75
Onbirinci Ders
﴿﷽﴾
﴿وَالَّيْلِ اِذَا يَغْشٰى ❋ وَالنَّهَارِ اِذَا تَجَلّٰى ❋ وَمَا خَلَقَ الذَّكَرَ وَالْاُنْثٰى ❋ اِنَّ سَعْيَكُمْ لَشَتّٰى ❋ فَاَمَّا مَنْ اَعْطٰى وَاتَّقٰى ❋ وَصَدَّقَ بِالْحُسْنٰى ❋ فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرٰى ❋ وَاَمَّا مَنْ بَخِلَ وَاسْتَغْنٰى ❋ وَكَذَّبَ بِالْحُسْنٰى ❋ فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرٰى﴾
Ey Avrupa! Sen sağ elinle, sakîm ve mudill (yani dalâlete sevk eden) bir felsefeyi; sol elinle, sefîh ve muzır bir medeniyeti tutup, “Beşerin saâdeti bu iki şey iledir.” deyip da'vâ edersin ve beşeri bunlara dâvet edersin. Senin, bu iki elin kırılsın. Senin bu iki hediyen, senin başını yesin!
Ey nâşir‑i küfr-ü küfran! Âyâ‥ hiç câiz olur mu ki, bir adamın akıl ve kalbi ve vicdân ve rûhu müdhiş bir derecede musîbet içinde olduğu hâlde; cismen zâhirî bir derece refah ve zînet içinde bulunmasıyla o adama mes'ûd denilsin ve saâdetine hükmedilsin? Görüyoruz ki, bir adam inkisar‑ı hayâle uğrasa veya bir emel‑i vehmîden me'yûs olsa veya bir emr‑i cüz'îden ümîdi kesilse, nasıl dünya ona darlaşır. Onun tatlı şeyleri, ona nasıl acı gelir… Acaba bütün âlâmın menşe'i ve bütün a'mâlin hêdimi (هَادِم) olan senin bu şeâmetin ve bu dalâletin ile hasta olup ye's ve yetîmlikle manevî bir cehenneme düşen bir kalb ve bir rûh sâhibi, nasıl bir cennet‑i kâzibe-i zâile içinde mes'ûd olabilir?
76
Ey beşeri ifsad eden müfsid Avrupa! Beşerin başına getirdiğin binler belâlardan bir tekini söylüyorum, dinle!‥ Ve onu izâh eden bu temsîle bak:
Ey felsefe‑i Avrupa tilmizi! Seninle ikimiz şimdi, tenezzüh için bir seyahate çıkıyoruz. İşte önümüzde iki yol var. Gel bak!
Biz, şu gâfil medenîlerin gittikleri yola gidiyoruz. İşte, şurada‑burada her yerde, hattâ gözümüzün yetiştiği yerlerde, belki bütün seyahatimiz müddetince böyle göreceğiz ki; her adım başında bir âciz adam duruyor. Bir kısım kavî ve gâlib insanlar o bîçâreye hücum edip, öyle bir sûrette mal ve hayvanatını gasbediyorlar‥ ve hânesini tahrib ediyorlar‥ ve bazen onu öyle bıçaklayıp cerh ediyorlar ki; hâline semâ ağlıyor. İşte her nereye baksan bu hâl taammüm etmiş. Her yerde, zâlimlerin velvelelerinden ve mazlumların vâveylâlarından başka bir şey işitilmiyor. Bütün yol boyunca bir mâtemhâne‑i umumî şeklini alan bu hâl devam ediyor. Mâdemki insanız, insan insaniyeti cihetiyle başkasının elemiyle müteellim olur. Bu hadsiz âlâm‑ı beşere nasıl tahammül ederiz? Vicdân, nasıl bu hâle dayanabilir? Yalnız şu azâb‑ı vicdâniyeden bizi kurtaracak iki çaremiz var.
Birisi: Gayet sarhoş olmalıyız.
Diğeri: İnsaniyetten tecerrüd edip vahşî, hodendiş bir kalbi taşımalıyız ki; selâmetimiz için bu iki çare bize bütün halkın helâketini unuttursun ve bizi müteessir etmesin. Hem bir parça ahmak da olmalıyız ki; bütün halka şâmil bir belâdan kendimizi hariç zannetmeliyiz.
Ey Avrupa! Senin, bir gözü kör dehân ile rûh‑u beşere hediye ettiğin şu cehennemî hâleti sen de anladın. Sen, şu müdhiş derde bir derman aradın. Bu derde şifâ ve ilâç olan Hüdâ‑yı Kur'ân’dan gözünü yumdun. Muvakkaten elemi hissetmemek için câzibedâr lehviyâtı, parlak ve okşayıcı hevesâtı ilâç olarak buldun. Ve bunlarla beşerin hissini ibtal ettin. Senin bulduğun bu derman, senin başını yesin ve yiyecek!‥
77
Ey hayâl arkadaşım! Elbette anladın‥ şu yol, hayat yoludur ki; ehl‑i gaflet ve dalâlet o yolda giderler. Bütün zîhayat onların nazarında o bîçâre adama benzer. Mevt ve musîbetler, o zâlimlere benzer. Daha başka noktaları sen tatbik edebilirsin.
