265
Mukaddime
Bunlardan başka – ki mu'cizât – çendan bazı efrâdı mütevâtir değildir. Cinsi mutlak, belki çok envâ'ı kat'iyyen ve yakìnen “mütevâtir‑i bilma'nâdır”. O havârık birkaç nev'dir. İşte bir nev'i irhâsat‑ı mütenevviadır. Güyâ o dürr‑ü yetîm ile hâmile olan o asır, Peygamberden istifaza ile istifade ederek kerâmet sâhibi olmuş. Kalb‑i hassâsından hiss‑i kable'l-vukû'a binâen, irhâsatıyla Fahr‑i Âlem’in (A.S.M.) geleceğini ihbar etmiştir.
Bir nev'i dahi; gaybdan olan ihbarât‑ı kesîredir. Güyâ tayyar olan Rûh‑u münevveri; zaman ve mekânın kaydlarını kırmış ve hudud‑u mâziye ve müstakbeleyi çiğnemiş, geçmiş; her tarafını görerek bize söylemiş ve göstermiştir.
Bir kısmı dahi; tahaddî vaktinde müteferrikan, hattâ bazen tek bir adam için izhâr olunan havârık‑ı hissiyedir. Bine karîb ta'dâd olunmuştur. Hattâ meşâhir‑i enbiyânın meşâhir‑i mu'cizâtlarının nezâiri içindedir. Efrâdı âhâdî de olsa, mecmûu mütevâtir‑i bilma'nâdır.
Birisi: Rivâyât‑ı sahîha-i sâbite ile mükerreren mübârek parmaklarından suyun nebeânıdır. Güyâ mâden‑i sehàvet olan yed‑i mübârekesinden mâye‑i hayat olan suyun nebeânı ile; menba'‑ı hidayet olan lisânında mâye‑i ervâh olan zülâl‑i hidayetin feverânını hissen tasvir ediyor.
266
Diğeri: Rivâyât‑ı sahîha-i sâbite ile mükerreren vukû' bulan tekellüm‑ü hacer ve şecer ve hayvandır. Güyâ hidayetindeki hayat‑ı maneviye cemâdât, hayvanata sirâyet ederek nutka getirmiştir. Minber‑i Şerîfindeki ciz'in hanîni, yani o ağacın ağlaması mütevâtir‑i bilma'nâdır.
Bir kısmı da; az bir taamı teksirdir ki; rivâyât‑ı sahîha-i meşhûre ile sâbittir; pek çok defa az bir taam, bir cemâat‑i azîmeyi işbâ' ederek, âdeta noksan olmamış gibi kalıyormuş.
Bir kısmı da; ihyâ‑yı emvât, hastaları teşfiyeye aittir. Bunun gibi pek çok aksâmı esânîd‑i sahîha ile kütüb‑ü muhakkìkîn tamamıyla beyân etmişlerdir. Onun için iktısar ettik. Kàdî İyâz Şifâ‑i Şerîf’inde, Kastalânî Mevâhib‑i Ledünniye’de mu'cizâtı güzel tafsîl etmişlerdir.
جَزَا هُمُ اللّٰهُ خَيْرًا
Ey kàri'‑i müteharri-i hakikat! Geniş bir fikir ile, müteyakkız bir nazar ile Yedi Şuââtı birden muhît bir dâire veya müstedîr bir sûr gibi nazara al, Nübüvvet‑i Ahmediye’yi içinde merkez gibi temâşâ et! Tâ ki bir taraftan hücum eden evhâmı, mütecâvib olan cevânib‑i sâire def'edebilsin. İşte şu hâlde, Japonların suâli olan:
مَا الدَّلِيلُ الْوَاضِحُ عَلٰى وُجُودِ الْاِلٰهِ الَّذ۪ي تَدْعُونَنَا اِلَيْهِ
’ye karşı cevaben derim. İşte:
267
Birinci Bürhân: Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm.
İkincisi: İşte bütün kâinât zerrâtıyla:
تَأَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَاِنَّهَا مِنَ الْمَلَاِ الْاَعْلَى اِلَيْكَ رَسَائِلُ
Kitab‑ı âlemin evrakıdır eb'âd‑ı nâ-mahdûd
Sutûr‑u hâdisât-ı dehrdir a'sâr‑ı nâ-ma'dûd.
Basılmış destgâh‑ı levh-i mahfûz-u hakikatte
Mücessem lafz‑ı mânidârdır âlemde her mevcûd.
Tahsin
وَف۪ي كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ
Üçüncüsü: Kur'ân’dır.
﴿لَوْ كَانَ فِيهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا﴾
tevhide kat'î bir bürhân‑ı neyyirdir. İşte Sûre‑i İhlâs, bütün envâ'‑ı şirki reddeder. Ve yedi merâtib‑i tevhidi kâinâta ilân ediyor:
﴿﷽﴾
﴿قُلْ هُوَ﴾ıtlâk ile taayyün, Tevhid‑i Şühûda işârettir.
اَيْ: لَا مَشْهُودَ بِنَظَرِ الْحَقِيقَةِ اِلَّا هُوَ
﴿اَللّٰهُ اَحَدٌ﴾Tevhid‑i Ulûhiyet’e tasrîhtir.
