. Hüdâ, şükrân nurunu serper.
Bu sırdandır; dehâ, a'mâ‑i asamm; hüdâ, semi'‑i basîr. Dehânın nazarında; zemindeki ni'metler sâhibsiz ganîmettir.
Minnetsiz gasb ve sirkat, tabiattan koparmak canavarca his verir. Hüdânın nazarında; zeminin sînesinde, kâinâtın yüzünde
246
serpilmiş olan niam, rahmetin semerâtı. Her ni'metin altında bir yed‑i muhsin görür, şükrân ile öptürür.
Bunu da inkâr etmem; medeniyette vardır mehâsin‑i kesîre‥ lâkin, onlar değildir ne Nasrâniyet malı, ne Avrupa icâdı,
ne şu asrın san'atı, belki umum malıdır. Telâhuk‑u efkârdan, semâvî şerâyi'den, hem hâcât‑ı fıtrîden, hususan şer'‑i Ahmedî,
İslâmî inkılâbdan neş'et eden bir maldır; kimse temellük etmez. Misâlîler Meclisi, o meclisin reisi tekrar sordu, hem dedi:
“Musîbet, olur her dem hıyânet neticesi, mükâfâtın sebebi. Ey şu asrın adamı! Kader bir sille vurdu, kazâya da çarptırdı.
Hangi ef'âlinizle kazâya, hem kadere şöyle fetvâ verdiniz ki, kazâ‑yı İlâhî musîbetle hükmetti, sizleri hırpaladı?
Hatâ‑yı ekseriyet olur sebeb dâima musîbet‑i âmmeye.” Dedim: Beşerin dalâlet‑i fikrîsi, nemrûdâne inâdı,
fir'avunâne gururu şişti şişti zeminde, yetişti semâvâta, hem de dokundu hassas sırr‑ı hilkate. Semâvâttan indirdi;
Tûfân, tâun misâli, şu harbin zelzelesi; gâvura yapıştırdı semâvî bir silleyi. Demek ki şu musîbet, bütün beşer musîbetiydi,
nev'en umuma şâmil. Bir müşterek sebebi; maddiyûnluktan gelen dalâlet‑i fikrîydi, hürriyet‑i hayvanî, hevânın istibdâdı.
Hissemizin sebebi, erkân‑ı İslâmî’de ihmal ve terkimizdi. Zîra Hàlık‑ı Teâlâ yirmidört saatten bir saati istedi.
Beş vakit namaz için yalnız o saati bizden, yine bizim için emretti, hem istedi. Tenbellikle terkettik, gafletle ihmal oldu.
247
Şöyle de ceza gördük: Beş senede, yirmidört saatte dâima ta'lim ve meşakkatle tahrîk ve koşturmakla bir nev'i namaz kıldırdı.
Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık, keffâreten beş sene cebren oruç tutturdu.
Kendi verdiği maldan, kırkından ya onundan birini zekât istedi. Buhl ile hem zulmettik, haramı karıştırdık, ihtiyarla vermedikti.
O da bizden aldırdı müterâkim zekâtı, haramdan da kurtardı. Amel, cins‑i cezadır. Ceza, cins‑i ameldir. Sâlih amel ikiydi:
Biri müsbet ve ihtiyarî, biri menfî ıztırarî. Bütün âlâm ve mesâib, a'mâl‑i sâlihadır; lâkin menfîdir, ıztırarî. Hadîs tesellî verdi.
Bu millet‑i günahkâr kanıyla abdest aldı. Fiilî bir tövbe etti. Mükâfât‑ı âcili, şu milletin humsu dört milyonu çıkardı
derece‑i velâyet, mertebe‑i şehâdetle gâzilik verdi, günahı sildi. Bu meclis‑i àlî-i misâlî, bu sözü tahsin etti.
Ben de birden uyandım, belki yakaza ile yeni yattım. Bence yakaza rüyadır, rüya bir nev'i yakazadır. Orada asrın vekili, burada Said‑i Nursî…
Hakîki Bütün Elem Dalâlette, Bütün Lezzet Îmândadır. Hayâl Libâsını Giymiş Muazzam Bir Hakikat
Ey yoldaş‑ı hüşdâr! Sırat‑ı müstakîmin o meslek‑i nurânî, mağdûb ve dâllînin o tarîk‑ı zulmânî, tam farklarını görmek eğer istersen ey azîz!
Gel vehmini ele al, hayâl üstüne de bin, şimdi seninle gideriz zulümât‑ı ademe. O mezar‑ı ekberi, o şehr‑i pür-emvâtı bir ziyaret ederiz.
Bir Kadîr‑i Ezelî, kendi dest‑i kudretle bu zulümât‑ı kıt'adan bizi tuttu çıkardı, bu vücûda bindirdi, gönderdi şu dünyaya; şu şehr‑i bî-lezâiz.
248
İşte şimdi biz geldik şu âlem‑i vücûda, o sahrâ‑yı hâile. Gözümüz de açıldı, şeş cihette biz baktık; evvel isti'tafkârâne önümüze bakarız.
Lâkin beliyeler, elemler; önümüzde düşmanlar gibi tehâcüm eder. Ondan korktuk, çekindik. Sağa sola, anâsır‑ı tabâyie bakarız, ondan medet bekleriz.