Ey yoldaş ve ey tilmiz‑i Avrupa! Gel, diğer yoldan, Kur'ân’ın talebelerinin arkalarından gidiyoruz. İşte bak:
Her menzilde, her yerde, her adım başında bütün yol boyunca birer asker, her kulübecik önünde vazife başında nöbet bekliyor. İşte bak, kanun zâbitleri geliyorlar. Herkese terhis tezkereleri veriyorlar. İşte, her yerde bir sürûrdur kopuyor. O memurlar, terhis olunan neferlerden silâhlarını, varsa atlarını ve mîrî libâslarını alıyorlar. Neferlerden, ameliyâta muhtaç olanlar varsa, ameliyât‑ı cerrâhiye yapıyorlar. Sonra terhis tezkeresini veriyorlar. Bu neferler, çendan ülfet ettikleri eşyalarından ayrılmak için zâhiren bir hüzün gösteriyorlar‥ fakat, bâtınan mesrûr oluyorlar. Zîra o vazifenin külfet ve mes'ûliyetinden kurtuluyorlar. Hem ettikleri hizmetlerine mukâbil mükâfâtlarını almak için vatan‑ı aslîlerine dönüyorlar. Hem sultanlarına kavuşuyorlar. İşte bak! O memurlar, bazen acemî ve kaba bir nefere rastgeliyorlar. Nefere, “Silâhını, atını teslîm et! Sana izin vereceğiz.” diyorlar. Nefer onlara diyor: “Ey efendiler! Sizi tanımıyorum. Ben, devletin askeriyim, pâdişahın hizmetindeyim, sonra huzuruna çıkacağım, yanına döneceğim. Eğer onun izin ve rızâsı ile gelmiş iseniz, baş ve göz üstüne. Yok, cesâretimi tecrübe için emir etmiş de rızâsı yoksa, yanlış geldiniz. Bendeki emânetini muhâfaza ve Sultanımın haysiyetini himâye yolunda bütün kuvvetimle sizinle müdafaa edeceğim.”
İşte bu yolda, baştan başa, hâl bu minvâl üzere gidiyor. Her taraftan sürûr ve şenlik sadâsı geliyor. Bir taraftan sürûr içinde tahşidât‑ı askeriye tekbir ve tehlil ile başlamış. Evet hayvanat cinsindeki bütün tevellüdât, tahşidâta benzer. Diğer taraftan yine sürûr ile terhisât‑ı askeriye bir velvele‑i tekbir ve teşekkür içinde başlamış. Evet, zîhayat cinsindeki bütün vefiyât bu terhisâta benzer.
78
İşte Kur'ân‑ı Hakîm beşere böyle bir hediye getirmiştir. Eğer beşer bu hediyeyi kabûl edip güzelce isti'mâl etse, hayat‑ı dünyevîde cennet‑i maneviyeyi andıran bu ikinci yoldan gidecektir. Ne geçmişten hüzün eder ve ne de gelecekten havf ve pervâ eder.
Ey Avrupa! Evvelki cehennemî yol, senin açtığın yol olduğu, senin desâtirin ile sâbittir. Çünkü senin nazarında hayatın düsturu: “Her zîhayat, kendi nefsine mâliktir ve kendi zâtı için çalışır, lezzeti için sa'yeder. Bir hakk‑ı hayatı vardır. Hayatının gayesi, kendisine aittir.” dersin. Ve netice‑i himmeti: “Hıfz‑ı bekà ve te'min‑i hayata münhasırdır. Ve kuvvetine güvenmelidir. Zîra, medâr‑ı hayat olan, düstur‑u cidâldir. Belki hayat, cidâldir” diye hükmediyorsun. Daha bunlar gibi çok esâsât‑ı bâtıla ile beşeri evvelki yola sevkettin. Acaba, medâr‑ı hayat olan düstur‑u teâvün azharün mine'ş‑şems (güneşten daha zâhir) olduğu hâlde, nasıl kör oldun görmüyorsun? Evet, Şems ve Kamer’den tut, tâ nebâtâtın, hayvanatın imdâdına‥ ve hayvanatın, insanların imdâdına‥ ve mevâdd‑ı gıdâiyenin, semerâtın imdâdına‥ hattâ taamın zerrâtı, hüceyrât‑ı bedenin teğaddîsi için kemâl‑i intizam ile koşmaları bir Rabb‑i Kerîm’in emriyle bir vazife‑i muâvenet ve teâvün ve uhuvvet olduğunu ve kavînin zaîfe musahhariyeti olduğunu kör olmayan görür.
Amma düstur‑u cidâl ise; bir kısım hayvanat‑ı zâlimenin sû‑i isti'mâllerinden neş'et eden bir düstur‑u cüz'î-yi gayr-ı fıtrîdir. Meselâ: Âkilü'l‑lahm canavarların vazifeleri, sıhhiye neferleri gibi hayvanatın cenazelerini toplamak; berr ve bahrin yüzünü temizlemektir. Onların, sağ olan hayvanları yemeleri, sû‑i isti'mâldir; gayr‑ı meşrûdur. Cezasını çekeceklerdir. Bu düsturun çürüklüğünü gördün. Şimdi, “Her zîhayat nefsine mâliktir.” diye olan düsturun mâhiyetini gör:
79
Zîhayat içinde en eşref ve ihtiyarca en geniş olan, insandır. Hâlbuki insanın, ef'âl‑i ihtiyariyesi içinde en hafifi ve en zâhiri, söz söylemesi ve yemek ve içmesi ve düşünmesidir. Hâlbuki, insanın bunlarda dest‑i ihtiyarının müdâhalesi ne kadar az olduğu azıcık düşünmekle anlaşılır. Hâlbuki, mahlûkatın en eşrefi olan insanın eli, tasarruf‑u hakîkiden bu derece bağlı olsa; başka hayvanat ve cemâdât, sırf birer memlûktan ve Hàlıkın hesabıyla dönen ve çalışan birer mahlûk‑u musahhardan başka bir şey değillerdir.
