Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
342

Devâü'l‑Ye's Zeylinin Zeyli

Bundan Yedi Sene Evvel Bir Risaleme Yazdığım Zeyldir
﴿
اَلْحَمْدُ لِلّٰه الَّذ۪ي قَالَ : وَلَايَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا
وَالصَّلَاةُ عَلٰى مُحَمَّدٍ الَّذ۪ي قَالَ : مَنْ قَالَ هَلَكَ النَّاسُ هَلَكَ النَّاسُ فَهُوَ اَهْلَكَهُمْ… اَمَّا بَعْدُ…
Şu zamanın medenî engizisyonu müdhiş bir vesile ile, bazı ezhânı telkîh ile, bir kısım nâmeşrû evlâdını vücûda getirip, İslâmiyet’e karşı kinini ve hiss‑i intikamını icra eder. Diyânetsizliğe veya lâübâlîliğe veya Hıristiyanlığa temâyüle veya İslâmiyet’ten şübhe ile soğutmaya bir kapı açmak ister.
İşte o desîse şudur: Ey Müslüman! Bak, nerede bir Müslim varsa binnisbe fakir, gâfil, bedevîdir. Nerede Hıristiyan varsa, bir derece medenî, mütenebbih, ehl‑i servettir. Demek ilâ âhir.”
Ben de derim ki:
Ey Müslüman! Biri maddî, biri manevî Avrupa rüchânının iki sebebinin şu netice‑i müdhişiyle o neticenin te'sir‑i muharribânesine karşı, mevcûdiyetimizin hâmîsi olan İslâmiyetten elini gevşetme. Dört el ile sarıl, yoksa mahvolursun.
Evet biz aşağıya iniyoruz, onlar yukarıya çıkıyor. Bunun iki sebebi vardır. Biri maddî, biri manevîdir.
343
Birinci Sebeb: Umum Hıristiyan’ın kilisesi ve mâden‑i hayatı olan Avrupa’nın vaziyet‑i fıtriyesidir. Zîra dardır, güzeldir, demir mâdenidir, girintili çıkıntılıdır. Deniz ve enhârı bağırsaklarıdır, bâriddir.
Evet Avrupa, küre‑i zeminin hamse aşeri iken, nev'‑i beşerin bir rub'unu letâfet‑i fıtriyesi ile kendine çekmiş. Hikmeten sâbittir ki; efrâd‑ı kesîrenin ictimâ'ı, ihtiyacâtı intac eder. Görenek gibi çok esbâb ile tekessür eden hâcât, zeminin kuvve‑i nâbitesine sığışmaz.
İşte şu noktadan ihtiyaç san'ata ve merak ilme ve sıkıntı vesâit‑i sefâhete hocalık edip ta'lime başlarlar.
Evet fikr‑i san'at, meyl‑i mârifet, kesretten çıkar. Avrupa’nın darlığı ve deniz ve enhârı olan vesâit‑i tabîiye-i münâkaleyi içinde dolaşması sebebiyle teârüf ticâreti, teâvün iştirâk‑i mesâîyi intac ettikleri gibi, temâs dahi telâhuk‑u efkârı, rekabet de müsâbakatı tevlîd ederler.
Ve bütün sanâyiinin mâderi olan demir mâdeni kesretle içinde bulunduğundan, o demir, medeniyetlerine öyle bir silâh‑ı kuvvet vermiştir ki, dünyanın bütün enkàz‑ı medeniyetlerini gasb ve gârât edip, gayet ağır bastı, mîzan‑ı zeminin muvâzenetini bozdu.
Hem de herşeyi geç almak, geç bırakmak şânından olan bürûdet‑i mu'tedilâne, sa'ylerine sebat ve metânet verip, medeniyetlerini idâme etmiştir.
Hem de ilme istinâd ile devletlerinin teşekkülü, mütekàbil kuvvetlerinin tesâdümü, gaddârâne istibdâdlarının iz'acâtı, engizisyonâne taassublarının aksü'l‑amel yapan tazyîkatı, mütevâzi unsurlarının rekabetle müsâbakatı, Avrupalıların isti'dâdlarını inkişaf ettirip, mezâyâ ve fikr‑i milliyeti uyandırdı.
344
İkinci Sebeb: Nokta‑i istinâddır. Evet her bir Hıristiyan başını kaldırıp, müteselsil ve mütedâhil maksadların birine el atsa arkasına bakar ki; istinâd edecek, kuvve‑i manevîsine dâima imdâd edip hayat verecek gayet kavî bir nokta‑i istinâd görür. Hattâ en ağır ve büyük işlere karşı mübârezeye kendinde kuvvet bulur.
İşte o nokta‑i istinâd her taraftan ellerini uzatan dindaşlarının urûk‑u hayatına kuvvet vermeye ve İslâm’ların en can alacak damarlarını kesmeye her vakit âmâde ve dessâs, medenî engizisyon taassubu ile, maddiyûnun dinsizliği ile yoğrulmuş ve medeniyetlerinin galebesi ile mest‑i gurur olmuş bir müsellah kitlenin kışlası veya büyük kilisesi olan Avrupa’nın medeniyetidir.
Görülmüyor mu ki, en hürriyet‑perver maskesini takan, (İ.G.) elini uzatıp arıyor. Nerede Hıristiyan bulsa, hayat veriyor. İşte Habeş, Sudan İşte Tayyar, Artuşi İşte Lübnan, Huran İşte Malisör ve Arnavut İşte Kürd ve Ermeni, Türk ve Rûm ilâ âhir.
Elhâsıl: Onları canlandıran emeldir ve bizi öldüren ye'stir. Meşhûrdur ki, biri demiş: Eğer bir nokta‑i istinâd bulsam, küre‑i zemini yerinden oynatırım.” Bu faraziyede acîb bir nokta vardır. Demek bu küçücük insan, nokta‑i istinâd bulsa, küre gibi büyük işleri çevirebilir.
Ey ehl‑i İslâm! İşte küre‑i zemin gibi ağır ve Âlem‑i İslâmiyet’e çökmüş olan mesâib ve devâhîye karşı nokta‑i istinâdınız: Muhabbet ile ittihâdı, mârifet ile imtizac‑ı efkârı, uhuvvet ile teâvünü emreden nokta‑i İslâmiyettir.
Bak Âlem‑i İslâmın şu büyük dâirenin nokta‑i uzmâsından tut, en küçük dâirenin meselâ medrese talebelerinin birer ukde‑i hayatiyesi vardır. Hey'et‑i ictimâiyenin efrâd ve revâbıtı birbirine istinâdı gibi, o ukdeler dahi birbirine merbût, müteselsilen o nokta‑i uzmâya müsteniddir. Demek bütün o ukde‑i hayatiyelerini boğmak değil , belki tenebbüh ve neşv ü nemâ vermekle İslâm tenebbüh edip, terakkîye başlayabilir.
345
Yoksa biri Avrupa’nın mehâsinini mesâvîmizle ve telâhuk‑u efkârının semerâtını, bizim bir şahsın semere‑i sa'yi ile, insafsızca, aldatıcı cerbeze ile muvâzene etmekle, () Avrupa’ya şedîd bir meftûniyet ve milletine karşı amîk bir nefret hissiyle, kendini Avrupa’nın veled‑i nâmeşrûu gösterdiği gibi, fikr‑i ihtilâl ve meyl‑i tahrib ve aldatıcı cerbezenin neticesi olan hicv‑i âsiyâne, müfteriyâne, nâmus-şikenâne ile kendi fir'avuniyetini ve zımnen medih ve gururiyetini ve bilmediği hâlde İslâm’a düşmanlığını göstermekle beraber; fir'avuniyet, enâniyet, gurur hükmü ile milletine karşı şer'an, aklen, hikmeten mükellef olduğu hiss‑i şefkat yerine hiss‑i tahkîr, meyl‑i incizab yerine meyl‑i nefret, meyelân‑ı muhabbet yerine irâde‑i istihfaf, temâyül‑ü ihtiram yerine meyelân‑ı techil, arzu‑yu merhamet yerine arzu‑yu taazzum, seciye‑i fedâkârî yerine temâyül‑ü infiradî ikame edip; hamiyetsizliğini, asılsızlığını gösterdiğinden nazar‑ı hakikatte öyle bir cânî ve menfûr olur ki, meselâ birisi Paris’te sefâhet âleminde bir âlûfte madamın kàmetinde istihsân ettiği bir libâsı, câmide muhterem bir hocaya giydirmeye çalışmak gibi bir hareket‑i ahmakàne ve câniyânede bulunur.