268
اَيْ: لَا مَعْبُودَ اِلَّا هُوَ
﴿اَللّٰهُ الصَّمَدُ﴾ Tevhid‑i Rubûbiyete remizdir.
اَيْ: لَا خَالِقَ وَلَا رَبَّ اِلَّا هُوَ
Ve Tevhid‑i Ceberûta telvihtir.
اَيْ: لَا قَيُّومَ وَلَا غَنِيَّ عَلَى الْاِطْلَاقِ اِلَّا هُوَ
﴿لَمْ يَلِدْ﴾ Tevhid‑i Celâle telmihtir. Şirkin envâ'ını reddeder.
Yani, tağayyür veya tecezzî veya tenâsül eden ilâh olamaz. Ukùl‑ü aşere veya melâike veya İsâ veya Üzeyr’in velediyetini da'vâ eden şirkleri reddeder.
﴿وَلَمْ يُولَدْ﴾ İsbât‑ı Ezeliyet ile tevhiddir. Esbâb‑perest, nücûm‑perest, sanem‑perest, tabiat‑perestin şirkini reddeder. Yani, hâdis veya bir asıldan münfasıl veya bir maddeden mütevellid ilâh olamaz.
﴿وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ﴾
câmi' bir tevhiddir. Yani, zâtında sıfâtında ef'âlinde nazîri, şerîki, şebîhi yoktur.
﴿لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ﴾
Şu sûrede yedi merâtib‑i tevhidi tazammun eden altı cümle mütenâticedir. Her biri ötekinin bürhânıdır.
269
Tevhidin Tenviri
Kâinâttaki teşâbüh‑ü âsâr ve etrafı birbiriyle muânaka ve el ele tutmuş birbirine arz‑ı intizam; ve birbirinin suâline karşı cevab‑ı savâb; ve birbirinin nidâ‑yı ihtiyacına “lebbeyk!” ile mukàbele etmek; ve bir nokta‑i vâhideye temâşâ etmek; ve bir mihver‑i nizâm üzerinde deverân etmek cihetiyle Sâni'‑i Zülcelâl’in tevhidine telvih, belki Hâkim‑i Ezel’in vahdâniyetine tasrîh ediyor.
Evet, karıncanın gözünü, midesini halkeden zât; aynen O’dur ki; şemsi ve bütün kâinâtı da halketmiştir.
Çünkü kâinât; müteşâbik, birbirine girmiş. Herşey, herşey ile murtabıttır. Demek küre‑i arz ile bütün yıldız ve güneşleri tesbih taneleri gibi kaldıracak ve çevirecek derecede kuvvetli bir ele mâlik olmayan kimse; kâinâtta da'vâ‑yı halk, hiçbir şeyde iddia‑yı icâd edemez.
Sun'î tasarrufât‑ı beşeriye ise, fıtratta cârî nevâmis‑i İlâhiye’nin sereyânlarını keşf ile tevfik‑i hareket edip, kendi lehinde yalnız isti'mâl etmektir. İcâd değildir.
Bidâyette mevzûmuz ve müddeâmız kelime‑i şehâdet idi. Şimdi netice‑i bürhân-ı bâhirimiz dahi ilmelyakìn ile:
اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ’dır.
270
Boş sayfa
271
Rumûz
Müellifi
Bediüzzaman Said Nursî
.
Te'lif Tarihi: 1339
İlk Baskı:
Evkàf‑ı İslâmiye Matbaası, İstanbul
1339
273
İfâde
Herkes insanlarla meşgul. Ben insanlardan usandım. Misâlîlerle mübâhase daha hoşuma gidiyor. Çünkü munsıftırlar.
Garîbdir ki; Bir‑iki senedir uyanık iken zihnimde bir karanlık oluyor. Bazen nisyan‑ı mutlak basar. Âlem‑i menâma girdikçe bir vuzûh geliyor, daha iyi görüyorum.
İşte iki gece âlem‑i mânâda iki suâle ma'rûz oldum.
Birinci gecede cevaba hazırlanırken uyandım.
İkinci gecede cevabı verdim. Daha itmâm etmeden uyandım.
﴿﷽﴾
Birinci Suâl: İ'câz‑ı Kur'ân’ı îcâz ile beyân et!
Birinci Suâl: İ'câz‑ı Kur'ân’ı îcâz ile beyân et!
Cevab: İ'câz‑ı Kur'ân, yedi menâbi'‑i külliyeden tecellî ve yedi anâsırdan terekküb eder.
Birinci Menba': Lafzın fesâhatinden, nazmın cezâletinden, mânânın belâğatından, mefhûmların bedâatından, mazmunların berâatından, üslûbların garâbetinden tevellüd eden nakş‑ı acîbdir.
İkinci Unsur: Umûr‑u kevniyedeki gaybdan, hakàik‑ı İlâhiye’deki gaybdan, mâzideki gaybdan, müstakbeldeki gaybdan terekküb eden ilmü'l‑guyûbdur.
