Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
325

İslâm Ne Derece Dine Temessük Etmiş İse Terakkî Etmiş

﴿وَاَمْرُهُمْ شُورٰى بَيْنَهُمْ﴿وَ شَاوِرْهُمْ فِي الْاَمْرِ
() Tarih bize gösteriyor ki, İslâm ne derece dine temessük etmiş ise terakkî etmiş, ne vakit dinde za'f göstermiş ise tedennî etmiştir. Başka dinde bil'akis kuvveti zamanında vahşet, zaafı zamanında temeddün hâsıl olmuştur.
Cumhûr‑u Enbiyâ’nın şarkta bi'seti, kader‑i ezelînin bir remzidir ki, şark’ın hissiyatına hâkim dindir. Bugün Âlem‑i İslâm’daki tezâhürat da gösteriyor ki, Âlem‑i İslâm’ı uyandıracak, şu mezelletten kurtaracak yine o histir.
Hem de sâbit oldu ki, bu Devlet‑i İslâmiye’yi bütün öldürücü müsâdemâta rağmen, yine o his muhâfaza etmiştir. Bu hususta garba nisbetle ayrı bir hususiyete mâlikiz. Onlara kıyâs edilemeyiz.
Saltanat ve hilâfet gayr‑ı münfekk, müttehid‑i bizzattır. Cihet muhteliftir. Binâenaleyh bizim pâdişahımız, hem sultandır, hem halifedir ve Âlem‑i İslâm’ın bayrağıdır.
Saltanat itibariyle otuz milyona nezâret ettiği gibi, hilâfet itibariyle üçyüz milyonun mâbeynindeki râbıta‑i nurâniyenin ma'kes ve istinâdgâh ve medetkârı olmak gerekir. Saltanatı sadâret, hilâfeti meşîhat temsîl eder.
Sadâret üç mühim şûrâya bizzat istinâd ediyor, yine kifâyet etmiyor. Hâlbuki böyle inceleşmiş ve çoğalmış münâsebât içinde, ictihâdattaki müdhiş fevzâ, efkâr‑ı İslâmiye’deki teşettüt, fâsid medeniyetin tedâhülüyle ahlâktaki müdhiş tedennî ile beraber, Meşîhat cenâhı bir şahsın ictihâdına terkedilmiş.
326
Ferd te'sirât‑ı hariciyeye karşı daha az mukavimdir. Te'sirât‑ı hariciyeye kapılmakla, çok ahkâm‑ı diniye fedâ edildi.
Hem nasıl oluyor ki, umûrun besâteti ve taklid ve teslîm cârî olduğu zamanda, velev ki intizamsız olsun, yine Meşîhat bir şûrâya, lâakal kazaskerler gibi mühim şahsiyetlere istinâd ederdi. Şimdi besâtetten çıkmış, taklid ve ittibâ' gevşemiş olduğu hâlde, bir şahıs nasıl kifâyet eder?
Zaman gösterdi ki, hilâfeti temsîl eden şu Meşîhat‑i İslâmiye, yalnız İstanbul ve Osmanlılara mahsûs değildir. Umum İslâm’a şâmil bir müessese‑i celîledir. Bu sönük vaziyetle, değil koca Âlem‑i İslâm’ın, belki yalnız İstanbul’un irşadına da kâfî gelmiyor. Öyle ise, bu mevki öyle bir vaziyete getirilmelidir ki, Âlem‑i İslâm ona i'timâd edebilsin. Hem menba', hem ma'kes vaziyetini alsın. Âlem‑i İslâm’a karşı vazife‑i diniyesini hakkıyla îfâ edebilsin.
Eski zamanda değiliz. Eskiden hâkim, bir şahs‑ı vâhid idi. O hâkimin müftüsü de, onun gibi münferid bir şahıs olabilirdi. Onun fikrini tashih ve ta'dil ederdi. Şimdi ise, zaman cemâat zamanıdır. Hâkim, rûh‑u cemâatten çıkmış az mütehassis, sağırca, metîn bir şahs‑ı manevîdir ki, şûrâlar o rûhu temsîl eder.
Şöyle bir hâkimin müftüsü de ona mücânis olup, bir şûrâ‑yı àliye-i ilmiyeden tevellüd eden bir şahs‑ı manevî olmak gerektir. ki, sözünü ona işittirebilsin. Dine taalluk eden noktalardan, Sırat‑ı Müstakîm’e sevkedebilsin. Yoksa ferd dâhî de olsa, cemâatin ferd‑i manevîsine karşı sivrisinek kadar kalır. Şu mühim mevki böyle sönük kalmakla, İslâm’ın ukde‑i hayatiyesini tehlikeye ma'rûz bırakıyor.
327
Hattâ diyebiliriz, şimdiki za'f‑ı diyânet ve Şeâir‑i İslâmiyetteki lâkaydlık ve ictihâdattaki fevzâ, Meşîhat’in zaafından ve sönük olmasından meydân almıştır. Çünkü hariçte bir adam re'yini, ferdiyete istinâd eden Meşîhat’a karşı muhâfaza edebilir. Fakat böyle bir şûrâya istinâd eden bir Şeyhülislâmın sözü, en büyük bir dâhîyi de ya ictihâdından vazgeçirir, ya o ictihâdı ona münhasır bırakır.
