271
Rumûz
Müellifi
Bediüzzaman Said Nursî
.
Te'lif Tarihi: 1339
İlk Baskı:
Evkàf‑ı İslâmiye Matbaası, İstanbul
1339
273
İfâde
Herkes insanlarla meşgul. Ben insanlardan usandım. Misâlîlerle mübâhase daha hoşuma gidiyor. Çünkü munsıftırlar.
Garîbdir ki; Bir‑iki senedir uyanık iken zihnimde bir karanlık oluyor. Bazen nisyan‑ı mutlak basar. Âlem‑i menâma girdikçe bir vuzûh geliyor, daha iyi görüyorum.
İşte iki gece âlem‑i mânâda iki suâle ma'rûz oldum.
Birinci gecede cevaba hazırlanırken uyandım.
İkinci gecede cevabı verdim. Daha itmâm etmeden uyandım.
﴿﷽﴾
Birinci Suâl: İ'câz‑ı Kur'ân’ı îcâz ile beyân et!
Birinci Suâl: İ'câz‑ı Kur'ân’ı îcâz ile beyân et!
Cevab: İ'câz‑ı Kur'ân, yedi menâbi'‑i külliyeden tecellî ve yedi anâsırdan terekküb eder.
Birinci Menba': Lafzın fesâhatinden, nazmın cezâletinden, mânânın belâğatından, mefhûmların bedâatından, mazmunların berâatından, üslûbların garâbetinden tevellüd eden nakş‑ı acîbdir.
İkinci Unsur: Umûr‑u kevniyedeki gaybdan, hakàik‑ı İlâhiye’deki gaybdan, mâzideki gaybdan, müstakbeldeki gaybdan terekküb eden ilmü'l‑guyûbdur.
274
Üçüncü Menba': Lafzî cihetiyle; pek çok ve usûl‑ü Arabiyece sahîh, nazar‑ı belâğatta müstahsen, hikmet‑i teşrîiyeye münâsib pek vâsi' vücûh ve ihtimalâtın şümûlünden.
Ve mânâ cihetiyle; meşârib‑i evliyâ, ezvâk‑ı ârifîn, mezâhib‑i sâlikîn, mesâlik‑i fukahâ, turuk‑u mütekellimîn ihâtasından.
Ve ahkâm cihetiyle; hakàik‑ı ahvâl, desâtir‑i saâdet-i dâreyn, vesâil‑i terbiye, revâbıt‑ı hayat-ı ictimâiyenin istiâbından.
Ve ilmî cihetiyle; ulûm‑u kevniye, ulûm‑u İlâhiye’ye istiğrakından.
Ve makàsıd cihetiyle; muvâzenet ve ıttırâd ve desâtir‑i fıtrata mutâbakatından neş'et eden câmiiyet‑i hàrikulâdedir.
Dördüncü Unsur: Her asrın derece‑i fehim ve edebine; ve her asırdaki tabakàtın derece‑i isti'dâd ve kàbiliyetine ifâza‑i nur, her bir asra ve her asırdaki her bir tabakaya kapısı küşâde ve her birisini irzâ etmekle hâsıl olan hàrikulâde tazeliğiyle ihâtasıdır.
Beşinci Menba': Nakil cihetiyle; ahbâr‑ı evvelîn ve âhirîn, hakàik‑ı gayb ve şehâdet, serâir‑i İlâhiye, revâbıt‑ı kevniyeye dair hikâyâtıdır ki: Ne vâki, ne akıl ve mantık onu kabûl etmese de tekzîb edememiş. Kütüb‑ü Sâbıkanın ittifakından musaddıkâne, ihtilâfî yerlerde musahhihâne hikâyâtından neş'et eden ihbarât‑ı sâdıkasıdır.
275
Altıncı Unsur: Tazammun ettiği ve te'sis ettiği Din‑i İslâm’dır ki; Onun misline ne mâzi muktedir olmuş. Ne müstakbel muktedir olabilir.
Yedinci Menba': Şu altı menba'dan çıkan envâr‑ı sittenin imtizacından tevellüd eden hüsn‑ü hakîkiden hâsıl olan zevk‑i i'câzdır ki, hadsen bilinir. Tâbirine lisân ve fikir kàsırdır.
Eğer desen: Tasvirden anlaşılır ki; Taaddüd‑ü mesâlik ve ihtilâf‑ı turuk matlûbdur?
Cevab: Evet matlûbdur. Hem zarûrîdir. Eğer hodgâmlıktan neş'et eden inhisar zihniyetiyle başkaların reddine kalkışırsa
اَلْبُغْضُ فِي اللّٰهِ ’yi sû‑i isti'mâl ederse, o vakit ihtilâf zarardır. Yoksa اَلْحُبُّ فِي اللّٰهِ düsturunu esâs tutsa, tekâmülde teâvün kanununu bilse, şerîatın vüs'atini, tabibliğini düşünse ihtilâf, imtizaca sebeb olur.
Elhâsıl: Herkes kendi mesleğine “Hüve hakkun” demeli, “Hüve'l‑hakk” dememeli. Veyâhut “Hüve'l‑ahsen” demeli, “Hüve'l‑hasen” dememeli.
Ey sâil‑i misâlî! Cevab‑ı mûcez istedin, ben de mücmel cevab verdim. İzâhı istersen, birçok mücelled lâzım gelir.
İşte; şu anâsır‑ı seb'anın, yalnız birinci unsurunun ikinci cüz'ü olan nazmın cezâletini beyân etmek için “İşârâtü'l‑İ'câz” nâmındaki tefsirimi irâe ediyorum. Zîra bütün o tefsir ancak nazmın cezâletinin bir kısmını şerh edebilmiştir.
İkinci Suâl ki cevabı yarısı beyaz, yarısı siyahtır
İkinci Suâl ki cevabı yarısı beyaz, yarısı siyahtır.
Dedi ki: Bürhânınıza şekk‑i i'tirâz geldikçe; îmânınız sarsılmaz mı? Bu ma'reke‑i evhâm olan istidlâliyatla taharrî zarar vermez mi?
276
Elcevab: Eğer neticeyi – bürhân ile bağlı – onunla ikame ve isbât sûretiyle olsa; Ve tahakkuk‑u hakàika ayar tutmakla adem‑i delilden adem‑i medlûlü tevehhüm etse zarar olur. Hâlbuki, îmân incecik bir bürhâna yüklenmez. Belki öyle bir hadse bina ve istinâd eder ki; o hads öyle menâbi'den kuvvet ve öyle maâdinden ışık alır ki; söndürülmesi kâinâtın söndürülmesidir.