274
Üçüncü Menba': Lafzî cihetiyle; pek çok ve usûl‑ü Arabiyece sahîh, nazar‑ı belâğatta müstahsen, hikmet‑i teşrîiyeye münâsib pek vâsi' vücûh ve ihtimalâtın şümûlünden.
Ve mânâ cihetiyle; meşârib‑i evliyâ, ezvâk‑ı ârifîn, mezâhib‑i sâlikîn, mesâlik‑i fukahâ, turuk‑u mütekellimîn ihâtasından.
Ve ahkâm cihetiyle; hakàik‑ı ahvâl, desâtir‑i saâdet-i dâreyn, vesâil‑i terbiye, revâbıt‑ı hayat-ı ictimâiyenin istiâbından.
Ve ilmî cihetiyle; ulûm‑u kevniye, ulûm‑u İlâhiye’ye istiğrakından.
Ve makàsıd cihetiyle; muvâzenet ve ıttırâd ve desâtir‑i fıtrata mutâbakatından neş'et eden câmiiyet‑i hàrikulâdedir.
Dördüncü Unsur: Her asrın derece‑i fehim ve edebine; ve her asırdaki tabakàtın derece‑i isti'dâd ve kàbiliyetine ifâza‑i nur, her bir asra ve her asırdaki her bir tabakaya kapısı küşâde ve her birisini irzâ etmekle hâsıl olan hàrikulâde tazeliğiyle ihâtasıdır.
Beşinci Menba': Nakil cihetiyle; ahbâr‑ı evvelîn ve âhirîn, hakàik‑ı gayb ve şehâdet, serâir‑i İlâhiye, revâbıt‑ı kevniyeye dair hikâyâtıdır ki: Ne vâki, ne akıl ve mantık onu kabûl etmese de tekzîb edememiş. Kütüb‑ü Sâbıkanın ittifakından musaddıkâne, ihtilâfî yerlerde musahhihâne hikâyâtından neş'et eden ihbarât‑ı sâdıkasıdır.
275
Altıncı Unsur: Tazammun ettiği ve te'sis ettiği Din‑i İslâm’dır ki; Onun misline ne mâzi muktedir olmuş. Ne müstakbel muktedir olabilir.
Yedinci Menba': Şu altı menba'dan çıkan envâr‑ı sittenin imtizacından tevellüd eden hüsn‑ü hakîkiden hâsıl olan zevk‑i i'câzdır ki, hadsen bilinir. Tâbirine lisân ve fikir kàsırdır.
Eğer desen: Tasvirden anlaşılır ki; Taaddüd‑ü mesâlik ve ihtilâf‑ı turuk matlûbdur?
Cevab: Evet matlûbdur. Hem zarûrîdir. Eğer hodgâmlıktan neş'et eden inhisar zihniyetiyle başkaların reddine kalkışırsa
اَلْبُغْضُ فِي اللّٰهِ ’yi sû‑i isti'mâl ederse, o vakit ihtilâf zarardır. Yoksa اَلْحُبُّ فِي اللّٰهِ düsturunu esâs tutsa, tekâmülde teâvün kanununu bilse, şerîatın vüs'atini, tabibliğini düşünse ihtilâf, imtizaca sebeb olur.
Elhâsıl: Herkes kendi mesleğine “Hüve hakkun” demeli, “Hüve'l‑hakk” dememeli. Veyâhut “Hüve'l‑ahsen” demeli, “Hüve'l‑hasen” dememeli.
Ey sâil‑i misâlî! Cevab‑ı mûcez istedin, ben de mücmel cevab verdim. İzâhı istersen, birçok mücelled lâzım gelir.
İşte; şu anâsır‑ı seb'anın, yalnız birinci unsurunun ikinci cüz'ü olan nazmın cezâletini beyân etmek için “İşârâtü'l‑İ'câz” nâmındaki tefsirimi irâe ediyorum. Zîra bütün o tefsir ancak nazmın cezâletinin bir kısmını şerh edebilmiştir.
İkinci Suâl ki cevabı yarısı beyaz, yarısı siyahtır
İkinci Suâl ki cevabı yarısı beyaz, yarısı siyahtır.
Dedi ki: Bürhânınıza şekk‑i i'tirâz geldikçe; îmânınız sarsılmaz mı? Bu ma'reke‑i evhâm olan istidlâliyatla taharrî zarar vermez mi?
276
Elcevab: Eğer neticeyi – bürhân ile bağlı – onunla ikame ve isbât sûretiyle olsa; Ve tahakkuk‑u hakàika ayar tutmakla adem‑i delilden adem‑i medlûlü tevehhüm etse zarar olur. Hâlbuki, îmân incecik bir bürhâna yüklenmez. Belki öyle bir hadse bina ve istinâd eder ki; o hads öyle menâbi'den kuvvet ve öyle maâdinden ışık alır ki; söndürülmesi kâinâtın söndürülmesidir.