Her müstaid çendan ictihâd edebilir. Lâkin ictihâdı o vakit düsturu'l‑amel olur ki, bir nev'i icmâ veya cumhûrun tasdikine iktiran ede. Böyle bir Şeyhülislâm ma'nen bu sırra mazhar olur. Şerîat‑ı Garrâ’da dâima icmâ ve re'y‑i cumhûr, medâr‑ı fetvâ olduğu gibi, şimdi de fevzâ‑i ârâ için, böyle bir faysala lüzum‑u kat'î vardır.
Sadâret, Meşîhat iki cenâhtır. Şu Devlet‑i İslâmiye’nin bu iki cenâhı mütesâvî olmazsa ileri gidilmez. Gidilse de, böyle bir medeniyet‑i fâside için mukaddesâtından insilâh eder.
İhtiyaç her işin üstadıdır. Şöyle bir şûrâya ihtiyaç şedîddir. Merkez‑i Hilâfette te'sis olunmazsa, bizzarûre başka bir yerde teşekkül edecektir. Bu şûrânın bazı mukaddemâtı olan cemâat‑i İslâmiye teşkilâtı ve evkàfın Meşîhat’a ilhâkı gibi umûrun daha evvel tahakkuku münâsib ise de, baştan başlansa, sonra mukaddemât ihzar edilse yine maksad hâsıl olur. Dâire‑i intihâbiyeleri hem mahdûd, hem muhtelit olan a'yân ve meb'ûsânın vazife‑i resmiyeleri itibariyle bilvâsıta ve dolayısıyla bu işe te'siri olabilir. Hâlbuki vâsıtasız, doğrudan doğruya bu vazife‑i uzmâyı derûhde edecek hàlis İslâm bir şûrâ lâzımdır.
328
Bir şey mâ vudia leh”inde istihdam edilmezse, atâlete uğrar, matlûb eseri göstermez. Binâenaleyh mühim bir maksad için te'sis edilen Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’yi, şimdiki âdi bir komisyon derecesinden çıkarıp, Meşîhat’teki devâirin rüesâsıyla beraber şûrânın âzâ‑yı tabîiyesi addetmek ve hariçteki Âlem‑i İslâmdan, şimdilik onbeş‑yirmi kadar, İslâm’ın dinen, ahlâken i'timâdını kazanmış müntehab ulemâsını celbeylemek, bu mes'ele‑i uzmânın esâsını teşkil eder.
Vehham olmamalıyız. Korkmakla din rüşvet verilmez. Dinin zaafiyeti bahânesine olan müzahref medeniyete lânet. Havf ve za'f, te'sirât‑ı hariciyeyi teşci' eder. Muhakkak maslahat, mevhûm mazarrata fedâ edilmez.
وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْف۪يقُ
329

Rüyada Bir Hitâbe

Meâli ve hatırda kalan elfâzı aynendir.
1335 senesi Eylül’ünde, dehrin hâdisâtı verdiği ye's ile şiddetle muzdarib idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Ma'nen rüya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rüya‑yı sâdıkada bir ziyâ gördüm. Tafsilâtı terk ile bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki:
Bir Cuma gecesinde, nevm ile âlem‑i misâle girdim. Biri geldi dedi:
Mukadderât‑ı İslâm için teşekkül eden bir meclis‑i muhteşem, seni istiyor.
Gittim Gördüm ki, münevver, emsâlini dünyada görmediğim, selef‑i sâlihînden ve a'sârın meb'ûslarından her asrın meb'ûsları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicâb edip, kapıda durdum. Onlardan bir zât dedi ki:
Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de re'yin var, fikrini beyân et!
Ayakta durup dedim:
Sorun, cevab vereyim.
Biri dedi:
Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak, gâlibiyette ne olurdu?
Dedim:
Musîbet şerr‑i mahz olmadığı için, bazen saâdette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saâdet çıkar. Eskiden beri İ'lâ‑yı Kelimetullâh ve bekà‑yı istiklâliyet-i İslâm için, farz‑ı kifâye-i cihadı derûhde ile, kendini yek‑vücûd olan Âlem‑i İslâma fedâya vazifedâr ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet‑i İslâmiye’nin felâketi, Âlem‑i İslâmın saâdet‑i müstakbelesiyle telâfi edilecektir.
330
Zîra şu musîbet, mâye‑i hayatımız ve âb‑ı hayatımız olan uhuvvet‑i İslâmiye’nin inkişaf ve ihtizâzını hàrikulâde tâcil etti. Biz incinir iken, Âlem‑i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyâde incitse, bağıracaktır. Şâyet ölsek; yirmi öleceğiz, üçyüz dirileceğiz. Hàrikalar asrındayız. İki‑üç sene mevtten sonra meydânda dirilenler var.
Biz mağlûbiyetle bir saâdet‑i àcile-i (عَاجِلَه) muvakkate kaybettik. Fakat bir saâdet‑i âcile-i (اٰجِلَه) müstemirre bizi bekliyor. Pek cüz'î ve mütehavvil ve mahdûd olan hâli, geniş istikbâl ile mübâdele eden kazanır.
Birden meclis tarafından denildi:
İzâh et!
Dedim:
Devletler, milletler muhârebesi, tabakàt‑ı beşer muhârebesine terk‑i mevki ediyor. Zîra beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez. Gâlib olsa idik, hasmımız, düşmanımız elindeki cereyan‑ı müstebidâneye, belki daha şedîdâne kapılacak idik. Hâlbuki o cereyan hem zâlimâne, hem tabiat‑ı Âlem-i İslâma münâfî, hem ehl‑i îmânın ekseriyet‑i mutlakasının menfaatine mübâyin, hem ömrü kısa, parçalanmaya namzeddir. Eğer ona yapışsa idik, Âlem‑i İslâmı fıtratına, tabiatına muhâlif bir yola sürecek idik.