Birinci Menba': En azîm icmâ sırrını ve en vâsi' tevâtürün mânâsını tazammun eden milyonlar ehl‑i hakikatin ittifakıdır. Sırr‑ı icmâ ve sırr‑ı tevâtür noktasından tecellî eden bir hads‑i mukni'le o netice zihinde karar kılmıştır. Zîra, her bir muhakkìkın bir bürhânı var. Ve o bürhânın mâhiyeti teşhîs edilmese de vücûdu kat'iyyen ma'lûmdur.
Acaba dünyada hangi i'tirâz ve şübhe vardır ki; milyarlar huyût‑u berâhinden teşekkül etmiş şu Habl‑i Metîni kesebilsin? Çünkü derim: Vahdete dair şu netice, hasra gelmez ehl‑i tahkîkin her biri bir bürhân veya berâhin ile hakikat olarak görmüşler. Demek onların bütün bürhânları sarsılmaz bir bürhândır. Çünkü o bürhânları tanımasa da vücûdlarını bilir, hadsin zengin bir menba'ıdır.
İkinci Menba': Kâinâtın bütün şehâdâtıdır.
Üçüncü Menba': Vicdândaki fıtrattır. Bunlar gibi daha çok menba'lar vardır.
İşte bu hads, bütün menâbi'i söndürülmezse sönmez. Şübhe, bir delili, yüz delili atsa da medlûle îrâs‑ı zarar edemez. Çünkü o kubbe‑i àliye yalnız bir direk üstünde kàim değildir.
277
Zihnin cüz'iyeti hasebiyle, müşteri nazarıyla isbâtına çalışmak hatardır. Belki bu istidlâlât ve berâhinin vazifesi menfîdir. Matlabı tavzih eder. Tasfiye eder. Bazen de takviye eder.
Tedkik iki çeşittir:
Biri: Gittikçe﴿نُورٌ عَلٰى نُورٍ﴾tenevvür eder.
Diğeri: Gittikçe şübehâtın zulümâtına düşer.
Meselâ, bir tatlı suyun menba'ı var. O menba'dan binlerce cedâvil ve o cedvellerden şûbeler teferru' ederek çok yerlerde dolaşıp, bazı eczâ‑i âher ile bulaşmış. İşte bir adam menba'ı gördü tattı. Hakkalyakìnle tatlılığını anlamış, teşa'ubâtın ittisalini derketmiş. Sonra hangi cedvele, yâhut herhangi fer'a rast gelse, ednâ bir emâre tatlılığına dair ona kanâat verir. Tâ aksi kat'î bir delil ile tebeyyün edinceye kadar. O vakit başka madde karışmış der. Bu nev'i nazar ve tedkik; îmânın kuvvet ve inkişafına yardım eder.
İkinci nazar: Menba'dan aşağı inmeye bedel, aşağıda gezer. Bu ise hangi fer'a rast gelse, acılığına bir emâre görse şübheye düşer. Tatlılık için delil‑i kat'î arzu eder. Heyhât! Her yerde bürhân ele gelmez. Böyle incecik bir fer'a, cesîm bir neticeyi bindirmek ister. Gitgide şübhe, emniyetsizlik tezâyüd eder.
Hem de akıl nazar penceresiyle eşyaya bakar. Hâlbuki mahall‑i îmân olan kalb, hads ve ilhâm gibi isimlerle tâbir edilen bir hiss‑i sâdise-i bâtına ile hakàika bakar ki; enbiyâda vahy o hisse göredir.
Nazar‑ı aklî kendi desâtiriyle çok fakirdir ve dardır. Pek çok hakàika karşı kàsır olur, kavrayamadığından hakikat değil der, reddeder.
Bir insî tarafından soruldu: اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلَا يُعْلٰى عَلَيْهِHâlbuki kâfir müslümana galebe eder?
Elcevab: Sıfat‑ı Kelâmdan gelen evâmir‑i teşrîiyeye karşı itâat ve isyan olduğu gibi; Sıfat‑ı İrâdeden gelen evâmir‑i tekvîniyeye karşı da tâat ve isyan vardır.
278
Evvelkide mükâfât ve mücâzât gâliben âhirette olur. İkincisinde ağleb dünyada olur.
Meselâ: Sabrın mükâfâtı zaferdir. Atâletin mücâzâtı sefâlettir. Sa'y ve sebatın sevâbı, servet ve galebedir. Şu hâlde, kâfirin evâmir‑i tekvîniyeye karşı itâati, Müslümanın evâmir‑i tekvîniyeye karşı isyanına galebe etmiştir. Bir müslim, her bir sıfatı Müslüman olmak lâzım gelmediği gibi; bir kâfirin her bir sıfatı kâfir olmak ve küfründen neş'et etmek lâzım değildir. Veyâhut galebesi ona istidrâcdır, Müslümana tathîrdir.
– Şu âlemin ihtilâli nedir?
– Sa'yin sermâye ile mücâdelesidir.
– Acaba ikisini barıştırmak çaresi yok mudur?
– Evet vücûb‑u zekât, hurmet‑i ribâ, karz‑ı hasen şerâit‑i sulhiyedir. Şu ribâ taşını altından çeksen, şu zâlim medeniyet kasrı çökecektir.
– Gâvurlardaki iki cereyanları nasıl görüyorsun?
– Şimdilik biri necis, biri encestir. Tâhir‑i mutlak yalnız desâtir‑i İslâmiyettir.
– Öyle ise iki cereyana da lânet!‥
– Evet, lâkin bize bulaşmış olan encesin temizliği hesabına onun izâlesine çalışan necise necis demekle, onu da kendimize sıçratmak maslahat olmasa gerektir. Meselâ: Bir hınzır seni boğuyor, bir ayı da onu boğuyor. Ayının bağrına dürtmekle kendine musallat etmek, akıldan ziyâde cünûndur. Zâten bir cinnet‑i müstevliye dünyaya dağılmıştır.
– Küfrün inşikakından ne görüyorsun?
– İttihâd‑ı İslâm.
279
– İttihâd‑ı İslâm nedir?
– İttihâd‑ı İslâm, şarktan garba, cenûbdan şimâle mümted bir meclis‑i nurânîdir ki, el'ân üçyüz milyondan fazla efrâd bulunur ki; gafletlerinden nâşi' gayr‑ı meş'ûr bir sûrete girmiş olan bir râbıta‑i metîn ile birbiriyle merbûtturlar. Mîsâk‑ı Ezeliye ile peymân ve yemînimiz olan îmân ile o cem'iyete dâhil olmuşuz. Ehl‑i tevhidiz, ittihâda memuruz. Şu cem'iyetin şûbeleri bütün mesâcid ve medâris ve tekâya ve zevâyâdır. Ve şu cem'iyetin reisi Resûl‑i Ekrem’dir. ( A.S.M.) Kanun‑u esâsîsi Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’dır. Bütün efrâd mâbeynindeki râbıta‑i nurâniyeyi şuûrî bir sûrette ihtizâza getirmekle, bütün o şûbelere ifâza‑i nur etmek zamanı gelmiştir.