346
Zîra hamiyet ise; muhabbet, hürmet, merhametin netice‑i zarûriyesidir. Onsuz olmaz ve illâ yalandır, sahtekârlıktır. Nefret, hamiyetin zıddıdır.
Müteassıblara hücum eden Avrupa’nın kâselisleri her biri yüz müteassıb kadar meslek‑i sakîminde müteassıbdır. Bunlardan birisi Şekspir medhinde ettiği ifratı, şâyet bir hoca o ifratı Şeyh‑i Geylânî medhinde etse idi, tekfir olunacaktı.
Heyhât! Bunların neresinde millete muhabbet ve millet için hamiyet?!.
Esefâ! Hey'et‑i ictimâiyeyi fa'âliyet ve harekete götüren çok ukde‑i hayatiyelerden, bizde inkişafa başlayan yalnız fikr‑i edebiyât, bâhusus şâirâne, müfritâne, edeb‑şikenâne, hod‑pesendâne olan fikr‑i hiciv ve arzu‑yu tahkîrdir.
﴿وَلَايَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا te'dib‑i hakîkiye karşı edebsizliktir ki, birbirine saldırıyor.
Fakat millete ve İslâmiyet’e karşı olan ta'rizât‑ı zımniyelerini o kâselislerin yüzlerine çarpmakla beraber, onlar birbirine karşı dinsizcesine hiciv ve terzilleri ise, kim bilir belki müstehaktırlar düşünüp, deyip geçmek ile iktifâ ederiz.
Ben zannederim ki, bu milletin perîşaniyetine fazla cehâletten ziyâde, nur‑u kalb ile müterâfık olmayan fazla zekâvet‑i betrâ te'sir etmiştir.
Bence en müdhiş maraz asabîliktir. Zîra herşeyi haddinden geçirmekle, aksü'l‑amel yaptırır.
Ey birader, Âlem‑i Hıristiyanın rüchânına sebebiyet veren ihtiyarlaşmış olan esbâba tekàbül edecek, genç, dinç esbâb bizde inkişafa başlamıştır. Başka kitapta tafsîl etmişim.
347
Bir hikâye:() Bundan on sene evvel Tiflis’e gittim. Şeyh San'an tepesine çıktım, dikkatle temâşâ ediyordum. Bir Rus yanıma geldi. Dedi:
Niye böyle dikkat ediyorsun?
Dedim:
Medresemin plânını yapıyorum.
Dedi:
Nerelisin?
Bitlisliyim, dedim.
Dedi:
Bu Tiflis’tir!
Dedim:
Bitlis, Tiflis birbirinin kardeşidir.
Dedi:
Ne demek?
Dedim:
Asya’da, Âlem‑i İslâmda üç nur birbiri arka sıra inkişafa başlıyor. Sizde birbiri üstünde üç zulmet inkışa'a başlayacaktır. Şu perde‑i müstebidâne yırtılacak, takallüs edecek, ben de gelip burada medresemi yapacağım.
Dedi:
Heyhât!‥ Şaşarım senin ümîdine.
Dedim:
Ben de şaşarım senin aklına! Bu kışın devamına ihtimal verebilir misin? Her kışın bir baharı, her gecenin bir nehârı vardır.
Dedi:
İslâm, parça parça olmuş?
Dedim:
Tahsile gitmişler. İşte Hindistan, İslâmın müstaid bir veledidir, İngiliz mekteb‑i i'dâdisinde çalışıyor. Mısır, İslâmın zekî bir mahdumudur; İngiliz mekteb‑i mülkiyesinden ders alıyor. Kafkas ve Türkistan, İslâmın iki bahâdır oğullarıdır; Rus mekteb‑i harbiyesinde ta'lim alıyor, ilâ âhir
Yâhû, şu asîlzâde evlâd, şehâdetnâmelerini aldıktan sonra, her biri bir kıt'a başına geçecek, muhteşem âdil pederleri olan İslâmiyetin bayrağını âfâk‑ı kemâlâtta temevvüc ettirmekle, kader‑i ezelînin nazarında feleğin inâdına, nev'‑i beşerdeki hikmet‑i ezeliyenin sırrını ilân edecektir!‥
İşte hikâyemin yarısı bu kadar
Neme lâzım ve nefsî nefsî dediren hâlet‑i rûhiyeyi, bir temsîl ile beyân edeceğim:
348
Felek‑zede, perîşan () fakat asîl bir aşîretten bir cesur adam ile; tâli'i yâver, feleği müsâid, diğer bir aşîretten bir korkak ile bir yerde rast gelirler. Müfâhare, münâzara başlar.
Evvelki adam başını kaldırır, aşîretinin zelîl olduğunu görür, izzet‑i nefsine yediremez. Başını indirir, nefsine bakar, bir derece ağır görür. Eyvâh! O vakit; Neme lâzım, işte ben, işte ef'âlim.” gibi şahsiyâtla yaralanmış gururu feryâda başlar. Veyâhut o aşîretten çekilip veya asılsızlık gösterip, başka aşîrete intisab eder.
İkinci adam başını kaldırdıkça aşîretinin mefâhiri gözünü kamaştırır, hiss‑i gururunu kabartır, nefsine bakar gevşek görür. İşte o vakit, hiss‑i fedâkârî fikr‑i milliyet uyanır; Aşîretime kurban olayım.” der.
Eğer bu temsîlin remzini anladınsa, şu müsâbaka ve mücâdele meydânı olan bu cihan‑ı ibrette, bir müslim meselâ bir Hıristiyan veya bir Kürd, bir Rûm ile ma'nen hissiyatları mübâreze‑i hamiyette mukàbele ve muvâzene ile tezâhür etse, temsîlin sırrını göreceksin. Lâkin şu tefâvüt, herkesin zannettiği gibi değildir. Belki zâhir‑perestlik ve sathîlik ve galat‑ı histen gelmiştir.
Ey Müslüman!
Aldanma! Başını indirme! Paslanmış bî‑hemtâ bir elmas, dâima mücellâ cama müreccahtır. Zâhiren olan İslâmiyetin zaafı, şu medeniyet‑i hâzıranın, başka dinin hesabına hizmet etmesidir. Hâlbuki şu medeniyet sûretini değiştirmesi zamanı hulûl etmiştir. Sûret değişirse, kaziye bil'akis olur. Nasıl şimdiye kadar bidâyetinde söylenildiği gibi, nerede Müslüman varsa Hıristiyana nisbeten bedevî, medeniyete karşı müstenkif ve soğuk davranır ve kabûlünde ızdırâb çeker, sûret değişse başkalaşır.
كُلُّ اٰتٍ قَر۪يبٌ﴿اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا
Said Nursî (R.H.)
349

Tulûât

Müellifi
Bediüzzaman Said Nursî
.
Te'lif Tarihi: 1339
İlk Baskı: 1339
351

İfâde

Telepati nev'inden, rûhumla şiddet‑i alâkası olan bir şahs‑ı mechûl, muhtelif ve birbirinden uzak mevzûlara dair; birdenbire kibrit yakmak gibi serî suâller soruyor. Ratb ve yâbis karışıyor.
İntihâb kàri'in arzusuna tâbidir.

