Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
91

Ondördüncü Ders

﴿
﴿اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَك۪يلٌ ❋ لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ
﴿فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ
﴿مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَٓا اِنَّ رَبّ۪ي عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
Tevhid‑i hakîkinin hàlis güneşinden ondört lem'adır. Yani, ondört lambadır.

Birinci Lem'a

Ey gâfil esbâb‑perest insan! Esbâb, bir perdedir. Çünkü izzet ve azamet öyle ister. Fakat gören, kudret‑i Samedâniye’dir. Çünkü tevhid ve celâl öyle ister. Sultan‑ı Ezelî’nin memurları, Saltanat‑ı Rubûbiyet’inin icraatçıları değildirler, belki dellâlları ve nâzırlarıdırlar. Çünkü memurlar ve vesâitler, izzet‑i kudretini ve haşmet‑i Rubûbiyet’ini izhâr içindirler. Yoksa sultan‑ı insanî gibi acz ve ihtiyacı için, memurlarını saltanatına şerîk etmiş değildir. Esbâb, haksız şekvâlar Âdil‑i Mutlak’a tevcîh edilmemek için vaz'edilmiştir.
92
Evet, izzet ve azamet ister ki; esbâb, perdedâr‑ı dest-i Kudret olsun aklın nazarında Tevhid ve celâl ister ki; esbâb‑ı dâmenkeş, ellerini çeksin te'sir‑i hakîkiden

İkinci Lem'a

Evet, Sâni'‑i Zülcelâl’in her masnû' üstünde bir Hàlık‑ı Külli Şey’e hàs bir sikkesi; her mahlûku üstünde bir Sâni'‑i Külli Şey’e mahsûs bir hâtemi; ve kalem‑i kudretinin menşûru üstünde taklid kabûl etmez mükemmel bir tuğrâ‑i garrâsı vardır. Meselâ, hesabsız sikkelerinden hayat üstünde koyduğu sikkeye bak ki: Bir şeyden herşeyi yapar, hem herşeyden bir şey yapar.
Evet, bir içilen sudan, hesabsız âzâ ve cihâzât‑ı hayvaniyeyi yapar. Hem ekl'edilen bütün muhtelif et'imeden, hayvanî olsun, nebâtî olsun, bir cism‑i hàs ve belki bir cild‑i mahsûs, belki bir cihâz‑ı basit yapar. Evet, sen de aklın varsa anlarsın ki: Bir şeyden herşeyi yapmak ve herşeyden bir şey yapmak, herşeyin Sâni'ine hàs ve Hàlık‑ı Külli Şey’e mahsûs bir sikkedir.

Üçüncü Lem'a

Hem meselâ, zîhayat üstünde koyduğu hâteme bak. O zîhayat, âdeta kâinâtın bir misâl‑i musağğarı ve şecere‑i âlemin bir semeresi ve şu âlemin bir çekirdeği gibi, envâ'‑ı âlemin ekserî nümûnelerini câmi' Güyâ o zîhayat, gayet hassas mîzanlarla, mecmû kâinâttan süzülmüş bir katredir. Demek, şu zîhayatı halketmek için, bütün kâinâtı kabza‑i tasarrufunda tutmak lâzım gelir.
93
İşte, aklın varsa anlarsın ki; bir şeyi, meselâ bal arısını, ekser eşyaya bir nev'i fihriste yapmak; bir şeyde, meselâ insanda, şu kitab‑ı kâinâtın hemen bütün mesâilini yazmak; bir şeyde, meselâ küçücük incir çekirdeğinde, koca incir ağacının programını ve kalb‑i beşerde, şu âlem‑i kebîrin bir nev'i programını ve kuvve‑i hâfızada, hâdisât‑ı kevniyenin mufassal fihristesini dercetmek, elbette Hàlık‑ı Külli Şey’e hàs ve bu kâinâtın Rabbine mahsûs bir hâtemdir.

Dördüncü Lem'a

Ahyâ üstünde koyduğu tuğrâsına bak! Meselâ, güneş herbir şeffâf üstünde, seyyârâttan tut katarâta, zerrât‑ı zücâciyeye ve tereşşuhâtına kadar herbiri üstünde cilve‑i misâliyesini gösteren tuğrâsı olduğu gibi; Şems‑i Sermed’in ve tecellî‑i ehadiyet’in ihyâ cihetinde herbir zîhayat üstünde öyle bir tuğrâsı vardır ki; farazâ bütün esbâb toplansa, yine o tuğrânın taklidini yapamaz.
Nasıl ki katrelerde görünen güneşin timsâlleri güneşin tecellîsine verilmediği vakit, herbir katrede ve ziyâya ma'rûz herbir cam parçasında ve herbir zerre‑i şeffâfede, tabîi ve hakîki bir güneşin vücûdunu bil'asâle kabûl etmek lâzım gelir. Bu hâl ise, belâhetin nihâyetsiz derekesidir. Öyle de Şems‑i Ezelî’nin şuâları olan ve esmâsının nokta‑i mihrâkıyesi hükmünde olan herbir zîhayat üstündeki tecellî‑i ehadiyet’i, Ehad ve Samed olan Zât‑ı Akdes’e verilmediği vakit her bir zîhayatta, hattâ sinekte ve çiçekte nihâyetsiz bir kudret‑i fâtıra, bir ilm‑i muhît, bir irâde‑i mutlaka, hem Vâcibü'l‑Vücûd’a mahsûs sâir sıfatları, o zîhayatın içinde kabûl etmek ve âdeta o zîhayatın herbir zerresine bir ulûhiyet vermek gibi dalâletin en eblehçesini kabûl etmek lâzımdır. Zîra zerrelere, hususan tohum zerreleri olsa, öyle bir vaziyet verilmiş ki, o zerreler cüz' olduğu zîhayata, belki o zîhayatın nev'ine, belki muhtaç olduğu bütün mevcûdâta karşı öyle bir mevki alıyorlar ki; eğer o zerrelerin nisbeti Kadîr‑i Mutlak’tan kesilse, o vakit o zerrelerin herbirine, herşeyi görür bir göz, herşeyi muhît bir şuûr vermek lâzım gelir.
94
Elhâsıl: Nasıl ki katrelerde olan güneşçikler, güneşin cilvesine verilmezse, nihâyetsiz güneşleri kabûl etmek lâzım geliyor. Öyle de, herşeyi, Kadîr‑i Mutlak’a vermezsek, gayr‑ı mütenâhî âliheleri kabûl etmek lâzım gelir.

Beşinci Lem'a

Evet nasıl ki bir kitab olsa, hususan o kitab yazma olsa, o kitabı yazmak için bir kalem kâfîdir. Eğer o kitab, basma veya matbu' olsa, hurûfâtı adedince kalemler, yani demir harfler lâzım ki tab'edilebilsin. Şâyet o kitabın bazı harflerinde ince hat ile kitabın ekseri yazılmış ise, bütün o demir harflerin küçücükleri, o tek harfe lâzım; o kitab tab'edilebilsin.
Aynen öyle de: Şu kitab‑ı kâinâtı, kalem‑i kudretin, Zât‑ı Ehad’in mektûbu desen, vücûb derecesinde sühûlet ve ma'kuliyet yoluna gidersin. Eğer tabiata isnâd etsen, imtina' ve muhâl derecesinde bir suûbet ve hiçbir vehmin kabûl etmeyeceği bir hurâfât yoluna gidersin. Çünkü tabiat için herbir cüz' toprakta ve suda ve havada, milyarlarla mâdenî matbaalar, fabrikalar bulunması lâzım ki hesabsız ezhâr ve esmârın teşekkülâtına mazhar olabilsin. Zîra herbir cüz' toprak, ekser nebâtâta menşe' olabilir. Hususan meyveli olsalar, çiçekli olsalar teşekkülâtları o kadar muntazam, o kadar mevzûn, o kadar mümtâz, o kadar ayrıdır ki; her birisi için yalnız ona mahsûs birer ayrı fabrika veya ayrı birer matbaa lâzımdır. Demek tabiatın her bir şeyde, her bir şeyin makinelerini bulundurmağa mecburdur. İşte şu hurâfeden, hurâfeciler dahi utanıyorlar!
95

Altıncı Lem'a

Elhâsıl: Nasıl bir kitabın her bir harfi, kendi nefsini ve kendi vücûdunu bir harf kadar gösterir ve bir vecihle kendi nefsine ve vücûduna delâlet eder. Lâkin kâtibini, on kelime ile ta'rif eder ve birkaç vecih ile gösterir. Öyle de, şu kitab‑ı kebîr-i âlemin her bir harfi, kendi vücûduna cirmi kadar delâlet eder ve gösterir. Fakat Nakkàş‑ı Ezelî’nin esmâsını bir kaside kadar ta'rif eder, gösterir. Demek hem kendini, hem bütün kâinâtı inkâr eden bir ahmak, yine Sâni'in inkârına gitmemelidir.

Yedinci Lem'a

Nasıl ki herbir mahlûk‑u cüz'î üstünde ehadiyetin sikkesi olduğu gibi; her bir nev'i üstünde, her bir küll üstünde, mecmû âlem üstünde Sikke‑i Ehadiyet ve hâtem‑i vâhidiyet ve tuğrâ‑i vahdet gayet parlak bir sûrette vaz'edilmiştir. İşte bak, sath‑ı arzın sahifesinde, bahar mevsiminde, Nakkàş‑ı Ezelî, en ekall üçyüzbin nebâtât ve hayvanat envâ'ını haşr ve neşreder. Nihâyetsiz ihtilât ve karışıklık içinde, nihâyet derecede imtiyaz ve intizam ile bunları iâde edip haşrediyor. Çendan bir kısmını aynen iâde etmiyor. Fakat ayniyet derecesinde bir müşâbehet ve bir misliyetle iâde ediyor.
Demek haşr‑i bahar, tevhide sikke olduğu gibi; haşr‑i kıyâmete dahi tamamen misâl olabilir. Demek baharda, ihyâ‑yı arz içinde üçyüz bin haşrin nümûnelerini kemâl‑i intizam ile icâd edip, sahife‑i arzda karışık bir hâlde üçyüzbin muhtelif envâ'ı hiç hatâsız ve hiç sehivsiz ve hiç karıştırmadan gayet mevzûn ve muntazam ve manzûm olarak yazmak, nihâyetsiz kudret ve ilim ve irâdeye mâlik bir Zât‑ı Zülcelâl’in sikke‑i mahsûsası olduğunu her zîşuûrun derketmesi lâzım gelir. Kur'ân‑ı Kerîm fermân ediyor ki:
96
﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَٓا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْي الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Evet ihyâ‑yı arz içinde üçyüzbin haşrin nümûnelerini birkaç gün zarfında yapan Kudret‑i Fâtıra’ya, insanın haşri elbette gayet hafif gelir. Sübhân Dağı’nı bir işâretle kaldıran bir zâta, Bu kal'ayı nasıl kaldıracak?” demek, belâhettir.

Sekizinci Lem'a

Evet, yeryüzündeki gayet basîrâne ve hakîmâne ve şu tasarruf‑u azîm içinde, gayet âşikâre bir hâtem‑i vâhidiyet görünüyor ki; vüs'at‑i mutlaka içindeki, sür'at‑i mutlaka içindeki, sehàvet‑i mutlaka içindeki intizam‑ı mutlak ve hüsn‑ü san'at ve mükemmeliyet‑i hilkat her bir ferd için öyle bir hâtemdir ki; bu hâtem, ancak gayr‑ı mütenâhî bir ilim ve bir kudret sâhibine mahsûstur.
Evet görüyoruz ki: Bütün yeryüzünde, bir vüs'at‑i mutlaka içinde bir sür'at‑i mutlaka; hem o sür'at ve vüs'at‑i mutlaka içinde bir sühûlet‑i mutlaka; hem o sühûlet ve sür'at ve vüs'at‑i mutlaka ile beraber bir cûd ve sehàvet‑i mutlaka içinde, nev'ilerde olduğu gibi her bir ferdde görülen gayet mükemmel bir intizam‑ı mutlak ve gayet mümtâz bir hüsn‑ü san'at ve gayet mükemmeliyet‑i hilkat; hem bir ânda ve her yerde ve bir tarzda, her ferdde müşâhede edilen bir san'at‑ı hàrika; elbette ve elbette öyle bir zâtın hâtemidir ki; O Zât‑ı Akdes, hiç bir yerde olmadığı hâlde her yerde hâzırdır; ve hiç bir şey O’ndan gizlenemediği gibi, hiç bir şey O’na ağır gelemez. Zerreler ve yıldızlar, O’nun kudretine nisbeten müsâvîdirler.
97

