117
Üçüncü Ders’ten Sekizinci Ders’in Nihayetine Kadar Olan Bölümün Hülâsası
﴿﷽﴾
﴿فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ﴾ (Hâşiye)
Ey birader! Düşman hariçte olsa, insan silâhsız o düşmanla geçinebilir. Fakat düşman kal'a içine girse ve gizlense, o vakit o düşmana karşı silâhlanmak, zırh giymek ve gayet dikkat etmek, hem pek ciddi sebat etmek lâzımdır. Tâ ki hayat‑ı ebedîsini hafî darbelerden kurtarabilsin.
Ey kardeş! Zırh ve silâh, namaz ve takvâdır. Kur'ân’ın zincirini muhkem tut. O’nun sözüne kulak ver. Başkaları seni aldatmasın. Şu zamanın gâfil sarhoşları içinde, seni terk‑i şeâire ve medeniyet‑i dünyaya dâvet edenlere de ki: “Hey sersem gâfiller! Benim hâlim sizi dinlemeye müsâid değil. Zîra benim arkamda, tâ kulağımın dibine kadar yakınlaşan ecel arslanı beni tehdid ediyor. Ve önümde bir darağacı dikilmiş ki; gece‑gündüzün dönmesinden – zevâl ve firâk ağacı tesmiye edilen bu firâk‑ı elîm – benimle bütün sevdiklerimi asıp mahvetmektedir. Ve sağ tarafımda, ciğerlerime kadar işleyen bir acz yarası var. Nihâyetsiz za'f ve aczimle, nihâyetsiz düşman ve mehâlikin hücumuna ma'rûzum. Sol tarafımda, kalbimin içine kadar girmiş bir fakr yarası var. Nihâyetsiz fakr ve iflasa ve nihâyetsiz hâcât ve a'mâle mübtelâyım. En zelîl hayvandan daha âciz, daha zaîf iken, dünya kadar metâlibe ve makàsıda muhtacım. Bunlarla beraber, öyle bir yolcuyum ki, önümde ebedü'l‑âbâda giden uzun bir yol var. Bu uzun yolda birinci menzilim dünya, ikinci menzilim kabirdir. Bu yol da zâd ister, ziyâ ister. İşte mukaddes Kur'ân, bana bu dehşetleri izâle ediyor. Helâkete, âlâma açılan bu beş kapıyı, saâdete, rahmete açılacak beş kapıya tebdil edecek iki tılsım‑ı îmânîyi ve iki ilâc‑ı İslâmîyi ve bir nur‑u Kur'ânî’yi Kur'ân bize vermiştir.
118
O tılsım‑ı îmânînin biri, o müdhiş ecel arslanını musahhar bir ata döndürür ve üzerine bizi bindirir. Ve bizi, zindân‑ı dünyadan kurtarır, huzur‑u Rahmân’a götürür, Cennet‑i bâkiyeye koydurur.
İkinci olan tılsım‑ı îmânî ile o darağacını, yani zevâl ve firâkın ellerini tutup, tazelenen güzel manzaralar üstünde yapılmış bir salıncak hükmüne getirir. Yani, nehr‑i zaman ve bahr‑i dünyada tazelenen elvâh‑ı san'at-ı Rabbâniye’yi seyretmek için bir merkeb‑i seyr ve tenezzüh olur.
Kur'ân‑ı Hakîm’in bir ilâcıyla o acz yarası, tevekkül gülüne ve teslîm çiçeğine döner. Bütün ağırlıklarımı beni kaldıran tevekkül sefînesine koyup, aczin iz'acâtından beni kurtarıyor. Emr‑i “kün feyekûn”e mâlik olan bir Sultan‑ı cihan’a, acz tezkeresiyle istinâd eden bir insana, ne gibi bir şey ağır olabilir?
Kur'ân‑ı Kerîm’in ikinci ilâcı, fakr yarasını, vesile‑i rızk ve rahmet‑i bînihâyeye ve iştihâ‑yı lezzet-i ni'met-i bî-gayeye tebdil ve tashih eder.
Evet, nihâyetsiz semerât‑ı rahmete aç olan rûh ve letâif‑i beşer, o nihâyetsiz semerât‑ı rahmete fakr ve ihtiyacını hissettikçe, lezzet‑i saâdeti tezâyüd eder. Böyle fakire, fakir nâmı ağır gelebilir, fakat اَلْفَقْرُ فَخْر۪ي bu sırra işâret eder.
Hem, Kur'ân‑ı Kerîm’in verdiği zâd ve takvâ ile ve nur‑u hidayetle, zulümât‑ı berzah ve ehvâl‑i haşir âsân olur. Ve o vesika‑i Kur'âniye ile insan, bin senelik bir yolu bir günde kat' eder.
Ey gâfil! Eğer ölümü öldürebilirsen; zevâli dahi dünyadan izâle edebilirsen; ve acz ve fakrı beşerden kaldırabilirsen; ve kàtiü't‑tarîklik yapmak için zîhayatın hususan insanın ebede giden yolunu seddedecek bir çare bulmuşsan; dinden istiğnâ ve dinin şeâirini terketmeğe insanları dâvet edebilirsin. Yoksa ey sersem! Sus!‥ Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın dediğini dinle.
119
Evet bu beş emir, beş âyât‑ı uzmâdır. Ra'd gibi müdhiş sadâlarıyla
﴿فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ﴾ âyetini okuyorlar ve
﴿وَاِذَا قُرِئَ الْقُرْاٰنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَاَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ﴾ âyetinin hakikatine hükmediyorlar.
İşte bu sadâlara karşı vesvese‑i medeniyet olan senin medeniyetçi sözlerin, sivrisineğin vızıltısı kadar da olmuyor. Öyle ise ihtiyarıyla Kur'ân’ın tılsım ve ilâçlarını terkedip senin ile dalâlet yoluna gidecek, ancak senin gibi bir sarhoş lâzım ki; ya heves‑i nefsî veya hırs‑ı şöhret veya zındıka‑i felsefe veya sefâhet‑i medeniyet veya derd‑i maîşet veya kin ve intikam veya gurur gibi bir müskirâtla o derece sarhoş olmalı ki; herşeye kendini muktedir ve mâlik bilsin‥ ve herşey benimdir desin‥ ve kendini lâyemût tahayyül etsin.
Hem sen “Ben de frenk gibi olacağım” diyemezsin ve frenk gibi olamazsın. Çünkü bir frenk, Muhammed (A.S.M.) Hazretlerini kabûl etmezse de İsâ ve Mûsa (Aleyhimesselâm’ı) veya sâir enbiyâların birini bir derece her nasılsa kabûl eder. Sen ise Nebi‑yi Âhirzaman Aleyhissalâtü Vesselâm Hazretlerinin zincirinden çıktığın ve derslerini terkettiğin dakikada, senin rûhunda nihâyetsiz bir tahribât, bir boşluk, bir karanlık peydâ olacak. Ve senin rûhunda hiçbir kemâlât ve ahlâk‑ı àliyeye yer kalmayacak. Meğer insaniyetini söndürüp, zaman‑ı hâl ile mukayyed sırf bir hayvan olabilesin.
Hâlbuki insan, müstakbelin korkusuna, mâzinin hüznüne giriftârdır. Bu ikisi insanı pek ciddi düşündürür. İnsanın başını mütemâdiyen döver. İnsanı bu havf ve hüzünden kurtaracak ancak bir tek medetkâr var, o da Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’dır ki, ilân eder;
﴿اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ﴾ der, beşâret verir.”
120
Bu Kısım, Ehl‑i Dalâletin Sahife‑i Zulmâniyesini Tasvir Eden Levhadır
Beni dünyaya çağırma,Ona geldim fenâ buldum.
Demâ gaflet hicâb oldu;Ve nur‑u Hak nihân gördüm.
