256
Zeyl
Ehl‑i raybın bütün şübehâtı üç esâsa râci'dir.
Birincisi: Der: “Kur'ân’ın mâbihi'l‑imtiyazı ve vuzûh‑u ifâde üzerine müesses olan belâğata münâfîdir ki; vücûd‑u müteşâbihât ve müşkülâttır.”
İkincisi: “Şerîatın maksûd‑u hakîkisi olan irşad ve ta'lime münâfîdir ki; fünûn‑u ekvânda ibham ve ıtlâkatıdır.”
Üçüncüsü: “Tarîk‑ı Kur'ân olan tahkîk ve hidayete muhâliftir. İşte o da, bazı zevâhiri delil‑i aklînin hilâfına imâle edip hilâf‑ı vâkıa ihtimalidir.”
Ey mu'teriz! Ben de derim: Sebeb‑i noksan gösterdiğin şu “üç nokta” tevehhüm ettiğin gibi değildir. Belki üçü de i'câz‑ı Kur'ân’ın en sâdık şâhidleridir.
Birinci Noktaya Cevab: Şöyle ki: Nâsın ekseri cumhûr‑u avâmdır. Nazar‑ı Şâri'de ekall, eksere tâbidir. Zîra avâma müvecceh olan bir hitâb, hàvâs fehmeder ve istifade eder. Bil'akis olursa olamaz. Cumhûr‑u avâm me'lûf ve mütehayyelâtından tecerrüd edip hakàik‑ı mücerrede ve ma'kulât‑ı sırfeye temâşâ edemezler. Meğer mütehayyelâtlarını dûrbîn gibi tevsît etseler.
257
Meselâ, Kâinâttaki tasarruf‑u İlâhî’yi, sultanın serîr‑i saltanatında olan tasarrufunun sûretinde temâşâ edebilirler.﴿اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى﴾ gibi. İşte hissiyat‑ı cumhûr, şu merkezde olduklarından elbette irşad ve belâğat iktiza eder ki; onların hissiyatı riâyet ve ihtiram edilsin. Ve efkârları dahi bir derece mümâşât ve riâyet edilsin. İşte riâyet ve ihtiram اَلتَّنَزُّلَاتُ الْاِلٰهِيَّةُ اِلٰى عُقُولِ الْبَشَرِ ile tesmiye olunur. Evet o tenezzülât te'nîs‑i ezhân içindir. Bu sırdandır ki; hakàik‑ı mücerredeye temâşâ etmek için, hissiyat ve hayâl‑âlûd cumhûrun nazarlarını okşayan suver‑i müteşâbiheden birer dûrbîn vaz' edilmiştir.
Şu cevabı te'yid eden maânî‑i amîka veya müteferrikayı bir sûret‑i sehl ve basîtada tasavvur veya tasvir etmek için nâsın kelâmında kesretle istiârât bulunmasıdır. Demek müteşâbihât dahi istiârâtın en ağmaz kısmıdır. Zîra, en hafî hakàikın suver‑i misâliyesidir. Demek işkâl, mânânın dikkatindendir. Lafzın iğlâkından değildir.
Ey mu'teriz! İnsafla bak! Fikr‑i beşerden, bâhusus avâmın fikrinden en uzak olan hakàikı şöyle bir tarîk ile takrib etmek, aynı belâğat değil midir? Zîra belâğat, muktezâ‑yı hâle mutâbakat ve makamın tahammülü nisbetinde kemâl‑i vuzûh ile ifâde etmektir.
258
İkinci Noktaya Cevab: Âlemde mündemic olan meylü'l‑istikmâlin dalı olan insandaki meylü't‑terakkînin semerâtı, fünûn‑u müterettibedir ki, pek çok tecârüb ile telâhuk‑u efkârın netâicinden teşekkül etmişlerdir ki, terakkî için bir nerdibanın (merdivenin) basamaklarıdır. Aşağısı takarrur etmezse, yukarısına ayak atılmaz. Demek mukaddem fen, ulûm‑u müteârife hükmüne geçecek, sonra müteahhir fenne mukaddime olabilir. Bu sırra binâen: Şu zamanda efkârın çok çalkalanmasıyla yetişmiş, pişmiş bir fenni farazâ on asır evvel bir adam tefhim ve ta'limine çalışsa idi; mağlata ve safsataya düşürmekten başka bir şey yapamaz idi. Meselâ, denilse idi: “Şemsin sükûnuyla (❋) Arzın hareketine ve bir katre suda bir milyon hayvanatın bulunduklarına temâşâ edin! Tâ Sâni'in azametini bilesiniz!‥”
Cumhûr‑u avâm ise, hiss‑i zâhir veya galat‑ı hissin sebebiyle hilâflarını zarûrî bildikleri için, ya tekzîb veya nefislerine muğâlata veya mahsûs olan şeye mükâbere etmekten başka ellerinden bir şey gelmez idi. Teşviş ise, – bâhusus onuncu asra kadar – minhâc‑ı irşada büyük bir vartadır. Ezcümle: sathiyet‑i arz, ve deverân‑ı şems, onlarca bedîhiyât‑ı hissiyeden sayılır idi.
Şu gibi mes'eleler müstakbeldeki nazariyâta kıyâs olunmaz. Zîra müstakbele ait olan şeylere hiss‑i zâhir taalluk etmediği için iki ciheti de muhtemeldir, i'tikàd olunabilir. İmkân derecesindedir, itmi'nân kàbildir.
259
Onun hakk‑ı sarîhi tasrîhtir. Lâkin hînâ ki, hissin galatı bizi مَا نَحْنُ فِيهِ ’mizi imkân derecesinden bedâhete, yani cehl‑i mürekkebe çıkardı. Onun nazar‑ı belâğatta hiç inkâr olunmaz olan hakkı ise, ibham ve ıtlâktır. Tâ ezhân, müşevveş olmasınlar. Fakat hakikate telvih ve remz ve îmâ etmek gerektir. Efkâr için kapıları açmak, duhûle dâvet etmek lâzımdır. Nasıl ki, Şerîat‑ı Garrâ öyle yapmıştır. Hem de istikrarsız, müteğâyir ve müteğayyir, birbirine mükezzib fen ve felsefe nazariyâtı; tarîk ve menba'ca ayrı olan vahyin nusûsuna ayar olamaz, mehenk olamaz.