Şu medeniyet‑i habîse ki, biz ondan yalnız zarar gördük ve nazar‑ı şerîatta merdud ve seyyiâtı hasenâtına galebe ettiğinden; maslahat‑ı beşer fetvâsıyla mensûh ve intibâh‑ı beşerle mahkûm‑u inkırâz, sefîh, mütemerrid, gaddâr, ma'nen vahşî bir medeniyetin himâyesini Asya’da derûhde edecek idik. ()
331
Meclisten biri dedi:
Neden şerîat şu medeniyeti (❋ ❋) reddeder?
Dedim:
Çünkü, beş menfî esâs üzerine teessüs etmiştir.
Nokta‑i istinâdı kuvvettir. O ise, şe'ni tecâvüzdür.
Hedef‑i kasdı menfaattir. O ise, şe'ni tezâhumdur.
Hayatta düsturu, cidâldir. O ise, şe'ni tenâzu'dur.
Kitleler mâbeynindeki râbıtası, âheri yutmakla beslenen unsuriyet ve menfî milliyettir. O ise, şe'ni böyle müdhiş tesâdümdür.
Câzibedâr hizmeti, hevâ ve hevesi teşci' ve arzularını tatmin ve metâlibini teshîldir. O hevâ ise, şe'ni insaniyeti derece‑i melekiyeden, dereke‑i kelbiyete indirmektir. İnsanın mesh‑i manevîsine sebeb olmaktır.
Bu medenîlerden çoğu, eğer içi dışına çevrilse, kurt, ayı, yılan, hınzır, maymun postu görülecek gibi hayâle gelir.
İşte onun için bu medeniyet‑i hâzıra; beşerin yüzde seksenini meşakkate, şekàvete atmış; onunu mümevveh (hayâlî) saâdete çıkarmış; diğer onunu da, beyne‑beyne (ikisi ortası) bırakmış. Saâdet odur ki; külle, ya eksere saâdet ola. Bu ise, ekall‑i kalîlindir ki, nev'‑i beşere rahmet olan Kur'ân, ancak umumun, lâakal ekseriyetin saâdetini tazammun eden bir medeniyeti kabûl eder.
332
Hem, serbest hevânın tahakkümüyle, havâic‑i gayr-ı zarûriye, havâic‑i zarûriye hükmüne geçmişlerdir. Bedâvette bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtaç ve fakir etmiştir. Sa'y, masrafa kâfî gelmediğinden; hileye, harama sevketmekle ahlâkın esâsını şu noktadan ifsad etmiştir. Cemâate, nev'e verdiği servet, haşmete bedel; ferdi, şahsı, fakir, ahlâksız etmiştir.
Kurûn‑u Ûlânın mecmû‑u vahşetini, bu medeniyet bir defada kustu!
Âlem‑i İslâmın şu medeniyete karşı istinkâfı ve soğuk davranması ve kabûlde ızdırâbı cây‑i dikkattir. Zîra istiğnâ ve istiklâliyet hàssasıyla mümtâz olan Şerîattaki İlâhî hidayet, Roma felsefesinin dehâsıyla aşılanmaz, imtizaç etmez, bel' olunmaz, tâbi olmaz.
Bir asıldan tev'em (ikiz) olarak neş'et eden eski Roma ve Yunan iki dehâları, su ve yağ gibi mürûr‑u a'sâr (asırlar) medeniyet ve Hıristiyanlığın temzicine rağmen yine istiklâllerini muhâfaza; âdeta tenâsühle o iki rûh şimdi de başka şekillerde yaşıyorlar. Onlar tev'em ve esbâb‑ı temzic varken imtizaç olunmazsa, şerîatın rûhu olan nur‑u hidayet, o muzlim, pis medeniyetin esâsı olan Roma dehâsıyla hiçbir vakit mezc olunmaz, bel' olunmaz
Dediler:
Şerîat‑ı Garrâ’daki medeniyet nasıldır?
Dedim:
Şerîat‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) tazammun ettiği ve emrettiği medeniyet ise ki, medeniyet‑i hâzıranın inkışa'ından inkişaf edecektir. Onun menfî esâsları yerine, müsbet esâslar vaz' eder.
İşte nokta‑i istinâd, kuvvete bedel haktır ki; şe'ni adâlet ve tevâzündür.
Hedef de, menfaat yerine fazilettir ki, şe'ni muhabbet ve tecâzübdür.
333
Cihetü'l‑vahdet de unsuriyet‑i milliyet yerine, râbıta‑i dinî, vatanî, sınıfîdir ki; şe'ni, samîmî uhuvvet ve müsâlemet ve haricin tecâvüzüne karşı yalnız tedâfü'dür. Hayatta düstur‑u cidâl yerine, düstur‑u teâvündür ki, şe'ni ittihâd ve tesânüddür.
Hevâ yerine hüdâdır ki; şe'ni, insaniyeten terakkî ve rûhen tekâmüldür; hevâyı tahdid eder. Nefsin hevesât‑ı süfliyesinin teshîline bedel, rûhun hissiyat‑ı ulviyesini tatmin eder.