Âlem‑i İslâm ulemâsının ortasındaki müdhiş ihtilâfâta ne dersin ve re'yin nedir?

﴿
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ى قَالَ :
﴿وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ ر۪يحُكُمْ وَاصْبِرُوا …
Suâl: Âlem‑i İslâm ulemâsının ortasındaki müdhiş ihtilâfâta ne dersin ve re'yin nedir?
Cevab: Evvelâ: () Âlem‑i İslâm’a gayr‑ı muntazam veya intizamı bozulmuş bir meclis‑i meb'ûsân ve encümen‑i şûrâ nazarıyla bakıyorum. Şerîattan işitiyoruz ki: Re'y‑i cumhûr budur, fetvâ bunun üzerinedir. İşte şu, bu meclisteki re'y, ekseriyetin nazîresidir. Re'y‑i cumhûrdan mâadâ olan akvâl, eğer hakikat ve mağzdan hàlî ve boş olmazsa isti'dâdâtın re'ylerine bırakılır. her bir isti'dâd, terbiyesine münâsib gördüğünü intihâb etsin.
352
Lâkin burada iki nokta‑i mühimme vardır:
Birincisi: Şu isti'dâdın meyelânı ile intihâb olunan ve bir derece hakikati tazammun eden ve ekalliyette kalan kavl, nefsü'l‑emirde mukayyed ve o isti'dâd ile mahsûs olduğu hâlde, sâhibi ihmal edip mutlak bıraktı. Etbâ'ı iltizam edip ta'mîm etti. Mukallidleri taassub edip o kavlin hıfzı için muhâliflerin red ve hedmine çalıştılar. Şu noktadan müsâdeme, müşâğabe, cerh ve red o derece meydân aldı ki ayakları altından çıkan toz ve ağızlarından feverân eden duman ve lisânlarından püsküren berkler, şimşekli ve bazen rahmetli bir bulut, şems‑i İslâmiyet’in tecellîsine bir hicâb teşkil etmiştir. Lâkin ziyâ‑yı şemsten tefeyyüz etmesine isti'dâd bahşeden rahmetli bulut derecesinde kalmadı. Yağmuru vermediği gibi ziyâyı dahi men'etmektedir.
İkinci Nokta: Ekalliyette kalan kavl, eğer içindeki hakikat ve mağz, onu intihâb eden isti'dâdâtlardaki heves ve hevâ ve mevrûs âyineye ve mizâcına galebe çalmazsa o kavl bir hatar‑ı azîmde kalır. Zîra isti'dâd onunla insibağ edip onun muktezâsına inkılâb etmek lâzım iken o, onu kendine çevirir ve telkîh eder, kendi emrine musahhar eder. İşte şu noktadan hüdâ hevâya tahavvül ve mezheb mizâcdan teşerrüb eder. Arı su içer bal akıtır, yılan su içer zehir döker.
Fakat kaviyen ümîd ederim ki kâinâtta şu meclis‑i àlî, şu meczûb sergerdân küre şehrinde millet‑i insaniyede ve Âdem kavminde ulemâ‑i İslâm âlemi, bir meclis‑i meb'ûsân-ı mukaddese hükmüne geçecektir. Selef ve halef asırlar üstünden birbirine bakıp mâbeynlerinden bir encümen‑i şûrâ teşkil edeceklerdir.
353

Nasrâniyet, İslâmiyet’in İnkişafına Bundan Sonra Mâni Olmayacak mıdır?

