Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

“Allah, Ölüden Diriyi; Diriden Ölüyü Çıkarır.” Âyeti

﴿يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ
Pek çok desâtir‑i külliye ve bir kısım desâtir‑i ekserîyi tazammun eder. Ferde, cemâate, nev'e, mesleğe şâmildir. Yalnız ekserî düsturların mâsadakatından bir‑iki misâl zikredeceğiz:
Lâkayd Emevîlik, nihâyet Sünnet Cemâate; salâbetli Alevîlik nihâyet Râfizîliğe dayandı.
318
Hem zâlime karşı miskinliği esâs tutan Hıristiyanlık, nihâyet tecellüd, cebbârlıkta; zâlime karşı cihad, izzet‑i nefsi esâs tutan İslâmiyet eyvâh nihâyet miskinlikte karar kıldı.
Hem mebde'i, taassub derecesinde azîmet olsa nihâyeti müsaheleye; ruhsata tarafdârsa, nihâyeti salâbete müncer olan bir kısım Hanbelî, Hanefî gibi
Hattâ en garîbi, bir kısım müteassıblar mesleklerinin zıddına olarak, küffara karşı müsâmaha, dostluk ve lâkayd Jönler husûmet ve salâbet tarafdârı çıktılar. Güyâ mebde'‑i Hürriyetteki mevkilerini becâyiş ettiler.
İki âlim; bazen nâkısın oğlu kâmil, kâmilin oğlu nâkıs oluyor. Güyâ bakiye‑i iştihâ ve şevki, tevârüsle velede geçiyor. Öteki kazâ‑yı vatar ettiğinden, veledinde ilme karşı açlık hissini uyandırmıyor.
Şu emsilelerdeki sırr‑ı düstur şudur: Beşerde meyl‑i teceddüd var. Halef, selefi kâmil görse, tezyîd eylemese; meylinin tatminini başka tarzda arar, bazen aksü'l‑amel yapar.

Siyaset‑i Şahsiye, Cemâatiye, Milliyeye Dair En Âdil Bir Düstur‑u Kur'ânî

﴿وَلَاتَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى: İşte siyaset‑i şahsiye, cemâatiye, milliyeye dair en âdil bir düstur‑u Kur'ânî.
﴿اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا: İşte mâhiyet‑i insaniyede dehşetli kàbiliyet‑i zulüm.
319
Sırrı şudur: Beşerde hayvanın aksine olarak, kuvâ ve müyûl fıtraten tahdid edilmemiş. Meyl‑i zulüm, hubb‑u nefis dehşetli meydân alıyor.
Evet, ene ve enâniyetin eşkâl‑i habîsesi olan hodgâmlık, hodbînlik, hodendişlik, gurur ve inâd, o meyle inzimam etse, öyle ekberü'l‑kebâiri icâd eder ki, daha beşer ona isim bulmamış. Cehennem’in lüzumuna delil olduğu gibi, cezası da yalnız Cehennem olabilir.
Evvelâ: Şahıs itibariyle, bir şahıs çok evsâfa câmi'dir. Onların içinde bir sıfat, adâveti celbetse, birinci âyetteki kanun‑u İlâhî iktiza eder ki, adâvet o sıfata inhisar etsin; mecma'‑ı evsâf-ı masûme olan şahsına yalnız acısın ve tecâvüz etmesin.
Hâlbuki o zalûm‑cehûl, tabiat‑ı zâlimâne ile, bir cânî sıfat için o evsâf‑ı masûmenin hakkına da tecâvüz edip, mevsufa da husûmet; hattâ onda da iktifâ etmiyor, akrabasına da, hattâ meslektaşına da zulmünü teşmîl eder. Bir şeyin müteaddid esbâbı olduğundan, olabilir o cânî sıfat da kalbin fesâdından değil, belki hariç bir sebebin neticesidir. O hâlde sıfat câniye değil, kâfire de olsa, o zât cânî olamaz.
Cemâat itibariyle görüyoruz ki: Bir şahs‑ı muhteris, bir intikamıyla veya müntakìm bir muhâlefetle, arzuyu tazammun eden bir fikir ile demiş ki: İslâm parçalanacak.” veyâhut Hilâfet mahvolacak.” Sırf o meş'ûm sözünü doğru göstermek, gururiyetini, enâniyetini tatmin etmek için, İslâmın perîşaniyetini, el‑iyâzü billâh uhuvvet‑i İslâmiye’nin boğulmasını arzu eder. Hasmın zulm‑ü kâfirânesini, hayâle gelemez cerbezeli te'villerle adâlet sûretinde göstermek ister.
320
Medeniyet‑i hâzıra itibariyle görüyoruz ki; şu medeniyet‑i meş'ûme öyle gaddâr bir düstur‑u zulüm beşerin eline vermiş ki, bütün mehâsin‑i medeniyeti sıfıra indiriyor. Melâike‑i Kirâm’ın﴿اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَ’deki endişelerinin sırrını gösteriyor.
İşte bir köyde bir hâin bulunsa, o köyü masûmeleriyle imha etmek veya bir cemâatte bir âsî bulunsa, o cemâati çoluk‑çocuğuyla ifnâ etmek veya Ayasofya gibi milyarlara değer mukaddes bir binaya, kanun‑u zâlimânesine serfürû etmeyen birisi tahassun etse, o binayı harâb etmek gibi, en dehşetli vahşetlere şu medeniyet fetvâ veriyor.
Acaba bir adam, kardeşinin günahıyla hak nazarında mes'ûl olmadığı hâlde, nasıl oluyor ki, bir karyenin veya bir cemâatin binlerle masûmları, hiçbir zaman fenâ tabiatlı ihtilâlciden hàlî kalmayan bir şehirde veya bir mahallede bulunan bir serkeş adamın isyanıyla, hiç münâsebet olmadığı hâlde, o masûmlar mes'ûl, belki ifnâ ediliyor.
321