Demek, biz mağlûbiyetle ikinci cereyana takıldık ki, mazlumların ve cumhûrun cereyanıdır. Başkalarından yüzde seksen fakir ve mazlumsa; İslâmdan doksan, belki doksan beştir.
Âlem‑i İslâm şu ikinci cereyana karşı lâkayd veya muârız kalmakla; hem istinâdsız, hem bütün emeğini heder, hem onun istilâsıyla istihâleye ma'rûz kalmaktan ise, âkılâne davranıp onu İslâmî bir tarza çevirip, kendine hàdim kılmaktır. Zîra düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur; nasıl ki, düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır.
Şu iki cereyan birbirine zıt, hedefleri zıt, menfaatleri zıt olduğundan; birincisi dese: Öl!‥” diğeri diyecek: Diril!‥” Birinin menfaati, zarar, ihtilâf, tedennî, za'f, uyumamızı istilzam ettiği gibi; ötekinin menfaati dahi kuvvetimizi, ittihâdımızı bizzarûre iktiza eder.
Şark husûmeti, İslâm inkişafını boğuyordu; zâil oldu ve olmalı. Garb husûmeti, İslâmın ittihâdına, uhuvvetin inkişafına en müessir sebebdir; bâkî kalmalı.
Birden o meclisten tasdik emâreleri tezâhür etti.
Dediler:
Evet, ümîdvâr olunuz, şu istikbâl inkılâbı içinde, en yüksek gür sadâ İslâmın sadâsı olacaktır!‥
334
Tekrar biri sordu:
Musîbet, cinayetin neticesi, mükâfâtın mukaddimesidir. Hangi fiiliniz ile kadere fetvâ verdiniz ki, şu musîbetle hükmetti. Musîbet‑i âmme ekseriyetin hatâsına terettüb eder. Hâzırda mükâfâtınız nedir?
Dedim:
Mukaddimesi, üç mühim erkân‑ı İslâmiye’deki ihmalimizdir: Salât, Savm, Zekât.
Zîra, yirmidört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hàlık Teâlâ bizden istedi. Tenbellik ettik; beş sene yirmidört saat ta'lim, meşakkat, tahrîk ile bir nev'i namaz kıldırdı.
Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; keffâreten beş sene oruç tutturdu.
On”dan, kırk”tan yalnız biri, ihsân ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik; O da bizden müterâkim zekâtı aldı. (El‑Cezâu Min Cinsi'l-Amel)
Mükâfât‑ı hâzıramız ise; fâsık, günahkâr bir milletten, humsu olan dört milyonu velâyet derecesine çıkardı; gâzilik, şehâdetlik verdi. Müşterek hatâdan neş'et eden müşterek musîbet, mâzi günahını sildi.
Yine biri dedi:
Bir âmir, hatâ ile felâkete atmış ise?
Dedim:
Musîbet‑zede mükâfât ister. Ya âmir‑i hatâdârın hasenâtı verilecektir, o ise, hiç hükmünde Veya hazine‑i gayb verecektir. Hazine‑i gaybda böyle işlerdeki mükâfâtı ise, derece‑i şehâdet ve gâziliktir.
Baktım meclis istihsân etti. Heyecanımdan uyandım, terli el‑pençe yatakta oturmuş kendimi buldum. Gece böyle geçti

Dünyevîler Meclisinde Bir Muhâvere

Aynı gün pür‑ümîd, başka ve dünyevî bir meclise gittim. (Hâşiye)
Dünyevîler dediler:
Neden geldin geleli siyasete karışmıyorsun?
Dedim:
اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ
335
Evet İstanbul siyaseti İspanyol (hastalığı) gibi bir hastalıktır. Fikri hezeyanlaştırır. Biz müteharrik‑i bizzat değiliz. Bilvâsıta müteharrikiz. Avrupa üflüyor, biz burada oynuyoruz. O tenvîm ile telkin eder. Biz kendimizden hayâl edip, asammâne tahribimizde eser‑i telkini icra ederiz.
Mâdemki menba' Avrupa’dadır. Gelen cereyan, ya menfî veya müsbettir.
Menfîye kapılan, harf gibi دَلَّ عَلٰى مَعْنًى ف۪ي نَفْسِ غَيْرِهِ yâhut لَايَدُلُّ عَلٰى مَعْنًى ف۪ي نَفْسِهِ ta'rif edilir. Demek bütün harekâtı, bizzat hariç hesabına geçer. Çünkü irâdesi hükümsüzdür. Hulûs‑u niyeti fayda vermez. Bâhusus menfî iki cihet za'f ile, hariç cereyanın kuvvetine bir âlet‑i lâya'kıl olur.
Diğer müsbet cereyan ise ki, dâhilden muvâfık şeklini giyer. İsim gibi, دَلَّ عَلٰى مَعْنًى ف۪ي نَفْسِهِ’dir. Hareketi kendinedir. Tebeî haricedir. Lâzım‑ı mezheb mezheb olmadığından, belki muâhez değil. Bâhusus iki cihetle kuvveti, hariç cereyanın müsbet ve zaafına inzimam etse, harici kendine âlet‑i lâyeş'ur edebilir.
Dediler:
Dinsizliği görmüyor musun, meydân alıyor. Din nâmına meydâna çıkmak lâzım.