Yâhû insaf mıdır, taharrî‑i hakikat böyle midir ki; sen irşad‑ı mahz ve ayn‑ı belâğat ve hidayetin mağzı olan şeyi, irşada münâfî ve mübâyin tevehhüm edesin! Ve belâğatça ayn‑ı kemâl olan şeyi noksan tahayyül edesin! Acaba senin zihn‑i sakîminde belâğat o mudur ki; ezhânı tağlît ve efkârı teşviş ve muhîtin müsâadesizliği ve zamanın adem‑i i'dâdından ezhân müstaid olmadıkları için, ukùle tahmil edilmeyen şeyleri teklif etmek midir?
Kellâ كَلِّمِ النَّاسَ عَلٰى قَدْرِ عُقُولِهِمْbir düstur‑u hikmettir.
260
Üçüncü Noktaya Cevab: Şâri'in irşad‑ı cumhûrdan maksûd‑u aslîsi; isbât‑ı Sâni'-i Vâhid ve nübüvvet ve haşir ve adâlette münhasırdır. Öyle ise Kur'ân’daki zikr‑i ekvân, istidrâdî ve istidlâl içindir. Cumhûrun efhâmına göre san'atta zâhir olan nizâm‑ı bedî' ile nazzâm‑ı hakîki olan Sâni'‑i Zülcelâl’in evsâf‑ı celâl ve cemâline istidlâl etmek içindir. Hâlbuki san'atın eseri ve fıtratın nizâmı herşeyden tezâhür eder. Keyfiyet‑i teşekkül nasıl olursa olsun, maksad‑ı aslîye taalluk etmez.
Mukarrerdir ki; delil müddeâdan evvel ma'lûm olması gerektir. Bunun içindir ki, bazı nusûsun zevâhiri ittizâh‑ı delil ve istînâs‑ı efkâr için cumhûrun mu'tekadât‑ı hissiyelerine imâle olunmuştur. Fakat delâlet etmek için değildir. Zîra Kur'ân, âyâtının telâfifinde öyle emârât ve karâini nasb etmiştir ki; o sadeflerdeki cevâhiri ve o zevâhirdeki hakikatleri ehl‑i tahkîke parmakla gösterir ve işâret eder.
Evet Kelimetullâh olan Kitab‑ı Mübîn’in bazı âyâtı, bazısına müfessirdir; karîne olabilir ki, mânâ‑yı zâhirî murad değildir. Eğer istidlâlin makamında denilse idi ki: “Elektriğin acâibi ve câzibe‑i umumiyenin garâibi ve küre‑i arzın yevmiye ve seneviye olan hareketi ve yetmişten ziyâde olan anâsırın imtizac‑ı kimyeviyelerini ve şemsin istikrarıyla beraber sûriye olan hareketini nazara alınız, tâ Sâni'i bilesiniz.” İşte o vakit delil olan san'at, mârifet‑i Sâni' olan neticeden daha hafî ve daha gâmız ve kaide‑i istidlâle münâfî olduğundan, bazı zevâhiri efkâra göre imâle olunmuştur. İmâle delâlet için değil, belki vuzûh‑u delil içindir. Bu ise ya müstetbeâtü't‑terâkib kabilesinden, veya kinâî nev'indendir.
261
Meselâ قَالَ lafzındaki elif eliftir, hafiftir. Aslı vâv واو olsa, kâf كاف olsa, ne olursa olsun te'sir etmez.
Ey birader! İnsaf ile dikkat edilse, bütün asırlarda bütün insanların irşadları için nâzil olan Kur'ân’ın i'câzının lemeâtı üç noktanın arkasında görülmeyecek midir?
Neam:
وَالَّذ۪ي عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ الْمُعْجِزَ اِنَّ نَظَرَ الْبَشِيرِ النَّذِيرِ وَبَصِيرَتَهُ النَّقَّادَةَ اَدَقُّ وَاَجَلُّ وَاَجْلٰى وَاَنْفَذُ مِنْ اَنْ يَلْتَبِسَ اَوْ يَشْتَبِهَ عَلَيْهِ الْحَقِيقَةُ بِالْخَيَالِ وَاِنَّ مَسْلَكَهُ الْحَقَّ اَغْنٰى وَاَعْلٰى وَاَنْزَهُ وَاَرْفَعُ مِنْ اَنْ يُدَلِّسَ اَوْ يُغَالِطَ عَلَى النَّاسِ
Evet, hayâlin ne haddi vardır ki; nur‑efşân olan nazarına karşı kendini hakikat gösterebilsin? Evet mesleği nefs‑i hak ve mezhebi ayn‑ı sıdktır. Hak ise tedlis ve tağlît etmekten müstağnîdir.
İkincisi: Mu'cize‑i Muhammedî, ayn‑ı Muhammed’dir (A.S.M.).
Zât‑ı Zülcelâl (Celle Celâlühû) O’na demiş:
﴿وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظِيمٍ﴾
Bütün ümmet hattâ düşmanları da dâhil olduğu hâlde icmâ etmişler ki, bütün ahlâk‑ı haseneye câmi'dir.
262
Nübüvvetten evvel ondaki ahlâk‑ı hamîdenin kemâline tercümân olan “Muhammedü'l‑Emîn” ünvânıyla iştihâr etmiştir.
