Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
33

Üçüncü Ders

﴿
﴿فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ
Ey gururlu, mağrûr gâfil! Sana ne olmuş ki, müslümanları ecânib tarzında hayat‑ı dünyeviyeye dâvet edersin? O hayat, uyku içinde bir lu'b ve hevâ içinde bir lehivden başka bir şey değildir.
Hem ne oluyorsun ki, keyiflerine kâfî gelen helâl ve tayyibât dâiresinden hurûca teşvik ederek, dinin ihmaline veya dinin bazı şeâirinin terkine sebebiyet veriyorsun. Ve muharremât ve habîsât dâiresine duhûle teşci' ediyorsun.
Ey müvesvis! Bilir misin misâlin neye benzer? O derece belâhet kesbetmiş bir sarhoşa benzer ki; arslanı attan, darağacını salıncaktan, cerahatli yarayı kırmızı gülden farketmez.
Hem öyle zannettiği hâlde, mürşid vaziyetini alır; muslih tavrını takınır. Müdhiş bir vaziyete düşmüş bîçâre bir adama ders verir. Bazı müzahrefâtı ve aldatıcı hevesâtı ve bazı lehviyâtı irâe etmekle, o bîçâre adamı baştan çıkarmak ister. Çare‑i necât taharrî etmez.
İşte o adam, şöyle bir vaziyettedir: Arkasında, her ân ona hücuma müheyyâ bir arslan duruyor. Önünde, bir darağacı dikilmiş onu bekliyor. Sağ tarafında, derin bir yara açılmış. Sol cânibinde, müz'ic bir çıban, cerahat akıttırıyor. Şu vaziyetle beraber, mühim bir sefere sevkediliyor. Şu adam ise, bu müvesvisin tamamen zıddı olan bir hayırhâh zâtın irşadıyla iki ilâcı elde etmiş. Eğer güzelce isti'mâl etse; o iki cerahat, iki aded râyihalı gül olur. Hem o mübârek zâtın işâretiyle iki tılsım bulmuş, kalb ve lisânına takmış. Eğer güzelce isti'mâl etse, o müdhiş arslan, musahhar bir ata döner ve ona biner, bir Kerîm‑i Rahîm’in ziyâfetine gider. O darağacının ipi dahi, seyr ve tenezzühe âlet ve salıncak olur.
34
Hâlbuki şeytan, onu sarhoş etmek ister. O müdhiş vaziyette iken, şeytan‑ı insî o adama der ki: Bırak bu tılsımları, at bu ilâçları, gel keyfedelim. Beraber oynayalım. Şu lezâiz ve güzel sûretlerden istifade edelim, ömrümüzü hoş geçirelim.”
Diğer mübârek zât kendine diyor ki: Ey çare‑i necâtı bulmuş musîbet‑zede adam! Şu boşboğaza de ki: İlâçların hıfzı ve tılsımların muhâfazası lâzım. Kerîm‑i Rahîm’in müsâade ettiği dâire‑i meşrûa keyfime kâfî, lezzet‑i hayatıma vâfîdir. Hem hakîki lezzet ve saâdet, şu dâire haricinde mümkün değildir.
Hem de ki: Bu ölüm arslanını öldürmek ve firâk ve zevâli izâle etmek ve acz ve fakr yaralarını beşerden kaldırmak çaresini bulmuşsan, yani dünyayı cennete ve arz‑ı fâniyeyi arz‑ı bâkiyeye tebdil; ve acz‑i mutlak-ı beşerîyi bir iktidar‑ı mutlakaya tahvîl; ve nihâyetsiz fakr‑ı beşerîyi bir gınâ‑yı mutlakaya kalbetmek çaresi varsa, söyle dinleyelim. Yoksa çare‑i necâtını bırakıp sana aldanacak, senin gibi bir sarhoş lâzım ki; gülmeyi ağlamaktan, bekàyı fenâdan, derdi dermandan, hevâyı hüdâdan fark ve temyiz etmez olsun. Ben ise, O mübârek zâtın sözünü dinlerim,﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُder, tılsım ve ilâçları hıfzederim ve hırz‑ı can ederim.”
Eğer şu temsîlin sırrını anlayıp, hakikatin sûretini görmek istersen, dinle:
35
Şu dalâlet‑âlûd ve sefâhet‑perver medeniyetin şâkirdleri ve idlâl edici sakîm felsefenin talebeleri, acîb ihtirasat ve pek garîb tefer'unlukla sarhoş olmuşlar. Sonra gelip, desîseler ile müslümanları, ecnebîlerin âdâtına dâvet ve terk‑i şeâir-i İslâmiyeye teşvik ediyorlar. Hâlbuki her şeâirde nur‑u İslâma bir şuûr ve bir iş'âr vardır.
Kur'ân‑ı Hakîm’in tilmizleri ise, bunlara mukàbele edip derler ki: Ey dalâlete dalmış gâfiller! Dünyadan mevti, insandan acz ve fakrı kaldırmak çaresi varsa, dinden ve dinin şeâirlerinden istiğnâ edebilirsiniz. Yoksa susunuz!‥ Zîra ölüm, acz, zevâl, fakr, sefer gibi âyât‑ı tekvîniye yüksek sadâlarıyla, dinin lüzumuna ve şeâirin iltizamına dâvet ediyorlar;﴿فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا﴿وَاِذَا قُرِئَ الْقُرْاٰنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُâyetlerini kırâat ediyorlar ve beşerin başında dört‑beş cihette, herbiri birer melek‑i ra'd gibi na'ralarıyla beşeri îkaz edip Kur'ân’a dâvet ederlerken; sizin vesveseleriniz bunlara nisbeten sivrisinek sadâsı gibi kalır.”
Evet hakikat‑bîn göz sâhibi böyle mukàbele eder. Der ki: Arkama bakıyorum, görüyorum ki; ecel arslanı arkamda duruyor. Dâima beni tehdid ediyor. Eğer îmân kulağıyla Kur'ân sadâsını dinlesem, o arslan, güzel bir ata; o firâk ise, burâka dönerler. Beni rahmet‑i Rahmân’a vusûle ve Seyyid‑i Kerîmimin huzuruna îsâle vâsıta olurlar. Yoksa yırtıcı birer canavar ve beni bütün sevdiklerimden ebedî firâk ile tefrik edici birer esed hükmünde kalırlar.
Sonra önüme bakıyorum, görüyorum ki: Gece‑gündüz dönmesinden, fenâ ve zevâlin âlâtı sallanıyor.
36
Hem o fusûl ve usûrun emvâcından, firâklar; ve helâketten, zevâller temevvüc ediyor. Şu âletler, beni ve hem bütün sevdiklerimi mahvetmek için dikilmiş bir darağacı görünüyor. Eğer sem'‑i îkan ile irşad‑ı Kur'ânîyi dinlesem, o müdhiş âletler, salıncak ve merâkibe ve seyr ve tenezzühe dönerler ki; dünya denizinde, zaman seylinde, hayâl ve akl‑ı beşer onlara biner, Cenâb‑ı Kadîr-i Zülcelâl’in tecelliyât‑ı şuûnât-ı san'atını müşâhede ederler.
Evet Kur'ân gösterir ki, şu mevcûdât‑ı seyyâle, Hàlık‑ı Zülcelâl’in Esmâ‑i Hüsnâ’sının âyineleri ve kalem‑i kudretinin elvâh‑ı mütehavvilesidir. Bunların tahvîlinden, teceddüd‑ü san'at-ı Rabbâniye ve cilve‑i cemâl-i mücerred-i esmâ-i İlâhî müşâhede edilir. Merâyânın tebeddülünde, cemâl‑i esmâ tazelenir.
Sonra sağ tarafıma bakıyorum görüyorum ki: Nihâyetsiz bir fakr ve hadsiz bir ihtiyaçtan dehşetli bir çıban duruyor. Zîra en âciz bir hayvandan daha âciz ve bütün hayvanattan daha fakir olduğum hâlde, dünya kadar ihtiyacâtım var. İktidarım ise, bir serçe kuşunun fa'âliyetinden çok aşağıdır. Eğer Kur'ân‑ı Kerîm’in şifâ‑i kâfîsine i'timâd ederek tedâvi etsem, o elîm müz'ic fakr, rahmetin ziyâfetinden gelen lezîz bir şevke ve semerâtından gelen latîf bir iştihâya döner. Şu acz ve fakrın lezzeti, istiğnâ ve kuvvetten gelen lezzetin fevkınde bir lezzet verir. Yoksa o fakr; gayet müz'ic, elemli zillet ve tezellüle vâsıta bir yara olarak kalır.
Sonra sol tarafıma bakıyorum, görüyorum ki: Nihâyetsiz bir acz ve o hadsiz aczden neş'et eden derin bir yaram var ki; o mutlak aczimle, kalb ve rûhumun ve aklımın cihetinden hadsiz darbeler bana vurulabilir. Şu elem ise, lezzet‑i hayat-ı dünyeviyeyi cidden izâle eder. Eğer teslîmiyetle Kur'ân‑ı Kerîm’in dersini dinlesem; o aczim, bir tezkereye döner. Beni, sırr‑ı tevekkül ile, öyle bir Kadîr‑i Mutlak’a istinâda dâvet eder. Ve öyle bir nokta‑i istinâdı buldurur ki; o noktada bütün a'dâdan emn ü emânı te'min eder. Evet emr‑i kün feyekûne mâlik ve bütün eşya O’na musahhar ve hàdim olan bir Sultan‑ı cihan’a acz tezkeresiyle istinâd eden adam, ne gibi şeyden pervâ eder. Yoksa müdhiş aczimle, merhametsiz ve hadsiz düşmanlar içinde pek çok ızdırâb çekmeğe mecbur kalacağım.
37
Hem hâlime bakıyorum, görüyorum ki: Ben misâfirim, uzun bir sefere sevkediliyorum. Yolum kabir, berzah ve haşir üstünden geçip ebedü'l‑âbâda kadar gider. O karanlık yolda, zâd ile ziyâ ister. Hâlbuki Kur'ân haricinde hiçbir akıl ve hikmet ve hiçbir ilim ve felsefe o yolun zulümâtını izâle edecek bir nur ve o uzun sefere zâd olacak bir rızık vermiyor. Ancak onu ışıklandıracak yalnız şems‑i Kur'ân’dan iktibas edilen ziyâdır. Ve o sefere zâd olacak, yalnız hazine‑i Rahmân’dır. Ve delâlet‑i Kur'ân ile ahzedilen gıdâdır.
Ey gâfil ve sarhoş! Eğer bu mecburî seferden beni halâs edecek bir çare bulmuş isen, söyle Fakat bulduğun çare kàtiü't‑tarîklik olmasın. Çünkü inkâr ve dalâlet, ancak kabrin ağzında zulümât‑ı adem-âbâdda sukùtu kabûl demek olduğundan; şu kàtiü't‑tarîklik çok defa uzun seferden daha müdhiş ve daha korkunçtur. Mâdem çaresi yok, öyle ise sus! Kur'ân‑ı Hakîm dediğini desin.
Acaba bu beş müdhiş azâb kapılarını Kur'ân‑ı Hakîm’in beş saâdet kapısına tahvîlinden neş'et eden lezzet ve saâdet‑i maneviyeye mukâbil gelecek, dünyada bir lezzet ve saâdet var mıdır? Meselâ, firâk‑ı ebediye kapısının visâl‑i hakîkiye kapısına inkılâbı, her lezzetin fevkındedir.
İşte kitab‑ı âlemin bu âyât‑ı hamsesinin herbiri, herbir beşerin başında bu hakikatleri okuyor.
﴿فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ
38
İşte bu beş hatîbin yüksek îkazlarını dinleyen, nasıl sana tâbi olacaktır ve sözüne uyacaktır?
Evet, ey gururlu ve mağrûr adam! Senin meşrebini ihtiyar edecek öyle bir sarhoş lâzım ki; ya şarab‑ı siyaset veya hırs‑ı şöhret veya rikkat‑i cinsiye veya zındıka‑i felsefe veya sefâhet‑i medeniyet veya gurur ve enâniyet veya derd‑i maîşet gibi müskirât‑ı manevîye ile, zarar ve nef'ini farketmeyecek derecede sarhoş olsun. Hâlbuki, insanın başına inen müdhiş darbeler ve beliyyât ve beşerin yüzünü tokatlayan şu ehvâl ve musîbât; elbette şu sekri beşerden kaçırıp, beşerin aklını başına toplattıracaktır.
Ey fâsık ve sefîh! Deme ki Ben de frenk gibi olacağım.” Dikkat et! Sen, frenk gibi olamazsın. Zîra bir frenk, Peygamberimizi (A.S.M.) kabûl etmezse de İsâ (A.S.) ve Mûsa (A.S.) ve sâir enbiyâları bir derece kabûl edebilir. Rûhunda, maâliyâta medâr kendince bir esâs kalabilir. Fakat sen, Peygamber‑i Âhirzaman’ın (A.S.M.) derslerini terkettiğin dakikada, senin rûhunda nihâyetsiz bir tahribât, bir boşluk, bir karanlık peydâ olacaktır ki; hiçbir kemâlât ve ahvâl‑i àliyeye ve mes'ûdiyete yer kalmayacaktır. Meğer insaniyetini söndüresin ve zaman‑ı hâl ile mukayyed sırf bir hayvan olasın ve hayvan gibi bir muvakkat müzahref lezzeti göresin. Hâlbuki insan, müstakbelin ehvâli ve mâzinin ahzânı ile giriftâr olmuştur. Bu ikisi, onu pek ciddi düşündürür, başını mütemâdiyen döğerler. İnsanı, bu havf ve hüzünden kurtarıcı tek bir medetkâr var. O da Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’dır.
Eğer bütün hayvanattan daha şakì, daha zelîl, daha ahmak kalmamak istersen, sükût et. Îmânın kulağıyla, Kur'ân’ın beşâretini ve şu ilânlarını dinle: ﴿اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ ❋ اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ ❋ لَهُمُ الْبُشْرٰى فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِي الْاٰخِرَةِ لَا تَبْد۪يلَ لِكَلِمَاتِ اللّٰهِ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ
39