Bütün eşya u mevcûdât,Birer fânî muzır gördüm.
Vücûd desen ânı giydim,Âh, ademdi çok belâ gördüm.
Hayat desen, ânı tattımAzâb‑ender azâb gördüm.
Akıl, ayn‑ı ikàb oldu,Bekàyı, bir belâ gördüm.
Ömür, ayn‑ı hevâ oldu,Kemâl, ayn‑ı hebâ gördüm.
Amel ayn‑ı riyâ oldu,Emel ayn‑ı elem gördüm.
Visâl, nefs‑i zevâl oldu,Devâyı ayn‑ı dâ' gördüm.
Bu envâr, zulümât oldu,Bu ahyâyı mevât gördüm.
Bu savtlar, na'y‑i mevt oldu,Bu ahbabı yetîm gördüm.
Ulûm, evhâma kalboldu,Hikemde bin sakam gördüm.
Lezzet, ayn‑ı elem oldu,Vücûdda bin adem gördüm.
Habîb desen ânı buldum,Âh! Firâkta çok elem gördüm.
121
Bu Sahife, Ehl‑i Hidayetin Sahife-i Nurâniyesini Tasvir Eden Levhadır
Demâ gaflet zevâl buldu,Ve nur‑u Hak ayân gördüm.
Vücûd, bürhân‑ı Zât oldu,Hayat, mir'ât‑ı Hak’tır gör.
Akıl, miftâh‑ı kenz oldu,Fenâ, bâb‑ı bekàdır gör.
Kemâlin lem'ası söndü,Fakat Şems‑i Cemâl var gör.
Zevâl, ayn‑ı visâl oldu,Elem, ayn‑ı lezzettir gör.
Ömür nefs‑i amel oldu,Ebed ayn‑ı ömürdür gör.
Zalâm, zarf‑ı ziyâ oldu,Bu mevtte, hak hayat var gör.
Bütün eşya, enîs oldu,Bütün asvât, zikirdir gör.
Bütün zerrât‑ı mevcûdât,Birer zâkir müsebbih gör.
Fakrı, kenz‑i gınâ buldum,Aczde tam kuvvet var gör.
Eğer Allah’ı buldun ise,Bütün eşya senindir gör.
Eğer Mâlik’e memlûk isen,Bütün mülkü senindir gör.
Eğer kendine mâlik isenBilâ‑addin belâdır gör.
Bilâ‑haddin azâbdır tatBilâ‑gayet ağırdır gör.
122
Fânîyim, fânî olanı istemem
Zâilim, zâil olanı istemem.
Fânîyim, fânî olanı istemem.
Âfilim, âfil olanı istemem.
Âcizim, âciz olanı istemem.
Rûhumu Rahmân’a teslîm eyledim, gayr istemem.
İsterim, fakat bir Yâr‑ı Bâkî isterim.
Zerreyim, fakat bir Şems‑i Sermed isterim.
Hiç‑ender hiçim, fakat bu mevcûdâtı birden isterim.
123
Maraz‑ı Vesveseye Mübtelâ Olanlara Derstir
Ey maraz‑ı vesvese ile mübtelâ! Bilir misin, vesvesen neye benzer? Musîbete benzer. Sen ona ehemmiyet verdikçe şişer, ehemmiyet vermezsen söner. Demek büyük nazarla baksan büyür, küçük görsen küçülür. Korksan ağırlaşır, hasta eder. Korkmazsan hafif olur, hafî kalır. Mâhiyetini bilmesen devam eder, bilsen gider. Öyle ise, bu marazın devâsından beş vechini beyân edeceğim. Belki sana da şifâ olur. Zîra cehil onu dâvet eder, ilim onu tardeder.
Birinci Vecih: Şeytan, şübheyi kalbe atar. Eğer kalb kabûl etmezse, o şübheden şetme döner. Hayâle karşı, şetme benzer bazı hâtıraları ve bazı münâfî‑i edeb çirkin hâlleri tasvir eder. Kalbe “eyvâh!” dedirtir, ye'se düşürttürür. Vesveseli adam zanneder ki, kalbi Rabbisine karşı sû‑i edebde bulunuyor. Müdhiş bir halecân hisseder. Bundan kurtulmak için huzurdan kaçar, gaflete dalmak ister.
Ey bîçâre, telâş etme! Çünkü o, şetm değil; belki tahayyüldür. Tahayyül‑ü küfür, küfür olmadığı gibi; tahayyül‑ü şetm dahi şetm değildir. Zîra şetm, hükümdür. Tahayyül, hüküm değildir. Hem onunla beraber, o sözler, senin kalbin sözleri değil. Çünkü kalbin o sözlerden müteessir ve müteessiftir. Belki o sözler, kalbe yakın olan lümme‑i şeytânîden gelen sözlerdir. Bunun zararı, yalnız tevehhüm‑ü zararla mutazarrır olmaktır. Çünkü tahayyülü, hakikat tevehhüm eder. Şeytanın işini kalbine mal eder. Zarar diye anlar, zarara düşer. Şeytanın dahi istediği odur.
İkinci Vecih: Budur ki; mânâlar kalbden çıktıkları vakit, çıplak olarak çıkarlar ve çıplak olarak hayâle girerler. Sûretleri, hayâlde giyerler. Hayâl ise, her vakit bir sebeb tahtında bir nev'i sûretleri dokur. Ehemmiyet verdiği şeylerin sûretlerini yol üstünde bırakır. Hangi mânâ geçse, ona giydirir. Ya takar, ya bulaştırır, ya perde eder. Eğer mânâlar münezzeh ve temiz iseler, sûretler mülevves ve rezîl ise, giymek yoktur fakat temâs vardır. Vesveseli adam temâsı telebbüsle iltibas eder, “Eyvâh” der. “Kalbim ne kadar bozulmuş. Bu hısset‑i nefis beni matrûd eder.”
124
Bu yaranın merhemi ise: Ey bîçâre! Bak, nasıl ki namazın edeb‑i nezîhânesinin vesilesi olan zâhirî taharete, batnın bâtınındaki necâset te'sir etmez. Öyle de, maânî‑i mukaddesenin suver‑i mülevveseye mücâvereti zarar etmez. Meselâ: Sen, âyât‑ı İlâhiye’yi tefekkür ediyorsun. Birden bir maraz veya bir iştihâ veya bevl gibi müheyyic bir hâl şiddetle senin hissine dokunur. Elbette hayâlin, devâ‑yı illet ve kazâ‑yı hâcet levâzımatını görecek ve onlara münâsib süflî sûretleri nescedecek. O süflî sûretlerin ortalarından geçecek olan maânî‑i mukaddeseye ne televvüsü var, ne zararı var, ne hatarı var ve ne de beis var. Yalnız hatâ, hasr‑ı nazardır, zann‑ı zarardır.
Üçüncü Vecih: Eşya mâbeynlerinde bazı münâsebât‑ı hafiye bulunur. Hiç ümîd etmediğin şeyler içinde münâsebet ipleri bulunur. Ya bizzat bulunur veya senin hayâlin o ipleri yapmış, onları birbiriyle bağlamış olur. Bu sırrın münâsebâtındandır ki; bazen bir mukaddes şeyi görmek, bir mülevves şeyi hâtıra getirir.
Fenn‑i beyânda beyân olduğu gibi: “Hariçte uzaklık sebebi olan zıddiyet, hayâlde sebeb‑i kurbiyettir.” Yani: İki zıddın sûretlerinin cem'ine vâsıta, bir münâsebet‑i hayâliyedir. Bu münâsebetle olan tahattura, tedâi‑yi efkâr tâbir edilir. Meselâ: Sen namazda, münâcâtta, Kâbe karşısında, huzur‑u Rab’de iken; şu tedâi‑yi efkâr seni tutup en uzak mâlâyaniyât‑ı rezîleye sevkeder. Sen intibâha geldiğin ânda dön. “Aman ne kusur ettim.” deyip tedkikle meşgul olup durma!
