Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
236

Üçüncü Şuâ

Zaman‑ı Mâziye Müracaat
Yani, sahife‑i ûlâ zaman‑ı mâzidir. İşte şu sahifede dört nükteyi nazar‑ı dikkate almak lâzımdır.
Birincisi: Bir fende veyâhut kasasta, bir adam esâslarını ve rûh ve ukdelerini ahzederek müddeâsını ona bina ederse, o fende hazâkat ve mehâretini gösterir.
İkincisi: Ey birader! Eğer tabiat‑ı beşere ârif isen bak; küçük bir haysiyetle, küçük bir da'vâda, küçük bir kavimde, küçük bir hilâfın sühûlet ve serbestiyetle irtikâb olunmadığına nazar edersen; gayet büyük bir haysiyetle, nihâyet cesîm bir da'vâda, hasra gelmeyen bir kavimde, hadsiz bir inâda karşı, her cihetten ümmîliğiyle beraber, hiçbir cihetiyle akıl müstakil olmayan mes'elelerde; tam serbestiyetle, bilâ‑pervâ ve kemâl‑i vüsûk ile alâ ruûsi'l‑eşhâd zikr ve naklinden güneş gibi sıdk tulû' edeceğini göreceksin.
Üçüncüsü: Bedevîlere nisbeten çok ulûm‑u nazariye vardır; medenîlere nisbeten lisân‑ı âdât ve ef'âlin telkinâtıyla ulûm‑u müteârife hükmüne geçmişlerdir.
Bu nükteye binâen; bedevîlerin hâllerini muhâkeme için kendini o bâdiyede farzetmen gerektir.
Dördüncüsü: Bir ümmî, ulemâ meyânında mütedâvil bir fende beyân‑ı fikir ederse, ittifakî noktalarda muvâfık olarak ve muhtelefün fîhâ olan noktalarda muhâlefet edip musahhihâne olan sözü, O’nun tefevvuku, kesbî olmadığını isbât eder.
237
Şu nüktelere binâen deriz ki: Resûl‑i Ekrem’in (A.S.M.) ma'lûm olan ümmiyetiyle beraber, güyâ gayr‑ı mukayyed olan rûh‑u cevvâle ile tayy‑ı zaman ederek, mâzinin a'mâk‑ı hafâsına girerek hazır ve bizzat görmüş ve görüyor gibi, Enbiyâ‑i Sâlifenin ahvâllerini ve esrârlarını teşrîh etmesiyle; bütün enzâr‑ı âleme karşı öyle bir da'vâ‑yı azîmede ki bütün ezkiyâ‑i âlemin nazarlarını dikkate celbeder bilâ‑pervâ ve nihâyet vüsûk ile müddeâsına mukaddime olarak o esrâr ve ahvâlin ukad‑ı hayatiyeleri hükmünde olan esâslarını zikretmek ile beraber, Kütüb‑ü Sâlifenin ittifak noktalarında musaddık ve ihtilâf noktalarında musahhih olarak, kasas ve ahvâl‑i enbiyâyı ve ümemi bize hikâyet etmesi, sıdk ve nübüvvetini intac eder.
وَالَّذ۪ي قَصَّ عَلَيْهِ الْقِصَصَ لِلْحِصَصِ وَسَيَّرَ رُوحَهُ ف۪ي اَعْمَاقِ الْمَاض۪ي وَف۪ي شَوَاهِقِ الْمُسْتَقْبَلِ ، فَكَشَفَ لَهُ الْاَسْرَارَ مِنْ زَوَايَا الْوَاقِعَاتِ… اِنَّ نَظَرَهُ النَّقَّادَ اَدَقُّ مِنْ اَنْ يُدَلِّسَ عَلَيْهِ وَمَسْلَكَهُ الْحَقَّ اَغْنٰى مِنْ اَنْ يُدَلِّسَ عَلَى النَّاسِ
Evet, O’nun nur‑u nazarına hayâl kendini hakikat gösteremez! Ve hak olan mesleği telebbüsten müstağnîdir.
238

Dördüncü Şuâ

Asr‑ı Saâdete Müracaat
Yani, zaman‑ı hâlin (yani, Asr‑ı Saâdet’in) sayfasında dört nükte, bir noktayı nazar‑ı dikkate almak gerektir.

Dört Nükte

Birincisi: Küçük bir âdet, küçük bir kavimde; veya zayıf bir haslet, kalîl bir tâifede; büyük bir hâkimin büyük bir himmetle kolaylıkla kaldırmadığını nazara alır isen; acaba gayet çok, tamamen müstemirre, nihâyet derecede me'lûfe, çok da mütenevvia, tamamen râsiha olan âdât ve ahlâkı, nihâyet kesîr ve me'lûfâtına gayet müteassıb ve şedîdü'ş‑şekîme olan bir kavmin a'mâk‑ı ervâhından (emrin azametine nisbeten) az fedâkârlıkla, kısa bir zamanda kal' ve ref' ettiğini; ve o âdât‑ı seyyienin yerine başka âdât ve ahlâk fidanlarını gars etmesi ve def'aten nihâyet derecede tekemmül ettiklerini nazara alırsan ve dikkat edersen; hàrikulâde olduğunu tasdik etmezsen, seni Sofestâi defterinde yazacağım.
İkincisi: Şahs‑ı manevî hükmünde olan bir devletin nümûvv‑ü tabîisi hükmünde olan teşekkülü mütemehhildir. Ve devlet‑i atîkaya galebesi ki ona inkıyad, tabiat‑ı sâniye hükmüne girdiği için tedrîcîdir. Öyle ise maddeten ve ma'nen hâkim, hem de gayet cesîm bir devleti kısa bir zamanda teşkili, hem de düvel‑i râsihaya def'î gibi galebe etmesi, maneviyat ve ahvâlde cârî olan âdâtın hàrıkıdır.
239
Üçüncüsü: Tahakküm‑ü zâhirî, kahr ve cebir ile mümkündür. Fakat efkâra galebe etmek, hem de ervâha tahabbüb ve tabâyie tasallut, hem de hâkimiyetini vicdânlar üzerine dâima muhâfaza etmek, hakikatin hàssa‑i fârikasıdır. Bu hàssayı bilmez isen, hakikatten bîgânesin.
Dördüncüsü: Hakikatsiz terğîb veya terhîb hilesiyle, yalnız sathî bir te'sir ve akla karşı sedd‑i turuk edilir, hükmü devam edemez. Rûha nüfûz edemez. Şu hâlde a'mâk‑ı kulûba nüfûz ve erakk‑ı hissiyatı tehyîc ve şükûfe‑misâl olan isti'dâdâtı inkişaf ettirmek ve kâmine ve nâime olan seciyeleri îkaz ve tenbih ve cevher‑i insaniyeti feverâna getirmek ve kıymet‑i nâtıkıyeti izhâr etmek, şuâ‑ı hakikatin hàssasıdır.
Evet, kasâvet‑i mücessemenin misâl‑i müşahhası olan Ve'd‑i benât () gibi umûrlardan kalblerini taskîl; ve rikkat ve letâfetin lem'ası olan hayvanata merhamet; hattâ karıncaya şefkat gibi umûr ile tezyîn etmesi öyle bir inkılâb‑ı azîmdir, hususan öyle akvâm‑ı bedevîde ki hiçbir kanun‑u tabîiyeye tevfik olmadığından hàrikulâde olduğu musaddak‑gerde-i erbâb-ı basîrettir.
İslâmiyetinden bir saat evvel Ömer, İslâmiyetinden sonra Ömer ile muvâzene edilse; bir hurma çekirdeği, bir meyvedâr hurma ağacı nisbeti nazara çarpar.
Vahşî bir bedevî sahrâdan gelir, kelime‑i şehâdetten sonra sohbet‑i nebeviyenin iksîriyle birdenbire başkalaşır. Kendi kendine benzemez. Başka kavme gider, muallim‑i hikmet olurdu.
240