Sâir esâsâtın, bu iki esâsın gibi esâssızdırlar. Seni bu hatâya düşüren, senin yek‑çeşm dehândır. Çünkü sen, Rabbini unuttun. Hikmet‑i San'at-ı Rabbâniye’ye, kör tabiat nâmını taktın; âsâr‑ı rahmeti, o mevhûm tabiata istinâd ederek, esbâba isnâd ettin; küfrana başladın. Allah’ın malını, bazı şeytan tâğutlara taksim ettin, küfre girdin. İşte bu dalâletindendir ki; senin nazarında herbir insan, belki herbir hayvan, nihâyetsiz hâcâtının tahsili için, hesabsız düşmanlarına karşı tek başıyla mücâdele ve musâraa etmeğe muztardır. Fakat ne ile, hangi silâh ile?
Evet, zerre gibi bir iktidar, saç gibi bir ihtiyar, zevâle ma'rûz lem'a gibi bir şuûr, intifâya ma'rûz şu'le gibi bir hayat, kısalıkta dakika gibi bir ömür ile musâraa etmek lâzım gelir. Hâlbuki, bütün elinde olanı sarfetsen, hadsiz metâlibinden birisini de tahsile kâfî değil. Bir musîbete düşsen, kör‑sağır esbâbdan istimdâd edersin. İşte karanlıklı dehân, beşerin edyân‑ı semâvî nuruyla gündüz rengini almış ömrünü, geceye tebdil etti. Yalnız o muzlim geceyi, yalancı ve müstehzi bazı ışıklarla tenvir etmişsin.
80
İşte herbir zîhayat, evvelki yolda gördüğümüz bîçâre adama benzer ki; sâhibsiz ve âciz oldukları hâlde, hadsiz merhametsiz zâlimlerin hücumuna ma'rûzdur. Bütün dünya bir mâtemhâne‑i umumî, yani zikirhâne olan dünyayı, bir mâtemhâne şeklinde gösterdin. Tesbihât olan asvâtı, elîm firâk ve zevâl vâveylâları tarzında işittiriyorsun.
Şimdi, senin felsefen tilmizleri ile Kur'ân‑ı Hakîm’in tilmizlerinin muvâzenelerine bak:
Senin hàlis tilmizin, bir fir'avundur. Fakat, menfaati için en hasîs bir şeye de ibâdet eder bir fir'avun‑u zelîldir. Her nâfi' şeyi, kendine Rab tanır.
Kur'ân’ın hàlis tilmizi ise abddir. Fakat a'zam‑ı mahlûkata da ibâdete tenezzül etmez. Ve a'zam‑ı menfaat olan Cennet’i gaye‑i ibâdet kabûl etmez bir abd‑i azîzdir.
Hem senin tilmizin, mütemerrid ve muanniddir. Fakat, bir lezzet için nihâyet zilleti kabûl eden ve bir menfaat‑i hasîse için şeytan gibi şahısların ayağını öpmekle zillet gösteren bir miskin‑i zelîldir.
Kur'ân’ın tilmizi ise, mütevâzi, heyyin yani âsân ve leyyin, yani yumuşaktır. Fakat, Fâtırının gayrına, dâire‑i izni haricinde tezellüle tenezzül etmez.
Hem senin tilmizin, cebbâr ve mağrûrdur. Fakat kalbinde nokta‑i istinâd bulmadığı için, zâtında gayet acz ile âciz bir cebbâr‑ı hodfürûştur.
81
Kur'ân’ın tilmizi ise fakir ve zaîftir. Fakr ve zaafını bilir. Fakat onun Mâlik‑i Kerîm’i, ona iddihar ettiği servet ile müstağnîdir. Seyyidinin nihâyetsiz kudretine istinâd ettiği için kavîdir.
Hem senin tilmizin menfaat‑perest ve hodendiştir ki; o tilmizin gaye‑i himmeti, nefis ve batnın hevesâtını tatmindir. Ve menfaat‑i şahsiyesini – bazen – kavminin menfaati içinde, kavminin menfaati nâmıyla ve menfaat‑i nefsini, menfaat‑i millet nâmıyla arar. Ya rikkat‑i cinsiye eleminden kurtulmak ister veya hırsını veya gururunu veya hubb‑u câhını o milliyet‑perverlik cihetinde teskin eder. Elhâsıl: Nefsinden başka hakîki hiçbir şeye muhabbet etmez. Herşeyi kendi nefsine fedâ eder.
Kur'ân’ın tilmizi ise, yalnız livechillâh ve rızâ‑yı İlâhî için ve fazilet için o derece nefsinin menfaatinden tecerrüd eder ki; cennet‑i ebediyeyi dahi hakîki maksad ve gaye‑i ibâdet yapmaz. Nerede kaldı ki bu dünya‑yı zâilenin fânî olan menâfi'i onu, hakîki maksad ve gayesinden çevirsin.