125
Tâ zaîf münâsebet, senin dikkatinle kuvvet peydâ etmesin. Zîra sen teessür gösterdikçe ve ehemmiyet verdikçe o tahattur, bir melekeye döner; bir maraz‑ı hayâlî olur. Korkma, maraz‑ı kalbî değildir. Şu nev'i tahattur ise, gâliben ihtiyarsızdır. Hassas asabîlerde daha gâlibdir.
Şu yaranın merhemi ise, nasıl ki şeytan ile melek‑i ilhâmın kalb taraflarında mücâveretleri; ve füccâr ile ebrârın karâbetleri ve bir meskende durmaları zarar vermez. Öyle de, tedâi‑yi efkâr sâikasıyla istemediğin sevimsiz pis hayâlâtın nezîh efkârların içine girmesi zarar vermez. Meğer kasden ola veya zarar zannıyla onunla meşgul olasın.
Dördüncü Vecih: Amelin en iyi sûretini taharrîden neş'et eden bir vesvesedir ki; takvâ zannıyla teşeddüd ettikçe hâl ona şiddetlenir. Hattâ öyle bir dereceye varır ki; o amelin daha evlâsını ararken harama girer. Bazen bir sünnetin araması, bir vâcibi terkettirir. Bu gibi vesvese, Ehl‑i İ'tizâl’e lâyıktır. Çünkü onlar derler ki: “Eşyanın zâtında hüsnü var. Sonradan, o hüsne binâen emredilmiş. Eğer kubhu varsa, sonradan o kubha binâen nehyedilmiş.”
Demek, eşyada hüsün ve kubh zâtîdir. Emir ve nehy‑i İlâhî ona tâbidir. Bu mezhebe göre, insana, her işlediği amelde bir vesvese gelebilir. “Acaba amelim, nefsü'l‑emirdeki güzel sûretle yapılmış mıdır?” diyebilir.
Amma mezheb‑i hak olan Ehl‑i Sünnet Ve'l-Cemâat derler ki: “Cenâb‑ı Hak bir şeye emreder, sonra hüsün olur; nehyeder, sonra kabîh olur.” Demek emir ile güzellik, nehiy ile çirkinlik tahakkuk eder. Demek hüsün ve kubuh, mükellefin ıttılâ'ına bakar. Meselâ: Sen, namaz kıldın veya abdest aldın. Hâlbuki namazını ve abdestini fesâda verecek bir sebeb nefsü'l‑emirde varmış. Lâkin sen, ona hiç muttali' olmadın. Senin namazın ve abdestin hem sahîhtir, hem hasendir. Hakikatte senden kabûl edilir, çünkü mâzûrsun.
126
Öyle ise, zâhiren şerîata muvâfık işlediğin ameline “Acaba sahîh olmuş mu?” deyip vesvese etme. Fakat “Kabûl olmuş mu?” de, gururlanma, ucbe girme. Mâdemki, dinde harec yoktur; mâdemki dört mezheb haktır; öyle ise, istiğfara müncer olan derk‑i kusur, gurura incirâr eden rü'yet‑i hüsn-ü amele müreccahtır. Yani böyle vesveseli adam, amelini güzel görüp gurura düşmekten ise; kusurunu görse, istiğfar etse daha evlâdır. Sen vesveseyi at. Şeytana de ki: “Şu hâl, harecdir. Yüsr‑ü dine münâfîdir. Hakikat‑i hâle muttali' olmak güçtür. En ekall bu amelim, bir mezheb‑i hakka muvâfıktır. Ben, lâyık‑ı vechile edâ‑yı ibâdette aczimi itiraf ederek istiğfar ile, tazarru ile, merhamet‑i İlâhîye dehàlet ediyorum. Aczim, kusurumun af olunması ve kàsır amelimin kabûl olunması için bir vesilem olur.” de.
Beşinci Vecih: Şübhe sûretinde gelen vesvesedir. Bîçâre vesveseli, bazı tahayyülî hâlâtı, taakkulî hâlât ile iltibas eder. Hayâle gelen şübheyi, akla gelen bir şübhe tevehhüm edip, i'tikàdına halel gelmiş zanneder. Bazen tevehhüm ettiği şübheyi, şek zanneder. Bazen tasavvur ettiği şübheyi, bir tasdik‑i aklî zanneder. Bazen bir emr‑i küfrîde tefekkürü, hilâf‑ı îmân zanneder. “Eyvâh! Kalbim bozulmuş.” der.
Hâlbuki tahayyül, tevehhüm, tasavvur, tefekkür; tasdik‑i aklîden, iz'ân‑ı kalbîden ayrıdırlar, başkadırlar. Tahayyül, tevehhüm, tasavvur, tefekkür, şübhe ve tereddüd değildirler. Lâkin tekerrür edip istikrar peydâ etseler, bazen bir nev'i şübhe‑i hakîki onlarda tevellüd eder.
127
Şu nev'i vesvesenin en mühimmi budur ki: Vesveseli adam, imkân‑ı zâtî ile imkân‑ı zihnîyi iltibas eder. Yani bir şey zâtında mümkün ise, onu zihnen, ilmen mümkün ve meşkûk olduğunu tevehhüm eder. Hâlbuki imkân‑ı zâtî, yakìn‑i ilmîye ve zarûret‑i zihnîye münâfî değildir. Meselâ: Bu dakikada – zâtında – Karadeniz’in yere batması mümkündür, muhtemeldir. Hâlbuki, yakìnen yerinde olduğunu hükmediyoruz. O ihtimal ve o imkân‑ı zâtî bize bir şek vermez.
Meselâ, güneş mümkündür ki; bugün gurûb etmesin veya yarın tulû' etmesin. Hâlbuki bu imkân ve bu ihtimal, ilm‑i yakìnimize zarar vermez. Demek bazı hakàik‑ı îmâniyede, yani hayat‑ı dünyeviyenin gurûbu ve hayat‑ı uhreviyenin tulû'u gibi imkân‑ı zâtî cihetinde gelen evhâm, yakìn‑i îmânîye zarar vermez. Bütün bunlarla beraber asl‑ı vesvese, teyakkuza sebebdir, taharrîye dâîdir, ciddiyete vesiledir. Lâkaydlığı atar, tehâvünü def'eder. O şart ile ki; ifrata varmasın, galebe çalmasın.
128
Onüçüncü Lem'anın Onikinci İşâretinden Dördüncü Suâl
Ehl‑i dalâletin kazandıkları muvaffakıyet ve gösterdikleri kuvvet ve ehl‑i hidayete galebeleri gösteriyor ki; onlar, bir hakikate ve bir kuvvete istinâd ediyorlar. Demek, ya ehl‑i hidayette za'f var‥ veya onlarda bir kuvvet var?
Elcevab: Hâşâ!‥ Ne onlarda hakikat var, ne de ehl‑i hakikatte za'f var. Fakat maatteessüf kàsırü'n‑nazar, muhâkemesiz bir kısım avâm tereddüde düşüp vesvese ediyorlar, akîdelerine halel geliyor. Çünkü diyorlar: “Eğer ehl‑i hakta tam hak ve hakikat olsaydı, bu derece mağlûbiyet ve zillet olmamak gerekti. Çünkü, hakikat kuvvetlidir. اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلَا يُعْلٰى عَلَيْهِolan kaide‑i esâsiye ile, kuvvet haktadır. Eğer o ehl‑i hakka mukâbil gâlibâne gelen ehl‑i dalâletin hakîki bir kuvveti ve bir nokta‑i istinâdı olmasaydı bu derece gâlibiyet ve muvaffakıyet olmamak lâzım gelecekti?”
