308
Şehîd Kendini Hayy Bilir
﴿وَ لَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ى سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌ بَلْ اَحْيَٓاءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ﴾
(اَيْ : وَلٰكِنَّهُمْ يَشْعُرُونَ اَنَّهُمْ اَحْيَاءٌ مَا مَاتُوا)
Şehîd kendini hayy bilir. (❋) Fedâ ettiği hayatı sekerâtı tatmadığından gayr‑ı münkatı' ve bâkî görüyor. Yalnız daha nezîh olarak buluyor.
Başka meyyite nisbeti şuna benzer ki; iki adam rüyada lezâizin envâ'ına câmi' bir bahçede geziyorlar. Biri rüya olduğunu bilir, ehemmiyet vermez. Diğeri ise yakaza bilir, hakîki mütelezziz olur.
Âlem‑i rüya, âlem‑i misâlin zılli ve o da âlem‑i berzahın zılli olduğundan, desâtirleri mütemâsildir.
Adâlet‑i Mahzânın En Büyük Düsturu
﴿مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِي الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَم۪يعًا وَمَنْ اَحْيَاهَا فَكَاَنَّمَٓا اَحْيَا النَّاسَ جَم۪يعًا﴾
Şu âyet haktır. Akla münâfî olamaz. Hakikattir. Mücâzefe, mübâlağa içinde bulunamaz. Hâlbuki zâhiri düşündürür.
Birinci Cümle
Adâlet‑i mahzânın en büyük düsturunu vaz'ediyor. Der ki: Bir masûmun hayatı ve kanı, hattâ umum beşer için olsa da heder olmaz. İkisi nazar‑ı Kudrette bir olduğu gibi, nazar‑ı adâlette de birdir. Cüz'iyâtın küllîye nisbeti bir olduğu gibi, hakkın dahi mîzan‑ı adâlete karşı aynı nisbettir. O nokta‑i nazardan, hakkın küçüğü büyüğü olamaz.
309
Lâkin adâlet‑i izafiye cüz'ü külle fedâ eder. Fakat muhtar cüz'ün sarîhan veya zımnen ihtiyar ve rızâ vermek şartıyla… Ene’ler, nahnü’ye inkılâb edip, mezcî cemâat rûhu tevellüd ederek, külle fedâ olmak için ferd zımnen rızâ‑dâde olabilir.
Bazen nur, nâr göründüğü gibi şiddet‑i belâğat da mübâlağa görünür.
Şurada nükte‑i belâğat üç noktadan terekküb ediyor:
Birincisi: Beşerin fıtratındaki isti'dâd‑ı isyan ve tehevvür, gayr‑ı mahdûd olduğunu göstermektir. Hayra olduğu gibi, şerre dahi insanın kàbiliyeti nâmütenâhî gibidir. Hodgâmlık ile öyle insan olur ki, heves ve ihtirasına mâni herşeyi, hattâ elinden gelirse dünyayı harâb ve nev'‑i beşeri mahvetmek ister.
İkincisi: İsti'dâd‑ı fıtrînin hariçte derece‑i kuvvetini izhârla, mümkünü vâki sûretinde göstererek, nefsi zecr eder – demek o damar‑ı gadr ve isyan çekirdeği güyâ bilkuvveden bilfiile çıkıp, imkânâtı vukûâta inkılâb ederek, müstaid olduğu semerâtı verip, bir şecere‑i zakkum sûretinde hayâlin nasbü'l‑aynına vaz' eder – tâ matlûb olan teneffür ve inzicarı, nefsin dibine kadar işletilsin.
İrşadî belâğat böyle olur.
310
Üçüncüsü: Kaziye‑i mutlaka bazen külliye ve kaziye‑i vaktiye-i münteşire bazen dâime sûretinde görünür. Hâlbuki bir ferd, bir zamanda hükme mazhar olsa, kaziyenin mantıken sıdkına kâfîdir. Ehemmiyetli bir kemiyet olsa, örfen dahi doğrudur. Nasıl ki, her mâhiyette bazı hàrikulâde efrâd veya o nev'in nihâyet derecede tekemmül etmiş bir ferd veya her ferd için acîb şerâite câmi' hàrika bir zaman bulunur ki; sâir efrâd ve ezmine o ferde veya o zamana nisbeten, zerreler kadar küçücük balıklar balina balığına nisbeti gibidir.
Bu sırra binâen cümle‑i ûlâ çendan zâhiren külliye ise, fakat dâime değildir. Fakat beşere, kàtilliğin zaman cihetiyle en müdhiş ferdini nazara vaz'ediyor.
Öyle zaman olur ki, bir kelime bir orduyu batırır; bir gülle otuz milyonun mahvına sebeb olur. (❋) Nasıl ki oldu da… Öyle şerâit tahtında olur ki, küçük bir hareket insanı a'lâ‑yı illiyîne çıkarır. Öyle hâl olur ki; küçük bir fiil, insanı esfel‑i sâfilîne indirir.
Böyle kaziye‑i mutlakada veya münteşire‑i zamaniyede böyle hâller, büyük bir nükte için nazara alınır. Böyle acîb ferdler ve acîb zamanlar ve hâller mutlak, mübhem bırakılır.
Meselâ: İnsanlarda velî, Cuma’da dakika‑i icâbe, Ramazanda Leyle‑i Kadir, Esmâü'l‑Hüsnâ’da ism‑i a'zam, ömürde ecel mechûl kaldıkça, sâir efrâd dahi kıymetdâr kalır, ehemmiyet verilir. Taayyün ettikçe, sâirleri rağbetten düşer.
Yirmi sene mübhem bir ömür, nihâyeti muayyen bin seneye müreccahtır. Zîra vehim, ebediyete ihtimal verdiğinden mübhemde nefsi kandırır. Muayyende ise, yarısı geçtikten sonra darağacına tedrîcen takarrüb gibidir.