Bir Nokta

Beşincisi: Noktayı dinle!
İşte tarih‑i âlem şehâdet eder ki; dâhî odur: Umumda bir veya iki hissin ve seciyenin ve isti'dâdın inkişafına ve îkazına ve feverâna getirmesine muvaffak olsun. Zîra öyle bir hiss‑i nâim îkaz edilmezse, sa'y hebâen gider ve muvakkat olur.
İşte en büyük dâhî, ancak âmmede bir veya iki hiss‑i umumînin îkazına muvaffak olabilmiştir. Ezcümle: Hiss‑i hürriyet ve seciye‑i hamiyet ve fikr‑i milliyet ve muhabbet‑i vataniye ve uhuvvet‑i insaniye gibi
Bu noktaya binâen; Cezîretü'l‑Arab sahrâ‑yı vesîasında olan akvâm‑ı bedevîde kâmine ve nâime ve mestûre olan hissiyat‑ı àliye, secâya‑yı sâmiye ki binlere bâliğdir birden inkişaf, birden îkaz, birden feverân ve galeyâna getirmek; şems‑i hakikatin ziyâ‑yı şu'le-feşânının hàssasıdır. Bu noktayı aklına sokmayan, biz Cezîretü'l‑Arab’ı gözüne sokacağız. İşte Cezîretü'l‑Arab, onüç asr‑ı beşerin terakkiyâtından sonra, en mükemmel feylesoflardan yüz taneyi göndersin. Yüz sene kadar çalışsın! Acaba bu zamana nisbeten o zamana nisbet; yaptığının yüzde birini yapabiliyor mu!?
241

Noktanın Zeyli

Peygamber Muvaffaktır
Kim tevfik isterse, kâinâtta cârî olan âdetullâha âşinâlık etmek ve nevâmis‑i fıtrata dostluk etmek gerektir. Yoksa fıtrat tevfiksizlikle bir cevab‑ı red verecektir
Cereyan‑ı umumî ise, muhâlif harekette bulunanları, adem‑âbâd hîçâ‑hîçe atacaktır.
İşte buna binâen temâşâ et, göreceksin ki; hilkatte cârî olan kavânîn‑i amîka-i dakîka ki hurdebîn‑i akıl ile görülmez hakàik‑ı şerîat ne derece onları mürâat ve onlar ile muârefet ve münâsebette bulunmuşlardır ki; o kavânîn, hilkatin muvâzenesini muhâfaza etmiştir.
Evet şu a'sâr‑ı tavîlede, şu müsâdemât‑ı azîme içinde hakàikını muhâfaza, belki daha ziyâde inkişafa () getirdiğinden gösterir ki; Resûl‑i Ekrem Aleyhisselâm’ın mesleği hiçbir vakit mahvolmayan hak üzerine müessestir.
242
Şu nükte ve noktaları bildikten sonra; geniş ve muhâkemeli ve müdakkik bir zihinle dinle ki: Muhammed‑i Hâşimî Aleyhisselâm ümmiyeti ve adem‑i kuvvet-i zâhiresi ve adem‑i hâkimiyeti; ve adem‑i meyl-i saltanat ile beraber gayet hatarlı mevâki'de kemâl‑i vüsûkla teşebbüs ederek efkâra galebe etmekle; ervâha tahabbüb ve tabâyie halâvetle tasallut; gayet kesîre ve müstemirre ve râsiha ve me'lûfe olan âdât ve ahlâk‑ı vahşiyâneyi esâsıyla hedmederek, onların yerine ahlâk‑ı àliyeyi gayet metîn bir esâs ile lahm ve demlerine karışmış gibi te'sis etmek ile beraber, zâviye‑i vahşette hàmid olan bir kavimdeki kasâvet‑i vahşiyeyi ihmâd ve hissiyat‑ı dakikayı tehyîc ve secâya‑yı àliyeyi îkaz ve cevher‑i insaniyetlerini izhâr etmekle beraber; evc‑i medeniyete bir zaman‑ı kasîrde is'âd ederek, şark ve garbda oturmuş maddî ve manevî bir devlet‑i cesîmeyi bir zaman‑ı kalîlde teşkil edip, ateş‑i cevvâl gibi, belki nur‑u nevvâr gibi veyâhut Asâ‑yı Mûsa gibi sâir devletleri bel' ve imha derecesine getirdiğinden; basar‑ı basîreti kör olmayanlara sıdkını ve nübüvvetini ve hak ile temessükünü göstermiştir.
243