Elcevab: Ehl‑i hakkın mağlûbiyeti kuvvetsizlikten ve hakikatsizlikten gelmediği, sâbık işâretlerle kat'î isbât edildiği gibi; ehl‑i dalâletin galebesi de, kuvvetlerinden ve iktidarlarından ve nokta‑i istinâd bulduklarından gelmediği, yine o işâretlerde kat'î isbât edildiğinden; bu suâlin cevabı, sâbık işâretlerin hey'et‑i mecmuasıdır. Yalnız burada desîselerinde isti'mâl ettikleri bir kısım silâhlarına işâret edeceğiz. Şöyle ki:
129
Ben kendim mükerreren müşâhede etmişim ki: Bu zamanda bazen yüzde on ehl‑i fesâd, yüzde doksan ehl‑i salâhati mağlûb ediyor. Hayretle merak ettim, tedkik ederek kat'iyyen anladım ki: O galebe kuvvetten ve kudretten gelmiyor; belki ifsaddan ve alçaklıktan ve tahribden ve ehl‑i hakkın ihtilâfından istifade etmelerinden ve içlerine ihtilâf atmaktan ve zaîf damarlarını tutmaktan ve fesâdı aşılamaktan ve hissiyat‑ı nefsâniyelerini ve ağrâz‑ı şahsiyelerini tahrîk etmekten ve insanın mâhiyetinde muzır mâdenler hükmünde bulunan fenâ isti'dâdları işlettirmekten ve şân ve şeref nâmıyla riyâkârâne nefsin fir'avuniyetini okşamaktan ve vicdânsızca tahribâtlarından herkesin korkmasından ileri geliyor. Ve o misillû şeytânî desîseler vâsıtasıyla, muvakkaten ehl‑i hakka galebe ederler. Fakat ﴿وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّق۪ينَ﴾ sırrıyla, اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلَا يُعْلٰى عَلَيْهِ düsturuyla onların o muvakkat galebeleri, menfaat cihetinde onlar için ehemmiyetsiz olmakla beraber, Cehennem’i kendilerine ve Cennet’i ehl‑i hakka kazandırmalarına sebebdir.
İşte dalâlette, iktidarsızların muktedir görünmeleri ve ehemmiyetsizlerin şöhret kazanmaları için ve hodfürûş ve şöhret‑perest, riyâkâr insanların az bir şeyle iktidarlarını göstermek ve ihâfe ve ızrar cihetinde bir mevki kazanmak için ehl‑i hakka muhâlif vaziyete girerler. Tâ görünsünler ve nazar‑ı dikkat onlara celbolunsun. Ve iktidar ve kudretle olmayan, belki terk ve atâletle sebebiyet verdiği tahribât onlara isnâd edilip, onlardan bahsedilsin. Nasıl ki, böyle şöhret dîvânelerinden birisi namazgâhı telvîs etmiş; tâ herkes ondan bahsetsin. Hattâ o telvîs edenden lânetle de bahsedilmiş de, şöhret‑perestlik damarı kendisine bu lânetli şöhreti hoş göstermiş diye darb‑ı mesel olmuş.
130
Onüçüncü Lem'anın Onüçüncü İşâretinin Üçüncü Noktasından
Şeytan, bu desîsesine benzer diğer bir desîse ile insanın selâmet‑i fikrini ifsad ediyor. Hakàik‑ı îmâniyeye karşı sıhhat‑i muhâkemesini bozuyor ve istikamet‑i fikrini ihlâl ediyor. Şöyle ki:
Bir hakikat‑i îmâniyeye dair yüzer delâil‑i isbâtiyenin hükmünü, nefyine delâlet eden bir emâre ile kırmak ister. Hâlbuki kaide‑i mukarreredir ki: Bir isbât edici, çok nefyedicilere tereccuh ediyor. Bir da'vâda müsbit bir‑iki şâhidin hükmü, yüzler nâfîlere râcih oluyor. Bu hakikate bu temsîl ile bak. Şöyle ki:
Bir saray var. O sarayın yüzer kapalı kapıları var. Bir tek kapının açılmasıyla, o saraya girilebilir. Öteki kapılar da açılır. Eğer bütün kapılar açık olsa, bir‑iki tanesi kapalı olsa, o saraya girilemez diye söylenemez.
İşte hakàik‑ı îmâniye o saraydır. Herbir delil, bir anahtardır; isbât ediyor, kapıyı açıyor. Bir tek kapının kapalı kalmasıyla o hakàik‑ı îmâniyeden vazgeçilmez ve inkâr edilmez. Şeytan ise, bazı esbâba binâen, ya gaflet veya cehâlet vâsıtasıyla kapalı kalmış bir kapıyı gösterir; isbât edici bütün delilleri nazardan iskât ediyor. “İşte bu saraya girilmez; belki bu saray değildir, içinde bir şey yoktur.” der, kandırır.
İşte, ey şeytanın desîselerine mübtelâ olan bîçâre insan! Hayat‑ı diniyenin ve hayat‑ı şahsiyenin ve hayat‑ı ictimâiyenin selâmetini dilersen; ve sıhhat‑i fikir ve istikamet‑i nazar ve selâmet‑i kalb istersen; muhkemât‑ı Kur'âniye’nin mîzanlarıyla ve Sünnet‑i Seniye’nin terâzileriyle a'mâl ve hâtırâtını tart ve Kur'ân’ı ve Sünnet‑i Seniye’yi rehber yap ve اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِde, Cenâb‑ı Hakk’a ilticâ et!…
131
Bir Nur Talebesinin Üstad Hazretlerinin Dâr‑ı Bekàya İrtihallerinden Evvel Risale‑i Nur ve Üstad Hakkındaki Bir Takrizidir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Çok şefkatli, pek kerîm, hayatımdan çok azîz Üstadım Efendim Hazretleri!
Mübtedî ve pek acemî bir çocuğun, üstadından aldığı dersi tekrarı misillû, cehl‑i mürekkeb içerisinde pûyan olan şu âciz talebenize Risale‑i Nurun feyz‑i nâmütenâhîsinden süzülen iksîr‑i hayat, rûh ve kalbimi, akıl ve idrak ve şuûrumu, hissiyat‑ı sefîhenin istilâsından vikàye ederek, en mübârek bir mürşid‑i a'zam gibi himmet‑i nâmütenâhîsiyle, en mühim bir kuvve‑i dâfia olarak, vücûd mülkünden nefs‑i emmâre ve hevâ şerlerini def' ve tardederek, aşılmaz ve yıkılmaz bir sedd‑i Kur'ânî ve bir sedd‑i îmânî te'sis ediyor.
Risale‑i Nur, nebâtâtın hattâ cemâdâtın dahi lisân‑ı hâlleriyle olan tesbihâtını, kâinâtın medâr‑ı mefhareti olan lisân‑ı Âdem’le beyân ederek Hàlık‑ı Kâinâta takdim etmesinden Risale‑i Nur bütün mahlûkat ve bütün zîrûh ile de yakìnen alâkadar ve münâsebetdârdır.
132
Bu kadar ihâtalı, câmi', mânidâr bir hayat‑ı nâmütenâhînin feyyâz nurlarıyla kâinâtlar ışıklanırken, zulümâtlar dağılırken, asırlar yıkanırken, gözleri felsefe bataklığının çamurlarıyla kapalı, kalbleri mühürlü, beşer çehreli mütemerridlerin, ﴿كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ﴾ sırrının mazharı o zavallı dâllîn gürûhunun hakàik‑ı Kur'âniyeye karşı kör, sağır, gâfil olarak Hàlık‑ı Kâinâta isyanları, hiç şüphesiz, kâinâtı emsâlsiz bir gadabla gadablandırıyor; ﴿تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ﴾ sırrıyla Cehennem’i çileden çıkarıyor; mevcûdâta, lisân‑ı hâliyle: “Yaşasın azâb‑ı Cehennem!” dedirtiyor.
