Müstehak Bir Ceza
Şerîatın اَلْقَاتِلُ لَا يَرِثُ düstur‑u âdilânesi, şerîat‑ı fıtriye olan kavânîn‑i kadere muntabıktır ki tarîk‑ı gayr-ı meşrû ile bir maksadı takib eden, maksûdunun zıddıyla ceza görüyor. Wilson, Klemanso, Venizelos gibi.
Şuna bir misâl: Bidâyet‑i inkılâbımızdan beri, sevâb‑ı âhiretin vesilesini dinsizcesine şân ve şerefe vâsıta yapanlar, müdhiş bir rezâletle neticelendi. Muvakkat bir şân ve şereften sonra, elîm bir sukùt takib etti. Lisân‑ı hâlleri لَيْتَن۪ى كُنْتُ نَسْيًا مَنْسِيًّا tilâvet ediyor.
361
Fıtrat‑ı insan bir mezraa hükmündedir ki secâya‑yı hasene temâyülât‑ı şerriye ile beraber, dâneler gibi dest‑i kaderle içinde ekilmiştir. Bu dâneler neşv ü nemâ bulmak için bir suya muhtaçtır. Hevâdan gelse şer dâneleri neşv ü nemâ bulur. Şimdiki şu medeniyet‑i habîsenin hey'et‑i ictimâiyeye verdiği te'sir gibi… Fıtraten – çendan – hayır ciheti gâlibdir fakat sünbüllenmiş, semere vermiş on çekirdek, yüz değil bin kurumuş çekirdeğe galebe eder. İşte şunun çaresi: O bâb‑ı fitneyi kapatmakla, suyu Hüdâ tarafından vermek lâzımdır.
Suâl: Taaddüd‑ü zevcât ve abd gibi bazı mesâili, ecnebîler serrişte ederek medeniyet nokta‑i nazarında, şerîata bazı evhâm ve şübehâtı îrâd ediyorlar.
Cevab: İslâmiyet’in ahkâmı iki kısımdır:
Birisi: Şerîat ona müessistir. Bu ise hüsn‑ü hakîki ve hayr‑ı mahzdır.
Birisi dahi: Şerîat muaddildir. Yani gayet vahşî ve gaddâr bir sûretten çıkarıp ehvenü'ş‑şer ve muaddel ve tabiat‑ı beşere tatbiki mümkün ve tamamen hüsn‑ü hakîkiye geçebilmek için zaman ve zeminden alınmış bir sûrete ifrâğ etmiştir. Çünkü birden tabiat‑ı beşerde umumen hüküm‑fermâ olan bir emri birden ref'etmek, tabiat‑ı beşeri birden kalbetmek iktiza eder.
Binâenaleyh şerîat vâzı'‑ı esâret değildir. Belki en vahşî bir sûretten, böyle tamamen hürriyete yol açacak ve geçebilecek bir sûrete indirmiştir, ta'dil etmiştir.
Hem de dörde (❋) kadar taaddüd‑ü zevcât, tabiata, akla, hikmete muvâfakatiyle beraber şerîat bir taneden dörde çıkarmamış, belki sekizden, dokuzdan dörde indirmiştir. Bâhusus taaddüde öyle şerâit koymuştur ki ona mürâat etmekle, hiçbir mazarrata müeddi olmaz. Bazı noktada şer olsa da ehvenü'ş‑şerdir. Ehvenü'ş‑şer ise bir adâlet‑i izafiyedir.
Heyhât! Âlemin her hâlinde hayr‑ı mahz olamaz.
362
Suâl: Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye neden hizmet edemedi?
Cevab: En büyük hizmeti, adem‑i hizmetidir. En büyük hareketi, hareketsizliğidir. Çünkü buradaki hâkim olan kuvvet‑i ecnebiye, lehinde olmayan her bir hareketi boğuyor. Hareket edenleri gördük, mukaddes câmilerde gâvurlara duâ ettirildi ve mücâhidlerin cevâz‑ı katline fetvâ verdirildi. İşte Dâru'l‑hikmet, bu fırtına içinde âlet ettirilmedi. En büyük mâni olan ecnebî kuvvet, bütün kuvvetiyle ahlâksızlığı himâye ve teşci' ediyordu.
İkinci derecede sebeb:
Dâru'l‑hikmet eczâları kàbil‑i imtizaç, belki de ihtilât değil. Şahsî meziyetleri vardır. Cemâat rûhu tevellüd etmedi. “Ene”ler kavîdir, delinmedi ki bir “nahnü” olsun. “Ben” “biz” olmadı. Mesâîlerinde teşârük düsturuyla işe girişildi, teâvün düsturu ihmal edildi.
Teşârük, maddiyâtta eseri azîmleştirir, fevkalâde yapar. Maneviyat ve efkârda âdileştirir, belki çirkinleştirir.
Teâvün düsturu bunun tamamen aksidir, maddiyâtta cemâate nisbeten pek küçük fakat yalnız bir şahsa nisbeten büyük eserlere vâsıta olur. Maneviyatta ise eseri hàrikulâde derecesine is'âd eder.
Hem de tenkidleri çok keskinleşmiştir, karşısına çıkan fikir parçalanır, söner. Ehakkı aramakla bazen hakkı da kaybeder. Hakta ittifak, ehakta ihtilâf olduğundan bence çok defa hak, ehaktan ehaktır. Ehakkın müddet‑i taharrîsi zamanında, bâtılın vücûduna bir nev'i müsâmaha var. Yani bazen hasen, ahsenden ahsendir.
Suâl: Biri dese: “Bu hadîsi kabûl etmem.” Nasıldır?