311
Tenbih
Bazı âyât ve ehâdîs vardır ki; mutlakadır; külliye telâkki edilmiş. Hem öyleler vardır ki; münteşire‑i muvakkatedir, dâime zannedilmiş. Hem mukayyede var, âmm hesab edilmiş.
Meselâ, demiş: “Bu şey küfürdür.” Yani o sıfat îmândan neş'et etmemiş, o sıfat kâfiredir. O haysiyet ile “O zât küfür etti” denilir. Fakat mevsufu ise; masûme ve îmândan neş'et ettikleri gibi, îmânın tereşşuhâtına da hâize olan başka masûme evsâfa mâlik olduğundan, “O zât kâfirdir.” denilmez. İllâ ki, o sıfat küfürden neş'et ettiği yakìnen biline. Zîra başka sebebden de neş'et edebilir. Sıfatın delâletinde “şek” var. Îmânın vücûdunda da “yakìn” var. Şek ise yakìnin hükmünü izâle etmez.
Tekfire çabuk cür'et edenler düşünsünler!
İkinci Cümle
اَيْ : مَنْ اَحْيَاهَا فَكَاَنَّمَا اَحْيَا النَّاسَ جَم۪يعًا
İhyâ, mânâ‑yı zâhiri-yi mecâzî itibariyle, hasenenin gayr‑ı mahdûd tezâuf düsturunu gösterir. Mânâ‑yı aslî itibariyle halk ve icâdda şirk ve iştirâki, esâsıyla “hedm” eden bir bürhâna remizdir. Zîra bu cümle ile beraber ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ﴾ tarafeyndeki teşbih, iktidar mânâsını ifhâm ettiğini dahi nazara alınsa, mantıken aks‑i nakîz kaidesiyle istilzam ediyor ki, مَنْ لَايَقْتَدِرُ عَلٰى اِحْيَاءِ النَّاسِ جَم۪يعًا لَايَقْتَدِرُ عَلٰى اِحْيَاءِ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ demek işâreten delâlet ediyor.
312
Mâdemki insanın, mümkinâtın kudreti, bilbedâhe semâvâtın, küre‑i arzın halkına, icâdına muktedir değildir. Bir taşın, hiçbir şeyin halkına da muktedir olamaz.
Demek arzı ve bütün nücûm ve şümûsu tesbih taneleri gibi kaldıracak, çevirecek kuvvetli bir ele mâlik olmayan kimse, kâinâtta da'vâ‑yı halk ve iddia‑yı icâd edemez.
Sun'î tasarrufât‑ı beşeriye ise, fıtratta cârî olan nevâmis‑i İlâhînin sereyânlarını keşf ile, tevfik‑i hareket edip, lehinde isti'mâl etmektir.
İşte bu derece bürhânda vuzûh, parlaklık Kur'ân’ın rumûz‑u i'câzındandır. Gelecek âyet bunu isbât edecektir.
Kudret Zâtiyedir. Acz Tahallül Edemez
﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ﴾
Zîra kudret zâtiyedir. Acz tahallül edemez. Melekûtiyete taalluk eder. Mevâni' tedâhül edemez. Nisbeti kanunîdir. Cüz' ve küll, cüz'î ve küllî hükmüne geçer.
313
Birinci Nokta
Kudret‑i Ezeliye, Zât‑ı Akdes’e, lâzime‑i zarûriye-i nâşie-i zâtiyedir. Acz zıddı olduğundan bizzarûre, zarûriye‑i zâtiye ile, zıddının melzumu olan zâta ârız olmaz. Mâdem zâta ârız olamaz, kudrete bizzarûre tahallül edemez. Mâdemki tahallül edemez, kudrette merâtib bizzarûre olamaz. Zîra merâtibin vücûdu, ezdâdın tedâhülüyledir. Meselâ harârette merâtib, bürûdetin tahallülüyledir. Hüsündeki derecât, kubhun tedâhülüyledir. (وَ هَلُمَّ جَرًّا)
Mümkinâtta hakîki lüzum‑u zâtî-i tabîi olmadığından, kâinâtta ezdâd birbirine girebilmiş. Merâtib tevellüd edip, ihtilâfât ile tağayyürât neş'et etmiştir.
Mâdemki kudrette merâtib olamaz, makdûrat dahi bizzarûre kudrete nisbeti bir olur. En büyük, en küçüğe müsâvî, zerrât yıldızlara emsâl olur.
İkinci Nokta
Kâinâtın iki ciheti var, âyinenin iki vechi gibi. Biri mülk, biri melekûtiyet. Mülk ciheti ezdâdın cevelângâhıdır. Hüsün‑kubuh, hayır‑şer, sığar‑kiber gibi umûrun mahall‑i tevârüdüdür. Onun için vesâit ve esbâb vaz'edilmiş, tâ dest‑i kudret zâhiren umûr‑u hasîse ile mübâşir olmasın. Azamet, izzet öyle ister. Hakîki te'sir verilmemiş, vahdet öyle ister.
314
Melekûtiyet ciheti ise, mutlaka şeffâfedir. Teşahhusât karışmaz. O cihet vâsıtasız Hàlık’a müteveccihtir. Terettüb, teselsül yoktur. İlliyet ma'lûliyet giremez. İ'vicacâtı yoktur. Avâik müdâhale edemez. Zerre şemse kardeş olur.
Kudret hem basit, hem nâmütenâhî, hem zâtî, mahall‑i taalluk-u kudret hem vâsıtasız, hem lekesiz, hem isyansızdır. Büyük küçüğe tekebbürü, cemâat ferde rüchânı, küll cüz'e nisbeten kudrete karşı fazla nazlanması olamaz.
Üçüncü Nokta
﴿لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ﴾﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى﴾
Temsîl, tasviri teshîl ettiğinden, temsîlâtla bu gâmız noktayı tefhimine çalışacağız.