Hazret‑i Âişe (Radıyallahu Anhâ) her vakit derdi: خُلُقُهُ الْقُرْاٰنُdemek Kur'ân tazammun ettiği bütün ahlâk‑ı haseneye câmi' idi. İşte O Zât‑ı Kerîmde icmâ‑ı ümmetle, tevâtür‑ü manevî-i kat'iyle sâbittir ki:
İnsanların sîreten ve sûreten en cemîli ve en halîmi ve en sâbiri ve en şâkiri ve en zâhidi ve en mütevâzii ve en afîfi ve en cevâdı ve en kerîmi ve en rahîmi ve en âdili, herkesten ziyâde mürüvvet, vakar, afv, sıhhat‑i fehim, şefkat gibi ne kadar secâya‑yı àliye varsa en mükemmel bir fihriste‑i nurânîsidir.
Bunların içindeki nokta‑i i'câz şudur ki: Ahlâk‑ı hasene çendan birbirine mübâyin değil, fakat derece‑i kemâlde birbirine müzâhemet eder. Biri galebe çalsa öteki zaîfleşir.
Meselâ: Kemâl‑i hilm ile kemâl‑i şecâat, hem kemâl‑i tevâzu'la kemâl‑i şehâmet, hem kemâl‑i adâlet ile kemâl‑i merhamet ve mürüvvet, hem tam iktisad ve îtidâl ile tamam‑ı kerem ve sehàvet, hem gayet vakar ile nihâyet hayâ, hem gayet şefkat ile nihâyet اَلْبُغْضُ فِي اللّٰهِ, hem gayet afv ile nihâyet izzet‑i nefis, hem gayet tevekkül ile nihâyet ictihâd gibi mecâmi'‑i ahlâk-ı mütezâhime birden derece‑i àliyede bir zâtta ictimâ'ı, müzâyakasız inkişafları mu'cizelerin mu'cizesidir.
263
Nebi‑yi Hâşimînin sîmâ‑yı manevîsinin cemâl ve ulviyetine dair “Kemâl” (1) hoş demiştir:
Sen ol Mahbûb‑u âlemsin ki, zülf‑ü ebruvânındır,
Nitâk‑ı kâbe-i ulyâ, revâk‑ı Mescidü'l-Aksâ.
.
Sen ol Nur‑u Cemâlullâhsın kim hüsn‑ü aşkındır,
Çerağ‑ı Leyle-i İsrâ, sirâc‑ı kurb-i “ev ednâ.”
.
Aceb bir Kâbe‑i İsmetsin ey rûh‑u beheştî kim,
Olur hâk‑i harîmin secdegâh‑ı Âdem ü Havvâ.
.
Aceb bir Mushaf‑ı hikmetsin ey feyz‑i İlâhî kim,
Eder her nakş‑ı hüsnün şerh‑i râz-ı alleme'l-esmâ.
.
Kitab‑ı hüsnün her safhası bir sûre‑i i'câz,
Hatt‑ı ruhsârının her noktası bir âyet‑i kübrâ.
Üçüncüsü: İnşikak‑ı Kamer’dir ki; Şu mu'cize‑i kübrâ, kamer gibi zulmet‑i evhâmı dağıtır. Zîra hiçbir kuvve‑i arziye semâvâta te'sir edemez. Güyâ kalb‑i semâ olan kamer, mübârek kalbiyle inşikakta bir münâsebet peydâ etmek için sîne‑i sâf ve berrakını, şehâdet parmağının işâretiyle iştiyakan şakk ve çâk etmiştir.
264
İnşikak‑ı kamer, mütevâtir‑i bilma'nâdır. ﴿وَانْشَقَّ الْقَمَرُ﴾ olan âyet‑i kerîme ile o inşikak vâki olduğu kat'iyyen sâbittir. Zîra Kur'ân’ı inkâr eden mülhidler dahi bu âyetin mânâsına ilişememişler. Kat'î olmasa idi, öyle münkirlere en büyük sermâye‑i i'tirâz olurdu. İ'timâda şâyân olmayan bir te'vil‑i zaîften başka, zâhirden tahvîl edilmemiştir. İnşikak, hem ânî, hem gece, hem vakt‑i gaflet, hem şu zaman gibi âsumâna adem‑i tarassud, hem vücûd‑u sehâb, hem ihtilâf‑ı metâli' cihetiyle bütün âlemin görmeleri lâzım gelmez ve lâzım değildir. Hem de hem‑matla' olan yerlerde sâbittir ki görülmüştür.
Dördüncüsü: Mi'râcdır. Evet inşikak‑ı Kamer, âlem‑i şehâdette olan âdemîlere bir mu'cize‑i kübrâ olduğu gibi; Mi'râc dahi, bir mu'cize‑i kübrâ-yı Muhammedî’dir ki âlem‑i ervâhta olan rûhâniyât ve melâikeye karşı nübüvvetinin velâyeti bu kerâmet‑i bâhire ile isbât edilmiştir.
Andelîb‑i aşk olan Câmî güzel terennüm etmiştir:
وَصَلَّى اللهُ عَلٰى نُورٍ كِه زُو شُدْ نُورهَا پَيْدَا
زَمِينْ اَزْ حِلْمِ اُوسَاكِنِ فَلَكْ اَزْ عِشْقِ اُوشَيْدَا
دُوچَشْمِ نَرْگِسين أَشْ رَا كِه مَا زَاغَ الْبَصَرُ خَوانَدْ
دُوزُلْفِ عَنْبَرِين أَشْ رَا كِه وَاللَّيْلِ اِذَا يَغْشٰى
زِسِرِّ سِينَه أَشْ جَامِى اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ بَرْ خَوانَدْ
زِمِعْرَاجَشْ خَبَرْ دَادَنْدْكِه سُبْحَانَ الَّذ۪ي اَسْرٰى
مُلَّايءِ جَزِيرِىيِى كُرْدِى چِه خُوشْ گُوتِيَه:
مِيمِ مَطْلَعِ شَمْسَا اَحَدْ آيِينَه صِفَتْ گِرْ، لَامِعْ ژِعَرَبْ بَرْقِى لِفَخَّارِ عَجَمْدَا
265
Mukaddime
Bunlardan başka – ki mu'cizât – çendan bazı efrâdı mütevâtir değildir. Cinsi mutlak, belki çok envâ'ı kat'iyyen ve yakìnen “mütevâtir‑i bilma'nâdır”. O havârık birkaç nev'dir. İşte bir nev'i irhâsat‑ı mütenevviadır. Güyâ o dürr‑ü yetîm ile hâmile olan o asır, Peygamberden istifaza ile istifade ederek kerâmet sâhibi olmuş. Kalb‑i hassâsından hiss‑i kable'l-vukû'a binâen, irhâsatıyla Fahr‑i Âlem’in (A.S.M.) geleceğini ihbar etmiştir.