Birinci Menba': En azîm icmâ sırrını ve en vâsi' tevâtürün mânâsını tazammun eden milyonlar ehl‑i hakikatin ittifakıdır. Sırr‑ı icmâ ve sırr‑ı tevâtür noktasından tecellî eden bir hads‑i mukni'le o netice zihinde karar kılmıştır. Zîra, her bir muhakkìkın bir bürhânı var. Ve o bürhânın mâhiyeti teşhîs edilmese de vücûdu kat'iyyen ma'lûmdur.
Acaba dünyada hangi i'tirâz ve şübhe vardır ki; milyarlar huyût‑u berâhinden teşekkül etmiş şu Habl‑i Metîni kesebilsin? Çünkü derim: Vahdete dair şu netice, hasra gelmez ehl‑i tahkîkin her biri bir bürhân veya berâhin ile hakikat olarak görmüşler. Demek onların bütün bürhânları sarsılmaz bir bürhândır. Çünkü o bürhânları tanımasa da vücûdlarını bilir, hadsin zengin bir menba'ıdır.
İkinci Menba': Kâinâtın bütün şehâdâtıdır.
Üçüncü Menba': Vicdândaki fıtrattır. Bunlar gibi daha çok menba'lar vardır.
İşte bu hads, bütün menâbi'i söndürülmezse sönmez. Şübhe, bir delili, yüz delili atsa da medlûle îrâs‑ı zarar edemez. Çünkü o kubbe‑i àliye yalnız bir direk üstünde kàim değildir.
277
Zihnin cüz'iyeti hasebiyle, müşteri nazarıyla isbâtına çalışmak hatardır. Belki bu istidlâlât ve berâhinin vazifesi menfîdir. Matlabı tavzih eder. Tasfiye eder. Bazen de takviye eder.
Tedkik iki çeşittir:
Biri: Gittikçe﴿نُورٌ عَلٰى نُورٍ﴾tenevvür eder.
Diğeri: Gittikçe şübehâtın zulümâtına düşer.
Meselâ, bir tatlı suyun menba'ı var. O menba'dan binlerce cedâvil ve o cedvellerden şûbeler teferru' ederek çok yerlerde dolaşıp, bazı eczâ‑i âher ile bulaşmış. İşte bir adam menba'ı gördü tattı. Hakkalyakìnle tatlılığını anlamış, teşa'ubâtın ittisalini derketmiş. Sonra hangi cedvele, yâhut herhangi fer'a rast gelse, ednâ bir emâre tatlılığına dair ona kanâat verir. Tâ aksi kat'î bir delil ile tebeyyün edinceye kadar. O vakit başka madde karışmış der. Bu nev'i nazar ve tedkik; îmânın kuvvet ve inkişafına yardım eder.
İkinci nazar: Menba'dan aşağı inmeye bedel, aşağıda gezer. Bu ise hangi fer'a rast gelse, acılığına bir emâre görse şübheye düşer. Tatlılık için delil‑i kat'î arzu eder. Heyhât! Her yerde bürhân ele gelmez. Böyle incecik bir fer'a, cesîm bir neticeyi bindirmek ister. Gitgide şübhe, emniyetsizlik tezâyüd eder.
Hem de akıl nazar penceresiyle eşyaya bakar. Hâlbuki mahall‑i îmân olan kalb, hads ve ilhâm gibi isimlerle tâbir edilen bir hiss‑i sâdise-i bâtına ile hakàika bakar ki; enbiyâda vahy o hisse göredir.
Nazar‑ı aklî kendi desâtiriyle çok fakirdir ve dardır. Pek çok hakàika karşı kàsır olur, kavrayamadığından hakikat değil der, reddeder.
Bir insî tarafından soruldu: اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلَا يُعْلٰى عَلَيْهِHâlbuki kâfir müslümana galebe eder?
Elcevab: Sıfat‑ı Kelâmdan gelen evâmir‑i teşrîiyeye karşı itâat ve isyan olduğu gibi; Sıfat‑ı İrâdeden gelen evâmir‑i tekvîniyeye karşı da tâat ve isyan vardır.
278
Evvelkide mükâfât ve mücâzât gâliben âhirette olur. İkincisinde ağleb dünyada olur.
Meselâ: Sabrın mükâfâtı zaferdir. Atâletin mücâzâtı sefâlettir. Sa'y ve sebatın sevâbı, servet ve galebedir. Şu hâlde, kâfirin evâmir‑i tekvîniyeye karşı itâati, Müslümanın evâmir‑i tekvîniyeye karşı isyanına galebe etmiştir. Bir müslim, her bir sıfatı Müslüman olmak lâzım gelmediği gibi; bir kâfirin her bir sıfatı kâfir olmak ve küfründen neş'et etmek lâzım değildir. Veyâhut galebesi ona istidrâcdır, Müslümana tathîrdir.
– Şu âlemin ihtilâli nedir?
– Sa'yin sermâye ile mücâdelesidir.
– Acaba ikisini barıştırmak çaresi yok mudur?
– Evet vücûb‑u zekât, hurmet‑i ribâ, karz‑ı hasen şerâit‑i sulhiyedir. Şu ribâ taşını altından çeksen, şu zâlim medeniyet kasrı çökecektir.
– Gâvurlardaki iki cereyanları nasıl görüyorsun?