Meselâ; şemsin feyz‑i tecellîsi olan timsâli, deniz sathında, denizin katresinde aynı hüviyeti gösteriyor. Meselâ; kâinât hâilsiz şemse müteveccih olmak şartıyla, mütefâvit cam parçalarından farzedilse, timsâl‑i şems zerrede, sath‑ı arzda, umumda müzâhemetsiz, tecezzîsiz, tenâkussuz bir olur. İşte şeffâfiyet sırrı.
Meselâ; noktalardan terekküb eden bir dâire‑i azîmin nokta‑i merkeziyenin elinde bir mum ve muhîtteki noktaların ellerinde birer âyine farzedilse, nokta‑i merkeziyenin verdiği feyz, müzâhemetsiz tecezzîsiz, tenâkussuz nisbeti birdir. İşte mukàbele sırrı.
315
Meselâ; hakîki bir mîzanın iki gözünde iki şems, iki yıldız, iki dağ, iki yumurta, iki cevher‑i ferd hangisi bulunursa bulunsun, sarfolunacak aynı kuvvetle, hassas terâzinin bir kefesi Süreyyâ’ya, bir kefesi serâya inebilir. İşte muvâzene sırrı.
Meselâ; en azîm bir gemiyi, bir çocuk dahi oyuncağını çevirdiği gibi çevirir. İşte intizamın sırrı.
Meselâ; bir mâhiyet‑i mücerrede bütün cüz'iyâtına en asğarına, en ekberine yorulmadan, tenâkus etmeden, tecezzîsiz bir bakar. Mülk cihetindeki teşahhusât, hususiyât müdâhale edip tağyîr edemez. İşte tecerrüdün sırrı.
Meselâ; bir kumandan arş emri ile bir neferi tahrîk, bir orduyu tahrîk eder. İşte itâat sırrı.
Zîra herşeyin bir nokta‑i kemâli ve o noktaya bir meyli var. Muzâaf meyil, ihtiyaç; muzâaf ihtiyaç, aşk; muzâaf aşk, incizabdır. Mâhiyât‑ı mümkinâtın, mutlaka kemâli, mutlak vücûddur. Hususî kemâli, isti'dâdâtını bilfiile çıkaran hàs vücûddur.
Bütün kâinâtın “Kün” emrine itâati, bir zerre neferin itâati gibidir. “Kün” emr‑i ezelîsine mümkünün itâat ve imtisalinde, meyil ve ihtiyaç ve şevk ve incizab mümtezic, mündemicdir.
316
Nukat‑ı selâse hususan üçüncü noktadaki esrâr‑ı sitte ile, mülk ve mümkin cânibinde değil, melekûtiyet ve kudret‑i ezeliye cihetinde nazar edilse, istinkâra incirâr eden istib'âd zâil ve nefs mutmainne olur. Şöyle:
Mâdemki kudret‑i ezeliye gayr‑ı mütenâhiyedir, zâtiyedir, zarûriyedir. Herşeyin lekesiz, perdesiz cihet‑i melekûtiyeti ona müteveccihtir, ona mukâbildir. İmkân itibariyle mütesâvî, mütevâzinü't‑tarafeyndir. Şerîat‑ı fıtriye-i kübrâ olan nizâma mutî'dir. Avâik ve hususiyât‑ı mütenevviadan cihet‑i melekûtiyet mücerreddir. Küll‑ü a'zam, cüz'‑ü asğara nisbeten, kudrete karşı ziyâde nazlanmaz, mukâvemet etmez. Haşirde bütün zevi'l‑ervâh ihyâsı, mevt‑âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sineği, baharda ihyâ ve inşâsından kudrete daha ağır olamaz.
Mezkûr üç nokta dikkat‑i nazara alınsa görünür ki;﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ﴾mübâlağasız, mücâzefesiz doğrudur, haktır, hakikattir.
317
İslâmiyet Vâsıtayı Red, Delili Kabûl ve Vesileyi Nefiy, İmâmı İsbât Eder
﴿وَلَا يَتَّخِذْ بَعْضُنَا بَعْضًا اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ﴾
Binler nüktesinden bir nükte:
Sofiye meşrebinden kat'‑ı nazar, İslâmiyet vâsıtayı red, delili kabûl ve vesileyi nefiy, imâmı isbât eder. Başka din, vâsıtayı kabûl eder. Bu sırra binâendir ki; Hıristiyanda servet ve rütbece yüksek olanlar, ziyâde dindardır. İslâmiyette avâm ise, servet ve rütbece yüksek olanlardan ziyâde dine merbûttur.
Zîra bir zîrütbe enâniyetli bir Hıristiyan, ne derece dinde mütesallib ise, o derece mevkiini muhâfaza ve enâniyeti okşar, kibrinde imtiyazından fedâkârlık etmez. Belki kazanır.
Bir müslim, ne derece dine mütemessik ise, o derece kibrinden, gururundan hattâ izzet‑i rütebinden fedâkârlık etmek gerekir.
Öyle ise, kendini hàvâs zanneden zâlimlere, mazlumîn ve avâmın hücumu ile, Hıristiyanlık hàvâssın tahakkümüne yardım ettiğinden parçalanabilir. İslâmiyet ise dünyevî hàvâstan ziyâde avâmın malı olduğundan, esâsât itibariyle müteessir olmamak gerektir.
“Allah, Ölüden Diriyi; Diriden Ölüyü Çıkarır.” Âyeti
﴿يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ﴾
Pek çok desâtir‑i külliye ve bir kısım desâtir‑i ekserîyi tazammun eder. Ferde, cemâate, nev'e, mesleğe şâmildir. Yalnız ekserî düsturların mâsadakatından bir‑iki misâl zikredeceğiz:
Lâkayd Emevîlik, nihâyet Sünnet Cemâate; salâbetli Alevîlik nihâyet Râfizîliğe dayandı.