Üçüncü Dersin Zeyli

Ey Said‑i kàsır, âciz ve fakir! Bilmelisin ki: Senin mâhiyet‑i nefsinde, nihâyetsiz bir kusur, nihâyetsiz bir acz, nihâyetsiz bir fakr, nihâyetsiz bir ihtiyaç, nihâyetsiz a'mâl dercedilmiş. Cenâb‑ı Fâtır-ı Hakîm, nasıl ki açlık ve susuzluğu midene vermiş, ihsânatını ve lezâiz‑i ni'metini tanıyasın. Onun gibi, seni kusur ve fakr ve ihtiyaçtan terkîb etmiş, mirsâd‑ı kusurun ile Fâtır‑ı Zülcelâl’in serâdikât‑ı cemâl ve kemâline; ve mikyâs‑ı fakrın ile, derecât‑ı gınâ ve rahmetine ve mîzan‑ı aczin ile, merâtib‑i iktidar ve kibriyâsına; ve fihriste‑i ihtiyacâtın tenevvü'ü ile, envâ'‑ı niam ve ihsânatına bakabilesin ve tanıyasın ve vazife‑i hilkatini edâ edesin.
Bundan bil ki; gaye‑i fıtratın, ubûdiyettir. Ve ubûdiyet odur ki; sen, Fâtır‑ı Zülcelâl’in dergâh‑ı rahmetinde اَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ veسُبْحَانَ اللّٰهِile kusurunu ve﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ ve اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ile fakrını veاَللّٰهُ اَكْبَرُve لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ ile; ve istimdâd ile aczini ilân etmek ve âyine‑i ubûdiyetin ile Cemâl‑i Rubûbiyet’ini izhâr etmektir.
40