Cevab: Bazen, adem‑i kabûl kabûl‑ü ademle iltibas olunur. Çok hatîâta müncer olur. Hâlbuki adem‑i kabûl, adem‑i delil-i sübût, onun delilidir. Kabûl‑ü adem, delil‑i adem ister. Biri şek, biri inkârdır. Meselâ, bir hadîsin kabûlü, adem‑i kabûlü, kabûl‑ü ademi vardır.
363
Birincisi: Bürhânî bir câzibe ister.
İkincisi: Kaziye‑i tasdikî değil belki cehildir.
Üçüncüsü: Red ve inkâr olduğundan bürhân ve isbât ister. O nefiydir. Nefiy kolayca isbât edilmez. Belki butlân‑ı mânâ ile binefsihî müntefî olur.
Suâl: Tenkidi nasıl görüyorsun? Hususan umûr‑u diniyede.
Cevab: Tenkidin sâiki ya nefretin teşeffîsidir veya şefkatin tatminidir. Dostun veya düşmanın ayıbını görmek gibi…
Sıhhat ve fesâda muhtemel bir şeyde, kabûle temâyül ve tercih şefkatten; redde temâyül ve tercih – vesvese olmazsa – nefretten geldiğine ayardır.
وَعَيْنُ الرِّضَا عَنْ كُلِّ عَيْبٍ كَل۪يلَةٌ ❋ وَلٰكِنَّ عَيْنَ السُّخْطِ تُبْدِي الْمَسَاوِيَا
Sâik‑i tenkid, aşk‑ı hak ve arzu‑yu tenzîh-i hakikat olmalı. Selef‑i sâlihînin tenkidleri gibi.
Zâlim Gâvurların Bu Kadar Propagandalarına Nasıl Mukàbele Edilmeli?
Suâl: Zâlim gâvurların bu kadar propagandalarına nasıl mukàbele edilmeli?
Cevab: Propaganda, sâbıkan tezyif ettiğim zâlim cerbezenin veled‑i nâmeşrûudur. Ona mukàbele, o yalancı silâhla olmamalı, belki sıdk ve hak ile olmalı. Bir tane sıdk, bir harman yalanı yakar.
اِنَّمَا الْح۪يلَةُ ف۪ى تَرْكِ الْحِيَلِ
﴿قُلِ اللّٰهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ ف۪ى خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ﴾
Mâziye, mesâibe kader nazarıyla ve müstakbele, maâsîye teklif noktasından bakmak lâzımdır.
Çaresi bulunan şeyde acze, çaresi bulunmayan şeyde cez'a ilticâ etmemek elzemdir.
364
Hadsî Bir Hakikat
Suâl: Hazret‑i Azrâil birdir, bir ânda, her yerde eceli gelenlerin rûhunu kabzeder. Hazret‑i Cebrâil, Sidretü'l‑Müntehâ’da sûret‑i hakîkiyesinde olduğu ânda, Dihye veya başkasının sûretinde meclis‑i Nebevî’de îmân ve İslâm’ın erkânını soruyor veya tebliğ eder. Daha yalnız Allah bilir kaç yerlerde bulunuyor.
Hazret‑i Peygamber (A.S.M.) demiş: مَنْ رَاٰن۪ى فِي الْمَنَامِ فَقَدْ رَاٰن۪ى حَقًّا Şu sırrına binâen avâm‑ı ümmetten binlere bir ânda menâmen ve hàvâssa yakazaten ve keşfen temessülü ve umum ümmetin salavâtının istimâ'ı ve âhirette umumla görüşmesi ve şefâati hem de bir velî bir ânda pek çok yerlerde müşâhedesi gibi sırların miftâhı nedir?
Cevab: Bir nurânînin timsâli, onun hâsiyetine mâliktir hem gayrı değildir. Şu âleme karşı açılan âlem‑i suver ve misâlin bir penceresi olan ecsâm‑ı şeffâfeden âyineler, ecsâm‑ı kesifenin hàssasız şeklini alır fakat nurânînin timsâliyle beraber hàssa‑i zâtiyesini de alır.
Meselâ, bir adam binler âyine ortasında dursa her bir âyinede aynı şahıs bulunur fakat rûhsuz, hissiz, fikirsiz birer şahıstır.
365
Lâkin şems binler âyinede temessül etse her bir timsâl çendan şemsin azamet‑i mâhiyetine ve mertebe‑i kemâline mâlik değilse de lâkin şemsin hissi hükmünde olan harâreti, hayatı hükmünde olan ziyâsı, aklı hükmünde olan tenviri olan hàvâss‑ı selâseyi câmi'dir. Nurânînin timsâli hayy‑ı murtabıttır. Kesifin timsâli, meyyit‑i müteharriktir. Rûh, en münevver bir nurdur. Tahdidi kabûl etmeyen âlem‑i misâlin pencerelerinde temâşâger bir rûhun gayr‑ı mahsur timsâlleri de birer rûh‑u mütecessiddir. Havâssına mâliktir, onun gayrı değillerdir.
367
Hutuvât‑ı Sitte
Risale‑i Nur Külliyatından
Hutuvât‑ı Sitte
Müellifi
Bediüzzaman Said Nursî
.
Te'lif Tarihi: 1920
İlk Baskı:
Evkàf‑ı İslâmiye Matbaası, İstanbul
1920 (Hicrî: 1338; Rûmî: 1336)
369
Takdim
Bu “Hutuvât‑ı Sitte” adlı eser, Üstad Bediüzzaman Said Nursî tarafından 1920‑1923 yıllarında İstanbul’un işgali sırasında yazılıp, işgalcilere karşı gizlice neşredilmiş ve el altından dağıtılmıştır.