Beşinci Şuâ

Sahife‑i müstakbelde rub'‑u nev'-i beşerin rûhunda hükümrân olmuş mes'ele‑i şerîatı mütâlaa edeceğiz. Öyle ise dört nükteyi nazar‑ı dikkatten dûr etmemelisin!…
Birincisi: Bir şahıs, dört veya beş fende meleke sâhibi mütehassıs olmaz. Meğer hàrika ola
İkincisi: Mes'ele‑i vâhide iki mütekellimden sudûr eder. Birisi mebde' ve müntehâsını ve siyâk ve sibaka mülâyemetini ve ehavâtıyla nisbetini ve mevzi‑i münâsibde isti'mâlini, yani münbit bir zeminde sarfını nazara aldığı için, o fende olan mehâretine ve melekiyetine ve ilmine delâlet ettiği hâlde; öteki mütekellim, şu noktaları ihmal ettiği için, sathiyetine ve taklidiyetine delâlet eder. Hâlbuki kelâm, yine o kelâmdır.
Üçüncüsü: İki asır evvel hàrika sayılan keşif, bu zamana kadar mestûr kalsaydı; tekemmül‑ü mebâdî cihetiyle bir çocuk da keşfedebildiğini nazara al!‥ Sonra onüç asır geri git!‥ O zamanların te'sirâtından kendini tecrid et!‥ Dehşet‑engîz olan Cezîretü'l‑Arab’da otur; dikkatle temâşâ et! Görürsün ki; ümmî, tecrübe görmemiş, zaman ve zemin yardım etmemiş, tek bir adam, ki yalnız zekâya değil, belki gayet kesîr tecârübün mahsulü olan fünûnun kavânîniyle öyle bir nizâm ve adâleti te'sis ediyor ki, isti'dâd‑ı beşerin kàmeti, netâic‑i efkârı teşerrübünden tekebbür ederse; O şerîat dahi tevessü' ederek ebede teveccüh eder. Kelâm‑ı Ezelî’den geldiğini ilân etmekle beraber, iki âlemin saâdetini te'min eder. İnsaf eder isen; yalnız o zamanın insanlarının değil, belki nev'‑i beşerin tavkı haricinde göreceksin. Meğer evhâm‑ı seyyie, senin şu tarafa müteveccih olan fıtratının tarfını çürütmüş ola
244
Dördüncüsü: Cumhûrun isti'dâd‑ı efkârı derecesinde şerîatın irşad etmesidir. Şöyle ki; Cumhûrun âmîliği için hakàik‑ı mücerredeyi, me'lûfları vâsıta olmaksızın adem‑i telâkkileri sebebiyle, müteşâbihât ve teşbihât ve istiârât ile tasvir etmesidir. Hem de fünûn‑u ekvânda cumhûrun hiss‑i zâhir sebebiyle; hilâf‑ı vâkii, zarûrî telâkki etmekle beraber; mebâdî basamakları adem‑i in'ikad ve tekemmülünden mağlataların vartalarına düşmemek için Şerîat, öyle mesâilde ibham etti ve mutlak bıraktı. Lâkin hakikati îmâdan hâli bırakmadı.
Beşincisi: Bir nokta: Tevâtür‑ü kat'î ile sâbittir ki; Nebi‑yi Kureyşî getirdiği dine, tebliğ ettiği Şerîata herkesten ziyâde mu'tekid, evâmirine sırran ve cehren herkesten ziyâde mümtesil, nevâhîsinden herkesten ziyâde müctenib, mevâîdine herkesten ziyâde mutmain, vaîdlerine herkesten ziyâde mü'min ve müttakì ve ihbarâtına herkesten ziyâde musaddık ve Kur'ân’a herkesten ziyâde muazzim ve ibâdete herkesten ziyâde âşık ve mehàfetullâha herkesten ziyâde münkàd ve Likàullâh’a herkesten ziyâde müştâk olmuştur. Bütün ahvâl ve etvârı kemâl‑i îmânına ve nihâyet derecede itmi'nânına ve gayet râsih i'tikàdına delâlet ediyordu. Dünyada hiçbir sebeb böyle bir zâtı ittiham edemez.
245
İşte Neticeye Giriyoruz: Bak ey birader! Fünûn ve ulûmun zübde‑i hakîkiyesi, berâhin‑i akliye üzerine müesses olan diyânet ve şerîat‑ı İslâmiye; öyle fünûnları tazammun etmiştir:
Ezcümle: Fenn‑i tehzîb-i rûh ve riyâzetü'l‑kalb ve terbiyetü'l‑vicdân ve tedbirü'l‑cesed ve tedvîrü'l‑menzil ve siyasetü'l‑medeniye ve nizâmâtü'l‑âlem ve fennü'l‑hukuk vesâire Lüzum görülen yerlerde tafsîl Ve lüzum olmayan veya ezhânın veya zamanın müstaid veya müsâid olmadığı yerlerde birer fezleke ile kavâid‑i esâsiyeyi vaz' ederek, tenmiye ve tefrîini ukùlün meşveret ve istinbatâtına havâle etmiştir ki, bu fünûnun mecmûuna değil, belki ekalline onüç asr‑ı terakkîden sonra en medenî yerlerde, en hàrika zekâ ile mevsuf olanlar, tâkat‑i beşerin haricinde bâhusus o zamanda olduğunu tasdikten vicdân‑ı munsıfâne seni men' edemiyor. Goethe ve Karlayl gibi!‥
Eğer desen: Her bir fende yalnız bir fezlekeyi bilmek bir adam için mümkündür?
Elcevab: Neam, (!). Zîra öyle bir fezleke ki; hüsn‑ü isabet ve mevki‑i münâsibde ve münbit bir zeminde isti'mâl gibi, sâbıkan mezkûr sâir noktalar ile cam gibi mâverâsından ıttılâ'‑ı tâmm ve melekeyi gösteren fezlekeler mümkün değildir.
246
Evet, kelâm‑ı vâhid iki mütekellimden çıkar ise; birinin cehline ve ötekinin ilmine bazı umûr‑u mermûze-i gayr-ı mesmûa ile delâlet eder.
Ey benim ile () hayâlen seyr ü sefer eden birader‑i vicdân! Geniş bir nazar ve muvâzene ile, kendi hayâlinde muhâkeme etmek için sevâbık‑ı levâhikten bir meclis‑i àliyeyi teşkil ve gelecek onüç kaideler ile müşâvere et!‥
İşte bir şahıs, çok fünûnda mütehassıs ve meleke sâhibi olmaz Hem de bir kelâm iki mütekellimden mütefâvittir, başkalaşır; ve hem de fünûn, mürûr‑u zaman ile telâhuk‑u efkârın neticesidir. Hem de müstakbeldeki bedîhî bir şey, mâzide nazarî olabilir. Hem de mâziyi müstakbele kıyâs etmek bir kıyâs‑ı hàdi'-i müsebbıttır. Hem de ehl‑i veber ve bâdiyetin besâteti ise, ehl‑i meder ve medeniyetin hile ve desâisine mütehammil değildir. (Evet hile, medeniyetin perdesi altında tesettür edebilir). Hem de pek çok ulûm, âdât ve ahvâl ve vukûâtın telkinâtıyla teşekkül edebilir. Hem de beşerin nur‑u nazarı müstakbele nüfûz edemez, müstakbele mahsûs olan şeyleri görmez. Hem de beşerin kanunu için bir ömr‑ü tabîi vardır. Nefs‑i beşer gibi o da inkıtâ' eder. Hem de muhît‑i zaman ve mekânın nüfûsun ahvâlinde büyük bir te'siri vardır. Hem de eskide hàrikulâde olan şeyler, şimdilik âdi sırasına geçebilir, mebâdî tekemmül etmişler. Hem de zekâ eğer çendan hàrika olsa, bir fennin tekmîline kâfî değildir. Nasıl çok fenlerde kifâyet edecektir.
247
İşte ey birader! Şu zâtlar ile müşâvere et! Sonra da müfettişlik sıfatıyla nefsini tecrid et, hayâlât‑ı muhîtiye ve evhâm‑ı zamaniyenin elbiselerini çıkart, çıplak ol! Bahr‑i bî-keran-ı zamana şu asrın sâhilinden içine gir, asr‑ı saâdet olan adaya çık! İşte herşeyden evvel senin nazarına çarpacak ve tecellî edecek şudur ki:
Vahîd ve nâsırı yok, saltanatı mefkûd, tek bir şahıs; umum âleme karşı mübâreze eder. Ve küre‑i zeminden daha büyük bir hakikati omuzuna almış. Ve bütün nev'‑i beşerin saâdetini tekeffül eden bir Şerîatı; ki o Şerîat, fünûn‑u hakîkiye ve ulûm‑u İlâhiye’nin zübdesi olarak isti'dâd‑ı beşerin nümûvvü derecesinde tevessü' edip iki âlemde semere vererek, ahvâl‑i beşeri güyâ bir meclis‑i vâhid, bir zaman‑ı vâhidin ehli gibi tanzim eden öyle bir adâleti te'sis eder ki; eğer o Şerîatın nevâmisinden suâl edersen:
Nereden geliyorsunuz? Ve nereye gideceksiniz?”
Sana şöyle cevab verecekler ki:
Biz Kelâm‑ı Ezelî’den gelmişiz. Nev'‑i beşerin selâmeti için ebedin yolunda refâkat için ebede gideceğiz. Şu dünya‑yı fâniyeyi kestikten sonra, bizim sûrî olan irtibatımız kesilir ise de, dâima maneviyatımız beşerin rehberi ve gıdâ‑yı rûhânisidir.”
248