Dördüncü Ders

﴿اِنَّ الْاَبْرَارَ لَف۪ي نَع۪يمٍ ❋ وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَف۪ي جَح۪يمٍ
Ey Said‑i gâfil! Herkes için şu hayat denilen sür'atli seferde, kabre iki yol vardır. O iki yol, uzun ve kısalıkta müsâvîdirler. Lâkin birisinde zararsız olmakla beraber, bir menfaat‑i azîme olduğu, mütevâtir ehl‑i şühûd ve ihtisàsın şehâdet ve icmâlarıyla sâbittir. O yolun on yolcusundan dokuzu, o menfaat‑i azîmeye nâil olduğu, yine ehl‑i şühûdun tevâtürüyle sâbittir.
İkinci yol ise, ittifaken, menfaatsiz olduğu hâlde; pek azîm bir zararı olduğu ehl‑i hibre ve şühûdun icmâıyla sâbittir. Bu ikinci yolda, onda dokuz ihtimal zarar vardır. Şu tehlikeli yolu ihtiyar edenler bedbaht ve eblehlerdir ki, zâhirî bir hafiflik için, silâh ve zâdı beraber kaldırmıyorlar. Vâkıa, bir batman ağırlıktan kurtuluyorlar. Lâkin bilmiyorlar ki, kalbleri yüz batman minneti kaldırıyor. Kantarlarla ehvâl ve mehâvifi rûhlarına yüklüyorlar. Temsîl ma'kul şeyleri mahsûs gösterdiği için şu hakikati bir misâl ile izâh ve beyân edelim.
Meselâ: Sen istiyorsun ki; şu şehirden İstanbul’a gideceksin veyâhut ona gönderiliyorsun. Fakat yolunu, sen ihtiyar edeceksin.
İşte, İstanbul’a giden yolun biri sağda, diğeri solda. Bu iki yol, uzun ve kısalıkta müsâvîdir. Bu iki yolun birisinde menfaat ve zâhirî bir külfet var; diğerinde, zarar ve sûrî bir hìffet var. Sağ taraftaki yoldan gitsen; bil'ittifak zararsızdır.
41
Ehl‑i ihtisàsın icmâıyla, bir menfaat‑i azîmeyi kazanacaksın. Yalnız her düşmana mukàbele edecek, her gıdânın hülâsasını câmi', dört kıyyelik bir çanta ve iki kıyyelik bir silâh ki; mecmûu bir batman ağırlığı kaldıracaksın. Lâkin rûh ve kalbin, minnet ve haşyet sıkletlerinden kurtulacak. Herkese dilenci ve herşeyden çekinmekten kurtulacaksın.
Sol taraftaki yol ise, milyonlar ehl‑i şühûdun şehâdetiyle, azîm zararlı olduğunu ve muvâfık ve muhâlifin ittifakıyla, menfaatsiz olduğunu ve bu yola gitsen, yalnız bir hìffet‑i zâhirî ve bir sûrî serbestlik var. Ve o lâzım olan silâhı almayacaksın ve o elzem olan zâd‑ı lezîzi terkedeceksin. Lâkin bu zâhirî hìffetin sana, gayet ağıra mal olur ki; rûhunun omzuna yükleyeceği iki kıyyelik silâh bedeline, korkudan gelen kantarlarla ağırlığı taşıyorsun. Ve zahrına yükleyeceğin dört kıyyelik zâd’a bedel, yüzer batman minneti o kalbine yükletirsin.
Böyle yollarda, âdi bir muhbirin, zaîf bir ihbarı nazar‑ı itibara alınır. Hâlbuki tevâtür derecesinde kâmil şâhid sâdıklar ihbar ediyorlar ki; yümn‑i îmânla yemîn cihetinde gidenler, müddet‑i seferlerinde emn ü emândadırlar. Şehre yetiştiklerinde, on yolcudan dokuzuna, herhalde bir nef'‑i azîm vardır.
Hem ihbar ediyorlar ki: Dalâlet ve batâlet ve belâhet şu'muyla (uğursuzluğuyla) sol yolda gidenler, müddet‑i seferlerinde, açlık ve korkudan azîm bir ızdırâb çekiyorlar. Herşeyden titriyorlar. Çünkü aczleri içinde zaîftirler. Herşeye tezellül ederler. Çünkü fakirlikleri içinde muhtaçtırlar. Şehre yetiştiklerinde, bir‑iki tanesi müstesnâ, ya hapis veya katledilirler.
42
Şimdi ednâ bir aklı olan, ihtimal‑i zarar bulunan yolu, zararsız yola, bir hìffet‑i zâhirî için tercih etmez. Nasıl oluyor ki; kendini mükemmel ve âkıl zannettiği hâlde, öyle bir yolu tercih eder ki; o yolda yüzde doksandokuz a'zam zarar ihtimali vardır. Hem öyle bir yolu terkeder ki; yüzde doksandokuz a'zamü'n‑nef' ihtimali o yolda vardır. Acaba ne için bunu terk, onu tercih ederler? Sırf tenbellik için, yalnız sûreten cüz'î bir hìffet‑i zâhirî için Hâlbuki külliyetli bir sıkleti çekerler.
İşte misâli anladın. Hakikati şudur ki:
Misâfir, sensin. İstanbul, âlem‑i âhiret ve berzahtır. Sağ yol tarîk‑ı Kur'ân’dır ki; îmândan sonra, salâta yani namaza emreder. Sol yol, tarîk‑ı ehl-i fısk ve tuğyandır. Ehl‑i şühûd dediğimiz ehl‑i hibre, enbiyâ ve evliyâdır. Çünkü hakîki velî, zevk‑i şühûdî sâhibidir. Âmînin i'tikàd ettiği gaybî şeyleri bazen velî, aynı şeyi gözüyle veyâhut kalb ile görüyor. Silâh ve zâd ise, îmân‑ı Billâh’tan neş'et eden tevekkül ve i'timâddır ki; bütün mehâlik ve hâcâta karşı bir nokta‑i istinâd ve bir nokta‑i istimdâddır.
Evet bir Kadîr‑i Hafîz-i Alîm’e ve bir Ganiyy‑i Kerîm-i Rahîm’e tevekkül etmekte öyle bir nokta‑i istinâd ve bir nokta‑i istimdâd bulunuyor ki; o noktalar, kelime‑i tevhidin zımnında münderic o da namazda mündemic o da ubûdiyetin içinde o da teklifin zımnındadır.
Demek ubûdiyeti iltizam eden, derecesine göre tenezzül ve tezellülden kurtulur. Herşeye tezellül, herşeye dilenci olmaktan necât bulur. Çünkü لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُkelime‑i kudsiyesi ifâde eder ki: Nef' ve zarar verici ancak ALLAH’tır. Ve hem zarar ve nef' de, O’nun izniyledir.
43

Beşinci Ders

﴿
﴿وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ
Ey ihtiyarsız sür'atle kabre, haşre, ebede giden Said‑i şakì! Bil ki:
Uzun ve kısalığı nisbetinde iki hayatın levâzımatını tahsil etmek için Mâlik‑i Kerîm sana, bir sermâye‑i ömür verdiği hâlde; sen o sermâyenin kısm‑ı a'zamını, hayat‑ı bâkiyeye nisbeti, bir bahrin bir katre serâba nisbeti gibi olan şu hayat‑ı fâniye katresinde zâyi' ettin. Eğer aklın varsa elde kalan kısmının yarısını veya üçte birini veya lâakal onda birisini, deniz gibi hayat‑ı bâkiyeye sarfet. Yoksa eyvâhlar olsun diyeceğin bir zaman gelecek. Acâibdendir ki; senin gibi ahmaklara âkıl ve zîfünûn deniliyor.
Şu temsîli dinle.
Meselâ: Şu bir hizmetçi kuldan daha ahmak görünüyorsun ki; onun seyyid‑i kerîmi ona yirmidört altın veriyor. Onu Burdur’dan Antalya’ya, oradan da Şam’a ve Yemen’e gönderiyor. Ve emir ediyor ki:
O altınları, levâzım‑ı seferinde sarfet! Lâkin Antalya’ya kadar cebren iki gün yayan gideceksin. Hem bir nev'i ihtiyarın var. O altınları bir şeyde sarfetsen de etmesen de yine gideceğin yere yetişebilirsin. Lâkin, Antalya’dan sonraki sâir menzillere gitmekte bir cihette ihtiyar senin elindedir. Eğer bir vesika veya bir bilet alabilir ve bir vapura veya bir trene veya bir tayyareye binebilirsen, bir aylık mesâfeyi, bir günde kat'edebilirsin. Yoksa hem yayan, hem yalnız, hem mütehayyir, hem matrûd bir sûrette yoluna devam edeceksin.”
44
Hâlbuki o ebleh, ahmak yolcu, yirmiüç altınını, iki günlük mesâfede sarfetti. Ona denildi ki:
Şu bâkî kalan bir altını, o uzun yolun için, bir zâd ve bir bilete ver. Ümîd edilir ki, seyyidin sana merhamet eder, rahatla gidersin.”
O dedi ki:
Yok, lezzet‑i hâzıramı terketmem. Bir ihtimal var ki, fâide vermez.”
Ona denildi:
Acaba, bu derece belâhet olur mu ki, senin aklın sana nasıl fetvâ veriyor? Yarı malını, bin adam iştirâk eden bir piyango kumarına atarsın. Hâlbuki o kumarda, bin ihtimalden bir ihtimal ile, belki bin lirayı kazanabilirsin.”
Hem nasıl oluyor ki, şu menfaat‑perest aklın sana fetvâ vermiyor ki; yirmidört parça malından tek bir cüz'ünü verirsen, binde dokuzyüz doksandokuz ihtimal ile, tükenmez hazinelere zafer bulacağın, milyonlar ehl‑i hibre ve ehl‑i ihtisàsın şehâdâtıyla kat'iyyet kesbetmiştir! Hâlbuki böyle cesîm menfaatler için, bir tek âmînin ihbarı dahi nazar‑ı itibara alınır. Hâlbuki muhbirler, nev'‑i beşerin şümûs ve nücûmu hükmünde mütevâtir ehl‑i şühûddurlar ki; o müsbitlerden ikisi, binler ehl‑i nefy ve münkirlere tercih edilir. Çünkü hilâl‑i Ramazan’ın rü'yetini da'vâ eden iki şâhid, binler nâfî fikirlerin hükmünü iskàt eder. Şöyle ehl‑i şühûdun ihbarâtı, nasıl oluyor ki; sana te'sir etmiyor? Cehâlet ve gafletin ne kadar kalınlaşmış!
Ey târikü's‑salât! Misâli anladınsa, hakikati dinle:
45
O abd‑i misâfir sensin. Burdur, dünyadır. Antalya, kabir; Şam, berzah ve haşirdir. Yemen, mâba'dü'l‑haşirdir. Yirmidört lira da, yirmidört saattir. Sen o yirmidört saatin yirmiüçünü, şu hayat‑ı fâniyeye bilâ‑tereddüd ve bilâ‑pervâ sarfediyorsun. Pek uzun seferin için elzem‑i zâd olan beş vakit namazın edâsına, bir saatin sarfında tehâvün gösteriyorsun. Yani, ağır davranıyorsun. Hattâ sarfettiğin vakit de bir hisse de dünyaya çıkarıyorsun ki, namaz içinde dünyanı da düşünüyorsun.
Hallâk‑ı Kerîm’in bu kadar az bir şeyle şu kadar büyük şeyleri sana verdiği hâlde sen yapmazsan, senin bu insafsızlığın ile Cehennem sana lâyık olmaz ve sen ona müstehak olmaz mısın; ey gâfil ve ey târikü's‑salât?
عَجِّلُوا بِالصَّلٰوةِ قَبْلَ الْفَوْتِ وَبِالتَّوْبَةِ قَبْلَ الْمَوْتِ
46