Bir nev'i dahi; gaybdan olan ihbarât‑ı kesîredir. Güyâ tayyar olan Rûh‑u münevveri; zaman ve mekânın kaydlarını kırmış ve hudud‑u mâziye ve müstakbeleyi çiğnemiş, geçmiş; her tarafını görerek bize söylemiş ve göstermiştir.
Bir kısmı dahi; tahaddî vaktinde müteferrikan, hattâ bazen tek bir adam için izhâr olunan havârık‑ı hissiyedir. Bine karîb ta'dâd olunmuştur. Hattâ meşâhir‑i enbiyânın meşâhir‑i mu'cizâtlarının nezâiri içindedir. Efrâdı âhâdî de olsa, mecmûu mütevâtir‑i bilma'nâdır.
Birisi: Rivâyât‑ı sahîha-i sâbite ile mükerreren mübârek parmaklarından suyun nebeânıdır. Güyâ mâden‑i sehàvet olan yed‑i mübârekesinden mâye‑i hayat olan suyun nebeânı ile; menba'‑ı hidayet olan lisânında mâye‑i ervâh olan zülâl‑i hidayetin feverânını hissen tasvir ediyor.
266
Diğeri: Rivâyât‑ı sahîha-i sâbite ile mükerreren vukû' bulan tekellüm‑ü hacer ve şecer ve hayvandır. Güyâ hidayetindeki hayat‑ı maneviye cemâdât, hayvanata sirâyet ederek nutka getirmiştir. Minber‑i Şerîfindeki ciz'in hanîni, yani o ağacın ağlaması mütevâtir‑i bilma'nâdır.
Bir kısmı da; az bir taamı teksirdir ki; rivâyât‑ı sahîha-i meşhûre ile sâbittir; pek çok defa az bir taam, bir cemâat‑i azîmeyi işbâ' ederek, âdeta noksan olmamış gibi kalıyormuş.
Bir kısmı da; ihyâ‑yı emvât, hastaları teşfiyeye aittir. Bunun gibi pek çok aksâmı esânîd‑i sahîha ile kütüb‑ü muhakkìkîn tamamıyla beyân etmişlerdir. Onun için iktısar ettik. Kàdî İyâz Şifâ‑i Şerîf’inde, Kastalânî Mevâhib‑i Ledünniye’de mu'cizâtı güzel tafsîl etmişlerdir.
جَزَا هُمُ اللّٰهُ خَيْرًا
Ey kàri'‑i müteharri-i hakikat! Geniş bir fikir ile, müteyakkız bir nazar ile Yedi Şuââtı birden muhît bir dâire veya müstedîr bir sûr gibi nazara al, Nübüvvet‑i Ahmediye’yi içinde merkez gibi temâşâ et! Tâ ki bir taraftan hücum eden evhâmı, mütecâvib olan cevânib‑i sâire def'edebilsin. İşte şu hâlde, Japonların suâli olan:
مَا الدَّلِيلُ الْوَاضِحُ عَلٰى وُجُودِ الْاِلٰهِ الَّذ۪ي تَدْعُونَنَا اِلَيْهِ
’ye karşı cevaben derim. İşte:
267
Birinci Bürhân: Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm.
İkincisi: İşte bütün kâinât zerrâtıyla:
تَأَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَاِنَّهَا مِنَ الْمَلَاِ الْاَعْلَى اِلَيْكَ رَسَائِلُ
Kitab‑ı âlemin evrakıdır eb'âd‑ı nâ-mahdûd
Sutûr‑u hâdisât-ı dehrdir a'sâr‑ı nâ-ma'dûd.
Basılmış destgâh‑ı levh-i mahfûz-u hakikatte
Mücessem lafz‑ı mânidârdır âlemde her mevcûd.
Tahsin
وَف۪ي كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ
Üçüncüsü: Kur'ân’dır.
﴿لَوْ كَانَ فِيهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا﴾
tevhide kat'î bir bürhân‑ı neyyirdir. İşte Sûre‑i İhlâs, bütün envâ'‑ı şirki reddeder. Ve yedi merâtib‑i tevhidi kâinâta ilân ediyor:
﴿﷽﴾
﴿قُلْ هُوَ﴾ıtlâk ile taayyün, Tevhid‑i Şühûda işârettir.
اَيْ: لَا مَشْهُودَ بِنَظَرِ الْحَقِيقَةِ اِلَّا هُوَ
﴿اَللّٰهُ اَحَدٌ﴾Tevhid‑i Ulûhiyet’e tasrîhtir.
268
اَيْ: لَا مَعْبُودَ اِلَّا هُوَ
﴿اَللّٰهُ الصَّمَدُ﴾ Tevhid‑i Rubûbiyete remizdir.
اَيْ: لَا خَالِقَ وَلَا رَبَّ اِلَّا هُوَ
Ve Tevhid‑i Ceberûta telvihtir.
اَيْ: لَا قَيُّومَ وَلَا غَنِيَّ عَلَى الْاِطْلَاقِ اِلَّا هُوَ
﴿لَمْ يَلِدْ﴾ Tevhid‑i Celâle telmihtir. Şirkin envâ'ını reddeder.
Yani, tağayyür veya tecezzî veya tenâsül eden ilâh olamaz. Ukùl‑ü aşere veya melâike veya İsâ veya Üzeyr’in velediyetini da'vâ eden şirkleri reddeder.