İşte kâbe‑i saâdetimiz olan ittihâd‑ı münevver-i İslâm’ın Hacerü'l‑Esved’i, Kâbe‑i Mükerreme’dir… Ve dürret‑i beyzâsı, Ravza‑i Mutahhara’dır. Mekke‑i Mükerreme’si, Cezîretü'l‑Arab’dır. Medine‑i Medeniyet-i Münevvere’si, Devlet‑i Osmaniye’dir.
Bir zaman İslâmiyetin secâya, revâbıt, mehâsin‑i ahlâkına işâreten rumûz tarîkiyle şöyle demiştim:
280
Eğer şu Kâbe’nin zînet ve nakşını görmek istersen, işte bak! Hayâ ve hamiyetten neş'et eden civanmerdâne humret; hürmet ve rahmetten tevellüd eden masûmâne tebessüm; cezâlet ve melahattan hâsıl olan rûhâni halâvet; aşk‑ı şebâbîden, şevk‑i baharîden neş'et eden semâvî neş'e; hüzn‑ü gurûbîden, ferâh‑ı seherîden vücûda gelen melekûtî lezzet; hüsn‑ü mücerredden, cemâl‑i mücellâdan tecellî eden mukaddes zînet birbiriyle imtizaç edip ondan çıkan levn‑i nurânî, o şark ve garbın kàb‑ı kavseyni olan kâbe‑i saâdetteki tâk‑ı muallâsındaki kavs‑i kuzehindeki elvân‑ı seb'anın; lacivert ve yeşil levninin timsâlini göreceksin. Lâkin ittihâd, cehl ile olmaz. İttihâd, imtizac‑ı efkârdır. İmtizac‑ı efkâr, mârifetin şuâıyla olur.
Yüksekten Bakmak İsteyen Dessâs Bir Papaza Cevab
Bir adam seni çamura düşürmüş, öldürüyor. Ayağını senin boğazına basmış olduğu hâlde; istifhâm‑ı istihfafiyle suâl ediyor ki;
Mezhebin nasıldır?
Buna cevab‑ı müskit, küsmekle sükût edip yüzüne tükürmektir.
“Tükürün o laînin o hayâsız yüzüne!”
Ona değil, hakikat nâmına şudur:
Suâl: Din‑i Muhammed nedir?
Cevab: Kur'ân’dır.
Suâl: Fikir ve hayata ne verdi?
Cevab: Tevhid ve istikamet.
Suâl: Mezâhimin devâsı nedir?
Cevab: Hurmet‑i ribâ ve vücûb‑u zekâttır.
Suâl: Şu zelzeleye ne der?
Cevab:
﴿لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى﴾
﴿وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ … الخ‥﴾
281
Mücâhid Bir Hayvan Mersiyesi
﴿وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ اِلَّا هُوَ﴾
İşte o cünûddan bir gâzi, şehîd.
Nev'‑i hayvandaki meymûn, saîd.
Ey maymûn‑u meymûn! Mü'minleri memnun, kâfirleri mahzûn, Yunanı da mecnûn eyledin.
Öyle bir tokat vurdun ki, siyaset çarkını bozdun.
Loyd George’u kudurttun, Venizelos’u geberttin!‥
Mîzan‑ı siyasette pek ağır oturdun ki;
Küfrün ordularını, zulmün leşkerlerini bir hamlede havaya fırlattın.
Başlarındaki maskelerini düşürüp, maskara ederek bütün dünyayı güldürdün!
Cennetle mübeşşer olan hayvanların isrine gittin!
Cennet’te saîdsin, çünkü gâzi hem şehîdsin!…
Mühim Bir Nokta
İslâm gaflet edip küstü. Hıristiyanlık dini fen ve medeniyeti kendine mal edip iki silâhla galebe çaldı.
Şimdi şarkta müdhiş bir silâh imâl ediliyor. Bunun hak kısmına sâhib olmalı. Yoksa yine küssek, onu da Hıristiyanlık İslâmiyet aleyhinde isti'mâl edecektir. Buna karşı dayanılmaz.
Cumhûr‑u avâma müteveccih olan bir fikir, bir kudsiyet almazsa söner. O desâtire kudsiyet verecek iki muazzam rakìb din var.
Şu keskin fikir gözünü açtığı vakit, hasmını ve hasmının elindeki silâhını Hıristiyanlık dini bulmuştur. Öyle ise o fikir, kudsiyet almak için İslâmiyete dehàlet etmeye mecburdur.
283
İşârât
Müellifi
Bediüzzaman Said Nursî
.
Te'lif Tarihi: 1339
İlk Baskı:
Evkàf‑ı İslâmiye Matbaası, İstanbul
1339
285
İfâde
Bundan altı sene evvel, şu zelzelenin bidâyetinde, İşârâtü'l‑İ'câz tefsirini yazarken﴿وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ﴾ beyânı sadedinde, şu risaledeki fehmimi aynen yazmıştım. Zaman, fehmimi te'yid ettiğinden neşrediyorum. Zeyli, perakende hakikatlerden bir aşûredir.
﴿﷽﴾
﴿وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ﴾
Şu cümle‑i àliyenin itnâbında bir îcâz‑ı i'câzî var. Çünkü يَتَصَدَّقُونَ veya يُزَكُّونَ gibi kısa bir cümleye bedel, bunu ihtiyar etmesinden, sadakanın şerâit‑i makbûliyetini fehme ihsâs ve nukat‑ı hüsnünü ihsân ediyor. Sadaka beş şart ile tam sadaka olabilir:
Birincisi: Sadakaya muhtaç olacak derecede tasaddukta isrâf etmemektir. Şu şarta îmâen مِمَّا ’daki مِنْ ‑i teb'îziyeyi menâr etmiştir.
286
İkincisi: Kendi malından vermeli, yoksa Ali’den alıp Velî’ye vermemeli. Şuna işâreten hasrı ifâde eden ﴿مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ﴾ ’daki takdimi ayar etmiştir.
Üçüncüsü: Minnet etmemektir. Buna remzen رَزَقْنَا ’daki hakîki mâlik kim olduğunu ve sadaka veren yalnız vâsıta olduğunu göstermekle, şu şarta medâr etmiştir.
Dördüncüsü: Tıyb‑ı nefs ile rızâ‑yı kalb ile olmalı. Havf‑ı fakr ile olmamalı. Şuna telvihen رَزَقْنَا ’daki nun‑u azametleاَنَا الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُmânâsına remzedip şu şarta emâre etmiştir.
Beşincisi: Sadakayı alan sefâhette değil belki nafakasında ve hâcât‑ı zarûriyesinde sarf etmeli. Şuna telmihan يُنْفِقُونَ ’un maddesini alâmet etmiştir.