Suâl: Nasrâniyet, İslâmiyet’in inkişafına bundan sonra mâni olmayacak mıdır?
Cevab: Nasrâniyet ya intifâ veya ıstıfâ ile terk‑i silâh edecektir. Zîra birkaç defa yırtıldı, Protestanlığa geldi. Protestanlıkta da yırtıldı, tevhide yaklaştı; tekrar yırtılmaya hazırlanıyor.
Ya intifâ bulup sönecek veyâhut doğrudan doğruya hakîki Hıristiyanlığın esâsına câmi' olan hakàik‑ı İslâmiyeyi karşısında görecektir.
Beşer dinsiz olamaz!
İşte bu sırr‑ı azîme, Hazret‑i Peygamber (A.S.M.) işâret etmiştir ki: Hazret‑i İsâ gelecek, ümmetimden olacak; aynı şerîatımla amel edecektir.
Sâniyen:
Sebeb‑i ihtilâf-ı muzır: Bu haktır.” düsturu yerine Yalnız hak budur.” ve En güzeli budur.” hükmü yerine Güzeli budur.” hükmü ikame edilmiştir. (El‑hubbu fillâh) esâs‑ı merhametkârı yerine (El‑buğzu fillâh) ikame edilmiştir. Kendi mesleğinin muhabbeti yerine, başka meslekten nefret, harekâtında hâkim kılınmıştır. Hakikate muhabbet yerine, ene tarafgirliği müdâhale etmiştir. Vesâil ve delâil, makàsıd ve gâyât yerine ikame edilmiştir.
Hâlbuki fâsid bir delil ile hak bir netice zihinde ikame edilir. Bâtıl bir vesile ile hak bir gaye, fikirde tesbit edilir. Mâdem gaye ve maksad haktır; delil ve vesilelerdeki fesâd, böyle inşikak‑ı kulûba sebebiyet vermemeli.
Sâlisen:
Sebeb‑i ihtilâf, hâkim‑i zâlim olan cerbezedir. Fikr‑i tenkid ve bedbînliğe istinâd eden cerbeze, dâima zâlimdir.
Suâl: O sâil‑i mechûl, tekrar der: Cerbeze nedir?
Cevab: () Müteferrik büyük işlerde, yalnız kusurları görmek cerbezeliktir; aldanır ve aldatır. Cerbezenin şe'ni, bir seyyieyi sünbüllendirerek hasenâta gâlib etmektir. (❋❋)
354
Meselâ, bir aşîretin her bir ferdi, bir günde attığı balgamı, cerbeze ile vehmen tayy‑ı mekân ederek birden bir şahısta o muhassalı temsîl edip başka efrâdı ona kıyâs ederek o nazar ile baksa
Veyâhut bir sene zarfında birisinden gelen râyiha‑i kerîheyi, cerbeze ile tayy‑ı zaman ederek bir dakika‑i vâhidede, o şahs‑ı hâzırda sudûrunu tasavvur etse; acaba evvelki adam ne derece müstakzer, ikinci adam ne derece müteaffin hattâ hayâl gözünü kapasa vehim dahi burnunu tutsa mağaralarından kaçsalar akıl onları tevbih etmeye hakkı olmayacaktır.
İşte şu cerbezenin tavr‑ı acîbi; zaman ve mekânda müteferrik şeyleri toplar, bir yapar. O siyah perde ile herşeyi temâşâ eder.
Hakikaten cerbeze, envâ'ıyla garâibin makinesidir.
Görülmüyor mu ki cerbeze‑âlûd bir âşığın nazarında, umum kâinât, birbirine muhabbet ile müncezib, rakkasâne hareket edip gülüşüyor Veyâhut çocuğunun vefâtıyla mâtem tutan bir vâlidenin cerbeze‑âlûd me'yûsiyeti nazarında, umum kâinât hüzün‑engîzâne ağlaşıyor.
Herkes, istediği ve hâline münâsib gördüğü meyveyi koparır.
Bu makamda size bir temsîl: Meselâ, sizden yorulmuş yolcu bir adam, yalnız bir saat tenezzüh etmek üzere, gayet müzeyyen ve müzehher bir bahçeye girse (nekàisten müberrâ olmak, cinân‑ı Cennet’in mahsûsâtından ve her kemâle bir noksanı karıştırmak, şu âlem‑i kevn ü fesâdın mukteziyâtından olmakla) şu bahçenin müteferrik köşelerinde bazı pis ve murdar şeyler bulunduğu için inhiraf‑ı mizâc sevki ve emri ile yalnız o taaffünâtı taharrî ve o murdar şeylere idâme‑i nazar eder. Güyâ onda yalnız o var. Hülyanın hükmüyle fenâ hayâl tevessü' ederek, o bostanı bir selhhâne ve mezbele sûretinde gösterdiğinden midesi bulanır ve istifrağ eder, kemâl‑i nefretle kaçar.
355
Acaba beşerin lezzet‑i hayatını gussadâr eden böyle bir hayâle, hikmet ve maslahat rû‑yi rızâ gösterebilecek midir?
Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır.
Suâl: Herkes, zaman ve dehirden şikâyet ediyor. Acaba Sâni'‑i Zülcelâl’in san'at‑ı bedî'ine i'tirâz çıkmaz ?
Cevab: Hayır, asla. Belki mânâsı şudur: Güyâ şikâyetçi der ki istediğim emir ve arzu ettiğim şey ve teşehhî ettiğim hâl; hikmet‑i ezeliyenin düsturuyla tanzim olunan âlemin mâhiyeti müstaid değil ve inâyet‑i ezeliyenin pergârıyla nakşolunan feleğin kanunu müsâid değil ve meşîet‑i ezeliyenin matbaasında tab'olunan zamanın tabiatı muvâfık değil ve mesâlih‑i umumiyeyi te'sis eden Hikmet‑i İlâhî râzı değillerdir ki şu âlem‑i imkân, Feyyâz‑ı Mutlak’ın yed‑i kudretinden şu ukùlümüzün hendesesiyle ve tehevvüsümüz iştihâsıyla istediğimiz semerâtı koparsın. Verse de tutamaz, düşse de kaldıramaz.
Evet, bir şahsın tehevvüsü için büyük bir dâire‑i muhîta, hareket‑i mühimmesinden durdurulmaz.
Elhâsıl: Cerbeze bir hâkimdir. Yalnız seyyiât tarafını konuşturmamalı, onun hasmı olan hasenâtı da dinlemeli. Sonra muvâzene edip mîzan‑ı haşirdeki hükm‑ü âdilâne gibi râcih gelene muhabbetle hak vermelidir.
356
Suâl: Efkâr‑ı hâzırada cerbeze nasıl bir te'sir etmiştir?
Cevab: Bak, o seyyiedir ki Ararat Dağı kadar bize zulüm ve tahkîr eden ecnebî bir devleti, ne safsatalı bahânelerle, bilmem hangi tarihte Kırım’da bize yardım etmiş gibi yavelerle, bize dost olabilecek sûrette gösteriyorlar.
Hem Süphan Dağı kadar, İslâmiyet’in izzet ve şerefine çalışan gürûh‑u mücâhidîni, acîb bahânelerle en fenâ derekesine indirip millete düşman gibi gösteriyorlar.
Hem de Avrupa’nın terbiyesinin neticesi olarak خُذْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ اَحْسَنَهُ kaidesiyle herşeyin en iyi cihetini nazara almak maslahat iken en fenâ ciheti nazara alıp mütemâdiyen milleti ye'se sevk ederek rûh‑u cemâati öldürüyor.
Hem yine cerbeze seyyiesine, za'f‑ı akîde inzimam etmesiyle, mesâil‑i diniyede en zayıf tarafını irâe ederek dinsizliğe zemin ihzar ediyor.
Hem yine onun netâicidir ki muktezâ‑yı beşeriyet olan beyne's‑selef cereyan eden tenkidât‑ı rakìbkârâne veya hak-perestâneyi, Sofestâicesine bir cerbeze ile her birinin hakkında başkaların tenkidâtını irâe edip eâzım‑ı ümmet hakkında hürmetsizlik ve emniyetsizliği telkin ederek, o vâsıta ile ezhândaki İslâmiyet’in kudsiyetini sarsıyor.
İşte bunlar gibi çok mazarrat‑ı azîme, şu nev'i cerbezeden tevellüd ediyor.
İstanbul’u düşündükçe iki karış kadar dili uzanmış, sâir a'zâsı neşv ü nemâdan mahrum kalmış, ihtiyar bir çocuğun timsâli zihnime geliyor.
357
Suâl: Anadolu aleyhinde çıkmış olan fetvâya ne dersin? ()
Cevab: Fetvâ‑yı mahz değil ki i'tizar edilsin. Belki kazâyı tazammun eden bir fetvâdır. Çünkü fetvânın kazâdan farkı; mevzûu âmmdır, gayr‑ı muayyendir hem mülzim değil Kazâ ise muayyen ve mülzimdir. Şu fetvâ ise hem muayyendir, kim nazar etse bizzarûre muradı anlar. Hem mülzim olmuştur. Çünkü avâm‑ı Müslimîni onlar aleyhinde sevk etmekte esbâbın en âhiridir.
Mâdemki şu fetvâ, kazâyı tazammun ediyor, kazâda iki hasmı dinletmek zarûrîdir. Anadolu da söylettirilmeliydi. Netice‑i müddeiyâtlarını aleyhlerinde olan da'vâlarla, siyâsiyyûn ve ulemâdan bir hey'et tarafından, maslahat‑ı İslâmiye noktasında muhâkeme edildikten sonra fetvâ verilebilirdi.
Zâten şimdi bazı hakàikta bir inkılâb var. Ezdâd isimlerini değiştirip mübâdele etmişler. Zulme adâlet, cihada bağy, esârete hürriyet nâmı veriliyor.
Suâl: Neden bu kadar İ.G.Z.’den nefret ediyorsun? Musâlahasını da istemiyorsun?
Cevab: Sebeb bir değil, bindir. Bana en ziyâde şedîd görünen, ma'nen ahlâkımıza vurduğu darbedir. Çekirdek hâlinde olan secâya‑yı seyyieyi içimizde inkişaf ettirdi. Hayatın yarası iltiyâm bulur; izzet‑i İslâmiye, nâmus‑u millînin yarası pek derindir.
358
Edirne Câmii’nde, bir İslâm hocasının lisânıyla, Venizelos gibi şeytan zâlime duâ ettirdi. Merkez‑i Hilâfette, Müslümanlar lisânıyla hizbü'ş‑şeytan olan İ.G.Z., Yunan askerlerini halâskâr, tathirci ilân ve karşısındaki gürûh‑u mücâhidîni cânî, zâlim söylettirdi.
Acaba bir vâlide o dereceye getirilse ki çocuğunu kendi eliyle öldürerek, müteessir olmayarak, parça parça etse hiç mümkün müdür ki onda hissiyat‑ı àliye ve ahlâk‑ı sâmiye intifâ etmesin?‥
Suâl: Neden İ.G.Z. siyaseti gâlib çıkar?
Cevab: Siyasetinin hàssa‑i mümeyyizesi; fitnekârlık, ihtilâftan istifade, menfaat yolunda her alçaklığı irtikâb etmek, yalancılık, tahribkârlık, hariçte menfîliktir.
Bir adam kocaman bir binayı bir günde harâb eder, bir taburu ihtilâle verir. Şu alçak siyasettir ki K.T.T.’i zâhiren tel'in ettiği hâlde, gizlice dehàlet ediyor. Fenâlık ve ahlâk‑ı seyyie, siyasetine vâsıta olduğu için her yerde ahlâk‑ı seyyieyi himâye ederek teşci' eder. Şimdiki İstanbul hâli şâhiddir.
Suâl: Anadolu’da pek çok zulüm ediliyor ve pek çok Müslümanlar i'dâm ediliyor. Neden böyle yapıyorlar?
Cevab: Evet, maatteessüf pek fecî şeyler oluyor. Fakat asıl sebeb, mel'ûn mimsiz medeniyet, öyle zâlimâne bir silâh, şu harb‑i vahşiyâneye vermiştir ki o silâhın karşısında dayanmak, onun nazîriyle mukàbele etmek lâzım gelir. Şeşhâne ile mitralyöze mukàbele edilmez. İşte o silâh, o düstur ki medeniyet harbin eline vermiştir.
Ben de kendi gözümle Grandük Nikolaviç’in nâmına iki emri gördüm. Der: Askerimize bir köyden bir tüfek açılsa çoluk‑çocuğu ile imha edilecektir.” İkinci emri de: Bir cemâatte bir adam, cebhe zararına bize hıyânet etse çoluk‑çocuğu ile imha edilecektir.”
İşte böyle azlem bir düstur ile İ.G.Z. Anadolu’ya hücum ediyor.
359
Suâl: Âlem‑i İslâm’daki ihtilâfı ta'dil edecek çare nedir?
Cevab: Evvelâ, müttefekun‑aleyh olan makàsıd‑ı àliyeye nazar etmektir. Çünkü Allah’ımız bir, Peygamberimiz bir, Kur'ân’ımız bir, zarûriyât‑ı diniyede umumumuz müttefik, zarûriyât‑ı diniyeden başka olan teferruât veya tarz‑ı telâkki veya tarîk‑ı tefehhümdeki tefâvüt bu ittihâd ve vahdeti sarsamaz, râcih de gelemez. اَلْحُبُّ فِي اللّٰهِ düstur tutulsa aşk‑ı hakikat harekâtımızda hâkim olsa ki zaman dahi pek çok yardım ediyor o ihtilâfât sahîh bir mecrâya sevk edilebilir.
Esefâ! Gaye‑i hayâlden tenâsî veya nisyan olmakla, ezhân enelere dönüp etrafında gezerler. İşte gaye‑i hayâl, maksad‑ı àlî bütün vuzûhuyla meydâna atılmıştır.