Kur'ân’ın Hâkimiyet‑i Mutlakası

﴿وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعًا وَلَاتَفَرَّقُوا
﴿الٓمٓ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَارَيْبَ ف۪يهِ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ

Kur'ân’ın Hâkimiyet‑i Mutlakası

Ümmet‑i İslâmiye’nin ahkâm‑ı diniyede gösterdiği teseyyüb ve ihmalin bence en mühim sebebi şudur:
Erkân ve ahkâm‑ı zarûriye ki yüzde doksandır. Bizzat Kur'ân’ın ve Kur'ân’ın tefsiri mâhiyetinde olan sünnetin malıdır. İctihâdî olan mesâil‑i hilâfiye ise, yüzde on nisbetindedir. Kıymetçe mesâil‑i hilâfiye ile erkân ve ahkâm‑ı zarûriye arasında azîm tefâvüt vardır. Mes'ele‑i ictihâdiye altın ise, öteki birer elmas sütundur. Acaba doksan elmas sütunu, on altunun himâyesine vermek, mezcedip tâbi kılmak câiz midir?
Cumhûru, bürhândan ziyâde me'hazdeki kudsiyet imtisale sevkeder. Müçtehidînin kitapları vesile gibi, cam gibi Kur'ân’ı göstermeli, yoksa vekil, gölge olmamalı.
Mantıkça mukarrerdir ki; zihin, melzumdan tebeî olarak lâzıma intikal eder ve lâzımın lâzımına tabîi olarak etmez. Etse de, ikinci bir teveccüh ve kasd ile eder. Bu ise, gayr‑ı tabîidir.
322
Meselâ; hükmün me'hazi olan şerîat kitapları melzum gibidir. Delili olan Kur'ân ise, lâzımdır. Muharrik‑i vicdân olan kudsiyet, lâzımın lâzımıdır. Cumhûrun nazarı kitaplara temerküz ettiğinden, yalnız hayâl‑meyâl lâzımı tahattur eder. Lâzımın lâzımını, nâdiren tasavvur eder. Bu cihetle vicdân lâkaydlığa alışır, cümûdet peydâ eder.
Eğer zarûriyât‑ı diniyede doğrudan doğruya Kur'ân gösterilse idi, zihin tabîi olarak müşevvik‑i imtisal ve mûkız‑ı vicdân ve lâzım‑ı zâtî olan kudsiyet”e intikal ederdi. Ve bu sûretle kalbe meleke‑i hassâsiyet gelerek, îmânın ihtarâtına karşı asamm kalmazdı.
Demek şerîat kitapları, birer şeffâf cam mâhiyetinde olmak lâzım gelirken, mürûr‑u zamanla mukallidlerin hatâsı yüzünden paslanıp, hicâb olmuşlardır. Evet bu kitaplar, Kur'ân’a tefsir olmak lâzım iken, başlı başına tasnifât hükmüne geçmişlerdir.
Hâcât‑ı diniyede cumhûrun enzârını doğrudan doğruya, câzibe‑i i'câz ile revnâkdâr ve kudsiyetle hâledâr ve dâima îmân vâsıtasıyla vicdânı ihtizâza getiren hitâb‑ı ezelînin timsâli bulunan Kur'ân’a çevirmek üç tarîkledir:
1. Ya müellifînin bihakkın lâyık oldukları derin bir hürmeti, emniyeti tenkid ile kırıp, o hicâbı izâle etmektir. Bu ise tehlikelidir, insafsızlıktır, zulümdür.
2. Yâhut tedrîcî bir terbiye‑i mahsûsa ile Kütüb‑ü Şerîatı şeffâf birer tefsir sûretine çevirip, içinde Kur'ân’ı göstermektir. Selef‑i müçtehidînin kitapları gibi; Muvatta”, Fıkh‑ı Ekber gibi.
Meselâ: Bir adam İbn‑i Hacer’e nazar ettiği vakit, Kur'ân’ı anlamak ve Kur'ân’ın ne dediğini öğrenmek maksadıyla nazar etmeli. Yoksa İbn‑i Hacer’in ne dediğini anlamak maksadıyla değil Bu ikinci tarîk de zamana muhtaçtır.
323
3. Yâhut cumhûrun nazarını, ehl‑i tarîkatın yaptığı gibi, o hicâbın fevkıne çıkararak üstünde Kur'ân’ı gösterip, Kur'ân’ın hàlis malını yalnız ondan istemek ve bilvâsıta olan ahkâmı vâsıtadan aramaktır.
Bir âlim‑i şerîatın va'zına nisbeten, bir tarîkat şeyhinin va'zındaki olan halâvet ve câzibiyet bu sırdan neş'et eder.
Umûr‑u mukarreredendir ki; efkâr‑ı âmmenin bir şeye verdiği mükâfât, gösterdiği rağbet ve teveccüh ekseriyâ o şeyin kemâline nisbeten değildir, belki ona derece‑i ihtiyaç nisbetindedir. Bir saatçinin bir allâmeden ziyâde ücret alması bunu te'yid eder.
Eğer cemâat‑i İslâmiye’nin hâcât‑ı zarûriye-i diniyesi bizzat Kur'ân’a müteveccih olsa idi, o Kitab‑ı Mübîn, milyonlarca kitaplara taksim olunan rağbetten daha şedîd bir rağbete, ihtiyaç neticesi olan bir teveccühe mazhar olurdu. Ve bu sûretle nüfûs üzerinde bütün mânâsıyla hâkim ve nâfiz olurdu. Yalnız tilâvetiyle teberrük olunan bir mübârek derecesinde kalmazdı
Bununla beraber zarûriyât‑ı diniyeyi, mesâil‑i cüz'iye-i fer'iye-i hilâfiye ile mezcedip, ona tâbi gibi kılmakta, büyük bir hatar vardır. Zîra Musavvibenin () muhâlifi olan Tahtiecilerden biri der ki: Mezhebim haktır, hatâ ihtimali var. Başka mezheb hatâdır, savâba ihtimali var.”
324
Hâlbuki cumhûr‑u avâm, mezhebde imtizaç etmiş olan zarûriyâtı, nazariyât‑ı ictihâdiyeden vâzıhan temyiz etmediğinden, sehven veya vehmen tahtieyi filcümle teşmîl edebilir. Bu ise, hatar‑ı azîmdir. Bence tahtieci, hubb‑u nefisten neş'et eden, inhisar zihniyeti illetiyle ma'lûldür. Ve Kur'ân’ın câmiiyetinden ve umum tabakàt‑ı beşere şümûl‑ü hitâbından gafletle mes'ûldür.
Hem tahtiecilik fikri, sû‑i zan ve tarafgirlik hissinin menba'ı olduğundan, İslâmda lâzım olan tesânüd‑ü ervâh, tevhid‑i kulûb, tahâbüb ve teâvüne büyük rahneler açmıştır. Hâlbuki hüsn‑ü zanla, muhabbet ve vahdetle memuruz.
Bu mes'eleyi yazdıktan biraz zaman sonra, bir gece rüyada Cenâb‑ı Peygamber Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem Efendimiz’i gördüm. Bir medresede huzur‑u saâdette bulunuyordum. Cenâb‑ı Peygamber bana Kur'ân’dan ders vereceklerdi. Kur'ân’ı getirdikleri sırada, Hazret‑i Peygamber Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem Efendimiz, Kur'ân’a ihtiramen kıyâm buyurdular. O dakikada şu kıyâmın, ümmeti irşad için olduğu birden hâtırıma geldi.
Bilâhare bu rüyayı, sulehâ‑yı ümmetten bir zâta hikâye ettim. Şu sûretle tâbir etti: Bu büyük bir işâret ve beşârettir ki, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân lâyık olduğu mevki‑i muallâyı bütün cihanda ihrâz edecektir.”
325