Dokuzuncu Lem'a

Evet, nasıl ki sahife‑i arz üstünde Ehad ve Samed’in hâtemlerini görebiliyorsun. Bak, kitab‑ı kâinât üstünde de, büyüklüğü nisbetinde bir vuzûh ile hâtem‑i vahdet okunuyor. Çünkü şu mevcûdât, bir fabrikanın ve bir kasrın ve bir muntazam şehrin eczâları gibi birbirine karşı muâvenet ellerini uzatmış, birbirinin suâl‑i hâcetlerine Lebbeyk derler. El ele verip, bir intizam ile çalışırlar. Başbaşa verip, zevi'l‑hayata hizmet ederler. Omuz omuza verip, bir gayeye müteveccihen bir müdebbire itâat ederler.
Evet, şems ve kamerden, gece ve gündüzden, kış ve yazdan tut nebâtât, hayvanların imdâdına; hayvanlar, insanların imdâdına; zerrât‑ı gıdâiye, semerâtın imdâdına; mevâdd‑ı taamiye, hüceyrât‑ı bedenin imdâdına koşup gelmelerine kadar cârî olan düstur‑u teâvün ile, bütün mevcûdât, Kerîm bir Mürebbî’nin emriyle hareket ettiklerini gösteriyorlar.
İşte şu kâinât içinde cârî olan bu tesânüd, bu teâvün, bu tecâvüb, bu teânuk, bu musahhariyet, bu intizam bir tek Müdebbir’in terbiyetiyle idare ve bir tek Mürebbî’nin tedbiriyle sevkedildiğine kat'iyyen şehâdet eden bu meşhûdumuz, hikmet‑i âmme içindeki inâyet‑i tâmme ve o inâyet içindeki rahmet‑i vâsia ve o rahmet içindeki rızk‑ı âmm ve her müterezzika lâyık bir tarzda rızık vermek öyle parlak bir hâtem‑i tevhiddir ki, bütün bütün kör olmayan görür.
98

Onuncu Lem'a

Evet, nasıl ki bir tarlada ekilen bir nev'i tohum; o tarlanın, tohum sâhibinin taht‑ı tasarrufunda olduğunu; ve o tohum da, tarla mutasarrıfının taht‑ı tasarrufunda olduğunu gösterir. Öyle de: Şu anâsır denilen mezraa‑i masnûâtın, vâhidiyet ve besâtet ile beraber külliyet ve ihâtaları ve şu mahlûkat denilen semerât‑ı rahmet ve mu'cizât‑ı kudret ve kelimât‑ı hikmetin mümâselet ve müşâbehetleriyle beraber çok yerlerde intişarları ve her tarafta bulunup tavattun etmeleri, bir Sâni'‑i Mu'ciz-nümâ’nın taht‑ı tasarrufunda olduklarını gösterir. Güyâ herbir çiçek, herbir semere, herbir hayvan; O Sâni'in birer sikkesidir, birer hâtemidir, birer tuğrâsıdır. Her nerede bulunurlarsa bulunsunlar, lisân‑ı hâl ile derler ki: Biz kimin sikkesiyiz bu yerler dahi O’nundur.”
En ednâ bir mahlûka rubûbiyet, bütün anâsırı kabza‑i tasarrufunda tutan zâta mahsûstur. En basit bir unsuru, tedbir ve tedvîr etmek, bütün hayvanat ve nebâtâtı ve masnûâtı kabza‑i Rubûbiyet’inde terbiye edene hàs olduğunu kör olmayan görür.
Herbir ferd misliyet lisânıyla der: Kim bütün nev'ime mâlik ise, bana mâlik olabilir. Yoksa olamaz.”
Her nev'i, intişarları lisânıyla der: Kim bütün sath‑ı arza mâlik ise, bize mâlik olabilir; yoksa olamaz.”
99
Arz, tesânüd lisânıyla der: Kim bütün kâinâta mâlik ise, bana öyle mâlik olabilir; yoksa olamaz.”

Onbirinci Lem'a

Cüz'de cüz'îde, küllde küllîde, bütün âlemde; hayatta, zîhayatta, ahyâda olan sikkelerden, hâtemlerden bazılarına işâret ettik. Şimdi nev'ilerdeki hesabsız sikkelerden bir sikkeye işâret edeceğiz.
Evet, nasıl meyvedâr bir ağacın hesabsız semereleri bir terbiye ile ve bir kanun‑u vahdetle bir merkezden idare edildiklerinden, o ağacın terbiye ve idaresindeki külfet ve meşakkat ve masraf o kadar, sühûlet peydâ eder ki; şirket ve kesretle terbiye edilen tek bir meyveye müsâvî olurlar. Demek, şirket‑i kesret ve taaddüd‑ü merkez, her meyve için kemiyetçe, yani adedce bütün ağaç kadar külfet, masraf ve cihâzât ister. Fark, yalnız keyfiyetçedir. Nasıl ki, bir tek nefere lâzım olan techizât‑ı askeriyeyi yapmak için, orduya lâzım bütün fabrikalar kadar fabrikalar lâzımdır. Demek , vahdetten kesrete geçse kemiyet cihetiyle efrâd adedince külfet ziyâdeleşir. İşte her nev'ide bilmüşâhede görülen sühûlet‑i fevkalâde, vahdetten ve tevhidden gelen bir yüsr ve sühûletin eseridir.
Elhâsıl: Bir cinsin bütün envâ'ının ve bir nev'in bütün efrâdının a'zâ‑yı esâsîde muvâfakat ve müşâbehetleri nasıl isbât eder ki, tek bir Sâni'in masnû'larıdırlar. Çünkü, vahdet‑i kalem ve ittihâd‑ı sikke öyle ister. Öyle de: Bu meşhûd sühûlet‑i mutlaka ve külfetsizlik, vücûb derecesinde icâb eder ki; bir Sâni'‑i Vâhid’in eserleri olsun. Yoksa, imtina' derecesine çıkan bir suûbet, o cinsi ve o nev'i in'idâma, ademe götürecekti.
100
Velhâsıl: Bütün eşya Cenâb‑ı Hakk’a isnâd edilse, bir tek şey kadar sühûlet peydâ eder. Eğer esbâba isnâd edilse, herbir şey bütün eşya kadar suûbet peydâ eder. Kâinâtta fevkalâde ucuzluk ve mebzûliyet, sikke‑i vahdet’i güneş gibi gösterir.

Onikinci Lem'a

Cemâlli olan hayat; nasıl bir bürhân‑ı ehadiyettir celâlli olan memât dahi bir bürhân‑ı vâhidiyettir.
Evet nasıl ki, güneşe karşı parlayan büyük bir nehr‑i cârînin katarâtı ve yeryüzünün müteceddid şeffâfatı güneşin misâlî ışığını göstermekle güneşe şehâdet ediyorlar. Esbâb‑ı zâhirîleriyle birlikte zevâle gitmeleriyle; ve gurûb ve ufûl ve fenâ ve mevtleriyle beraber, arkalarında gelenlerin üstünde yine cilvelerinin devamı, tecellî‑i ziyânın istimrarına kat'iyyen şehâdet ederler ki; o misâlî güneşçikler; bir bâkî, àlî, dâimî müstemirrü't‑tecellî tek bir güneşin cilveleridir. Zuhûrlarıyla güneşin vücûdunu, gurûblarıyla güneşin bekà ve devamını gösteriyorlar
101
Öyle de, şu mevcûdât‑ı seyyâle, vücûdlarıyla Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûb‑u vücûduna şehâdet ettikleri gibi; zevâlleriyle ezeliyetine, sermediyetine ve ehadiyetine şehâdet ederler. Zîra gece ve gündüzün, kış ve yazın, asırlar ve devirlerin değişmesiyle gurûb ve ufûl ile teceddüd eden masnûât‑ı cemîle ve mevcûdât‑ı latîfe; àlî, sermedî, dâimü't‑tecellî bir cemâl‑i mücerredin vücûdunu ve bekàsını ve vahdetini gösteriyorlar. Hem, müsebbebâtıyla beraber zevâl bulan esbâb‑ı süfliyenin hiçliğini gösteriyorlar. Belki bütün san'atlar, bütün esmâsı, kudsiye ve cemîle olan Cemîl‑i Mutlak Zât-ı Zülcelâl’in müteceddid san'atları, mütehavvil nakışları, müteharrik âyineleri, müteâkib sikkeleri, mütebeddil hâtemleri olduklarını gösteriyorlar.

Onüçüncü Lem'a

Evet herşey, zerrâttan seyyârâta, şümûsa kadar, acz‑i zâtîsiyle, Hàlık’ın vücûb‑u vücûduna şehâdet ettiği gibi; o acz‑i mutlak ile beraber nizâm‑ı umumîde hayret verici vezâifi derûhde etmeleri, O Vâcibü'l‑Vücûd’un vahdetine şehâdet eder.
Hem bununla beraber, kâinâtın bütün eczâları, herbir cüz', ellibeş lisân ile Zât‑ı Ehad ve Samed’e şehâdet eder. Kur'ân‑ı Hakîm’den fehmettiğim o elsineleri icmâlen Katre nâmında bir risale‑i Arabîde beyân etmişim. İstersen ona müracaat et.
Hem O Hàlık‑ı Zülcelâl’in vücûb ve vahdeti gibi bütün evsâf‑ı kemâliyesine ve cemâliye ve celâliyesine şu mevcûdât şehâdet ettikleri gibi; kusursuz, noksaniyetsiz kemâl‑i Zâtî’sini de isbât ederler. Çünkü, eserde kemâl, fiilin kemâline; fiilin kemâli, ismin kemâline; ismin kemâli, sıfatın kemâline; sıfatın kemâli, şe'nin kemâline; şe'nin kemâli, zâtın kemâline hadsen, zarûreten, bedâheten delâlet eder.
102
Meselâ: Nasıl ki kusursuz bir kasrın mükemmel nukùş ve tezyînâtı, arkalarındaki ef'âlin mükemmeliyetini gösterir. O ef'âlin mükemmeliyeti, fâilin esmâsının mükemmeliyetini gösterir. Esmânın mükemmeliyeti, sıfatın mükemmeliyetini gösterir. Sıfatın mükemmeliyeti, müsemmânın şuûn‑u zâtiyesinin mükemmeliyetini gösterir. Şuûnun mükemmeliyeti, o nakkàşın zâtının mükemmeliyetini gösterir.
Aynen öyle de: Şu kusursuz, futursuz âsâr‑ı meşhûdedeki kemâl, bilmüşâhede müessirin kemâl‑i ef'âline delâlet eder. Kemâl‑i ef'âl ise, bilbedâhe fâilin kemâl‑i esmâsına; kemâl‑i esmâ ise, bizzarûre müsemmânın kemâl‑i sıfâtına; kemâl‑i sıfât ise, bilyakìn mevsufun kemâl‑i şuûnuna; kemâl‑i şuûn ise, bihakka'l‑yakìn zîşuûnun kemâl‑i zâtına delâlet eder. Âmennâ ve saddaknâ

Ondördüncü Lem'a

Ondört Reşha tazammun eder.

Birinci Reşha

Rabbimizi bize ta'rif eden üç büyük küllî muarrif var. Birisi: Kitab‑ı kâinâttır ki, bir nebze şehâdetini işittin. Birisi: Şu kitab‑ı kebîrin âyet‑i kübrâsı olan Hâtemü'l‑Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Birisi de: Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’dır. Şimdi biz, şu ikinci bürhân‑ı nâtıkı (Aleyhissalâtü Vesselâm’ı) tanımalıyız ve dinlemeliyiz.
103
Evet, bak! Sath‑ı arz bir mescid, Mekke bir mihrab, Medine bir minber, Peygamberimiz (A.S.M.) bütün ehl‑i îmâna imâm, bütün insana hatîb, bütün enbiyâya reis, bütün evliyâya seyyid, bütün enbiyâ ve evliyâdan mürekkeb bir halka‑i zikrin serzâkiri. Bütün enbiyâ hayattar kökleri, bütün evliyâ tarâvetdâr semereleri bir şecere‑i nurâniyedir ki; her bir da'vâsını, mu'cizâtlarına istinâd eden bütün enbiyâ ve kerâmetlerine i'timâd eden bütün evliyâ tasdik edip imza ediyorlar.
Zîra O bürhân‑ı nâtık Aleyhissalâtü Vesselâm لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ der, da'vâ eder. Bütün sağ ve sol, mâzi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nurânî zâkirler, aynı kelimeyi tekrar ederek, icmâ ile ma'nen صَدَقْتَ‥ صَدَقْتَ وَبِالْحَقِّ نَطَقْتَ derler.
Hangi vehmin haddi var ki böyle hesabsız imzalarla te'yid edilen bir iddiaya parmak karıştırsın?