Altıncı şart: Kemâldir. Mala hasredilmemeli. Zîra tasadduk malda olduğu gibi ilimde, fikirde, fiilde de olur. Şu ta'mîme مَا lafzındaki umum ile îmâ ve يُنْفِقُونَ ’deki ıtlâk ile işâret etmiştir. Çünkü makam‑ı hitâbîde ıtlâk, ta'mîmdir.
287
İslâmiyet’in bir rükn‑ü mühimmi olan zekât, beşerin hayat‑ı nev'iyesi için ehemmiyeti şudur:
Hadîste var اَلزَّكَاةُ قَنْطَرَةُ الْاِسْلَامِ yani zekât bir köprüdür ki Müslüman, kardeşi olan Müslüman’a muâvenet için ondan geçer. Zîra memurun‑bih olan teâvün, o vâsıta iledir. Ve nev'‑i beşerin hey'et‑i ictimâiyedeki nizâmın sıratu'l‑müstakîmi odur. İnsanlar içinde madde‑i hayatın cereyanına râbıta odur. Terakkiyât‑ı beşerdeki zehirlere tiryâk odur.
Evet, zekâtın vücûb‑u kat'îsinde ve onun kabilesi olan sadakaya ve karz‑ı hasene dâvet‑i Kur'ânîde ve ribânın vesâiliyle beraber hurmet‑i şedîdesinde azîm bir hikmet, àlî bir maslahat, vâsi' bir rahmet vardır.
Eğer sahife‑i âlemde tarihî bir nazarla dikkat ve cem'iyet‑i beşeriyenin mesâvîsinin esâsları teftiş edilse görülecektir ki bütün ihtilâlât ve fesâdın asıl ve mâdeni ve bütün ahlâk‑ı rezîlenin muharrik ve menba'ı, tek iki kelimedir. O iki kelimenin imtizacından bomba gibi küre‑i arz patladı ve izdivâcından, medenî insanlardan canavarlar doğdu.
Birinci Kelime: Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne?
İkinci Kelime: İstirahatim için zahmet çek, sen çalış, ben yiyeyim.
Merhametsiz, nefis‑perest olan birinci kelime‑i gaddâredir ki âlem‑i insanı zelzeleye getirip kıyâmeti kopmak üzeredir. Şu kelimenin ırkını kesecek tek bir devâsı var ki o da zekâttır ve zekâtın mükemmili olan sadakâttır ve onun mütemmimi olan karz‑ı hasendir.
288
Harîs, hodgâm, zâlim olan ikinci kelimedir ki beşerin terakkiyâtını öyle sarsıyor ki herc ü merc ateşine atmak üzeredir.
Şu dâhiye‑i dehyânın tek bir devâsı var. O da hurmet‑i ribâdır ve faizin bütün vesâilini hayat‑ı ictimâiyeden ref' etmektir. Hodgâm ellerde servetin inhisarına vesile olan ribâ kapları, bankaları seddir. Evet, bu kaplar ile servet ve temellük, kalîl adamlarda toplanır. Bu iki düstur ile tevzî' edilmezse gasbedilecektir.
Evet, hey'et‑i ictimâiyedeki intizamın şartı, tabakàt‑ı beşer birbirinden uzaklaşmamak; tabaka‑yı hàvâs tabaka‑yı avâmdan, tâife‑i ağniyâ tâife‑i fukaradan ayrılmasın ki sıla‑i rahim kopmasın. Hâlbuki ribânın hayatı ve zekâtın mevti ile geniş bir mesâfe açılmış, öyle bir uzaklık olmuş ki hayt‑ı vasl kopmuş.
Tabaka‑yı süflâdan, tabaka‑yı ulyâya karşı ihtiram, itâat, tahabbüb yerine; yalnız ihtilâl sadâsı, hased sayhası, kin enîni, nefret velvelesi, intikam feryâdı yükselip işitilir.
Tabaka‑yı ulyâdan, tabaka‑yı süflâya merhamet, ihsân ve taltife bedel, yalnız zulmün ateşi, tahakkümün sâikası, tahkîrin ra'dı iniyor.
İşte bu hâlet‑i rûhiyedendir ki sebeb‑i tevâzu' ve terahhum olan hàvâstaki meziyet, tekebbür ve gurura sebeb olmuştur. Şefkate, acımaya ve yardıma sebeb olan fukara aczi, avâmın fakrı esâretlerine, sefâletlerine sebeb olmuştur.
Eğer şâhid istersen âlem‑i medenî’nin fesâd ve rezâletine bak, zaman çok şâhidleri gösterecektir.
289
Elhâsıl: Tabakàtın musâlahası, birbirine yakınlaştırmasının çare‑i yegânesi, erkân‑ı İslâmiyetten olan zekâtı, hey'et‑i ictimâiyenin tedvîrine vâsi', àlî düstur ittihàz etmektir.
İslâmiyet’te en büyük kebîre olan ribâyı vesâiliyle ilgâ etmektir. Adâlet‑i Kur'âniye âlem kapısında durup ribâya: “Yasaktır, girmeye hakkın yoktur!” der.
Zaman ihtiyarlandıkça Kur'ân gençleşiyor, rumûzu tavazzuh ediyor.
Meselâ ﴿اِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ عِشْرُونَ… الخ﴾
Meselâ ﴿تَجْر۪ى فِي الْبَحْرِ… الخ﴾
Meselâ ﴿قُتِلَ اَصْحَابُ الْاُخْدُودِ… الخ﴾
Meselâ… Meselâ… ilâ âhir.
عاشورا
س ‑ مَنْ اَنْتَ ؟ اَاَنْتَ اَنْتَ بَعْدَ مَوْتِكَ ؟ وَهَلْ لِخَرَابِ الْبَدَنِ تَأْث۪يرٌ ف۪ى وَحْدَةِ الرُّوحِ ؟
ج ‑ اَنَا تَوَلَّدْتُ الْاٰنَ مُتَلَخِّصًا مِنْ ثَمَان۪ينَ سَع۪يدًا تَمَخَّضُوا ف۪ى اَرْبَع۪ينَ سَنَةً بِقِيَامَاتٍ مُسَلْسَلَةٍ وَاسْتِنْسَاخَاتٍ مُتَسَلْسِلَةٍ فَهٰذَا السَّع۪يدُ حَيٌّ نَاطِقٌ مَيِّتُونَ. لَوْ بِالْاِنْجِمَادِ تَمَاسَكَ مَاءُ الزَّمَانِ وَتَمَثَّلَ اُولٰئِكَ السَّع۪يدُونَ وَتَرَاَوْا لَمَا تَعَارَفُوا. تَدَحْرَجْتُ عَلَيْهِمْ فِي الْاَطْوَارِ فَتَفَرَّقَ مِنّ۪ى مَا زَانَ وَاَخَذْتُ مِنْهُمْ مَا شَانَ. فَكَمَا اَنَّ اَنَا الْاٰنَ هُوَ اَنَا ف۪ى هَات۪يكَ الْمَرَاحِلِ كَذٰلِكَ اَنَا اَنَا ف۪يمَا يَأْت۪ى بِمَوْت۪ى مِنَ الْمَنَازِلِ اِلَّا اَنَّهُ ف۪ى كُلِّ سَنَةٍ بِمُهَاجِرَةِ اثْنَيْنِ لِسَاكِن۪ى تِلْكَ الْبِلَادِ يُجَدِّدُ اَنَا لِبَاسَهُ فَيَلْبَسُ السَّع۪يدَ الْجَد۪يدَ وَيَخْلَعُ الْعَت۪يقَ.