İslâm Ne Derece Dine Temessük Etmiş İse Terakkî Etmiş

﴿وَاَمْرُهُمْ شُورٰى بَيْنَهُمْ﴿وَ شَاوِرْهُمْ فِي الْاَمْرِ
() Tarih bize gösteriyor ki, İslâm ne derece dine temessük etmiş ise terakkî etmiş, ne vakit dinde za'f göstermiş ise tedennî etmiştir. Başka dinde bil'akis kuvveti zamanında vahşet, zaafı zamanında temeddün hâsıl olmuştur.
Cumhûr‑u Enbiyâ’nın şarkta bi'seti, kader‑i ezelînin bir remzidir ki, şark’ın hissiyatına hâkim dindir. Bugün Âlem‑i İslâm’daki tezâhürat da gösteriyor ki, Âlem‑i İslâm’ı uyandıracak, şu mezelletten kurtaracak yine o histir.
Hem de sâbit oldu ki, bu Devlet‑i İslâmiye’yi bütün öldürücü müsâdemâta rağmen, yine o his muhâfaza etmiştir. Bu hususta garba nisbetle ayrı bir hususiyete mâlikiz. Onlara kıyâs edilemeyiz.
Saltanat ve hilâfet gayr‑ı münfekk, müttehid‑i bizzattır. Cihet muhteliftir. Binâenaleyh bizim pâdişahımız, hem sultandır, hem halifedir ve Âlem‑i İslâm’ın bayrağıdır.
Saltanat itibariyle otuz milyona nezâret ettiği gibi, hilâfet itibariyle üçyüz milyonun mâbeynindeki râbıta‑i nurâniyenin ma'kes ve istinâdgâh ve medetkârı olmak gerekir. Saltanatı sadâret, hilâfeti meşîhat temsîl eder.
Sadâret üç mühim şûrâya bizzat istinâd ediyor, yine kifâyet etmiyor. Hâlbuki böyle inceleşmiş ve çoğalmış münâsebât içinde, ictihâdattaki müdhiş fevzâ, efkâr‑ı İslâmiye’deki teşettüt, fâsid medeniyetin tedâhülüyle ahlâktaki müdhiş tedennî ile beraber, Meşîhat cenâhı bir şahsın ictihâdına terkedilmiş.
326
Ferd te'sirât‑ı hariciyeye karşı daha az mukavimdir. Te'sirât‑ı hariciyeye kapılmakla, çok ahkâm‑ı diniye fedâ edildi.
Hem nasıl oluyor ki, umûrun besâteti ve taklid ve teslîm cârî olduğu zamanda, velev ki intizamsız olsun, yine Meşîhat bir şûrâya, lâakal kazaskerler gibi mühim şahsiyetlere istinâd ederdi. Şimdi besâtetten çıkmış, taklid ve ittibâ' gevşemiş olduğu hâlde, bir şahıs nasıl kifâyet eder?
Zaman gösterdi ki, hilâfeti temsîl eden şu Meşîhat‑i İslâmiye, yalnız İstanbul ve Osmanlılara mahsûs değildir. Umum İslâm’a şâmil bir müessese‑i celîledir. Bu sönük vaziyetle, değil koca Âlem‑i İslâm’ın, belki yalnız İstanbul’un irşadına da kâfî gelmiyor. Öyle ise, bu mevki öyle bir vaziyete getirilmelidir ki, Âlem‑i İslâm ona i'timâd edebilsin. Hem menba', hem ma'kes vaziyetini alsın. Âlem‑i İslâm’a karşı vazife‑i diniyesini hakkıyla îfâ edebilsin.
Eski zamanda değiliz. Eskiden hâkim, bir şahs‑ı vâhid idi. O hâkimin müftüsü de, onun gibi münferid bir şahıs olabilirdi. Onun fikrini tashih ve ta'dil ederdi. Şimdi ise, zaman cemâat zamanıdır. Hâkim, rûh‑u cemâatten çıkmış az mütehassis, sağırca, metîn bir şahs‑ı manevîdir ki, şûrâlar o rûhu temsîl eder.
Şöyle bir hâkimin müftüsü de ona mücânis olup, bir şûrâ‑yı àliye-i ilmiyeden tevellüd eden bir şahs‑ı manevî olmak gerektir. ki, sözünü ona işittirebilsin. Dine taalluk eden noktalardan, Sırat‑ı Müstakîm’e sevkedebilsin. Yoksa ferd dâhî de olsa, cemâatin ferd‑i manevîsine karşı sivrisinek kadar kalır. Şu mühim mevki böyle sönük kalmakla, İslâm’ın ukde‑i hayatiyesini tehlikeye ma'rûz bırakıyor.
327
Hattâ diyebiliriz, şimdiki za'f‑ı diyânet ve Şeâir‑i İslâmiyetteki lâkaydlık ve ictihâdattaki fevzâ, Meşîhat’in zaafından ve sönük olmasından meydân almıştır. Çünkü hariçte bir adam re'yini, ferdiyete istinâd eden Meşîhat’a karşı muhâfaza edebilir. Fakat böyle bir şûrâya istinâd eden bir Şeyhülislâmın sözü, en büyük bir dâhîyi de ya ictihâdından vazgeçirir, ya o ictihâdı ona münhasır bırakır.
Her müstaid çendan ictihâd edebilir. Lâkin ictihâdı o vakit düsturu'l‑amel olur ki, bir nev'i icmâ veya cumhûrun tasdikine iktiran ede. Böyle bir Şeyhülislâm ma'nen bu sırra mazhar olur. Şerîat‑ı Garrâ’da dâima icmâ ve re'y‑i cumhûr, medâr‑ı fetvâ olduğu gibi, şimdi de fevzâ‑i ârâ için, böyle bir faysala lüzum‑u kat'î vardır.
Sadâret, Meşîhat iki cenâhtır. Şu Devlet‑i İslâmiye’nin bu iki cenâhı mütesâvî olmazsa ileri gidilmez. Gidilse de, böyle bir medeniyet‑i fâside için mukaddesâtından insilâh eder.
İhtiyaç her işin üstadıdır. Şöyle bir şûrâya ihtiyaç şedîddir. Merkez‑i Hilâfette te'sis olunmazsa, bizzarûre başka bir yerde teşekkül edecektir. Bu şûrânın bazı mukaddemâtı olan cemâat‑i İslâmiye teşkilâtı ve evkàfın Meşîhat’a ilhâkı gibi umûrun daha evvel tahakkuku münâsib ise de, baştan başlansa, sonra mukaddemât ihzar edilse yine maksad hâsıl olur. Dâire‑i intihâbiyeleri hem mahdûd, hem muhtelit olan a'yân ve meb'ûsânın vazife‑i resmiyeleri itibariyle bilvâsıta ve dolayısıyla bu işe te'siri olabilir. Hâlbuki vâsıtasız, doğrudan doğruya bu vazife‑i uzmâyı derûhde edecek hàlis İslâm bir şûrâ lâzımdır.
328
Bir şey mâ vudia leh”inde istihdam edilmezse, atâlete uğrar, matlûb eseri göstermez. Binâenaleyh mühim bir maksad için te'sis edilen Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’yi, şimdiki âdi bir komisyon derecesinden çıkarıp, Meşîhat’teki devâirin rüesâsıyla beraber şûrânın âzâ‑yı tabîiyesi addetmek ve hariçteki Âlem‑i İslâmdan, şimdilik onbeş‑yirmi kadar, İslâm’ın dinen, ahlâken i'timâdını kazanmış müntehab ulemâsını celbeylemek, bu mes'ele‑i uzmânın esâsını teşkil eder.
Vehham olmamalıyız. Korkmakla din rüşvet verilmez. Dinin zaafiyeti bahânesine olan müzahref medeniyete lânet. Havf ve za'f, te'sirât‑ı hariciyeyi teşci' eder. Muhakkak maslahat, mevhûm mazarrata fedâ edilmez.
وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْف۪يقُ
329