Zulmün Şedîd Bir Nev'i

Dünyaca hàvâs tanınan insanlardaki meziyet, sebeb‑i tevâzu' ve mahviyet iken tahakküm ve tekebbüre sebeb olmuştur. Fukara aczi, avâmın fakrı, sebeb‑i merhamet ve ihsân iken esârete mahkûmiyetlerine müncer olmuştur.
Bir işte mehâsin ve şeref hâsıl oldukça hàvâssa peşkeş edilir; seyyiât olsa avâma taksim edilir.
Meselâ, bir tabur galebe çalsa şân ve şeref kumandana verilir, taksim edilmez. Mağlûb olduğu vakit, seyyie tabura taksim edilir. Meselâ, bir aşîret nâmuskârâne bir iş etse Âferin Hasan Ağa!” derler. Fenâlık ettikleri vakit Tuh! Ne pis aşîret imiş.” diyecekler.
360
وَاِذَا تَكُونُ كَر۪يهَةٌ اُدْعٰى لَهَا وَاِذَا يُحَاسُ الْحَيْسُ يُدْعٰى جُنْدُبْ() kavl‑i meşhûru, şu acîb zulmün tercümânıdır.
Hem de şu ictimâî sistemdeki damar‑ı zulmün bir mecrâsı da şudur: Yüksek tabakada birinin öldürülmesiyle, çok seneler mâtem tutulur. Hâlbuki onun cinayetiyle tabaka‑i avâmda yüzer belki binler kişi telef olsa bir‑iki günde unutulur. Şu ise adâlet‑i Kur'âniyeye zıttır. Bir şah, bir gedâyı öldürse şerîat kısâsa hükmeder, ikisini bir görür.