﴿وَلَمْ يُولَدْ﴾ İsbât‑ı Ezeliyet ile tevhiddir. Esbâb‑perest, nücûm‑perest, sanem‑perest, tabiat‑perestin şirkini reddeder. Yani, hâdis veya bir asıldan münfasıl veya bir maddeden mütevellid ilâh olamaz.
﴿وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ﴾
câmi' bir tevhiddir. Yani, zâtında sıfâtında ef'âlinde nazîri, şerîki, şebîhi yoktur.
﴿لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ﴾
Şu sûrede yedi merâtib‑i tevhidi tazammun eden altı cümle mütenâticedir. Her biri ötekinin bürhânıdır.
269
Tevhidin Tenviri
Kâinâttaki teşâbüh‑ü âsâr ve etrafı birbiriyle muânaka ve el ele tutmuş birbirine arz‑ı intizam; ve birbirinin suâline karşı cevab‑ı savâb; ve birbirinin nidâ‑yı ihtiyacına “lebbeyk!” ile mukàbele etmek; ve bir nokta‑i vâhideye temâşâ etmek; ve bir mihver‑i nizâm üzerinde deverân etmek cihetiyle Sâni'‑i Zülcelâl’in tevhidine telvih, belki Hâkim‑i Ezel’in vahdâniyetine tasrîh ediyor.
Evet, karıncanın gözünü, midesini halkeden zât; aynen O’dur ki; şemsi ve bütün kâinâtı da halketmiştir.
Çünkü kâinât; müteşâbik, birbirine girmiş. Herşey, herşey ile murtabıttır. Demek küre‑i arz ile bütün yıldız ve güneşleri tesbih taneleri gibi kaldıracak ve çevirecek derecede kuvvetli bir ele mâlik olmayan kimse; kâinâtta da'vâ‑yı halk, hiçbir şeyde iddia‑yı icâd edemez.
Sun'î tasarrufât‑ı beşeriye ise, fıtratta cârî nevâmis‑i İlâhiye’nin sereyânlarını keşf ile tevfik‑i hareket edip, kendi lehinde yalnız isti'mâl etmektir. İcâd değildir.
Bidâyette mevzûmuz ve müddeâmız kelime‑i şehâdet idi. Şimdi netice‑i bürhân-ı bâhirimiz dahi ilmelyakìn ile:
اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ’dır.
270
Boş sayfa
271
Rumûz
Müellifi
Bediüzzaman Said Nursî
.
Te'lif Tarihi: 1339
İlk Baskı:
Evkàf‑ı İslâmiye Matbaası, İstanbul
1339
273
İfâde
Herkes insanlarla meşgul. Ben insanlardan usandım. Misâlîlerle mübâhase daha hoşuma gidiyor. Çünkü munsıftırlar.
Garîbdir ki; Bir‑iki senedir uyanık iken zihnimde bir karanlık oluyor. Bazen nisyan‑ı mutlak basar. Âlem‑i menâma girdikçe bir vuzûh geliyor, daha iyi görüyorum.
İşte iki gece âlem‑i mânâda iki suâle ma'rûz oldum.
Birinci gecede cevaba hazırlanırken uyandım.
İkinci gecede cevabı verdim. Daha itmâm etmeden uyandım.
﴿﷽﴾
Birinci Suâl: İ'câz‑ı Kur'ân’ı îcâz ile beyân et!
Birinci Suâl: İ'câz‑ı Kur'ân’ı îcâz ile beyân et!
Cevab: İ'câz‑ı Kur'ân, yedi menâbi'‑i külliyeden tecellî ve yedi anâsırdan terekküb eder.
Birinci Menba': Lafzın fesâhatinden, nazmın cezâletinden, mânânın belâğatından, mefhûmların bedâatından, mazmunların berâatından, üslûbların garâbetinden tevellüd eden nakş‑ı acîbdir.
İkinci Unsur: Umûr‑u kevniyedeki gaybdan, hakàik‑ı İlâhiye’deki gaybdan, mâzideki gaybdan, müstakbeldeki gaybdan terekküb eden ilmü'l‑guyûbdur.
274
Üçüncü Menba': Lafzî cihetiyle; pek çok ve usûl‑ü Arabiyece sahîh, nazar‑ı belâğatta müstahsen, hikmet‑i teşrîiyeye münâsib pek vâsi' vücûh ve ihtimalâtın şümûlünden.
Ve mânâ cihetiyle; meşârib‑i evliyâ, ezvâk‑ı ârifîn, mezâhib‑i sâlikîn, mesâlik‑i fukahâ, turuk‑u mütekellimîn ihâtasından.
Ve ahkâm cihetiyle; hakàik‑ı ahvâl, desâtir‑i saâdet-i dâreyn, vesâil‑i terbiye, revâbıt‑ı hayat-ı ictimâiyenin istiâbından.
Ve ilmî cihetiyle; ulûm‑u kevniye, ulûm‑u İlâhiye’ye istiğrakından.
Ve makàsıd cihetiyle; muvâzenet ve ıttırâd ve desâtir‑i fıtrata mutâbakatından neş'et eden câmiiyet‑i hàrikulâdedir.
Dördüncü Unsur: Her asrın derece‑i fehim ve edebine; ve her asırdaki tabakàtın derece‑i isti'dâd ve kàbiliyetine ifâza‑i nur, her bir asra ve her asırdaki her bir tabakaya kapısı küşâde ve her birisini irzâ etmekle hâsıl olan hàrikulâde tazeliğiyle ihâtasıdır.
Beşinci Menba': Nakil cihetiyle; ahbâr‑ı evvelîn ve âhirîn, hakàik‑ı gayb ve şehâdet, serâir‑i İlâhiye, revâbıt‑ı kevniyeye dair hikâyâtıdır ki: Ne vâki, ne akıl ve mantık onu kabûl etmese de tekzîb edememiş. Kütüb‑ü Sâbıkanın ittifakından musaddıkâne, ihtilâfî yerlerde musahhihâne hikâyâtından neş'et eden ihbarât‑ı sâdıkasıdır.