290
Türkçesi:
Suâl: Kimsin? Ölsen yine sen misin? Bedenin inhilâli rûhun şahsiyetine te'sir etmez mi?
Cevab: Ben bu ânda, seksen Said’den telhis ile tezâhür etmişim. Onlar müselsel şahsî kıyâmetler ve müteselsil (❋) istinsahlar ile çalkalanıp şu zamana beni fırlatmışlar.
Şu “Said” yetmiş dokuz meyyit, bir hayy‑ı nâtıkın fihristesidir. Eğer zamanın suyu donup dursa mütemessil olan o Saidler birbirlerini görseler şiddet‑i tehâlüften birbirlerini tanımayacaklardır. Ben onların üstünde yuvarlandım; hasenât, lezzât dağıldı kaldı. Seyyiât, âlâm toplandı, yüklendi.
Nasıl ki şimdi o merhalelerde dâima ben benim. Öyle de mevtimle gelecek menzillerde de yine ben benim. Lâkin her senede şu menzilhânelerdeki zerrât, iki muhâceret‑i umumî yaptığından ene dahi libâsını değiştirir, yırtılmış Said’i atar, Yeni Said’i giyer.
“İn'ikâs (❋❋) ya hüviyeti veya hüviyetle hâsiyeti veya hüviyetle mâhiyeti tutar.”
291
Biri birinden eltaf ve eşeff, kudretin çok âyineleri vardır. Camdan suya, sudan havaya, havadan esîre, esîrden âlem‑i misâle hattâ zamana hattâ fikre ilâ âhir tenevvü' ediyor. Suda kesifin aksi, aslın aynı değilse nurânîde gayrı da değil, havada aynıdır.
Hava âyinesinde bir kelime milyonlar kelimât olur. Kudretin şu matbaasında sırr‑ı tenâsül, kalem‑i sun'-u İlâhî acîb istinsah ediyor.
﴿فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ﴾
Misleyn Telâkki Edilen Zıddeyn
Zevkî olan sofiye vahdetü'l‑vücûdu, Allah hesabına kâinâtı inkârdır.
Fikrî olan felsefe ve zaîfü'l‑i'tikàdların lisânında olan vahdetü'l‑vücûd ise hâşâ kâinât hesabına Allah’ı inkârdır.
Biri vahdetü'ş‑şühûd, diğeri vahdetü'l‑mevcûdu tazammun eder. اَيْنَ الثُّرَيَّا مِنَ الثَّرٰى
Nazar, mes'ele‑i zevkiyede tasarruf etse bozar. Zevkî, keşfî olan emir nazar‑ı fikir mîzanı ile tartılmaz; ona inse katılaşır, çirkinleşir.
Meselâ, toprak altında bir çekirdek havada ondan çiçekli bir sünbül var. Âlem‑i türâbda nazar, çekirdeğe dikkat etse ince esâsâtı görür. Hava âlemindeki müzehher sünbülü onlara ircâ ile izâh edemez. Çekirdek içine sıkıştıramaz. İşte zevk burada bakar. Nazar orada. Rü'yet değişir.
Bîçâre hakikatler, kıymetsiz ellerde kıymetsiz olur.
292
Demişler: سُبْحَانَ مَنِ اخْتَفٰى لِشِدَّةِ ظُهُورِهِ
Ben de derim:
نَعَمْ وَسُبْحَانَ مَنِ اخْتَفٰى لِعَدَمِ ضِدِّهِ ❋ وَلَوْ لَا الْجَنَّةُ وَالزَّمْهَر۪يرُ لَمَا عَذَّبَتْ جَهَنَّمُ وَلَا اَحْرَقَتْ
Cennet olmasa cehennem tâzib etmez. Zemherir olmasa ihrâk etmez.
Nefis‑perestlerin Nazar‑ı Dikkatine
(❋) Bir lokma kırk paraya. Bir lokma on kuruşa‥ ağza girmeden, boğaza geçtikten birdirler. Yalnız birkaç sâniye, ağızda bir fark var. Müfettiş ve kapıcı olan zâikayı taltif ve memnun etmek için birden ona gitmek, isrâfın en sefîhidir.
Eskide ekser İslâm aç değildi, tereffühe ihtiyar var idi. Şimdi açtır, telezzüze ihtiyar yoktur.
Lezzet‑perestlerin Nazar‑ı Dikkatine
İnsan eski zamanını düşünse ya lisânı veya kalbi ya (âh, âh) veya (oh, oh) tahattur veya telaffuz edecektir. Âh, müstetir elemin tercümânıdır. Oh, rûhta muzmer bir lezzet ve ni'metin muhbiridir.
293
Âh’ı dedirten, lezâiz‑i mâziyenin tasavvur‑u zevâlidir. Çünkü zevâl‑i elem lezzet olduğu gibi zevâl‑i lezzet de elemdir. Şâirlerin dîvânları, tasavvur‑u zevâl-i lezzetten gelen bir elem‑i fikrînin birer feryâdıdır.
Oh yani Elhamdülillâh dedirten, âlâm‑ı mâziyenin tasavvur‑u zevâli, verdiği lezzet‑i rûhâniyenin ünvânıdır. Demek muvakkat lezzetten ziyâde, muvakkat eleme tebessüm etmeli, hoş geldin demeli.
Evlenmeli
Bekârlık, bî‑kârların kârıdır.
Bâkire, iki sülüs kadın, bir sülüs erkektir. Bekâr, iki sülüs erkek, bir sülüs çocuktur. İzdivâc tasfiye, tehzîb eder.
Suâl: Hangi cem'iyettensin, neden muhâlefeti şiddetle tenkid ediyorsun?
Cevab: Şühedâ cem'iyetindenim. Tek bir velîyi inkâr veya istihfaf etmek, meş'ûmdur. Öyle ise iki milyon evliyâullâh olan şühedâyı inkâr etmek ve kanları heder saymak, meş'ûmların en meş'ûmudur. Zîra muhâlefet der: “Haksız olarak harbe girildi, hasmımız haklı idiler. Cihad değildi.” İşte şu hüküm, iki milyon şühedânın şehâdetini inkârdır.