Evet lâzımdır. Fakat kat'î bir şart ile ki, muharrik, aşk‑ı İslâmiyet ve hamiyet‑i diniye olmalı. Eğer muharrik veya müreccih, siyasetçilik veya tarafgirlik ise, tehlikedir. Birincisi hatâ da etse, belki ma'fuvdur. İkincisi isabet de etse, mes'ûldür.
336
Denildi:
Nasıl anlarız?
Dedim:
Kim fâsık siyasettaşını, mütedeyyin muhâlifine, sû‑i zan bahâneleriyle tercih etse, muharriki siyasetçiliktir. Hem umumun mal‑i mukaddesi olan dini, inhisar zihniyetiyle kendi meslektaşlarına daha ziyâde hàs göstermekle, kavî bir ekseriyette dine aleyhtarlık meyli uyandırmakla nazardan düşürmek ise, muharriki tarafgirliktir.
Meselâ: İki adam döğüşürler. Biri, zaîf düşeceğini hissederken, elindeki Kur'ân’ı kavîye uzatmakla himâyesini dâvet edip, kavî bir ele vermek lâzımdır. beraber çamura düşmesin. Kur'ân’a muhabbetini, hürmetini göstersin. Kur'ân’ı, Kur'ân olduğu için sevsin. Eğer kavînin karşısına siper etse, himâyet damarını tahrîk etmeye bedel, hiddetini celbeder. Kur'ân’ı kavî bir hàdimden mahrum bırakmakla, zaîf bir elde beraber yere düşerse; o, Kur'ân’ı kendi nefsi için sever demektir.
Evet dine imâle etmek ve iltizama teşvik etmek ve vazife‑i diniyelerini ihtar etmekle dine hizmet olur. Yoksa Dinsizsiniz dese, onları tecâvüze sevketmektir. Din dâhilde menfî tarzda isti'mâl edilmez.
Otuz sene halife olan bir zât, menfî siyaset nâmına istifade edildi zannıyla, şerîata gelen tecâvüzü gördünüz. Acaba şimdiki menfî siyasetçilerin fetvâlarından istifade edecek kimdir, bilir misin? Bence İslâm’ın en şedîd hasmıdır ki, hançerini İslâm’ın ciğerine saplamıştır.
Dediler:
İttihâd’a şedîd bir muârız idin. Neden şimdi sükût ediyorsun?
Dedim:
Düşmanların onlara şiddet‑i hücumundan. Düşmanın hedef‑i hücumu, onların hasenesi olan azm ü sebattır ve İslâmiyet düşmanına vâsıta‑i tesmim olmaktan ferâğatidir.
337
Bence yol ikidir: Mîzanın iki kefesi gibi Birinin hìffeti, ötekinin sıkletine geçer. Ben tokadımı, Antranik ile beraber Enver’e, Venizelos ile beraber Said Halim’e vurmam. Nazarımda, vuran da sefildir.
Dediler:
Fırkacılık lâzım‑ı meşrûtiyettir.
Dedim:
Bizdekilerde hutût‑u efkâr, telâkî için mütemâyilen imtidâda bedel, münharifen gittiğinden nokta‑i telâkî vatanda, belki kürede görülmüyor. Vücûd, adem gibi; birinin vücûdu ötekinin ademini ister.
İnâd bazen müfrit fırka müteassıblarına, dalâl ve bâtılı iltizam ettirir. Şeytan birisine yardım etse, melek der, rahmet okutur. Ötekinde melek görse, libâsını değiştirmiştir der, lânet eder. Sû‑i zan ve hüsn‑ü zan nazarıyla dûrbînin iki tarafı gibi leh, aleyhtar Vâhî emâreyi bürhân, bürhânı vâhî emâre görür.
İşte şu zulümdür, ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ sırrını gösterir. Zîra hayvanın aksine olarak kuvâ ve meyilleri fıtraten tahdid edilmemiş, meyl‑i zulüm hadsizdir. Lâsiyyemâ enenin eşkâl‑i habîsesi olan hodgâmlık, hodfikirlik, hodbînlik, hodendişlik, gurur ve inâd o meyle inzimam etse, öyle ekberü'l‑kebâiri icâd eder ki, daha beşer ona isim bulmamış. Cehennem’in lüzumuna delil olduğu gibi, cezası da yalnız Cehennem olabilir.
Meselâ; birisinin bir sıfatından darılsa, mecma'‑ı evsâf-ı masûme olan şahsına, hattâ ehibbâsına, hattâ meslektaşına zulmünü teşmîl eder, ﴿وَلَاتَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى’ya karşı temerrüd eder.
338
Meselâ: Muhteris bir intikam veya müntakìm bir hilâfıyla bir kere demiş: İslâm mağlûb olacak, kalbi parçalanacak.” Sırf o mürâî rûhtan gelen, yalancı fikirden çıkan meş'ûm sözünü doğru göstermek için; İslâm mağlûbiyetini, İslâm perîşaniyetini arzu eder, alkışlar, hasmın darbesinden mütelezziz olur.
İşte şu alkışı ve gaddâr telezzüzüdür ki, mecrûh İslâm’ı müşkül mevkide bırakmış. Zîra hançerini İslâm’ın ciğerine saplamış olan hasım, Sükût et!‥” demiyor. Alkışla, mütelezziz ol, beni sev!‥” diyor, onları misâl gösteriyor.
İşte size dehşetli bir günah ve zulüm ki, ancak haşirdeki mîzan tartabilir. وَقِسْ عَلَيْهَا
Denildi:
Mağlûbiyet ma'lûmdu, biz bilirdik, bilerek bizi belâya attılar.