İkinci Reşha

Evet, şu nurânî bürhân‑ı tevhid, nasıl ki iki cenâhın icmâ ve tevâtürüyle te'yid ediliyor öyle de Tevrat, İncil gibi kütüb‑ü semâvînin işârâtı ve irhâsatın rumûzâtı ve hâtiflerin beşârâtı ve kâhinlerin şehâdâtı ve şakk‑ı Kamer gibi binler mu'cizâtının delâlâtı ve şerîatının hakkâniyetiyle te'yid ve tasdik edildiği gibi; zâtındaki gayet kemâlde ahlâk‑ı hamîdesi ve vazifesindeki secâya‑yı àliyesi ve kemâl‑i emniyeti ve kuvvet‑i îmânı ve gayet itmi'nânı ve nihâyet vüsûkùnu gösteren fevkalâde takvâsı ve fevkalâde ubûdiyeti ve fevkalâde ciddiyeti ve fevkalâde metâneti, şu bürhân‑ı nâtıkın da'vâsında sâdık olduğunu âşikâre gösteriyorlar.
104

Üçüncü Reşha

Eğer istersen gel Asr‑ı Saâdet’e, Cezîretü'l‑Arab’a gidelim Hayâlen olsun O Zâtı vazife başında görüp ziyaret edelim.
İşte bak: Hüsn‑ü sîret ve cemâl‑i sûret ile mümtâz bir zâtı görüyoruz ki; elinde mu'ciz‑nümâ bir kitab tutmuş; lisânında hakàik‑âşinâ bir hitâb ile bütün benî Âdem’e, belki cin ve ins ve meleğe, belki bütün mevcûdâta karşı bir hutbe‑i ezeliyeyi tebliğ ediyor. Sırr‑ı hilkat-i âlemin muammâ‑yı acîbânesini hall ve şerh edip, sırr‑ı hikmet-i kâinâtın tılsım‑ı muğlakını feth ve keşfediyor. Bütün mevcûdâttan sorulan ve bütün ukùlü hayret içinde meşgul eden şu üç müşkül ve müdhiş suâl‑i azîme ki: Necisin, ne yerden geliyorsun ve ne yere gidiyorsun?” suâllerine, mukni' ve makbûl cevab‑ı savâb veriyor.

Dördüncü Reşha

O bürhân‑ı nâtık, öyle bir ziyâ‑yı hakikat neşreder ki; âdeta kâinâtın şeklini değiştiriyor. İşte onu dinlemediğin vakit; bak kâinât, bir mâtemhâne‑i umumî hükmünde; mevcûdâtı, birbirine ecnebî belki düşman, câmidâtı, dehşetli cenazeler, bütün zevi'l‑hayatı, zevâl ve firâkın sillesiyle ağlayıcı yetîmler hükmünde görürsün.
Şimdi O Zâtın neşrettiği nur ile bak! O mâtemhâne‑i umumî, şevk ve cezbe içinde bir zikirhâneye inkılâb etti. O ecnebî düşman mevcûdât, birer dost, birer kardeş şekline girdi. O câmidât‑ı meyyite-i sâmite, birer mûnis memur, birer musahhar hizmetkâr vaziyetini aldı. O ağlayıcı, şekvâ edici kimsesiz yetîmler, birer tesbih içinde zâkir veya vazife paydosundan şâkir sûretini giydi. Ve kâinâttaki harekât ve tenevvüât ve tağayyürât, mânâsızlıktan ve abesiyet ve tesâdüf oyuncaklığından çıkıp, birer mektûbat‑ı Rabbâniye, birer sahife‑i âyât-ı tekvîniye, birer merâyâ‑yı esmâ-i İlâhiye ve âlem dahi, bir kitab‑ı hikmet-i Samedâniye mertebesine çıktılar.
105
İnsanı bütün hayvanatın mâdûnuna düşüren, insanın hadsiz za'f ve aczi, fakr ve ihtiyacı; hem insanı bütün hayvanlardan daha bedbaht hâle getiren, vâsıta‑i nakl-i hüzün ve elem‑i havf ve gam olan insanın aklı, o nur ile nurlandığı vakit; insan; bütün hayvanat, bütün mahlûkat üstünde, o nurlanmış acz ve fakr ve akıl ile, niyâz ile nâzenîn bir sultan ve fîzar ile nâzdâr bir halife‑i zemin olur. Demek O muarrif bürhân‑ı nâtık olmazsa, kâinât da, insan da, hattâ herşey de hiçe iner. Elbette böyle bir bedî' kâinâtta, böyle bir muarrif zât elzemdir. Yoksa kâinât ve eflâk olmamalıdır.

Beşinci Reşha

İşte O Zât, bir saâdet‑i ebediyenin muhbiri, müjdecisi; bir rahmet‑i bînihâyenin kâşifi, ilâncısı; ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’in mehâsininin dellâlı, seyircisi; ve künûz‑u hafiye-i esmâ-i İlâhiye’nin keşşâfı, göstericisi olduğundan böyle baksan; O’nu bir bürhân‑ı hak, bir sirâc‑ı hakikat, bir şems‑i hidayet, bir vesile‑i saâdet görürsün. Şöyle baksan; O’nu bir misâl‑i muhabbet, bir timsâl‑i rahmet, bir şeref‑i insaniyet, en nurânî bir semere‑i şecere-i hilkat görürsün. İşte bak, nasıl berk‑ı hâtıf gibi O’nun nuru şark ve garbı tuttu. Nısf‑ı arz ve hums‑u beşer, O’nun getirdiği hediye‑i hidayeti kabûl edip, hırz‑ı can etti. Bizim nefis ve şeytanımıza ne oluyor ki, böyle bir zâtın bütün da'vâlarını hem da'vâlarının esâsı olan لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ kelime‑i kudsiyesini bütün merâtibiyle kabûl etmesin?‥
106

Altıncı Reşha

İşte bak şu cezîre‑i vâsiada, vahşî ve âdetlerine müteassıb, inâdcı muhtelif akvâmın, ne çabuk âdât ve ahlâk‑ı seyyie-i vahşiyânelerini, büsbütün def'aten kal' ve ref'etti. Ve onları, bütün ahlâk‑ı hasene ile techiz edip, bütün âleme muallim ve medenî ümmetlere üstad eyledi. Bak hem zâhirî bir tasallut ile değil; belki akıllarını, rûhlarını, kalblerini, nefislerini feth ve teshìr ederek; hem kendisi mahbûb‑u kulûb, hem muallim‑i ukùl, hem mürebbî‑i nüfûs, hem sultan‑ı ervâh oldu.

Yedinci Reşha

Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimden, büyük bir hâkim, büyük bir himmetle ancak dâimî kaldırabilir. Hâlbuki bak bu Zât (A.S.M.), çok büyük âdetleri; hem inâdcı, müteassıb büyük kavimlerden; küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda ref'edip yerlerine öyle bir secâya‑yı àliyeyi, dem ve damarlarına karışmış olarak vaz' ve tesbit eyliyor. Bunlar gibi daha pek çok hàrika icraatı yapıyor. İşte şu Asr‑ı Saâdet’i görmeyenlere Cezîretü'l‑Arab’ı gözlerine sokuyoruz! Yüz feylesofu alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar. O Zâtın (A.S.M.) o zamana nisbeten bir senede yaptığı icraat‑ı àliyenin yüzde birisini acaba yapabilirler mi?

Sekizinci Reşha

Hem bilirsin ki; küçük bir adam, küçük bir haysiyetle, küçük bir cemâatte, küçük bir mes'elede, münâzaralı bir da'vâda; hicâbsız, pervâsız, küçük fakat hacâlet‑âver bir yalanı düşmanları yanında hilesini hissettirmeyecek derecede teessür ve telâş göstermeden söyleyemez.
107
Şimdi bak bu Zâta (A.S.M.); pek büyük bir vazifede, pek büyük bir vazifedâr olarak, pek büyük bir haysiyetle, pek büyük bir emniyete muhtaç olduğu bir hâlde, pek büyük bir cemâatte, pek büyük husûmet karşısında, pek büyük mes'elelerde, pek büyük bir da'vâda, büyük bir serbestiyetle, bilâ‑pervâ, bilâ‑tereddüd, bilâ‑hicâb, telâşsız, samîmî bir safvetle, büyük bir ciddiyetle, hasımlarının damarlarına dokunduracak şedîd ve ulvî bir sûrette söylediği sözlerinde hiç hilâf bulunabilir mi? Hiç hile karışması mümkün müdür? Kellâ!
﴿اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰىEvet hak aldatmaz, hakikat‑bîn aldanmaz. Hak olan mesleği, hileden müstağnîdir; hakikat‑bîn gözüne hayâlin ne haddi var ki, hakikat görünsün, aldatsın

Dokuzuncu Reşha

İşte bak: Ne kadar merak‑âver, ne kadar câzibedâr, ne kadar lüzumlu, ne kadar dehşetli hakàikı gösteren mesâili isbât eder. Bilirsin ki, en ziyâde insanı tahrîk eden meraktır. Hattâ eğer sana denilse: Yarı ömrünü, yarı malını versen; Kamer’den, Müşteri’den biri gelecek; Kamer’de, Müşteri’de ne var, ne yok sana haber verecek. Hem doğru olarak senin istikbâlini ve senin başına ne geleceğini gösterecek.” Elbette bilâ‑tereddüd vereceksin. Bak şu Zâta ki (A.S.M.), her haber verdiği şeyleri, ehl‑i şühûd ve ehl‑i ihtisàs olan bütün enbiyâ (A.S.) ve evliyâ imza edip, icmâ ve tevâtür ile tasdik ediyorlar.
Hem O Zât (A.S.M.), öyle bir Sultanın haberlerini doğru olarak söylüyor ki: O Sultanın memleketinde, Kamer bir sinek gibi bir pervâne etrafında döner. Arz olan o pervâne ise, bir lamba etrafında pervâz eder. Güneş olan o lamba ise, O Sultan’ın binler menzillerinden bir misâfirhânesinde, yüzbinler misbâhlar içinde bir lambasıdır.
Hem öyle bir acâib âlemden hakîki olarak bahseder, öyle bir inkılâbdan haber verir ki; binler Küre‑i Arz bomba olsa patlasalar, o kadar acîb olmaz! Bak O’nun lisânında: ﴿اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ﴿اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ﴿اَلْقَارِعَةُ gibi sûreleri işit
108
Hem, öyle bir istikbâlden doğru olarak haber verir ki; şu dünyevî istikbâl, ona nisbeten bir katre serâb hükmündedir.
Hem, öyle bir saâdetten pek ciddi olarak haber verir ki; bütün saâdet‑i dünyeviye, ona nisbeten, bir berk‑ı zâilin, bir şems‑i sermede nisbeti gibidir.

Onuncu Reşha

Evet, böyle acîb ve muammâ‑âlûd şu kâinâtın perde‑i zâhiriyesi altında elbette ve elbette böyle acâib bizi bekliyor. Böyle acâibi haber verecek, böyle hàrika ve fevkalâde mu'ciz‑nümâ bir Zât (A.S.M.) lâzımdır.
Bu Zâtın (A.S.M.) gidişatından görünüyor ki; O görüyor, sonra gördüğünü söylüyor.
Hem bizi, bu dünyamızı halkeden ve bizi ni'metleriyle perverde eden şu semâvât ve arzın İlâhı bizden ne istiyor, marziyâtı nedir? Pek sağlam olarak bize ders veriyor.
Hem, daha bunlar gibi pek çok merak‑âver, lüzumlu hakàikı ders veren bu Zâta (A.S.M.) karşı, herşeyi bırakıp O’na koşmak, O’nu dinlemek lâzım gelirken; ekser insanlara ne olmuş ki sağır olup, kör olmuşlar, belki dîvâne olmuşlar ki; bu hakkı görmüyorlar ve hakikati işitmiyorlar, anlamıyorlar?

Onbirinci Reşha

İşte şu Zât (A.S.M.) vahdâniyetin, hakkâniyet derecesinde hak bir bürhân‑ı nâtıkı ve bir delil‑i sâdıkı olduğu gibi; haşrin ve saâdet‑i ebediyenin dahi bir bürhân‑ı kàtı'ı ve bir delil‑i sâtı'ıdır. Evet nasıl ki O Zât (A.S.M.), hidayetiyle saâdet‑i ebediyenin sebeb‑i husûlü ve vesile‑i vusûlüdür öyle de, duâsıyla, niyâzıyla, o saâdetin sebeb‑i vücûdu ve vesile‑i icâdıdır.
İşte bak O Zât (A.S.M.), öyle bir salât‑ı kübrâda duâ ediyor ki; güyâ bu cezîre, belki arz O’nun azametli namazıyla namaz kılar, niyâz eder.
109
Bak, hem öyle bir cemâat‑i uzmâda niyâz ediyor ki; güyâ benî Âdem’in, Âdem’den asrımıza ve kıyâmete kadar bütün nurânî kâmil insanlar O’na ittibâ' ediyorlar, iktidâ ediyorlar, duâsına âmîn diyorlar.
Bak, hem öyle bir hâcet‑i âmme için duâ ediyor ki; değil ehl‑i arz, belki ehl‑i semâvât, belki bütün mevcûdât, niyâzına Evet ya Rabbenâ! Ver, biz de istiyoruz.” diyorlar.
Hem öyle fakirâne, öyle hazînâne, öyle mahbûbâne, öyle müştâkàne, öyle tazarrukârâne duâ ediyor ki; bütün kâinâtı ağlattırıyor, duâsına iştirâk ettiriyor.
Bak, hem öyle bir maksad, öyle bir gaye için duâ ediyor ki; insanı ve âlemi, belki bütün mahlûkatı esfel‑i sâfilîne sukùttan, kıymetsizlikten, fâidesizlikten kurtarıp; a'lâ‑yı illiyîne, kıymete, bekàya, ulvî vazifeye çıkarıyor.
Bak, hem öyle yüksek bir fizâr‑ı istimdâdkârâne ve öyle tatlı bir niyâz‑ı istirhamkârâne ile istiyor, yalvarıyor ki; güyâ bütün mevcûdâta, semâvât ve arşa işittirip, onları vecde getirip, duâsına Âmîn Allahümme âmîn!‥” dedirtiyor.
Bak, hem öyle Semi', Kerîm bir Kadîr’den; hem öyle Basîr, Rahîm bir Alîm’den hâcetini istiyor ki; bilmüşâhede en hafî bir zîhayatın en hafî bir hâcetini, en hafî bir niyâzını işitir, görür, kabûl eder, merhamet eder. Çünkü istediğini, velev lisân‑ı hâl ile bile olsa verir. Hem öyle bir sûret‑i hakîmâne, basîrâne, rahîmânede verir ki; bu terbiye ve tedbir, öyle Semi' ve Basîr’e ve öyle Kerîm ve Rahîm’e hàs olduğunda şübhe bırakmaz.
110