Bence en çok duâmız bu olmalı:اَللّٰهُمَّ لَا تَجْعَلْ بَأْسَنَا بَيْنَنَا
294
Bir hakikat var ki, en bedevî ve hattâ vahşî insanlar dahi o hakikate karşı serfürû bürde‑i itâat ve ihtiramdırlar. Bir aşîretten mütehâsım iki kabile, hariç bir hasım zuhûr etse sevk‑i tabîi ile dâhilî husûmet ta'tîl edilir. Şâyân‑ı istiğrabdır ki medenî, münevver telâkki edilenler, o vahşîlerden çok aşağıdırlar. Husûmet‑i hariciyenin zuhûruyla, dâhilî husûmeti teşdid ederler. Eğer medeniyet ve fen böyle ise insanın saâdeti, vahşet ü cehâlettedir.
Âlim‑i mürşid koyun olmalı, kuş olmamalı. Şu kuzusuna süt, bu yavrusuna kay verir.
Bâtıl şeyleri tasvir, sâfî zihinleri idlâldir ve cerhtir. Ba'dehu cerh ve red ile tedâvi ya olur ya olmaz.
Bîçâre İstanbul mütebâyin, dâhiyâne prensiplerin telkinât‑ı musırrâneleriyle kàbiliyet‑i telkîhasını kaybetmiştir. Zihni âlûfte olmuştur.
Nisyan bir ni'mettir, yalnız her günün âlâmını çektirir, müterâkimi unutturur.
Derecât‑ı harâret gibi, her musîbette bir derece‑i ni'met vardır. Daha büyüğünü düşünüp küçükteki derece‑i ni'meti görüp Allah’a şükretmeli. Yoksa isti'zam ile üflense şişer, merak edilse ikileşir. Kalbdeki misâli, hakikate inkılâb eder.
295
Zulmet‑i Münevvere
Efkâr‑ı hâzırada cehl‑i basiti, cehl‑i mürekkebe kalbeden en mühim sebeb; mechûl bir şeye parlak bir isim takmakla anladım zannetmek ve mechûl şeyleri ona ircâ ile izâh ettim zannetmektir. Hâlbuki ta'rif ya had ya resim ile olur. Yoksa vâzı'ı câhil ve müsemmâya mümâs olan vechi muzlim ve göze çarpan vechi şeffâf bir ism‑i câmid ile olmaz. Manyetizma, telepati, kuvve‑i mıknatısiye gibi…
İhyâ‑yı din, ihyâ‑yı millettir.
Hayat‑ı din, nur‑u hayattır.
Ümmet şerîata temessükü nisbetinde terakkî, tesâhülü nisbetinde tedennîsi hakàik‑ı tarihiyedendir.
297
Sünûhât
Müellifi
Bediüzzaman Said Nursî
.
Te'lif Tarihi: 1920
İlk Baskı:
Evkàf‑ı İslâmiye Matbaası, İstanbul
1920 (Hicrî: 1338; Rûmî: 1336)
299
Mukaddime
Bu Sünûhât Risalesi, Hazret‑i Üstadın “Eski Said” tâbir ettiği zamanında Risale‑i Nurdan evvel te'lif ettiği eserlerinden olmakla beraber tazeliğini dâima muhâfaza etmekte ve Risale‑i Nurdaki bazı mes'elelerin hülâsalarını ihtiva etmektedir.
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri sonradan yazdığı bir mektûbunda bu risaleden bahisle şöyle izâhatta bulunmaktadır:
“Hürriyet’in bidâyetinde Risale‑i Nurdan çok evvel kuvvetli bir ümîd ve i'tikàd ile ehl‑i îmânın me'yûsiyetlerini izâle için; “İstikbâlde bir ışık var, bir nur görüyorum.” diye müjdeler veriyordum. Hattâ hürriyetten evvel de talebelerime beşâret ederdim. Tarihçe‑i Hayat’ımda merhum Abdurrahman’ın yazdığı gibi, Sünûhât misillû risalelerde dahi; “Ben bir ışık görüyorum.” diye dehşetli hâdisâta karşı o ümîd ile dayanıp mukàbele ederdim. Ben de herkes gibi o ışığı siyaset âleminde ve hayat‑ı ictimâiye-i İslâmiye’de ve çok geniş bir dâirede tasavvur ederdim. Hâlbuki hâdisât‑ı âlem beni o gaybî ihbarda ve beşârette bir derece tekzîb edip ümîdimi kırardı.
Birden bir ihtar‑ı gaybî ile kat'î kanâat verecek bir sûrette kalbime geldi. Denildi ki: Ciddi bir alâka ile senin eskiden beri tekrar ettiğin “Bir ışık var, bir nur göreceğiz.” diye müjdelerin te'vili ve tefsiri ve tâbiri sizin hakkınızda, belki îmân cihetiyle, Âlem‑i İslâm hakkında dahi en ehemmiyetlisi Risale‑i Nurdur. Bu ışıktır ki, seni şiddetle alâkadar etmişti. Ve bu nurdur ki, eskide de tahayyül ve tahminin ile geniş dâirede belki siyaset âleminde gelecek mes'ûdâne ve dindarâne hâletlerin ve vaziyetlerin mukaddimesi ve müjdecisi iken, bu muaccel ışığı o müeccel saâdet tasavvur ederek eski zamanda siyaset kapısıyla onu arıyordun.”
300
Bir mektûbunda da aynı bahse temâsla şu beyânda bulunuyor:
“Bu Osmanlı ülkesinde büyük bir parlak nur çıkacak. Hattâ Hürriyet’ten evvel pek çok defa talebelere tesellî vermek için “Bir nur çıkacak, gördüğümüz bütün fenâlıklara karşı bu vatana saâdet te'min edecek.” diyordu. İşte kırk sene sonra Risale‑i Nur o hakikati kör gözlere de gösterdi. İşte Nur’un zâhiren, kemiyeten dar cihetine bakmayarak hakikat cihetinde keyfiyeten geniş ve fevkalâde menfaatini hissetmesi sûretiyle; hem de siyaset nazarıyla bütün memleket‑i Osmaniye’de olacak gibi ifâde etmiş… Çünkü Risale‑i Nur îmânı kurtarması cihetiyle o dar dâiresi, mâdem hayat‑ı bâkiye ve ebediyeyi îmânla kurtarıyor; bir milyon talebesi bir milyar hükmündedir. Yani bir milyon değil, belki bin insanın hayat‑ı ebediyesini te'mine çalışmak, bir milyar insanın hayat‑ı fâniye-i dünyeviye ve medeniyetine çalışmaktan daha kıymetdâr ve ma'nen daha geniş olması, Eski Said’in o rüya‑yı sâdıka gibi olan hiss‑i kable'l-vukû' ile o dar dâireyi bütün Osmanlı memleketini ihâta edeceğini görmüş. Belki inşâallâh o görüş, yüz sene sonra Nurlar’ın ektiği tohumların sünbüllenmesiyle aynen o geniş dâire, Nur dâiresi olacak.”