Rüyada Bir Hitâbe

Meâli ve hatırda kalan elfâzı aynendir.
1335 senesi Eylül’ünde, dehrin hâdisâtı verdiği ye's ile şiddetle muzdarib idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Ma'nen rüya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rüya‑yı sâdıkada bir ziyâ gördüm. Tafsilâtı terk ile bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki:
Bir Cuma gecesinde, nevm ile âlem‑i misâle girdim. Biri geldi dedi:
Mukadderât‑ı İslâm için teşekkül eden bir meclis‑i muhteşem, seni istiyor.
Gittim Gördüm ki, münevver, emsâlini dünyada görmediğim, selef‑i sâlihînden ve a'sârın meb'ûslarından her asrın meb'ûsları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicâb edip, kapıda durdum. Onlardan bir zât dedi ki:
Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de re'yin var, fikrini beyân et!
Ayakta durup dedim:
Sorun, cevab vereyim.
Biri dedi:
Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak, gâlibiyette ne olurdu?
Dedim:
Musîbet şerr‑i mahz olmadığı için, bazen saâdette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saâdet çıkar. Eskiden beri İ'lâ‑yı Kelimetullâh ve bekà‑yı istiklâliyet-i İslâm için, farz‑ı kifâye-i cihadı derûhde ile, kendini yek‑vücûd olan Âlem‑i İslâma fedâya vazifedâr ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet‑i İslâmiye’nin felâketi, Âlem‑i İslâmın saâdet‑i müstakbelesiyle telâfi edilecektir.
330
Zîra şu musîbet, mâye‑i hayatımız ve âb‑ı hayatımız olan uhuvvet‑i İslâmiye’nin inkişaf ve ihtizâzını hàrikulâde tâcil etti. Biz incinir iken, Âlem‑i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyâde incitse, bağıracaktır. Şâyet ölsek; yirmi öleceğiz, üçyüz dirileceğiz. Hàrikalar asrındayız. İki‑üç sene mevtten sonra meydânda dirilenler var.
Biz mağlûbiyetle bir saâdet‑i àcile-i (عَاجِلَه) muvakkate kaybettik. Fakat bir saâdet‑i âcile-i (اٰجِلَه) müstemirre bizi bekliyor. Pek cüz'î ve mütehavvil ve mahdûd olan hâli, geniş istikbâl ile mübâdele eden kazanır.
Birden meclis tarafından denildi:
İzâh et!
Dedim:
Devletler, milletler muhârebesi, tabakàt‑ı beşer muhârebesine terk‑i mevki ediyor. Zîra beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez. Gâlib olsa idik, hasmımız, düşmanımız elindeki cereyan‑ı müstebidâneye, belki daha şedîdâne kapılacak idik. Hâlbuki o cereyan hem zâlimâne, hem tabiat‑ı Âlem-i İslâma münâfî, hem ehl‑i îmânın ekseriyet‑i mutlakasının menfaatine mübâyin, hem ömrü kısa, parçalanmaya namzeddir. Eğer ona yapışsa idik, Âlem‑i İslâmı fıtratına, tabiatına muhâlif bir yola sürecek idik.
Şu medeniyet‑i habîse ki, biz ondan yalnız zarar gördük ve nazar‑ı şerîatta merdud ve seyyiâtı hasenâtına galebe ettiğinden; maslahat‑ı beşer fetvâsıyla mensûh ve intibâh‑ı beşerle mahkûm‑u inkırâz, sefîh, mütemerrid, gaddâr, ma'nen vahşî bir medeniyetin himâyesini Asya’da derûhde edecek idik. ()
331
Meclisten biri dedi:
Neden şerîat şu medeniyeti (❋ ❋) reddeder?
Dedim:
Çünkü, beş menfî esâs üzerine teessüs etmiştir.
Nokta‑i istinâdı kuvvettir. O ise, şe'ni tecâvüzdür.
Hedef‑i kasdı menfaattir. O ise, şe'ni tezâhumdur.
Hayatta düsturu, cidâldir. O ise, şe'ni tenâzu'dur.
Kitleler mâbeynindeki râbıtası, âheri yutmakla beslenen unsuriyet ve menfî milliyettir. O ise, şe'ni böyle müdhiş tesâdümdür.
Câzibedâr hizmeti, hevâ ve hevesi teşci' ve arzularını tatmin ve metâlibini teshîldir. O hevâ ise, şe'ni insaniyeti derece‑i melekiyeden, dereke‑i kelbiyete indirmektir. İnsanın mesh‑i manevîsine sebeb olmaktır.
Bu medenîlerden çoğu, eğer içi dışına çevrilse, kurt, ayı, yılan, hınzır, maymun postu görülecek gibi hayâle gelir.
İşte onun için bu medeniyet‑i hâzıra; beşerin yüzde seksenini meşakkate, şekàvete atmış; onunu mümevveh (hayâlî) saâdete çıkarmış; diğer onunu da, beyne‑beyne (ikisi ortası) bırakmış. Saâdet odur ki; külle, ya eksere saâdet ola. Bu ise, ekall‑i kalîlindir ki, nev'‑i beşere rahmet olan Kur'ân, ancak umumun, lâakal ekseriyetin saâdetini tazammun eden bir medeniyeti kabûl eder.
332
Hem, serbest hevânın tahakkümüyle, havâic‑i gayr-ı zarûriye, havâic‑i zarûriye hükmüne geçmişlerdir. Bedâvette bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtaç ve fakir etmiştir. Sa'y, masrafa kâfî gelmediğinden; hileye, harama sevketmekle ahlâkın esâsını şu noktadan ifsad etmiştir. Cemâate, nev'e verdiği servet, haşmete bedel; ferdi, şahsı, fakir, ahlâksız etmiştir.