Eser, aynı zamanda Arapça olarak da “Evkàf‑ı İslâmiye Matbaası”nda 1336 Rûmî ve 1338 Hicrî / 1920 yılında tab'edilen “Sünûhât” adlı eserin son kısmına konularak neşredilmiştir.
O dehşetli günlerde Anadolu’nun dört bir yanı işgalci kuvvetlerle sarıldığı bir sırada, başta İngiliz olarak istilâcıların yüzlerine tükürürcesine matbaa lisânıyla, İslâm’ın izzet ve şerefini haykıran ve şehâmet‑i îmâniyesini çekinmeden izhâr eden kahraman Üstad’ın, binler mehâsin‑i ulviye ve hizmet‑i àliyesine yalnız şu küçük kitab dahi bir parlak âyinedir.
Bu tarihten sonra başta Anadolu ve Âlem‑i İslâmda ve tâ âlem‑i insaniyetin her tarafında îmân ve Kur'ân hakikatlerini delâil‑i akliye ve mantıkıye ile isbât ve izâh eden ve “Kur'ân‑ı Hakîm’in bu asrın fehmine bir dersi olan Risale‑i Nur”u te'lif ve neşredecek olan Hazret‑i Bediüzzaman’ın; bu Hutuvât‑ı Sitte’yi te'lifinden evvel, Birinci Harb‑i Umumî’ye şarkta talebeleriyle birlikte gönüllü alay kumandanı olarak iştirâk edip, Rus ve Ermenilere karşı çetin muhârebeler yapıp, talebelerinin kısm‑ı a'zamını şehîd verdikten ve iki sene kadar Rusya’da esir kaldıktan sonra esâretten dönüp İstanbul’da Erkân‑ı Harbiye Riyâseti’nin iş'ârıyla “Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye” âzâlığında bulunup ve bu arada, Arapça “Mesnevî‑i Nuriye”de cem'edilen Arabî risalelerini, Türkçe, manzûm “Lemeât” ve “Nokta” gibi risaleleri te'lif ve neşrettikten sonra, bilâhare bu “Hutuvât‑ı Sitte” eserini işgalcilere karşı gizlice tab' ve neşretmiştir.
370
Hazret‑i Üstad, hayatının son senelerinde yanına gelen bilhassa resmî zevâttan ziyaretçilere ve bazı meb'ûslara, Risale‑i Nur hizmetinde müsbet hizmet dersini verirken, Eski Said hayatından bahisle, tek başıyla dört cebbâr kumandanlara mukàbele ettiğini ifâde ve beyân ederdi. Ve o zamandaki hàrika cesâret ve şehâmetini zikretmesiyle, şimdiki Risale‑i Nur neşriyatı ve hizmeti ve Nur Talebeleri câmiasıyla yaptığı müsbet harekete, o günkü tavrını kıyâs ederek delil gösterirdi. Meselâ, Emirdağ Lâhikası’nın en sonunda dercedilen, talebelerine en son dersinde:
“Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir; menfî hareket değildir. Rızâ‑yı İlâhîye göre sırf hizmet‑i îmâniyeyi yapmaktır; vazife‑i İlâhiye’ye karışmamaktır. Bizler âsâyişi muhâfazayı netice veren müsbet îmân hizmeti içinde; her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.”
“Meselâ, kendimi misâl alarak derim: Ben eskiden beri tahakküme ve terzile karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü kaldırmadığım birçok hâdiselerle sâbit olmuş. Meselâ; Rusya’da kumandana ayağa kalkmamak, Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de i'dâm tehdidine karşı mahkemedeki paşaların suâllerine beş para ehemmiyet vermediğim gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım, tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor. Fakat bu otuz senedir müsbet hareket etmek, menfî hareket etmemek ve vazife‑i İlâhiye’ye karışmamak hakikati için; bana karşı yapılan muâmelelere sabırla, rızâ ile mukàbele ettim. Cercis Aleyhisselâm gibi ve Bedir, Uhud muhârebelerinde çok cefâ çekenler gibi sabır ve rızâ ile karşıladım…” demektedir.
Hem “Emirdağ Lâhikası” mektûblarından birinde bu “Hutuvât‑ı Sitte”den bahisle:
“Sâlisen: Bu mektûb münâsebetiyle Dünkü gün yanıma gelen mühim bir resmî memura böyle söyledim ki: Eski Said’in sergüzeşte‑i hayatından hàrika üç vâkıa, şimdi tahakkuk etmiş ki, ileride çıkacak Risale‑i Nurun kerâmeti imiş. Şöyle ki:
371
Otuzbir Mart hâdisesinde, Hareket Ordusu’nun Başkumandanı Mahmud Şevket Paşa, bana karşı fazla hiddetli iken ve Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de beni muhâkeme ettikleri gün, onbeş adam karşımda darağacında asılı bir vaziyette Dîvân‑ı Harb-i Örfî Reisi Hurşid Paşa benden sordu: “Sen Şerîat’ı istedin mi? İşte Şerîat’ı isteyenler böyle asılırlar.”
Ben de: “Şerîat’ın bir mes'elesine bin rûhum olsa fedâ ederim.” dediğim hâlde ve beni mahkûm etmeye pek çok esbâb – muhbirlerin iftiralarıyla – varken, benim müstesnâ bir sûrette müttefikan berâetime karar vermeleri…
Hem eski Harb‑i Umumî’nin nihâyetinde İstanbul’da İngilizlerin başkumandanının eline benim İngiliz aleyhine şiddetli yazdığım “Hutuvât‑ı Sitte” ve başpapazına tahkîrkârâne sözlerim eline geçtiği hâlde, beni mahvetmek yüzde yüz ihtimali varken, hiddetini geri alıp ilişmemesi…
Hem Ankara’da dîvân‑ı riyâsetinde pek çok meb'ûslar varken Mustafa Kemâl, şiddetli bir hiddet ile dîvân‑ı riyâsetine girip, bana karşı bağırarak: “Seni buraya çağırdık ki, bize yüksek fikir beyân edesin. Sen geldin, namaza dair şeyler yazıp içimize ihtilâf verdin.” Ben de onun hiddetine karşı dedim: “Namaz kılmayan hâindir, hâinin hükmü merduttur.” Dehşetli bir pot kırdım.