318
Hem zâlime karşı miskinliği esâs tutan Hıristiyanlık, nihâyet tecellüd, cebbârlıkta; zâlime karşı cihad, izzet‑i nefsi esâs tutan İslâmiyet – eyvâh – nihâyet miskinlikte karar kıldı.
Hem mebde'i, taassub derecesinde azîmet olsa nihâyeti müsaheleye; ruhsata tarafdârsa, nihâyeti salâbete müncer olan bir kısım Hanbelî, Hanefî gibi…
Hattâ en garîbi, bir kısım müteassıblar mesleklerinin zıddına olarak, küffara karşı müsâmaha, dostluk ve lâkayd Jönler husûmet ve salâbet tarafdârı çıktılar. Güyâ mebde'‑i Hürriyetteki mevkilerini becâyiş ettiler.
İki âlim; bazen nâkısın oğlu kâmil, kâmilin oğlu nâkıs oluyor. Güyâ bakiye‑i iştihâ ve şevki, tevârüsle velede geçiyor. Öteki kazâ‑yı vatar ettiğinden, veledinde ilme karşı açlık hissini uyandırmıyor.
Şu emsilelerdeki sırr‑ı düstur şudur: Beşerde meyl‑i teceddüd var. Halef, selefi kâmil görse, tezyîd eylemese; meylinin tatminini başka tarzda arar, bazen aksü'l‑amel yapar.
Siyaset‑i Şahsiye, Cemâatiye, Milliyeye Dair En Âdil Bir Düstur‑u Kur'ânî
﴿وَلَاتَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى:﴾ İşte siyaset‑i şahsiye, cemâatiye, milliyeye dair en âdil bir düstur‑u Kur'ânî.
﴿اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا:﴾ İşte mâhiyet‑i insaniyede dehşetli kàbiliyet‑i zulüm.
319
Sırrı şudur: Beşerde hayvanın aksine olarak, kuvâ ve müyûl fıtraten tahdid edilmemiş. Meyl‑i zulüm, hubb‑u nefis dehşetli meydân alıyor.
Evet, ene ve enâniyetin eşkâl‑i habîsesi olan hodgâmlık, hodbînlik, hodendişlik, gurur ve inâd, o meyle inzimam etse, öyle ekberü'l‑kebâiri icâd eder ki, daha beşer ona isim bulmamış. Cehennem’in lüzumuna delil olduğu gibi, cezası da yalnız Cehennem olabilir.
Evvelâ: Şahıs itibariyle, bir şahıs çok evsâfa câmi'dir. Onların içinde bir sıfat, adâveti celbetse, birinci âyetteki kanun‑u İlâhî iktiza eder ki, adâvet o sıfata inhisar etsin; mecma'‑ı evsâf-ı masûme olan şahsına yalnız acısın ve tecâvüz etmesin.
Hâlbuki o zalûm‑cehûl, tabiat‑ı zâlimâne ile, bir cânî sıfat için o evsâf‑ı masûmenin hakkına da tecâvüz edip, mevsufa da husûmet; hattâ onda da iktifâ etmiyor, akrabasına da, hattâ meslektaşına da zulmünü teşmîl eder. Bir şeyin müteaddid esbâbı olduğundan, olabilir o cânî sıfat da kalbin fesâdından değil, belki hariç bir sebebin neticesidir. O hâlde sıfat câniye değil, kâfire de olsa, o zât cânî olamaz.
Cemâat itibariyle görüyoruz ki: Bir şahs‑ı muhteris, bir intikamıyla veya müntakìm bir muhâlefetle, arzuyu tazammun eden bir fikir ile demiş ki: “İslâm parçalanacak.” veyâhut “Hilâfet mahvolacak.” Sırf o meş'ûm sözünü doğru göstermek, gururiyetini, enâniyetini tatmin etmek için, İslâmın perîşaniyetini, – el‑iyâzü billâh – uhuvvet‑i İslâmiye’nin boğulmasını arzu eder. Hasmın zulm‑ü kâfirânesini, hayâle gelemez cerbezeli te'villerle adâlet sûretinde göstermek ister.
320
Medeniyet‑i hâzıra itibariyle görüyoruz ki; şu medeniyet‑i meş'ûme öyle gaddâr bir düstur‑u zulüm beşerin eline vermiş ki, bütün mehâsin‑i medeniyeti sıfıra indiriyor. Melâike‑i Kirâm’ın﴿اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَ﴾’deki endişelerinin sırrını gösteriyor.
İşte bir köyde bir hâin bulunsa, o köyü masûmeleriyle imha etmek veya bir cemâatte bir âsî bulunsa, o cemâati çoluk‑çocuğuyla ifnâ etmek veya Ayasofya gibi milyarlara değer mukaddes bir binaya, kanun‑u zâlimânesine serfürû etmeyen birisi tahassun etse, o binayı harâb etmek gibi, en dehşetli vahşetlere şu medeniyet fetvâ veriyor.
Acaba bir adam, kardeşinin günahıyla hak nazarında mes'ûl olmadığı hâlde, nasıl oluyor ki, bir karyenin veya bir cemâatin binlerle masûmları, hiçbir zaman fenâ tabiatlı ihtilâlciden hàlî kalmayan bir şehirde veya bir mahallede bulunan bir serkeş adamın isyanıyla, hiç münâsebet olmadığı hâlde, o masûmlar mes'ûl, belki ifnâ ediliyor.
321
Kur'ân’ın Hâkimiyet‑i Mutlakası
﴿وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعًا وَلَاتَفَرَّقُوا﴾
﴿الٓمٓ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَارَيْبَ ف۪يهِ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ﴾
Kur'ân’ın Hâkimiyet‑i Mutlakası
Ümmet‑i İslâmiye’nin ahkâm‑ı diniyede gösterdiği teseyyüb ve ihmalin bence en mühim sebebi şudur:
Erkân ve ahkâm‑ı zarûriye – ki yüzde doksandır. – Bizzat Kur'ân’ın ve Kur'ân’ın tefsiri mâhiyetinde olan sünnetin malıdır. İctihâdî olan mesâil‑i hilâfiye ise, yüzde on nisbetindedir. Kıymetçe mesâil‑i hilâfiye ile erkân ve ahkâm‑ı zarûriye arasında azîm tefâvüt vardır. Mes'ele‑i ictihâdiye altın ise, öteki birer elmas sütundur. Acaba doksan elmas sütunu, on altunun himâyesine vermek, mezcedip tâbi kılmak câiz midir?