Dedim:
Acaba Hindenburg gibi dehşetli insanlar nazarına nazarî kalmış olan gaye‑i harb, sizin gibi acemîlere nasıl ma'lûm ve bedîhî olabilir. Acaba fikir dediğiniz şey, (El‑iyâzü billâh) arzu olmasın? Bazen zâlimâne intikam‑ı şahsî, arzuya fikir sûretini giydirir.
Yâhû pis bir çamura düşmüşsünüz, misk ü anber diye yüzünüze gözünüze bulaştırmağa ne mânâ var?
İşte misâlîlerin münevver gece meclisinde ve dünyevîlerin muzlim gündüz mahfelinde akıldan akma değil, kalbde çıkan beyânâtım İster isen kabûl et, ister isen etme, anlamak şartıyla.
İster al gûş‑i kabûl-i câne, ister hiddet et.
339

Rüyanın Zeyli

Rüya hacda sükût etti. Çünkü haccın ve ondaki hikmetin ihmali, musîbeti değil, gadab ve kahrı celbetti. Cezası da keffâretü'z‑zünûb değil, kessâretü'z‑zünûb oldu. Haccın bâhusus teârüfle tevhid‑i efkârı, teâvünle teşrîk‑i mesâîyi tazammun eden içindeki siyaset‑i àliye-i İslâmiye ve maslahat‑ı vâsia-i ictimâiyenin ihmalidir ki, düşmana milyonlarla İslâmı, İslâm aleyhinde istihdama zemin ihzar etti.
İşte Hind, düşman zannederek, hâlbuki pederini öldürmüş, başında oturmuş bağırıyor.
İşte Tatar, Kafkas, öldürülmesine yardım ettiği şahıs bîçâre vâlideleri olduğunu Ba'de harâbi'l‑Basra anlıyor. Ayak ucunda ağlıyorlar.
İşte Arab, yanlışlıkla kahraman kardeşini öldürüp, hayretinden ağlamayı da bilmiyor.
İşte Afrika, biraderini tanımayarak öldürdü, şimdi vâveylâ ediyor.
İşte Âlem‑i İslâm, bayraktar oğlunu gafletle bilmeyerek öldürmesine yardım etti, vâlide gibi saçlarını çekip âh u fîzar ediyor.
Milyonlarla ehl‑i İslâm, hayr‑ı mahz olan sefer‑i hacca şedd‑i rahl etmek yerine, şerr‑i mahz olan düşman bayrağı altında dünyada uzun seyahatler ettirildi. ﴿فَاعْتَبِرُوا
340

Fıtrî Meyelân, Mukâvemet‑sûzdur

كَمَا اَنَّ الضَّرُورَاتِ تُب۪يحُ الْمَحْظُورَاتِ كَذٰلِكَ تُسَهِّلُ الْمُشْكِلَاتِ
Korkaklıkta darb‑ı mesel hükmünde olan tavuk, çocukları yanında iken şefkat‑i cinsiyesiyle camuşa saldırır. İşte dehşetli bir cesâret.
Hem darb‑ı mesel olmuş, keçi, kurttan havfı, ıztırar vaktinde mukâvemete inkılâb eder, boynuzuyla kurdun karnını deldiği vâkidir. İşte hàrika bir şecâat.
Fıtrî meyelân, mukâvemet‑sûzdur. Bir avuç su, kalın bir demir gülle içinde atılsa, kışta soğuğa ma'rûz bırakılsa, meyl‑i inbisat demiri parçalar.
Evet şefkatli tavuk cesâreti, hamiyetli keçi ıztırarî şecâati gibi fıtrî bir heyecan, demir güllede su gibi zulmün bürûdetli husûmet‑i kâfirânesine ma'rûz kaldıkça herşeyi parçalar. Rus mojikleri buna şâhiddir.
Bununla beraber îmânın mâhiyetindeki hàrikulâde şehâmet, izzet‑i İslâmiye’nin tabiatındaki âlem‑pesend şecâat, uhuvvet‑i İslâmiye’nin intibâhıyla her vakit mu'cizeleri gösterebilir.
Bir gün olur elbette doğar şems‑i hakikat
Hiç böyle müebbed mi kalır zulmet‑i âlem
341

Birkaç Vecîzeler

Hevesât‑ı nefsâniye ile erkeklerin karılaşması, karıların hayâsızlıkla erkekleşmesine sebebdir.
Merak, ilmin hocasıdır.
İhtiyaç, medeniyetin üstadıdır.
Sıkıntı, sefâhetin muallimidir.
Acz, muhâlefetin menşe'idir.
Za'f, gururun mâdenidir.
Sığar‑ı nefs, tekebbürün menba'ıdır.
Tenâsüb, tesânüdün esâsıdır.
Temâsül, tezâdın sebebidir.
Müsâvâtsız adâlet, adâlet değildir.