– Şimdilik biri necis, biri encestir. Tâhir‑i mutlak yalnız desâtir‑i İslâmiyettir.
– Öyle ise iki cereyana da lânet!‥
– Evet, lâkin bize bulaşmış olan encesin temizliği hesabına onun izâlesine çalışan necise necis demekle, onu da kendimize sıçratmak maslahat olmasa gerektir. Meselâ: Bir hınzır seni boğuyor, bir ayı da onu boğuyor. Ayının bağrına dürtmekle kendine musallat etmek, akıldan ziyâde cünûndur. Zâten bir cinnet‑i müstevliye dünyaya dağılmıştır.
– Küfrün inşikakından ne görüyorsun?
– İttihâd‑ı İslâm.
279
– İttihâd‑ı İslâm nedir?
– İttihâd‑ı İslâm, şarktan garba, cenûbdan şimâle mümted bir meclis‑i nurânîdir ki, el'ân üçyüz milyondan fazla efrâd bulunur ki; gafletlerinden nâşi' gayr‑ı meş'ûr bir sûrete girmiş olan bir râbıta‑i metîn ile birbiriyle merbûtturlar. Mîsâk‑ı Ezeliye ile peymân ve yemînimiz olan îmân ile o cem'iyete dâhil olmuşuz. Ehl‑i tevhidiz, ittihâda memuruz. Şu cem'iyetin şûbeleri bütün mesâcid ve medâris ve tekâya ve zevâyâdır. Ve şu cem'iyetin reisi Resûl‑i Ekrem’dir. ( A.S.M.) Kanun‑u esâsîsi Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’dır. Bütün efrâd mâbeynindeki râbıta‑i nurâniyeyi şuûrî bir sûrette ihtizâza getirmekle, bütün o şûbelere ifâza‑i nur etmek zamanı gelmiştir.
İşte kâbe‑i saâdetimiz olan ittihâd‑ı münevver-i İslâm’ın Hacerü'l‑Esved’i, Kâbe‑i Mükerreme’dir… Ve dürret‑i beyzâsı, Ravza‑i Mutahhara’dır. Mekke‑i Mükerreme’si, Cezîretü'l‑Arab’dır. Medine‑i Medeniyet-i Münevvere’si, Devlet‑i Osmaniye’dir.
Bir zaman İslâmiyetin secâya, revâbıt, mehâsin‑i ahlâkına işâreten rumûz tarîkiyle şöyle demiştim:
280
Eğer şu Kâbe’nin zînet ve nakşını görmek istersen, işte bak! Hayâ ve hamiyetten neş'et eden civanmerdâne humret; hürmet ve rahmetten tevellüd eden masûmâne tebessüm; cezâlet ve melahattan hâsıl olan rûhâni halâvet; aşk‑ı şebâbîden, şevk‑i baharîden neş'et eden semâvî neş'e; hüzn‑ü gurûbîden, ferâh‑ı seherîden vücûda gelen melekûtî lezzet; hüsn‑ü mücerredden, cemâl‑i mücellâdan tecellî eden mukaddes zînet birbiriyle imtizaç edip ondan çıkan levn‑i nurânî, o şark ve garbın kàb‑ı kavseyni olan kâbe‑i saâdetteki tâk‑ı muallâsındaki kavs‑i kuzehindeki elvân‑ı seb'anın; lacivert ve yeşil levninin timsâlini göreceksin. Lâkin ittihâd, cehl ile olmaz. İttihâd, imtizac‑ı efkârdır. İmtizac‑ı efkâr, mârifetin şuâıyla olur.
Yüksekten Bakmak İsteyen Dessâs Bir Papaza Cevab
Bir adam seni çamura düşürmüş, öldürüyor. Ayağını senin boğazına basmış olduğu hâlde; istifhâm‑ı istihfafiyle suâl ediyor ki;
Mezhebin nasıldır?
Buna cevab‑ı müskit, küsmekle sükût edip yüzüne tükürmektir.
“Tükürün o laînin o hayâsız yüzüne!”
Ona değil, hakikat nâmına şudur:
Suâl: Din‑i Muhammed nedir?
Cevab: Kur'ân’dır.
Suâl: Fikir ve hayata ne verdi?
Cevab: Tevhid ve istikamet.
Suâl: Mezâhimin devâsı nedir?
Cevab: Hurmet‑i ribâ ve vücûb‑u zekâttır.
Suâl: Şu zelzeleye ne der?
Cevab:
﴿لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى﴾
﴿وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ … الخ‥﴾
281
Mücâhid Bir Hayvan Mersiyesi
﴿وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ اِلَّا هُوَ﴾
İşte o cünûddan bir gâzi, şehîd.
Nev'‑i hayvandaki meymûn, saîd.
Ey maymûn‑u meymûn! Mü'minleri memnun, kâfirleri mahzûn, Yunanı da mecnûn eyledin.
Öyle bir tokat vurdun ki, siyaset çarkını bozdun.
Loyd George’u kudurttun, Venizelos’u geberttin!‥
Mîzan‑ı siyasette pek ağır oturdun ki;
Küfrün ordularını, zulmün leşkerlerini bir hamlede havaya fırlattın.