Şerîatın Ferde, Nev'e, Medeniyete Karşı Birkaç Nüktesi

Birinci Nükte: Vicdânın anâsır‑ı erbaası ve rûhun dört havâssı olan İrâde, Zihin, His, Latîfe‑i Rabbâniye”: Her birinin bir gâyâtü'l‑gâyâtı var.
İrâdenin ibâdetullâhtır.
Zihnin mârifetullâhtır.
Hissin muhabbetullâhtır.
Latîfenin müşâhedetullâhtır.
İbâdet‑i kâmile dördünü tazammun eder. Şerîat şunların îtidâl ve muvâzenetlerini muhâfaza ve gâyâtü'l‑gâyâtına sevkettiği gibi, nefsin fıtraten serbest bırakılmış olan kuvâ‑yı selâsesini ifrat ve tefritten kurtarıp hikmet, iffet, şecâati tazammun eden adâlet noktasına sevkeder.
İkinci Nükte: Ümmet, şerîata temessükü nisbetinde terakkî ve tesâhülü nisbetinde tedennîsi hakàik‑ı tarihiyedendir.
Üçüncü Nükte: Medeniyet‑i hâzıra ile Şerîat‑ı İslâmiyeyi esâs itibariyle muvâzene:
İşte medeniyet‑i hâzıra, beş menfî esâs üzerine teessüs etmiştir.
Nokta‑i istinâdı kuvvettir. O ise şe'ni tecâvüzdür.
249
Hedef‑i kasdı, menfaattir. O ise şe'ni tezâhumdur.
Hayatta düsturu cidâldir. O ise şe'ni tenâzu'dur.
Kitleler mâbeynindeki râbıtası, âheri yutmakla beslenen unsuriyet ve menfî milliyettir. O ise şe'ni müdhiş tesâdümdür.
Câzibedâr hizmeti, hevâ ve hevesi teşci' ve arzularını tatmin ve metâlibini teshîldir. O hevâ ise şe'ni insaniyeti derece‑i melekiyeden dereke‑i kelbiyete indirmektir. İnsanın mesh‑i manevîsine sebeb olmaktır.
Şerîat‑ı İslâmiye ise; onun menfî esâsları yerine müsbet esâslar vaz'eder.
İşte nokta‑i istinâd, kuvvete bedel haktır ki; şe'ni adâlet ve tevâzündür.
Hedefte menfaat yerine fazilettir ki; şe'ni muhabbet ve tecâzübdür.
Cihetü'l‑vahdette unsuriyet ve milliyet yerine; râbıta‑i dinî, vatanî, sınıfîdir ki; şe'ni samîmî uhuvvet ve müsâlemet ve haricin tecâvüzüne karşı yalnız tedâfü'dür.
Hayatta düstur‑u cidâl yerine, düstur‑u teâvündür ki; şe'ni ittihâd ve tesânüddür.
Hevâ yerine hüdâdır ki; şe'ni insaniyeten terakkî ve rûhen tekâmüldür. Hevâyı tahdid eder. Nefsin hevesât‑ı sefîlesinin teshîline bedel, rûhun hissiyat‑ı ulviyesini tatmin eder. ()
250
Hem medeniyet‑i hâzırada serbest hevânın tahakkümüyle havâic‑i gayr-ı zarûriye; havâic‑i zarûriye hükmüne geçmişlerdir.
Bir bedevî yalnız dört şeye muhtaç iken; medeniyet yüz şeye muhtaç ve fakir etmiştir. Sa'y masrafa kâfî gelmediğinden; hileye, harama sevketmekle ahlâkın esâsını şu noktadan ifsad etmiştir. Cemâate, nev'e verdiği servet, haşmete bedel; ferdi, şahsı fakir, ahlâksız etmiştir. Kurûn‑u ûlânın mecmû‑u vahşetini bu medeniyet bir defada kustu. Âlem‑i İslâmın şu medeniyete karşı istinkâfı cây‑i dikkattir. Zîra istiğnâ ve istiklâliyet hàssasıyla mümtâz olan Şerîattaki İlâhî hidayet, medeniyetin esâsı olan Roma felsefesinin dehâsıyla aşılanmaz.
Medeniyet, nev'‑i beşerden yüzde onu müzahref bir saâdete çıkarmış, sekseni meşakkate sefâlete atmıştır. Saâdet odur ki; umuma veya eksere saâdet ola!‥ Nev'‑i beşere rahmet olan Kur'ân‑ı Kerîm ancak umumun, lâakal ekseriyetin saâdetini tazammun eden bir medeniyeti kabûl eder.
251