275
Altıncı Unsur: Tazammun ettiği ve te'sis ettiği Din‑i İslâm’dır ki; Onun misline ne mâzi muktedir olmuş. Ne müstakbel muktedir olabilir.
Yedinci Menba': Şu altı menba'dan çıkan envâr‑ı sittenin imtizacından tevellüd eden hüsn‑ü hakîkiden hâsıl olan zevk‑i i'câzdır ki, hadsen bilinir. Tâbirine lisân ve fikir kàsırdır.
Eğer desen: Tasvirden anlaşılır ki; Taaddüd‑ü mesâlik ve ihtilâf‑ı turuk matlûbdur?
Cevab: Evet matlûbdur. Hem zarûrîdir. Eğer hodgâmlıktan neş'et eden inhisar zihniyetiyle başkaların reddine kalkışırsa
اَلْبُغْضُ فِي اللّٰهِ ’yi sû‑i isti'mâl ederse, o vakit ihtilâf zarardır. Yoksa اَلْحُبُّ فِي اللّٰهِ düsturunu esâs tutsa, tekâmülde teâvün kanununu bilse, şerîatın vüs'atini, tabibliğini düşünse ihtilâf, imtizaca sebeb olur.
Elhâsıl: Herkes kendi mesleğine “Hüve hakkun” demeli, “Hüve'l‑hakk” dememeli. Veyâhut “Hüve'l‑ahsen” demeli, “Hüve'l‑hasen” dememeli.
Ey sâil‑i misâlî! Cevab‑ı mûcez istedin, ben de mücmel cevab verdim. İzâhı istersen, birçok mücelled lâzım gelir.
İşte; şu anâsır‑ı seb'anın, yalnız birinci unsurunun ikinci cüz'ü olan nazmın cezâletini beyân etmek için “İşârâtü'l‑İ'câz” nâmındaki tefsirimi irâe ediyorum. Zîra bütün o tefsir ancak nazmın cezâletinin bir kısmını şerh edebilmiştir.
İkinci Suâl ki cevabı yarısı beyaz, yarısı siyahtır
İkinci Suâl ki cevabı yarısı beyaz, yarısı siyahtır.
Dedi ki: Bürhânınıza şekk‑i i'tirâz geldikçe; îmânınız sarsılmaz mı? Bu ma'reke‑i evhâm olan istidlâliyatla taharrî zarar vermez mi?
276
Elcevab: Eğer neticeyi – bürhân ile bağlı – onunla ikame ve isbât sûretiyle olsa; Ve tahakkuk‑u hakàika ayar tutmakla adem‑i delilden adem‑i medlûlü tevehhüm etse zarar olur. Hâlbuki, îmân incecik bir bürhâna yüklenmez. Belki öyle bir hadse bina ve istinâd eder ki; o hads öyle menâbi'den kuvvet ve öyle maâdinden ışık alır ki; söndürülmesi kâinâtın söndürülmesidir.
Birinci Menba': En azîm icmâ sırrını ve en vâsi' tevâtürün mânâsını tazammun eden milyonlar ehl‑i hakikatin ittifakıdır. Sırr‑ı icmâ ve sırr‑ı tevâtür noktasından tecellî eden bir hads‑i mukni'le o netice zihinde karar kılmıştır. Zîra, her bir muhakkìkın bir bürhânı var. Ve o bürhânın mâhiyeti teşhîs edilmese de vücûdu kat'iyyen ma'lûmdur.
Acaba dünyada hangi i'tirâz ve şübhe vardır ki; milyarlar huyût‑u berâhinden teşekkül etmiş şu Habl‑i Metîni kesebilsin? Çünkü derim: Vahdete dair şu netice, hasra gelmez ehl‑i tahkîkin her biri bir bürhân veya berâhin ile hakikat olarak görmüşler. Demek onların bütün bürhânları sarsılmaz bir bürhândır. Çünkü o bürhânları tanımasa da vücûdlarını bilir, hadsin zengin bir menba'ıdır.
İkinci Menba': Kâinâtın bütün şehâdâtıdır.
Üçüncü Menba': Vicdândaki fıtrattır. Bunlar gibi daha çok menba'lar vardır.
İşte bu hads, bütün menâbi'i söndürülmezse sönmez. Şübhe, bir delili, yüz delili atsa da medlûle îrâs‑ı zarar edemez. Çünkü o kubbe‑i àliye yalnız bir direk üstünde kàim değildir.
277
Zihnin cüz'iyeti hasebiyle, müşteri nazarıyla isbâtına çalışmak hatardır. Belki bu istidlâlât ve berâhinin vazifesi menfîdir. Matlabı tavzih eder. Tasfiye eder. Bazen de takviye eder.
Tedkik iki çeşittir:
Biri: Gittikçe﴿نُورٌ عَلٰى نُورٍ﴾tenevvür eder.
Diğeri: Gittikçe şübehâtın zulümâtına düşer.
Meselâ, bir tatlı suyun menba'ı var. O menba'dan binlerce cedâvil ve o cedvellerden şûbeler teferru' ederek çok yerlerde dolaşıp, bazı eczâ‑i âher ile bulaşmış. İşte bir adam menba'ı gördü tattı. Hakkalyakìnle tatlılığını anlamış, teşa'ubâtın ittisalini derketmiş. Sonra hangi cedvele, yâhut herhangi fer'a rast gelse, ednâ bir emâre tatlılığına dair ona kanâat verir. Tâ aksi kat'î bir delil ile tebeyyün edinceye kadar. O vakit başka madde karışmış der. Bu nev'i nazar ve tedkik; îmânın kuvvet ve inkişafına yardım eder.
İkinci nazar: Menba'dan aşağı inmeye bedel, aşağıda gezer. Bu ise hangi fer'a rast gelse, acılığına bir emâre görse şübheye düşer. Tatlılık için delil‑i kat'î arzu eder. Heyhât! Her yerde bürhân ele gelmez. Böyle incecik bir fer'a, cesîm bir neticeyi bindirmek ister. Gitgide şübhe, emniyetsizlik tezâyüd eder.