Onikinci Reşha

Acaba bütün benî Âdem’i arkasına alıp, arz üstünde durup, Arş‑ı A'zama müteveccihen el kaldırıp duâ eden şu şeref‑i nev'-i insan ve ferîd‑i kevn ü zaman Fahr‑i Kâinât (A.S.M.) ne istiyor? Bak, saâdet‑i ebediye istiyor, bekà istiyor, likà istiyor, cennet istiyor Bu merâyâ‑yı mevcûdâtta cemâllerini gösteren bütün esmâ‑i kudsiye-i İlâhiye ile beraber istiyor. Hattâ eğer rahmet, inâyet, hikmet, adâlet gibi hesabsız o matlûbun esbâb‑ı mûcibesi olmasa idi, şu Zâtın (A.S.M.) tek duâsı, baharımızın icâdı kadar kudretine hafif gelen şu Cennet’in binasına sebebiyet verecekti.
Nasıl ki O’nun risaleti, şu dâr‑ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi. Acaba ehl‑i akıl ve ehl‑i tahkîke لَيْسَ فِي الْاِمْكَانِ اَبْدَعُ مِمَّا كَانَ dedirten şu meşhûd intizam‑ı fâik, şu rahmet içinde kusursuz hüsn‑ü san'at ve misilsiz cemâl‑i rubûbiyet hiç böyle bir çirkinliği ve böyle bir merhametsizliği ve böyle bir intizamsızlığı kabûl eder mi ki; en cüz'î bir mahlûkundan, en ehemmiyetsiz arzuları ve sesleri ehemmiyetle işitip îfâ etsin; en ehemmiyetli mahlûkundan, en ehemmiyetli, en lüzumlu arzuları ehemmiyetsiz görüp işitmesin, anlamasın, yapmasın? Hâşâ ve kellâ! Yüz bin defa hâşâ!‥ Böyle bir cemâl, böyle bir çirkinliği kabûl etmez, çirkin olmaz.

Onüçüncü Reşha

Gel arkadaş, şimdilik kâfî, geri gidelim. Yoksa yüz sene şu zamanda şu cezîrede kalsak, O Zât’ın garâib‑i icraatının, acâib‑i vezâifinin yüzde birisini tamamen ihâta edemeyiz ve temâşâsından doyamayız. Şimdi gel, üstünde döneceğimiz her asra birer birer bak. Nasıl o asırlar, O Şems‑i Hidayetten aldıkları feyizle çiçek açmışlar. Ebû Hanîfe, Şâfiî, Ebû Yezid‑i Bistâmî, Cüneyd‑i Bağdadî, Şeyh‑i Geylânî, Muhyiddin‑i Arabî, İmâm‑ı Gazâlî, Ebu'l‑Hasan-ı Şâzelî, Şah‑ı Nakşibend, İmâm‑ı Rabbânî gibi milyonlar münevver meyveleri veriyor.
111
Meşhûdâtımızın tafsilâtını başka vakte ta'lik edip O Zâta bir salavât getirmeliyiz.
عَلٰى مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْفُرْقَانُ الْحَك۪يمُ مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ مِنَ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ بِعَدَدِ حَسَنَاتِ اُمَّتِهِ ❋ عَلٰى مَنْ بَشَّرَ بِرِسَالَتِهِ التَّوْرٰيةُ وَالْاِنْج۪يلُ وَالزَّبُورُ ❋ وَبَشَّرَ بِنُبُوَّتِهِ الْاِرْهَاصَاتُ وَهَوَاتِفُ الْجِنِّ وَاَوْلِيَاءُ الْاِنْسِ وَكَوَاهِنُ الْبَشَرِ ❋ وَانْشَقَّ بِاِشَارَتِهِ الْقَمَرُ ❋ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَسَلَامٍ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ اُمَّتِهِ ❋ عَلٰى مَنْ جَائَتْ لِدَعْوَتِهِ الشَّجَرُ وَنَزَلَ سُرْعَةً بِدُعَائِهِ الْمَطَرُ وَاَظَلَّتْهُ الْغَمَامَةُ مِنَ الْحَرِّ ❋ وَشَبَعَ مِنْ صَاعٍ مِنْ طَعَامِهِ مِاٰتٌ مِنَ الْبَشَرِ وَنَبَعَ الْمَاءُ مِنْ بَيْنِ اَصَابِعِهِ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ كَالْكَوْثَرِ وَاَنْطَقَ اللّٰهُ لَهُ الضَّبَّ وَالظَّبْيَ وَالذِّئْبَ وَالْجِذْعَ وَالذِّرَاعَ وَالْجَمَلَ وَالْجَبَلَ وَالْحَجَرَ وَالْمَدَرَ وَالشَّجَرَ صَاحِبِ الْمِعْرَاجِ وَمَا زَاغَ الْبَصَرُ ❋سَيِّدِنَا وَشَف۪يعِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَسَلَامٍ بِعَدَدِ كُلِّ الْحُرُوفِ الْمُتَشَكِّلَةِ ف۪ي كُلِّ الْكَلِمَاتِ الْمُتَمَثِّلَةِ بِاِذْنِ الرَّحْمٰنِ ف۪ي مَرَايَا تَمَوُّجَاتِ الْهَوَاءِ عِنْدَ قِرَائَةِ كُلِّ كَلِمَةٍ مِنَ الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ قَارِءٍ مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلٰى اٰخِرِ الزَّمَانِ وَاغْفِرْلَنَا وَارْحَمْنَا يَا اِلٰهَنَا بِكُلِّ صَلَاةٍ مِنْهَا اٰم۪ينَ
112

Ondördüncü Reşha

Şuâât‑ı Mârifeti'n-Nebî nâmında Türkçe bir risalede delâil‑i nübüvvet-i Ahmediye’yi (A.S.M.) beyân etmişim. Hem onda, Kur'ân‑ı Hakîm’in vücûh‑u i'câzını icmâlen zikretmişim. Yine Lemeât nâmında Türkçe bir risalede, Kur'ân’ın kırk vecihle mu'cize olduğunu beyân edip, kırk vücûh‑u i'câzına işâret etmişim. O kırk vecihten yalnız nazmındaki belâğatı, İşârâtü'l‑İ'câz nâmında bir tefsir‑i Arabî’de, yüz yirmi sahife içinde yazmışım. Eğer ihtiyacın varsa, şu üç kitaba müracaat edebilirsin.
Birinci bürhân‑ı tevhidin müfessiri, ikinci bürhân‑ı nâtıkın musaddıkı olan üçüncü bürhânımız, Kur'ân‑ı Hakîm’dir.
Geçmiş derslerden anlarsın ki; Rabbimizden gelen ve Rabbimizi bize ta'rif eden Kur'ân:
Şu kitab‑ı kebîr-i kâinâtın tercüme‑i ezeliyesi,
şu sahâif‑i arz ve semâda müstetir künûz‑u esmâ-i İlâhiye’nin keşşâfı,
şu sutûr‑u hâdisâtın altında muzmer hakàikın miftâhı,
şu âlem‑i şehâdet perdesi arkasındaki âlem‑i gayb cihetinden gelen iltifatât‑ı Rahmâniye ve hitâbât‑ı ezeliyenin hazinesi,
şu avâlim‑i maneviye-i İslâmiyenin güneşi, temeli, hendesesi
ve âlem‑i uhreviyenin haritası
zât ve sıfât ve esmâ ve şuûn‑u İlâhiye’nin kavl‑i şârihi, tefsir‑i vâzıhı, bürhân‑ı kàtı'ı, tercümân‑ı sâtı'ı;
113
şu âlem‑i insaniyetin mürebbîsi, hikmet‑i hakîkisi, mürşidi, hâdîsi;
insana hem bir kitab‑ı hikmet,
hem bir kitab‑ı şerîat,
hem bir kitab‑ı duâ ve ubûdiyet,
hem bir kitab‑ı emir ve dâvet,
hem bir kitab‑ı zikir,
hem bir kitab‑ı fikir gibi,
insanın bütün hâcât‑ı maneviyesine karşı birer kitab
hem bütün muhtelif ehl‑i mesâlik ve meşârib olan evliyâ ve sıddıkînin, asfiyâ ve muhakkìkînin herbirinin meşreblerine lâyık birer risale ibraz eden bir kütübhâne‑i mukaddestir.
Tekrârâtındaki lem'a‑i i'câza bak ki; Kur'ân kitab‑ı zikir, kitab‑ı duâ, kitab‑ı dâvet olduğundan içinde tekrar müstahsendir, belki elzemdir, belki eblâğdır. Zîra zikrin şe'ni, tekrar ile tenvirdir. Duânın şe'ni, terdâd ile takrîrdir. Emir ve dâvetin şe'ni, tekrar ile te'kiddir.
Hem herkes, her vakit bütün Kur'ân’ı okumağa muktedir olamaz veya muvaffak olmaz. Fakat bir sûreye gâliben muktedir olur. Onun için mühim makàsıd‑ı Kur'âniye, ekser uzun sûrelerde dercedilerek herbir sûre, birer küçük Kur'ân hükmüne geçmiş. Demek, hiç kimseyi mahrum etmemek için Kıssa‑i Mûsa (A.S.) gibi bazı maksadlar tekrar edilmiş.
Hem cismânî ihtiyacât gibi manevî hâcât dahi muhteliftir. Bazısına insan her nefes ona muhtaç olur. Cisme hava, rûha gibi Bazısına her saat, Bismillâh gibi ve hâkezâ Demek tekrar‑ı âyât, tekerrür‑ü ihtiyaçtan ileri gelmiş. O ihtiyaca işâret etmek, hem ihtiyacı uyandırıp teşvik etmek, hem iştiyakı ve iştihâyı tahrîk etmek için, Kur'ân’da bazı kıssalar tekerrür ediyor.
114
Hem Kur'ân müessistir, bir din‑i mübînin esâsâtıdır ve şu Âlem‑i İslâmiyet’in temelleridir ve ictimâât‑ı beşeriyeyi değiştirip, muhtelif tabakàtın mükerrer suâllerine cevaptır. Müessise tesbit için, tekrar lâzımdır. Te'kid için, terdâd lâzımdır. Te'yid için takrîr, tahkîk, tekrir lâzımdır.
Hem öyle mesâil‑i azîmeden ve hakàik‑ı dakikadan bahsediyor ki; umumun kalblerinde yerleştirmek için, çok defa muhtelif sûretlerde tekrar lâzımdır.
Bununla beraber sûreten tekrardır. Fakat ma'nen herbir âyette, herbir kıssada çok maânî, çok fevâid, çok vücûh, çok tabakàt vardır. Her bir makamda ayrı ayrı mânâ ve fâide ve maksad için zikrediliyor.
Kur'ân’ın mesâil‑i kevniyenin bazısında ibham ve icmâli ise, irşadî bir lem'a‑i i'câzdır.
Eğer desen: Acaba neden Kur'ân‑ı Hakîm mevcûdâttan, felsefenin bahsettiği gibi bahsetmiyor? Bazı mesâili mücmel, mübhem bırakıyor. Bazısını, nazar‑ı umumîyi okşayacak, hiss‑i âmmeyi rencîde etmeyecek, fikr‑i avâmı tâciz edip yormayacak bir sûret‑i basîtane ve zâhirânede söylüyor?”
Cevaben deriz ki: Felsefe, hakikatin yolunu şaşırmış. Geçmiş derslerden anladın ki; Kur'ân‑ı Hakîm, şu kâinâttan bahseder. Zât ve Sıfât ve Esmâ‑i İlâhiye’yi bildirsin. Yani bu kitab‑ı kâinâtın maânîsini anlatıp, Hàlıkı tanıttırsın. Demek Kur'ân, mevcûdâta, kendileri için değil; mûcidleri için bakıyor. Hem umuma hitâb ediyor. İlm‑i hikmet ise, mevcûdâta, mevcûdât için bakıyor. Hem hàvâssa ve ehl‑i fenne hitâb ediyor. Öyle ise, mâdemki Kur'ân‑ı Hakîm mevcûdâtı delil yapıyor, bürhân yapıyor; delil zâhir olmak ve nazar‑ı umumîde çabuk anlaşılmak gerektir. Hem, mâdemki Kur'ân‑ı Mürşid, bütün tabakàt‑ı beşere hitâb ediyor. Kesretli tabaka ise, tabaka‑i avâmdır. İrşad ister ki, lüzumsuz şeyleri ibham ile icmâl etsin; dakîk şeyleri, temsîl ile takrib etsin. Mağlatalara düşürmemek için, nazar‑ı zâhirîlerinde bedîhî olan şeyleri lüzumsuz, belki zararlı bir sûrette tağyîr etmesin.
115
Meselâ, güneşe der: Döner bir sirâcdır, bir lambadır.” Zîra güneşten, güneş için ve mâhiyeti için bahsetmiyor; belki bir nev'i intizamın zenbereği ve merkezi; ve intizam ve nizâm ise, Sâni'in âyine‑i mârifeti olduğundan bahsediyor.
Evet, ﴿اَلشَّمْسُ تَجْر۪يder. Yani Güneş döner…” Bu döner tâbiri ile, kış ve yazın, gece ve gündüzün deverânındaki muntazam tasarrufât‑ı kudreti ihtar ile, azamet‑i Sâni'i ifhâm eder. Bu dönmek hakikati ne olursa olsun, maksûd olan, mensûc, meşhûd intizama te'sir etmez.
Hem وَجَعَلْنَا الشَّمْسَ سِرَاجًا der. Şu tâbir ile, bu âlemin bir kasır sûretinde olduğunu; içinde olan eşyanın, insana ve zîhayata ihzar edilmiş müzeyyenât ve mat'ûmât ve levâzımat ve güneş dahi, musahhar bir mumdâr olduğunu ihtar ile, rahmet ve ihsân‑ı Hàlık’ı ifhâm eder.
Şimdi bak! Şu sersem, geveze felsefe ne der? Diyor ki: Güneş, bir kütle‑i azîme-i mâyia-i nâriyedir. Ondan fırlamış olan seyyârâtı etrafında döndürür. Cesâmeti bu kadardır. Mâhiyeti böyledir, şöyledir…” der. Rûha, muvahhiş bir dehşetten ve bir hayretten başka bir kemâl‑i ilmî vermiyor. Güneşin en mühim olan vazifesinden, en büyük, en güzel, en tatlı bir hakikat‑i ilmiyeyi rûha veren bahs‑i Kur'ân gibi bahsetmiyor.
116
Buna kıyâsen bâtınen kof, zâhiren mutantan felsefî mes'elelerin ne kıymette olduğunu anla. Onun şa'şaa‑i sûrîsine aldanıp, Kur'ân’ın gayet àlî ve fehme gayet karîb olan beyân‑ı mu'ciz-nümâsına karşı hürmetsizlik etme.
117