Altıncı Ders

﴿
﴿مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ
Ey zaafıyla beraber mağrûr ve işlemediği şeyle müftehir bîçâre Said! Senin fahr ve gurura hiç hakkın yok. Çünkü senin nefsinde, kusur ve şerden başka yoktur. Eğer hayır olsa, o hayır da, cüz'‑i ihtiyarın gibi cüz'îdir. Lâkin deme ki; Şerrim de cüz'îdir”. Hayır! Sen, o cüz'‑i ihtiyarın ile bir şerr‑i küllîyi işleyebilirsin. Çünkü sen, işlediğin bir kusur ile, senin maksûduna müteveccih olan sâir esbâbın semerât‑ı sa'ylerini hükümden iskât ederek bir hasâret‑i külliyeye sebeb ve bir hacâlet‑i dâimîye müstehak olursun. Hakikat böyle iken, şeytanın bir cihette şâkirdi olan nefsin, kaziyenin aksine olarak hayrı küllî, şerri cüz'î tasavvur eder, fir'avunlaşırsın. Bilir misin misâlin neye benzer?
Mağrûr ahmak bir adam, bir gemi ile ticâret eden bir cemâate şerîk olur. O cemâatin herbiri bir kısım sermâye verip, gemide bir vazifeyi derûhde eder. Herkes kendi vazifesini îfâ eder. Yalnız o mağrûr, hareket‑i sefîneye medâr olan vazifesini terkederek, geminin garkına sebebiyet verir. O cemâatin hepsi bin lira zarar ederler. Ona denildi:
Hak olan odur ki; bütün hasâreti sen çekeceksin. Çünkü bizim sa'yimizi de hebâ ettin.”
O dedi:
Yok kabûl etmem. Belki bu hasâret taksim edilerek hissem mikdarınca çekebilirim.”
47
Sonra ikinci seferde, o dahi onlar gibi vazifesini îfâ etti. Bin lira kâr ettiler. Dediler ki:
Hasâret vazifeye bakar. Kâr, re'sülmala bakar. Öyle ise, re'sülmal nisbetinde taksim edelim.”
O mağrûr dedi ki:
Yok, belki bütün kâr benimdir. Çünkü çendan evvelce Hasâret sana râci'dir.” demiştiniz, ben kabûl etmemiştim. Öyle ise, bütün kâr da bana olmalı.”
O vakit ona denildi:
Ey câhil nâdân! Bir şeyin vücûdu, bütün eczâ ve şerâitinin vücûduna tevakkuf eder. Öyle ise vücûdun semeresi, bütün esbâb‑ı vücûda verilir. Kâr ise, vücûdun semeresidir. Hasâret ise, ademin semeresidir. Hâlbuki bir şeyin ademi, bir cüz'‑i vâhidin ademiyle veya bir şartın fıkdânıyla oluyor. Öyle ise ademin semeresi, in'idâmın sebebine verilecektir.”
Elhâsıl: Said, aslahakellâh senin fahre ve gurura hakkın yoktur. Çünkü:
Evvelen: Şer, senden; hayır ise, gayrıdandır.
Sâniyen: Şerrin küllî, hayrın cüz'îdir.
Sâlisen: Sen amel‑i hayrın ücretini, amelden evvel almışsın. Belki bütün hasenâtın seni, insan‑ı müslim yapan Mün'imin in'âmına karşı, öşr‑i mi'şâr-ı aşrına da, yani onda birin onda birinin onda birine de mukâbil gelmez. Öyle ise, daha gururun nedendir? Fahrin ne içindir? İşte bu sırdandır ki; Cennet’e girmek, mahz‑ı fazıldır. O dehşetli Cehennem, ceza‑yı amel ve ayn‑ı adldir. Çünkü beşer bir şerr‑i cüz'î ile, bir cinayet‑i külliye-i dâimeyi işleyebilir.
Râbian: Hayr, o vakit hayr olur ki Allah için ola Eğer Allah için olsa, o vakit kat'î O’nun izniyledir. Tevfik O’nundur. Minnet O’nadır. Senin hakkın şükürdür, fahr değildir. Çünkü fahr, irâe yani gösteriş ve riyâ iledir. Riyâ ise, hayrı şer eder. Şer ile iftihar edersen et. İşte bu hakikati bilmediğindendir ki; nefsinden mağrûr, gayrîye de gururlu oldun.
48
Hem sen, bir cemâatin hasenâtını tutuyorsun. O hasenâtı, müteneffiz bir şahsa vermekle, tefer'una vâsıta ve vesile oluyorsun. Belki Allah’ın malını ve ef'âlini, esbâba ve tâğutlara taksim ediyorsun.
Hem, şu cehildendir ki; nefsin ile sana âidiyeti olan seyyiâtı kadere vererek mes'ûliyetten kaçıyorsun.
Hem, nass ile sâbit olan Fâtır’ın sırf feyz‑i fazlından olan hasenâtı kendi nefsine veriyorsun. işlemediğin şeylerle medholunasın. Şu edeb‑i Kur'ân ile edeblen. Kur'ân‑ı Kerîm diyor ki: ﴿مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ Malına sâhib ol. Başkasının malını gasbetme.
Hem Kur'ân‑ı Kerîm diyor ki: ﴿مَنْ جَٓاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ اَمْثَالِهَا وَمَنْ جَٓاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلَا يُجْزٰى اِلَّا مِثْلَهَا
Mâdemki hasene on misline çıkar. Seyyie, nefsinde birde münhasır kalır. Sen de haseneden neş'et eden muhabbeti, muhsinden muhsinin müteallikàtına teşmîl et. Uyûbundan iğmâz‑ı ayn et. Seyyieden neş'et eden adâvet‑i müsî'den, müsî'in akàribine veya sâir güzel sıfatlarına tecâvüz ettirme. Bu edeb‑i illiye-i âdile-i Kur'âniye ile edeblen! Kur'ân’ın edebiyle edeblenmeyen, zamanın sillesiyle te'dib olunacağı muhakkaktır.
49

Yedinci Ders

﴿
﴿وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ ❋ مَٓا اُر۪يدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَٓا اُر۪يدُ اَنْ يُطْعِمُونِ ❋ اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ
Ey Said‑i gâfil! Nedendir ki vazifeni terkedip, Hàlıkının vazifesiyle fuzûlî iştigâl ediyorsun? Zalûm ve cehûl vasfına liyâkat kesbediyorsun ki, dâire‑i iktidarında olan hafif ubûdiyet vazifesini terkediyorsun. Hâlbuki zaîf beline, tahammülsüz başına, tâkatsiz kalbine, Hàlık ve Rezzâkına mahsûs vazife‑i rubûbiyeti yükletiyorsun. Saâdet ve istirahat istersen; vazifene sâhib ol; Hàlıkın vazifesini O’na tefvîz et. Yoksa sen, şakì bir âsî, fuzûlî bir hâin olursun. Bilir misin neye benzersin? Misâlin bir nefer asker gibidir ki; o nefer, iki vazife karşısındadır.
Biri: Vazife‑i asliyedir ki; o da, ta'lim ve cihaddır. Sultan ise, şu vazifede ona muâvenet eder. Levâzımatını ihzar eder.
İkinci Vazife: Sultana mahsûs vazifedir ki; o neferin erzâkını ve ta'yinâtları, libâsını ve silâhını, atını ve devâsını vermektir. Lâkin bazen neferi, şu vazife‑i şâhânede istihdam eder ki; o hizmeti de devlet hesabına yapar. Şu sırdandır ki; taamı pişiren veya karavanayı yıkayan nefere denilse: Arkadaş ne yapıyorsun?” O nefer der: Hükûmet ve devletin angaryasını çekiyorum…” Demiyor: Rızkım için çalışıyorum.” Zîra bilir ki, o vazife‑i asliyesi değil; belki rızkı devlete aittir. Hattâ hasta olsa, ağzına lokmayı koymağa kadar devlete aittir.
50
İşte şöyle bir nefer, rızkını tedârik niyetiyle ticâret ile iştigâl etse, câhil bir şakì olur. Tezyif olunur, te'dib edilir. Ta'lim ve cihadı terkettiği için hâin ve âsî olur. Ta'nif ve darbedilir.
Ey Said‑i şakì! Misâli anladınsa dinle!‥ Sen, o nefersin. Salât ve ibâdâtın, ta'limâttır. Terk‑i kebâir ile, nefis ve şeytan ile mücâheden, harptir. Senin vazife‑i fıtratın budur. Fakat Cenâb‑ı Hak, senin vazifende muvaffık ve muîndir.
Amma rızkın ve hayatın idâmesi, emvâl ve evlâdın muhâfazası, Hàlıkına aittir. Fakat bazen seni şu vazifede istihdam eder ki; hazâin‑i rahmetinin kapılarını kavl ve hâl ile fiil ve suâl ile dakk‑ı bâb etmek (Hâşiye) ile ubûdiyet sûretinde hizmet edersin.
Hem ni'metlerinin matbahlarına vâsıl edecek yollarda sülûk etmekle seni isti'mâl eder. ki, ya isti'dâd veya ihtiyaç veya fiil veya kàl lisânıyla sen, kader ile ta'yin olunan ta'yinâtları ve levâzımatını alasın. Bununla beraber ne derece bir cehle düştüğünü anla ki, ihtiyarsız ve iktidarsız olduğun tufûliyet zamanında, en lezîz rızkı sana ve hem rızkını tedârik edemeyen bütün zaîf hayvanlara erzâklarını ihsân eden Rezzâk‑ı Hakîki’yi ittiham ediyorsun ki; ol Rezzâk herbir duâyı işitir ve herbir hâcâtı bilir ve herbir şeye kudreti erişir. Öyle bir ganîdir ki; yeryüzünü, yaz zamanında, zîhayat olan misâfirlerine bir matbaha‑i Rabbâniye yapar ki; her bir bostan bir kazandır. Ve her bir müsmir meyveli ağaç, bir kaptır. Bütün onları, feyz ve rahmetinden et'ime‑i lezîze ile doldurur. İncecik sicim gibi iplerle indirip bizlere ikram ediyor.
51
Mâdem böyledir. Vazife‑i asliyeni yaptıktan sonra, seni isti'mâl ettiği vakit, O’nun hesabıyla çalış, O’nun nâmıyla başla. İzin verdiği dâirede amel et. Eğer vazife‑i asliyen olan ubûdiyetle vazife‑i ârıziye muâraza etseler, sen vazifene bak. Ötekini, sâhib‑i hakîki olan Cenâb‑ı Hakk’a tefvîz et ve ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴿نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ de.
52