Hem yine hiss‑i kable'l-vukû' ile istikbâlden haber verdiği müjdelere dair Hutbe‑i Şâmiye’nin hâşiyesinde diyor: “Eski Said, hiss‑i kable'l-vukû' ile bin üçyüz yetmişbirde – başta Arab devletleri – Âlem‑i İslâm’ın ecnebî esâretinden ve istibdâdından kurtulup İslâmî devletler teşkil edeceklerini, kırkbeş sene evvel haber vermiş. İki Harb‑i Umumî ve otuz‑kırk sene istibdâd‑ı mutlakı düşünmemiş. Binüçyüz yetmişte olan vaziyeti binüçyüz yirmiyedide olacak gibi müjde vermiş, te'hirinin sebebini nazara almamış.”
301
Eskiden neşrettiği makàlâtına dair şöyle söylemektedir:
“Bütün kuvvetimle derim ki:
Gazetelerde neşrettiğim umum makàlâtımdaki umum hakàikta nihâyet derecede musırrım. Şâyet zaman‑ı mâzi cânibinden, Asr‑ı Saâdet mahkemesinden adâletnâme‑i Şerîatla dâvet olunsam; neşrettiğim hakàikı aynen ibraz edeceğim. Olsa olsa, o zamanın ilcaâtının modasına göre bir libâs giydireceğim.
Şâyet müstakbel tarafından üçyüz sene sonraki tenkidât‑ı ukalâ mahkemesinden tarih celbnâmesiyle celbolunsam, yine bu hakikatleri, tevessü' ve inbisat ile çatlayan bazı yerlerini yamalamakla beraber, taze olarak orada da göstereceğim.
Demek, hakikat tahavvül etmez, hakikat haktır.” اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلَا يُعْلٰى عَلَيْهِ
Hem bu Sünûhât Risalesi’nde “Kur'ân’ın hâkimiyet‑i mutlakası” bahsinde, cemâat‑i İslâmiye’nin nazarını Kur'ân’a çevirmek, bu sûretle muharrik‑i vicdân olan kudsiyeti te'min ile kalblere meleke‑i hassâsiyet gelerek, dinin emirlerine ve îmânın ihtarâtına karşı lâkayd ve sağır kalmamak gibi bazı hususlara dair izâhlar var.
Zaman gösterdi ki; bu risalede Hazret‑i Üstadın ehemmiyetle üzerinde durduğu ve müslümanların doğrudan doğruya okudukları tefsir kitaplarından Kur'ân’a müteveccih olmaları, şiddetli bir rağbet ve alâkayla Kur'ân’ı dinlemeleri, Kur'ân’dan ders almaları gibi hususlar, Risale‑i Nurda tecellî etmiştir.
Zamanın hastalığını teşhîs eden ve o hastalığa devâyı gösteren Zât, Cenâb‑ı Hakk’ın ona ihsân ettiği Nur Külliyatıyla, bu pek ehemmiyetli hizmeti, âlem‑şümûl bir vüs'atle îfâ etmiştir.
302
Evet, bahsettiği, “Şerîat kitapları birer şeffâf cam mâhiyetinde olmak lâzım.” dediği hakikat Risale‑i Nurla zuhûra gelmiş ve meydân‑ı istifadeye arz edilmiş bulunuyor. Şimdi başta Anadolu olarak Âlem‑i İslâm ve insaniyette Kur'ân’ın bu yeni dersi, Risale‑i Nur; asrın ihtiyaçlarına cevab veren en müessir bir eser olarak benimsenmekte, yeni nesillerin istifadesine sunulmaktadır.
Nur Talebeleri
303
İfâde‑i Merâm
Bazı âyâtı düşünürken bazı nükteler kalbime hutûr ederek nota sûretinde kaydettim. Elfâzca zengin değilim, isrâfı da sevmem, teşrîfatçı elfâzı beğenmem, îcâzımdan darılma.خُذْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ اَحْسَنَهُ kaidesiyle “Sana hoş gelen şeyleri al.”, sana hoş görünmeyeni bana bırak, ilişme!‥ (❋)
Kur'ân “Sâlihât”ı Mutlak, Mübhem Bırakıyor
﴿﷽﴾
﴿اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ﴾ (❋❋)
Kur'ân “sâlihât”ı mutlak, mübhem bırakıyor. Çünkü ahlâk ve faziletler, hüsn ve hayr, çoğu nisbîdirler. Nev'den nev'e geçtikçe değişir. Sınıftan sınıfa nâzil oldukça ayrılır. Mahalden mahalle tebdil‑i mekân ettikçe başkalaşır. Cihet muhtelif olsa, muhtelif olur. Ferdden cemâate, şahıstan millete çıktıkça mâhiyeti değişir.
Meselâ: Cesâret, sehàvet erkekte gayret, hamiyet, muâvenete sebebdir. Karıda nüşûza, vakahata, zevc hakkına tecâvüze sebeb olabilir.
Meselâ; zaîfin kavîye karşı izzet‑i nefsi, kavîde tekebbür olur. Kavînin zaîfe karşı tevâzu'u, zaîfte tezellül olur. Meselâ; bir ulü'l‑emir, makamındaki ciddiyeti vakar, mahviyeti zillettir. Hânesinde ciddiyeti kibir, mahviyeti tevâzu'dur.
304
Meselâ; tertib‑i mukaddemâtta tefvîz, tenbelliktir. Terettüb‑ü neticede tevekküldür. Semere‑i sa'yine, kısmetine rızâ kanâattir. Meyl‑i sa'yi kuvvetlendirir. Mevcûda iktifâ, dûn‑himmetliktir.
Meselâ; ferd mütekellim‑i vahde olsa müsâmahası, fedâkârlığı amel‑i sâlihtir. Mütekellim‑i maa'l-gayr olsa hıyânet olur.
Meselâ; bir şahıs kendi nâmına hazm‑ı nefs eder, tefâhur edemez; millet nâmına tefâhur eder, hazm‑ı nefs edemez. Her birinde birer misâl gördün, istinbat et.
Mâdemki Kur'ân, bütün tabakàta, bütün a'sârda, kâffe‑i ahvâlde şâmil bir hitâb‑ı ezelîdir. Hem nisbî hüsn, hayr çoktur. Sâlihâttaki ıtlâkı, belîğâne bir îcâz‑ı mutnebdir. Beyânda sükûtu, geniş bir sözdür.