Üçüncü Ders’ten Sekizinci Ders’in Nihayetine Kadar Olan Bölümün Hülâsası

﴿
﴿فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ (Hâşiye)
Ey birader! Düşman hariçte olsa, insan silâhsız o düşmanla geçinebilir. Fakat düşman kal'a içine girse ve gizlense, o vakit o düşmana karşı silâhlanmak, zırh giymek ve gayet dikkat etmek, hem pek ciddi sebat etmek lâzımdır. ki hayat‑ı ebedîsini hafî darbelerden kurtarabilsin.
Ey kardeş! Zırh ve silâh, namaz ve takvâdır. Kur'ân’ın zincirini muhkem tut. O’nun sözüne kulak ver. Başkaları seni aldatmasın. Şu zamanın gâfil sarhoşları içinde, seni terk‑i şeâire ve medeniyet‑i dünyaya dâvet edenlere de ki: Hey sersem gâfiller! Benim hâlim sizi dinlemeye müsâid değil. Zîra benim arkamda, kulağımın dibine kadar yakınlaşan ecel arslanı beni tehdid ediyor. Ve önümde bir darağacı dikilmiş ki; gece‑gündüzün dönmesinden zevâl ve firâk ağacı tesmiye edilen bu firâk‑ı elîm benimle bütün sevdiklerimi asıp mahvetmektedir. Ve sağ tarafımda, ciğerlerime kadar işleyen bir acz yarası var. Nihâyetsiz za'f ve aczimle, nihâyetsiz düşman ve mehâlikin hücumuna ma'rûzum. Sol tarafımda, kalbimin içine kadar girmiş bir fakr yarası var. Nihâyetsiz fakr ve iflasa ve nihâyetsiz hâcât ve a'mâle mübtelâyım. En zelîl hayvandan daha âciz, daha zaîf iken, dünya kadar metâlibe ve makàsıda muhtacım. Bunlarla beraber, öyle bir yolcuyum ki, önümde ebedü'l‑âbâda giden uzun bir yol var. Bu uzun yolda birinci menzilim dünya, ikinci menzilim kabirdir. Bu yol da zâd ister, ziyâ ister. İşte mukaddes Kur'ân, bana bu dehşetleri izâle ediyor. Helâkete, âlâma açılan bu beş kapıyı, saâdete, rahmete açılacak beş kapıya tebdil edecek iki tılsım‑ı îmânîyi ve iki ilâc‑ı İslâmîyi ve bir nur‑u Kur'ânî’yi Kur'ân bize vermiştir.
118
O tılsım‑ı îmânînin biri, o müdhiş ecel arslanını musahhar bir ata döndürür ve üzerine bizi bindirir. Ve bizi, zindân‑ı dünyadan kurtarır, huzur‑u Rahmân’a götürür, Cennet‑i bâkiyeye koydurur.
İkinci olan tılsım‑ı îmânî ile o darağacını, yani zevâl ve firâkın ellerini tutup, tazelenen güzel manzaralar üstünde yapılmış bir salıncak hükmüne getirir. Yani, nehr‑i zaman ve bahr‑i dünyada tazelenen elvâh‑ı san'at-ı Rabbâniye’yi seyretmek için bir merkeb‑i seyr ve tenezzüh olur.
Kur'ân‑ı Hakîm’in bir ilâcıyla o acz yarası, tevekkül gülüne ve teslîm çiçeğine döner. Bütün ağırlıklarımı beni kaldıran tevekkül sefînesine koyup, aczin iz'acâtından beni kurtarıyor. Emr‑i kün feyekûne mâlik olan bir Sultan‑ı cihan’a, acz tezkeresiyle istinâd eden bir insana, ne gibi bir şey ağır olabilir?
Kur'ân‑ı Kerîm’in ikinci ilâcı, fakr yarasını, vesile‑i rızk ve rahmet‑i bînihâyeye ve iştihâ‑yı lezzet-i ni'met-i bî-gayeye tebdil ve tashih eder.
Evet, nihâyetsiz semerât‑ı rahmete olan rûh ve letâif‑i beşer, o nihâyetsiz semerât‑ı rahmete fakr ve ihtiyacını hissettikçe, lezzet‑i saâdeti tezâyüd eder. Böyle fakire, fakir nâmı ağır gelebilir, fakat اَلْفَقْرُ فَخْر۪ي bu sırra işâret eder.
Hem, Kur'ân‑ı Kerîm’in verdiği zâd ve takvâ ile ve nur‑u hidayetle, zulümât‑ı berzah ve ehvâl‑i haşir âsân olur. Ve o vesika‑i Kur'âniye ile insan, bin senelik bir yolu bir günde kat' eder.
Ey gâfil! Eğer ölümü öldürebilirsen; zevâli dahi dünyadan izâle edebilirsen; ve acz ve fakrı beşerden kaldırabilirsen; ve kàtiü't‑tarîklik yapmak için zîhayatın hususan insanın ebede giden yolunu seddedecek bir çare bulmuşsan; dinden istiğnâ ve dinin şeâirini terketmeğe insanları dâvet edebilirsin. Yoksa ey sersem! Sus!‥ Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın dediğini dinle.
119
Evet bu beş emir, beş âyât‑ı uzmâdır. Ra'd gibi müdhiş sadâlarıyla
﴿فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ âyetini okuyorlar ve
﴿وَاِذَا قُرِئَ الْقُرْاٰنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَاَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ âyetinin hakikatine hükmediyorlar.
İşte bu sadâlara karşı vesvese‑i medeniyet olan senin medeniyetçi sözlerin, sivrisineğin vızıltısı kadar da olmuyor. Öyle ise ihtiyarıyla Kur'ân’ın tılsım ve ilâçlarını terkedip senin ile dalâlet yoluna gidecek, ancak senin gibi bir sarhoş lâzım ki; ya heves‑i nefsî veya hırs‑ı şöhret veya zındıka‑i felsefe veya sefâhet‑i medeniyet veya derd‑i maîşet veya kin ve intikam veya gurur gibi bir müskirâtla o derece sarhoş olmalı ki; herşeye kendini muktedir ve mâlik bilsin ve herşey benimdir desin ve kendini lâyemût tahayyül etsin.
Hem sen Ben de frenk gibi olacağım diyemezsin ve frenk gibi olamazsın. Çünkü bir frenk, Muhammed (A.S.M.) Hazretlerini kabûl etmezse de İsâ ve Mûsa (Aleyhimesselâm’ı) veya sâir enbiyâların birini bir derece her nasılsa kabûl eder. Sen ise Nebi‑yi Âhirzaman Aleyhissalâtü Vesselâm Hazretlerinin zincirinden çıktığın ve derslerini terkettiğin dakikada, senin rûhunda nihâyetsiz bir tahribât, bir boşluk, bir karanlık peydâ olacak. Ve senin rûhunda hiçbir kemâlât ve ahlâk‑ı àliyeye yer kalmayacak. Meğer insaniyetini söndürüp, zaman‑ı hâl ile mukayyed sırf bir hayvan olabilesin.
Hâlbuki insan, müstakbelin korkusuna, mâzinin hüznüne giriftârdır. Bu ikisi insanı pek ciddi düşündürür. İnsanın başını mütemâdiyen döver. İnsanı bu havf ve hüzünden kurtaracak ancak bir tek medetkâr var, o da Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’dır ki, ilân eder;
﴿اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ der, beşâret verir.”
120

Bu Kısım, Ehl‑i Dalâletin Sahife‑i Zulmâniyesini Tasvir Eden Levhadır

Beni dünyaya çağırma,Ona geldim fenâ buldum.
Demâ gaflet hicâb oldu;Ve nur‑u Hak nihân gördüm.
Bütün eşya u mevcûdât,Birer fânî muzır gördüm.
Vücûd desen ânı giydim,Âh, ademdi çok belâ gördüm.
Hayat desen, ânı tattımAzâb‑ender azâb gördüm.
Akıl, ayn‑ı ikàb oldu,Bekàyı, bir belâ gördüm.
Ömür, ayn‑ı hevâ oldu,Kemâl, ayn‑ı hebâ gördüm.
Amel ayn‑ı riyâ oldu,Emel ayn‑ı elem gördüm.
Visâl, nefs‑i zevâl oldu,Devâyı ayn‑ı dâ' gördüm.
Bu envâr, zulümât oldu,Bu ahyâyı mevât gördüm.
Bu savtlar, na'y‑i mevt oldu,Bu ahbabı yetîm gördüm.
Ulûm, evhâma kalboldu,Hikemde bin sakam gördüm.
Lezzet, ayn‑ı elem oldu,Vücûdda bin adem gördüm.
Habîb desen ânı buldum,Âh! Firâkta çok elem gördüm.
121

Bu Sahife, Ehl‑i Hidayetin Sahife-i Nurâniyesini Tasvir Eden Levhadır

Demâ gaflet zevâl buldu,Ve nur‑u Hak ayân gördüm.
Vücûd, bürhân‑ı Zât oldu,Hayat, mir'ât‑ı Hak’tır gör.
Akıl, miftâh‑ı kenz oldu,Fenâ, bâb‑ı bekàdır gör.
Kemâlin lem'ası söndü,Fakat Şems‑i Cemâl var gör.
Zevâl, ayn‑ı visâl oldu,Elem, ayn‑ı lezzettir gör.
Ömür nefs‑i amel oldu,Ebed ayn‑ı ömürdür gör.
Zalâm, zarf‑ı ziyâ oldu,Bu mevtte, hak hayat var gör.
Bütün eşya, enîs oldu,Bütün asvât, zikirdir gör.
Bütün zerrât‑ı mevcûdât,Birer zâkir müsebbih gör.
Fakrı, kenz‑i gınâ buldum,Aczde tam kuvvet var gör.
Eğer Allah’ı buldun ise,Bütün eşya senindir gör.
Eğer Mâlik’e memlûk isen,Bütün mülkü senindir gör.
Eğer kendine mâlik isenBilâ‑addin belâdır gör.
Bilâ‑haddin azâbdır tatBilâ‑gayet ağırdır gör.
122

Fânîyim, fânî olanı istemem

Zâilim, zâil olanı istemem.
Fânîyim, fânî olanı istemem.
Âfilim, âfil olanı istemem.
Âcizim, âciz olanı istemem.
Rûhumu Rahmân’a teslîm eyledim, gayr istemem.
İsterim, fakat bir Yâr‑ı Bâkî isterim.
Zerreyim, fakat bir Şems‑i Sermed isterim.
Hiç‑ender hiçim, fakat bu mevcûdâtı birden isterim.
123