Hazır meb'ûs dostlarım telâş ettikleri ve herhalde beni ezeceklerini tahmin ettikleri sırada, bana karşı bir nev'i tarziye verip o mecliste hiddetini geri alması, âdeta dehşetli bir kuvveti ve hakikati hissedip geri çekilmesi; ikinci gün hususî riyâset odasında, “Hücumât‑ı Sitte”nin “Birinci Desîse” içinde bulunan “Meselâ: Ayasofya Câmii ehl‑i fazl ve kemâlden ilâ âhir…” cümlesinden başlayan, tâ “İkinci Desîse”ye kadar, bir saat tamamen ona söyledim.
Bütün hissiyatını ve prensibini rencîde ettiğim hâlde bana ilişmemesi, hattâ taltifime çok çalışması, kat'iyyen bu üç cebbâr kumandanların bu üç acîb hâletleri, âdeta Eski Said’den korkmaları, şüphesiz ki Risale‑i Nurun, ileride kahraman şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsinin hàrika bir kuvveti ve Risale‑i Nurun parlak bir kerâmetidir.”
372
“Harb‑i Umumî’de mağlûbiyetimizden dolayı fazla müteessir olduğunuzu görüyoruz.” diyenlere cevaben:
“Ben kendi elemlerime tahammül ettim; fakat, ehl‑i İslâm’ın eleminden gelen teellümât beni ezdi. Âlem‑i İslâma indirilen darbelerin en evvel kalbime indiğini hissediyorum. Onun için bu kadar ezildim. Fakat bir ışık görüyorum ki, o elemlerimi unutturacak inşâallâh” diyerek tebessüm eylerdi.
İstanbul’da, en büyük ve en ehemmiyetli ve te'sirli hizmet‑i vataniye ve milliyesinden birisi de “Hutuvât‑ı Sitte” adlı eseriyle, gaddâr zâlimlerin yüzlerine tükürüp, izzet‑i diniyeyi ve şerefi ve şeref‑i İslâmiyeyi muhâfaza etmesidir. İstanbul’un yabancılar tarafından işgali sıralarında, İngiliz Anglikan Kilisesinin, Meşîhat‑i İslâmiye’den sorduğu altı suâline, altı tükürük mânâsında verdiği ma'kul ve sert cevabları, onun derece‑i cesâret ve kemâlât ve şecâatini fiilen göstermektedir…
Hutuvât‑ı Sitte’yi neşrettiği zaman, İstanbul’un işgalini müteâkib İngiliz başkumandanına bu eser gösterilir ve Bediüzzaman’ın bütün kuvvetiyle aleyhte bulunduğu kendisine ihbar edilir. O cebbâr kumandan, i'dâm kararıyla vücûdunu ortadan kaldırmak istediyse de; fakat kendisine, Bediüzzaman i'dâm edilirse, bütün Şarkî Anadolu, İngiliz’e ebediyen adâvet edeceği ve aşîretler her ne pahasına olursa olsun isyan edecekleri söylenmesi üzerine bir şey yapamaz.
İstanbul’da, İngilizler desîseleriyle Şeyhülislâmı ve diğer bazı ulemâyı lehlerine çevirmeye çalışmalarına mukâbil, Bediüzzaman, “Hutuvât‑ı Sitte” adlı eseri ve İstanbul’daki fa'âliyeti ile; İngiliz’in, Âlem‑i İslâm ve Türkler aleyhindeki müstemlekecilik siyasetini ve entrikalarını, tarihî düşmanlığını etrafa neşrederek, Anadolu’daki Millî Kurtuluş Hareketini desteklemiş, bu hususta en büyük âmillerden birisi olmuştu.
373
Bu Hizmetine dair kendi ifâdesinden bir parça:
“Bir zaman İngiliz Devleti, İstanbul Boğazının toplarını tahrib ve İstanbul’u istilâ ettiği hengâmda, o devletin en büyük dâire‑i diniyesi olan Anglikan Kilisesinin baş papazı tarafından, Meşîhat‑i İslâmiye’den dinî altı suâl soruldu. Ben de o zaman, Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye âzâsı idim. Bana dediler: ‘Bir cevab ver. Onlar, altı suâllerine altıyüz kelimeyle cevab istiyorlar.’ Ben dedim: ‘Altıyüz kelimeyle değil, altı kelimeyle değil, hattâ bir kelimeyle değil, belki bir tükürükle cevab veriyorum. Çünkü o devlet, işte görüyorsunuz; ayağını boğazımıza bastığı dakikada, onun papazı mağrûrâne üstümüzde suâl sormasına karşı, yüzüne tükürmek lâzım geliyor… Tükürün o ehl‑i zulmün o merhametsiz yüzüne!‥’ demiştim…”
İşte muhtevâsı küçük fakat zaman ve zemindeki neşri ve zuhûru itibariyle gayet ehemmiyetli ve Hazret‑i Üstad Bediüzzaman’ın bu millet ve memleket‑i İslâmiye’nin müdafaa, muhâfaza, istiklâl ve istikbâli için feverân eden hamiyet‑i àliyesini göstermesi noktasından büyük olan bu “Hutuvât‑ı Sitte” eserini, yaşayan ebedî bir tarih mânâsıyla yeni nesillerin nazar‑ı dikkatine arzediyoruz.