İşte, o iki hàlis tilmizin himmetlerinin birbirinden ne derece mütefâvit ve mugâyir olduğu bununla anlaşılır.
Evet Kur'ân’ın tilmizi, en büyük şeyleri, arş ve şems gibi mevcûdları birer memur, birer mahlûk‑u musahhar, birer âciz tanır. Rûhunda, bütün ehl‑i semâvât ve arz sâlihlerine karşı öyle bir alâka‑i şedîde-i uhuvvetkârâne hisseder ki, ehl‑i beytine duâ ettiği gibi; an‑samimü'l-kalb onlara da duâ edip, saâdetleriyle mes'ûd olduğunu gösterir.
82
Bu iki tilmizin mürüvvetlerinin derece‑i farkına bak ki: Senin tilmizin, nefsi için kardeşinden kaçar. Kur'ân’ın tilmizi ise, bütün ibâdı, belki bütün mahlûkatı kendine kardeş görür.
Kur'ân‑ı Kerîm’in, tilmizlerine verdiği ulviyet ve kıymet bununla anlaşılır ki:
Bu küçük insan, küçük bir mikroba mağlûb ve ednâ bir kerb ile yere düştüğü ve o kadar zaîf olduğu hâlde; Kur'ân‑ı Kerîm’in feyz ve irşadıyla o derece yükseklenir ve o derece letâifi inbisat eder ki; dünya mevcûdâtını ve zerrât‑ı kâinâtı tesbih tanesi edip, Ma'bûdunu o adedle zikreder. Hattâ bir kısımları bunları da az görüp, Ma'bûd‑u Zülcelâl’in liyâkatini göstermek için gayr‑ı mütenâhî adedle, gayr‑ı mütenâhî tesbih ile Ma'bûd‑u Zülcemâl’i zikrediyorlar. Dünya zerrâtının, virdlerine kâfî bir tesbih olmadığını ve nâkıs olduğunu gören ve Cennet’i zikirlerine gaye tanımayan ulüvv‑ü himmet sâhibi o tilmizler; kendi nefislerini, en ednâ bir mahlûk‑u İlâhî’den efdal görmediklerini gösteren bir hâl ile, nihâyet derecede tevâzu' ve mahviyet gösteriyorlar. O şecere‑i tûbâ-i Kur'âniyenin had ve hesaba gelmez münevver meyvelerinden Kutb‑u Geylânî, Rufâî, Şâzelî gibi zâkirleri dinle. Nasıl, tesbih tanelerine bedel, zerrât‑ı kâinâtın silsilelerini ellerinde tutmuşlar, öylece Ma'bûdun zikrini çekiyorlar.
Ey Avrupa’nın rûh‑u habîsi! Felâket‑i maneviye-i beşeriyenin sebebi olan desâtirinden bazılarını sâbıkan zikrettik. Şimdi, beşerin saâdet‑i maneviyesine menşe' olan desâtir‑i Kur'âniyenin yalnız bir‑ikisine işâret edeceğiz:
83
Evet, Hüdâ‑yı Kur'ânî böyle, insana hitâben der: Ey insan! Senin elinde olan hayatın ve vücûdun ve nefsin ve malın emânettir. Onlar, herşeye Kadîr ve herşeye Alîm bir Mâlik‑i Kerîm’in mülküdür. O Mâlik‑i Kerîm ve Rahîm, kemâl‑i kereminden, sende emânet olan kendi mülkünü senden satın almak istiyor. Tâ senin için muhâfaza etsin. Senin elinde beyhûde zâyi' olmasın. Sonunda, sana büyük fâide versin. Sen bir memursun, asker gibi muvazzafsın. Öyle ise O’nun nâmıyla çalış, O’nun hesabıyla sa'yet. Muhtaç olduğun bütün şeyleri sana bahşeden ve rızkını veren, muktedir olmadığın şeylerden seni hıfzeden O’dur. Senin gaye‑i hayatın, Ma'bûdun tecelliyâtına ve esmâ ve şuûnâtına mazhariyettir. Sana bir musîbet geldiği vakit de ki: اِنَّا لِلّٰهِ “Ben, O’nun hizmetindeyim. Ey musîbet! Eğer Rabbimin izin ve rızâsıyla gelmiş isen, merhaba safâ geldin.
﴿وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ﴾Biz O’na gideriz ve O’nun rü'yetine müştâkız. Günün birinde elbette bizi hayatın vazife ve tekâlifinden âzâd edecektir. Ne var, o âzâdlık bugün olsun. Hem ey musîbet! Senin elinde olsun. Yok, eğer Rabbimin irâde ve emriyle beni tecrübe ve imtihan için gelmiş isen; fakat Rabbimin beni âzâd etmeğe izin ve rızâsı yoksa, kuvvetim yettikçe, ben, emâneti emin olmayana teslîm etmeyeceğim. Haydi git ey zâlim musîbet!‥”
Ey hayâlî arkadaşım! Hakikat‑i hâl, iki tarafta bu minvâl üzeredir. Lâkin, hidayet ve dalâlette derecât‑ı insan mütefâvittir. Merâtib‑i gaflette insanlar muhteliftir. Şu zamanın gafleti o derecede kalınlaşmış ve öyle uyutucu bir tarzda ibtal‑i his etmiş ki; medenîler, evvelki yolun elîm elemini hissetmiyorlar. Lâkin, hassâsiyet‑i ilmiyenin tezâyüdü ile ve mevt‑âlûd inkılâbâtın îkazâtıyla şu perde‑i gaflet parçalanacaktır.