Cumhûru, bürhândan ziyâde me'hazdeki kudsiyet imtisale sevkeder. Müçtehidînin kitapları vesile gibi, cam gibi Kur'ân’ı göstermeli, yoksa vekil, gölge olmamalı.
Mantıkça mukarrerdir ki; zihin, melzumdan tebeî olarak lâzıma intikal eder ve lâzımın lâzımına tabîi olarak etmez. Etse de, ikinci bir teveccüh ve kasd ile eder. Bu ise, gayr‑ı tabîidir.
322
Meselâ; hükmün me'hazi olan şerîat kitapları melzum gibidir. Delili olan Kur'ân ise, lâzımdır. Muharrik‑i vicdân olan kudsiyet, lâzımın lâzımıdır. Cumhûrun nazarı kitaplara temerküz ettiğinden, yalnız hayâl‑meyâl lâzımı tahattur eder. Lâzımın lâzımını, nâdiren tasavvur eder. Bu cihetle vicdân lâkaydlığa alışır, cümûdet peydâ eder.
Eğer zarûriyât‑ı diniyede doğrudan doğruya Kur'ân gösterilse idi, zihin tabîi olarak müşevvik‑i imtisal ve mûkız‑ı vicdân ve lâzım‑ı zâtî olan “kudsiyet”e intikal ederdi. Ve bu sûretle kalbe meleke‑i hassâsiyet gelerek, îmânın ihtarâtına karşı asamm kalmazdı.
Demek şerîat kitapları, birer şeffâf cam mâhiyetinde olmak lâzım gelirken, mürûr‑u zamanla mukallidlerin hatâsı yüzünden paslanıp, hicâb olmuşlardır. Evet bu kitaplar, Kur'ân’a tefsir olmak lâzım iken, başlı başına tasnifât hükmüne geçmişlerdir.
Hâcât‑ı diniyede cumhûrun enzârını doğrudan doğruya, câzibe‑i i'câz ile revnâkdâr ve kudsiyetle hâledâr ve dâima îmân vâsıtasıyla vicdânı ihtizâza getiren hitâb‑ı ezelînin timsâli bulunan Kur'ân’a çevirmek üç tarîkledir:
1. Ya müellifînin bihakkın lâyık oldukları derin bir hürmeti, emniyeti tenkid ile kırıp, o hicâbı izâle etmektir. Bu ise tehlikelidir, insafsızlıktır, zulümdür.
2. Yâhut tedrîcî bir terbiye‑i mahsûsa ile Kütüb‑ü Şerîatı şeffâf birer tefsir sûretine çevirip, içinde Kur'ân’ı göstermektir. Selef‑i müçtehidînin kitapları gibi; “Muvatta”, “Fıkh‑ı Ekber” gibi.
Meselâ: Bir adam İbn‑i Hacer’e nazar ettiği vakit, Kur'ân’ı anlamak ve Kur'ân’ın ne dediğini öğrenmek maksadıyla nazar etmeli. Yoksa İbn‑i Hacer’in ne dediğini anlamak maksadıyla değil… Bu ikinci tarîk de zamana muhtaçtır.
323
3. Yâhut cumhûrun nazarını, ehl‑i tarîkatın yaptığı gibi, o hicâbın fevkıne çıkararak üstünde Kur'ân’ı gösterip, Kur'ân’ın hàlis malını yalnız ondan istemek ve bilvâsıta olan ahkâmı vâsıtadan aramaktır.
Bir âlim‑i şerîatın va'zına nisbeten, bir tarîkat şeyhinin va'zındaki olan halâvet ve câzibiyet bu sırdan neş'et eder.
Umûr‑u mukarreredendir ki; efkâr‑ı âmmenin bir şeye verdiği mükâfât, gösterdiği rağbet ve teveccüh ekseriyâ o şeyin kemâline nisbeten değildir, belki ona derece‑i ihtiyaç nisbetindedir. Bir saatçinin bir allâmeden ziyâde ücret alması bunu te'yid eder.
Eğer cemâat‑i İslâmiye’nin hâcât‑ı zarûriye-i diniyesi bizzat Kur'ân’a müteveccih olsa idi, o Kitab‑ı Mübîn, milyonlarca kitaplara taksim olunan rağbetten daha şedîd bir rağbete, ihtiyaç neticesi olan bir teveccühe mazhar olurdu. Ve bu sûretle nüfûs üzerinde bütün mânâsıyla hâkim ve nâfiz olurdu. Yalnız tilâvetiyle teberrük olunan bir mübârek derecesinde kalmazdı…
Bununla beraber zarûriyât‑ı diniyeyi, mesâil‑i cüz'iye-i fer'iye-i hilâfiye ile mezcedip, ona tâbi gibi kılmakta, büyük bir hatar vardır. Zîra “Musavvibe”nin (❋) muhâlifi olan “Tahtieci”lerden biri der ki: “Mezhebim haktır, hatâ ihtimali var. Başka mezheb hatâdır, savâba ihtimali var.”
324
Hâlbuki cumhûr‑u avâm, mezhebde imtizaç etmiş olan zarûriyâtı, nazariyât‑ı ictihâdiyeden vâzıhan temyiz etmediğinden, sehven veya vehmen tahtieyi filcümle teşmîl edebilir. Bu ise, hatar‑ı azîmdir. Bence tahtieci, hubb‑u nefisten neş'et eden, “inhisar zihniyeti” illetiyle ma'lûldür. Ve Kur'ân’ın câmiiyetinden ve umum tabakàt‑ı beşere şümûl‑ü hitâbından gafletle mes'ûldür.