Hizmetinde bulunan talebeleri
374
Hutuvât‑ı Sitte
اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
﴿وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ﴾
Her bir zamanın insî bir şeytanı vardır. Şimdi beşerde insan sûretinde şeytanın vekili olan rûh‑u gaddâr, fitnekârâne siyasetiyle cihanın her tarafına kundak sokan اَلْخَنَّاسْel‑hannâs, altı hutuvâtıyla Âlem‑i İslâmı ifsad için insanlarda ve insan cemâatlerindeki habîs menba'ları ve tabiatlarındaki muzır mâdenleri, fiilî propaganda ile işlettiriyor, zayıf damarları buluyor.
Kiminin hırs‑ı intikamını, kiminin hırs‑ı câhını, kiminin tama'ını, kiminin humkunu, kiminin dinsizliğini, hattâ en garîbi, kiminin de taassubunu işletip siyasetine vâsıta ediyor.
Birinci Hatvesi
Der veya dedirir:
“Siz kendiniz de dersiniz ki: Musîbete müstehak oldunuz. Kader zâlim değil, adâlet eder. Öyleyse, size karşı muâmeleme râzı olunuz.”
Şu vesveseye karşı demeliyiz: Kader‑i İlâhî isyanımız için musîbet verir. Ona rızâ‑dâde olmak, o günahtan tevbe demektir. Sen ey mel'ûn! günahımız için değil, İslâmiyetimiz için zulmettin ve ediyorsun. Ona rızâ veya ihtiyarla inkıyad etmek – Neûzü Billâh – İslâmiyetten nedâmet ve yüz çevirmek demektir.
Evet aynı şeyi – hem musîbettir – Allah verir, adâlet eder. Çünkü günahımıza, şerrimize zecren ondan vazgeçirmek için verir. O şeyi aynı zamanda beşer verir, zulmeder. Çünkü, başka sebebe binâen ceza verir. Nasıl ki düşman‑ı İslâm, aynı şeyi bize icra ediyor. Çünkü Müslümanız.
İkinci Hatvesi
Der veya dedirtir:
“Başka kâfirlere dost olduğunuz gibi bana da dost ve tarafdâr olunuz. Neden çekiniyorsunuz?”
375
Şu vesveseye karşı deriz:
Muâvenet elini kabûl etmek ayrıdır. Adâvet elini öpmek de ayrıdır. Bir kâfirin her bir sıfatı kâfir olmak ve küfründen neş'et etmek lâzım olmadığından, İslâmın eski ve mütecâviz bir düşmanını def' için, bir kâfir muâvenet elini uzatsa, kabûl etmek İslâmiyete hizmettir.
Senin ise, ey kâfir‑i mel'ûn!
Senin küfründen neş'et eden teskin kabûl etmez husûmet elini öpmek değil, temâs etmek de İslâmiyete adâvet etmek demektir.
Üçüncü Hatvesi
Der veya dedirtir:
“Şimdiye kadar sizi idare edenler fenâlık ettiler, karıştırdılar. Öyleyse bana râzı olunuz.”
Bu vesveseye karşı deriz:
Ey el‑hannâs! Onların fenâlıklarının asıl sebebi de sensin. Âlemi onlara darlaştırdın, damar‑ı hayatı kestin, evlâd‑ı nâmeşrûunu onlara karıştırdın. Dinsizliğe sevk ederek dini rüşvet isterdin. Onlara bedel seni kabûl etmek, yalnız müteneccis su ile necis olmuş bir libâsı, hınzırın bevliyle yıkamak demektir.
Sen yalnız hayvancasına muvakkat bir hayat‑ı sefilâneyi bize bırakıyorsun. İnsanca, İslâmca hayatı öldürüyorsun. Biz ise hem insancasına, hem Müslümancasına yaşamak istiyoruz. Senin rağmına yaşayacağız!
Dördüncü Hatvesi
Der veya dedirtir:
“Sizi idare eden ve bana muhâsım vaziyetini alanlar – ki Anadolu’daki sergerdeleridir – maksadları başkadır. Niyetleri din ve İslâmiyet değildir.”
Şu vesveseye karşı deriz:
Vesilelerde niyetin te'siri azdır. Maksadın hakikatini tağyîr etmez. Çünkü maksûd, vesilenin vücûduna terettüb eder; içindeki niyete bakmaz.
Meselâ, ben bir define veya su bulmak için bir kuyu kazıyorum. Biri geldi, – kendini saklamak veya orada müzahrefâtını defnetmek için – bana yardım ederek kazdı. Suyun çıkmasına ve definenin bulunmasına niyeti te'sir etmez. Su, fiiline, kazmasına bakar, niyetine bakmaz.
376
Bunun gibi, onlar bizi Kâbe’ye götürüyorlar. Kur'ân’ı yüksek tutmak istiyorlar. Bütün felâketimizin menba'ı olan Avrupa muhabbetine bedel, husûmetini esâs tutuyorlar. Niyetleri ne olursa olsun, bu maksadların hakikatini tağyîr edemez.
Beşinci Hatvesi
Der:
“İrâde‑i Hilâfet, siyasetimin lehinde çıktı.”
Şu vesveseye karşı deriz:
Bir şahsın arzu‑yu zâtîsi ve emr‑i hususîsi başkadır, ümmet nâmına emin olarak derûhde ettiği emânet‑i Hilâfetten hâsıl olan şahsiyet‑i maneviyenin irâdesi bambaşkadır. Bu irâde bir akıldan çıkıp, bir kuvvete istinâd ederek, Âlem‑i İslâmın maslahatını takib eder.