Altıncı Şuâ

Mu'cizât‑ı Hissiyeden Süzülen Şuââtı İstişhâddır
Birincisi: Kur'ân‑ı Mu'cizdir. Evet Kur'ân mu'cizedir. Zîra misli yoktur. ﴿فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ tahaddî kamçısıyla onüç asırdan beri mütemâdiyen a'dânın kafasına vurmakla galeyâna getirdiği arzu‑yu muâraza, hem de câzibedâr letâfetiyle heyecana getirdiği şevk‑i taklid âmmede hükümrân olmakla beraber, meydânda olan milyonlar kütüb‑ü Arabiye ile muvâzene edilse; hattâ en âmî adam dahi diyecektir ki: Bu bunlara benzemez.” Öyle ise ya en aşağıdadır. Bu, bütün dünyanın ittifakıyla battaldır. Veya umumun fevkındedir ki, o ihtiyac‑ı şedîd ve aşk‑ı sedîdin ısrar ve tahrîkiyle de tâkat‑i beşer, mislinden âciz kalmıştır. Ümmet, i'câzında ittifak etmiştir. Mütenâfî olmayan vücûh‑u i'câzda ayrı ayrı gitmişler.
Muârazadan men'‑i İlâhî, sarf‑ı kuvâ, ümmîden zuhûru, cem'‑i hakàik, garâbet‑i üslûb, belâğat‑ı nazm, ihbar‑ı guyûb gibi
252
Bir sâil‑i misâlî bana demişti: İ'câz‑ı Kur'ân’ı îcâz ile beyân et!” Ben de Rumûz”da böyle cevab vermiştim:
Cevab: İ'câz‑ı Kur'ân yedi menâbi'‑i külliyeden tecellî ve yedi anâsırdan terekküb eder.
Birinci Menba': Lafzın fesâhatinden, nazmın cezâletinden, mânânın belâğatından, mefhûmların bedâatından, mazmunların berâatından, üslûbların garâbetinden tevellüd eden nakş‑ı acîbdir.
İkinci Unsur: Umûr‑u kevniyedeki gaybdan, hakàik‑ı İlâhiye’deki gaybdan, mâzideki gaybdan, müstakbeldeki gaybdan terekküb eden ilmü'l‑guyûbdur.
Üçüncü Menba': Lafzı cihetiyle pek çok; ve usûl‑ü Arabiyece sahîh; ve nazar‑ı belâğatta müstahsen; ve hikmet‑i teşrîiyeye münâsib pek vâsi' vücûh ve ihtimalâtın şümûlünden; ve mânâ cihetiyle meşârib‑i evliyâ, ezvâk‑ı ârifîn, mezâhib‑i sâlikîn, mesâlik‑i fukahâ, turuk‑u mütekellimîn ihâtasından; ve ahkâm cihetiyle hakàik‑ı ahvâl, desâtir‑i saâdet-i dâreyn, vesâil‑i terbiye, revâbıt‑ı hayat-ı ictimâiyenin istiâbından; ve ilmi cihetiyle ulûm‑u kevniye, ulûm‑u İlâhiye’ye istiğrakından; ve makàsıd cihetiyle muvâzenet ve ıttırâd ve desâtir‑i fıtrata mutâbakatından neş'et eden câmiiyet‑i hàrikulâdedir.
253
Dördüncü Unsur: Her asrın derece‑i fehim ve edebine ve her asırdaki tabakàtın derece‑i isti'dâd ve kàbiliyetine ifâza‑i nur Her bir asırda ve her asırdaki her bir tabakaya kapısı küşâde Ve her birisini irzâ etmekle hâsıl olan hàrikulâde tazeliğiyle ihâtasıdır.
Beşinci Menba': Nakil cihetiyle; ahbâr‑ı evvelîn ve âhirîn, hakàik‑ı gayb ve şehâdet, serâir‑i İlâhiye; revâbıt‑ı kevniyeye dair hikâyâtıdır ki; ne vâki, ne akıl ve mantık onu kabûl etmese de, tekzîb edememiş. Kütüb‑ü sâbıkanın ittifakından musaddıkâne, ihtilâfî yerlerde musahhihâne hikâyâtından neş'et eden ihbarât‑ı sâdıkasıdır.
Altıncı Unsur: Tazammun ettiği ve te'sis ettiği Din‑i İslâm’dır ki, onun misline ne mâzi muktedir olmuş, ne müstakbel muktedir olabilir.
Yedinci Menba': Şu altı menba'dan çıkan envâr‑ı sittenin imtizacından tevellüd eden, hüsn‑ü hakîkiden hâsıl olan zevk‑i i'câzdır ki, hadsen bilinir. Tâbirine lisân ve fikir kàsırdır.
Şimdi o yedi menâbi'den yalnız birinci menba'dan ikinci cüz'ü olan belâğat‑ı nazm noktasında dühât‑ı belâğat olan Abdülkahir‑i Cürcânî, Zemahşerî, Sekkâkî, Câhız üç tarîk ile i'câzın vücûduna kat'iyyen hükmetmişlerdir.
254
Birincisi: Kavm‑i Arab, bedevî, ümmî, kendilerine münâsib bir muhît‑i acîbde uzanmışken; beşerdeki inkılâbât‑ı azîme onları uyandırmış. Dîvânları şiir, ilimleri belâğat, medâr‑ı müfâharetleri fesâhat olmuş. Akvâmın en zekîsi, cevelân‑ı zihne en muhtacı olduğu bir mevsim‑i bahar zamanında Kur'ân, haşmet‑i belâğatıyla Kureyş maşrıkından tulû' etti. Cidâr‑ı Kâbe’de altun ile yazılmış olan temâsil‑i belâğatlarından Muallakàt‑ı Seb'ayı sildi, söndürdü. İ'câzı iddia ve muârazaya dâvet ederek; o ümerâ‑yı belâğat ve hükkâm‑ı fesâhat asabî, şedîdü'ş‑şekîme kavmin şiddetle a'sâbına dokundurdu. Damar‑ı asabiyetini tahrîk ve izzet‑i nefislerini levm ve tesfih ve terzil ile kırdı. En hassas hiss‑i mezhebîlerini tadlîlle galeyâna getirdiği hâlde; uzun bir zamanda tahaddî ile meydân okuyordu. O mağrûr, mütekebbir, izzet‑i nefisleri yaralanmış büleğâ muâraza edemediler. Eğer iktidarları dâhilinde olsa idi, bizzarûre sükût etmez idiler. Demek istediler; aczi hissettiler, sustular. Öyle ise onların aczi İ'câz‑ı Kur'ân’ın delilidir.
İkinci Tarîk: Kelâmın hàvâssına ve mezâyâ ve letâifine âşinâ olan ehl‑i tedkik ve tenkid, Kur'ânı sûre be‑sûre, aşir be‑aşir, âyet be‑âyet, kelime be‑kelime cadde‑i tedkikten geçirdikten sonra, bil'ittifak şehâdet veriyorlar ki; Kur'ân öyle mezâyâ, letâif, hakàika câmi'dir ki, kelâm‑ı beşerde olamaz. Bu şâhid, binlerce binlerdir. Bu şâhidlerin sıdkına şâhid şudur ki; Kur'ân beşer âleminde öyle bir tahavvül‑ü azîm ve bir inkılâb‑ı cesîm îka'; ve yetiştirdiği milyonlar evliyâ ve insan‑ı kâmil olan semerâtıyla hakikatinin pek kuvvetli olduğuna delâlet eden; Ve mürûr‑u zaman ile vicdâna hâkimiyeti devam eden bir diyânet‑i vâsiayı te'sis etmiştir ki; zaman ihtiyarlandıkça o gençleşir. Ve ulûmunun menba'ı olan Kur'ân tekerrür ettikçe tatlılaşır. Öyle ise: ﴿اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْىٌ يُوحٰى!
255
Üçüncü Tarîk: İbtal‑i da'vâ-yı Nebîde, büleğâ‑yı muannidîn, hâsidîn için iki yol vardı.
Birincisi: Sehl, selîm; eğer mümkün olsa idi اَلْمُعَارَضَةٌ بِالْحُرُوفِ lisân kullanmak.
İkinci Yol: Âkıbeti meşkûk, belâları çok, hem uzun, hem tehlikeli. O da مُقَارَعَةٌ بِالسُّيُوفِ yani kılınç kullanmak.
Şimdi onlar ikinci yola sülûk ettiler ki; mal ve rûh ve evlâdlarını mehlekede bıraktı. Onlar ise ya sefîhtiler. Hâlbuki, ba'de'l‑İslâm siyaset‑i âlemi idare eden zekâ‑i siyâsiyeye mâlik öyle bir kavim ne sefîh olabilir, ne de en fenâ yolu, en iyi yola tercih eder. Demek ki; ıztırarî olarak tarîk‑ı evvelden kat'iyyen âciz düşüp, ikinci yola sülûk etmiştir.
Suâl: Belki muâraza mümkündü, lâkin edilmedi?
Cevab: Eğer mümkün olsa idi, herkesin damarına dokunduğu için bazı nâs teşebbüs edecekti. Eğer teşebbüs olsa idi, Şiddet‑i ihtiyaç için işleyeceklerdi. Eğer işlese idiler, zuhûrun kesret‑i esbâbı ve şiddet‑i rağbet için tezâhür edecekti. Eğer tezâhür etse idi, her mezhebi iltizam ve müdafaa edecek bir kısım insan bulunması gibi, onun dahi mültezim ve müteassıbları bulunacaktı. Eğer çendan taassubla da olsa müdâfi'leri bulunsa idi, mes'ele mühim olduğu için iştihâr edecekti. Eğer iştihâr etseydi, pek nâhoş şeyleri Müseylime’nin hezeyenâtı gibi nakleden tevârih, onları da nakledecekti. Demek muâraza mümkün olmamış, onun için edilmemiş. Öyle ise mu'cizdir. Çünkü Kelâmullâh’tır.
256