Sekizinci Ders

﴿
﴿وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَاد۪ي عَنّ۪ي فَاِنّ۪ي قَر۪يبٌ اُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِ
﴿اُدْعُون۪ٓي اَسْتَجِبْ لَكُمْ
﴿قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّ۪ي لَوْلَا دُعَٓاؤُكُمْ
Şu âyetler, duânın mühim bir esâs‑ı ubûdiyet olduğunu gösteriyor.
Ey hakikat‑i hâlden gâfil müddeî! Da'vâ ediyorsun ki: Duâ ediliyor, cevab verilmiyor. Âyet ise âmmdır.”
Evvelen: Cevab vermek ayrıdır, kabûl etmek ayrıdır. Belki cevab vermek dâimîdir. Fakat is'âf‑ı hâcet, mucîbin hikmetine tâbidir. Meselâ sen, tabibi çağırıyorsun. Dersin ki: Ey hekim!…”
O da cevaben: Lebbeyk der.
Sonra dersin: Bana şu taamı veyâhut şu dermanı ver.”
Hekim bazen münâsib gördüğü matlûbu aynen verir; bazen istediğinden daha a'lâsını verir; bazen de, senin hastalığına zarar olduğu için, cevab verdiği hâlde sana bir şey vermez.
53
Duâ, bir nev'i ibâdet olduğu için, hàlis olmak gerektir. ki kabûl olunsun. İbâdetin semerâtı ise uhrevîdir. Dünyevî işler, o ibâdâtın evkàt‑ı mahsûsalarıdır. Meselâ yağmursuzluk, yağmur namazının vaktidir. Namaz, yağmur yağması için vaz' edilmemiştir. Umûr‑u dünyeviye niyet edilse, o ibâdet olan duâ hàlis olmadığı için kabûle lâyık olmaz.
Evet nasıl ki gurûb, mağrib namazının vaktidir. Ay ve Güneş’in tutulmaları da, salâtü'l‑küsuf ve'l-hüsûf denilen iki ibâdât‑ı mahsûsanın vaktidir. Yoksa gaye değil ki, namaz kılmakla, Güneş ve Kamer açılsınlar. Çünkü Güneş ve Kamer’in açılmaları zamanı muayyendir. Fâtır‑ı Zülcelâl, bu iki âyât‑ı azîmin nikâbı zamanında yani perdelendikleri zamanda ibâdını, ibâdete dâvet eder.
Onun gibi, yağmursuzluk da yağmur namazının vaktidir. Yağmurun gelmesinin gayesi değil. Yağmursuzluk devam ettikçe ol vechile Allah’a ibâdet devam eder. Yağmur geldiği vakit, vakti kazâ olur.
Onun gibi, zâlimlerin tasallutu ve beliyelerin nüzûlü zamanları, bazı ed'iye‑i mahsûsanın evkàtıdır. Belki de o beliyeler, o duâları söylettirmek içindir. Yoksa o duâlar, sırf o beliyelerin def'i için değildir. Belki bir nev'i ubûdiyet olan o duâlar, o beliyelerin devamı müddetince devam ederler. Eğer duâların berekâtıyla beliyeler def' ve ref' olunsalar nurun alâ nur…” Şâyet ref' olunmazlarsa, denilemez ki: Duâ kabûl olunmadı.” Belki Duânın vakti bitmedi denilir.
54

Dokuzuncu Ders

﴿
﴿وَالتّ۪ينِ وَالزَّيْتُونِ ❋ وَطُورِ س۪ين۪ينَ ❋ وَهٰذَا الْبَلَدِ الْاَم۪ينِ ❋ لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍ ❋ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَ
Ey insan! Senin önünde iki yol var. Birisinden gitsen, kâinâtın esfel‑i sâfilînine gidersin. Diğer yoldan gidersen, a'lâ‑yı illiyîn-i şerefe çıkabilirsin. Şu hakikati Dokuz Mukaddeme ile beyân ederiz.

Birinci Mukaddeme

İnsanın, en cüz'î bir küçük cüz'den en küllî bir küll‑ü ekbere kadar alâkât ve hâcâtı intişar ettiğinden; o insana lâyık değil ki; herşeyin melekûtu elinde, herşeyin hazâini yanında, hiçbir mekânda olmadığı ve hiçbir şey O’nun yanında bulunmadığı hâlde; her mekânda ve herşeyin yanında olan Zât‑ı Zülcelâl’den başka şeylere ibâdet etsin. Zîra; nihâyetsiz hâcât‑ı insaniyeyi îfâya muktedir, ancak nihâyetsiz bir kudret ve nihâyetsiz bir ilim sâhibi olabilir. Öyle de, ubûdiyete şâyân dahi yalnız O’dur.

İkinci Mukaddeme

İnsanda iki cihet var:
Birinci Cihet: Vücûd ve icâd, hayır ve fiil cihetidir.
İkinci Cihet: Naks ve kusur cihetidir.
55
İnsan, birinci cihette karınca ve arıdan daha aşağı, ankebût ve sivrisinekten daha zaîftir. Fakat ikinci cihette; adem ve tahrib, şer ve infiâl cihetinde; semâvât ve arz ve cibâlden daha büyüktür. Meselâ: İyilik ettiği vakitte, yalnız vüs'ati nisbetinde eli ulaşır; kuvveti yettiği mikdarınca iyilik edebilir. Fakat fenâlık ettiği vakitte, fenâlığı tecâvüz ve intişar eder.
İşte küfür, bir seyyiedir. Fakat, mecmû kâinâtın tahkîrini tazammun eder. Çünkü şu mevcûdâtı ve şu mektûbat‑ı Rabbâniye’yi derecelerinden ve kıymetlerinden düşürüp, abesiyet ve tesâdüfün oyuncağı ve zevâl ve firâk ile sür'atle müteğayyir mevâdd‑ı vâhiye derekesine ve hiçliğe sukùt ettirir. Ve insan denilen ve Esmâ‑i Kudsiye-i İlâhiye’nin cilvelerini ilân eden ve bir kaside‑i mevzûne-i manzûme-i hikmet ve bir şecere‑i bâkiyenin cihâzâtını câmi' olan mu'cize‑i kudret bir çekirdeği ve haml‑i emânetle, a'zam‑ı mevcûdâta tefevvuk eden bir halife‑i arzı, en zelîl bir hayvan‑ı fânî-i zâilden daha zelîl ve daha zaîf, daha âciz, daha fakir ve serîü'z‑zevâl ve't-tahavvül bir levha derekesine indirir.
Demek nefs‑i emmâre, şer cihetinde nihâyetsiz cinayet işleyebilir. Hayır ve vücûdda iktidarı pek cüz'îdir. Fakat enâniyeti bırakıp hayrı, vücûdu ve tevfiki Allah’tan istese, şerden ve tahribden ve i'timâd‑ı nefisten ictinâb edip istiğfar ederek tam bir abd olsa, ﴿يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ sırrınca, nihâyetsiz kàbiliyet‑i şer, nihâyetsiz kàbiliyet‑i hayra inkılâb eder; a'lâ‑yı illiyîne çıkar.
56

Üçüncü Mukaddeme

İnsanda iki vecih var. İnsan, şu hayata nâzır birinci vechiyle öyle bir mahlûktur ki; ona ihtiyardan bir şa're (yani, saç gibi cüz'î), iktidardan bir zerre, hayattan bir şu'le, ömürden bir dakika, mevcûdiyetten bir cüz'‑ü cüz'î verilmiş ki; tabakàt‑ı kâinâtta serilmiş hadsiz envâ'dan, adedsiz efrâddan küçük, nâzik, zaîf bir ferddir.
Fakat ubûdiyete nâzır ikinci vechiyle, hususan acz ve fakr cihetinde, pek büyük bir vüs'ati var. Çünkü mâhiyet‑i maneviye-i insanîde nihâyetsiz azîm bir acz, hadsiz cesîm bir fakr mündericdir ki; bu cihetle, kudreti nihâyetsiz bir kadîrin, gınâsı nihâyetsiz ganî bir zâtın hadsiz tecelliyâtına câmi' geniş bir âyine olmuştur.