84
Binlerle veyl o müslüman evlâdlarına ki, ecnebîlerin tâğutlarına ve felsefelerine aldanıp, Kur'ân‑ı Kerîm’in dersini unutur…
Ey gençler ve ey İslâm evlâdları! Avrupa’nın size karşı olan merhametsiz zulüm ve adâvetine ve bâtıl efkârına ne akıl ile muhabbet edip onları taklid ediyorsunuz ve onlara ittibâen sefâhetlerine iştirâk ve saflarına iltihak ile mukàbele ediyorsunuz? Onları taklid ve onlara ittibâ' ile beraber, da'vâ‑yı hamiyet yalandır. Milleti istihfaf ve milliyetle istihzâdır.
Cenâb‑ı Hak, bizi de sizi de, tarîk‑ı müstakîmden ayırmayıp hidayette kılsın, âmîn…
85
Onikinci Ders
﴿﷽﴾
﴿كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَل۪يلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَث۪يرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِ﴾
Ey birader! Küffar ve ehl‑i dalâletin kesret‑i adediyle beraber bazı hakàik‑ı îmâniyenin inkârlarında ittifakları seni sarsmasın. Çünkü kıymet, kesrette değildir. Zîra insan, insan olmadığı vakit, şeytan bir hayvan olur. Ecnebîler gibi ihtirasat‑ı hayvaniyede terakkî ettikçe, hayvaniyeti şiddetlenir; daha ziyâde hayvan olur. Hayvanatın kemiyetçe kesreti ve insanın hayvanata nisbeten kılleti ma'lûm. Hâlbuki hayvanat, insan için halkolunmuştur.
Küffarın ta'rifi ise: Küffar, hayvanat‑ı İlâhîden bir nev'i habîstirler ki; imâret‑i dünyaya ve hem mü'minlere derecât‑ı niam-ı İlâhiye’yi anlamağa bir vâhid‑i kıyâsî olmak için halkedilmişler ve imhâl edilmişlerdir. Şu küffar denilen bu nev'i hayvanatın, hakkı inkâr edip nefyetmekte ittifakları kuvvetsizdir.
Evet küfür, çendan isbât sûretinde de olsa; nefiydir, inkârdır, cehildir, ademdir. Binler ehl‑i nefy ve inkârın iki ehl‑i isbâta karşı sözleri bâtıldır, sukùt eder.
Meselâ: Bütün bir şehrin ahâlisi, Ramazan ayına bakıyorlar. Binler insan, “yok” diye nefiy ve inkâr etseler, iki adam da isbât edip şehâdet etse, bütün inkâr edenlerin sözleri hiçe iner. Acaba, kâr‑ı akıl mıdır ki; sen desen: “Bu kadar binlerle insanların tevâtürlerini kabûl ederim, o iki adamın şehâdetlerini reddederim.”
86
Aynen bunun gibi, biri çıksa dese: “Koca Avrupa’nın bu kadar hükemâsı şu hakikat‑i îmâniyeyi inkâr ediyorlar. Bizim iki hocamızın sözü nasıl tercih ediliyor?”
Ey bîçâre nâdân! Mes'ele hiç öyle değil. Bu söze hiç hakkın yok. Belki bu mes'ele, hiç ehil olmadıkları mes'elelerde nâ‑ehil birkaç fuzûlînin hadsiz ehl‑i ihtisàsa karşı söz söylemesidir.
Bir iki hoca dediğin, milyarlar beşerin güneşleri hükmünde olan Şeyh‑i Geylânî, İmâm‑ı Gazâlî, Muhyiddin‑i Arabî, Şah‑ı Nakşibend, İmâm‑ı Rabbânî gibi ehl‑i ihtisàsın icmâlarıdır ki; o hakikati görmüşler, gösteriyorlar. Koca Avrupa hükemâsı dediğin; madde‑perest, akılları gözlerine sukùt etmiş, maneviyattan uzaklaşmış, şems‑i hakikatten ve hilâl‑i haktan âmîleşmiş; hakkı görmedikleri için hakkı nefyeden, haddinden tecâvüz etmiş san'atkârlardır.
قَدْ يُنْكِرُ الْعَيْنُ ضَوْءَ الشَّمْسِ مِنْ رَمَدٍ
وَيُنْكِرُ الْفَمُ طَعْمَ الْمَاءِ مِنْ سَقَمٍ
Yani, “Bazı gözü hasta olan kimse, güneşin ziyâsını‥ ve vücûdu hasta olan kimse de, suyun tadını inkâr ediyorlar.”