Risale‑i Nur bütün mîzanlarıyla ve riyâzî kat'iyyetiyle, her türlü hakàikı tam isbât etmesiyle; maddî ilim ve fir'avunâne düşüncelerin neticesi rûhları zifirî karanlıkta olan bu zümrelerin mes'ûliyetleri, geçen asırlardaki mütemerrid küfre nisbetle daha katmerli bir sûrette eşedd bir azâba inkılâb edeceği sarâhatle tezâhür ediyor. Zîra bu dehşetli asrın zındıkları, i'tirâz veya inkâr ettikleri hakàikın riyâzî kat'iyyetini, iki kerre iki dört eder derecesinde bir kat'iyyetle, Risale‑i Nurda bizzat müşâhede ettiklerinden ve onlar daha dünyada iken teslîme mecbur olduklarından, sırf bir küfr‑ü inâdî ile küfrü iltizam etmelerinden, iblise tâbi bu bedbaht iblis hizmetçilerinin azâbını, küfürleri gibi, eşedd‑i azâba lâyık kılmaktadır.
133
Risale‑i Nur tebşîratıyla, ihbar‑ı gaybîleriyle, geçmiş asırların sâkinlerinin nazarlarını gıbta ve tahsin ile asrımıza baktırmaktadır. Veraset‑i Nebevî yoluyla pek ulviyeti hâiz ve ümmetin en mübecceli olan ve birinci safını teşkil eden Ashâb‑ı Kirâm’ın, hususuyla Hazret‑i Ali’nin (R.A.) kerâmet‑i Aleviyeleri ve daha sonra muhakkìkînin ve asfiyânın serfirâzı Hazret‑i Gavs’ın (K.S.) kerâmet‑i Gavsiye’leriyle ve Necmeddin‑i Kübrâ ve Muhyiddin‑i Arabî (K.S.) gibi kümmelînin kendilerinden sonraki asırlara ait işâretlerinin emsâlsiz sarâhatleriyle, ziyânın güneşi ve harâretin ateşi göstermesi gibi, Risale‑i Nurdan en kat'î ve en sarîh ve en ziyâdâr bir sûrette tebşîratlarıyla ve ihbarât‑ı gaybiyeleriyle beyânları; ihsânat‑ı İlâhiye’nin emsâlsiz hamd ve senâya lâyık bir ikramıdır.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Risale‑i Nur ma'lûm Sözler’iyle ve bütün eczâlarıyla cadde‑i kübrâ-yı Kur'âniyeyi göstermesi itibariyle, kemâlin hadd‑i kusvâsına îsâle vesile olduğu gibi; mâyesi harc‑ı Kur'ânî ile müzeyyen, müsennâ, muazzam, muhteşem olan Risale‑i Nura lâkaydlık etmek, temerrüd ve inkârda bulunmak, insanı a'lâ‑yı illiyînin mukâbili olan esfel‑i sâfilîne düşürür.
Üstadım Efendim Hazretleri! Kàsır fehmim, nâkıs ifâdem, çok mahdûd ihâtamla; îmân ve irfan ağacının en son ve en nefîs meyvesi Risale‑i Nurun teşrîhi ve izâhını ben yapamıyorum. Zâten onu tam hakikatiyle sekene‑i arzın hiçbiri ve hiçbir unsuru, mükemmel yapamaz. O semâvî ilhâm mecmuasının ta'rifi ve teşrîhi ve izâhı; kendisinin kendisine hàs, mümtâz ve serâpâ sehl‑i mümteni' olan selâsetli, haşmetli, ziyâdâr, münakkaş, müzeyyen olan ifâde ve beyânlarında nümâyân ve orada ziyâ‑bahş ve Nur‑efşândır.
134
Ey Risale‑i Nur, ey mu'cize‑i Kur'ân!
Müftehir seninle ins ü cin, zemin ü zaman,
Işıklandı kalbler, doldu nurunla cihan,
Binler selâm sana ey mu'cize‑i Kur'ân!
Ey Risale‑i Nur, ey dertlilere derman!
.
Yangın gönüllere âb‑ı kevser sen oldun,
Âşık bîçârelere vird‑i seher sen oldun,
Gönüllere takılı inci cevher sen oldun,
Müftehir seninle ins ü cin, zemin ü zaman,
Binler selâm sana ey mu'cize‑i Kur'ân!
.
Yanık gönüllere sanki zemzem pınarı,
Cennet‑misâl ortası, bağ‑ı Firdevs kenarı,
Rûşen âlem, nurunla ey hidayet serdarı!
Müftehir seninle ins ü cin, zemin ü zaman,
Binler selâm sana ey mu'cize‑i Kur'ân!
Mehmed Kayalar
135
Kur'ân’ın Mübârek Üstadımıza ve Risale‑i Nur’un Nurlu Hakikatlerine İşaretleri
Çok Müşfik, Çok Kerîm Üstadım Efendim,
Huzur‑u Hazretinizde, ma'nen rahle‑i tedrîsinizde, irfanınıza müştâk, feyzinizle serâb şu fakir, şu âciz talebenizin, Nur’un derslerinden aldığı intibâh ile, hakàik‑ı Kur'âniyenin i'câzkâr ve nâmütenâhî ulvî hakikatlerinden ve mübârek feyzinizin tereşşuhâtı olarak şöyle bir hakikat kalbime geldi:
Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’dan dersimi okurken Sûre‑i Lokman’daki﴿وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُٓ اِلَى اللّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ﴾âyetini kırâat ederken – gayr‑ı ihtiyarî – kalbim, rûhum, aklım bu kudsî kelâmın pek derin, pek ulvî mânâsına saplandı. Başta asr‑ı pâk-i Muhammedî (A.S.M.) olduğu hâlde bütün asırlarla konuşan bu âyet‑i kerîme, asrımıza da elbette bakmaktadır. Hususuyla bu âyet‑i celîlenin asrımızdaki tam mâsadakı olacak bir manevî zâta şifreli mükâlemesi ve hitâbı var diyerek şiddetli bir ihtarın sâikıyla baktım. O kudsî cümle‑i Kur'âniye ki; ﴿فَقَدِ اسْتَمْسَكَ﴾ nazm‑ı celîline kadar, Risale‑i Nur müellifinin doğduğu tarihe veya Risale‑i Nurun mukaddemâtını tahsiline başladığı tarihe, makam‑ı cifrîsiyle parmak basmaktadır.
﴿وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُٓ اِلَى اللّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ﴾ (1292) ediyor. (ى) harfi iki defa sayılırsa, (1302) ediyor. Dört (و)24, dört (م) 160, iki (ن) 100, bir (ى) 10, dört (س) 240, dört (ل) 120, bir (ج) (3), dört (ه) 20, üç (ا) (3), bir (ح) (8), bir (ف) 80, bir (ق) 100, bir (د) (4), bir (ك) 20, bir (ت) 400. Yekûn 1292 ederek müellifin doğum tarihini göstermektedir.