Müstehak Bir Ceza

Şerîatın اَلْقَاتِلُ لَا يَرِثُ düstur‑u âdilânesi, şerîat‑ı fıtriye olan kavânîn‑i kadere muntabıktır ki tarîk‑ı gayr-ı meşrû ile bir maksadı takib eden, maksûdunun zıddıyla ceza görüyor. Wilson, Klemanso, Venizelos gibi.
Şuna bir misâl: Bidâyet‑i inkılâbımızdan beri, sevâb‑ı âhiretin vesilesini dinsizcesine şân ve şerefe vâsıta yapanlar, müdhiş bir rezâletle neticelendi. Muvakkat bir şân ve şereften sonra, elîm bir sukùt takib etti. Lisân‑ı hâlleri لَيْتَن۪ى كُنْتُ نَسْيًا مَنْسِيًّا tilâvet ediyor.
361
Fıtrat‑ı insan bir mezraa hükmündedir ki secâya‑yı hasene temâyülât‑ı şerriye ile beraber, dâneler gibi dest‑i kaderle içinde ekilmiştir. Bu dâneler neşv ü nemâ bulmak için bir suya muhtaçtır. Hevâdan gelse şer dâneleri neşv ü nemâ bulur. Şimdiki şu medeniyet‑i habîsenin hey'et‑i ictimâiyeye verdiği te'sir gibi Fıtraten çendan hayır ciheti gâlibdir fakat sünbüllenmiş, semere vermiş on çekirdek, yüz değil bin kurumuş çekirdeğe galebe eder. İşte şunun çaresi: O bâb‑ı fitneyi kapatmakla, suyu Hüdâ tarafından vermek lâzımdır.
Suâl: Taaddüd‑ü zevcât ve abd gibi bazı mesâili, ecnebîler serrişte ederek medeniyet nokta‑i nazarında, şerîata bazı evhâm ve şübehâtı îrâd ediyorlar.
Cevab: İslâmiyet’in ahkâmı iki kısımdır:
Birisi: Şerîat ona müessistir. Bu ise hüsn‑ü hakîki ve hayr‑ı mahzdır.
Birisi dahi: Şerîat muaddildir. Yani gayet vahşî ve gaddâr bir sûretten çıkarıp ehvenü'ş‑şer ve muaddel ve tabiat‑ı beşere tatbiki mümkün ve tamamen hüsn‑ü hakîkiye geçebilmek için zaman ve zeminden alınmış bir sûrete ifrâğ etmiştir. Çünkü birden tabiat‑ı beşerde umumen hüküm‑fermâ olan bir emri birden ref'etmek, tabiat‑ı beşeri birden kalbetmek iktiza eder.
Binâenaleyh şerîat vâzı'‑ı esâret değildir. Belki en vahşî bir sûretten, böyle tamamen hürriyete yol açacak ve geçebilecek bir sûrete indirmiştir, ta'dil etmiştir.
Hem de dörde () kadar taaddüd‑ü zevcât, tabiata, akla, hikmete muvâfakatiyle beraber şerîat bir taneden dörde çıkarmamış, belki sekizden, dokuzdan dörde indirmiştir. Bâhusus taaddüde öyle şerâit koymuştur ki ona mürâat etmekle, hiçbir mazarrata müeddi olmaz. Bazı noktada şer olsa da ehvenü'ş‑şerdir. Ehvenü'ş‑şer ise bir adâlet‑i izafiyedir.
Heyhât! Âlemin her hâlinde hayr‑ı mahz olamaz.
362
Suâl: Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye neden hizmet edemedi?
Cevab: En büyük hizmeti, adem‑i hizmetidir. En büyük hareketi, hareketsizliğidir. Çünkü buradaki hâkim olan kuvvet‑i ecnebiye, lehinde olmayan her bir hareketi boğuyor. Hareket edenleri gördük, mukaddes câmilerde gâvurlara duâ ettirildi ve mücâhidlerin cevâz‑ı katline fetvâ verdirildi. İşte Dâru'l‑hikmet, bu fırtına içinde âlet ettirilmedi. En büyük mâni olan ecnebî kuvvet, bütün kuvvetiyle ahlâksızlığı himâye ve teşci' ediyordu.
İkinci derecede sebeb:
Dâru'l‑hikmet eczâları kàbil‑i imtizaç, belki de ihtilât değil. Şahsî meziyetleri vardır. Cemâat rûhu tevellüd etmedi. Ene”ler kavîdir, delinmedi ki bir nahnü olsun. Ben biz olmadı. Mesâîlerinde teşârük düsturuyla işe girişildi, teâvün düsturu ihmal edildi.
Teşârük, maddiyâtta eseri azîmleştirir, fevkalâde yapar. Maneviyat ve efkârda âdileştirir, belki çirkinleştirir.
Teâvün düsturu bunun tamamen aksidir, maddiyâtta cemâate nisbeten pek küçük fakat yalnız bir şahsa nisbeten büyük eserlere vâsıta olur. Maneviyatta ise eseri hàrikulâde derecesine is'âd eder.
Hem de tenkidleri çok keskinleşmiştir, karşısına çıkan fikir parçalanır, söner. Ehakkı aramakla bazen hakkı da kaybeder. Hakta ittifak, ehakta ihtilâf olduğundan bence çok defa hak, ehaktan ehaktır. Ehakkın müddet‑i taharrîsi zamanında, bâtılın vücûduna bir nev'i müsâmaha var. Yani bazen hasen, ahsenden ahsendir.
Suâl: Biri dese: Bu hadîsi kabûl etmem.” Nasıldır?
Cevab: Bazen, adem‑i kabûl kabûl‑ü ademle iltibas olunur. Çok hatîâta müncer olur. Hâlbuki adem‑i kabûl, adem‑i delil-i sübût, onun delilidir. Kabûl‑ü adem, delil‑i adem ister. Biri şek, biri inkârdır. Meselâ, bir hadîsin kabûlü, adem‑i kabûlü, kabûl‑ü ademi vardır.
363
Birincisi: Bürhânî bir câzibe ister.
İkincisi: Kaziye‑i tasdikî değil belki cehildir.
Üçüncüsü: Red ve inkâr olduğundan bürhân ve isbât ister. O nefiydir. Nefiy kolayca isbât edilmez. Belki butlân‑ı mânâ ile binefsihî müntefî olur.
Suâl: Tenkidi nasıl görüyorsun? Hususan umûr‑u diniyede.
Cevab: Tenkidin sâiki ya nefretin teşeffîsidir veya şefkatin tatminidir. Dostun veya düşmanın ayıbını görmek gibi
Sıhhat ve fesâda muhtemel bir şeyde, kabûle temâyül ve tercih şefkatten; redde temâyül ve tercih vesvese olmazsa nefretten geldiğine ayardır.
وَعَيْنُ الرِّضَا عَنْ كُلِّ عَيْبٍ كَل۪يلَةٌ ❋ وَلٰكِنَّ عَيْنَ السُّخْطِ تُبْدِي الْمَسَاوِيَا
Sâik‑i tenkid, aşk‑ı hak ve arzu‑yu tenzîh-i hakikat olmalı. Selef‑i sâlihînin tenkidleri gibi.

Zâlim Gâvurların Bu Kadar Propagandalarına Nasıl Mukàbele Edilmeli?

Suâl: Zâlim gâvurların bu kadar propagandalarına nasıl mukàbele edilmeli?
Cevab: Propaganda, sâbıkan tezyif ettiğim zâlim cerbezenin veled‑i nâmeşrûudur. Ona mukàbele, o yalancı silâhla olmamalı, belki sıdk ve hak ile olmalı. Bir tane sıdk, bir harman yalanı yakar.
اِنَّمَا الْح۪يلَةُ ف۪ى تَرْكِ الْحِيَلِ
﴿قُلِ اللّٰهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ ف۪ى خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ
Mâziye, mesâibe kader nazarıyla ve müstakbele, maâsîye teklif noktasından bakmak lâzımdır.
Çaresi bulunan şeyde acze, çaresi bulunmayan şeyde cez'a ilticâ etmemek elzemdir.
364

Hadsî Bir Hakikat

Suâl: Hazret‑i Azrâil birdir, bir ânda, her yerde eceli gelenlerin rûhunu kabzeder. Hazret‑i Cebrâil, Sidretü'l‑Müntehâ’da sûret‑i hakîkiyesinde olduğu ânda, Dihye veya başkasının sûretinde meclis‑i Nebevî’de îmân ve İslâm’ın erkânını soruyor veya tebliğ eder. Daha yalnız Allah bilir kaç yerlerde bulunuyor.
Hazret‑i Peygamber (A.S.M.) demiş: مَنْ رَاٰن۪ى فِي الْمَنَامِ فَقَدْ رَاٰن۪ى حَقًّا Şu sırrına binâen avâm‑ı ümmetten binlere bir ânda menâmen ve hàvâssa yakazaten ve keşfen temessülü ve umum ümmetin salavâtının istimâ'ı ve âhirette umumla görüşmesi ve şefâati hem de bir velî bir ânda pek çok yerlerde müşâhedesi gibi sırların miftâhı nedir?
Cevab: Bir nurânînin timsâli, onun hâsiyetine mâliktir hem gayrı değildir. Şu âleme karşı açılan âlem‑i suver ve misâlin bir penceresi olan ecsâm‑ı şeffâfeden âyineler, ecsâm‑ı kesifenin hàssasız şeklini alır fakat nurânînin timsâliyle beraber hàssa‑i zâtiyesini de alır.
Meselâ, bir adam binler âyine ortasında dursa her bir âyinede aynı şahıs bulunur fakat rûhsuz, hissiz, fikirsiz birer şahıstır.
365
Lâkin şems binler âyinede temessül etse her bir timsâl çendan şemsin azamet‑i mâhiyetine ve mertebe‑i kemâline mâlik değilse de lâkin şemsin hissi hükmünde olan harâreti, hayatı hükmünde olan ziyâsı, aklı hükmünde olan tenviri olan hàvâss‑ı selâseyi câmi'dir. Nurânînin timsâli hayy‑ı murtabıttır. Kesifin timsâli, meyyit‑i müteharriktir. Rûh, en münevver bir nurdur. Tahdidi kabûl etmeyen âlem‑i misâlin pencerelerinde temâşâger bir rûhun gayr‑ı mahsur timsâlleri de birer rûh‑u mütecessiddir. Havâssına mâliktir, onun gayrı değillerdir.
367