Maraz‑ı Vesveseye Mübtelâ Olanlara Derstir

Ey maraz‑ı vesvese ile mübtelâ! Bilir misin, vesvesen neye benzer? Musîbete benzer. Sen ona ehemmiyet verdikçe şişer, ehemmiyet vermezsen söner. Demek büyük nazarla baksan büyür, küçük görsen küçülür. Korksan ağırlaşır, hasta eder. Korkmazsan hafif olur, hafî kalır. Mâhiyetini bilmesen devam eder, bilsen gider. Öyle ise, bu marazın devâsından beş vechini beyân edeceğim. Belki sana da şifâ olur. Zîra cehil onu dâvet eder, ilim onu tardeder.
Birinci Vecih: Şeytan, şübheyi kalbe atar. Eğer kalb kabûl etmezse, o şübheden şetme döner. Hayâle karşı, şetme benzer bazı hâtıraları ve bazı münâfî‑i edeb çirkin hâlleri tasvir eder. Kalbe eyvâh!” dedirtir, ye'se düşürttürür. Vesveseli adam zanneder ki, kalbi Rabbisine karşı sû‑i edebde bulunuyor. Müdhiş bir halecân hisseder. Bundan kurtulmak için huzurdan kaçar, gaflete dalmak ister.
Ey bîçâre, telâş etme! Çünkü o, şetm değil; belki tahayyüldür. Tahayyül‑ü küfür, küfür olmadığı gibi; tahayyül‑ü şetm dahi şetm değildir. Zîra şetm, hükümdür. Tahayyül, hüküm değildir. Hem onunla beraber, o sözler, senin kalbin sözleri değil. Çünkü kalbin o sözlerden müteessir ve müteessiftir. Belki o sözler, kalbe yakın olan lümme‑i şeytânîden gelen sözlerdir. Bunun zararı, yalnız tevehhüm‑ü zararla mutazarrır olmaktır. Çünkü tahayyülü, hakikat tevehhüm eder. Şeytanın işini kalbine mal eder. Zarar diye anlar, zarara düşer. Şeytanın dahi istediği odur.
İkinci Vecih: Budur ki; mânâlar kalbden çıktıkları vakit, çıplak olarak çıkarlar ve çıplak olarak hayâle girerler. Sûretleri, hayâlde giyerler. Hayâl ise, her vakit bir sebeb tahtında bir nev'i sûretleri dokur. Ehemmiyet verdiği şeylerin sûretlerini yol üstünde bırakır. Hangi mânâ geçse, ona giydirir. Ya takar, ya bulaştırır, ya perde eder. Eğer mânâlar münezzeh ve temiz iseler, sûretler mülevves ve rezîl ise, giymek yoktur fakat temâs vardır. Vesveseli adam temâsı telebbüsle iltibas eder, Eyvâh der. Kalbim ne kadar bozulmuş. Bu hısset‑i nefis beni matrûd eder.”
124
Bu yaranın merhemi ise: Ey bîçâre! Bak, nasıl ki namazın edeb‑i nezîhânesinin vesilesi olan zâhirî taharete, batnın bâtınındaki necâset te'sir etmez. Öyle de, maânî‑i mukaddesenin suver‑i mülevveseye mücâvereti zarar etmez. Meselâ: Sen, âyât‑ı İlâhiye’yi tefekkür ediyorsun. Birden bir maraz veya bir iştihâ veya bevl gibi müheyyic bir hâl şiddetle senin hissine dokunur. Elbette hayâlin, devâ‑yı illet ve kazâ‑yı hâcet levâzımatını görecek ve onlara münâsib süflî sûretleri nescedecek. O süflî sûretlerin ortalarından geçecek olan maânî‑i mukaddeseye ne televvüsü var, ne zararı var, ne hatarı var ve ne de beis var. Yalnız hatâ, hasr‑ı nazardır, zann‑ı zarardır.
Üçüncü Vecih: Eşya mâbeynlerinde bazı münâsebât‑ı hafiye bulunur. Hiç ümîd etmediğin şeyler içinde münâsebet ipleri bulunur. Ya bizzat bulunur veya senin hayâlin o ipleri yapmış, onları birbiriyle bağlamış olur. Bu sırrın münâsebâtındandır ki; bazen bir mukaddes şeyi görmek, bir mülevves şeyi hâtıra getirir.
Fenn‑i beyânda beyân olduğu gibi: Hariçte uzaklık sebebi olan zıddiyet, hayâlde sebeb‑i kurbiyettir.” Yani: İki zıddın sûretlerinin cem'ine vâsıta, bir münâsebet‑i hayâliyedir. Bu münâsebetle olan tahattura, tedâi‑yi efkâr tâbir edilir. Meselâ: Sen namazda, münâcâtta, Kâbe karşısında, huzur‑u Rab’de iken; şu tedâi‑yi efkâr seni tutup en uzak mâlâyaniyât‑ı rezîleye sevkeder. Sen intibâha geldiğin ânda dön. Aman ne kusur ettim.” deyip tedkikle meşgul olup durma!
125
zaîf münâsebet, senin dikkatinle kuvvet peydâ etmesin. Zîra sen teessür gösterdikçe ve ehemmiyet verdikçe o tahattur, bir melekeye döner; bir maraz‑ı hayâlî olur. Korkma, maraz‑ı kalbî değildir. Şu nev'i tahattur ise, gâliben ihtiyarsızdır. Hassas asabîlerde daha gâlibdir.
Şu yaranın merhemi ise, nasıl ki şeytan ile melek‑i ilhâmın kalb taraflarında mücâveretleri; ve füccâr ile ebrârın karâbetleri ve bir meskende durmaları zarar vermez. Öyle de, tedâi‑yi efkâr sâikasıyla istemediğin sevimsiz pis hayâlâtın nezîh efkârların içine girmesi zarar vermez. Meğer kasden ola veya zarar zannıyla onunla meşgul olasın.
Dördüncü Vecih: Amelin en iyi sûretini taharrîden neş'et eden bir vesvesedir ki; takvâ zannıyla teşeddüd ettikçe hâl ona şiddetlenir. Hattâ öyle bir dereceye varır ki; o amelin daha evlâsını ararken harama girer. Bazen bir sünnetin araması, bir vâcibi terkettirir. Bu gibi vesvese, Ehl‑i İ'tizâl’e lâyıktır. Çünkü onlar derler ki: Eşyanın zâtında hüsnü var. Sonradan, o hüsne binâen emredilmiş. Eğer kubhu varsa, sonradan o kubha binâen nehyedilmiş.”
Demek, eşyada hüsün ve kubh zâtîdir. Emir ve nehy‑i İlâhî ona tâbidir. Bu mezhebe göre, insana, her işlediği amelde bir vesvese gelebilir. Acaba amelim, nefsü'l‑emirdeki güzel sûretle yapılmış mıdır?” diyebilir.
Amma mezheb‑i hak olan Ehl‑i Sünnet Ve'l-Cemâat derler ki: Cenâb‑ı Hak bir şeye emreder, sonra hüsün olur; nehyeder, sonra kabîh olur.” Demek emir ile güzellik, nehiy ile çirkinlik tahakkuk eder. Demek hüsün ve kubuh, mükellefin ıttılâ'ına bakar. Meselâ: Sen, namaz kıldın veya abdest aldın. Hâlbuki namazını ve abdestini fesâda verecek bir sebeb nefsü'l‑emirde varmış. Lâkin sen, ona hiç muttali' olmadın. Senin namazın ve abdestin hem sahîhtir, hem hasendir. Hakikatte senden kabûl edilir, çünkü mâzûrsun.
126
Öyle ise, zâhiren şerîata muvâfık işlediğin ameline Acaba sahîh olmuş mu?” deyip vesvese etme. Fakat Kabûl olmuş mu?” de, gururlanma, ucbe girme. Mâdemki, dinde harec yoktur; mâdemki dört mezheb haktır; öyle ise, istiğfara müncer olan derk‑i kusur, gurura incirâr eden rü'yet‑i hüsn-ü amele müreccahtır. Yani böyle vesveseli adam, amelini güzel görüp gurura düşmekten ise; kusurunu görse, istiğfar etse daha evlâdır. Sen vesveseyi at. Şeytana de ki: Şu hâl, harecdir. Yüsr‑ü dine münâfîdir. Hakikat‑i hâle muttali' olmak güçtür. En ekall bu amelim, bir mezheb‑i hakka muvâfıktır. Ben, lâyık‑ı vechile edâ‑yı ibâdette aczimi itiraf ederek istiğfar ile, tazarru ile, merhamet‑i İlâhîye dehàlet ediyorum. Aczim, kusurumun af olunması ve kàsır amelimin kabûl olunması için bir vesilem olur.” de.
Beşinci Vecih: Şübhe sûretinde gelen vesvesedir. Bîçâre vesveseli, bazı tahayyülî hâlâtı, taakkulî hâlât ile iltibas eder. Hayâle gelen şübheyi, akla gelen bir şübhe tevehhüm edip, i'tikàdına halel gelmiş zanneder. Bazen tevehhüm ettiği şübheyi, şek zanneder. Bazen tasavvur ettiği şübheyi, bir tasdik‑i aklî zanneder. Bazen bir emr‑i küfrîde tefekkürü, hilâf‑ı îmân zanneder. Eyvâh! Kalbim bozulmuş.” der.
Hâlbuki tahayyül, tevehhüm, tasavvur, tefekkür; tasdik‑i aklîden, iz'ân‑ı kalbîden ayrıdırlar, başkadırlar. Tahayyül, tevehhüm, tasavvur, tefekkür, şübhe ve tereddüd değildirler. Lâkin tekerrür edip istikrar peydâ etseler, bazen bir nev'i şübhe‑i hakîki onlarda tevellüd eder.
127
Şu nev'i vesvesenin en mühimmi budur ki: Vesveseli adam, imkân‑ı zâtî ile imkân‑ı zihnîyi iltibas eder. Yani bir şey zâtında mümkün ise, onu zihnen, ilmen mümkün ve meşkûk olduğunu tevehhüm eder. Hâlbuki imkân‑ı zâtî, yakìn‑i ilmîye ve zarûret‑i zihnîye münâfî değildir. Meselâ: Bu dakikada zâtında Karadeniz’in yere batması mümkündür, muhtemeldir. Hâlbuki, yakìnen yerinde olduğunu hükmediyoruz. O ihtimal ve o imkân‑ı zâtî bize bir şek vermez.
Meselâ, güneş mümkündür ki; bugün gurûb etmesin veya yarın tulû' etmesin. Hâlbuki bu imkân ve bu ihtimal, ilm‑i yakìnimize zarar vermez. Demek bazı hakàik‑ı îmâniyede, yani hayat‑ı dünyeviyenin gurûbu ve hayat‑ı uhreviyenin tulû'u gibi imkân‑ı zâtî cihetinde gelen evhâm, yakìn‑i îmânîye zarar vermez. Bütün bunlarla beraber asl‑ı vesvese, teyakkuza sebebdir, taharrîye dâîdir, ciddiyete vesiledir. Lâkaydlığı atar, tehâvünü def'eder. O şart ile ki; ifrata varmasın, galebe çalmasın.
128