Hem tahtiecilik fikri, sû‑i zan ve tarafgirlik hissinin menba'ı olduğundan, İslâmda lâzım olan tesânüd‑ü ervâh, tevhid‑i kulûb, tahâbüb ve teâvüne büyük rahneler açmıştır. Hâlbuki hüsn‑ü zanla, muhabbet ve vahdetle memuruz.
Bu mes'eleyi yazdıktan biraz zaman sonra, bir gece rüyada Cenâb‑ı Peygamber Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem Efendimiz’i gördüm. Bir medresede huzur‑u saâdette bulunuyordum. Cenâb‑ı Peygamber bana Kur'ân’dan ders vereceklerdi. Kur'ân’ı getirdikleri sırada, Hazret‑i Peygamber Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem Efendimiz, Kur'ân’a ihtiramen kıyâm buyurdular. O dakikada şu kıyâmın, ümmeti irşad için olduğu birden hâtırıma geldi.
Bilâhare bu rüyayı, sulehâ‑yı ümmetten bir zâta hikâye ettim. Şu sûretle tâbir etti: “Bu büyük bir işâret ve beşârettir ki, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân lâyık olduğu mevki‑i muallâyı bütün cihanda ihrâz edecektir.”
325
İslâm Ne Derece Dine Temessük Etmiş İse Terakkî Etmiş
﴿وَاَمْرُهُمْ شُورٰى بَيْنَهُمْ﴾﴿وَ شَاوِرْهُمْ فِي الْاَمْرِ﴾
(❋) Tarih bize gösteriyor ki, İslâm ne derece dine temessük etmiş ise terakkî etmiş, ne vakit dinde za'f göstermiş ise tedennî etmiştir. Başka dinde bil'akis kuvveti zamanında vahşet, zaafı zamanında temeddün hâsıl olmuştur.
Cumhûr‑u Enbiyâ’nın şarkta bi'seti, kader‑i ezelînin bir remzidir ki, şark’ın hissiyatına hâkim dindir. Bugün Âlem‑i İslâm’daki tezâhürat da gösteriyor ki, Âlem‑i İslâm’ı uyandıracak, şu mezelletten kurtaracak yine o histir.
Hem de sâbit oldu ki, bu Devlet‑i İslâmiye’yi bütün öldürücü müsâdemâta rağmen, yine o his muhâfaza etmiştir. Bu hususta garba nisbetle ayrı bir hususiyete mâlikiz. Onlara kıyâs edilemeyiz.
Saltanat ve hilâfet gayr‑ı münfekk, müttehid‑i bizzattır. Cihet muhteliftir. Binâenaleyh bizim pâdişahımız, hem sultandır, hem halifedir ve Âlem‑i İslâm’ın bayrağıdır.
Saltanat itibariyle otuz milyona nezâret ettiği gibi, hilâfet itibariyle üçyüz milyonun mâbeynindeki râbıta‑i nurâniyenin ma'kes ve istinâdgâh ve medetkârı olmak gerekir. Saltanatı sadâret, hilâfeti meşîhat temsîl eder.
Sadâret üç mühim şûrâya bizzat istinâd ediyor, yine kifâyet etmiyor. Hâlbuki böyle inceleşmiş ve çoğalmış münâsebât içinde, ictihâdattaki müdhiş fevzâ, efkâr‑ı İslâmiye’deki teşettüt, fâsid medeniyetin tedâhülüyle ahlâktaki müdhiş tedennî ile beraber, Meşîhat cenâhı bir şahsın ictihâdına terkedilmiş.
326
Ferd te'sirât‑ı hariciyeye karşı daha az mukavimdir. Te'sirât‑ı hariciyeye kapılmakla, çok ahkâm‑ı diniye fedâ edildi.
Hem nasıl oluyor ki, umûrun besâteti ve taklid ve teslîm cârî olduğu zamanda, velev ki intizamsız olsun, yine Meşîhat bir şûrâya, lâakal kazaskerler gibi mühim şahsiyetlere istinâd ederdi. Şimdi iş besâtetten çıkmış, taklid ve ittibâ' gevşemiş olduğu hâlde, bir şahıs nasıl kifâyet eder?
Zaman gösterdi ki, hilâfeti temsîl eden şu Meşîhat‑i İslâmiye, yalnız İstanbul ve Osmanlılara mahsûs değildir. Umum İslâm’a şâmil bir müessese‑i celîledir. Bu sönük vaziyetle, değil koca Âlem‑i İslâm’ın, belki yalnız İstanbul’un irşadına da kâfî gelmiyor. Öyle ise, bu mevki öyle bir vaziyete getirilmelidir ki, Âlem‑i İslâm ona i'timâd edebilsin. Hem menba', hem ma'kes vaziyetini alsın. Âlem‑i İslâm’a karşı vazife‑i diniyesini hakkıyla îfâ edebilsin.
Eski zamanda değiliz. Eskiden hâkim, bir şahs‑ı vâhid idi. O hâkimin müftüsü de, onun gibi münferid bir şahıs olabilirdi. Onun fikrini tashih ve ta'dil ederdi. Şimdi ise, zaman cemâat zamanıdır. Hâkim, rûh‑u cemâatten çıkmış az mütehassis, sağırca, metîn bir şahs‑ı manevîdir ki, şûrâlar o rûhu temsîl eder.
Şöyle bir hâkimin müftüsü de ona mücânis olup, bir şûrâ‑yı àliye-i ilmiyeden tevellüd eden bir şahs‑ı manevî olmak gerektir. Tâ ki, sözünü ona işittirebilsin. Dine taalluk eden noktalardan, Sırat‑ı Müstakîm’e sevkedebilsin. Yoksa ferd dâhî de olsa, cemâatin ferd‑i manevîsine karşı sivrisinek kadar kalır. Şu mühim mevki böyle sönük kalmakla, İslâm’ın ukde‑i hayatiyesini tehlikeye ma'rûz bırakıyor.