Hem de akıl nazar penceresiyle eşyaya bakar. Hâlbuki mahall‑i îmân olan kalb, hads ve ilhâm gibi isimlerle tâbir edilen bir hiss‑i sâdise-i bâtına ile hakàika bakar ki; enbiyâda vahy o hisse göredir.
Nazar‑ı aklî kendi desâtiriyle çok fakirdir ve dardır. Pek çok hakàika karşı kàsır olur, kavrayamadığından hakikat değil der, reddeder.
Bir insî tarafından soruldu: اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلَا يُعْلٰى عَلَيْهِHâlbuki kâfir müslümana galebe eder?
Elcevab: Sıfat‑ı Kelâmdan gelen evâmir‑i teşrîiyeye karşı itâat ve isyan olduğu gibi; Sıfat‑ı İrâdeden gelen evâmir‑i tekvîniyeye karşı da tâat ve isyan vardır.
278
Evvelkide mükâfât ve mücâzât gâliben âhirette olur. İkincisinde ağleb dünyada olur.
Meselâ: Sabrın mükâfâtı zaferdir. Atâletin mücâzâtı sefâlettir. Sa'y ve sebatın sevâbı, servet ve galebedir. Şu hâlde, kâfirin evâmir‑i tekvîniyeye karşı itâati, Müslümanın evâmir‑i tekvîniyeye karşı isyanına galebe etmiştir. Bir müslim, her bir sıfatı Müslüman olmak lâzım gelmediği gibi; bir kâfirin her bir sıfatı kâfir olmak ve küfründen neş'et etmek lâzım değildir. Veyâhut galebesi ona istidrâcdır, Müslümana tathîrdir.
– Şu âlemin ihtilâli nedir?
– Sa'yin sermâye ile mücâdelesidir.
– Acaba ikisini barıştırmak çaresi yok mudur?
– Evet vücûb‑u zekât, hurmet‑i ribâ, karz‑ı hasen şerâit‑i sulhiyedir. Şu ribâ taşını altından çeksen, şu zâlim medeniyet kasrı çökecektir.
– Gâvurlardaki iki cereyanları nasıl görüyorsun?
– Şimdilik biri necis, biri encestir. Tâhir‑i mutlak yalnız desâtir‑i İslâmiyettir.
– Öyle ise iki cereyana da lânet!‥
– Evet, lâkin bize bulaşmış olan encesin temizliği hesabına onun izâlesine çalışan necise necis demekle, onu da kendimize sıçratmak maslahat olmasa gerektir. Meselâ: Bir hınzır seni boğuyor, bir ayı da onu boğuyor. Ayının bağrına dürtmekle kendine musallat etmek, akıldan ziyâde cünûndur. Zâten bir cinnet‑i müstevliye dünyaya dağılmıştır.
– Küfrün inşikakından ne görüyorsun?
– İttihâd‑ı İslâm.
279
– İttihâd‑ı İslâm nedir?
– İttihâd‑ı İslâm, şarktan garba, cenûbdan şimâle mümted bir meclis‑i nurânîdir ki, el'ân üçyüz milyondan fazla efrâd bulunur ki; gafletlerinden nâşi' gayr‑ı meş'ûr bir sûrete girmiş olan bir râbıta‑i metîn ile birbiriyle merbûtturlar. Mîsâk‑ı Ezeliye ile peymân ve yemînimiz olan îmân ile o cem'iyete dâhil olmuşuz. Ehl‑i tevhidiz, ittihâda memuruz. Şu cem'iyetin şûbeleri bütün mesâcid ve medâris ve tekâya ve zevâyâdır. Ve şu cem'iyetin reisi Resûl‑i Ekrem’dir. ( A.S.M.) Kanun‑u esâsîsi Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’dır. Bütün efrâd mâbeynindeki râbıta‑i nurâniyeyi şuûrî bir sûrette ihtizâza getirmekle, bütün o şûbelere ifâza‑i nur etmek zamanı gelmiştir.
İşte kâbe‑i saâdetimiz olan ittihâd‑ı münevver-i İslâm’ın Hacerü'l‑Esved’i, Kâbe‑i Mükerreme’dir… Ve dürret‑i beyzâsı, Ravza‑i Mutahhara’dır. Mekke‑i Mükerreme’si, Cezîretü'l‑Arab’dır. Medine‑i Medeniyet-i Münevvere’si, Devlet‑i Osmaniye’dir.
Bir zaman İslâmiyetin secâya, revâbıt, mehâsin‑i ahlâkına işâreten rumûz tarîkiyle şöyle demiştim:
280
Eğer şu Kâbe’nin zînet ve nakşını görmek istersen, işte bak! Hayâ ve hamiyetten neş'et eden civanmerdâne humret; hürmet ve rahmetten tevellüd eden masûmâne tebessüm; cezâlet ve melahattan hâsıl olan rûhâni halâvet; aşk‑ı şebâbîden, şevk‑i baharîden neş'et eden semâvî neş'e; hüzn‑ü gurûbîden, ferâh‑ı seherîden vücûda gelen melekûtî lezzet; hüsn‑ü mücerredden, cemâl‑i mücellâdan tecellî eden mukaddes zînet birbiriyle imtizaç edip ondan çıkan levn‑i nurânî, o şark ve garbın kàb‑ı kavseyni olan kâbe‑i saâdetteki tâk‑ı muallâsındaki kavs‑i kuzehindeki elvân‑ı seb'anın; lacivert ve yeşil levninin timsâlini göreceksin. Lâkin ittihâd, cehl ile olmaz. İttihâd, imtizac‑ı efkârdır. İmtizac‑ı efkâr, mârifetin şuâıyla olur.
Yüksekten Bakmak İsteyen Dessâs Bir Papaza Cevab
Bir adam seni çamura düşürmüş, öldürüyor. Ayağını senin boğazına basmış olduğu hâlde; istifhâm‑ı istihfafiyle suâl ediyor ki;
Mezhebin nasıldır?