Onüçüncü Lem'anın Onikinci İşâretinden Dördüncü Suâl

Ehl‑i dalâletin kazandıkları muvaffakıyet ve gösterdikleri kuvvet ve ehl‑i hidayete galebeleri gösteriyor ki; onlar, bir hakikate ve bir kuvvete istinâd ediyorlar. Demek, ya ehl‑i hidayette za'f var veya onlarda bir kuvvet var?
Elcevab: Hâşâ!‥ Ne onlarda hakikat var, ne de ehl‑i hakikatte za'f var. Fakat maatteessüf kàsırü'n‑nazar, muhâkemesiz bir kısım avâm tereddüde düşüp vesvese ediyorlar, akîdelerine halel geliyor. Çünkü diyorlar: Eğer ehl‑i hakta tam hak ve hakikat olsaydı, bu derece mağlûbiyet ve zillet olmamak gerekti. Çünkü, hakikat kuvvetlidir. اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلَا يُعْلٰى عَلَيْهِolan kaide‑i esâsiye ile, kuvvet haktadır. Eğer o ehl‑i hakka mukâbil gâlibâne gelen ehl‑i dalâletin hakîki bir kuvveti ve bir nokta‑i istinâdı olmasaydı bu derece gâlibiyet ve muvaffakıyet olmamak lâzım gelecekti?”
Elcevab: Ehl‑i hakkın mağlûbiyeti kuvvetsizlikten ve hakikatsizlikten gelmediği, sâbık işâretlerle kat'î isbât edildiği gibi; ehl‑i dalâletin galebesi de, kuvvetlerinden ve iktidarlarından ve nokta‑i istinâd bulduklarından gelmediği, yine o işâretlerde kat'î isbât edildiğinden; bu suâlin cevabı, sâbık işâretlerin hey'et‑i mecmuasıdır. Yalnız burada desîselerinde isti'mâl ettikleri bir kısım silâhlarına işâret edeceğiz. Şöyle ki:
129
Ben kendim mükerreren müşâhede etmişim ki: Bu zamanda bazen yüzde on ehl‑i fesâd, yüzde doksan ehl‑i salâhati mağlûb ediyor. Hayretle merak ettim, tedkik ederek kat'iyyen anladım ki: O galebe kuvvetten ve kudretten gelmiyor; belki ifsaddan ve alçaklıktan ve tahribden ve ehl‑i hakkın ihtilâfından istifade etmelerinden ve içlerine ihtilâf atmaktan ve zaîf damarlarını tutmaktan ve fesâdı aşılamaktan ve hissiyat‑ı nefsâniyelerini ve ağrâz‑ı şahsiyelerini tahrîk etmekten ve insanın mâhiyetinde muzır mâdenler hükmünde bulunan fenâ isti'dâdları işlettirmekten ve şân ve şeref nâmıyla riyâkârâne nefsin fir'avuniyetini okşamaktan ve vicdânsızca tahribâtlarından herkesin korkmasından ileri geliyor. Ve o misillû şeytânî desîseler vâsıtasıyla, muvakkaten ehl‑i hakka galebe ederler. Fakat ﴿وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّق۪ينَ sırrıyla, اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلَا يُعْلٰى عَلَيْهِ düsturuyla onların o muvakkat galebeleri, menfaat cihetinde onlar için ehemmiyetsiz olmakla beraber, Cehennem’i kendilerine ve Cennet’i ehl‑i hakka kazandırmalarına sebebdir.
İşte dalâlette, iktidarsızların muktedir görünmeleri ve ehemmiyetsizlerin şöhret kazanmaları için ve hodfürûş ve şöhret‑perest, riyâkâr insanların az bir şeyle iktidarlarını göstermek ve ihâfe ve ızrar cihetinde bir mevki kazanmak için ehl‑i hakka muhâlif vaziyete girerler. görünsünler ve nazar‑ı dikkat onlara celbolunsun. Ve iktidar ve kudretle olmayan, belki terk ve atâletle sebebiyet verdiği tahribât onlara isnâd edilip, onlardan bahsedilsin. Nasıl ki, böyle şöhret dîvânelerinden birisi namazgâhı telvîs etmiş; herkes ondan bahsetsin. Hattâ o telvîs edenden lânetle de bahsedilmiş de, şöhret‑perestlik damarı kendisine bu lânetli şöhreti hoş göstermiş diye darb‑ı mesel olmuş.
130

Onüçüncü Lem'anın Onüçüncü İşâretinin Üçüncü Noktasından

Şeytan, bu desîsesine benzer diğer bir desîse ile insanın selâmet‑i fikrini ifsad ediyor. Hakàik‑ı îmâniyeye karşı sıhhat‑i muhâkemesini bozuyor ve istikamet‑i fikrini ihlâl ediyor. Şöyle ki:
Bir hakikat‑i îmâniyeye dair yüzer delâil‑i isbâtiyenin hükmünü, nefyine delâlet eden bir emâre ile kırmak ister. Hâlbuki kaide‑i mukarreredir ki: Bir isbât edici, çok nefyedicilere tereccuh ediyor. Bir da'vâda müsbit bir‑iki şâhidin hükmü, yüzler nâfîlere râcih oluyor. Bu hakikate bu temsîl ile bak. Şöyle ki:
Bir saray var. O sarayın yüzer kapalı kapıları var. Bir tek kapının açılmasıyla, o saraya girilebilir. Öteki kapılar da açılır. Eğer bütün kapılar açık olsa, bir‑iki tanesi kapalı olsa, o saraya girilemez diye söylenemez.
İşte hakàik‑ı îmâniye o saraydır. Herbir delil, bir anahtardır; isbât ediyor, kapıyı açıyor. Bir tek kapının kapalı kalmasıyla o hakàik‑ı îmâniyeden vazgeçilmez ve inkâr edilmez. Şeytan ise, bazı esbâba binâen, ya gaflet veya cehâlet vâsıtasıyla kapalı kalmış bir kapıyı gösterir; isbât edici bütün delilleri nazardan iskât ediyor. İşte bu saraya girilmez; belki bu saray değildir, içinde bir şey yoktur.” der, kandırır.
İşte, ey şeytanın desîselerine mübtelâ olan bîçâre insan! Hayat‑ı diniyenin ve hayat‑ı şahsiyenin ve hayat‑ı ictimâiyenin selâmetini dilersen; ve sıhhat‑i fikir ve istikamet‑i nazar ve selâmet‑i kalb istersen; muhkemât‑ı Kur'âniye’nin mîzanlarıyla ve Sünnet‑i Seniye’nin terâzileriyle a'mâl ve hâtırâtını tart ve Kur'ân’ı ve Sünnet‑i Seniye’yi rehber yap ve اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِde, Cenâb‑ı Hakk’a ilticâ et!…
131

Bir Nur Talebesinin Üstad Hazretlerinin Dâr‑ı Bekàya İrtihallerinden Evvel Risale‑i Nur ve Üstad Hakkındaki Bir Takrizidir

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Çok şefkatli, pek kerîm, hayatımdan çok azîz Üstadım Efendim Hazretleri!
Mübtedî ve pek acemî bir çocuğun, üstadından aldığı dersi tekrarı misillû, cehl‑i mürekkeb içerisinde pûyan olan şu âciz talebenize Risale‑i Nurun feyz‑i nâmütenâhîsinden süzülen iksîr‑i hayat, rûh ve kalbimi, akıl ve idrak ve şuûrumu, hissiyat‑ı sefîhenin istilâsından vikàye ederek, en mübârek bir mürşid‑i a'zam gibi himmet‑i nâmütenâhîsiyle, en mühim bir kuvve‑i dâfia olarak, vücûd mülkünden nefs‑i emmâre ve hevâ şerlerini def' ve tardederek, aşılmaz ve yıkılmaz bir sedd‑i Kur'ânî ve bir sedd‑i îmânî te'sis ediyor.
Risale‑i Nur, nebâtâtın hattâ cemâdâtın dahi lisân‑ı hâlleriyle olan tesbihâtını, kâinâtın medâr‑ı mefhareti olan lisân‑ı Âdem’le beyân ederek Hàlık‑ı Kâinâta takdim etmesinden Risale‑i Nur bütün mahlûkat ve bütün zîrûh ile de yakìnen alâkadar ve münâsebetdârdır.
132
Bu kadar ihâtalı, câmi', mânidâr bir hayat‑ı nâmütenâhînin feyyâz nurlarıyla kâinâtlar ışıklanırken, zulümâtlar dağılırken, asırlar yıkanırken, gözleri felsefe bataklığının çamurlarıyla kapalı, kalbleri mühürlü, beşer çehreli mütemerridlerin, ﴿كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ sırrının mazharı o zavallı dâllîn gürûhunun hakàik‑ı Kur'âniyeye karşı kör, sağır, gâfil olarak Hàlık‑ı Kâinâta isyanları, hiç şüphesiz, kâinâtı emsâlsiz bir gadabla gadablandırıyor; ﴿تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ sırrıyla Cehennem’i çileden çıkarıyor; mevcûdâta, lisân‑ı hâliyle: Yaşasın azâb‑ı Cehennem!” dedirtiyor.
Risale‑i Nur bütün mîzanlarıyla ve riyâzî kat'iyyetiyle, her türlü hakàikı tam isbât etmesiyle; maddî ilim ve fir'avunâne düşüncelerin neticesi rûhları zifirî karanlıkta olan bu zümrelerin mes'ûliyetleri, geçen asırlardaki mütemerrid küfre nisbetle daha katmerli bir sûrette eşedd bir azâba inkılâb edeceği sarâhatle tezâhür ediyor. Zîra bu dehşetli asrın zındıkları, i'tirâz veya inkâr ettikleri hakàikın riyâzî kat'iyyetini, iki kerre iki dört eder derecesinde bir kat'iyyetle, Risale‑i Nurda bizzat müşâhede ettiklerinden ve onlar daha dünyada iken teslîme mecbur olduklarından, sırf bir küfr‑ü inâdî ile küfrü iltizam etmelerinden, iblise tâbi bu bedbaht iblis hizmetçilerinin azâbını, küfürleri gibi, eşedd‑i azâba lâyık kılmaktadır.
133
Risale‑i Nur tebşîratıyla, ihbar‑ı gaybîleriyle, geçmiş asırların sâkinlerinin nazarlarını gıbta ve tahsin ile asrımıza baktırmaktadır. Veraset‑i Nebevî yoluyla pek ulviyeti hâiz ve ümmetin en mübecceli olan ve birinci safını teşkil eden Ashâb‑ı Kirâm’ın, hususuyla Hazret‑i Ali’nin (R.A.) kerâmet‑i Aleviyeleri ve daha sonra muhakkìkînin ve asfiyânın serfirâzı Hazret‑i Gavs’ın (K.S.) kerâmet‑i Gavsiye’leriyle ve Necmeddin‑i Kübrâ ve Muhyiddin‑i Arabî (K.S.) gibi kümmelînin kendilerinden sonraki asırlara ait işâretlerinin emsâlsiz sarâhatleriyle, ziyânın güneşi ve harâretin ateşi göstermesi gibi, Risale‑i Nurdan en kat'î ve en sarîh ve en ziyâdâr bir sûrette tebşîratlarıyla ve ihbarât‑ı gaybiyeleriyle beyânları; ihsânat‑ı İlâhiye’nin emsâlsiz hamd ve senâya lâyık bir ikramıdır.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Risale‑i Nur ma'lûm Sözler’iyle ve bütün eczâlarıyla cadde‑i kübrâ-yı Kur'âniyeyi göstermesi itibariyle, kemâlin hadd‑i kusvâsına îsâle vesile olduğu gibi; mâyesi harc‑ı Kur'ânî ile müzeyyen, müsennâ, muazzam, muhteşem olan Risale‑i Nura lâkaydlık etmek, temerrüd ve inkârda bulunmak, insanı a'lâ‑yı illiyînin mukâbili olan esfel‑i sâfilîne düşürür.
Üstadım Efendim Hazretleri! Kàsır fehmim, nâkıs ifâdem, çok mahdûd ihâtamla; îmân ve irfan ağacının en son ve en nefîs meyvesi Risale‑i Nurun teşrîhi ve izâhını ben yapamıyorum. Zâten onu tam hakikatiyle sekene‑i arzın hiçbiri ve hiçbir unsuru, mükemmel yapamaz. O semâvî ilhâm mecmuasının ta'rifi ve teşrîhi ve izâhı; kendisinin kendisine hàs, mümtâz ve serâpâ sehl‑i mümteni' olan selâsetli, haşmetli, ziyâdâr, münakkaş, müzeyyen olan ifâde ve beyânlarında nümâyân ve orada ziyâ‑bahş ve Nur‑efşândır.
134
Ey Risale‑i Nur, ey mu'cize‑i Kur'ân!
Müftehir seninle ins ü cin, zemin ü zaman,
Işıklandı kalbler, doldu nurunla cihan,
Binler selâm sana ey mu'cize‑i Kur'ân!
Ey Risale‑i Nur, ey dertlilere derman!
.
Yangın gönüllere âb‑ı kevser sen oldun,
Âşık bîçârelere vird‑i seher sen oldun,
Gönüllere takılı inci cevher sen oldun,
Müftehir seninle ins ü cin, zemin ü zaman,
Binler selâm sana ey mu'cize‑i Kur'ân!
.
Yanık gönüllere sanki zemzem pınarı,
Cennet‑misâl ortası, bağ‑ı Firdevs kenarı,
Rûşen âlem, nurunla ey hidayet serdarı!
Müftehir seninle ins ü cin, zemin ü zaman,
Binler selâm sana ey mu'cize‑i Kur'ân!
Mehmed Kayalar
135