Zeyl

Ehl‑i raybın bütün şübehâtı üç esâsa râci'dir.
Birincisi: Der: Kur'ân’ın mâbihi'l‑imtiyazı ve vuzûh‑u ifâde üzerine müesses olan belâğata münâfîdir ki; vücûd‑u müteşâbihât ve müşkülâttır.”
İkincisi: Şerîatın maksûd‑u hakîkisi olan irşad ve ta'lime münâfîdir ki; fünûn‑u ekvânda ibham ve ıtlâkatıdır.”
Üçüncüsü: Tarîk‑ı Kur'ân olan tahkîk ve hidayete muhâliftir. İşte o da, bazı zevâhiri delil‑i aklînin hilâfına imâle edip hilâf‑ı vâkıa ihtimalidir.”
Ey mu'teriz! Ben de derim: Sebeb‑i noksan gösterdiğin şu üç nokta tevehhüm ettiğin gibi değildir. Belki üçü de i'câz‑ı Kur'ân’ın en sâdık şâhidleridir.
Birinci Noktaya Cevab: Şöyle ki: Nâsın ekseri cumhûr‑u avâmdır. Nazar‑ı Şâri'de ekall, eksere tâbidir. Zîra avâma müvecceh olan bir hitâb, hàvâs fehmeder ve istifade eder. Bil'akis olursa olamaz. Cumhûr‑u avâm me'lûf ve mütehayyelâtından tecerrüd edip hakàik‑ı mücerrede ve ma'kulât‑ı sırfeye temâşâ edemezler. Meğer mütehayyelâtlarını dûrbîn gibi tevsît etseler.
257
Meselâ, Kâinâttaki tasarruf‑u İlâhî’yi, sultanın serîr‑i saltanatında olan tasarrufunun sûretinde temâşâ edebilirler.﴿اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى gibi. İşte hissiyat‑ı cumhûr, şu merkezde olduklarından elbette irşad ve belâğat iktiza eder ki; onların hissiyatı riâyet ve ihtiram edilsin. Ve efkârları dahi bir derece mümâşât ve riâyet edilsin. İşte riâyet ve ihtiram اَلتَّنَزُّلَاتُ الْاِلٰهِيَّةُ اِلٰى عُقُولِ الْبَشَرِ ile tesmiye olunur. Evet o tenezzülât te'nîs‑i ezhân içindir. Bu sırdandır ki; hakàik‑ı mücerredeye temâşâ etmek için, hissiyat ve hayâl‑âlûd cumhûrun nazarlarını okşayan suver‑i müteşâbiheden birer dûrbîn vaz' edilmiştir.
Şu cevabı te'yid eden maânî‑i amîka veya müteferrikayı bir sûret‑i sehl ve basîtada tasavvur veya tasvir etmek için nâsın kelâmında kesretle istiârât bulunmasıdır. Demek müteşâbihât dahi istiârâtın en ağmaz kısmıdır. Zîra, en hafî hakàikın suver‑i misâliyesidir. Demek işkâl, mânânın dikkatindendir. Lafzın iğlâkından değildir.
Ey mu'teriz! İnsafla bak! Fikr‑i beşerden, bâhusus avâmın fikrinden en uzak olan hakàikı şöyle bir tarîk ile takrib etmek, aynı belâğat değil midir? Zîra belâğat, muktezâ‑yı hâle mutâbakat ve makamın tahammülü nisbetinde kemâl‑i vuzûh ile ifâde etmektir.
258
İkinci Noktaya Cevab: Âlemde mündemic olan meylü'l‑istikmâlin dalı olan insandaki meylü't‑terakkînin semerâtı, fünûn‑u müterettibedir ki, pek çok tecârüb ile telâhuk‑u efkârın netâicinden teşekkül etmişlerdir ki, terakkî için bir nerdibanın (merdivenin) basamaklarıdır. Aşağısı takarrur etmezse, yukarısına ayak atılmaz. Demek mukaddem fen, ulûm‑u müteârife hükmüne geçecek, sonra müteahhir fenne mukaddime olabilir. Bu sırra binâen: Şu zamanda efkârın çok çalkalanmasıyla yetişmiş, pişmiş bir fenni farazâ on asır evvel bir adam tefhim ve ta'limine çalışsa idi; mağlata ve safsataya düşürmekten başka bir şey yapamaz idi. Meselâ, denilse idi: Şemsin sükûnuyla () Arzın hareketine ve bir katre suda bir milyon hayvanatın bulunduklarına temâşâ edin! Sâni'in azametini bilesiniz!‥”
Cumhûr‑u avâm ise, hiss‑i zâhir veya galat‑ı hissin sebebiyle hilâflarını zarûrî bildikleri için, ya tekzîb veya nefislerine muğâlata veya mahsûs olan şeye mükâbere etmekten başka ellerinden bir şey gelmez idi. Teşviş ise, bâhusus onuncu asra kadar minhâc‑ı irşada büyük bir vartadır. Ezcümle: sathiyet‑i arz, ve deverân‑ı şems, onlarca bedîhiyât‑ı hissiyeden sayılır idi.
Şu gibi mes'eleler müstakbeldeki nazariyâta kıyâs olunmaz. Zîra müstakbele ait olan şeylere hiss‑i zâhir taalluk etmediği için iki ciheti de muhtemeldir, i'tikàd olunabilir. İmkân derecesindedir, itmi'nân kàbildir.
259
Onun hakk‑ı sarîhi tasrîhtir. Lâkin hînâ ki, hissin galatı bizi مَا نَحْنُ فِيهِ ’mizi imkân derecesinden bedâhete, yani cehl‑i mürekkebe çıkardı. Onun nazar‑ı belâğatta hiç inkâr olunmaz olan hakkı ise, ibham ve ıtlâktır. ezhân, müşevveş olmasınlar. Fakat hakikate telvih ve remz ve îmâ etmek gerektir. Efkâr için kapıları açmak, duhûle dâvet etmek lâzımdır. Nasıl ki, Şerîat‑ı Garrâ öyle yapmıştır. Hem de istikrarsız, müteğâyir ve müteğayyir, birbirine mükezzib fen ve felsefe nazariyâtı; tarîk ve menba'ca ayrı olan vahyin nusûsuna ayar olamaz, mehenk olamaz.
Yâhû insaf mıdır, taharrî‑i hakikat böyle midir ki; sen irşad‑ı mahz ve ayn‑ı belâğat ve hidayetin mağzı olan şeyi, irşada münâfî ve mübâyin tevehhüm edesin! Ve belâğatça ayn‑ı kemâl olan şeyi noksan tahayyül edesin! Acaba senin zihn‑i sakîminde belâğat o mudur ki; ezhânı tağlît ve efkârı teşviş ve muhîtin müsâadesizliği ve zamanın adem‑i i'dâdından ezhân müstaid olmadıkları için, ukùle tahmil edilmeyen şeyleri teklif etmek midir?
Kellâ كَلِّمِ النَّاسَ عَلٰى قَدْرِ عُقُولِهِمْbir düstur‑u hikmettir.
260
Üçüncü Noktaya Cevab: Şâri'in irşad‑ı cumhûrdan maksûd‑u aslîsi; isbât‑ı Sâni'-i Vâhid ve nübüvvet ve haşir ve adâlette münhasırdır. Öyle ise Kur'ân’daki zikr‑i ekvân, istidrâdî ve istidlâl içindir. Cumhûrun efhâmına göre san'atta zâhir olan nizâm‑ı bedî' ile nazzâm‑ı hakîki olan Sâni'‑i Zülcelâl’in evsâf‑ı celâl ve cemâline istidlâl etmek içindir. Hâlbuki san'atın eseri ve fıtratın nizâmı herşeyden tezâhür eder. Keyfiyet‑i teşekkül nasıl olursa olsun, maksad‑ı aslîye taalluk etmez.
Mukarrerdir ki; delil müddeâdan evvel ma'lûm olması gerektir. Bunun içindir ki, bazı nusûsun zevâhiri ittizâh‑ı delil ve istînâs‑ı efkâr için cumhûrun mu'tekadât‑ı hissiyelerine imâle olunmuştur. Fakat delâlet etmek için değildir. Zîra Kur'ân, âyâtının telâfifinde öyle emârât ve karâini nasb etmiştir ki; o sadeflerdeki cevâhiri ve o zevâhirdeki hakikatleri ehl‑i tahkîke parmakla gösterir ve işâret eder.