327
Hattâ diyebiliriz, şimdiki za'f‑ı diyânet ve Şeâir‑i İslâmiyetteki lâkaydlık ve ictihâdattaki fevzâ, Meşîhat’in zaafından ve sönük olmasından meydân almıştır. Çünkü hariçte bir adam re'yini, ferdiyete istinâd eden Meşîhat’a karşı muhâfaza edebilir. Fakat böyle bir şûrâya istinâd eden bir Şeyhülislâmın sözü, en büyük bir dâhîyi de ya ictihâdından vazgeçirir, ya o ictihâdı ona münhasır bırakır.
Her müstaid çendan ictihâd edebilir. Lâkin ictihâdı o vakit düsturu'l‑amel olur ki, bir nev'i icmâ veya cumhûrun tasdikine iktiran ede. Böyle bir Şeyhülislâm ma'nen bu sırra mazhar olur. Şerîat‑ı Garrâ’da dâima icmâ ve re'y‑i cumhûr, medâr‑ı fetvâ olduğu gibi, şimdi de fevzâ‑i ârâ için, böyle bir faysala lüzum‑u kat'î vardır.
Sadâret, Meşîhat iki cenâhtır. Şu Devlet‑i İslâmiye’nin bu iki cenâhı mütesâvî olmazsa ileri gidilmez. Gidilse de, böyle bir medeniyet‑i fâside için mukaddesâtından insilâh eder.
İhtiyaç her işin üstadıdır. Şöyle bir şûrâya ihtiyaç şedîddir. Merkez‑i Hilâfette te'sis olunmazsa, bizzarûre başka bir yerde teşekkül edecektir. Bu şûrânın bazı mukaddemâtı olan cemâat‑i İslâmiye teşkilâtı ve evkàfın Meşîhat’a ilhâkı gibi umûrun daha evvel tahakkuku münâsib ise de, baştan başlansa, sonra mukaddemât ihzar edilse yine maksad hâsıl olur. Dâire‑i intihâbiyeleri hem mahdûd, hem muhtelit olan a'yân ve meb'ûsânın vazife‑i resmiyeleri itibariyle bilvâsıta ve dolayısıyla bu işe te'siri olabilir. Hâlbuki vâsıtasız, doğrudan doğruya bu vazife‑i uzmâyı derûhde edecek hàlis İslâm bir şûrâ lâzımdır.
328
Bir şey “mâ vudia leh”inde istihdam edilmezse, atâlete uğrar, matlûb eseri göstermez. Binâenaleyh mühim bir maksad için te'sis edilen Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’yi, şimdiki âdi bir komisyon derecesinden çıkarıp, Meşîhat’teki devâirin rüesâsıyla beraber şûrânın âzâ‑yı tabîiyesi addetmek ve hariçteki Âlem‑i İslâmdan, şimdilik onbeş‑yirmi kadar, İslâm’ın dinen, ahlâken i'timâdını kazanmış müntehab ulemâsını celbeylemek, bu mes'ele‑i uzmânın esâsını teşkil eder.
Vehham olmamalıyız. Korkmakla din rüşvet verilmez. Dinin zaafiyeti bahânesine olan müzahref medeniyete lânet. Havf ve za'f, te'sirât‑ı hariciyeyi teşci' eder. Muhakkak maslahat, mevhûm mazarrata fedâ edilmez.
وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْف۪يقُ
329
Rüyada Bir Hitâbe
Meâli ve hatırda kalan elfâzı aynendir.
1335 senesi Eylül’ünde, dehrin hâdisâtı verdiği ye's ile şiddetle muzdarib idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Ma'nen rüya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rüya‑yı sâdıkada bir ziyâ gördüm. Tafsilâtı terk ile bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki:
Bir Cuma gecesinde, nevm ile âlem‑i misâle girdim. Biri geldi dedi:
– Mukadderât‑ı İslâm için teşekkül eden bir meclis‑i muhteşem, seni istiyor.
Gittim… Gördüm ki, münevver, emsâlini dünyada görmediğim, selef‑i sâlihînden ve a'sârın meb'ûslarından her asrın meb'ûsları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicâb edip, kapıda durdum. Onlardan bir zât dedi ki:
– Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de re'yin var, fikrini beyân et!
Ayakta durup dedim:
– Sorun, cevab vereyim.
Biri dedi:
– Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak, gâlibiyette ne olurdu?
Dedim:
– Musîbet şerr‑i mahz olmadığı için, bazen saâdette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saâdet çıkar. Eskiden beri İ'lâ‑yı Kelimetullâh ve bekà‑yı istiklâliyet-i İslâm için, farz‑ı kifâye-i cihadı derûhde ile, kendini yek‑vücûd olan Âlem‑i İslâma fedâya vazifedâr ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet‑i İslâmiye’nin felâketi, Âlem‑i İslâmın saâdet‑i müstakbelesiyle telâfi edilecektir.
330
Zîra şu musîbet, mâye‑i hayatımız ve âb‑ı hayatımız olan uhuvvet‑i İslâmiye’nin inkişaf ve ihtizâzını hàrikulâde tâcil etti. Biz incinir iken, Âlem‑i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyâde incitse, bağıracaktır. Şâyet ölsek; yirmi öleceğiz, üçyüz dirileceğiz. Hàrikalar asrındayız. İki‑üç sene mevtten sonra meydânda dirilenler var.
Biz mağlûbiyetle bir saâdet‑i àcile-i (عَاجِلَه) muvakkate kaybettik. Fakat bir saâdet‑i âcile-i (اٰجِلَه) müstemirre bizi bekliyor. Pek cüz'î ve mütehavvil ve mahdûd olan hâli, geniş istikbâl ile mübâdele eden kazanır.