Başlarındaki maskelerini düşürüp, maskara ederek bütün dünyayı güldürdün!
Cennetle mübeşşer olan hayvanların isrine gittin!
Cennet’te saîdsin, çünkü gâzi hem şehîdsin!…
Mühim Bir Nokta
İslâm gaflet edip küstü. Hıristiyanlık dini fen ve medeniyeti kendine mal edip iki silâhla galebe çaldı.
Şimdi şarkta müdhiş bir silâh imâl ediliyor. Bunun hak kısmına sâhib olmalı. Yoksa yine küssek, onu da Hıristiyanlık İslâmiyet aleyhinde isti'mâl edecektir. Buna karşı dayanılmaz.
Cumhûr‑u avâma müteveccih olan bir fikir, bir kudsiyet almazsa söner. O desâtire kudsiyet verecek iki muazzam rakìb din var.
Şu keskin fikir gözünü açtığı vakit, hasmını ve hasmının elindeki silâhını Hıristiyanlık dini bulmuştur. Öyle ise o fikir, kudsiyet almak için İslâmiyete dehàlet etmeye mecburdur.
283
İşârât
Müellifi
Bediüzzaman Said Nursî
.
Te'lif Tarihi: 1339
İlk Baskı:
Evkàf‑ı İslâmiye Matbaası, İstanbul
1339
285
İfâde
Bundan altı sene evvel, şu zelzelenin bidâyetinde, İşârâtü'l‑İ'câz tefsirini yazarken﴿وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ﴾ beyânı sadedinde, şu risaledeki fehmimi aynen yazmıştım. Zaman, fehmimi te'yid ettiğinden neşrediyorum. Zeyli, perakende hakikatlerden bir aşûredir.
﴿﷽﴾
﴿وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ﴾
Şu cümle‑i àliyenin itnâbında bir îcâz‑ı i'câzî var. Çünkü يَتَصَدَّقُونَ veya يُزَكُّونَ gibi kısa bir cümleye bedel, bunu ihtiyar etmesinden, sadakanın şerâit‑i makbûliyetini fehme ihsâs ve nukat‑ı hüsnünü ihsân ediyor. Sadaka beş şart ile tam sadaka olabilir:
Birincisi: Sadakaya muhtaç olacak derecede tasaddukta isrâf etmemektir. Şu şarta îmâen مِمَّا ’daki مِنْ ‑i teb'îziyeyi menâr etmiştir.
286
İkincisi: Kendi malından vermeli, yoksa Ali’den alıp Velî’ye vermemeli. Şuna işâreten hasrı ifâde eden ﴿مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ﴾ ’daki takdimi ayar etmiştir.
Üçüncüsü: Minnet etmemektir. Buna remzen رَزَقْنَا ’daki hakîki mâlik kim olduğunu ve sadaka veren yalnız vâsıta olduğunu göstermekle, şu şarta medâr etmiştir.
Dördüncüsü: Tıyb‑ı nefs ile rızâ‑yı kalb ile olmalı. Havf‑ı fakr ile olmamalı. Şuna telvihen رَزَقْنَا ’daki nun‑u azametleاَنَا الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُmânâsına remzedip şu şarta emâre etmiştir.
Beşincisi: Sadakayı alan sefâhette değil belki nafakasında ve hâcât‑ı zarûriyesinde sarf etmeli. Şuna telmihan يُنْفِقُونَ ’un maddesini alâmet etmiştir.
Altıncı şart: Kemâldir. Mala hasredilmemeli. Zîra tasadduk malda olduğu gibi ilimde, fikirde, fiilde de olur. Şu ta'mîme مَا lafzındaki umum ile îmâ ve يُنْفِقُونَ ’deki ıtlâk ile işâret etmiştir. Çünkü makam‑ı hitâbîde ıtlâk, ta'mîmdir.
287
İslâmiyet’in bir rükn‑ü mühimmi olan zekât, beşerin hayat‑ı nev'iyesi için ehemmiyeti şudur:
Hadîste var اَلزَّكَاةُ قَنْطَرَةُ الْاِسْلَامِ yani zekât bir köprüdür ki Müslüman, kardeşi olan Müslüman’a muâvenet için ondan geçer. Zîra memurun‑bih olan teâvün, o vâsıta iledir. Ve nev'‑i beşerin hey'et‑i ictimâiyedeki nizâmın sıratu'l‑müstakîmi odur. İnsanlar içinde madde‑i hayatın cereyanına râbıta odur. Terakkiyât‑ı beşerdeki zehirlere tiryâk odur.
Evet, zekâtın vücûb‑u kat'îsinde ve onun kabilesi olan sadakaya ve karz‑ı hasene dâvet‑i Kur'ânîde ve ribânın vesâiliyle beraber hurmet‑i şedîdesinde azîm bir hikmet, àlî bir maslahat, vâsi' bir rahmet vardır.