136
(ى) iki defa sayıldığı takdirde (1302) tarihi eder ki; bu tarih, Risale‑i Nur müellifinin tahsile, yani Nur’un basamaklarına başladığı zamanı gösteriyor. İleride Kur'ân’a yapılacak taarruzlarda Nur Şâkirdleri Kur'ân’ın emsâlsiz elmas kılıncı Risale‑i Nur ile yapılacak mücâhedede, müellifin küfrü te'dib için lüzumlu Kur'ânî cephane ve techizâtı taallüm ve iddihar ile meşgul bulundukları tarihe parmak basıyor. ﴿بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى﴾ nazm‑ı celîli pek latîf bir tevâfuk eseri olarak makam‑ı cifrîsi (1347) ederek, tam tamına Risale‑i Nur müellifinin beyne'l‑avâm ve beyne'l‑İslâm en çok kullanılan ism‑i mübâreki olan “Üstad Bediüzzaman” ismine parmak bastığından ﴿وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ﴾ nazm‑ı celîli ile, herşeyi câmi' olan Kur'ân‑ı Azîmü'l-Beyân, elbette ve elbette gerek işârî mânâsıyla ve gerek hesab‑ı cifrîsiyle, Risale‑i Nur müellifinin doğum tarihine veya tahsile başladığı tarihe ve isimlerine işâret etmektedir. Risale‑i Nur cüz'lerinde, Sûre‑i Bakara’daki ﴿لَٓا اِكْرَاهَ فِي الدّ۪ينِ﴾ilâ âhir âyet‑i kerîmesinin hakikatli, hikmetli, muhteşem tefsiri; işârî mânâ ve hesab‑ı cifrîsiyle beyân edildiğinden, o hakikatli ve haşmetli tefsirin Risale‑i Nura ve mübârek müellifine latîf işâretleri arasında ﴿بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى﴾ nazm‑ı celîl-i Sübhânîsi, cifirce (1347) rakamını göstererek, “Üstad Bediüzzaman” ismine cifren tevâfuku gösteriyor ki: Bu âyetin Sûre‑i Lokman’daki âyetle münâsebeti ve iki yerde bu hakikatin tekrarı, Risale‑i Nura çok kuvvetli bir işâret ve îmâ teşkil etmektedir.
137
Risale‑i Nur kendi şâkirdleriyle kopmaz bir zincir, bir hablü'l‑metîn vasfına tam lâyık olarak, bu dehşetli asrın savletli bid'alarına karşı emsâlsiz bir kahramanlıkla göğüs gererek pişvâ‑yı âlem-i İslâm olmuş ve Kur'ân‑ı Azîm’in dellâlı sıfatıyla aktâr‑ı İslâmiye’nin her yerinde, hattâ küre‑i zeminde meş'ale‑i îmânı, Kur'ân’ın ezelî ve ebedî ışığıyla parlatmış olması, elhak bu vasfa tam lâyık olduğunu nice bürhânlarla te'yid etmiş bulunuyor.
Bu kudsî âyetlerin tafsilâtlı tefsiri Risale‑i Nur külliyatında beyân edilmiş bulunduğundan, bu yüksek hakàikı ona havâle ederek dersime hâtime veriyorum.
Çok mübârek Üstadım efendim! Haddimin milyon kere fevkınde olan bir mes'elede küçüklüğüme, nihâyetsiz aczime, sonsuz fakrıma ve cehlime bakmayarak, cür'etli hareketimden dolayı bendenizi affediniz. Yalnız şurasını tekraren arzedeyim ki: Rahle‑i tedrîsinizde ahz‑ı mevki ettim; huzur‑u irfanınıza baş koydum.
Ey tabib‑i hâzıkım, ey mübârek Üstadım! Beni affediniz. Derece‑i kemâldeki şefkatinizden ve ikramınızdan ancak af dilerim. En büyük edeb ve hürmetlerimle mübârek ellerinizden öper, mübârek duâlarınızı istirham eylerim efendim hazretleri…
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يPek kusurlu, duânıza muhtaç talebenizMehmed
138
Evvelce bir bayram tebriği olarak arz edilen bir nazm
Evvelce bir bayram tebriği olarak arz edilen şu nazmın, mevzû ile alâkasından dolayı buraya derci münâsib olur kanâatiyle tekrar takdim edilmiştir.
Burc‑u enversin efendim, kal'a‑i İslâma sen.
Nâil olmuşsun bugün Kur'ân ile ikrama sen.
.
Sensin ol dellâl‑ı Kur'ân, yoluna canlar fedâ,
İltifat‑ı Şah-ı Merdân ile sensin muktedâ.
.
Vasfını resmetmeğe yok tâkatim, gelmez dile.
Sen müeyyedsin efendim, ol kerâmât‑ı Gavs ile.
.
Sensin ol Nur nâşiri, feyzin demâdem âşikâr.
Oldu mülhidler tahassungâhı, seninle târ ü mâr.
.
Kıl keremler bendene kim, çâr u nâçâr söyledim.
Sen müceddid‑i kârbân hâtemisin seyyidim.
.
Lütfunu bekler gedâyım, affedip huddâmını,
Aldı feyzinden bu Mehmed, dâima ilhâmını.
.
Fırka‑i nâciyeyiz biz, râh‑ı tevhid cebhemiz.
Pişvâ‑yı Âlem-i İslâm sensin şüphesiz.
.
Günlerin olsun mübârek, hatırın bulsun safâ,
İsm‑i pâki hakkiçün Ahmed‑i Muhammed Mustafa. (A.S.M.)
139
Ankara Üniversitesinde Okunan Bir Konferanstır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Risale‑i Nurun dersiyle ve azîz ve kıymetli Üstadım Bediüzzaman’ın himmetiyle yazılabilen bu konferans, Risale‑i Nur hakkında tatlı ve zevkli bir sohbettir. Risale‑i Nurun kıymet ve ehemmiyetini ifâde etmek değildir, buna cesâretim yoktur. Zîra ben Risale‑i Nurun en mübtedî, en âciz bir talebesiyim. Milletler içinde şöhret kazanmış bir şâheserin değerini anlatmaya kültürüm kifâyetsizdir. Bu büyük şeref Risale‑i Nurun münevver, idrakli ve takdirkâr okuyucularına mahsûstur.
Ben, Risale‑i Nura kavuşuncaya kadar matbuâtımızda ve kitaplarımızda, Kur'ân‑ı Kerîm’in kıymetini anlatan tek bir yazı okumamıştım. Sonradan anladım ki; Kur'ân‑ı Kerîm’i yarım asırdan fazladır, bizde yetişen edîblerden ziyâde ecnebî büyükleri takdir ediyorlarmış. Amerika’da Beyaz Saray’da bütün dünyanın ve kâinâtın güneşi olan Kur'ân‑ı Hakîm yeşil ipekliler arasında lâyık olduğu yüksek mevkiye konuyormuş. Mucitler, feylesoflar, psikologlar, sosyologlar, pedagoglar Kur'ân‑ı Kerîm’i esâs tutarak yazılmış olan eserleri okuyorlar; o şahsiyetler bu mukaddes kitaptan aldıkları ma'lûmât ile eserler yazarak dünya çapında şöhret kazanıyorlar; insanlığa, milletlerine hizmet ediyorlarmış. İsveç, Norveç ve Finlandiya’da en büyük ilim adamlarından müteşekkil bir hey'et meydâna getirmişler, gençlerin kurtuluşunu sağlayacak halâskâr bir kitabı senelerce aramışlar; nihâyet gençliği en yüksek ahlâk ile ahlâklandırmak ve dünyada açık fikirli, müstakîm ilim adamı yapmak için Kur'ân‑ı Kerîm’i okutmanın yegâne çare olduğu neticesine varmışlar.
İslâmiyet’i ve Kur'ân’ı takdir eden yabancılar çoktur, daha birçok misâller vermek mümkündür.
İşte Müslüman olmayan kimseler, İslâm Kitabı’nın kıymetini takdir edip istifade ederlerse uyanık Müslüman Türk gençliği acaba daha fazla durabilir mi? Kat'a ve asla duramaz ve uyuyamaz.