Birden meclis tarafından denildi:
– İzâh et!
Dedim:
– Devletler, milletler muhârebesi, tabakàt‑ı beşer muhârebesine terk‑i mevki ediyor. Zîra beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez. Gâlib olsa idik, hasmımız, düşmanımız elindeki cereyan‑ı müstebidâneye, belki daha şedîdâne kapılacak idik. Hâlbuki o cereyan hem zâlimâne, hem tabiat‑ı Âlem-i İslâma münâfî, hem ehl‑i îmânın ekseriyet‑i mutlakasının menfaatine mübâyin, hem ömrü kısa, parçalanmaya namzeddir. Eğer ona yapışsa idik, Âlem‑i İslâmı fıtratına, tabiatına muhâlif bir yola sürecek idik.
Şu medeniyet‑i habîse ki, biz ondan yalnız zarar gördük ve nazar‑ı şerîatta merdud ve seyyiâtı hasenâtına galebe ettiğinden; maslahat‑ı beşer fetvâsıyla mensûh ve intibâh‑ı beşerle mahkûm‑u inkırâz, sefîh, mütemerrid, gaddâr, ma'nen vahşî bir medeniyetin himâyesini Asya’da derûhde edecek idik. (❋)
331
Meclisten biri dedi:
– Neden şerîat şu medeniyeti (❋ ❋) reddeder?
Dedim:
– Çünkü, beş menfî esâs üzerine teessüs etmiştir.
Nokta‑i istinâdı kuvvettir. O ise, şe'ni tecâvüzdür.
Hedef‑i kasdı menfaattir. O ise, şe'ni tezâhumdur.
Hayatta düsturu, cidâldir. O ise, şe'ni tenâzu'dur.
Kitleler mâbeynindeki râbıtası, âheri yutmakla beslenen unsuriyet ve menfî milliyettir. O ise, şe'ni böyle müdhiş tesâdümdür.
Câzibedâr hizmeti, hevâ ve hevesi teşci' ve arzularını tatmin ve metâlibini teshîldir. O hevâ ise, şe'ni insaniyeti derece‑i melekiyeden, dereke‑i kelbiyete indirmektir. İnsanın mesh‑i manevîsine sebeb olmaktır.
Bu medenîlerden çoğu, eğer içi dışına çevrilse, kurt, ayı, yılan, hınzır, maymun postu görülecek gibi hayâle gelir.
İşte onun için bu medeniyet‑i hâzıra; beşerin yüzde seksenini meşakkate, şekàvete atmış; onunu mümevveh (hayâlî) saâdete çıkarmış; diğer onunu da, beyne‑beyne (ikisi ortası) bırakmış. Saâdet odur ki; külle, ya eksere saâdet ola. Bu ise, ekall‑i kalîlindir ki, nev'‑i beşere rahmet olan Kur'ân, ancak umumun, lâakal ekseriyetin saâdetini tazammun eden bir medeniyeti kabûl eder.
332
Hem, serbest hevânın tahakkümüyle, havâic‑i gayr-ı zarûriye, havâic‑i zarûriye hükmüne geçmişlerdir. Bedâvette bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtaç ve fakir etmiştir. Sa'y, masrafa kâfî gelmediğinden; hileye, harama sevketmekle ahlâkın esâsını şu noktadan ifsad etmiştir. Cemâate, nev'e verdiği servet, haşmete bedel; ferdi, şahsı, fakir, ahlâksız etmiştir.
Kurûn‑u Ûlânın mecmû‑u vahşetini, bu medeniyet bir defada kustu!
Âlem‑i İslâmın şu medeniyete karşı istinkâfı ve soğuk davranması ve kabûlde ızdırâbı cây‑i dikkattir. Zîra istiğnâ ve istiklâliyet hàssasıyla mümtâz olan Şerîattaki İlâhî hidayet, Roma felsefesinin dehâsıyla aşılanmaz, imtizaç etmez, bel' olunmaz, tâbi olmaz.
Bir asıldan tev'em (ikiz) olarak neş'et eden eski Roma ve Yunan iki dehâları, su ve yağ gibi mürûr‑u a'sâr (asırlar) medeniyet ve Hıristiyanlığın temzicine rağmen yine istiklâllerini muhâfaza; âdeta tenâsühle o iki rûh şimdi de başka şekillerde yaşıyorlar. Onlar tev'em ve esbâb‑ı temzic varken imtizaç olunmazsa, şerîatın rûhu olan nur‑u hidayet, o muzlim, pis medeniyetin esâsı olan Roma dehâsıyla hiçbir vakit mezc olunmaz, bel' olunmaz…
Dediler:
– Şerîat‑ı Garrâ’daki medeniyet nasıldır?
Dedim:
– Şerîat‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) tazammun ettiği ve emrettiği medeniyet ise ki, medeniyet‑i hâzıranın inkışa'ından inkişaf edecektir. Onun menfî esâsları yerine, müsbet esâslar vaz' eder.
İşte nokta‑i istinâd, kuvvete bedel haktır ki; şe'ni adâlet ve tevâzündür.
Hedef de, menfaat yerine fazilettir ki, şe'ni muhabbet ve tecâzübdür.
333
Cihetü'l‑vahdet de unsuriyet‑i milliyet yerine, râbıta‑i dinî, vatanî, sınıfîdir ki; şe'ni, samîmî uhuvvet ve müsâlemet ve haricin tecâvüzüne karşı yalnız tedâfü'dür. Hayatta düstur‑u cidâl yerine, düstur‑u teâvündür ki, şe'ni ittihâd ve tesânüddür.
Hevâ yerine hüdâdır ki; şe'ni, insaniyeten terakkî ve rûhen tekâmüldür; hevâyı tahdid eder. Nefsin hevesât‑ı süfliyesinin teshîline bedel, rûhun hissiyat‑ı ulviyesini tatmin eder.