Eğer sahife‑i âlemde tarihî bir nazarla dikkat ve cem'iyet‑i beşeriyenin mesâvîsinin esâsları teftiş edilse görülecektir ki bütün ihtilâlât ve fesâdın asıl ve mâdeni ve bütün ahlâk‑ı rezîlenin muharrik ve menba'ı, tek iki kelimedir. O iki kelimenin imtizacından bomba gibi küre‑i arz patladı ve izdivâcından, medenî insanlardan canavarlar doğdu.
Birinci Kelime: Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne?
İkinci Kelime: İstirahatim için zahmet çek, sen çalış, ben yiyeyim.
Merhametsiz, nefis‑perest olan birinci kelime‑i gaddâredir ki âlem‑i insanı zelzeleye getirip kıyâmeti kopmak üzeredir. Şu kelimenin ırkını kesecek tek bir devâsı var ki o da zekâttır ve zekâtın mükemmili olan sadakâttır ve onun mütemmimi olan karz‑ı hasendir.
288
Harîs, hodgâm, zâlim olan ikinci kelimedir ki beşerin terakkiyâtını öyle sarsıyor ki herc ü merc ateşine atmak üzeredir.
Şu dâhiye‑i dehyânın tek bir devâsı var. O da hurmet‑i ribâdır ve faizin bütün vesâilini hayat‑ı ictimâiyeden ref' etmektir. Hodgâm ellerde servetin inhisarına vesile olan ribâ kapları, bankaları seddir. Evet, bu kaplar ile servet ve temellük, kalîl adamlarda toplanır. Bu iki düstur ile tevzî' edilmezse gasbedilecektir.
Evet, hey'et‑i ictimâiyedeki intizamın şartı, tabakàt‑ı beşer birbirinden uzaklaşmamak; tabaka‑yı hàvâs tabaka‑yı avâmdan, tâife‑i ağniyâ tâife‑i fukaradan ayrılmasın ki sıla‑i rahim kopmasın. Hâlbuki ribânın hayatı ve zekâtın mevti ile geniş bir mesâfe açılmış, öyle bir uzaklık olmuş ki hayt‑ı vasl kopmuş.
Tabaka‑yı süflâdan, tabaka‑yı ulyâya karşı ihtiram, itâat, tahabbüb yerine; yalnız ihtilâl sadâsı, hased sayhası, kin enîni, nefret velvelesi, intikam feryâdı yükselip işitilir.
Tabaka‑yı ulyâdan, tabaka‑yı süflâya merhamet, ihsân ve taltife bedel, yalnız zulmün ateşi, tahakkümün sâikası, tahkîrin ra'dı iniyor.
İşte bu hâlet‑i rûhiyedendir ki sebeb‑i tevâzu' ve terahhum olan hàvâstaki meziyet, tekebbür ve gurura sebeb olmuştur. Şefkate, acımaya ve yardıma sebeb olan fukara aczi, avâmın fakrı esâretlerine, sefâletlerine sebeb olmuştur.
Eğer şâhid istersen âlem‑i medenî’nin fesâd ve rezâletine bak, zaman çok şâhidleri gösterecektir.
289
Elhâsıl: Tabakàtın musâlahası, birbirine yakınlaştırmasının çare‑i yegânesi, erkân‑ı İslâmiyetten olan zekâtı, hey'et‑i ictimâiyenin tedvîrine vâsi', àlî düstur ittihàz etmektir.
İslâmiyet’te en büyük kebîre olan ribâyı vesâiliyle ilgâ etmektir. Adâlet‑i Kur'âniye âlem kapısında durup ribâya: “Yasaktır, girmeye hakkın yoktur!” der.
Zaman ihtiyarlandıkça Kur'ân gençleşiyor, rumûzu tavazzuh ediyor.
Meselâ ﴿اِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ عِشْرُونَ… الخ﴾
Meselâ ﴿تَجْر۪ى فِي الْبَحْرِ… الخ﴾
Meselâ ﴿قُتِلَ اَصْحَابُ الْاُخْدُودِ… الخ﴾
Meselâ… Meselâ… ilâ âhir.
عاشورا
س ‑ مَنْ اَنْتَ ؟ اَاَنْتَ اَنْتَ بَعْدَ مَوْتِكَ ؟ وَهَلْ لِخَرَابِ الْبَدَنِ تَأْث۪يرٌ ف۪ى وَحْدَةِ الرُّوحِ ؟
ج ‑ اَنَا تَوَلَّدْتُ الْاٰنَ مُتَلَخِّصًا مِنْ ثَمَان۪ينَ سَع۪يدًا تَمَخَّضُوا ف۪ى اَرْبَع۪ينَ سَنَةً بِقِيَامَاتٍ مُسَلْسَلَةٍ وَاسْتِنْسَاخَاتٍ مُتَسَلْسِلَةٍ فَهٰذَا السَّع۪يدُ حَيٌّ نَاطِقٌ مَيِّتُونَ. لَوْ بِالْاِنْجِمَادِ تَمَاسَكَ مَاءُ الزَّمَانِ وَتَمَثَّلَ اُولٰئِكَ السَّع۪يدُونَ وَتَرَاَوْا لَمَا تَعَارَفُوا. تَدَحْرَجْتُ عَلَيْهِمْ فِي الْاَطْوَارِ فَتَفَرَّقَ مِنّ۪ى مَا زَانَ وَاَخَذْتُ مِنْهُمْ مَا شَانَ. فَكَمَا اَنَّ اَنَا الْاٰنَ هُوَ اَنَا ف۪ى هَات۪يكَ الْمَرَاحِلِ كَذٰلِكَ اَنَا اَنَا ف۪يمَا يَأْت۪ى بِمَوْت۪ى مِنَ الْمَنَازِلِ اِلَّا اَنَّهُ ف۪ى كُلِّ سَنَةٍ بِمُهَاجِرَةِ اثْنَيْنِ لِسَاكِن۪ى تِلْكَ الْبِلَادِ يُجَدِّدُ اَنَا لِبَاسَهُ فَيَلْبَسُ السَّع۪يدَ الْجَد۪يدَ وَيَخْلَعُ الْعَت۪يقَ.