87
Onüçüncü Ders
﴿﷽﴾
﴿وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِيَ خَيْرًا كَث۪يرًا﴾
Ey serâb‑ı gururu, şarab‑ı tahur zanneden Said‑i hodfürûş! Hikmet, hayr‑ı kesîr olduğunu işittin. Fakat yanlış yola gitmiştin. Şu kitab‑ı kâinâtın hikmetini, maânîsinde aramadın. Gittin, nukùşunda taharrî ettin. Hikmet‑i kudsiye-i Kur'âniye ile hikmet‑i felsefe-i insanın farklarını görmek istersen şu temsîle güzel bak:
Bir zaman dindar, san'atkâr bir hâkim Kur'ân’ı acîb bir tarzda yazmış. Bazı hurûfâtını elmas ve zümrüd ile, bir kısmını altun ve gümüş ile, bir kısmını daha kıymetdâr cevherler ile yazıp öyle müzeyyen ve münakkaş etmişti ki; O Kur'ân’ı, kırâatini bilen ve bilmeyen herkes temâşâ edip istihsân ederdi. Fakat O Kur'ân’ın mânâsındaki zînet ve güzellik, zâhirî zînetinden milyon mertebe daha àlî, daha gâlî; belki nisbet kabûl etmez derecededir.
O hâkim, şu musanna' ve murassa' Kur'ân‑ı Hakîm’i, bir ecnebî feylesofa ve bir müslüman âlime gösterdi. Ve emretti ki: “Herbiriniz buna dair birer eser yazınız.”
Herbiri, O Kur'ân’a dair birer kitab te'lif etti. Fakat feylesofun kitabı, yalnız hurûfun nakışlarından ve münâsebetlerinden ve vaziyetlerinden ve cevherlerinin hâsiyetlerinden ve ta'rifatından bahseder. Mânâsına hiç ilişmez. Zîra o ecnebî adam, Arapça okumasını hiç bilmez. Hattâ O müzeyyen Kur'ân’ın, kitab olduğunu bilmiyor. Ve ona münakkaş bir antika nazarıyla bakıyor. Lâkin o ecnebî feylesof, her ne kadar Arapça bilmiyor; fakat iyi bir mühendistir, güzel bir musavvirdir, mâhir bir kimyagerdir, sarraf bir cevhercidir.
88
Amma müslüman âlim ise; ona baktığı vakit, O Kitab‑ı Mübîn’dir, Kur'ân‑ı Hakîm’dir anladı. Tezyînât‑ı zâhirîsine ehemmiyet vermedi. Hurûfunun nakışlarıyla iştigâl etmedi. Belki öyle bir şey ile meşgul oldu ki; ötekinin mes'elelerinden milyon mertebe daha àlî ve daha gâlî, daha latîf, daha şerîf, daha nâfi', daha câmi'… Çünkü o müslüman âlim, O Kur'ân’ın perde‑i nukùşu altında olan hakàik‑ı kudsiyesinden ve envâr ve esrârından bahsederek bir güzel tefsir yazdı.
Sonra, ikisi de eserlerini hâkime takdim ettiler. Hâkim, evvel feylesofun eserine baktı gördü ki: O hod‑pesend, tabiat‑perest adam çok çalışmış; fakat hiç hikmetini ve mânâsını anlamamış. Belki karıştırmış. Ona karşı hürmetsizlik, belki edebsizlik etmiş. Mânâsız nukùş zannederek, kıymetsizlik ile tahkîr etmiş. Hâkim dahi eserini başına vurdu. O feylesofu huzurundan çıkardı.
Sonra öteki âlimin eserine baktı, gördü ki: Gayet güzel nâfi' bir tefsirdir ve hakîmâne ve mürşidâne bir te'liftir. “Âferin!” dedi. “İşte âlim ve hakîm buna derler. Öteki, haddinden tecâvüz etmiş bir san'atkârdır.”
Eğer temsîli fehmettin ise, bak hakikati gör:
Amma O müzeyyen Kur'ân ise, şu musanna' kâinâttır. O hâkim ise, Hakîm‑i Ezelî’dir. O iki adam ise; birisi, yani ecnebîsi, ilm‑i felsefedir ve hükemâsıdır. Diğeri, Kur'ân ve tilmizleridir. Kur'ân‑ı Hakîm, şu Kur'ân‑ı Azîm-i Kâinât’ın bir müfessiridir, bir tercümânıdır.
89
Evet Furkàn‑ı Hakîm’dir ki; şu sahâif‑i kâinâtta kalem‑i kudretle yazılan âyât‑ı tekvîniyeyi beşere ders verir. Mevcûdâta, mânâ‑yı harfiyle bakar. “Ne güzel yapılmış, ne güzel delâlet ediyor.” der. Kâinâtın hakîki güzelliğini gösterir.
İlm‑i hikmet dedikleri felsefe ise; sahâif‑i kâinâtın hurûfunun tezyînât ve münâsebâtına dalmış, sersemleşmiş. Hurûfâta, mânâ‑yı harfiyle bakmak lâzım gelirken, mânâ‑yı ismiyle bakmış. “Ne güzel yapılmış.” diyecek yerde, “Ne güzeldir.” deyip çirkinleştirmiş. Kâinâtı tahkîr edip, kendisine müştekî etmiştir.
﴿وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ فَهُوَ حَسْبُهُ﴾
Ey Said! Saâdet istersen, tevekkül et. Fakat tevekkül, esbâbı bütün bütün reddetmek değildir. Belki müsebbebâtı ve netâicini Hàlıktan istemektir.
Esbâba teşebbüs, bir nev'i duâ‑yı fiilîdir. Vesâit ise, perde‑i dest-i kudrettir.