Gayr‑ı meşrû muhabbetin âkıbeti, mükâfâtı, mahbûbun gaddârâne adâvetidir. ()
342

Devâü'l‑Ye's Zeylinin Zeyli

Bundan Yedi Sene Evvel Bir Risaleme Yazdığım Zeyldir
﴿
اَلْحَمْدُ لِلّٰه الَّذ۪ي قَالَ : وَلَايَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا
وَالصَّلَاةُ عَلٰى مُحَمَّدٍ الَّذ۪ي قَالَ : مَنْ قَالَ هَلَكَ النَّاسُ هَلَكَ النَّاسُ فَهُوَ اَهْلَكَهُمْ… اَمَّا بَعْدُ…
Şu zamanın medenî engizisyonu müdhiş bir vesile ile, bazı ezhânı telkîh ile, bir kısım nâmeşrû evlâdını vücûda getirip, İslâmiyet’e karşı kinini ve hiss‑i intikamını icra eder. Diyânetsizliğe veya lâübâlîliğe veya Hıristiyanlığa temâyüle veya İslâmiyet’ten şübhe ile soğutmaya bir kapı açmak ister.
İşte o desîse şudur: Ey Müslüman! Bak, nerede bir Müslim varsa binnisbe fakir, gâfil, bedevîdir. Nerede Hıristiyan varsa, bir derece medenî, mütenebbih, ehl‑i servettir. Demek ilâ âhir.”
Ben de derim ki:
Ey Müslüman! Biri maddî, biri manevî Avrupa rüchânının iki sebebinin şu netice‑i müdhişiyle o neticenin te'sir‑i muharribânesine karşı, mevcûdiyetimizin hâmîsi olan İslâmiyetten elini gevşetme. Dört el ile sarıl, yoksa mahvolursun.
Evet biz aşağıya iniyoruz, onlar yukarıya çıkıyor. Bunun iki sebebi vardır. Biri maddî, biri manevîdir.
343
Birinci Sebeb: Umum Hıristiyan’ın kilisesi ve mâden‑i hayatı olan Avrupa’nın vaziyet‑i fıtriyesidir. Zîra dardır, güzeldir, demir mâdenidir, girintili çıkıntılıdır. Deniz ve enhârı bağırsaklarıdır, bâriddir.
Evet Avrupa, küre‑i zeminin hamse aşeri iken, nev'‑i beşerin bir rub'unu letâfet‑i fıtriyesi ile kendine çekmiş. Hikmeten sâbittir ki; efrâd‑ı kesîrenin ictimâ'ı, ihtiyacâtı intac eder. Görenek gibi çok esbâb ile tekessür eden hâcât, zeminin kuvve‑i nâbitesine sığışmaz.
İşte şu noktadan ihtiyaç san'ata ve merak ilme ve sıkıntı vesâit‑i sefâhete hocalık edip ta'lime başlarlar.
Evet fikr‑i san'at, meyl‑i mârifet, kesretten çıkar. Avrupa’nın darlığı ve deniz ve enhârı olan vesâit‑i tabîiye-i münâkaleyi içinde dolaşması sebebiyle teârüf ticâreti, teâvün iştirâk‑i mesâîyi intac ettikleri gibi, temâs dahi telâhuk‑u efkârı, rekabet de müsâbakatı tevlîd ederler.
Ve bütün sanâyiinin mâderi olan demir mâdeni kesretle içinde bulunduğundan, o demir, medeniyetlerine öyle bir silâh‑ı kuvvet vermiştir ki, dünyanın bütün enkàz‑ı medeniyetlerini gasb ve gârât edip, gayet ağır bastı, mîzan‑ı zeminin muvâzenetini bozdu.
Hem de herşeyi geç almak, geç bırakmak şânından olan bürûdet‑i mu'tedilâne, sa'ylerine sebat ve metânet verip, medeniyetlerini idâme etmiştir.
Hem de ilme istinâd ile devletlerinin teşekkülü, mütekàbil kuvvetlerinin tesâdümü, gaddârâne istibdâdlarının iz'acâtı, engizisyonâne taassublarının aksü'l‑amel yapan tazyîkatı, mütevâzi unsurlarının rekabetle müsâbakatı, Avrupalıların isti'dâdlarını inkişaf ettirip, mezâyâ ve fikr‑i milliyeti uyandırdı.
344
İkinci Sebeb: Nokta‑i istinâddır. Evet her bir Hıristiyan başını kaldırıp, müteselsil ve mütedâhil maksadların birine el atsa arkasına bakar ki; istinâd edecek, kuvve‑i manevîsine dâima imdâd edip hayat verecek gayet kavî bir nokta‑i istinâd görür. Hattâ en ağır ve büyük işlere karşı mübârezeye kendinde kuvvet bulur.
İşte o nokta‑i istinâd her taraftan ellerini uzatan dindaşlarının urûk‑u hayatına kuvvet vermeye ve İslâm’ların en can alacak damarlarını kesmeye her vakit âmâde ve dessâs, medenî engizisyon taassubu ile, maddiyûnun dinsizliği ile yoğrulmuş ve medeniyetlerinin galebesi ile mest‑i gurur olmuş bir müsellah kitlenin kışlası veya büyük kilisesi olan Avrupa’nın medeniyetidir.
Görülmüyor mu ki, en hürriyet‑perver maskesini takan, (İ.G.) elini uzatıp arıyor. Nerede Hıristiyan bulsa, hayat veriyor. İşte Habeş, Sudan İşte Tayyar, Artuşi İşte Lübnan, Huran İşte Malisör ve Arnavut İşte Kürd ve Ermeni, Türk ve Rûm ilâ âhir.
Elhâsıl: Onları canlandıran emeldir ve bizi öldüren ye'stir. Meşhûrdur ki, biri demiş: Eğer bir nokta‑i istinâd bulsam, küre‑i zemini yerinden oynatırım.” Bu faraziyede acîb bir nokta vardır. Demek bu küçücük insan, nokta‑i istinâd bulsa, küre gibi büyük işleri çevirebilir.