Âkıbet, İkàba Delildir
﴿وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَف۪ي جَح۪يمٍ﴾Âkıbet, ikàba delildir; hadsen onu gösteriyor. Ma'siyetin ekseriyâ dünyada olan âkıbeti, bir emâre‑i hadsiyedir ki, cezasında bir ikàb vardır. Çünkü herkes hususî bir tecrübe ile hadsen görüyor ki; hiçbir münâsebet‑i tabîiye olmadığı hâlde, ma'siyet bir netice‑i seyyieye müncer olur. Bu kadar kesret ve vüs'atle tesâdüf olamaz.
Eğer şu umum muhtelif hususî tecrübeler nazara alınırsa görünür ki; nokta‑i iştirâk yalnız tabiat‑ı ma'siyettir ki, cezayı istilzam ediyor. Demek ceza, ma'siyetin lâzım‑ı zâtîsidir.
305
Mâdemki dünyada filcümle bu lâzım, sırf tabiat‑ı ma'siyet için terettüb ediyor. Elbette bu dârda terettüb etmeyen, başka dârda terettüb edecektir. Acaba kim vardır ki, küçücük bir tecrübe geçirmemiş ve dememiş ki: “Filân adam fenâlık etti, belâsını buldu…”
Herkesin Hey'et‑i İctimâiyede Müteselsil Revâbıt ve Vezâifi Vardır
﴿وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَٓائِلَ لِتَعَارَفُوا﴾
(اَيْ : لِتَعَارَفُوا فَتَعَاوَنُوا فَتَحَابُّوا لَا لِتَنَاكَرُوا فَتَعَانَدُوا فَتَعَادُّوا…)
Bir nefer takımda, bölükte, taburda, fırkada birer râbıtası, birer vazifesi olduğu gibi; herkesin hey'et‑i ictimâiyede müteselsil revâbıt ve vezâifi vardır. Halîta şeklinde gayr‑ı muayyen olsa, teârüf ve teâvün olmaz.
Unsuriyetin intibâhı ya müsbettir ki, şefkat‑i cinsiye ile intiâşe gelir ki, teârüfle teâvüne sebebdir. Veya menfîdir ki, hırs‑ı ırkî ile intibâha gelir ki, tenâkürle teânüdün sebebidir. İslâmiyet bunu reddeder.
306
Rızk Hayat Kadar, Kudret Nazarında Ehemmiyetlidir
﴿وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْاَرْضِ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا﴾
Rızk hayat kadar, kudret nazarında ehemmiyetlidir. Kudret çıkarıyor, kader giydiriyor, inâyet besliyor. Kudret‑i Ezeliye dehşetli bir fa'âliyetle âlem‑i kesifi, âlem‑i latîfe kalb ve zerrât‑ı kâinâtı hayattan hissedar etmek için ednâ bir sebeb ile, bir bahâne ile kemâl‑i ehemmiyetle hayatı verdiği gibi; aynı derece ehemmiyetle mebsuten mütenâsib, rızkı dahi ihzar ediyor.
Hayat; muhassal‑ı mazbuttur, görünür. Rızık gayr‑ı muhassal, tedrîcî münteşirdir, düşündürür. Bir nokta‑i nazarda denilebilir: “Açlıktan ölmek yoktur.” Zîra şahm vesâir sûrette iddihar olunan gıdâ bitmeden evvel ölüyor.
Demek terk‑i âdetten neş'et eden maraz öldürür. Rızıksızlık değil.
Hayat‑ı Hakîkiye Ancak Âlem‑i Âhiretin Hayatıdır
﴿وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ﴾ (❋)
Küremiz hayvana benziyor. Âsâr‑ı hayatı gösteriyor. Acaba yumurta kadar küçülse, bir nev'i hayvan olmayacak mıdır? Veya bir mikrop, küre kadar büyüse, ona benzemeyecek mi?
Hayatı varsa rûhu da vardır. İnsan‑ı ekber olan âlem, tazammun ettiği manzûme‑i kâinât o derece hassâsiyet ve âsâr‑ı hayat gösteriyor ki; bir ceseddeki âzâ, eczâ, zerrât izhâr ettikleri tesânüd, tecâzüb, teâvünden daha ziyâde muntazam, muttarid, mükemmel âsârı gösteriyor.
Acaba âlem insan kadar küçülse, yıldızları zerrât ve cevâhir‑i ferd hükmüne geçse, o da bir hayvan‑ı zîşuûr olmayacak mıdır?…
307
Şu âyet dehşetli bir sırrı telvih eder. Kesretin mebde'i vahdettir, müntehâsı da vahdettir. Bu bir düstur‑u fıtrattır.
Kudret‑i Ezeliyenin feyz‑i tecellîsi ve eser‑i ibdâ'ı olan kâinâttaki kuvvetten umum zerrâta, her bir zerreye birer zerre‑i câzibe halk ve ihsân ederek ve ondan kâinâtın râbıtası olan müttehid, müstakil, muhassal câzibe‑i umumiyeyi inşâ ve icâd etmiştir.
Nasıl ki, zerrâtta reşehât‑ı kuvvet olan câzibelerin muhassalası bir câzibe‑i umumiye vardır. O da kuvvetin ziyâsıdır. İzâbesinden neş'et eden bir istihâle‑i latîfesidir.
Kezâlik kâinâta serpilmiş katarât ve lemeât‑ı hayatın dahi muhassalı bir hayat‑ı umumiye var olmak gerektir. Hayat varsa rûh da vardır. Öteki gibi müntehâ‑yı rûh, bir mebde'‑i rûhun cilve‑i feyzidir. O mebde'‑i rûh dahi hayat‑ı ezeliyenin tecellîsidir ki, lisân‑ı tasavvufta hayat‑ı sâriye tesmiye ederler.
İşte ehl‑i istiğrakın iştibâhının sebebi ve şatahatın menşe'i; şu zılli, asla iltibas etmeleridir.
308
Şehîd Kendini Hayy Bilir
﴿وَ لَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ى سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌ بَلْ اَحْيَٓاءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ﴾
(اَيْ : وَلٰكِنَّهُمْ يَشْعُرُونَ اَنَّهُمْ اَحْيَاءٌ مَا مَاتُوا)
Şehîd kendini hayy bilir. (❋) Fedâ ettiği hayatı sekerâtı tatmadığından gayr‑ı münkatı' ve bâkî görüyor. Yalnız daha nezîh olarak buluyor.
Başka meyyite nisbeti şuna benzer ki; iki adam rüyada lezâizin envâ'ına câmi' bir bahçede geziyorlar. Biri rüya olduğunu bilir, ehemmiyet vermez. Diğeri ise yakaza bilir, hakîki mütelezziz olur.