Kurûn‑u Ûlânın mecmû‑u vahşetini, bu medeniyet bir defada kustu!
Âlem‑i İslâmın şu medeniyete karşı istinkâfı ve soğuk davranması ve kabûlde ızdırâbı cây‑i dikkattir. Zîra istiğnâ ve istiklâliyet hàssasıyla mümtâz olan Şerîattaki İlâhî hidayet, Roma felsefesinin dehâsıyla aşılanmaz, imtizaç etmez, bel' olunmaz, tâbi olmaz.
Bir asıldan tev'em (ikiz) olarak neş'et eden eski Roma ve Yunan iki dehâları, su ve yağ gibi mürûr‑u a'sâr (asırlar) medeniyet ve Hıristiyanlığın temzicine rağmen yine istiklâllerini muhâfaza; âdeta tenâsühle o iki rûh şimdi de başka şekillerde yaşıyorlar. Onlar tev'em ve esbâb‑ı temzic varken imtizaç olunmazsa, şerîatın rûhu olan nur‑u hidayet, o muzlim, pis medeniyetin esâsı olan Roma dehâsıyla hiçbir vakit mezc olunmaz, bel' olunmaz
Dediler:
Şerîat‑ı Garrâ’daki medeniyet nasıldır?
Dedim:
Şerîat‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) tazammun ettiği ve emrettiği medeniyet ise ki, medeniyet‑i hâzıranın inkışa'ından inkişaf edecektir. Onun menfî esâsları yerine, müsbet esâslar vaz' eder.
İşte nokta‑i istinâd, kuvvete bedel haktır ki; şe'ni adâlet ve tevâzündür.
Hedef de, menfaat yerine fazilettir ki, şe'ni muhabbet ve tecâzübdür.
333
Cihetü'l‑vahdet de unsuriyet‑i milliyet yerine, râbıta‑i dinî, vatanî, sınıfîdir ki; şe'ni, samîmî uhuvvet ve müsâlemet ve haricin tecâvüzüne karşı yalnız tedâfü'dür. Hayatta düstur‑u cidâl yerine, düstur‑u teâvündür ki, şe'ni ittihâd ve tesânüddür.
Hevâ yerine hüdâdır ki; şe'ni, insaniyeten terakkî ve rûhen tekâmüldür; hevâyı tahdid eder. Nefsin hevesât‑ı süfliyesinin teshîline bedel, rûhun hissiyat‑ı ulviyesini tatmin eder.
Demek, biz mağlûbiyetle ikinci cereyana takıldık ki, mazlumların ve cumhûrun cereyanıdır. Başkalarından yüzde seksen fakir ve mazlumsa; İslâmdan doksan, belki doksan beştir.
Âlem‑i İslâm şu ikinci cereyana karşı lâkayd veya muârız kalmakla; hem istinâdsız, hem bütün emeğini heder, hem onun istilâsıyla istihâleye ma'rûz kalmaktan ise, âkılâne davranıp onu İslâmî bir tarza çevirip, kendine hàdim kılmaktır. Zîra düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur; nasıl ki, düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır.
Şu iki cereyan birbirine zıt, hedefleri zıt, menfaatleri zıt olduğundan; birincisi dese: Öl!‥” diğeri diyecek: Diril!‥” Birinin menfaati, zarar, ihtilâf, tedennî, za'f, uyumamızı istilzam ettiği gibi; ötekinin menfaati dahi kuvvetimizi, ittihâdımızı bizzarûre iktiza eder.
Şark husûmeti, İslâm inkişafını boğuyordu; zâil oldu ve olmalı. Garb husûmeti, İslâmın ittihâdına, uhuvvetin inkişafına en müessir sebebdir; bâkî kalmalı.
Birden o meclisten tasdik emâreleri tezâhür etti.
Dediler:
Evet, ümîdvâr olunuz, şu istikbâl inkılâbı içinde, en yüksek gür sadâ İslâmın sadâsı olacaktır!‥
334
Tekrar biri sordu:
Musîbet, cinayetin neticesi, mükâfâtın mukaddimesidir. Hangi fiiliniz ile kadere fetvâ verdiniz ki, şu musîbetle hükmetti. Musîbet‑i âmme ekseriyetin hatâsına terettüb eder. Hâzırda mükâfâtınız nedir?
Dedim:
Mukaddimesi, üç mühim erkân‑ı İslâmiye’deki ihmalimizdir: Salât, Savm, Zekât.
Zîra, yirmidört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hàlık Teâlâ bizden istedi. Tenbellik ettik; beş sene yirmidört saat ta'lim, meşakkat, tahrîk ile bir nev'i namaz kıldırdı.
Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; keffâreten beş sene oruç tutturdu.
On”dan, kırk”tan yalnız biri, ihsân ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik; O da bizden müterâkim zekâtı aldı. (El‑Cezâu Min Cinsi'l-Amel)
Mükâfât‑ı hâzıramız ise; fâsık, günahkâr bir milletten, humsu olan dört milyonu velâyet derecesine çıkardı; gâzilik, şehâdetlik verdi. Müşterek hatâdan neş'et eden müşterek musîbet, mâzi günahını sildi.
Yine biri dedi:
Bir âmir, hatâ ile felâkete atmış ise?
Dedim:
Musîbet‑zede mükâfât ister. Ya âmir‑i hatâdârın hasenâtı verilecektir, o ise, hiç hükmünde Veya hazine‑i gayb verecektir. Hazine‑i gaybda böyle işlerdeki mükâfâtı ise, derece‑i şehâdet ve gâziliktir.
Baktım meclis istihsân etti. Heyecanımdan uyandım, terli el‑pençe yatakta oturmuş kendimi buldum. Gece böyle geçti