Kur'ân’ın Mübârek Üstadımıza ve Risale‑i Nur’un Nurlu Hakikatlerine İşaretleri

Çok Müşfik, Çok Kerîm Üstadım Efendim,
Huzur‑u Hazretinizde, ma'nen rahle‑i tedrîsinizde, irfanınıza müştâk, feyzinizle serâb şu fakir, şu âciz talebenizin, Nur’un derslerinden aldığı intibâh ile, hakàik‑ı Kur'âniyenin i'câzkâr ve nâmütenâhî ulvî hakikatlerinden ve mübârek feyzinizin tereşşuhâtı olarak şöyle bir hakikat kalbime geldi:
Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’dan dersimi okurken Sûre‑i Lokman’daki﴿وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُٓ اِلَى اللّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَâyetini kırâat ederken gayr‑ı ihtiyarî kalbim, rûhum, aklım bu kudsî kelâmın pek derin, pek ulvî mânâsına saplandı. Başta asr‑ı pâk-i Muhammedî (A.S.M.) olduğu hâlde bütün asırlarla konuşan bu âyet‑i kerîme, asrımıza da elbette bakmaktadır. Hususuyla bu âyet‑i celîlenin asrımızdaki tam mâsadakı olacak bir manevî zâta şifreli mükâlemesi ve hitâbı var diyerek şiddetli bir ihtarın sâikıyla baktım. O kudsî cümle‑i Kur'âniye ki; ﴿فَقَدِ اسْتَمْسَكَ nazm‑ı celîline kadar, Risale‑i Nur müellifinin doğduğu tarihe veya Risale‑i Nurun mukaddemâtını tahsiline başladığı tarihe, makam‑ı cifrîsiyle parmak basmaktadır.
﴿وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُٓ اِلَى اللّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ (1292) ediyor. (ى) harfi iki defa sayılırsa, (1302) ediyor. Dört (و)24, dört (م) 160, iki (ن) 100, bir (ى) 10, dört (س) 240, dört (ل) 120, bir (ج) (3), dört (ه) 20, üç (ا) (3), bir (ح) (8), bir (ف) 80, bir (ق) 100, bir (د) (4), bir (ك) 20, bir (ت) 400. Yekûn 1292 ederek müellifin doğum tarihini göstermektedir.
136
(ى) iki defa sayıldığı takdirde (1302) tarihi eder ki; bu tarih, Risale‑i Nur müellifinin tahsile, yani Nur’un basamaklarına başladığı zamanı gösteriyor. İleride Kur'ân’a yapılacak taarruzlarda Nur Şâkirdleri Kur'ân’ın emsâlsiz elmas kılıncı Risale‑i Nur ile yapılacak mücâhedede, müellifin küfrü te'dib için lüzumlu Kur'ânî cephane ve techizâtı taallüm ve iddihar ile meşgul bulundukları tarihe parmak basıyor. ﴿بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى nazm‑ı celîli pek latîf bir tevâfuk eseri olarak makam‑ı cifrîsi (1347) ederek, tam tamına Risale‑i Nur müellifinin beyne'l‑avâm ve beyne'l‑İslâm en çok kullanılan ism‑i mübâreki olan Üstad Bediüzzaman ismine parmak bastığından ﴿وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ nazm‑ı celîli ile, herşeyi câmi' olan Kur'ân‑ı Azîmü'l-Beyân, elbette ve elbette gerek işârî mânâsıyla ve gerek hesab‑ı cifrîsiyle, Risale‑i Nur müellifinin doğum tarihine veya tahsile başladığı tarihe ve isimlerine işâret etmektedir. Risale‑i Nur cüz'lerinde, Sûre‑i Bakara’daki ﴿لَٓا اِكْرَاهَ فِي الدّ۪ينِilâ âhir âyet‑i kerîmesinin hakikatli, hikmetli, muhteşem tefsiri; işârî mânâ ve hesab‑ı cifrîsiyle beyân edildiğinden, o hakikatli ve haşmetli tefsirin Risale‑i Nura ve mübârek müellifine latîf işâretleri arasında ﴿بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى nazm‑ı celîl-i Sübhânîsi, cifirce (1347) rakamını göstererek, Üstad Bediüzzaman ismine cifren tevâfuku gösteriyor ki: Bu âyetin Sûre‑i Lokman’daki âyetle münâsebeti ve iki yerde bu hakikatin tekrarı, Risale‑i Nura çok kuvvetli bir işâret ve îmâ teşkil etmektedir.
137
Risale‑i Nur kendi şâkirdleriyle kopmaz bir zincir, bir hablü'l‑metîn vasfına tam lâyık olarak, bu dehşetli asrın savletli bid'alarına karşı emsâlsiz bir kahramanlıkla göğüs gererek pişvâ‑yı âlem-i İslâm olmuş ve Kur'ân‑ı Azîm’in dellâlı sıfatıyla aktâr‑ı İslâmiye’nin her yerinde, hattâ küre‑i zeminde meş'ale‑i îmânı, Kur'ân’ın ezelî ve ebedî ışığıyla parlatmış olması, elhak bu vasfa tam lâyık olduğunu nice bürhânlarla te'yid etmiş bulunuyor.
Bu kudsî âyetlerin tafsilâtlı tefsiri Risale‑i Nur külliyatında beyân edilmiş bulunduğundan, bu yüksek hakàikı ona havâle ederek dersime hâtime veriyorum.
Çok mübârek Üstadım efendim! Haddimin milyon kere fevkınde olan bir mes'elede küçüklüğüme, nihâyetsiz aczime, sonsuz fakrıma ve cehlime bakmayarak, cür'etli hareketimden dolayı bendenizi affediniz. Yalnız şurasını tekraren arzedeyim ki: Rahle‑i tedrîsinizde ahz‑ı mevki ettim; huzur‑u irfanınıza baş koydum.
Ey tabib‑i hâzıkım, ey mübârek Üstadım! Beni affediniz. Derece‑i kemâldeki şefkatinizden ve ikramınızdan ancak af dilerim. En büyük edeb ve hürmetlerimle mübârek ellerinizden öper, mübârek duâlarınızı istirham eylerim efendim hazretleri
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يPek kusurlu, duânıza muhtaç talebenizMehmed
138

Evvelce bir bayram tebriği olarak arz edilen bir nazm

Evvelce bir bayram tebriği olarak arz edilen şu nazmın, mevzû ile alâkasından dolayı buraya derci münâsib olur kanâatiyle tekrar takdim edilmiştir.
Burc‑u enversin efendim, kal'a‑i İslâma sen.
Nâil olmuşsun bugün Kur'ân ile ikrama sen.
.
Sensin ol dellâl‑ı Kur'ân, yoluna canlar fedâ,
İltifat‑ı Şah-ı Merdân ile sensin muktedâ.
.
Vasfını resmetmeğe yok tâkatim, gelmez dile.
Sen müeyyedsin efendim, ol kerâmât‑ı Gavs ile.
.
Sensin ol Nur nâşiri, feyzin demâdem âşikâr.
Oldu mülhidler tahassungâhı, seninle târ ü mâr.
.
Kıl keremler bendene kim, çâr u nâçâr söyledim.
Sen müceddid‑i kârbân hâtemisin seyyidim.
.
Lütfunu bekler gedâyım, affedip huddâmını,
Aldı feyzinden bu Mehmed, dâima ilhâmını.
.
Fırka‑i nâciyeyiz biz, râh‑ı tevhid cebhemiz.
Pişvâ‑yı Âlem-i İslâm sensin şüphesiz.
.
Günlerin olsun mübârek, hatırın bulsun safâ,
İsm‑i pâki hakkiçün Ahmed‑i Muhammed Mustafa. (A.S.M.)
139

Ankara Üniversitesinde Okunan Bir Konferanstır

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Risale‑i Nurun dersiyle ve azîz ve kıymetli Üstadım Bediüzzaman’ın himmetiyle yazılabilen bu konferans, Risale‑i Nur hakkında tatlı ve zevkli bir sohbettir. Risale‑i Nurun kıymet ve ehemmiyetini ifâde etmek değildir, buna cesâretim yoktur. Zîra ben Risale‑i Nurun en mübtedî, en âciz bir talebesiyim. Milletler içinde şöhret kazanmış bir şâheserin değerini anlatmaya kültürüm kifâyetsizdir. Bu büyük şeref Risale‑i Nurun münevver, idrakli ve takdirkâr okuyucularına mahsûstur.
Ben, Risale‑i Nura kavuşuncaya kadar matbuâtımızda ve kitaplarımızda, Kur'ân‑ı Kerîm’in kıymetini anlatan tek bir yazı okumamıştım. Sonradan anladım ki; Kur'ân‑ı Kerîm’i yarım asırdan fazladır, bizde yetişen edîblerden ziyâde ecnebî büyükleri takdir ediyorlarmış. Amerika’da Beyaz Saray’da bütün dünyanın ve kâinâtın güneşi olan Kur'ân‑ı Hakîm yeşil ipekliler arasında lâyık olduğu yüksek mevkiye konuyormuş. Mucitler, feylesoflar, psikologlar, sosyologlar, pedagoglar Kur'ân‑ı Kerîm’i esâs tutarak yazılmış olan eserleri okuyorlar; o şahsiyetler bu mukaddes kitaptan aldıkları ma'lûmât ile eserler yazarak dünya çapında şöhret kazanıyorlar; insanlığa, milletlerine hizmet ediyorlarmış. İsveç, Norveç ve Finlandiya’da en büyük ilim adamlarından müteşekkil bir hey'et meydâna getirmişler, gençlerin kurtuluşunu sağlayacak halâskâr bir kitabı senelerce aramışlar; nihâyet gençliği en yüksek ahlâk ile ahlâklandırmak ve dünyada açık fikirli, müstakîm ilim adamı yapmak için Kur'ân‑ı Kerîm’i okutmanın yegâne çare olduğu neticesine varmışlar.
İslâmiyet’i ve Kur'ân’ı takdir eden yabancılar çoktur, daha birçok misâller vermek mümkündür.
İşte Müslüman olmayan kimseler, İslâm Kitabı’nın kıymetini takdir edip istifade ederlerse uyanık Müslüman Türk gençliği acaba daha fazla durabilir mi? Kat'a ve asla duramaz ve uyuyamaz.
140
Ma'bûd‑u Zîşanımız olan Cenâb‑ı Hak, gençliğimizin en ulvî ve en kudsî ihtiyaçlarına tam cevab verecek bir ilm‑i hakikat hazinesini yirminci asırda da meydâna getirmiştir. İşte bu zengin define‑i ilmiye, Kur'ân‑ı Kerîm’in hakîki ve parlak bir tefsiri olan Risale‑i Nurdur. Bu eserler, Kur'ân‑ı Hakîm’den tereşşuh etmiş ve O’nun esâsları dâiresinde yazılmıştır. Eseri te'lif eden, Bediüzzaman’dır. Bütün hakîki ilim adamları müttefikan Risale‑i Nurun bu muhteşem müellifinin Bediüzzaman denmeye lâyık bir şahsiyet olduğunu tasdik etmişlerdir. Risale‑i Nur eserlerinin millet ve gençliği, dalâlet ve sapkınlık girdablarından kurtaracak bir tefsir‑i Kur'ân olduğunu takdir ve tahsinlerle tasdik etmişlerdir. Böyle olduğu hâlde, bu kadar büyük bir şâheserin müellifini bugün herkes tam tanımıyor denilebilir.
Evet arkadaşlar, içimizde on beş yirmi senedir komünistler ve din düşmanı cereyanlar çoklukla çalışıyorlarmış. Böyle dâhîlerimizi tanıtmak şöyle dursun, türlü türlü isnâdlarla kötülemişler; buna muvaffak olmak için de bütün imkânlardan istifade etmeye çalışmışlar; hakîki ve mücâhid ilim adamlarımızı millete fenâ göstermek için bütün gayretlerini sarf etmişler. Bu fecî hâlin böyle olduğunu, demokrasinin memleketimizde şu yıllarda gelişmeye başlaması sâyesinde anlamış bulunuyoruz. Meğer aldanmışız ve aldatılmışız. Şimdiye kadar din adamlarımız hakkında bize yapılan uydurma telkinâtları ve yalan yanlış propagandaları, bu hakikatlere vâkıf olduktan sonra kafamızdan çıkarabildik. Menfî intibâ'larımızı sildik, hakîki münevverlerin istifade ettikleri kudsî kitabımız Kur'ân’a sarıldık ve Kur'ân‑ı Hakîm’in bu asırda yüksek bir tefsiri olan Risale‑i Nurdan Kur'ân ve îmân hakikatleriyle münevver olmaya başladık.
141
Evet, Abdülkadir‑i Geylânî, İmâm‑ı Gazâlî ve Mevlâna Celâleddin‑i Rûmî gibi İslâmiyet’in birer güneşi olan dâhî büyüklerimizin eserlerini ve hakîki kıymetlerini bugünkü gençlik nasıl bilemiyorsa, Bediüzzaman Said Nursî gibi misilsiz bir müfessir‑i Kur'ân’ı da tam tanıyamamıştır. Esâsen gizli ve âşikâr din düşmanlarının birtakım kasd‑ı mahsûslarıyla tanınmasına meydân verilmemiştir. Fakat böyle büyük bir müfessirin ve bir İslâm dâhîsinin bu asırda da mevcûd olduğunu şahsî gayretleriyle öğrenenler, Bediüzzaman’ın tarihî ve cihan‑şümûl değerini derhâl idrak etmekte ve eserlerinden faydalanmak için can atmaktadırlar.
Evet arkadaşlar; kat'î ve kâmil bir kanâatle diyebiliriz ki, bu asırdaki insanları saâdete kavuşturacak, onları aklen ve kalben iknâ edecek eser ancak Risale‑i Nurdur. Bu hüküm, Nur Risalelerini okuyan münevverlerin kat'î bir hükmüdür. Hem bu kanâatin isabetini, Risale‑i Nurdaki ilmî kudret ve orijinallik açıkça göstermektedir.
Arkadaşlar!
Nasıl Kur'ân‑ı Kerîm’e sarılanların dünya ve âhiretleri mâmur olursa; O’nun parlak bir tefsiri olan Risale‑i Nuru okuyup amel edenler de hakîki saâdete erişeceklerdir. Bu îmânî eserleri okuyan gençlerin îmânı kuvvetlenecek, istikbâlleri parlayacak; ilim ve irfan sâhibi olacaklardır. Hem vatana hem millete hem anne ve babalarına faydalı, yüksek ahlâka sâhib gençler olarak temâyüz edeceklerdir. Allah’ın hàlis bir kulu, Peygamber’in hakîki bir ümmeti hâline gelmek bahtiyarlığına nâil olacaklardır.