Dördüncü Mukaddeme

İnsan hayat‑ı hayvaniye-i maddiye-i dünyeviye cihetinde öyle bir çekirdeğe benzer ki; kudretten mühim cihâzlar, kaderden dakîk programlar insana verilmiş. ki insan, toprak altında dar âlemden çıkıp, geniş olan âlem‑i fezâda bir ağaç olmasını Hàlıkından o isti'dâd lisânıyla istesin. Hâlbuki o insan sû‑i mizâcından, o cihâzâtı ve o programları bazı mevâdd‑ı muzırra-i vâhiyenin celbine sarfedip o dar yerde, cüz'î bir telezzüz içinde, kısa bir zamanda faydasız tefessüh ettirir. Mes'ûliyet‑i maneviyeyi yüklenip gider. Fakat insan hayat‑ı maneviye-i ubûdiyet cihetinde âmâlinin dalları ebede uzanmış bir şecere‑i bâkiyenin makinesi ve şu şecere‑i kâinâtın bir münevver meyvesidir.
57

Beşinci Mukaddeme

İnsanın fiil ve sa'y‑i maddî cihetiyle dâire‑i tasarruf ve mâlikiyeti, bir hayvan‑ı zaîf ve âcizin dâire‑i tasarruf ve mâlikiyetinden daha dardır. Çünkü insan, elini uzatsa ona yetişir. Fakat insan, infiâl ve duâ ve suâl cihetinde şu misâfirhâne‑i dünyada, bir misâfir‑i azîzdir. Hem öyle bir Kerîm’e misâfirdir ki; O Kerîm, bütün hazâin‑i rahmetini insana açmış ve bedâyi'‑i san'atını ona musahhar etmiş. Hem öyle bir dâire‑i azîmeyi onun tenezzühüne müheyyâ etmiş ki; nısf‑ı kutru, medd‑i nazarı kadar kılmış. Yani gözü gidinceye kadar geniştir, belki hayâlinin gittiği yere kadar kàbiliyet vermiş, belki daha geniş kılmış.

Altıncı Mukaddeme

İnsan, hayat‑ı hayvaniye lezzetinde ve kemâlinde ve selâmetinde ve metânetinde, serçe kuşundan üç derece aşağıdır. Zîra geçmiş zamanın hüzünleri, gelecek zamanın korkuları insanın herbir lezzetinde bir elem izi bırakıyor. Hayvanda ise o yok. Lezzeti, elemsizdir. Fakat insan, sermâye cihetinde çok derece en a'lâ kuştan daha àlî, daha zengindir. Zîra cihâzât‑ı maneviyesi pek çok ve akıl vâsıtasıyla, hàssalarında bir inkişaf, bir tafsîl, bir vüs'at var. Ve kesret‑i hâcât vâsıtasıyla hayvanda bulunmayan fevkalâde bir tenevvü'‑ü hissiyat ve câmiiyet‑i fıtrat içinde kesret‑i makàsıd ve vezâif vâsıtasıyla inbisat‑ı âlât ve envâ'‑ı ibâdâta müstaid; ve her bir tohuma câmi' isti'dâdâtında, ekser‑i merâtib peydâ olmuş.
İnsandaki şu tarz‑ı zenginlik gösteriyor ki; insanın vazife‑i asliyesi: Aczini ve fakrını ve kusurunu derkederek ubûdiyetle ilân etmek ve hâcâtının celbi için duâ etmek ve mevcûdâtın tesbihâtını görüp müşâhede ederek şehâdet etmek ve ni'metleri görüp tefekkür içinde şükretmek ve ibret içinde bakmaktır. En ednâ aklı olan anlar ki; şu cihâzât, şu hayat‑ı fâniyenin idâmesi için verilmemiştir.
58
Belki bir hayat‑ı bâkiyenin sermâyesidir. Temsîl, hakikati fehme takrib eder. Meselâ:
Bir zât, bir hàdimine on altun verdi. mahsûs güzel bir kumaştan kendine bir kat libâs satın alsın. O hàdim gitti, o kumaşın en a'lâsından mükemmel bir libâs aldı. Sonra o zât, diğer bir hàdimine bin altun verdi. Bir kağıt içinde bazı şeyler yazdı, cebine koydu. Bir ticârete gönderdi. Her aklı başında olan bilir ki; o sermâye, bir kat libâs almak için değil Zîra evvelki hàdim, on altun ile en a'lâ kumaştan bir kat libâs almış. Bu bin altun bir kat libâsa sarfedilmez. Şâyet bu hàdim kâğıdı okumayıp, evvelki hàdime bakarak bütün parayı bir kat libâsa verse; hem o kumaşın en çürüğünden, hem evvelkinin daha ednâsından alsa; elbette böyle yapan ahmak hàdim şiddetle tâzib ve hiddetle te'dib edilecektir.
Ey Said! Aklını başına topla. Sermâye‑i ömrünü ve hayat‑ı isti'dâdını hayvan gibi; belki hayvandan daha aşağı şu hayat‑ı fâniye-i maddiyeye sarf ve hasretme. Yoksa, en a'lâ hayvandan yüz derece yüksek olduğun hâlde; en ednâ hayvandan yüz derece aşağı düşersin.

Yedinci Mukaddeme

İnsan bir nâzik, nâzenîn çocuğa benzer. Za'fında büyük bir kuvvet, aczinde büyük bir kudret vardır. Eğer zaafını anlayıp duâ etse, aczini bilip istimdâd etse, metâlibine öyle muvaffak olur ve makàsıdı ona öyle musahhar olur ki; iktidar‑ı zâtîsiyle, öşr‑i mi'şârına muvaffak olamaz. Nasıl ki nâzdâr bir çocuğun ağlamasıyla matlûbuna öyle muvaffak olur ve öyle kavîler ona musahhar olurlar ki, bin defa kendi kuvvetçiğiyle onlara yetişemez. Demek ki; saltanat‑ı insaniyet, celb ve gasbetmekle ve gâlib olmakla değildir. Belki insana bu derece musahhariyetin sebebi: Şefkat ve rahmet ve hikmet‑i Hàlıktır ki; eşyayı, insana musahhar etmiş. Bir gözsüz akrep ve bir ayaksız yılan gibi haşerâta mağlûb olan insana, bir kurttan ipeği giydiren ve bir böcekten balı yediren, zaafının semeresi olan teshìr‑i Rabbânîdir. Yoksa netice‑i iktidarı değildir.
59
Ey Said! Mâdemki böyledir; gurur ve enâniyeti bırak. Dergâh‑ı Ulûhiyet’inde, acz ve zaafını, fakr ve fâkatini istimdâd ve lisân‑ı tazarru ve ubûdiyetle ve duâ ile ilân et. Ve de: ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ

Sekizinci Mukaddeme

Evet insan, çendan nefsinde ve sûretinde hiçtir ve hiç hükmündedir. Fakat vazife ve mertebe noktasında, şu kâinât‑ı muhteşemenin seyircisi ve şu mevcûdâtın lisân‑ı nâtıkı ve şu kitab‑ı âlemin mütâlaacısı ve şu müsebbih ve âbid mahlûkatın nâzırı ve ustabaşısı hükmündedir.
Evet insan, şu dünyaya bir misâfir olarak gönderilmiş. Ve insana mühim isti'dâdât ve o isti'dâdâta göre mühim vezâif tevdî' edilmiş. Hem insan insan olmak için kendine göre bir derece bu gayeye çalışmalıdır. Bu gayeler ise:
Evvelen: Şu kâinâtta Saltanat‑ı Rubûbiyet’ini tasdik ile, mehâsin‑i kemâlâtına nezâret etmektir.
Sâniyen: Esmâ‑i Kudsiye-i İlâhiye’nin nukùş‑u bedâyi'kârânelerini birbirine gösterip dellâllık etmektir.
Sâlisen: Künûz‑u mahfiye olan esmâ‑i Rabbâniye’nin cevherlerini mîzan‑ı idrak ile tartmak ve kıymet vermektir.
Râbian: Kalem‑i kudretin mektûbatını mütâlaa ile tefekkür etmektir.
Hâmisen: Fıtratın letâif ve müzeyyenâtını temâşâ etmekle, Fâtır’ın mârifetine ve rü'yetinin temâşâsına iştiyak göstermektir.
60
Sâdisen: Sâni'‑i Zülcelâl’in san'atının mu'cizeleriyle kendini tanıttırmasına ve bildirmesine mukâbil, îmân ve mârifet ile mukàbele etmektir.
Sâbian: Rahîm‑i Kerîm’in semerât‑ı rahmetinin müzeyyenâtı ile kendini teveddüd sûretinde sevdirmesine mukâbil, ona hasr‑ı muhabbet ve taabbüd ile tahabbüb etmektir.
Sâminen: Mün'im‑i Hakîki’nin maddî ve manevî ni'metleri lezâizi ile, insanı perverde etmesine mukâbil, fiil ve hâl ve kàl ile hattâ elinden gelse bütün havâssı ve letâifi ile O Mün'im‑i Hakîki’ye şükür ve hamdetmektir.
Tâsian: Celîl‑i Mutlak’ın (Celle Celâlühû) ve Cemîl‑i Mutlak’ın (Azze Cemâlühü) kâinâtın mezâhirinde ve mevcûdâtın âyinelerinde kibriyâ ve kemâlini, celâl ve cemâlini izhâr etmesine mukâbil; tekbir ve tesbih ile ve mahviyet içinde ubûdiyet ile ve hayret ve muhabbet içinde secde ile mukàbele etmektir.
Âşiren: O Rahmân’ın rahmetinin derece‑i vüs'atini ve servetinin derece‑i kesretini ve ittikan ve intizam içinde cûd‑u mutlakını göstermesine mukâbil, tahmîd ve ta'zîm içinde iftikàr ile suâl etmektir.
61
Hem san'atının letâif ve antikalarını sath‑ı zeminde teşhîr etmesine mukâbil, takdir ve tahsin ve istihsân ile mukàbele etmektir. Hem şu kasr‑ı kâinâtta, taklid edilmez sikkeleriyle ve O’na mahsûs hâtemleriyle ve O’na münhasır tuğrâlarıyla ve O’na hàs fermânlarıyla bütün mevcûdâta damga‑i vahdet koymasına ve âyât‑ı tevhidi nakşetmesine ve aktâr‑ı âfâkta bayrak‑ı vahdâniyetini ilân etmesine mukâbil; tasdik ile, îmân ve tevhid ile, iz'ân ve şehâdet ve ubûdiyet ile mukàbele etmektir.
İşte, bunlar gibi vücûh‑u ibâdât ve tefekkürât ile insan hakîki insan olur. Ahsen‑i takvîmde olduğunu gösterir. Yümn‑i îmân ile emânete mâlik emin bir halife‑i arz olur.

Dokuzuncu Mukaddeme

İnsan, cismâniye‑i nebâtiye ve maddiye‑i hayvaniye cihetinde; sağîr bir cüz'î, hakîr bir cüz', fakir bir mahlûk, zaîf bir hayvandır ki; mevcûdât‑ı dehhâşe-i seyyâle-i mütemevvicenin dalgaları içinde çalkanıp gidiyor. Fakat Muhabbetullâhı tazammun eden îmânın nuruyla münevver olan İslâmiyetin terbiyesiyle tekemmül eden insaniyet cihetinde, ubûdiyeti içinde bir sultan; ve cüz'iyeti içinde bir küllî; hakareti içinde makamı pek büyük ve dâire‑i nezâreti pek geniş bir nâzırdır ki; diyebilir: Dünya hânemdir; Güneş lambamdır; bu nebâtât ve hayvanat, hattâ insanlar, şu hânemin levâzımatı ve müzeyyenâtıdır.” Eğer ubûdiyetinde tam bu kasra mâlik olsa, sultanlar ve güneşler, onun kasrının eczâ ve ahcârı hükmüne girerler.
62
İşte şu sırdandır ki; bazı böyle fakir bir kimse kendini, kendinden çok mertebe a'lâ olandan a'lâ görür. Nasıl ki bir adam elindeki bir âyineyi güneş ile mütele'le olan, yani parlayan bir denize mukâbil tutsa; hem deniz, hem güneş, hem dağlar âyinesinin içine girer. Eğer, aşk veya istiğrak ile bir nev'i sekri de varsa, avucundaki âyinesini, denizden daha büyük tevehhüm eder. Hem her makamın bazı zılleri bulunur. Zılli, asıl zannetse; şatahata düşer.
Şu tahkîkattan anlaşıldı ki, insanın önünde iki yol var. O yoldan birinde nefsi ve şeytanı dinleyip gitse, esfel‑i sâfilîne düşer. Diğerinde, Hak ve Kur'ân’ı dinleyip gitse, a'lâ‑yı illiyîne çıkar. Kâinâtın bir takvîm‑i zîşanı olur.
63