Evet Kelimetullâh olan Kitab‑ı Mübîn’in bazı âyâtı, bazısına müfessirdir; karîne olabilir ki, mânâ‑yı zâhirî murad değildir. Eğer istidlâlin makamında denilse idi ki: Elektriğin acâibi ve câzibe‑i umumiyenin garâibi ve küre‑i arzın yevmiye ve seneviye olan hareketi ve yetmişten ziyâde olan anâsırın imtizac‑ı kimyeviyelerini ve şemsin istikrarıyla beraber sûriye olan hareketini nazara alınız, Sâni'i bilesiniz.” İşte o vakit delil olan san'at, mârifet‑i Sâni' olan neticeden daha hafî ve daha gâmız ve kaide‑i istidlâle münâfî olduğundan, bazı zevâhiri efkâra göre imâle olunmuştur. İmâle delâlet için değil, belki vuzûh‑u delil içindir. Bu ise ya müstetbeâtü't‑terâkib kabilesinden, veya kinâî nev'indendir.
261
Meselâ قَالَ lafzındaki elif eliftir, hafiftir. Aslı vâv واو olsa, kâf كاف olsa, ne olursa olsun te'sir etmez.
Ey birader! İnsaf ile dikkat edilse, bütün asırlarda bütün insanların irşadları için nâzil olan Kur'ân’ın i'câzının lemeâtı üç noktanın arkasında görülmeyecek midir?
Neam:
وَالَّذ۪ي عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ الْمُعْجِزَ اِنَّ نَظَرَ الْبَشِيرِ النَّذِيرِ وَبَصِيرَتَهُ النَّقَّادَةَ اَدَقُّ وَاَجَلُّ وَاَجْلٰى وَاَنْفَذُ مِنْ اَنْ يَلْتَبِسَ اَوْ يَشْتَبِهَ عَلَيْهِ الْحَقِيقَةُ بِالْخَيَالِ وَاِنَّ مَسْلَكَهُ الْحَقَّ اَغْنٰى وَاَعْلٰى وَاَنْزَهُ وَاَرْفَعُ مِنْ اَنْ يُدَلِّسَ اَوْ يُغَالِطَ عَلَى النَّاسِ
Evet, hayâlin ne haddi vardır ki; nur‑efşân olan nazarına karşı kendini hakikat gösterebilsin? Evet mesleği nefs‑i hak ve mezhebi ayn‑ı sıdktır. Hak ise tedlis ve tağlît etmekten müstağnîdir.
İkincisi: Mu'cize‑i Muhammedî, ayn‑ı Muhammed’dir (A.S.M.).
Zât‑ı Zülcelâl (Celle Celâlühû) O’na demiş:
﴿وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظِيمٍ
Bütün ümmet hattâ düşmanları da dâhil olduğu hâlde icmâ etmişler ki, bütün ahlâk‑ı haseneye câmi'dir.
262
Nübüvvetten evvel ondaki ahlâk‑ı hamîdenin kemâline tercümân olan Muhammedü'l‑Emîn ünvânıyla iştihâr etmiştir.
Hazret‑i Âişe (Radıyallahu Anhâ) her vakit derdi: خُلُقُهُ الْقُرْاٰنُdemek Kur'ân tazammun ettiği bütün ahlâk‑ı haseneye câmi' idi. İşte O Zât‑ı Kerîmde icmâ‑ı ümmetle, tevâtür‑ü manevî-i kat'iyle sâbittir ki:
İnsanların sîreten ve sûreten en cemîli ve en halîmi ve en sâbiri ve en şâkiri ve en zâhidi ve en mütevâzii ve en afîfi ve en cevâdı ve en kerîmi ve en rahîmi ve en âdili, herkesten ziyâde mürüvvet, vakar, afv, sıhhat‑i fehim, şefkat gibi ne kadar secâya‑yı àliye varsa en mükemmel bir fihriste‑i nurânîsidir.
Bunların içindeki nokta‑i i'câz şudur ki: Ahlâk‑ı hasene çendan birbirine mübâyin değil, fakat derece‑i kemâlde birbirine müzâhemet eder. Biri galebe çalsa öteki zaîfleşir.
Meselâ: Kemâl‑i hilm ile kemâl‑i şecâat, hem kemâl‑i tevâzu'la kemâl‑i şehâmet, hem kemâl‑i adâlet ile kemâl‑i merhamet ve mürüvvet, hem tam iktisad ve îtidâl ile tamam‑ı kerem ve sehàvet, hem gayet vakar ile nihâyet hayâ, hem gayet şefkat ile nihâyet اَلْبُغْضُ فِي اللّٰهِ, hem gayet afv ile nihâyet izzet‑i nefis, hem gayet tevekkül ile nihâyet ictihâd gibi mecâmi'‑i ahlâk-ı mütezâhime birden derece‑i àliyede bir zâtta ictimâ'ı, müzâyakasız inkişafları mu'cizelerin mu'cizesidir.
263
Nebi‑yi Hâşimînin sîmâ‑yı manevîsinin cemâl ve ulviyetine dair Kemâl (1) hoş demiştir:
Sen ol Mahbûb‑u âlemsin ki, zülf‑ü ebruvânındır,
Nitâk‑ı kâbe-i ulyâ, revâk‑ı Mescidü'l-Aksâ.
.
Sen ol Nur‑u Cemâlullâhsın kim hüsn‑ü aşkındır,
Çerağ‑ı Leyle-i İsrâ, sirâc‑ı kurb-i ev ednâ.”
.
Aceb bir Kâbe‑i İsmetsin ey rûh‑u beheştî kim,
Olur hâk‑i harîmin secdegâh‑ı Âdem ü Havvâ.
.
Aceb bir Mushaf‑ı hikmetsin ey feyz‑i İlâhî kim,
Eder her nakş‑ı hüsnün şerh‑i râz-ı alleme'l-esmâ.
.
Kitab‑ı hüsnün her safhası bir sûre‑i i'câz,
Hatt‑ı ruhsârının her noktası bir âyet‑i kübrâ.
Üçüncüsü: İnşikak‑ı Kamer’dir ki; Şu mu'cize‑i kübrâ, kamer gibi zulmet‑i evhâmı dağıtır. Zîra hiçbir kuvve‑i arziye semâvâta te'sir edemez. Güyâ kalb‑i semâ olan kamer, mübârek kalbiyle inşikakta bir münâsebet peydâ etmek için sîne‑i sâf ve berrakını, şehâdet parmağının işâretiyle iştiyakan şakk ve çâk etmiştir.
264
İnşikak‑ı kamer, mütevâtir‑i bilma'nâdır. ﴿وَانْشَقَّ الْقَمَرُ olan âyet‑i kerîme ile o inşikak vâki olduğu kat'iyyen sâbittir. Zîra Kur'ân’ı inkâr eden mülhidler dahi bu âyetin mânâsına ilişememişler. Kat'î olmasa idi, öyle münkirlere en büyük sermâye‑i i'tirâz olurdu. İ'timâda şâyân olmayan bir te'vil‑i zaîften başka, zâhirden tahvîl edilmemiştir. İnşikak, hem ânî, hem gece, hem vakt‑i gaflet, hem şu zaman gibi âsumâna adem‑i tarassud, hem vücûd‑u sehâb, hem ihtilâf‑ı metâli' cihetiyle bütün âlemin görmeleri lâzım gelmez ve lâzım değildir. Hem de hem‑matla' olan yerlerde sâbittir ki görülmüştür.
Dördüncüsü: Mi'râcdır. Evet inşikak‑ı Kamer, âlem‑i şehâdette olan âdemîlere bir mu'cize‑i kübrâ olduğu gibi; Mi'râc dahi, bir mu'cize‑i kübrâ-yı Muhammedî’dir ki âlem‑i ervâhta olan rûhâniyât ve melâikeye karşı nübüvvetinin velâyeti bu kerâmet‑i bâhire ile isbât edilmiştir.
Andelîb‑i aşk olan Câmî güzel terennüm etmiştir:
وَصَلَّى اللهُ عَلٰى نُورٍ كِه زُو شُدْ نُورهَا پَيْدَا
زَمِينْ اَزْ حِلْمِ اُوسَاكِنِ فَلَكْ اَزْ عِشْقِ اُوشَيْدَا
دُوچَشْمِ نَرْگِسين أَشْ رَا كِه مَا زَاغَ الْبَصَرُ خَوانَدْ
دُوزُلْفِ عَنْبَرِين أَشْ رَا كِه وَاللَّيْلِ اِذَا يَغْشٰى
زِسِرِّ سِينَه أَشْ جَامِى اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ بَرْ خَوانَدْ
زِمِعْرَاجَشْ خَبَرْ دَادَنْدْكِه سُبْحَانَ الَّذ۪ي اَسْرٰى
مُلَّايءِ جَزِيرِى‌يِى كُرْدِى چِه خُوشْ گُوتِيَه:
مِيمِ مَطْلَعِ شَمْسَا اَحَدْ آيِينَه صِفَتْ گِرْ، لَامِعْ ژِعَرَبْ بَرْقِى لِفَخَّارِ عَجَمْدَا
265