Aklı ise, şûrâ‑yı ümmettir; senin vesvesen değil. Kuvveti müsellah ordusu, hür milletidir; senin süngülerin değildir.
Maslahat da muhîtten merkeze nazar edip İslâm için fâide‑i uzmâya tercih etmektir. Yoksa, aksine olarak merkezden muhîte bakmakla Âlem‑i İslâmı bu devlete, bu devleti de Anadolu’ya, Anadoluyu da İstanbul’a, İstanbul’u da Hânedân‑ı Saltanata teâruz vaktinde fedâ etmek gibi hod‑endişâne fikir ve irâde, değil Vahdeddin gibi mütedeyyin bir zât, hattâ en fâcir bir adam da, yalnız ism‑i Hilâfeti taşıdığı için ihtiyarıyla etmez. Demek, mükrehtir.(❋) O hâlde ona itâat, adem‑i itâattir.
Altıncı Hatvesi
Der ki:
“Bana karşı mukâvemetiniz beyhûdedir.
Müttefikiniz beraberken yapamadığınız şeyi şimdi nasıl yapacaksınız?”
Şu vesveseye karşı deriz:
En ziyâde hile ve fitne kuvvetiyle ayakta duran azametli kuvvetin bizi ye'se düşürmüyor.
Evvelâ: Hile ve fitne, perde altında kaldıkça te'sir eder. Zâhire çıkmakla iflas eder, kuvveti söner. Perde öyle yırtılmış ki, senin yalan, hile, fitnen hezeyana, maskaralığa inkılâb edip akîm kalıyor. Bu defaki Anadolu’ya karşı (….) gibi…
377
Sâniyen: O kof kuvvetin yüzde doksanı sana karşı i'tilâf kabûl etmez. Muhâsım bir cereyan, atâlete mahkûm ediyor. (❋)
Fazla kalan kuvvetinle dert ve dermanda müşterek olan Âlem‑i İslâmı susturacak, depretmeyecek derecede eskisi gibi bir istibdâd altında tutmaya ihtimal versen, şeytan iken eşeğin eşeği olursun! (❋)
Sâlisen: Mâdemki öldürüyorsun. Ölmek iki sûretledir:
Birinci sûret: Senin ayağına düşmek, teslîm olmak sûretinde rûhumuzu, vicdânımızı ellerimizle öldürmek, cesedi de güyâ rûhumuza kısâsen sana telef ettirmektir.
İkinci sûret: Senin yüzüne tükürmek, gözüne tokat vurmakla rûh ve kalbimiz sağ kalır, cesed de şehîd olur. Akîde faziletimiz tahkîr edilmez; İslâmiyetin izzetiyle istihzâ edilmez.
Elhâsıl: İslâmiyet muhabbeti, senin husûmetini istilzam eder. Cebrâil, şeytan ile barışamaz. Siyasetimizde en acınacak, en ebleh bir akıl varsa, o da öylelerin aklıdır ki, (İ.G.Z.) milletinin ihtiras ve menfaatini, İslâmiyetin menfaat ve izzetiyle kàbil‑i tevfik görüyor. Burada en sefil ve en ahmak kalb, öylelerin kalbidir ki, hayatı onun himâyeti altında kabûl eder. Hayatımızı onun himâyeti altında kàbil görüyor. (❋)
Çünkü, öyle bir şarta hayatımızı ta'lik ediyor ki, muhâl‑ender muhâldir.
Der: “Yaşayınız. Fakat bir tek adam bana hıyânet etse yakarım, yıkarım!”
Şâyet bir adam hakka sadâkat nâmına onun kâfirâne zulmüne karşı hıyânet etse, Ayasofya’ya ilticâ etse, milyarlara değer o mukaddes binayı harâb eder. Veyâhut, bir köyde ona bir hâin bulunsa, çoluk‑çocuğuyla mahvetmek, veya bir cemâatte ona muzır biri varsa cemâati ifnâ etmek, her vakit kendinde salâhiyet görüyor. Lânet o medeniyete ki, ona o salâhiyeti vermiş!
Acaba, bütün millet [milletin] bir kalbde – hem münâfık, hançer‑i zulmünden mütelezziz olacak ahmak bir kalbde – ittifakından daha muhâl ne var?
378
Şeytan gibi hasîs hisleri, fenâ ahlâkları teşci' ve himâye eder, iyi hisleri söndürür. Hem insanî, İslâmî hayatı men' etmekle beraber, muvakkat hayvanî bir hayatı, iki genc‑i mücehhez pençeli; ekseriyeti kazanmak için, imhayı esâs program yapmış, iki kelbi iki ciğerimize musallat ederek bizi silâhtan tecrid ediyor. İşte onun himâyeti, işte hayatımız!
O hasım, gösterdiği kin ve husûmet harpten neş'et etme değildir. Harpten olsaydı, tabîi mağlûbiyetimizle sâirlerin husûmeti gibi sükûnet bulurdu. Hem hasmın, uzakta çirkin yüzündeki riyâkârâne çizgileri güzel zannedilirdi. Yakında görenler, inşâallâh daha aldanmaz.
كَمَا اَنَّ الضَّرُورَاتِ تُبِيحُ الْمَحْظُورَاتِ ،كَذٰلِكَ تُسَهِّلُ الْمُشْكِلَاتِ
Korkaklıkta darb‑ı mesel hükmünde olan tavuk, çocukları yanında iken şefkat‑i cinsiye sebebiyle camuşa saldırır. İşte dehşetli bir cesâret…
Hem darb‑ı mesel olmuş: “Keçi kurttan havfı, ıztırar vaktinde mukâvemete inkılâb eder. Boynuzu ile kurdun karnını deldiği vâkidir.