Ey ehl‑i İslâm! İşte küre‑i zemin gibi ağır ve Âlem‑i İslâmiyet’e çökmüş olan mesâib ve devâhîye karşı nokta‑i istinâdınız: Muhabbet ile ittihâdı, mârifet ile imtizac‑ı efkârı, uhuvvet ile teâvünü emreden nokta‑i İslâmiyettir.
Bak Âlem‑i İslâmın şu büyük dâirenin nokta‑i uzmâsından tut, en küçük dâirenin meselâ medrese talebelerinin birer ukde‑i hayatiyesi vardır. Hey'et‑i ictimâiyenin efrâd ve revâbıtı birbirine istinâdı gibi, o ukdeler dahi birbirine merbût, müteselsilen o nokta‑i uzmâya müsteniddir. Demek bütün o ukde‑i hayatiyelerini boğmak değil , belki tenebbüh ve neşv ü nemâ vermekle İslâm tenebbüh edip, terakkîye başlayabilir.
345
Yoksa biri Avrupa’nın mehâsinini mesâvîmizle ve telâhuk‑u efkârının semerâtını, bizim bir şahsın semere‑i sa'yi ile, insafsızca, aldatıcı cerbeze ile muvâzene etmekle, () Avrupa’ya şedîd bir meftûniyet ve milletine karşı amîk bir nefret hissiyle, kendini Avrupa’nın veled‑i nâmeşrûu gösterdiği gibi, fikr‑i ihtilâl ve meyl‑i tahrib ve aldatıcı cerbezenin neticesi olan hicv‑i âsiyâne, müfteriyâne, nâmus-şikenâne ile kendi fir'avuniyetini ve zımnen medih ve gururiyetini ve bilmediği hâlde İslâm’a düşmanlığını göstermekle beraber; fir'avuniyet, enâniyet, gurur hükmü ile milletine karşı şer'an, aklen, hikmeten mükellef olduğu hiss‑i şefkat yerine hiss‑i tahkîr, meyl‑i incizab yerine meyl‑i nefret, meyelân‑ı muhabbet yerine irâde‑i istihfaf, temâyül‑ü ihtiram yerine meyelân‑ı techil, arzu‑yu merhamet yerine arzu‑yu taazzum, seciye‑i fedâkârî yerine temâyül‑ü infiradî ikame edip; hamiyetsizliğini, asılsızlığını gösterdiğinden nazar‑ı hakikatte öyle bir cânî ve menfûr olur ki, meselâ birisi Paris’te sefâhet âleminde bir âlûfte madamın kàmetinde istihsân ettiği bir libâsı, câmide muhterem bir hocaya giydirmeye çalışmak gibi bir hareket‑i ahmakàne ve câniyânede bulunur.
346
Zîra hamiyet ise; muhabbet, hürmet, merhametin netice‑i zarûriyesidir. Onsuz olmaz ve illâ yalandır, sahtekârlıktır. Nefret, hamiyetin zıddıdır.
Müteassıblara hücum eden Avrupa’nın kâselisleri her biri yüz müteassıb kadar meslek‑i sakîminde müteassıbdır. Bunlardan birisi Şekspir medhinde ettiği ifratı, şâyet bir hoca o ifratı Şeyh‑i Geylânî medhinde etse idi, tekfir olunacaktı.
Heyhât! Bunların neresinde millete muhabbet ve millet için hamiyet?!.
Esefâ! Hey'et‑i ictimâiyeyi fa'âliyet ve harekete götüren çok ukde‑i hayatiyelerden, bizde inkişafa başlayan yalnız fikr‑i edebiyât, bâhusus şâirâne, müfritâne, edeb‑şikenâne, hod‑pesendâne olan fikr‑i hiciv ve arzu‑yu tahkîrdir.
﴿وَلَايَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا te'dib‑i hakîkiye karşı edebsizliktir ki, birbirine saldırıyor.
Fakat millete ve İslâmiyet’e karşı olan ta'rizât‑ı zımniyelerini o kâselislerin yüzlerine çarpmakla beraber, onlar birbirine karşı dinsizcesine hiciv ve terzilleri ise, kim bilir belki müstehaktırlar düşünüp, deyip geçmek ile iktifâ ederiz.
Ben zannederim ki, bu milletin perîşaniyetine fazla cehâletten ziyâde, nur‑u kalb ile müterâfık olmayan fazla zekâvet‑i betrâ te'sir etmiştir.
Bence en müdhiş maraz asabîliktir. Zîra herşeyi haddinden geçirmekle, aksü'l‑amel yaptırır.
Ey birader, Âlem‑i Hıristiyanın rüchânına sebebiyet veren ihtiyarlaşmış olan esbâba tekàbül edecek, genç, dinç esbâb bizde inkişafa başlamıştır. Başka kitapta tafsîl etmişim.
347
Bir hikâye:() Bundan on sene evvel Tiflis’e gittim. Şeyh San'an tepesine çıktım, dikkatle temâşâ ediyordum. Bir Rus yanıma geldi. Dedi:
Niye böyle dikkat ediyorsun?
Dedim:
Medresemin plânını yapıyorum.
Dedi:
Nerelisin?
Bitlisliyim, dedim.
Dedi:
Bu Tiflis’tir!