Evet, tevekkül etsen, dünyada istirahatin, âhirette istifaden kat'îdir. Mütevekkil ile, sözü anlamayan gayr‑ı mütevekkilin misâlleri şu hikâyeye benzer ki:
İki adam, bellerine ve başlarına ağır yükler yükletip bir sefîneye bilet alıp girdiler. Birisi, girer girmez yükünü gemiye bıraktı. Üstünde oturdu, nezâret etti. Diğeri hem ahmak, hem mağrûr‥ yükünü yere bırakmadı.
Ona denildi: “Şu ağır yükünü gemiye bırak, rahat et.”
O dedi: “Yok, ben kuvvetliyim. Yükümü hem belimde, hem başımda muhâfaza ederim.”
Ona denildi: “Bizi ve seni kaldıran şu gemi daha kuvvetlidir, daha güzel muhâfaza eder. Hem gittikçe kuvvetten düşen belin ve akılsız başın, şu gittikçe ağırlaşan yüklere tâkat getiremeyecek. Hem dahi, gemi kaptanı seni böyle görse, ya ‘Dîvânedir’ der, seni tardeder; ya ‘Hâindir’ der, ‘Gemimizi ittiham ediyor ve bizimle istihzâ ediyor, hapsediniz.’ der. Seni hapsettirir. Hem herkese de maskara olursun. Çünkü zaafiyetini gösteren tekebbürün ile, aczini gösteren gururun ile, riyâyı gösteren tasannu'un ile kendine mudhike yaparsın. Herkes sana gülecek.”
90
O bîçârenin aklı başına geldi. Yükünü yere koydu, üstünde oturdu. “Oh! Allah senden râzı olsun! Zahmetten ve hapisten ve maskaralıktan kurtuldum.” dedi.
91
Ondördüncü Ders
﴿﷽﴾
﴿اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَك۪يلٌ ❋ لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾
﴿فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ﴾
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ﴾
﴿مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَٓا اِنَّ رَبّ۪ي عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ﴾
Tevhid‑i hakîkinin hàlis güneşinden ondört lem'adır. Yani, ondört lambadır.
Birinci Lem'a
Ey gâfil esbâb‑perest insan! Esbâb, bir perdedir. Çünkü izzet ve azamet öyle ister. Fakat iş gören, kudret‑i Samedâniye’dir. Çünkü tevhid ve celâl öyle ister. Sultan‑ı Ezelî’nin memurları, Saltanat‑ı Rubûbiyet’inin icraatçıları değildirler, belki dellâlları ve nâzırlarıdırlar. Çünkü memurlar ve vesâitler, izzet‑i kudretini ve haşmet‑i Rubûbiyet’ini izhâr içindirler. Yoksa sultan‑ı insanî gibi acz ve ihtiyacı için, memurlarını saltanatına şerîk etmiş değildir. Esbâb, haksız şekvâlar Âdil‑i Mutlak’a tevcîh edilmemek için vaz'edilmiştir.
92
Evet, izzet ve azamet ister ki; esbâb, perdedâr‑ı dest-i Kudret olsun aklın nazarında… Tevhid ve celâl ister ki; esbâb‑ı dâmenkeş, ellerini çeksin te'sir‑i hakîkiden…
İkinci Lem'a
Evet, Sâni'‑i Zülcelâl’in her masnû' üstünde bir Hàlık‑ı Külli Şey’e hàs bir sikkesi; her mahlûku üstünde bir Sâni'‑i Külli Şey’e mahsûs bir hâtemi; ve kalem‑i kudretinin menşûru üstünde taklid kabûl etmez mükemmel bir tuğrâ‑i garrâsı vardır. Meselâ, hesabsız sikkelerinden hayat üstünde koyduğu sikkeye bak ki: Bir şeyden herşeyi yapar, hem herşeyden bir şey yapar.
Evet, bir içilen sudan, hesabsız âzâ ve cihâzât‑ı hayvaniyeyi yapar. Hem ekl'edilen bütün muhtelif et'imeden, hayvanî olsun, nebâtî olsun, bir cism‑i hàs ve belki bir cild‑i mahsûs, belki bir cihâz‑ı basit yapar. Evet, sen de aklın varsa anlarsın ki: Bir şeyden herşeyi yapmak‥ ve herşeyden bir şey yapmak, herşeyin Sâni'ine hàs ve Hàlık‑ı Külli Şey’e mahsûs bir sikkedir.
Üçüncü Lem'a
Hem meselâ, zîhayat üstünde koyduğu hâteme bak. O zîhayat, âdeta kâinâtın bir misâl‑i musağğarı ve şecere‑i âlemin bir semeresi ve şu âlemin bir çekirdeği gibi, envâ'‑ı âlemin ekserî nümûnelerini câmi'… Güyâ o zîhayat, gayet hassas mîzanlarla, mecmû kâinâttan süzülmüş bir katredir. Demek, şu zîhayatı halketmek için, bütün kâinâtı kabza‑i tasarrufunda tutmak lâzım gelir.
93
İşte, aklın varsa anlarsın ki; bir şeyi, meselâ bal arısını, ekser eşyaya bir nev'i fihriste yapmak; bir şeyde, meselâ insanda, şu kitab‑ı kâinâtın hemen bütün mesâilini yazmak; bir şeyde, meselâ küçücük incir çekirdeğinde, koca incir ağacının programını ve kalb‑i beşerde, şu âlem‑i kebîrin bir nev'i programını ve kuvve‑i hâfızada, hâdisât‑ı kevniyenin mufassal fihristesini dercetmek, elbette Hàlık‑ı Külli Şey’e hàs ve bu kâinâtın Rabbine mahsûs bir hâtemdir.