Mukaddime

Bunlardan başka ki mu'cizât çendan bazı efrâdı mütevâtir değildir. Cinsi mutlak, belki çok envâ'ı kat'iyyen ve yakìnen mütevâtir‑i bilma'nâdır”. O havârık birkaç nev'dir. İşte bir nev'i irhâsat‑ı mütenevviadır. Güyâ o dürr‑ü yetîm ile hâmile olan o asır, Peygamberden istifaza ile istifade ederek kerâmet sâhibi olmuş. Kalb‑i hassâsından hiss‑i kable'l-vukû'a binâen, irhâsatıyla Fahr‑i Âlem’in (A.S.M.) geleceğini ihbar etmiştir.
Bir nev'i dahi; gaybdan olan ihbarât‑ı kesîredir. Güyâ tayyar olan Rûh‑u münevveri; zaman ve mekânın kaydlarını kırmış ve hudud‑u mâziye ve müstakbeleyi çiğnemiş, geçmiş; her tarafını görerek bize söylemiş ve göstermiştir.
Bir kısmı dahi; tahaddî vaktinde müteferrikan, hattâ bazen tek bir adam için izhâr olunan havârık‑ı hissiyedir. Bine karîb ta'dâd olunmuştur. Hattâ meşâhir‑i enbiyânın meşâhir‑i mu'cizâtlarının nezâiri içindedir. Efrâdı âhâdî de olsa, mecmûu mütevâtir‑i bilma'nâdır.
Birisi: Rivâyât‑ı sahîha-i sâbite ile mükerreren mübârek parmaklarından suyun nebeânıdır. Güyâ mâden‑i sehàvet olan yed‑i mübârekesinden mâye‑i hayat olan suyun nebeânı ile; menba'‑ı hidayet olan lisânında mâye‑i ervâh olan zülâl‑i hidayetin feverânını hissen tasvir ediyor.
266
Diğeri: Rivâyât‑ı sahîha-i sâbite ile mükerreren vukû' bulan tekellüm‑ü hacer ve şecer ve hayvandır. Güyâ hidayetindeki hayat‑ı maneviye cemâdât, hayvanata sirâyet ederek nutka getirmiştir. Minber‑i Şerîfindeki ciz'in hanîni, yani o ağacın ağlaması mütevâtir‑i bilma'nâdır.
Bir kısmı da; az bir taamı teksirdir ki; rivâyât‑ı sahîha-i meşhûre ile sâbittir; pek çok defa az bir taam, bir cemâat‑i azîmeyi işbâ' ederek, âdeta noksan olmamış gibi kalıyormuş.
Bir kısmı da; ihyâ‑yı emvât, hastaları teşfiyeye aittir. Bunun gibi pek çok aksâmı esânîd‑i sahîha ile kütüb‑ü muhakkìkîn tamamıyla beyân etmişlerdir. Onun için iktısar ettik. Kàdî İyâz Şifâ‑i Şerîf’inde, Kastalânî Mevâhib‑i Ledünniye’de mu'cizâtı güzel tafsîl etmişlerdir.
جَزَا هُمُ اللّٰهُ خَيْرًا
Ey kàri'‑i müteharri-i hakikat! Geniş bir fikir ile, müteyakkız bir nazar ile Yedi Şuââtı birden muhît bir dâire veya müstedîr bir sûr gibi nazara al, Nübüvvet‑i Ahmediye’yi içinde merkez gibi temâşâ et! ki bir taraftan hücum eden evhâmı, mütecâvib olan cevânib‑i sâire def'edebilsin. İşte şu hâlde, Japonların suâli olan:
مَا الدَّلِيلُ الْوَاضِحُ عَلٰى وُجُودِ الْاِلٰهِ الَّذ۪ي تَدْعُونَنَا اِلَيْهِ
’ye karşı cevaben derim. İşte:
267
Birinci Bürhân: Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm.
İkincisi: İşte bütün kâinât zerrâtıyla:
تَأَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَاِنَّهَا مِنَ الْمَلَاِ الْاَعْلَى اِلَيْكَ رَسَائِلُ