Lâkin biz görüyoruz ki; onların kalbleri kàsiyye, merhametsiz. Dişlerini bilerler, hiddetli de bakarlar; ne nâz dinler, ne niyâz!
Muztar adamlar gibi me'yûsâne nazarı yukarıya kaldırdık. Hem istimdâdkârâne ecrâm‑ı ulviyeye bakarız; pek dehşetli tehdidkâr da görürüz.
Güyâ birer gülle bomba olmuşlar, yuvalardan çıkmışlar, hem etraf‑ı fezâda pek sür'atli geçerler, her nasılsa ki onlar birbirine dokunmaz.
Ger birisi yolunu kazârâ bir şaşırtsa – el‑iyâzü Billâh – şu âlem‑i şehâdet ödü de patlayacak. Tesâdüfe bağlıdır; bundan dahi hayır gelmez.
Me'yûsâne nazarı o cihetten çevirdik, elîm hayrete düştük. Başımız da eğildi, sînemizde saklandık, nefsimize bakarız; mütâlaa ederiz.
İşte işitiyoruz; zavallı nefsimizden binlerle hâcetlerin sayhaları geliyor. Binlerle fâkatlerin enînleri çıkıyor; tesellîyi beklerken tevahhuş ediyoruz.
Ondan da hayır gelmedi; pek ilticâkârâne vicdânımıza girdik; içine bakıyoruz, bir çareyi bekleriz. Eyvâh! Yine bulmayız; biz medet vermeliyiz.
Zîra onda görünür binlerle emelleri, galeyânlı arzular, heyecanlı hissiyat, kâinâta uzanmış. Herbirinden titreriz, hiç yardım edemeyiz.
O âmâl sıkışmışlar, vücûd‑adem içinde; bir tarafı ezele, bir tarafı ebede uzanıp gidiyorlar. Öyle vüs'atleri var; ger dünyayı yutarsa o vicdân da tok olmaz.
İşte, bu elîm yolda nereye bir baş vurduk, onda bir belâ bulduk. Zîra, mağdûb ve dâllîn yolları böyle olur. Tesâdüf ve dalâlet, o yolda nazar‑endâz.
O nazarı biz taktık, bu hâle böyle düştük. Şimdi dahi hâlimiz ki, mebde' ve meâdi, hem Sâni' ve hem Haşr’i muvakkat unutmuşuz.
249
Cehennem’den beterdir, ondan daha muhrıktır; rûhumuzu eziyor. Zîra o şeş cihetten ki onlara baş vurduk; öyle hâlet almışız
ki yapılmış o hâlet, hem havf ile dehşetten, hem acz ile ra'şetten, hem kalak ve vahşetten, hem yütm ve hem ye'sten mürekkeb vicdân‑sûz.
Şimdi her cihete mukâbil bir cebheyi alırız, def'ine çalışırız. Evvel: Kudretimize müracaat ederiz, vâ‑esefâ görürüz
ki; âcize, zaîfe. Sâniyen: Nefiste olan hâcâtın susmasına teveccüh ediyoruz. Vâ‑esefâ durmayıp bağırırlar görürüz.
Sâlisen: İstimdâdkârâne, bir halâskârı için bağırır, çağırırız. Ne kimse işitiyor, ne cevabı veriyor. Biz de zannediyoruz:
Herbir şey bize düşman, herbir şey bizden garîb. Hiçbir şey kalbimize bir tesellî vermiyor, hiç emniyet bahşetmez, hakîki zevki vermez.
Râbian: Biz ecrâm‑ı ulviyeye baktıkça, onlar nazara verir bir havf ile dehşeti. Hem vicdânın müz'ici bir tevahhuş geliyor; akıl‑sûz, evhâm‑sâz!
İşte ey birader! Bu dalâletin yolu, mâhiyeti şöyledir. Küfürdeki zulmeti, bu yolda tamam gördük. Şimdi de gel kardeşim, o ademe döneriz.
Tekrar yine geliriz. Bu kere tarîkimiz Sırat‑ı Müstakîmdir; hem îmânın yoludur. Delil ve imâmımız, inâyet ve Kur'ân’dır; şehbâz‑ı edvâr-pervâz.
İşte Sultan‑ı Ezel’in rahmet ve inâyeti, vaktâ bizi istedi, kudret bizi çıkardı, lütfen bizi bindirdi kanun‑u meşîete; etvâr üstünde perdâz.
Şimdi bizi getirdi, şefkat ile giydirdi şu hil'at‑ı vücûdu, emânet rütbesini bize tevcîh eyledi. Nişan; niyâz ve namaz.
Şu edvâr ve etvârın, bu uzun yolumuzda birer menzil‑i nâzdır. Yolumuzda teshîlât içindir ki, kaderden bir emirnâme vermiş, sahife de cebhemiz.
Her nereye geliriz, herhangi tâifeye misâfir oluyoruz, pek uhuvvetkârâne istikbâl görüyoruz. Malımızdan veririz, mallarından alırız.
250
Ticâret muhabbeti, onlar bizi beslerler, hediyelerle süslerler, hem de teşyî' ederler. Gele gele işte geldik, dünya kapısındayız, işitiyoruz âvâz.
Bak girdik şu zemine; ayağımızı bastık şehâdet âlemine; şehr‑âyine-i Rahmân, gürültühâne‑i insan. Hiçbir şey bilmeyiz; delil ve imâmımız,