Buna cevab‑ı müskit, küsmekle sükût edip yüzüne tükürmektir.
“Tükürün o laînin o hayâsız yüzüne!”
Ona değil, hakikat nâmına şudur:
Suâl: Din‑i Muhammed nedir?
Cevab: Kur'ân’dır.
Suâl: Fikir ve hayata ne verdi?
Cevab: Tevhid ve istikamet.
Suâl: Mezâhimin devâsı nedir?
Cevab: Hurmet‑i ribâ ve vücûb‑u zekâttır.
Suâl: Şu zelzeleye ne der?
Cevab:
﴿لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى﴾
﴿وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ … الخ‥﴾
281
Mücâhid Bir Hayvan Mersiyesi
﴿وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ اِلَّا هُوَ﴾
İşte o cünûddan bir gâzi, şehîd.
Nev'‑i hayvandaki meymûn, saîd.
Ey maymûn‑u meymûn! Mü'minleri memnun, kâfirleri mahzûn, Yunanı da mecnûn eyledin.
Öyle bir tokat vurdun ki, siyaset çarkını bozdun.
Loyd George’u kudurttun, Venizelos’u geberttin!‥
Mîzan‑ı siyasette pek ağır oturdun ki;
Küfrün ordularını, zulmün leşkerlerini bir hamlede havaya fırlattın.
Başlarındaki maskelerini düşürüp, maskara ederek bütün dünyayı güldürdün!
Cennetle mübeşşer olan hayvanların isrine gittin!
Cennet’te saîdsin, çünkü gâzi hem şehîdsin!…
Mühim Bir Nokta
İslâm gaflet edip küstü. Hıristiyanlık dini fen ve medeniyeti kendine mal edip iki silâhla galebe çaldı.
Şimdi şarkta müdhiş bir silâh imâl ediliyor. Bunun hak kısmına sâhib olmalı. Yoksa yine küssek, onu da Hıristiyanlık İslâmiyet aleyhinde isti'mâl edecektir. Buna karşı dayanılmaz.
Cumhûr‑u avâma müteveccih olan bir fikir, bir kudsiyet almazsa söner. O desâtire kudsiyet verecek iki muazzam rakìb din var.
Şu keskin fikir gözünü açtığı vakit, hasmını ve hasmının elindeki silâhını Hıristiyanlık dini bulmuştur. Öyle ise o fikir, kudsiyet almak için İslâmiyete dehàlet etmeye mecburdur.
283
İşârât
Müellifi
Bediüzzaman Said Nursî
.
Te'lif Tarihi: 1339
İlk Baskı:
Evkàf‑ı İslâmiye Matbaası, İstanbul
1339
285
İfâde
Bundan altı sene evvel, şu zelzelenin bidâyetinde, İşârâtü'l‑İ'câz tefsirini yazarken﴿وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ﴾ beyânı sadedinde, şu risaledeki fehmimi aynen yazmıştım. Zaman, fehmimi te'yid ettiğinden neşrediyorum. Zeyli, perakende hakikatlerden bir aşûredir.
﴿﷽﴾
﴿وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ﴾
Şu cümle‑i àliyenin itnâbında bir îcâz‑ı i'câzî var. Çünkü يَتَصَدَّقُونَ veya يُزَكُّونَ gibi kısa bir cümleye bedel, bunu ihtiyar etmesinden, sadakanın şerâit‑i makbûliyetini fehme ihsâs ve nukat‑ı hüsnünü ihsân ediyor. Sadaka beş şart ile tam sadaka olabilir:
Birincisi: Sadakaya muhtaç olacak derecede tasaddukta isrâf etmemektir. Şu şarta îmâen مِمَّا ’daki مِنْ ‑i teb'îziyeyi menâr etmiştir.
286
İkincisi: Kendi malından vermeli, yoksa Ali’den alıp Velî’ye vermemeli. Şuna işâreten hasrı ifâde eden ﴿مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ﴾ ’daki takdimi ayar etmiştir.
Üçüncüsü: Minnet etmemektir. Buna remzen رَزَقْنَا ’daki hakîki mâlik kim olduğunu ve sadaka veren yalnız vâsıta olduğunu göstermekle, şu şarta medâr etmiştir.
Dördüncüsü: Tıyb‑ı nefs ile rızâ‑yı kalb ile olmalı. Havf‑ı fakr ile olmamalı. Şuna telvihen رَزَقْنَا ’daki nun‑u azametleاَنَا الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُmânâsına remzedip şu şarta emâre etmiştir.
Beşincisi: Sadakayı alan sefâhette değil belki nafakasında ve hâcât‑ı zarûriyesinde sarf etmeli. Şuna telmihan يُنْفِقُونَ ’un maddesini alâmet etmiştir.
Altıncı şart: Kemâldir. Mala hasredilmemeli. Zîra tasadduk malda olduğu gibi ilimde, fikirde, fiilde de olur. Şu ta'mîme مَا lafzındaki umum ile îmâ ve يُنْفِقُونَ ’deki ıtlâk ile işâret etmiştir. Çünkü makam‑ı hitâbîde ıtlâk, ta'mîmdir.
287
İslâmiyet’in bir rükn‑ü mühimmi olan zekât, beşerin hayat‑ı nev'iyesi için ehemmiyeti şudur:
Hadîste var اَلزَّكَاةُ قَنْطَرَةُ الْاِسْلَامِ yani zekât bir köprüdür ki Müslüman, kardeşi olan Müslüman’a muâvenet için ondan geçer. Zîra memurun‑bih olan teâvün, o vâsıta iledir. Ve nev'‑i beşerin hey'et‑i ictimâiyedeki nizâmın sıratu'l‑müstakîmi odur. İnsanlar içinde madde‑i hayatın cereyanına râbıta odur. Terakkiyât‑ı beşerdeki zehirlere tiryâk odur.