İşte hàrika bir şecâat…”
Fıtrî meyelân mukâvemet‑sûzdur. Bir avuç su, kalın bir demir gülle içinde atılsa, kışta soğuğa ma'rûz bırakılsa, meyl‑i inbisat demiri parçalar.
Evet, şefkatli tavuk cesâreti, hamiyetli keçi ıztırarî şecâati gibi, fıtrî bir heyecan demir güllede su gibi, zulmün bürûdetli husûmet‑i kâfirânesine ma'rûz kaldıkça herşeyi parçalar. Rus mojikleri buna şâhiddir.
Bununla beraber, îmânın mâhiyetindeki hàrikulâde şehâmet, izzet‑i İslâmiyet’in tabiatındaki âlem‑pesend şecâat, uhuvvet‑i İslâmiye’nin intibâhıyla her vakit mu'cizeleri gösterebilir.
Temmet
379
Dîvân‑ı Harb-i Örfî
Risale‑i Nur Külliyatından
İki Mekteb‑i Musîbetin ŞehâdetnâmesiveyaDîvân‑ı Harb-i Örfî
Müellifi
Bediüzzaman Said Nursî
.
Te'lif Tarihi: 1909 (Rûmî: 1325)
İlk Baskı:
İkbâl‑i Millet Matbaası, İstanbul
1911 (Rûmî: 1327)
380
Mukaddime
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Yarım asır evvel tab'edilen bu müdafaayı şimdi bu asra daha muvâfık gördük. Güyâ o zamandan elli sene sonra bir hiss‑i kable'l-vukû' ile bir nev'i ihbar‑ı gaybî olarak hayat‑ı ictimâiyeyi alâkadar eden çok hakikatlere temâs ettiğinden neşredildi.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
Azîz, sıddık kardeşim!
Mâdem eski zamanda iki defa tab'edilmiş, kimse i'tirâz etmemiş, ayn‑ı hakikat bir risaleciktir. Hàs dostların tensibiyle fakat; sıhhatine tam dikkat etmek şartıyla neşredebilirsiniz. Bu risale, eski zamandan ziyâde bu zamanın tam bir dersi olabilir.
Said Nursî
381
Önsöz (İfâde‑i Nâşir)
Eserin kırk beş sene evvelki tab'ındaki ifâde‑i nâşir
Ahmed Ramiz der:
Üçyüz yirmiüç senesi zarfında idi ki; Şark’ın yalçın, sarp, âhenîn mâverâ‑i şevâhik-ı cibâlinde tulû' etmiş Said Nursî isminde nevâdir‑i hilkatten ma'dûd bir ateşpâre‑i zekânın İstanbul âfâkında rü'yet edildiği haberi etrafa aksetmiş ve fıtraten mütecessis olan bazı kimseler o hàrika‑i fıtratı peyâ‑pey gördükçe, mâder‑i hilkatin hazâin‑i lâ-tefnâsındaki sehàveti bir türlü hazmedemeyenler, Şarkî Anadolu kıyafetinde, o şal ve şalvar altında, öyle bir kanun‑u dehânın ihtifâ edebileceğini bir türlü anlayamayarak, bir kısım adamlar ona, mecnûn demişlerdi.
Said Nursî, filvâki ifrat‑ı zekâ itibariyle hudud‑u cünûnda idi. Fakat öyle bir cünûn ki; “Onun ulvî rûh ve kemâl‑i aklına işârettir.” diye bir zât şu mısralarında tercümân‑ı zîşanı olmuştur:
Cünûn başımda yanar, ateş‑i maâlîdir.
Cünûn başımda benim bir zekâ‑i àlîdir.
Benim cünûnuma rehber ziyâ‑yı ulviyet,
Benim cünûnumu bekler azîm bir niyet…
382
Evet Said Nursî İstanbul’a, şûrezâr Vilâyât‑ı Şarkıyenin maârifsizlikle öldürülmek istenilen Yıldız siyasetlerine istikamet vermek azmiyle gelmişti. Daha İstanbul’a gelmeden Van’dan, Bitlis’ten, Mardin’den defaatle nefyolmasından İstanbul’a gelmesiyle beraber Merhum Sultan Abdülhamid tarafından sûret‑i ciddiyede tarassud altına aldırıldı. Birkaç kere tevkîf edildi. Nihâyet bir gün geldi, Said Nursî’yi Üsküdar’a Toptaşı’na yolladılar. Çünkü hapishânede îkaz edilecek kimseler bulunmak muhtemeldi. Tımarhâneden ikide bir çıkartılıyor; maaş, rütbe tebşîr ediliyor. Hazret‑i Said: “Ben memleketimde mekteb medrese açtırmak üzere geldim, başka bir dileğim yoktur. Bunu isterim, başka bir şey istemem.” diyordu…
Tâbir‑i âherle Bediüzzaman iki şey istiyordu: Vilâyât‑ı Şarkıyenin her tarafında dinî mektebler, medreseler açtırmak istiyor ve başka bir şey almamak istiyordu…
Arş‑ı kanâat oldu behişt‑i gınâ bize,
Biz etmeyiz zemin‑i müdaraya ol emin.