290
Türkçesi:
Suâl: Kimsin? Ölsen yine sen misin? Bedenin inhilâli rûhun şahsiyetine te'sir etmez mi?
Cevab: Ben bu ânda, seksen Said’den telhis ile tezâhür etmişim. Onlar müselsel şahsî kıyâmetler ve müteselsil (❋) istinsahlar ile çalkalanıp şu zamana beni fırlatmışlar.
Şu “Said” yetmiş dokuz meyyit, bir hayy‑ı nâtıkın fihristesidir. Eğer zamanın suyu donup dursa mütemessil olan o Saidler birbirlerini görseler şiddet‑i tehâlüften birbirlerini tanımayacaklardır. Ben onların üstünde yuvarlandım; hasenât, lezzât dağıldı kaldı. Seyyiât, âlâm toplandı, yüklendi.
Nasıl ki şimdi o merhalelerde dâima ben benim. Öyle de mevtimle gelecek menzillerde de yine ben benim. Lâkin her senede şu menzilhânelerdeki zerrât, iki muhâceret‑i umumî yaptığından ene dahi libâsını değiştirir, yırtılmış Said’i atar, Yeni Said’i giyer.
“İn'ikâs (❋❋) ya hüviyeti veya hüviyetle hâsiyeti veya hüviyetle mâhiyeti tutar.”
291
Biri birinden eltaf ve eşeff, kudretin çok âyineleri vardır. Camdan suya, sudan havaya, havadan esîre, esîrden âlem‑i misâle hattâ zamana hattâ fikre ilâ âhir tenevvü' ediyor. Suda kesifin aksi, aslın aynı değilse nurânîde gayrı da değil, havada aynıdır.
Hava âyinesinde bir kelime milyonlar kelimât olur. Kudretin şu matbaasında sırr‑ı tenâsül, kalem‑i sun'-u İlâhî acîb istinsah ediyor.
﴿فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ﴾
Misleyn Telâkki Edilen Zıddeyn
Zevkî olan sofiye vahdetü'l‑vücûdu, Allah hesabına kâinâtı inkârdır.
Fikrî olan felsefe ve zaîfü'l‑i'tikàdların lisânında olan vahdetü'l‑vücûd ise hâşâ kâinât hesabına Allah’ı inkârdır.
Biri vahdetü'ş‑şühûd, diğeri vahdetü'l‑mevcûdu tazammun eder. اَيْنَ الثُّرَيَّا مِنَ الثَّرٰى
Nazar, mes'ele‑i zevkiyede tasarruf etse bozar. Zevkî, keşfî olan emir nazar‑ı fikir mîzanı ile tartılmaz; ona inse katılaşır, çirkinleşir.
Meselâ, toprak altında bir çekirdek havada ondan çiçekli bir sünbül var. Âlem‑i türâbda nazar, çekirdeğe dikkat etse ince esâsâtı görür. Hava âlemindeki müzehher sünbülü onlara ircâ ile izâh edemez. Çekirdek içine sıkıştıramaz. İşte zevk burada bakar. Nazar orada. Rü'yet değişir.
Bîçâre hakikatler, kıymetsiz ellerde kıymetsiz olur.
292
Demişler: سُبْحَانَ مَنِ اخْتَفٰى لِشِدَّةِ ظُهُورِهِ
Ben de derim:
نَعَمْ وَسُبْحَانَ مَنِ اخْتَفٰى لِعَدَمِ ضِدِّهِ ❋ وَلَوْ لَا الْجَنَّةُ وَالزَّمْهَر۪يرُ لَمَا عَذَّبَتْ جَهَنَّمُ وَلَا اَحْرَقَتْ
Cennet olmasa cehennem tâzib etmez. Zemherir olmasa ihrâk etmez.
Nefis‑perestlerin Nazar‑ı Dikkatine
(❋) Bir lokma kırk paraya. Bir lokma on kuruşa‥ ağza girmeden, boğaza geçtikten birdirler. Yalnız birkaç sâniye, ağızda bir fark var. Müfettiş ve kapıcı olan zâikayı taltif ve memnun etmek için birden ona gitmek, isrâfın en sefîhidir.
Eskide ekser İslâm aç değildi, tereffühe ihtiyar var idi. Şimdi açtır, telezzüze ihtiyar yoktur.