Hutuvât‑ı Sitte

Risale‑i Nur Külliyatından

Hutuvât‑ı Sitte

Müellifi
Bediüzzaman Said Nursî
.
Te'lif Tarihi: 1920
İlk Baskı:
Evkàf‑ı İslâmiye Matbaası, İstanbul
1920 (Hicrî: 1338; Rûmî: 1336)
369

Takdim

Bu Hutuvât‑ı Sitte adlı eser, Üstad Bediüzzaman Said Nursî tarafından 1920‑1923 yıllarında İstanbul’un işgali sırasında yazılıp, işgalcilere karşı gizlice neşredilmiş ve el altından dağıtılmıştır.
Eser, aynı zamanda Arapça olarak da Evkàf‑ı İslâmiye Matbaası”nda 1336 Rûmî ve 1338 Hicrî / 1920 yılında tab'edilen Sünûhât adlı eserin son kısmına konularak neşredilmiştir.
O dehşetli günlerde Anadolu’nun dört bir yanı işgalci kuvvetlerle sarıldığı bir sırada, başta İngiliz olarak istilâcıların yüzlerine tükürürcesine matbaa lisânıyla, İslâm’ın izzet ve şerefini haykıran ve şehâmet‑i îmâniyesini çekinmeden izhâr eden kahraman Üstad’ın, binler mehâsin‑i ulviye ve hizmet‑i àliyesine yalnız şu küçük kitab dahi bir parlak âyinedir.
Bu tarihten sonra başta Anadolu ve Âlem‑i İslâmda ve âlem‑i insaniyetin her tarafında îmân ve Kur'ân hakikatlerini delâil‑i akliye ve mantıkıye ile isbât ve izâh eden ve Kur'ân‑ı Hakîm’in bu asrın fehmine bir dersi olan Risale‑i Nur”u te'lif ve neşredecek olan Hazret‑i Bediüzzaman’ın; bu Hutuvât‑ı Sitte’yi te'lifinden evvel, Birinci Harb‑i Umumî’ye şarkta talebeleriyle birlikte gönüllü alay kumandanı olarak iştirâk edip, Rus ve Ermenilere karşı çetin muhârebeler yapıp, talebelerinin kısm‑ı a'zamını şehîd verdikten ve iki sene kadar Rusya’da esir kaldıktan sonra esâretten dönüp İstanbul’da Erkân‑ı Harbiye Riyâseti’nin iş'ârıyla Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye âzâlığında bulunup ve bu arada, Arapça Mesnevî‑i Nuriye”de cem'edilen Arabî risalelerini, Türkçe, manzûm Lemeât ve Nokta gibi risaleleri te'lif ve neşrettikten sonra, bilâhare bu Hutuvât‑ı Sitte eserini işgalcilere karşı gizlice tab' ve neşretmiştir.
370
Hazret‑i Üstad, hayatının son senelerinde yanına gelen bilhassa resmî zevâttan ziyaretçilere ve bazı meb'ûslara, Risale‑i Nur hizmetinde müsbet hizmet dersini verirken, Eski Said hayatından bahisle, tek başıyla dört cebbâr kumandanlara mukàbele ettiğini ifâde ve beyân ederdi. Ve o zamandaki hàrika cesâret ve şehâmetini zikretmesiyle, şimdiki Risale‑i Nur neşriyatı ve hizmeti ve Nur Talebeleri câmiasıyla yaptığı müsbet harekete, o günkü tavrını kıyâs ederek delil gösterirdi. Meselâ, Emirdağ Lâhikası’nın en sonunda dercedilen, talebelerine en son dersinde:
Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir; menfî hareket değildir. Rızâ‑yı İlâhîye göre sırf hizmet‑i îmâniyeyi yapmaktır; vazife‑i İlâhiye’ye karışmamaktır. Bizler âsâyişi muhâfazayı netice veren müsbet îmân hizmeti içinde; her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.”
Meselâ, kendimi misâl alarak derim: Ben eskiden beri tahakküme ve terzile karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü kaldırmadığım birçok hâdiselerle sâbit olmuş. Meselâ; Rusya’da kumandana ayağa kalkmamak, Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de i'dâm tehdidine karşı mahkemedeki paşaların suâllerine beş para ehemmiyet vermediğim gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım, tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor. Fakat bu otuz senedir müsbet hareket etmek, menfî hareket etmemek ve vazife‑i İlâhiye’ye karışmamak hakikati için; bana karşı yapılan muâmelelere sabırla, rızâ ile mukàbele ettim. Cercis Aleyhisselâm gibi ve Bedir, Uhud muhârebelerinde çok cefâ çekenler gibi sabır ve rızâ ile karşıladım…” demektedir.
Hem Emirdağ Lâhikası mektûblarından birinde bu Hutuvât‑ı Sitte”den bahisle:
Sâlisen: Bu mektûb münâsebetiyle Dünkü gün yanıma gelen mühim bir resmî memura böyle söyledim ki: Eski Said’in sergüzeşte‑i hayatından hàrika üç vâkıa, şimdi tahakkuk etmiş ki, ileride çıkacak Risale‑i Nurun kerâmeti imiş. Şöyle ki:
371
Otuzbir Mart hâdisesinde, Hareket Ordusu’nun Başkumandanı Mahmud Şevket Paşa, bana karşı fazla hiddetli iken ve Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de beni muhâkeme ettikleri gün, onbeş adam karşımda darağacında asılı bir vaziyette Dîvân‑ı Harb-i Örfî Reisi Hurşid Paşa benden sordu: Sen Şerîat’ı istedin mi? İşte Şerîat’ı isteyenler böyle asılırlar.”
Ben de: Şerîat’ın bir mes'elesine bin rûhum olsa fedâ ederim.” dediğim hâlde ve beni mahkûm etmeye pek çok esbâb muhbirlerin iftiralarıyla varken, benim müstesnâ bir sûrette müttefikan berâetime karar vermeleri
Hem eski Harb‑i Umumî’nin nihâyetinde İstanbul’da İngilizlerin başkumandanının eline benim İngiliz aleyhine şiddetli yazdığım Hutuvât‑ı Sitte ve başpapazına tahkîrkârâne sözlerim eline geçtiği hâlde, beni mahvetmek yüzde yüz ihtimali varken, hiddetini geri alıp ilişmemesi
Hem Ankara’da dîvân‑ı riyâsetinde pek çok meb'ûslar varken Mustafa Kemâl, şiddetli bir hiddet ile dîvân‑ı riyâsetine girip, bana karşı bağırarak: Seni buraya çağırdık ki, bize yüksek fikir beyân edesin. Sen geldin, namaza dair şeyler yazıp içimize ihtilâf verdin.” Ben de onun hiddetine karşı dedim: Namaz kılmayan hâindir, hâinin hükmü merduttur.” Dehşetli bir pot kırdım.
Hazır meb'ûs dostlarım telâş ettikleri ve herhalde beni ezeceklerini tahmin ettikleri sırada, bana karşı bir nev'i tarziye verip o mecliste hiddetini geri alması, âdeta dehşetli bir kuvveti ve hakikati hissedip geri çekilmesi; ikinci gün hususî riyâset odasında, Hücumât‑ı Sitte”nin Birinci Desîse içinde bulunan Meselâ: Ayasofya Câmii ehl‑i fazl ve kemâlden ilâ âhir…” cümlesinden başlayan, İkinci Desîse”ye kadar, bir saat tamamen ona söyledim.
Bütün hissiyatını ve prensibini rencîde ettiğim hâlde bana ilişmemesi, hattâ taltifime çok çalışması, kat'iyyen bu üç cebbâr kumandanların bu üç acîb hâletleri, âdeta Eski Said’den korkmaları, şüphesiz ki Risale‑i Nurun, ileride kahraman şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsinin hàrika bir kuvveti ve Risale‑i Nurun parlak bir kerâmetidir.”
372
Harb‑i Umumî’de mağlûbiyetimizden dolayı fazla müteessir olduğunuzu görüyoruz.” diyenlere cevaben:
Ben kendi elemlerime tahammül ettim; fakat, ehl‑i İslâm’ın eleminden gelen teellümât beni ezdi. Âlem‑i İslâma indirilen darbelerin en evvel kalbime indiğini hissediyorum. Onun için bu kadar ezildim. Fakat bir ışık görüyorum ki, o elemlerimi unutturacak inşâallâh diyerek tebessüm eylerdi.
İstanbul’da, en büyük ve en ehemmiyetli ve te'sirli hizmet‑i vataniye ve milliyesinden birisi de Hutuvât‑ı Sitte adlı eseriyle, gaddâr zâlimlerin yüzlerine tükürüp, izzet‑i diniyeyi ve şerefi ve şeref‑i İslâmiyeyi muhâfaza etmesidir. İstanbul’un yabancılar tarafından işgali sıralarında, İngiliz Anglikan Kilisesinin, Meşîhat‑i İslâmiye’den sorduğu altı suâline, altı tükürük mânâsında verdiği ma'kul ve sert cevabları, onun derece‑i cesâret ve kemâlât ve şecâatini fiilen göstermektedir
Hutuvât‑ı Sitte’yi neşrettiği zaman, İstanbul’un işgalini müteâkib İngiliz başkumandanına bu eser gösterilir ve Bediüzzaman’ın bütün kuvvetiyle aleyhte bulunduğu kendisine ihbar edilir. O cebbâr kumandan, i'dâm kararıyla vücûdunu ortadan kaldırmak istediyse de; fakat kendisine, Bediüzzaman i'dâm edilirse, bütün Şarkî Anadolu, İngiliz’e ebediyen adâvet edeceği ve aşîretler her ne pahasına olursa olsun isyan edecekleri söylenmesi üzerine bir şey yapamaz.
İstanbul’da, İngilizler desîseleriyle Şeyhülislâmı ve diğer bazı ulemâyı lehlerine çevirmeye çalışmalarına mukâbil, Bediüzzaman, Hutuvât‑ı Sitte adlı eseri ve İstanbul’daki fa'âliyeti ile; İngiliz’in, Âlem‑i İslâm ve Türkler aleyhindeki müstemlekecilik siyasetini ve entrikalarını, tarihî düşmanlığını etrafa neşrederek, Anadolu’daki Millî Kurtuluş Hareketini desteklemiş, bu hususta en büyük âmillerden birisi olmuştu.
373
Bu Hizmetine dair kendi ifâdesinden bir parça:
Bir zaman İngiliz Devleti, İstanbul Boğazının toplarını tahrib ve İstanbul’u istilâ ettiği hengâmda, o devletin en büyük dâire‑i diniyesi olan Anglikan Kilisesinin baş papazı tarafından, Meşîhat‑i İslâmiye’den dinî altı suâl soruldu. Ben de o zaman, Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye âzâsı idim. Bana dediler: Bir cevab ver. Onlar, altı suâllerine altıyüz kelimeyle cevab istiyorlar.’ Ben dedim: Altıyüz kelimeyle değil, altı kelimeyle değil, hattâ bir kelimeyle değil, belki bir tükürükle cevab veriyorum. Çünkü o devlet, işte görüyorsunuz; ayağını boğazımıza bastığı dakikada, onun papazı mağrûrâne üstümüzde suâl sormasına karşı, yüzüne tükürmek lâzım geliyor Tükürün o ehl‑i zulmün o merhametsiz yüzüne!‥’ demiştim…”
İşte muhtevâsı küçük fakat zaman ve zemindeki neşri ve zuhûru itibariyle gayet ehemmiyetli ve Hazret‑i Üstad Bediüzzaman’ın bu millet ve memleket‑i İslâmiye’nin müdafaa, muhâfaza, istiklâl ve istikbâli için feverân eden hamiyet‑i àliyesini göstermesi noktasından büyük olan bu Hutuvât‑ı Sitte eserini, yaşayan ebedî bir tarih mânâsıyla yeni nesillerin nazar‑ı dikkatine arzediyoruz.
Hizmetinde bulunan talebeleri
374