Dünyevîler Meclisinde Bir Muhâvere

Aynı gün pür‑ümîd, başka ve dünyevî bir meclise gittim. (Hâşiye)
Dünyevîler dediler:
Neden geldin geleli siyasete karışmıyorsun?
Dedim:
اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ
335
Evet İstanbul siyaseti İspanyol (hastalığı) gibi bir hastalıktır. Fikri hezeyanlaştırır. Biz müteharrik‑i bizzat değiliz. Bilvâsıta müteharrikiz. Avrupa üflüyor, biz burada oynuyoruz. O tenvîm ile telkin eder. Biz kendimizden hayâl edip, asammâne tahribimizde eser‑i telkini icra ederiz.
Mâdemki menba' Avrupa’dadır. Gelen cereyan, ya menfî veya müsbettir.
Menfîye kapılan, harf gibi دَلَّ عَلٰى مَعْنًى ف۪ي نَفْسِ غَيْرِهِ yâhut لَايَدُلُّ عَلٰى مَعْنًى ف۪ي نَفْسِهِ ta'rif edilir. Demek bütün harekâtı, bizzat hariç hesabına geçer. Çünkü irâdesi hükümsüzdür. Hulûs‑u niyeti fayda vermez. Bâhusus menfî iki cihet za'f ile, hariç cereyanın kuvvetine bir âlet‑i lâya'kıl olur.
Diğer müsbet cereyan ise ki, dâhilden muvâfık şeklini giyer. İsim gibi, دَلَّ عَلٰى مَعْنًى ف۪ي نَفْسِهِ’dir. Hareketi kendinedir. Tebeî haricedir. Lâzım‑ı mezheb mezheb olmadığından, belki muâhez değil. Bâhusus iki cihetle kuvveti, hariç cereyanın müsbet ve zaafına inzimam etse, harici kendine âlet‑i lâyeş'ur edebilir.
Dediler:
Dinsizliği görmüyor musun, meydân alıyor. Din nâmına meydâna çıkmak lâzım.
Evet lâzımdır. Fakat kat'î bir şart ile ki, muharrik, aşk‑ı İslâmiyet ve hamiyet‑i diniye olmalı. Eğer muharrik veya müreccih, siyasetçilik veya tarafgirlik ise, tehlikedir. Birincisi hatâ da etse, belki ma'fuvdur. İkincisi isabet de etse, mes'ûldür.
336
Denildi:
Nasıl anlarız?
Dedim:
Kim fâsık siyasettaşını, mütedeyyin muhâlifine, sû‑i zan bahâneleriyle tercih etse, muharriki siyasetçiliktir. Hem umumun mal‑i mukaddesi olan dini, inhisar zihniyetiyle kendi meslektaşlarına daha ziyâde hàs göstermekle, kavî bir ekseriyette dine aleyhtarlık meyli uyandırmakla nazardan düşürmek ise, muharriki tarafgirliktir.
Meselâ: İki adam döğüşürler. Biri, zaîf düşeceğini hissederken, elindeki Kur'ân’ı kavîye uzatmakla himâyesini dâvet edip, kavî bir ele vermek lâzımdır. beraber çamura düşmesin. Kur'ân’a muhabbetini, hürmetini göstersin. Kur'ân’ı, Kur'ân olduğu için sevsin. Eğer kavînin karşısına siper etse, himâyet damarını tahrîk etmeye bedel, hiddetini celbeder. Kur'ân’ı kavî bir hàdimden mahrum bırakmakla, zaîf bir elde beraber yere düşerse; o, Kur'ân’ı kendi nefsi için sever demektir.
Evet dine imâle etmek ve iltizama teşvik etmek ve vazife‑i diniyelerini ihtar etmekle dine hizmet olur. Yoksa Dinsizsiniz dese, onları tecâvüze sevketmektir. Din dâhilde menfî tarzda isti'mâl edilmez.
Otuz sene halife olan bir zât, menfî siyaset nâmına istifade edildi zannıyla, şerîata gelen tecâvüzü gördünüz. Acaba şimdiki menfî siyasetçilerin fetvâlarından istifade edecek kimdir, bilir misin? Bence İslâm’ın en şedîd hasmıdır ki, hançerini İslâm’ın ciğerine saplamıştır.
Dediler:
İttihâd’a şedîd bir muârız idin. Neden şimdi sükût ediyorsun?