Onuncu Ders

﴿
﴿اِنَّ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ الْيَوْمَ ف۪ي شُغُلٍ فَاكِهُونَ ❋ هُمْ وَاَزْوَاجُهُمْ ف۪ي ظِلَالٍ عَلَى الْاَرَٓائِكِ مُتَّكِؤُنَ ❋ لَهُمْ ف۪يهَا فَاكِهَةٌ وَلَهُمْ مَا يَدَّعُونَ ❋ سَلَامٌ قَوْلًا مِنْ رَبٍّ رَح۪يمٍ ❋ وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ ❋ اَلَمْ اَعْهَدْ اِلَيْكُمْ يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ اَنْ لَا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ ❋ وَاَنِ اعْبُدُون۪ي هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَق۪يمٌ
Şu âyetin hazinesinden bir cevherine temsîl ile bir işârettir.
Ey nefsini unutmuş, vazife‑i hayatını anlamamış ve hilkat‑i insanın hikmetinden gaflet etmiş ve şu masnûât‑ı müzeyyenede Sâni'‑i Hakîm’in tevdî' ettiği ve şu kitab‑ı kebîrde nakşettiği âyâtına câhil kalmış Said‑i bîçâre! Şu temsîli güzel dinle: Bu âlemin halk ve binası ve insanı içine idhal etmesi, bunun misâli şuna benzer ki:
Bir zaman bir sultan varmış. Onun çok hazineleri varmış. O hazinelerde her çeşit cevâhir bulunurmuş. Hem o sultanın gizli mühim kenzleri (hazineleri) varmış. Hem sanâyi‑i garîbede mehâreti, hem hesabsız fünûn‑u acîbeye mârifeti ve ihâtası, hem nihâyetsiz ulûm‑u bedîaya ilim ve ıttılâ'ı varmış. Her cemâl ve kemâl sâhibi, kendi cemâl ve kemâlini görüp göstermek istemesi sırrınca, o sultan dahi istedi ki bir meşher açsın; enzâr‑ı nâsta saltanatının haşmetini, servetinin şa'şaasını, san'atının hàrikalarını, mârifetinin garîbelerini izhâr edip göstersin. kendi cemâl ve kemâl‑i manevîsini iki vecihle müşâhede etsin. Biri: Bizzat nazar‑ı dekàik-âşinâsıyla baksın. Diğeri: Başkaların nazarlarıyla baksın.
64
İşte, bu hikmete binâen, gayet cesîm ve gayet geniş bir kasrı yapmağa başladı. O kasrı öyle şâhâne bir sûrette dâirelere ve menzillere taksim etti. Ve o menzilleri hazinelerinin envâ'‑ı murassaâtıyla tezyîn etti. Ve san'atının en latîf, en güzel eserleriyle süslendirdi. Ve fünûn‑u hikmetinin en dakîkleriyle tanzim ve ulûmunun âsâr‑ı mu'cizekârâneleriyle tersîm ve tekmîl etti.
Sonra, her taam ve ni'metlerin bütün envâ'ından en lezîzlerini câmi' sofralar kurdu. Herkese lâyık bir sofra ta'yin etti. Gayet sehàvetkârâne ve san'at‑perverâne bir sûrette, her bir lokma yüz sanâyi‑i latîfenin eseri ile vücûd bulmuş gibi musanna' bir ziyâfet‑i âmme ihzar ettirip; aktâr‑ı memleketindeki raiyetini seyre, tenezzühe, ziyâfete dâvet etti.
Sonra, bir üstad‑ı alîm ta'yin etti. kasrın sâni'ini kasrın müştemilâtıyla nâsa ta'rif etsin. Ve kasrın nakışlarının remizlerini ve san'atlarının işâretlerini ve murassaâtının manzûmelerini ve nukùşunun mevzûnelerini ve ne olduklarını ve ne cihetler ile kasrın sâhibinin kemâlâtına ve hünerlerine delâlet ettiklerini seyircilere ta'lim etsin. Hem, âdâb‑ı duhûlü ve seyri ve sultana karşı marziyâtı dâiresinde teşrîfatı ta'rif etsin.
İşte o üstad, herbir dâirede bulunan avaneleri içinde ve büyük dâirede şâkirdleri içinde durmuş. Bütün seyircilere şöyle bir tebliğâtta bulunuyor; diyor ki:
65
Ey ahâli! Şu kasrın meliki, bu şeylerin izhârıyla, kendini sizlere tanıttırmak istiyor. Siz de onu tanıyınız. Hem bu tezyînâtıyla, kendini size sevdirmek istiyor. Siz dahi takdir ve istihsân ile kendinizi ona sevdiriniz. Hem şu ihsânatıyla, size muhabbetini gösteriyor. Siz dahi ona muhabbet ediniz. Hem bu in'âmlar ve ikramlarla, size şefkat ve rahmetini gösteriyor. Siz dahi ona şükür ile hürmet ediniz. Hem şu âsâr‑ı kemâlâtıyla, cemâl‑i manevîsini size göstermek istiyor. Siz de rü'yetine iştiyakınızı gösteriniz. Hem bütün gördüğünüz masnûât ve müzeyyenât üstünde birer sikke, birer hâtem, birer tuğrâ koymakla, herşey ona hàs ve kendisinin tek olduğunu ve istiklâl ve infiradını size göstermek istiyor. Siz de onu, tek ve yektâ ve misilsiz tanıyınız ve kabûl ediniz.” Daha bunlar gibi o sultana münâsib ve o makama lâyık sözleri seyircilere söyledi.
Sonra, o kasra dâhil olanlar iki gürûha ayrıldılar.
Bir Gürûh: Kendini tanımış aklı başında olanlardır. Kasır içindeki acâibe baktılar, dediler ki: Bunda büyük bir var.” Ve o acâibin beyhûde olmadığını anladılar. Merak ettiler. Acaba nedir?” dediler. Birden o üstad‑ı muallimin bahsettiğimiz nutkunu işittiler. Anladılar ki; bütün esrârın miftâhı ondadır. Ona müteveccih oldular. Dediler: Esselâmü aleyke ya üstad! Şöyle bir kasrın, senin gibi bir muarrifi lâzım ki; seyyidimiz, sana ne bildirmiş ise, bize de bildir.” O da, onun evvelce bahsettiğimiz nutkunu onlara dedi. Onlar da dinlediler. Kabûl edip istifade ettiler. Melikin marziyâtı dâiresinde amel ettiler.
Onların şu edebli muâmeleleri melikin hoşuna gitti. Melik de, hàs ve yüksek ve tavsif edilmez diğer bir kasra onları dâvet etti. Öyle bir Cevvâd‑ı Melik’e lâyık ve öyle mutî' ve edebli misâfirlere hàs ve öyle àlî bir kasra lâyık bir tarzda onlara ikramlar etti.
İkinci Gürûh ise; kasra girdikleri vakit, nefislerine mağlûb oldukları için, et'ime‑i lezîzeden başka bir şeye iltifat etmediler. Mehâsinden gözlerini kapadılar. İrşadât ve îkazâttan kulaklarını tıkadılar. Uykuya daldılar. Bazı şeyler için ihzar edilmiş olan ve içilmeyen iksîrlerden içtiler. Sarhoş olup öyle bağırdılar ki, seyirci misâfirleri bütün tâciz ettiler. Sâhib‑i kasrın askerleri de onları tutup öyle edebsizlere lâyık olan hapislere attılar.
66
Ey Said! Biliyorsun ki; o melik, bu kasrı, şu mezkûr maksadlar için bina etmiştir. Şu makàsıdın husûlü ise, iki şeye mütevakkıftır:
Biri, şu gördüğümüz üstadın vücûdudur. Çünkü o üstad olmazsa, maksad beyhûde olur.
İkincisi, insanların onun sözlerini kabûl edip dinlemesidir.
Demek vücûd‑u üstad, vücûd‑u kasrın dâîsi; istimâ‑ı nâs, kasrın bekàsının sebebidir. Öyle ise denilebilir ki: Eğer şu üstad olmasaydı, melik şu kasrı bina etmezdi. Hem o üstad‑ı mübelliğin ta'limâtını raiyet dinlemediği vakit, o kasır tahrib ve tebdil edilir.”
Ey Said‑i gâfil! Eğer şu temsîlin sırrını anladınsa, bak hakikatin yüzünü de gör. O kasır, şu âlemdir ki; sakfı, mütebessim misbâhlarla tenvir edilmiş semâ yüzüdür. Zemini, gûnâ‑gûn çiçeklerle tezyîn edilmiş zemin yüzüdür. O melik ise, ezel ve ebed sultanı olan öyle bir Zât‑ı Mukaddes’tir ki; yedi kat semâvât ve arz ve onlarda olan herşey elsine‑i mahsûsalarıyla O’nu takdis ve tesbih ediyorlar.
Hem o melik, öyle bir meliktir ki; semâvât ve arzı altı günde halkederek, Arş‑ı Rubûbiyet’inde kàim, gece ve gündüzü birbirinin arkasında döndürür. Şems ve Kamer ve nücûm emrine musahhar zîhaşmet ve zîkudret bir Zât’tır. O kasrın menâzili ise, şu onsekiz bin âlemdir ki; herbiri kendine lâyık bir tarz ile tezyîn ve tanzim edilmiş. Kasırda gördüğün sanâyi‑i garîbe ise, şu âlemdeki kudretin mu'cizeleridir. Orada gördüğün et'ime ise, rahmetinin semerât‑ı hàrikalarına işârettir. Oradaki tandır ve matbah ise, burada arz ve sath‑ı arzdır. Orada gördüğün künûz‑u mahfiye cevherleri ise, burada esmâ‑i kudsiye’ye ve cilvelerine misâldir. Oradaki nukùş ve o nukùşun rumûzları ise, burada manzûme ve mevzûne olan masnûâtın nakkàşlarının esmâsına delâletlerine misâldir.
67
Amma üstad ve muallim ve avaneleri ve tilmizleri ise, Seyyidimiz Muhammedüni'l‑Mustafa ve sâir enbiyâlar عَلَيْهِ وَعَلَيْهِمْ اَفْضَلُ الصَّلَوَاتِ وَالسَّلَامِve evliyâ (Radıyallahu Anhüm) hazerâtına misâldirler. Kasırdaki melikin hizmetkârları ise, melâike (Aleyhimüsselâma) işârettir. Seyir ve ziyâfete dâvet edilen misâfirler ise, cin ve insan ve insanlara hizmetkâr olan hayvanlara işârettir. O iki fırka ise; birisi, ehl‑i îmân ve kitab‑ı kâinâtın âyâtlarının müfessir‑i àlîşânı olan Kur'ân‑ı Hakîm’in tilmizleridir. Diğer fırka ise; ehl‑i küfür ve tuğyan, nefis ve şeytana tâbi ve yalnız hayat‑ı dünyeviyeyi tanıyan ve hayvan gibi belki daha aşağı ﴿صُمٌّ بُكْمٌ sağır‑dilsiz olan mağdûb ve dâllîn gürûhudur.
Birinci kafile olan süedâ ve ebrâr, zülcenâheyn olan üstadı dinlediler. O üstad, hem abddir; ubûdiyet noktasında, Cevşenü'l‑Kebîr ve emsâli ile Rabbini tavsif ve ta'rif eder. Hem resûldür; risalet noktasında, Rabbinin ahkâmını Kur'ân vâsıtasıyla tebliğ eder.
68
Şu fırka, resûlü dinleyip Kur'ân’a kulak vermekle kendilerini çok makàmât‑ı àliye içinde, çok vezâif‑i latîfe ile mütelebbis gördüler.
Evvelen: Saltanat‑ı Rubûbiyet’in mehâsinini temâşâger makamında, tekbir ve tesbih vazifesini edâ ettiler.
Sâniyen: Esmâ‑i kudsiye cilvelerinin bedâyi'ine dellâllık makamında, takdis ve tahmîd vazifesini îfâ ettiler.
Sâlisen: Rahmetin hazinelerindeki müdahharâtı zâhir ve bâtın hàssalarıyla tartıp fehmetmek makamında, şükür ve senâ vazifesini edâya başladılar.
Râbian: Esmâ‑i mütecelliye-i İlâhiye’nin definelerindeki cevherleri, cihâzât‑ı maneviyelerinin mîzanlarıyla tartıp bilmek makamında, tenzîh ve takdis ve medih vazifesine başladılar.
Hâmisen: Mistar‑ı kader üstünde kalem‑i kudret ile yazılan mektûbat‑ı Rabbâniye’yi mütâlaa makamında tefekkür ve istihsân vazifesine başladılar.
Sâdisen: Fıtrat ve san'atındaki latîf incelikleri ve güzellikleri temâşâ ile tenzîh makamında Fâtır‑ı Zülcelâl’lerine ve Sâni'‑i Zülcemâl’lerine muhabbet ve iştiyak vazifesine girdiler.
69
Sonra, Sâni'‑i Hakîm’in san'atının mu'cizeleriyle kendini tanıttırmasına karşı hayret içinde mârifet ile mukàbele ettiler. Dediler ki: سُبْحَانَكَ Ey Sübhânımız!‥ Seni hakk‑ı mârifetinle nasıl tanıyabiliriz? Senin ta'rif edicilerin, bütün masnûâtındaki mu'cizelerindir.”
Sonra, rahmetinin meyvelerinin müzeyyenleriyle kendini sevdirmesine karşı, aşk ve muhabbet ile mukàbele ettiler.