140
Ma'bûd‑u Zîşanımız olan Cenâb‑ı Hak, gençliğimizin en ulvî ve en kudsî ihtiyaçlarına tam cevab verecek bir ilm‑i hakikat hazinesini yirminci asırda da meydâna getirmiştir. İşte bu zengin define‑i ilmiye, Kur'ân‑ı Kerîm’in hakîki ve parlak bir tefsiri olan Risale‑i Nurdur. Bu eserler, Kur'ân‑ı Hakîm’den tereşşuh etmiş ve O’nun esâsları dâiresinde yazılmıştır. Eseri te'lif eden, Bediüzzaman’dır. Bütün hakîki ilim adamları müttefikan Risale‑i Nurun bu muhteşem müellifinin “Bediüzzaman” denmeye lâyık bir şahsiyet olduğunu tasdik etmişlerdir. Risale‑i Nur eserlerinin millet ve gençliği, dalâlet ve sapkınlık girdablarından kurtaracak bir tefsir‑i Kur'ân olduğunu takdir ve tahsinlerle tasdik etmişlerdir. Böyle olduğu hâlde, bu kadar büyük bir şâheserin müellifini bugün herkes tam tanımıyor denilebilir.
Evet arkadaşlar, içimizde on beş yirmi senedir komünistler ve din düşmanı cereyanlar çoklukla çalışıyorlarmış. Böyle dâhîlerimizi tanıtmak şöyle dursun, türlü türlü isnâdlarla kötülemişler; buna muvaffak olmak için de bütün imkânlardan istifade etmeye çalışmışlar; hakîki ve mücâhid ilim adamlarımızı millete fenâ göstermek için bütün gayretlerini sarf etmişler. Bu fecî hâlin böyle olduğunu, demokrasinin memleketimizde şu yıllarda gelişmeye başlaması sâyesinde anlamış bulunuyoruz. Meğer aldanmışız ve aldatılmışız. Şimdiye kadar din adamlarımız hakkında bize yapılan uydurma telkinâtları ve yalan yanlış propagandaları, bu hakikatlere vâkıf olduktan sonra kafamızdan çıkarabildik. Menfî intibâ'larımızı sildik, hakîki münevverlerin istifade ettikleri kudsî kitabımız Kur'ân’a sarıldık ve Kur'ân‑ı Hakîm’in bu asırda yüksek bir tefsiri olan Risale‑i Nurdan Kur'ân ve îmân hakikatleriyle münevver olmaya başladık.
141
Evet, Abdülkadir‑i Geylânî, İmâm‑ı Gazâlî ve Mevlâna Celâleddin‑i Rûmî gibi İslâmiyet’in birer güneşi olan dâhî büyüklerimizin eserlerini ve hakîki kıymetlerini bugünkü gençlik nasıl bilemiyorsa, Bediüzzaman Said Nursî gibi misilsiz bir müfessir‑i Kur'ân’ı da tam tanıyamamıştır. Esâsen gizli ve âşikâr din düşmanlarının birtakım kasd‑ı mahsûslarıyla tanınmasına meydân verilmemiştir. Fakat böyle büyük bir müfessirin ve bir İslâm dâhîsinin bu asırda da mevcûd olduğunu şahsî gayretleriyle öğrenenler, Bediüzzaman’ın tarihî ve cihan‑şümûl değerini derhâl idrak etmekte ve eserlerinden faydalanmak için can atmaktadırlar.
Evet arkadaşlar; kat'î ve kâmil bir kanâatle diyebiliriz ki, bu asırdaki insanları saâdete kavuşturacak, onları aklen ve kalben iknâ edecek eser ancak Risale‑i Nurdur. Bu hüküm, Nur Risalelerini okuyan münevverlerin kat'î bir hükmüdür. Hem bu kanâatin isabetini, Risale‑i Nurdaki ilmî kudret ve orijinallik açıkça göstermektedir.
Arkadaşlar!
Nasıl Kur'ân‑ı Kerîm’e sarılanların dünya ve âhiretleri mâmur olursa; O’nun parlak bir tefsiri olan Risale‑i Nuru okuyup amel edenler de hakîki saâdete erişeceklerdir. Bu îmânî eserleri okuyan gençlerin îmânı kuvvetlenecek, istikbâlleri parlayacak; ilim ve irfan sâhibi olacaklardır. Hem vatana hem millete hem anne ve babalarına faydalı, yüksek ahlâka sâhib gençler olarak temâyüz edeceklerdir. Allah’ın hàlis bir kulu, Peygamber’in hakîki bir ümmeti hâline gelmek bahtiyarlığına nâil olacaklardır.
Risale‑i Nur hakkında bilgi soran arkadaşlarımıza gelince, bu hususta bir fikir edinebilmek için hiçbir yerden izâhat almaya lüzum yoktur. Siz bu feyyâz eserleri okuyun, bizzat kendi cehd ve şahsî gayretinizle onu anlamaya ve tanımaya çalışın. O ilim ve irfan hazinesine bizzat giriniz. İşte ancak o zaman, arzu ettiğiniz ma'lûmâtı hakkıyla elde etmiş olacaksınız.
142
Evet, Risale‑i Nuru okudukça Kur'ân nuru içinize dolacak, o Kur'ânî hakikatler aklınızı ve kalbinizi tenvir edecek ve îmânınızı inkişaf ettirip kuvvetlendirecektir. Nur Risalelerini okudukça İlâhî bir feyiz, rûh ve maneviyat âleminizi kaplayacaktır. Hayatta sizlere büyük bir huzur ve saâdetin refahı içinde yaşayabilmenin kapıları açılacaktır. Dünyanın bir âhiret mezraası olduğunu ve bu fânî dünyaya, ebedî bir hayatın kazanılması için geldiğinizi bu eserlerden öğrenecek ve bu îmân cihetinden dünyanın Cennet’ten daha zevkli olduğunu hissedeceksiniz. İşte böyle sonsuz ve manevî bir şevk ve aşkla dünyayı, şu geçici hayat için değil; ebedî bir hayatı ve bâkî bir saâdeti kazanmak için seveceksiniz.
Hem namaz kılmanın ve ibâdetin büyük ve kudsî bir zevk olduğunu bir kat daha anlayacaksınız. Namazda Rabb‑i Rahîm’imizin, Allah’ımızın huzurunda durmaktan o kadar derin ve İlâhî bir zevk duymaya başlayacaksınız ki namazsız geçen günleriniz ızdırâb ve sıkıntılarla dolacak, en sevinçli en mes'ûd ânlarınızı Allah’a ibâdet ve tâatte bulacaksınız.
Arkadaşlar!
Risale‑i Nur, yirminci asrın Müslümanlarını ve bütün insanları koyu fikir karanlıklarından ve müdhiş dalâlet yollarından kurtarmak için müellifin kendi ihtiyarıyla değil, bir ihsân‑ı İlâhî olarak yazılmış olan ilhâmî bir eserdir. İşte insan üzerindeki te'siri pek büyük olan böyle bir eseri devamlı olarak, teennî ile ve lûgatların mânâlarını öğrenerek, dikkatle okuyabilseniz geceli gündüzlü çalışan birçok Nur talebeleri gibi siz de büyük bir huzur ve saâdete kavuşursunuz. Hem gayet cevvâl ve fa'âl bir hâle gelirsiniz. O kudsî eserleri günlerce okuyabilmenin İlâhî hazzı ile çırpınırsınız. Bu gibi kıymeti ölçüye sığmayan eserlerle meşgul olabilmek için beş dakikayı bile boşa geçirmezsiniz. Ve hem dâima cebinizde, çantanızda Nurları taşımak, okumak, dâima okumak için zamanlarınızı büyük bir kıymetle kıymetlendireceksiniz. Nurları okumak sevgisiyle, Nurları okumak heyecanıyla, Nurları okumak ihtiyacıyla yanacaksınız.