Dedim:
Düşmanların onlara şiddet‑i hücumundan. Düşmanın hedef‑i hücumu, onların hasenesi olan azm ü sebattır ve İslâmiyet düşmanına vâsıta‑i tesmim olmaktan ferâğatidir.
337
Bence yol ikidir: Mîzanın iki kefesi gibi Birinin hìffeti, ötekinin sıkletine geçer. Ben tokadımı, Antranik ile beraber Enver’e, Venizelos ile beraber Said Halim’e vurmam. Nazarımda, vuran da sefildir.
Dediler:
Fırkacılık lâzım‑ı meşrûtiyettir.
Dedim:
Bizdekilerde hutût‑u efkâr, telâkî için mütemâyilen imtidâda bedel, münharifen gittiğinden nokta‑i telâkî vatanda, belki kürede görülmüyor. Vücûd, adem gibi; birinin vücûdu ötekinin ademini ister.
İnâd bazen müfrit fırka müteassıblarına, dalâl ve bâtılı iltizam ettirir. Şeytan birisine yardım etse, melek der, rahmet okutur. Ötekinde melek görse, libâsını değiştirmiştir der, lânet eder. Sû‑i zan ve hüsn‑ü zan nazarıyla dûrbînin iki tarafı gibi leh, aleyhtar Vâhî emâreyi bürhân, bürhânı vâhî emâre görür.
İşte şu zulümdür, ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ sırrını gösterir. Zîra hayvanın aksine olarak kuvâ ve meyilleri fıtraten tahdid edilmemiş, meyl‑i zulüm hadsizdir. Lâsiyyemâ enenin eşkâl‑i habîsesi olan hodgâmlık, hodfikirlik, hodbînlik, hodendişlik, gurur ve inâd o meyle inzimam etse, öyle ekberü'l‑kebâiri icâd eder ki, daha beşer ona isim bulmamış. Cehennem’in lüzumuna delil olduğu gibi, cezası da yalnız Cehennem olabilir.
Meselâ; birisinin bir sıfatından darılsa, mecma'‑ı evsâf-ı masûme olan şahsına, hattâ ehibbâsına, hattâ meslektaşına zulmünü teşmîl eder, ﴿وَلَاتَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى’ya karşı temerrüd eder.
338
Meselâ: Muhteris bir intikam veya müntakìm bir hilâfıyla bir kere demiş: İslâm mağlûb olacak, kalbi parçalanacak.” Sırf o mürâî rûhtan gelen, yalancı fikirden çıkan meş'ûm sözünü doğru göstermek için; İslâm mağlûbiyetini, İslâm perîşaniyetini arzu eder, alkışlar, hasmın darbesinden mütelezziz olur.
İşte şu alkışı ve gaddâr telezzüzüdür ki, mecrûh İslâm’ı müşkül mevkide bırakmış. Zîra hançerini İslâm’ın ciğerine saplamış olan hasım, Sükût et!‥” demiyor. Alkışla, mütelezziz ol, beni sev!‥” diyor, onları misâl gösteriyor.
İşte size dehşetli bir günah ve zulüm ki, ancak haşirdeki mîzan tartabilir. وَقِسْ عَلَيْهَا
Denildi:
Mağlûbiyet ma'lûmdu, biz bilirdik, bilerek bizi belâya attılar.
Dedim:
Acaba Hindenburg gibi dehşetli insanlar nazarına nazarî kalmış olan gaye‑i harb, sizin gibi acemîlere nasıl ma'lûm ve bedîhî olabilir. Acaba fikir dediğiniz şey, (El‑iyâzü billâh) arzu olmasın? Bazen zâlimâne intikam‑ı şahsî, arzuya fikir sûretini giydirir.
Yâhû pis bir çamura düşmüşsünüz, misk ü anber diye yüzünüze gözünüze bulaştırmağa ne mânâ var?
İşte misâlîlerin münevver gece meclisinde ve dünyevîlerin muzlim gündüz mahfelinde akıldan akma değil, kalbde çıkan beyânâtım İster isen kabûl et, ister isen etme, anlamak şartıyla.
İster al gûş‑i kabûl-i câne, ister hiddet et.
339