Hutuvât‑ı Sitte

اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
﴿وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ
Her bir zamanın insî bir şeytanı vardır. Şimdi beşerde insan sûretinde şeytanın vekili olan rûh‑u gaddâr, fitnekârâne siyasetiyle cihanın her tarafına kundak sokan اَلْخَنَّاسْel‑hannâs, altı hutuvâtıyla Âlem‑i İslâmı ifsad için insanlarda ve insan cemâatlerindeki habîs menba'ları ve tabiatlarındaki muzır mâdenleri, fiilî propaganda ile işlettiriyor, zayıf damarları buluyor.
Kiminin hırs‑ı intikamını, kiminin hırs‑ı câhını, kiminin tama'ını, kiminin humkunu, kiminin dinsizliğini, hattâ en garîbi, kiminin de taassubunu işletip siyasetine vâsıta ediyor.

Birinci Hatvesi

Der veya dedirir:
Siz kendiniz de dersiniz ki: Musîbete müstehak oldunuz. Kader zâlim değil, adâlet eder. Öyleyse, size karşı muâmeleme râzı olunuz.”
Şu vesveseye karşı demeliyiz: Kader‑i İlâhî isyanımız için musîbet verir. Ona rızâ‑dâde olmak, o günahtan tevbe demektir. Sen ey mel'ûn! günahımız için değil, İslâmiyetimiz için zulmettin ve ediyorsun. Ona rızâ veya ihtiyarla inkıyad etmek Neûzü Billâh İslâmiyetten nedâmet ve yüz çevirmek demektir.
Evet aynı şeyi hem musîbettir Allah verir, adâlet eder. Çünkü günahımıza, şerrimize zecren ondan vazgeçirmek için verir. O şeyi aynı zamanda beşer verir, zulmeder. Çünkü, başka sebebe binâen ceza verir. Nasıl ki düşman‑ı İslâm, aynı şeyi bize icra ediyor. Çünkü Müslümanız.

İkinci Hatvesi

Der veya dedirtir:
Başka kâfirlere dost olduğunuz gibi bana da dost ve tarafdâr olunuz. Neden çekiniyorsunuz?”