Mansıbların, makamların en bülendidir,
Hizmet‑i îmân ile âsâyiş ve saâdeti te'min…
Şehzadebaşı’nda şemâtetle konferans verildiği gece, kemâl‑i mehâbetle sahneye çıkıp îrâd ettiği nutk‑u belîğ-i bî-tarafâne, Said’in ihâta‑i ilmiyesi kadar hamâset ve fedâkârlıkta da ileri olduğunu te'yid eder. Gerek o gece, gerek menhus 31 Mart’ta cihan‑değer nasihatleriyle ortaya atılan hoca‑i dânâya; böyle tehlikeli bir ânda vücûd‑u kıymetdârının sıyâneti, nef'an li'l‑umum elzem olduğu hâlde ve ihtar edildiği zaman: “En büyük ders, doğruluk yolunda ölümünü istihkar dersi vermektir…”
383
“Yerinde ölmek için bu hayat lâzımdır.” fikrine karşı:Âşinâyız, bize bîgânedir endişe‑i mevt.Adl ü Hak uğruna nezreylemişiz canımızı.Olur bize âb‑ı hayat, ateş‑i seyyâl-i memât.mısraı ile mukàbele ederdi.
Said‑i hüşyârın safvet‑i rûhunu, besâlet ve şecâatini, fedâkârlığındaki nihâyetsizliğini anlamak ve ona bağlanmak için, lisân‑ı hamâsetinden bu mezkûr mısraı dinlemek kifâyet eder.
Bediüzzaman’a zurefâdan biri, bir gün, irfanıyla mütenâsib bir esvâb giymesi lüzumundan bahseder. Müşârün‑ileyh de: “Siz, Avusturya’ya güyâ boykot yapıyorsunuz, hem onun gönderdiği kalpakları giyiyorsunuz. Ben ise, bütün Avrupa’ya boykot yapıyorum, (Hâşiye) onun için yalnız memleketimin maddî ve manevî ma'mûlâtını giyiyorum” buyurmuştur.
Elyevm, Said Nursî memleketine döndü. Karışmış İstanbul’un hava‑i gıll ü gışşından ve tezviratından ve bedraka‑i efkâr olmak lâzım gelen gazetecilerin bazılarının bütün fenâlıklara bâdî ve bütün felâketlerin müvellidi olduklarını görerek bu derece açık cinayetlere tahammül edemeyerek me'yûs ve müteessir; vahşetzâr; fakat mûnis, vefâkâr ve nâmus‑perver olan dağlarına döndü. İsabet etti. Kim bilir belki en büyük icraatından biri de budur.
NâşiriAhmed Ramiz(Rahmetullâhi Aleyh)
384
İki Mekteb‑i Musîbet’in Şehâdetnâmesi
Kırk altı sene (❋) evvel tab'edilen
İki Mekteb‑i Musîbet’in Şehâdetnâmesi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
Mukaddime
Vaktâ ki hürriyet, dîvânelikle yâdolunurdu; zaîf istibdâd, tımarhâneyi bana mekteb eyledi. Vaktâ ki îtidâl, istikamet; irtica ile iltibas olundu; meşrûtiyette şiddetli istibdâd, hapishâneyi mekteb eyledi.
Ey şu şehâdetnâmemi temâşâ eden zevât! Lütfen, rûh ve hayâlinizi, misâfireten, yeni medeniyete karışmış, asabî bir bedevî talebenin hâl‑i ihtilâlde olan cesed ve dimağına gönderiniz. Tâ tahtie ile hatâya düşmeyiniz!…
Otuzbir Mart Hâdisesinde Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de dedim ki:
Ben talebeyim. Onun için herşeyi mîzan‑ı Şerîatla muvâzene ediyorum. Ben, milliyetimizi yalnız İslâmiyet biliyorum. Onun için herşeyi de İslâmiyet nokta‑i nazarından muhâkeme ediyorum.
Ben hapishâne denilen âlem‑i berzahın kapısında dururken ve darağacı denilen istasyonda âhirete giden şimendiferi beklerken, cem'iyet‑i beşeriyenin gaddârâne hâllerini tenkid ederek; değil yalnız sizlere, belki bu zamandaki nev'‑i benî beşere îrâd ettiğim bir nutuktur. Onun için,﴿يَوْمَ تُبْلَى السَّرَٓائِرُ﴾ sırrınca, kabr‑i kalbden hakàik çıplak çıktı. Nâmahrem olan kimseler nazar etmesin.
385
Âhirete kemâl‑i iştiyak ile müheyyâyım. Bu asılanlarla beraber gitmeye hazırım. Nasıl ki, bir bedevî garâib‑perest, İstanbul’un acâib ve mehâsinini işitmiş, fakat görmemiş; nasıl kemâl‑i hâhişle görmeyi arzu eder!… Ben de ma'raz‑ı acâib ve garâib olan Âlem‑i âhireti, o hâhişle görmek istiyorum. Şimdi de öyleyim. Beni oraya nefyetmek, bana ceza değil! Sizin elinizden gelirse, beni vicdânen tâzib ediniz! Ve illâ başka sûretle azâb, azâb değil, benim için bir şândır!
Bu hükûmet, zaman‑ı istibdâdda akla husûmet ediyordu; şimdi de hayata adâvet ediyor… Eğer hükûmet böyle olursa; yaşasın cünûn! Yaşasın mevt! Zâlimler için de yaşasın Cehennem!‥
Ben zâten bir zemin istiyordum ki, efkârımı onda beyân edeyim. Şimdi bu Dîvân‑ı Harb-i Örfî iyi bir zemin oldu. Bidâyetlerde herkesten suâl olunduğu gibi, Dîvân‑ı Harb’de bana da suâl ettiler:
– Sen de Şerîat istemişsin?
Dedim:
– Şerîatın bir hakikatine bin rûhum olsa fedâ etmeğe hazırım! Zîra Şerîat, sebeb‑i saâdet ve adâlet‑i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil!‥
Hem de dediler:
– İttihâd‑ı Muhammediye’ye (A.S.M.) dâhil misin?
Dedim: