Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
329

Rüyada Bir Hitâbe

Meâli ve hatırda kalan elfâzı aynendir.
1335 senesi Eylül’ünde, dehrin hâdisâtı verdiği ye's ile şiddetle muzdarib idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Ma'nen rüya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rüya‑yı sâdıkada bir ziyâ gördüm. Tafsilâtı terk ile bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki:
Bir Cuma gecesinde, nevm ile âlem‑i misâle girdim. Biri geldi dedi:
Mukadderât‑ı İslâm için teşekkül eden bir meclis‑i muhteşem, seni istiyor.
Gittim Gördüm ki, münevver, emsâlini dünyada görmediğim, selef‑i sâlihînden ve a'sârın meb'ûslarından her asrın meb'ûsları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicâb edip, kapıda durdum. Onlardan bir zât dedi ki:
Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de re'yin var, fikrini beyân et!
Ayakta durup dedim:
Sorun, cevab vereyim.
Biri dedi:
Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak, gâlibiyette ne olurdu?
Dedim:
Musîbet şerr‑i mahz olmadığı için, bazen saâdette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saâdet çıkar. Eskiden beri İ'lâ‑yı Kelimetullâh ve bekà‑yı istiklâliyet-i İslâm için, farz‑ı kifâye-i cihadı derûhde ile, kendini yek‑vücûd olan Âlem‑i İslâma fedâya vazifedâr ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet‑i İslâmiye’nin felâketi, Âlem‑i İslâmın saâdet‑i müstakbelesiyle telâfi edilecektir.
330
Zîra şu musîbet, mâye‑i hayatımız ve âb‑ı hayatımız olan uhuvvet‑i İslâmiye’nin inkişaf ve ihtizâzını hàrikulâde tâcil etti. Biz incinir iken, Âlem‑i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyâde incitse, bağıracaktır. Şâyet ölsek; yirmi öleceğiz, üçyüz dirileceğiz. Hàrikalar asrındayız. İki‑üç sene mevtten sonra meydânda dirilenler var.
Biz mağlûbiyetle bir saâdet‑i àcile-i (عَاجِلَه) muvakkate kaybettik. Fakat bir saâdet‑i âcile-i (اٰجِلَه) müstemirre bizi bekliyor. Pek cüz'î ve mütehavvil ve mahdûd olan hâli, geniş istikbâl ile mübâdele eden kazanır.
Birden meclis tarafından denildi:
İzâh et!
Dedim:
Devletler, milletler muhârebesi, tabakàt‑ı beşer muhârebesine terk‑i mevki ediyor. Zîra beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez. Gâlib olsa idik, hasmımız, düşmanımız elindeki cereyan‑ı müstebidâneye, belki daha şedîdâne kapılacak idik. Hâlbuki o cereyan hem zâlimâne, hem tabiat‑ı Âlem-i İslâma münâfî, hem ehl‑i îmânın ekseriyet‑i mutlakasının menfaatine mübâyin, hem ömrü kısa, parçalanmaya namzeddir. Eğer ona yapışsa idik, Âlem‑i İslâmı fıtratına, tabiatına muhâlif bir yola sürecek idik.
Şu medeniyet‑i habîse ki, biz ondan yalnız zarar gördük ve nazar‑ı şerîatta merdud ve seyyiâtı hasenâtına galebe ettiğinden; maslahat‑ı beşer fetvâsıyla mensûh ve intibâh‑ı beşerle mahkûm‑u inkırâz, sefîh, mütemerrid, gaddâr, ma'nen vahşî bir medeniyetin himâyesini Asya’da derûhde edecek idik. ()
331
Meclisten biri dedi:
Neden şerîat şu medeniyeti (❋ ❋) reddeder?
Dedim:
Çünkü, beş menfî esâs üzerine teessüs etmiştir.
Nokta‑i istinâdı kuvvettir. O ise, şe'ni tecâvüzdür.
Hedef‑i kasdı menfaattir. O ise, şe'ni tezâhumdur.
Hayatta düsturu, cidâldir. O ise, şe'ni tenâzu'dur.
Kitleler mâbeynindeki râbıtası, âheri yutmakla beslenen unsuriyet ve menfî milliyettir. O ise, şe'ni böyle müdhiş tesâdümdür.
Câzibedâr hizmeti, hevâ ve hevesi teşci' ve arzularını tatmin ve metâlibini teshîldir. O hevâ ise, şe'ni insaniyeti derece‑i melekiyeden, dereke‑i kelbiyete indirmektir. İnsanın mesh‑i manevîsine sebeb olmaktır.
Bu medenîlerden çoğu, eğer içi dışına çevrilse, kurt, ayı, yılan, hınzır, maymun postu görülecek gibi hayâle gelir.
İşte onun için bu medeniyet‑i hâzıra; beşerin yüzde seksenini meşakkate, şekàvete atmış; onunu mümevveh (hayâlî) saâdete çıkarmış; diğer onunu da, beyne‑beyne (ikisi ortası) bırakmış. Saâdet odur ki; külle, ya eksere saâdet ola. Bu ise, ekall‑i kalîlindir ki, nev'‑i beşere rahmet olan Kur'ân, ancak umumun, lâakal ekseriyetin saâdetini tazammun eden bir medeniyeti kabûl eder.
332
Hem, serbest hevânın tahakkümüyle, havâic‑i gayr-ı zarûriye, havâic‑i zarûriye hükmüne geçmişlerdir. Bedâvette bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtaç ve fakir etmiştir. Sa'y, masrafa kâfî gelmediğinden; hileye, harama sevketmekle ahlâkın esâsını şu noktadan ifsad etmiştir. Cemâate, nev'e verdiği servet, haşmete bedel; ferdi, şahsı, fakir, ahlâksız etmiştir.
Kurûn‑u Ûlânın mecmû‑u vahşetini, bu medeniyet bir defada kustu!
Âlem‑i İslâmın şu medeniyete karşı istinkâfı ve soğuk davranması ve kabûlde ızdırâbı cây‑i dikkattir. Zîra istiğnâ ve istiklâliyet hàssasıyla mümtâz olan Şerîattaki İlâhî hidayet, Roma felsefesinin dehâsıyla aşılanmaz, imtizaç etmez, bel' olunmaz, tâbi olmaz.
Bir asıldan tev'em (ikiz) olarak neş'et eden eski Roma ve Yunan iki dehâları, su ve yağ gibi mürûr‑u a'sâr (asırlar) medeniyet ve Hıristiyanlığın temzicine rağmen yine istiklâllerini muhâfaza; âdeta tenâsühle o iki rûh şimdi de başka şekillerde yaşıyorlar. Onlar tev'em ve esbâb‑ı temzic varken imtizaç olunmazsa, şerîatın rûhu olan nur‑u hidayet, o muzlim, pis medeniyetin esâsı olan Roma dehâsıyla hiçbir vakit mezc olunmaz, bel' olunmaz
Dediler:
Şerîat‑ı Garrâ’daki medeniyet nasıldır?
Dedim:
Şerîat‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) tazammun ettiği ve emrettiği medeniyet ise ki, medeniyet‑i hâzıranın inkışa'ından inkişaf edecektir. Onun menfî esâsları yerine, müsbet esâslar vaz' eder.
İşte nokta‑i istinâd, kuvvete bedel haktır ki; şe'ni adâlet ve tevâzündür.
Hedef de, menfaat yerine fazilettir ki, şe'ni muhabbet ve tecâzübdür.
333
Cihetü'l‑vahdet de unsuriyet‑i milliyet yerine, râbıta‑i dinî, vatanî, sınıfîdir ki; şe'ni, samîmî uhuvvet ve müsâlemet ve haricin tecâvüzüne karşı yalnız tedâfü'dür. Hayatta düstur‑u cidâl yerine, düstur‑u teâvündür ki, şe'ni ittihâd ve tesânüddür.
Hevâ yerine hüdâdır ki; şe'ni, insaniyeten terakkî ve rûhen tekâmüldür; hevâyı tahdid eder. Nefsin hevesât‑ı süfliyesinin teshîline bedel, rûhun hissiyat‑ı ulviyesini tatmin eder.
Demek, biz mağlûbiyetle ikinci cereyana takıldık ki, mazlumların ve cumhûrun cereyanıdır. Başkalarından yüzde seksen fakir ve mazlumsa; İslâmdan doksan, belki doksan beştir.
Âlem‑i İslâm şu ikinci cereyana karşı lâkayd veya muârız kalmakla; hem istinâdsız, hem bütün emeğini heder, hem onun istilâsıyla istihâleye ma'rûz kalmaktan ise, âkılâne davranıp onu İslâmî bir tarza çevirip, kendine hàdim kılmaktır. Zîra düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur; nasıl ki, düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır.
Şu iki cereyan birbirine zıt, hedefleri zıt, menfaatleri zıt olduğundan; birincisi dese: Öl!‥” diğeri diyecek: Diril!‥” Birinin menfaati, zarar, ihtilâf, tedennî, za'f, uyumamızı istilzam ettiği gibi; ötekinin menfaati dahi kuvvetimizi, ittihâdımızı bizzarûre iktiza eder.
Şark husûmeti, İslâm inkişafını boğuyordu; zâil oldu ve olmalı. Garb husûmeti, İslâmın ittihâdına, uhuvvetin inkişafına en müessir sebebdir; bâkî kalmalı.
Birden o meclisten tasdik emâreleri tezâhür etti.
Dediler:
Evet, ümîdvâr olunuz, şu istikbâl inkılâbı içinde, en yüksek gür sadâ İslâmın sadâsı olacaktır!‥
334
Tekrar biri sordu:
Musîbet, cinayetin neticesi, mükâfâtın mukaddimesidir. Hangi fiiliniz ile kadere fetvâ verdiniz ki, şu musîbetle hükmetti. Musîbet‑i âmme ekseriyetin hatâsına terettüb eder. Hâzırda mükâfâtınız nedir?
Dedim:
Mukaddimesi, üç mühim erkân‑ı İslâmiye’deki ihmalimizdir: Salât, Savm, Zekât.
Zîra, yirmidört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hàlık Teâlâ bizden istedi. Tenbellik ettik; beş sene yirmidört saat ta'lim, meşakkat, tahrîk ile bir nev'i namaz kıldırdı.
Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; keffâreten beş sene oruç tutturdu.
On”dan, kırk”tan yalnız biri, ihsân ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik; O da bizden müterâkim zekâtı aldı. (El‑Cezâu Min Cinsi'l-Amel)
Mükâfât‑ı hâzıramız ise; fâsık, günahkâr bir milletten, humsu olan dört milyonu velâyet derecesine çıkardı; gâzilik, şehâdetlik verdi. Müşterek hatâdan neş'et eden müşterek musîbet, mâzi günahını sildi.
Yine biri dedi:
Bir âmir, hatâ ile felâkete atmış ise?
Dedim:
Musîbet‑zede mükâfât ister. Ya âmir‑i hatâdârın hasenâtı verilecektir, o ise, hiç hükmünde Veya hazine‑i gayb verecektir. Hazine‑i gaybda böyle işlerdeki mükâfâtı ise, derece‑i şehâdet ve gâziliktir.
Baktım meclis istihsân etti. Heyecanımdan uyandım, terli el‑pençe yatakta oturmuş kendimi buldum. Gece böyle geçti

Dünyevîler Meclisinde Bir Muhâvere

Aynı gün pür‑ümîd, başka ve dünyevî bir meclise gittim. (Hâşiye)
Dünyevîler dediler:
Neden geldin geleli siyasete karışmıyorsun?
Dedim:
اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ
335
Evet İstanbul siyaseti İspanyol (hastalığı) gibi bir hastalıktır. Fikri hezeyanlaştırır. Biz müteharrik‑i bizzat değiliz. Bilvâsıta müteharrikiz. Avrupa üflüyor, biz burada oynuyoruz. O tenvîm ile telkin eder. Biz kendimizden hayâl edip, asammâne tahribimizde eser‑i telkini icra ederiz.
Mâdemki menba' Avrupa’dadır. Gelen cereyan, ya menfî veya müsbettir.
Menfîye kapılan, harf gibi دَلَّ عَلٰى مَعْنًى ف۪ي نَفْسِ غَيْرِهِ yâhut لَايَدُلُّ عَلٰى مَعْنًى ف۪ي نَفْسِهِ ta'rif edilir. Demek bütün harekâtı, bizzat hariç hesabına geçer. Çünkü irâdesi hükümsüzdür. Hulûs‑u niyeti fayda vermez. Bâhusus menfî iki cihet za'f ile, hariç cereyanın kuvvetine bir âlet‑i lâya'kıl olur.
Diğer müsbet cereyan ise ki, dâhilden muvâfık şeklini giyer. İsim gibi, دَلَّ عَلٰى مَعْنًى ف۪ي نَفْسِهِ’dir. Hareketi kendinedir. Tebeî haricedir. Lâzım‑ı mezheb mezheb olmadığından, belki muâhez değil. Bâhusus iki cihetle kuvveti, hariç cereyanın müsbet ve zaafına inzimam etse, harici kendine âlet‑i lâyeş'ur edebilir.
Dediler:
Dinsizliği görmüyor musun, meydân alıyor. Din nâmına meydâna çıkmak lâzım.
Evet lâzımdır. Fakat kat'î bir şart ile ki, muharrik, aşk‑ı İslâmiyet ve hamiyet‑i diniye olmalı. Eğer muharrik veya müreccih, siyasetçilik veya tarafgirlik ise, tehlikedir. Birincisi hatâ da etse, belki ma'fuvdur. İkincisi isabet de etse, mes'ûldür.
336
Denildi:
Nasıl anlarız?
Dedim:
Kim fâsık siyasettaşını, mütedeyyin muhâlifine, sû‑i zan bahâneleriyle tercih etse, muharriki siyasetçiliktir. Hem umumun mal‑i mukaddesi olan dini, inhisar zihniyetiyle kendi meslektaşlarına daha ziyâde hàs göstermekle, kavî bir ekseriyette dine aleyhtarlık meyli uyandırmakla nazardan düşürmek ise, muharriki tarafgirliktir.
Meselâ: İki adam döğüşürler. Biri, zaîf düşeceğini hissederken, elindeki Kur'ân’ı kavîye uzatmakla himâyesini dâvet edip, kavî bir ele vermek lâzımdır. beraber çamura düşmesin. Kur'ân’a muhabbetini, hürmetini göstersin. Kur'ân’ı, Kur'ân olduğu için sevsin. Eğer kavînin karşısına siper etse, himâyet damarını tahrîk etmeye bedel, hiddetini celbeder. Kur'ân’ı kavî bir hàdimden mahrum bırakmakla, zaîf bir elde beraber yere düşerse; o, Kur'ân’ı kendi nefsi için sever demektir.
Evet dine imâle etmek ve iltizama teşvik etmek ve vazife‑i diniyelerini ihtar etmekle dine hizmet olur. Yoksa Dinsizsiniz dese, onları tecâvüze sevketmektir. Din dâhilde menfî tarzda isti'mâl edilmez.
Otuz sene halife olan bir zât, menfî siyaset nâmına istifade edildi zannıyla, şerîata gelen tecâvüzü gördünüz. Acaba şimdiki menfî siyasetçilerin fetvâlarından istifade edecek kimdir, bilir misin? Bence İslâm’ın en şedîd hasmıdır ki, hançerini İslâm’ın ciğerine saplamıştır.
Dediler:
İttihâd’a şedîd bir muârız idin. Neden şimdi sükût ediyorsun?
Dedim:
Düşmanların onlara şiddet‑i hücumundan. Düşmanın hedef‑i hücumu, onların hasenesi olan azm ü sebattır ve İslâmiyet düşmanına vâsıta‑i tesmim olmaktan ferâğatidir.
337
Bence yol ikidir: Mîzanın iki kefesi gibi Birinin hìffeti, ötekinin sıkletine geçer. Ben tokadımı, Antranik ile beraber Enver’e, Venizelos ile beraber Said Halim’e vurmam. Nazarımda, vuran da sefildir.
Dediler:
Fırkacılık lâzım‑ı meşrûtiyettir.
Dedim:
Bizdekilerde hutût‑u efkâr, telâkî için mütemâyilen imtidâda bedel, münharifen gittiğinden nokta‑i telâkî vatanda, belki kürede görülmüyor. Vücûd, adem gibi; birinin vücûdu ötekinin ademini ister.
İnâd bazen müfrit fırka müteassıblarına, dalâl ve bâtılı iltizam ettirir. Şeytan birisine yardım etse, melek der, rahmet okutur. Ötekinde melek görse, libâsını değiştirmiştir der, lânet eder. Sû‑i zan ve hüsn‑ü zan nazarıyla dûrbînin iki tarafı gibi leh, aleyhtar Vâhî emâreyi bürhân, bürhânı vâhî emâre görür.
İşte şu zulümdür, ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ sırrını gösterir. Zîra hayvanın aksine olarak kuvâ ve meyilleri fıtraten tahdid edilmemiş, meyl‑i zulüm hadsizdir. Lâsiyyemâ enenin eşkâl‑i habîsesi olan hodgâmlık, hodfikirlik, hodbînlik, hodendişlik, gurur ve inâd o meyle inzimam etse, öyle ekberü'l‑kebâiri icâd eder ki, daha beşer ona isim bulmamış. Cehennem’in lüzumuna delil olduğu gibi, cezası da yalnız Cehennem olabilir.
Meselâ; birisinin bir sıfatından darılsa, mecma'‑ı evsâf-ı masûme olan şahsına, hattâ ehibbâsına, hattâ meslektaşına zulmünü teşmîl eder, ﴿وَلَاتَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى’ya karşı temerrüd eder.
338
Meselâ: Muhteris bir intikam veya müntakìm bir hilâfıyla bir kere demiş: İslâm mağlûb olacak, kalbi parçalanacak.” Sırf o mürâî rûhtan gelen, yalancı fikirden çıkan meş'ûm sözünü doğru göstermek için; İslâm mağlûbiyetini, İslâm perîşaniyetini arzu eder, alkışlar, hasmın darbesinden mütelezziz olur.
İşte şu alkışı ve gaddâr telezzüzüdür ki, mecrûh İslâm’ı müşkül mevkide bırakmış. Zîra hançerini İslâm’ın ciğerine saplamış olan hasım, Sükût et!‥” demiyor. Alkışla, mütelezziz ol, beni sev!‥” diyor, onları misâl gösteriyor.
İşte size dehşetli bir günah ve zulüm ki, ancak haşirdeki mîzan tartabilir. وَقِسْ عَلَيْهَا
Denildi:
Mağlûbiyet ma'lûmdu, biz bilirdik, bilerek bizi belâya attılar.
Dedim:
Acaba Hindenburg gibi dehşetli insanlar nazarına nazarî kalmış olan gaye‑i harb, sizin gibi acemîlere nasıl ma'lûm ve bedîhî olabilir. Acaba fikir dediğiniz şey, (El‑iyâzü billâh) arzu olmasın? Bazen zâlimâne intikam‑ı şahsî, arzuya fikir sûretini giydirir.
Yâhû pis bir çamura düşmüşsünüz, misk ü anber diye yüzünüze gözünüze bulaştırmağa ne mânâ var?
İşte misâlîlerin münevver gece meclisinde ve dünyevîlerin muzlim gündüz mahfelinde akıldan akma değil, kalbde çıkan beyânâtım İster isen kabûl et, ister isen etme, anlamak şartıyla.
İster al gûş‑i kabûl-i câne, ister hiddet et.
339

Rüyanın Zeyli

Rüya hacda sükût etti. Çünkü haccın ve ondaki hikmetin ihmali, musîbeti değil, gadab ve kahrı celbetti. Cezası da keffâretü'z‑zünûb değil, kessâretü'z‑zünûb oldu. Haccın bâhusus teârüfle tevhid‑i efkârı, teâvünle teşrîk‑i mesâîyi tazammun eden içindeki siyaset‑i àliye-i İslâmiye ve maslahat‑ı vâsia-i ictimâiyenin ihmalidir ki, düşmana milyonlarla İslâmı, İslâm aleyhinde istihdama zemin ihzar etti.
İşte Hind, düşman zannederek, hâlbuki pederini öldürmüş, başında oturmuş bağırıyor.
İşte Tatar, Kafkas, öldürülmesine yardım ettiği şahıs bîçâre vâlideleri olduğunu Ba'de harâbi'l‑Basra anlıyor. Ayak ucunda ağlıyorlar.
İşte Arab, yanlışlıkla kahraman kardeşini öldürüp, hayretinden ağlamayı da bilmiyor.
İşte Afrika, biraderini tanımayarak öldürdü, şimdi vâveylâ ediyor.
İşte Âlem‑i İslâm, bayraktar oğlunu gafletle bilmeyerek öldürmesine yardım etti, vâlide gibi saçlarını çekip âh u fîzar ediyor.
Milyonlarla ehl‑i İslâm, hayr‑ı mahz olan sefer‑i hacca şedd‑i rahl etmek yerine, şerr‑i mahz olan düşman bayrağı altında dünyada uzun seyahatler ettirildi. ﴿فَاعْتَبِرُوا
340

Fıtrî Meyelân, Mukâvemet‑sûzdur

كَمَا اَنَّ الضَّرُورَاتِ تُب۪يحُ الْمَحْظُورَاتِ كَذٰلِكَ تُسَهِّلُ الْمُشْكِلَاتِ
Korkaklıkta darb‑ı mesel hükmünde olan tavuk, çocukları yanında iken şefkat‑i cinsiyesiyle camuşa saldırır. İşte dehşetli bir cesâret.
Hem darb‑ı mesel olmuş, keçi, kurttan havfı, ıztırar vaktinde mukâvemete inkılâb eder, boynuzuyla kurdun karnını deldiği vâkidir. İşte hàrika bir şecâat.
Fıtrî meyelân, mukâvemet‑sûzdur. Bir avuç su, kalın bir demir gülle içinde atılsa, kışta soğuğa ma'rûz bırakılsa, meyl‑i inbisat demiri parçalar.
Evet şefkatli tavuk cesâreti, hamiyetli keçi ıztırarî şecâati gibi fıtrî bir heyecan, demir güllede su gibi zulmün bürûdetli husûmet‑i kâfirânesine ma'rûz kaldıkça herşeyi parçalar. Rus mojikleri buna şâhiddir.
Bununla beraber îmânın mâhiyetindeki hàrikulâde şehâmet, izzet‑i İslâmiye’nin tabiatındaki âlem‑pesend şecâat, uhuvvet‑i İslâmiye’nin intibâhıyla her vakit mu'cizeleri gösterebilir.
Bir gün olur elbette doğar şems‑i hakikat
Hiç böyle müebbed mi kalır zulmet‑i âlem
341

Birkaç Vecîzeler

Hevesât‑ı nefsâniye ile erkeklerin karılaşması, karıların hayâsızlıkla erkekleşmesine sebebdir.
Merak, ilmin hocasıdır.
İhtiyaç, medeniyetin üstadıdır.
Sıkıntı, sefâhetin muallimidir.
Acz, muhâlefetin menşe'idir.
Za'f, gururun mâdenidir.
Sığar‑ı nefs, tekebbürün menba'ıdır.
Tenâsüb, tesânüdün esâsıdır.
Temâsül, tezâdın sebebidir.
Müsâvâtsız adâlet, adâlet değildir.
Gayr‑ı meşrû muhabbetin âkıbeti, mükâfâtı, mahbûbun gaddârâne adâvetidir. ()
342

Devâü'l‑Ye's Zeylinin Zeyli

Bundan Yedi Sene Evvel Bir Risaleme Yazdığım Zeyldir
﴿
اَلْحَمْدُ لِلّٰه الَّذ۪ي قَالَ : وَلَايَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا
وَالصَّلَاةُ عَلٰى مُحَمَّدٍ الَّذ۪ي قَالَ : مَنْ قَالَ هَلَكَ النَّاسُ هَلَكَ النَّاسُ فَهُوَ اَهْلَكَهُمْ… اَمَّا بَعْدُ…
Şu zamanın medenî engizisyonu müdhiş bir vesile ile, bazı ezhânı telkîh ile, bir kısım nâmeşrû evlâdını vücûda getirip, İslâmiyet’e karşı kinini ve hiss‑i intikamını icra eder. Diyânetsizliğe veya lâübâlîliğe veya Hıristiyanlığa temâyüle veya İslâmiyet’ten şübhe ile soğutmaya bir kapı açmak ister.
İşte o desîse şudur: Ey Müslüman! Bak, nerede bir Müslim varsa binnisbe fakir, gâfil, bedevîdir. Nerede Hıristiyan varsa, bir derece medenî, mütenebbih, ehl‑i servettir. Demek ilâ âhir.”
Ben de derim ki:
Ey Müslüman! Biri maddî, biri manevî Avrupa rüchânının iki sebebinin şu netice‑i müdhişiyle o neticenin te'sir‑i muharribânesine karşı, mevcûdiyetimizin hâmîsi olan İslâmiyetten elini gevşetme. Dört el ile sarıl, yoksa mahvolursun.
Evet biz aşağıya iniyoruz, onlar yukarıya çıkıyor. Bunun iki sebebi vardır. Biri maddî, biri manevîdir.
343
Birinci Sebeb: Umum Hıristiyan’ın kilisesi ve mâden‑i hayatı olan Avrupa’nın vaziyet‑i fıtriyesidir. Zîra dardır, güzeldir, demir mâdenidir, girintili çıkıntılıdır. Deniz ve enhârı bağırsaklarıdır, bâriddir.
Evet Avrupa, küre‑i zeminin hamse aşeri iken, nev'‑i beşerin bir rub'unu letâfet‑i fıtriyesi ile kendine çekmiş. Hikmeten sâbittir ki; efrâd‑ı kesîrenin ictimâ'ı, ihtiyacâtı intac eder. Görenek gibi çok esbâb ile tekessür eden hâcât, zeminin kuvve‑i nâbitesine sığışmaz.
İşte şu noktadan ihtiyaç san'ata ve merak ilme ve sıkıntı vesâit‑i sefâhete hocalık edip ta'lime başlarlar.
Evet fikr‑i san'at, meyl‑i mârifet, kesretten çıkar. Avrupa’nın darlığı ve deniz ve enhârı olan vesâit‑i tabîiye-i münâkaleyi içinde dolaşması sebebiyle teârüf ticâreti, teâvün iştirâk‑i mesâîyi intac ettikleri gibi, temâs dahi telâhuk‑u efkârı, rekabet de müsâbakatı tevlîd ederler.
Ve bütün sanâyiinin mâderi olan demir mâdeni kesretle içinde bulunduğundan, o demir, medeniyetlerine öyle bir silâh‑ı kuvvet vermiştir ki, dünyanın bütün enkàz‑ı medeniyetlerini gasb ve gârât edip, gayet ağır bastı, mîzan‑ı zeminin muvâzenetini bozdu.
Hem de herşeyi geç almak, geç bırakmak şânından olan bürûdet‑i mu'tedilâne, sa'ylerine sebat ve metânet verip, medeniyetlerini idâme etmiştir.
Hem de ilme istinâd ile devletlerinin teşekkülü, mütekàbil kuvvetlerinin tesâdümü, gaddârâne istibdâdlarının iz'acâtı, engizisyonâne taassublarının aksü'l‑amel yapan tazyîkatı, mütevâzi unsurlarının rekabetle müsâbakatı, Avrupalıların isti'dâdlarını inkişaf ettirip, mezâyâ ve fikr‑i milliyeti uyandırdı.
344
İkinci Sebeb: Nokta‑i istinâddır. Evet her bir Hıristiyan başını kaldırıp, müteselsil ve mütedâhil maksadların birine el atsa arkasına bakar ki; istinâd edecek, kuvve‑i manevîsine dâima imdâd edip hayat verecek gayet kavî bir nokta‑i istinâd görür. Hattâ en ağır ve büyük işlere karşı mübârezeye kendinde kuvvet bulur.
İşte o nokta‑i istinâd her taraftan ellerini uzatan dindaşlarının urûk‑u hayatına kuvvet vermeye ve İslâm’ların en can alacak damarlarını kesmeye her vakit âmâde ve dessâs, medenî engizisyon taassubu ile, maddiyûnun dinsizliği ile yoğrulmuş ve medeniyetlerinin galebesi ile mest‑i gurur olmuş bir müsellah kitlenin kışlası veya büyük kilisesi olan Avrupa’nın medeniyetidir.
Görülmüyor mu ki, en hürriyet‑perver maskesini takan, (İ.G.) elini uzatıp arıyor. Nerede Hıristiyan bulsa, hayat veriyor. İşte Habeş, Sudan İşte Tayyar, Artuşi İşte Lübnan, Huran İşte Malisör ve Arnavut İşte Kürd ve Ermeni, Türk ve Rûm ilâ âhir.
Elhâsıl: Onları canlandıran emeldir ve bizi öldüren ye'stir. Meşhûrdur ki, biri demiş: Eğer bir nokta‑i istinâd bulsam, küre‑i zemini yerinden oynatırım.” Bu faraziyede acîb bir nokta vardır. Demek bu küçücük insan, nokta‑i istinâd bulsa, küre gibi büyük işleri çevirebilir.
Ey ehl‑i İslâm! İşte küre‑i zemin gibi ağır ve Âlem‑i İslâmiyet’e çökmüş olan mesâib ve devâhîye karşı nokta‑i istinâdınız: Muhabbet ile ittihâdı, mârifet ile imtizac‑ı efkârı, uhuvvet ile teâvünü emreden nokta‑i İslâmiyettir.
Bak Âlem‑i İslâmın şu büyük dâirenin nokta‑i uzmâsından tut, en küçük dâirenin meselâ medrese talebelerinin birer ukde‑i hayatiyesi vardır. Hey'et‑i ictimâiyenin efrâd ve revâbıtı birbirine istinâdı gibi, o ukdeler dahi birbirine merbût, müteselsilen o nokta‑i uzmâya müsteniddir. Demek bütün o ukde‑i hayatiyelerini boğmak değil , belki tenebbüh ve neşv ü nemâ vermekle İslâm tenebbüh edip, terakkîye başlayabilir.
345
Yoksa biri Avrupa’nın mehâsinini mesâvîmizle ve telâhuk‑u efkârının semerâtını, bizim bir şahsın semere‑i sa'yi ile, insafsızca, aldatıcı cerbeze ile muvâzene etmekle, () Avrupa’ya şedîd bir meftûniyet ve milletine karşı amîk bir nefret hissiyle, kendini Avrupa’nın veled‑i nâmeşrûu gösterdiği gibi, fikr‑i ihtilâl ve meyl‑i tahrib ve aldatıcı cerbezenin neticesi olan hicv‑i âsiyâne, müfteriyâne, nâmus-şikenâne ile kendi fir'avuniyetini ve zımnen medih ve gururiyetini ve bilmediği hâlde İslâm’a düşmanlığını göstermekle beraber; fir'avuniyet, enâniyet, gurur hükmü ile milletine karşı şer'an, aklen, hikmeten mükellef olduğu hiss‑i şefkat yerine hiss‑i tahkîr, meyl‑i incizab yerine meyl‑i nefret, meyelân‑ı muhabbet yerine irâde‑i istihfaf, temâyül‑ü ihtiram yerine meyelân‑ı techil, arzu‑yu merhamet yerine arzu‑yu taazzum, seciye‑i fedâkârî yerine temâyül‑ü infiradî ikame edip; hamiyetsizliğini, asılsızlığını gösterdiğinden nazar‑ı hakikatte öyle bir cânî ve menfûr olur ki, meselâ birisi Paris’te sefâhet âleminde bir âlûfte madamın kàmetinde istihsân ettiği bir libâsı, câmide muhterem bir hocaya giydirmeye çalışmak gibi bir hareket‑i ahmakàne ve câniyânede bulunur.
346
Zîra hamiyet ise; muhabbet, hürmet, merhametin netice‑i zarûriyesidir. Onsuz olmaz ve illâ yalandır, sahtekârlıktır. Nefret, hamiyetin zıddıdır.
Müteassıblara hücum eden Avrupa’nın kâselisleri her biri yüz müteassıb kadar meslek‑i sakîminde müteassıbdır. Bunlardan birisi Şekspir medhinde ettiği ifratı, şâyet bir hoca o ifratı Şeyh‑i Geylânî medhinde etse idi, tekfir olunacaktı.
Heyhât! Bunların neresinde millete muhabbet ve millet için hamiyet?!.
Esefâ! Hey'et‑i ictimâiyeyi fa'âliyet ve harekete götüren çok ukde‑i hayatiyelerden, bizde inkişafa başlayan yalnız fikr‑i edebiyât, bâhusus şâirâne, müfritâne, edeb‑şikenâne, hod‑pesendâne olan fikr‑i hiciv ve arzu‑yu tahkîrdir.
﴿وَلَايَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا te'dib‑i hakîkiye karşı edebsizliktir ki, birbirine saldırıyor.
Fakat millete ve İslâmiyet’e karşı olan ta'rizât‑ı zımniyelerini o kâselislerin yüzlerine çarpmakla beraber, onlar birbirine karşı dinsizcesine hiciv ve terzilleri ise, kim bilir belki müstehaktırlar düşünüp, deyip geçmek ile iktifâ ederiz.
Ben zannederim ki, bu milletin perîşaniyetine fazla cehâletten ziyâde, nur‑u kalb ile müterâfık olmayan fazla zekâvet‑i betrâ te'sir etmiştir.
Bence en müdhiş maraz asabîliktir. Zîra herşeyi haddinden geçirmekle, aksü'l‑amel yaptırır.
Ey birader, Âlem‑i Hıristiyanın rüchânına sebebiyet veren ihtiyarlaşmış olan esbâba tekàbül edecek, genç, dinç esbâb bizde inkişafa başlamıştır. Başka kitapta tafsîl etmişim.
347
Bir hikâye:() Bundan on sene evvel Tiflis’e gittim. Şeyh San'an tepesine çıktım, dikkatle temâşâ ediyordum. Bir Rus yanıma geldi. Dedi:
Niye böyle dikkat ediyorsun?
Dedim:
Medresemin plânını yapıyorum.
Dedi:
Nerelisin?
Bitlisliyim, dedim.
Dedi:
Bu Tiflis’tir!
Dedim:
Bitlis, Tiflis birbirinin kardeşidir.
Dedi:
Ne demek?
Dedim:
Asya’da, Âlem‑i İslâmda üç nur birbiri arka sıra inkişafa başlıyor. Sizde birbiri üstünde üç zulmet inkışa'a başlayacaktır. Şu perde‑i müstebidâne yırtılacak, takallüs edecek, ben de gelip burada medresemi yapacağım.
Dedi:
Heyhât!‥ Şaşarım senin ümîdine.
Dedim:
Ben de şaşarım senin aklına! Bu kışın devamına ihtimal verebilir misin? Her kışın bir baharı, her gecenin bir nehârı vardır.
Dedi:
İslâm, parça parça olmuş?
Dedim:
Tahsile gitmişler. İşte Hindistan, İslâmın müstaid bir veledidir, İngiliz mekteb‑i i'dâdisinde çalışıyor. Mısır, İslâmın zekî bir mahdumudur; İngiliz mekteb‑i mülkiyesinden ders alıyor. Kafkas ve Türkistan, İslâmın iki bahâdır oğullarıdır; Rus mekteb‑i harbiyesinde ta'lim alıyor, ilâ âhir
Yâhû, şu asîlzâde evlâd, şehâdetnâmelerini aldıktan sonra, her biri bir kıt'a başına geçecek, muhteşem âdil pederleri olan İslâmiyetin bayrağını âfâk‑ı kemâlâtta temevvüc ettirmekle, kader‑i ezelînin nazarında feleğin inâdına, nev'‑i beşerdeki hikmet‑i ezeliyenin sırrını ilân edecektir!‥
İşte hikâyemin yarısı bu kadar
Neme lâzım ve nefsî nefsî dediren hâlet‑i rûhiyeyi, bir temsîl ile beyân edeceğim:
348
Felek‑zede, perîşan () fakat asîl bir aşîretten bir cesur adam ile; tâli'i yâver, feleği müsâid, diğer bir aşîretten bir korkak ile bir yerde rast gelirler. Müfâhare, münâzara başlar.
Evvelki adam başını kaldırır, aşîretinin zelîl olduğunu görür, izzet‑i nefsine yediremez. Başını indirir, nefsine bakar, bir derece ağır görür. Eyvâh! O vakit; Neme lâzım, işte ben, işte ef'âlim.” gibi şahsiyâtla yaralanmış gururu feryâda başlar. Veyâhut o aşîretten çekilip veya asılsızlık gösterip, başka aşîrete intisab eder.
İkinci adam başını kaldırdıkça aşîretinin mefâhiri gözünü kamaştırır, hiss‑i gururunu kabartır, nefsine bakar gevşek görür. İşte o vakit, hiss‑i fedâkârî fikr‑i milliyet uyanır; Aşîretime kurban olayım.” der.
Eğer bu temsîlin remzini anladınsa, şu müsâbaka ve mücâdele meydânı olan bu cihan‑ı ibrette, bir müslim meselâ bir Hıristiyan veya bir Kürd, bir Rûm ile ma'nen hissiyatları mübâreze‑i hamiyette mukàbele ve muvâzene ile tezâhür etse, temsîlin sırrını göreceksin. Lâkin şu tefâvüt, herkesin zannettiği gibi değildir. Belki zâhir‑perestlik ve sathîlik ve galat‑ı histen gelmiştir.
Ey Müslüman!
Aldanma! Başını indirme! Paslanmış bî‑hemtâ bir elmas, dâima mücellâ cama müreccahtır. Zâhiren olan İslâmiyetin zaafı, şu medeniyet‑i hâzıranın, başka dinin hesabına hizmet etmesidir. Hâlbuki şu medeniyet sûretini değiştirmesi zamanı hulûl etmiştir. Sûret değişirse, kaziye bil'akis olur. Nasıl şimdiye kadar bidâyetinde söylenildiği gibi, nerede Müslüman varsa Hıristiyana nisbeten bedevî, medeniyete karşı müstenkif ve soğuk davranır ve kabûlünde ızdırâb çeker, sûret değişse başkalaşır.
كُلُّ اٰتٍ قَر۪يبٌ﴿اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا
Said Nursî (R.H.)
349

Tulûât

Müellifi
Bediüzzaman Said Nursî
.
Te'lif Tarihi: 1339
İlk Baskı: 1339
351

İfâde

Telepati nev'inden, rûhumla şiddet‑i alâkası olan bir şahs‑ı mechûl, muhtelif ve birbirinden uzak mevzûlara dair; birdenbire kibrit yakmak gibi serî suâller soruyor. Ratb ve yâbis karışıyor.
İntihâb kàri'in arzusuna tâbidir.

Âlem‑i İslâm ulemâsının ortasındaki müdhiş ihtilâfâta ne dersin ve re'yin nedir?

﴿
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ى قَالَ :
﴿وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ ر۪يحُكُمْ وَاصْبِرُوا …
Suâl: Âlem‑i İslâm ulemâsının ortasındaki müdhiş ihtilâfâta ne dersin ve re'yin nedir?
Cevab: Evvelâ: () Âlem‑i İslâm’a gayr‑ı muntazam veya intizamı bozulmuş bir meclis‑i meb'ûsân ve encümen‑i şûrâ nazarıyla bakıyorum. Şerîattan işitiyoruz ki: Re'y‑i cumhûr budur, fetvâ bunun üzerinedir. İşte şu, bu meclisteki re'y, ekseriyetin nazîresidir. Re'y‑i cumhûrdan mâadâ olan akvâl, eğer hakikat ve mağzdan hàlî ve boş olmazsa isti'dâdâtın re'ylerine bırakılır. her bir isti'dâd, terbiyesine münâsib gördüğünü intihâb etsin.
352
Lâkin burada iki nokta‑i mühimme vardır:
Birincisi: Şu isti'dâdın meyelânı ile intihâb olunan ve bir derece hakikati tazammun eden ve ekalliyette kalan kavl, nefsü'l‑emirde mukayyed ve o isti'dâd ile mahsûs olduğu hâlde, sâhibi ihmal edip mutlak bıraktı. Etbâ'ı iltizam edip ta'mîm etti. Mukallidleri taassub edip o kavlin hıfzı için muhâliflerin red ve hedmine çalıştılar. Şu noktadan müsâdeme, müşâğabe, cerh ve red o derece meydân aldı ki ayakları altından çıkan toz ve ağızlarından feverân eden duman ve lisânlarından püsküren berkler, şimşekli ve bazen rahmetli bir bulut, şems‑i İslâmiyet’in tecellîsine bir hicâb teşkil etmiştir. Lâkin ziyâ‑yı şemsten tefeyyüz etmesine isti'dâd bahşeden rahmetli bulut derecesinde kalmadı. Yağmuru vermediği gibi ziyâyı dahi men'etmektedir.
İkinci Nokta: Ekalliyette kalan kavl, eğer içindeki hakikat ve mağz, onu intihâb eden isti'dâdâtlardaki heves ve hevâ ve mevrûs âyineye ve mizâcına galebe çalmazsa o kavl bir hatar‑ı azîmde kalır. Zîra isti'dâd onunla insibağ edip onun muktezâsına inkılâb etmek lâzım iken o, onu kendine çevirir ve telkîh eder, kendi emrine musahhar eder. İşte şu noktadan hüdâ hevâya tahavvül ve mezheb mizâcdan teşerrüb eder. Arı su içer bal akıtır, yılan su içer zehir döker.
Fakat kaviyen ümîd ederim ki kâinâtta şu meclis‑i àlî, şu meczûb sergerdân küre şehrinde millet‑i insaniyede ve Âdem kavminde ulemâ‑i İslâm âlemi, bir meclis‑i meb'ûsân-ı mukaddese hükmüne geçecektir. Selef ve halef asırlar üstünden birbirine bakıp mâbeynlerinden bir encümen‑i şûrâ teşkil edeceklerdir.
353

Nasrâniyet, İslâmiyet’in İnkişafına Bundan Sonra Mâni Olmayacak mıdır?

Suâl: Nasrâniyet, İslâmiyet’in inkişafına bundan sonra mâni olmayacak mıdır?
Cevab: Nasrâniyet ya intifâ veya ıstıfâ ile terk‑i silâh edecektir. Zîra birkaç defa yırtıldı, Protestanlığa geldi. Protestanlıkta da yırtıldı, tevhide yaklaştı; tekrar yırtılmaya hazırlanıyor.
Ya intifâ bulup sönecek veyâhut doğrudan doğruya hakîki Hıristiyanlığın esâsına câmi' olan hakàik‑ı İslâmiyeyi karşısında görecektir.
Beşer dinsiz olamaz!
İşte bu sırr‑ı azîme, Hazret‑i Peygamber (A.S.M.) işâret etmiştir ki: Hazret‑i İsâ gelecek, ümmetimden olacak; aynı şerîatımla amel edecektir.
Sâniyen:
Sebeb‑i ihtilâf-ı muzır: Bu haktır.” düsturu yerine Yalnız hak budur.” ve En güzeli budur.” hükmü yerine Güzeli budur.” hükmü ikame edilmiştir. (El‑hubbu fillâh) esâs‑ı merhametkârı yerine (El‑buğzu fillâh) ikame edilmiştir. Kendi mesleğinin muhabbeti yerine, başka meslekten nefret, harekâtında hâkim kılınmıştır. Hakikate muhabbet yerine, ene tarafgirliği müdâhale etmiştir. Vesâil ve delâil, makàsıd ve gâyât yerine ikame edilmiştir.
Hâlbuki fâsid bir delil ile hak bir netice zihinde ikame edilir. Bâtıl bir vesile ile hak bir gaye, fikirde tesbit edilir. Mâdem gaye ve maksad haktır; delil ve vesilelerdeki fesâd, böyle inşikak‑ı kulûba sebebiyet vermemeli.
Sâlisen:
Sebeb‑i ihtilâf, hâkim‑i zâlim olan cerbezedir. Fikr‑i tenkid ve bedbînliğe istinâd eden cerbeze, dâima zâlimdir.
Suâl: O sâil‑i mechûl, tekrar der: Cerbeze nedir?
Cevab: () Müteferrik büyük işlerde, yalnız kusurları görmek cerbezeliktir; aldanır ve aldatır. Cerbezenin şe'ni, bir seyyieyi sünbüllendirerek hasenâta gâlib etmektir. (❋❋)
354
Meselâ, bir aşîretin her bir ferdi, bir günde attığı balgamı, cerbeze ile vehmen tayy‑ı mekân ederek birden bir şahısta o muhassalı temsîl edip başka efrâdı ona kıyâs ederek o nazar ile baksa
Veyâhut bir sene zarfında birisinden gelen râyiha‑i kerîheyi, cerbeze ile tayy‑ı zaman ederek bir dakika‑i vâhidede, o şahs‑ı hâzırda sudûrunu tasavvur etse; acaba evvelki adam ne derece müstakzer, ikinci adam ne derece müteaffin hattâ hayâl gözünü kapasa vehim dahi burnunu tutsa mağaralarından kaçsalar akıl onları tevbih etmeye hakkı olmayacaktır.
İşte şu cerbezenin tavr‑ı acîbi; zaman ve mekânda müteferrik şeyleri toplar, bir yapar. O siyah perde ile herşeyi temâşâ eder.
Hakikaten cerbeze, envâ'ıyla garâibin makinesidir.
Görülmüyor mu ki cerbeze‑âlûd bir âşığın nazarında, umum kâinât, birbirine muhabbet ile müncezib, rakkasâne hareket edip gülüşüyor Veyâhut çocuğunun vefâtıyla mâtem tutan bir vâlidenin cerbeze‑âlûd me'yûsiyeti nazarında, umum kâinât hüzün‑engîzâne ağlaşıyor.
Herkes, istediği ve hâline münâsib gördüğü meyveyi koparır.
Bu makamda size bir temsîl: Meselâ, sizden yorulmuş yolcu bir adam, yalnız bir saat tenezzüh etmek üzere, gayet müzeyyen ve müzehher bir bahçeye girse (nekàisten müberrâ olmak, cinân‑ı Cennet’in mahsûsâtından ve her kemâle bir noksanı karıştırmak, şu âlem‑i kevn ü fesâdın mukteziyâtından olmakla) şu bahçenin müteferrik köşelerinde bazı pis ve murdar şeyler bulunduğu için inhiraf‑ı mizâc sevki ve emri ile yalnız o taaffünâtı taharrî ve o murdar şeylere idâme‑i nazar eder. Güyâ onda yalnız o var. Hülyanın hükmüyle fenâ hayâl tevessü' ederek, o bostanı bir selhhâne ve mezbele sûretinde gösterdiğinden midesi bulanır ve istifrağ eder, kemâl‑i nefretle kaçar.
355
Acaba beşerin lezzet‑i hayatını gussadâr eden böyle bir hayâle, hikmet ve maslahat rû‑yi rızâ gösterebilecek midir?
Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır.
Suâl: Herkes, zaman ve dehirden şikâyet ediyor. Acaba Sâni'‑i Zülcelâl’in san'at‑ı bedî'ine i'tirâz çıkmaz ?
Cevab: Hayır, asla. Belki mânâsı şudur: Güyâ şikâyetçi der ki istediğim emir ve arzu ettiğim şey ve teşehhî ettiğim hâl; hikmet‑i ezeliyenin düsturuyla tanzim olunan âlemin mâhiyeti müstaid değil ve inâyet‑i ezeliyenin pergârıyla nakşolunan feleğin kanunu müsâid değil ve meşîet‑i ezeliyenin matbaasında tab'olunan zamanın tabiatı muvâfık değil ve mesâlih‑i umumiyeyi te'sis eden Hikmet‑i İlâhî râzı değillerdir ki şu âlem‑i imkân, Feyyâz‑ı Mutlak’ın yed‑i kudretinden şu ukùlümüzün hendesesiyle ve tehevvüsümüz iştihâsıyla istediğimiz semerâtı koparsın. Verse de tutamaz, düşse de kaldıramaz.
Evet, bir şahsın tehevvüsü için büyük bir dâire‑i muhîta, hareket‑i mühimmesinden durdurulmaz.
Elhâsıl: Cerbeze bir hâkimdir. Yalnız seyyiât tarafını konuşturmamalı, onun hasmı olan hasenâtı da dinlemeli. Sonra muvâzene edip mîzan‑ı haşirdeki hükm‑ü âdilâne gibi râcih gelene muhabbetle hak vermelidir.
356
Suâl: Efkâr‑ı hâzırada cerbeze nasıl bir te'sir etmiştir?
Cevab: Bak, o seyyiedir ki Ararat Dağı kadar bize zulüm ve tahkîr eden ecnebî bir devleti, ne safsatalı bahânelerle, bilmem hangi tarihte Kırım’da bize yardım etmiş gibi yavelerle, bize dost olabilecek sûrette gösteriyorlar.
Hem Süphan Dağı kadar, İslâmiyet’in izzet ve şerefine çalışan gürûh‑u mücâhidîni, acîb bahânelerle en fenâ derekesine indirip millete düşman gibi gösteriyorlar.
Hem de Avrupa’nın terbiyesinin neticesi olarak خُذْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ اَحْسَنَهُ kaidesiyle herşeyin en iyi cihetini nazara almak maslahat iken en fenâ ciheti nazara alıp mütemâdiyen milleti ye'se sevk ederek rûh‑u cemâati öldürüyor.
Hem yine cerbeze seyyiesine, za'f‑ı akîde inzimam etmesiyle, mesâil‑i diniyede en zayıf tarafını irâe ederek dinsizliğe zemin ihzar ediyor.
Hem yine onun netâicidir ki muktezâ‑yı beşeriyet olan beyne's‑selef cereyan eden tenkidât‑ı rakìbkârâne veya hak-perestâneyi, Sofestâicesine bir cerbeze ile her birinin hakkında başkaların tenkidâtını irâe edip eâzım‑ı ümmet hakkında hürmetsizlik ve emniyetsizliği telkin ederek, o vâsıta ile ezhândaki İslâmiyet’in kudsiyetini sarsıyor.
İşte bunlar gibi çok mazarrat‑ı azîme, şu nev'i cerbezeden tevellüd ediyor.
İstanbul’u düşündükçe iki karış kadar dili uzanmış, sâir a'zâsı neşv ü nemâdan mahrum kalmış, ihtiyar bir çocuğun timsâli zihnime geliyor.
357
Suâl: Anadolu aleyhinde çıkmış olan fetvâya ne dersin? ()
Cevab: Fetvâ‑yı mahz değil ki i'tizar edilsin. Belki kazâyı tazammun eden bir fetvâdır. Çünkü fetvânın kazâdan farkı; mevzûu âmmdır, gayr‑ı muayyendir hem mülzim değil Kazâ ise muayyen ve mülzimdir. Şu fetvâ ise hem muayyendir, kim nazar etse bizzarûre muradı anlar. Hem mülzim olmuştur. Çünkü avâm‑ı Müslimîni onlar aleyhinde sevk etmekte esbâbın en âhiridir.
Mâdemki şu fetvâ, kazâyı tazammun ediyor, kazâda iki hasmı dinletmek zarûrîdir. Anadolu da söylettirilmeliydi. Netice‑i müddeiyâtlarını aleyhlerinde olan da'vâlarla, siyâsiyyûn ve ulemâdan bir hey'et tarafından, maslahat‑ı İslâmiye noktasında muhâkeme edildikten sonra fetvâ verilebilirdi.
Zâten şimdi bazı hakàikta bir inkılâb var. Ezdâd isimlerini değiştirip mübâdele etmişler. Zulme adâlet, cihada bağy, esârete hürriyet nâmı veriliyor.
Suâl: Neden bu kadar İ.G.Z.’den nefret ediyorsun? Musâlahasını da istemiyorsun?
Cevab: Sebeb bir değil, bindir. Bana en ziyâde şedîd görünen, ma'nen ahlâkımıza vurduğu darbedir. Çekirdek hâlinde olan secâya‑yı seyyieyi içimizde inkişaf ettirdi. Hayatın yarası iltiyâm bulur; izzet‑i İslâmiye, nâmus‑u millînin yarası pek derindir.
358
Edirne Câmii’nde, bir İslâm hocasının lisânıyla, Venizelos gibi şeytan zâlime duâ ettirdi. Merkez‑i Hilâfette, Müslümanlar lisânıyla hizbü'ş‑şeytan olan İ.G.Z., Yunan askerlerini halâskâr, tathirci ilân ve karşısındaki gürûh‑u mücâhidîni cânî, zâlim söylettirdi.
Acaba bir vâlide o dereceye getirilse ki çocuğunu kendi eliyle öldürerek, müteessir olmayarak, parça parça etse hiç mümkün müdür ki onda hissiyat‑ı àliye ve ahlâk‑ı sâmiye intifâ etmesin?‥
Suâl: Neden İ.G.Z. siyaseti gâlib çıkar?
Cevab: Siyasetinin hàssa‑i mümeyyizesi; fitnekârlık, ihtilâftan istifade, menfaat yolunda her alçaklığı irtikâb etmek, yalancılık, tahribkârlık, hariçte menfîliktir.
Bir adam kocaman bir binayı bir günde harâb eder, bir taburu ihtilâle verir. Şu alçak siyasettir ki K.T.T.’i zâhiren tel'in ettiği hâlde, gizlice dehàlet ediyor. Fenâlık ve ahlâk‑ı seyyie, siyasetine vâsıta olduğu için her yerde ahlâk‑ı seyyieyi himâye ederek teşci' eder. Şimdiki İstanbul hâli şâhiddir.
Suâl: Anadolu’da pek çok zulüm ediliyor ve pek çok Müslümanlar i'dâm ediliyor. Neden böyle yapıyorlar?
Cevab: Evet, maatteessüf pek fecî şeyler oluyor. Fakat asıl sebeb, mel'ûn mimsiz medeniyet, öyle zâlimâne bir silâh, şu harb‑i vahşiyâneye vermiştir ki o silâhın karşısında dayanmak, onun nazîriyle mukàbele etmek lâzım gelir. Şeşhâne ile mitralyöze mukàbele edilmez. İşte o silâh, o düstur ki medeniyet harbin eline vermiştir.
Ben de kendi gözümle Grandük Nikolaviç’in nâmına iki emri gördüm. Der: Askerimize bir köyden bir tüfek açılsa çoluk‑çocuğu ile imha edilecektir.” İkinci emri de: Bir cemâatte bir adam, cebhe zararına bize hıyânet etse çoluk‑çocuğu ile imha edilecektir.”
İşte böyle azlem bir düstur ile İ.G.Z. Anadolu’ya hücum ediyor.
359
Suâl: Âlem‑i İslâm’daki ihtilâfı ta'dil edecek çare nedir?
Cevab: Evvelâ, müttefekun‑aleyh olan makàsıd‑ı àliyeye nazar etmektir. Çünkü Allah’ımız bir, Peygamberimiz bir, Kur'ân’ımız bir, zarûriyât‑ı diniyede umumumuz müttefik, zarûriyât‑ı diniyeden başka olan teferruât veya tarz‑ı telâkki veya tarîk‑ı tefehhümdeki tefâvüt bu ittihâd ve vahdeti sarsamaz, râcih de gelemez. اَلْحُبُّ فِي اللّٰهِ düstur tutulsa aşk‑ı hakikat harekâtımızda hâkim olsa ki zaman dahi pek çok yardım ediyor o ihtilâfât sahîh bir mecrâya sevk edilebilir.
Esefâ! Gaye‑i hayâlden tenâsî veya nisyan olmakla, ezhân enelere dönüp etrafında gezerler. İşte gaye‑i hayâl, maksad‑ı àlî bütün vuzûhuyla meydâna atılmıştır.

Zulmün Şedîd Bir Nev'i

Dünyaca hàvâs tanınan insanlardaki meziyet, sebeb‑i tevâzu' ve mahviyet iken tahakküm ve tekebbüre sebeb olmuştur. Fukara aczi, avâmın fakrı, sebeb‑i merhamet ve ihsân iken esârete mahkûmiyetlerine müncer olmuştur.
Bir işte mehâsin ve şeref hâsıl oldukça hàvâssa peşkeş edilir; seyyiât olsa avâma taksim edilir.
Meselâ, bir tabur galebe çalsa şân ve şeref kumandana verilir, taksim edilmez. Mağlûb olduğu vakit, seyyie tabura taksim edilir. Meselâ, bir aşîret nâmuskârâne bir iş etse Âferin Hasan Ağa!” derler. Fenâlık ettikleri vakit Tuh! Ne pis aşîret imiş.” diyecekler.
360
وَاِذَا تَكُونُ كَر۪يهَةٌ اُدْعٰى لَهَا وَاِذَا يُحَاسُ الْحَيْسُ يُدْعٰى جُنْدُبْ() kavl‑i meşhûru, şu acîb zulmün tercümânıdır.
Hem de şu ictimâî sistemdeki damar‑ı zulmün bir mecrâsı da şudur: Yüksek tabakada birinin öldürülmesiyle, çok seneler mâtem tutulur. Hâlbuki onun cinayetiyle tabaka‑i avâmda yüzer belki binler kişi telef olsa bir‑iki günde unutulur. Şu ise adâlet‑i Kur'âniyeye zıttır. Bir şah, bir gedâyı öldürse şerîat kısâsa hükmeder, ikisini bir görür.

Müstehak Bir Ceza

Şerîatın اَلْقَاتِلُ لَا يَرِثُ düstur‑u âdilânesi, şerîat‑ı fıtriye olan kavânîn‑i kadere muntabıktır ki tarîk‑ı gayr-ı meşrû ile bir maksadı takib eden, maksûdunun zıddıyla ceza görüyor. Wilson, Klemanso, Venizelos gibi.
Şuna bir misâl: Bidâyet‑i inkılâbımızdan beri, sevâb‑ı âhiretin vesilesini dinsizcesine şân ve şerefe vâsıta yapanlar, müdhiş bir rezâletle neticelendi. Muvakkat bir şân ve şereften sonra, elîm bir sukùt takib etti. Lisân‑ı hâlleri لَيْتَن۪ى كُنْتُ نَسْيًا مَنْسِيًّا tilâvet ediyor.
361
Fıtrat‑ı insan bir mezraa hükmündedir ki secâya‑yı hasene temâyülât‑ı şerriye ile beraber, dâneler gibi dest‑i kaderle içinde ekilmiştir. Bu dâneler neşv ü nemâ bulmak için bir suya muhtaçtır. Hevâdan gelse şer dâneleri neşv ü nemâ bulur. Şimdiki şu medeniyet‑i habîsenin hey'et‑i ictimâiyeye verdiği te'sir gibi Fıtraten çendan hayır ciheti gâlibdir fakat sünbüllenmiş, semere vermiş on çekirdek, yüz değil bin kurumuş çekirdeğe galebe eder. İşte şunun çaresi: O bâb‑ı fitneyi kapatmakla, suyu Hüdâ tarafından vermek lâzımdır.
Suâl: Taaddüd‑ü zevcât ve abd gibi bazı mesâili, ecnebîler serrişte ederek medeniyet nokta‑i nazarında, şerîata bazı evhâm ve şübehâtı îrâd ediyorlar.
Cevab: İslâmiyet’in ahkâmı iki kısımdır:
Birisi: Şerîat ona müessistir. Bu ise hüsn‑ü hakîki ve hayr‑ı mahzdır.
Rüyada Bir Hitâbe — İlk Dönem Eserleri | risaleinur.site