Evet arkadaşlar, Risale‑i Nur öyle câzibedâr bir eserdir ki Risale‑i Nurla Kur'ân’a ve îmâna hizmet etmenin kudsiyet ve büyüklüğünü anladıkça, dünyada iken sizleri Cennet’e dâvet etseler böyle mukaddes bir vazifeyi, böyle ulvî bir saâdeti şimdi bırakıp gitmek istemeyeceksiniz. Îmân cihetiyle ve îmânı kurtarmak da'vâsına hizmet etmek gayesiyle, dünyanın bir manevî cennet hükmünde olduğunu hissedeceksiniz.
143
Risale‑i Nura çalışanlar, îmân ve İslâmiyet hizmeti uğrunda öyle bir ferâğat ve fedâkârlığa sâhib olmuşlar ki onlarda menfaat‑i şahsiye denilen âdi ve bayağı maksadlar yer bulamamış ve tutunamamıştır. Zîra Nur talebelerinde en birinci maksad ve en büyük gaye, rızâ‑yı İlâhî’dir. Allah’a hadsiz şükürler olsun; Risale‑i Nura çalışmanın, mukaddes kitabımız Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’a hizmet olduğunu öğrenen uyanık ve kıymetdâr ve fedâkâr arkadaşlarımız milyonları geçmiştir. Aklı yerinde olanlar için pek âşikâr olarak görünen bu hakikati hiçbir ferd inkâr edememektedir. Allah için bir çalışma olan Risale‑i Nur fa'âliyetlerinde, İlâhî bir aşk ve şevkle, kalbî ve rûhî bir sevgiyle gece uykularını dahi fedâ edenler olmaktadır.
Bakınız! Risale‑i Nura hizmet eden Nur’un öyle hakîki talebeleri var ki onlardan birisine denilse: “Risale‑i Nur yerine şu kitapları istinsah et de Amerikalı milyarder Ford’un servetini sana verelim.” Risale‑i Nurun satırlarından kaleminin ucunu bile kaldırmadan o bahtiyar talebe şöyle cevab verecektir:
“Dünyayı servetiyle ve saltanatıyla verseniz kabûl etmem. Çünkü Cenâb‑ı Hak, bize Risale‑i Nurun mütâlaası ve hizmetiyle tükenmez, bâkî bir hazine verecektir. Acaba sizin o dünyevî servetiniz beni mes'ûd edecek midir? Bu şübhelidir. Fakat Rabbimiz’in ihsân edeceği bâkî servet ile hakîki bir saâdete kavuşacağımızda şek ve şübhe yoktur.”
Kıymetli kardeşlerim!
Risale‑i Nurun yüksek değerini anlamakta veya onu işitip tanımakta biraz gecikmiş olan gençler, içleri sızlaya sızlaya şöyle demektedirler: “Şu geç uyanan kıymetdâr gençliğimi fânî, geçici şeylerle zâyi' etmeyeceğim. Ancak ve ancak Kur'ân’a ve îmâna hizmet uğrunda, sevgili Allah’ım ve sevgili Peygamber’imin emirlerine itâat yolundaki hizmetlere vakfedeceğim. Ancak böylelikle, bu muvakkat gençliğimde bâkî bir gençliği elde etmiş olacağım.”
Risale‑i Nura bu kadar bağlanıldığını görünce dünyadan alâkamızın kesildiği zannına varılmasın. Bil'akis bu cihet, şu hatt‑ı hareketimizle tebârüz eder: Mücerred isek işlerimizi, talebe isek derslerimizi, memur isek vazifemizi, tüccar isek ticâretimizi yapıyoruz. Dünyevî meşgalemiz ne kadar fazla bulunursa bulunsun, ders ve imtihanlarımız ne derece sıkı olursa olsun Risale‑i Nura çalışmaya ve hizmete yine vakit buluyoruz ve bulabiliriz, zaman ayırıyoruz ve ayırabiliriz. Zîra nasıl ki her gün ekmek, su ve havaya ihtiyaç var. Aynen öyle de bunlardan daha fazla olarak her gün Kur'ân ve îmân hakikatlerinden manevî gıdâlarımızı almaya muhtacız.
144
Evet, Risale‑i Nurla olan iştigâlimiz, iş ve derslerimizdeki muvaffakıyeti kat kat artırarak bize kuvvet ve heves veriyor. Bizde, dünyaya din için çalışmak fikrini uyandırıyor. Bize vaktin kıymetini idrak ettiriyor. Takvim yapraklarının geri dönmeyeceğini kalb ve aklımıza te'sirli bir sûrette ihtar ederek ömür sermâyesi olan zamanımızı kıymetlendirmek şevk ve azmini veriyor. Çalışma saatlerinde şurada burada boşu boşuna veya lüzumlu zannına kapıldığımız ve fakat bizce faydasız şeylerle vakitlerimizi öldürmekten bizi kurtarıyor. Hattâ istirahat zamanlarında dahi îmân hakikatlerine çalışma sevgisini husûle getirerek rahmet‑i İlâhî’nin hareket içine dercettiği fa'âliyet zevkini tattırıyor, böylece fânî bir ömürde bâkî bir hayatı kazanmanın yolunda yürütüyor.
Kıymetli kardeşlerim!
Risale‑i Nurun yüksek değerini tam beyân etmek mümkün değildir. Onun kıymeti onu dâimî ve sadâkatle okuyanların rûhunu o kadar sarıyor, o kadar kendine râm ve meftûn ediyor ki; tahkîkî îmân mertebelerinde terakkî eden o fedâkârlardan birinin başına bütün din düşmanları toplanıp Risale‑i Nurdan vazgeçirmeye çalışsalar yine muvaffak olamazlar ve olamadılar.
Ben ki Risale‑i Nuru te'lif ile vazifelendirilen ve istihdam edilen Üstadın hizmetçisi olmayı en büyük bir ni'met bilirim. Hizmetçisinin hizmetçiliğini yapmayı bir şeref addederim. Bu kalbî ve samîmî bağlılığı çok görenler olabilir; fakat hiç de fazla bulmamalıdır. Meselâ, kıymetli bir eser okuruz, müellifine karşı içimizde az çok bir takdir hissi belirir. Molyer’in, Hügo’nun, Goethe’nin eserlerine bir hayranlık duyarız. Acaba İslâm dininin rehberi olan Kur'ân‑ı Hakîm’i tefsir eden bir İslâm dâhîsinin şahsına karşı bağlılığın derecesi nasıl olmalıdır? O meşhûrlardan birinin eseri kağıda yazılırsa Bediüzzaman Said Nursî’nin Kur'ân tefsiri olan Nur Risalelerini altın sahifelere nakşetmek lâzımdır. Dine muârız olmayan müstakîm bir filozofun eserini tedkik için saatlerce çalışılırsa iki cihanın saâdetini ders veren Bediüzzaman’ın eserlerini okumak için uykularımızı terk etmek gerektir. Evet, dünyevî bir kitaba beş lira ödersek Risale‑i Nur gibi dünya ve âhirette insanı mes'ûd kılan ve en yüksek bir mevki ve şerefe nâil olan bir tefsir‑i Kur'ân’a yüz lira veririz ve veriyoruz. İcâb ederse onun neşri uğrunda servetimizi de fedâ etmek, İslâm cengâverlerinin torunları olan biz gençlere lâzım ve elzemdir arkadaşlar!
145
Öyle ise geliniz kardeşlerim!
Nurların dersinde diz dize, hizmetinde el ele, cihad‑ı diniyede omuz omuza verelim. Nurlardan nur almaya, îmânî derslerinden ders almaya şiddetle muhtaç olduğumuz Nur Risalelerine beraberce çalışalım, görüşelim, konuşalım. Allah yolunda, din yolunda koşalım. Dinsizlere karşı mücâdele bayrağını açarak, cihad‑ı diniye meydânlarında hizmet‑i îmâniye muhîtlerinde tatlı canlarımızı fedâ edelim.
Kıymetli kardeşlerim!