Rüyanın Zeyli

Rüya hacda sükût etti. Çünkü haccın ve ondaki hikmetin ihmali, musîbeti değil, gadab ve kahrı celbetti. Cezası da keffâretü'z‑zünûb değil, kessâretü'z‑zünûb oldu. Haccın bâhusus teârüfle tevhid‑i efkârı, teâvünle teşrîk‑i mesâîyi tazammun eden içindeki siyaset‑i àliye-i İslâmiye ve maslahat‑ı vâsia-i ictimâiyenin ihmalidir ki, düşmana milyonlarla İslâmı, İslâm aleyhinde istihdama zemin ihzar etti.
İşte Hind, düşman zannederek, hâlbuki pederini öldürmüş, başında oturmuş bağırıyor.
İşte Tatar, Kafkas, öldürülmesine yardım ettiği şahıs bîçâre vâlideleri olduğunu Ba'de harâbi'l‑Basra anlıyor. Ayak ucunda ağlıyorlar.
İşte Arab, yanlışlıkla kahraman kardeşini öldürüp, hayretinden ağlamayı da bilmiyor.
İşte Afrika, biraderini tanımayarak öldürdü, şimdi vâveylâ ediyor.
İşte Âlem‑i İslâm, bayraktar oğlunu gafletle bilmeyerek öldürmesine yardım etti, vâlide gibi saçlarını çekip âh u fîzar ediyor.
Milyonlarla ehl‑i İslâm, hayr‑ı mahz olan sefer‑i hacca şedd‑i rahl etmek yerine, şerr‑i mahz olan düşman bayrağı altında dünyada uzun seyahatler ettirildi. ﴿فَاعْتَبِرُوا
340

Fıtrî Meyelân, Mukâvemet‑sûzdur

كَمَا اَنَّ الضَّرُورَاتِ تُب۪يحُ الْمَحْظُورَاتِ كَذٰلِكَ تُسَهِّلُ الْمُشْكِلَاتِ
Korkaklıkta darb‑ı mesel hükmünde olan tavuk, çocukları yanında iken şefkat‑i cinsiyesiyle camuşa saldırır. İşte dehşetli bir cesâret.
“Allah, Ölüden Diriyi; Diriden Ölüyü Çıkarır.” Âyeti — İlk Dönem Eserleri | risaleinur.site