Dördüncü Lem'a
Ahyâ üstünde koyduğu tuğrâsına bak! Meselâ, güneş herbir şeffâf üstünde, seyyârâttan tut tâ katarâta, tâ zerrât‑ı zücâciyeye ve tereşşuhâtına kadar herbiri üstünde cilve‑i misâliyesini gösteren tuğrâsı olduğu gibi; Şems‑i Sermed’in ve tecellî‑i ehadiyet’in ihyâ cihetinde herbir zîhayat üstünde öyle bir tuğrâsı vardır ki; farazâ bütün esbâb toplansa, yine o tuğrânın taklidini yapamaz.
Nasıl ki katrelerde görünen güneşin timsâlleri güneşin tecellîsine verilmediği vakit, herbir katrede ve ziyâya ma'rûz herbir cam parçasında ve herbir zerre‑i şeffâfede, tabîi ve hakîki bir güneşin vücûdunu bil'asâle kabûl etmek lâzım gelir. Bu hâl ise, belâhetin nihâyetsiz derekesidir. Öyle de Şems‑i Ezelî’nin şuâları olan ve esmâsının nokta‑i mihrâkıyesi hükmünde olan herbir zîhayat üstündeki tecellî‑i ehadiyet’i, Ehad ve Samed olan Zât‑ı Akdes’e verilmediği vakit her bir zîhayatta, hattâ sinekte ve çiçekte nihâyetsiz bir kudret‑i fâtıra, bir ilm‑i muhît, bir irâde‑i mutlaka, hem Vâcibü'l‑Vücûd’a mahsûs sâir sıfatları, o zîhayatın içinde kabûl etmek ve âdeta o zîhayatın herbir zerresine bir ulûhiyet vermek gibi dalâletin en eblehçesini kabûl etmek lâzımdır. Zîra zerrelere, hususan tohum zerreleri olsa, öyle bir vaziyet verilmiş ki, o zerreler cüz' olduğu zîhayata, belki o zîhayatın nev'ine, belki muhtaç olduğu bütün mevcûdâta karşı öyle bir mevki alıyorlar ki; eğer o zerrelerin nisbeti Kadîr‑i Mutlak’tan kesilse, o vakit o zerrelerin herbirine, herşeyi görür bir göz, herşeyi muhît bir şuûr vermek lâzım gelir.
94
Elhâsıl: Nasıl ki katrelerde olan güneşçikler, güneşin cilvesine verilmezse, nihâyetsiz güneşleri kabûl etmek lâzım geliyor. Öyle de, herşeyi, Kadîr‑i Mutlak’a vermezsek, gayr‑ı mütenâhî âliheleri kabûl etmek lâzım gelir.
Beşinci Lem'a
Evet nasıl ki bir kitab olsa, hususan o kitab yazma olsa, o kitabı yazmak için bir kalem kâfîdir. Eğer o kitab, basma veya matbu' olsa, hurûfâtı adedince kalemler, yani demir harfler lâzım ki tab'edilebilsin. Şâyet o kitabın bazı harflerinde ince hat ile kitabın ekseri yazılmış ise, bütün o demir harflerin küçücükleri, o tek harfe lâzım; tâ o kitab tab'edilebilsin.
Aynen öyle de: Şu kitab‑ı kâinâtı, kalem‑i kudretin, Zât‑ı Ehad’in mektûbu desen, vücûb derecesinde sühûlet ve ma'kuliyet yoluna gidersin. Eğer tabiata isnâd etsen, imtina' ve muhâl derecesinde bir suûbet ve hiçbir vehmin kabûl etmeyeceği bir hurâfât yoluna gidersin. Çünkü tabiat için herbir cüz' toprakta ve suda ve havada, milyarlarla mâdenî matbaalar, fabrikalar bulunması lâzım ki hesabsız ezhâr ve esmârın teşekkülâtına mazhar olabilsin. Zîra herbir cüz' toprak, ekser nebâtâta menşe' olabilir. Hususan meyveli olsalar, çiçekli olsalar‥ teşekkülâtları o kadar muntazam, o kadar mevzûn, o kadar mümtâz, o kadar ayrıdır ki; her birisi için yalnız ona mahsûs birer ayrı fabrika veya ayrı birer matbaa lâzımdır. Demek tabiatın her bir şeyde, her bir şeyin makinelerini bulundurmağa mecburdur. İşte şu hurâfeden, hurâfeciler dahi utanıyorlar!
95
Altıncı Lem'a
Elhâsıl: Nasıl bir kitabın her bir harfi, kendi nefsini ve kendi vücûdunu bir harf kadar gösterir ve bir vecihle kendi nefsine ve vücûduna delâlet eder. Lâkin kâtibini, on kelime ile ta'rif eder ve birkaç vecih ile gösterir. Öyle de, şu kitab‑ı kebîr-i âlemin her bir harfi, kendi vücûduna cirmi kadar delâlet eder ve gösterir. Fakat Nakkàş‑ı Ezelî’nin esmâsını bir kaside kadar ta'rif eder, gösterir. Demek hem kendini, hem bütün kâinâtı inkâr eden bir ahmak, yine Sâni'in inkârına gitmemelidir.
Yedinci Lem'a
Nasıl ki herbir mahlûk‑u cüz'î üstünde ehadiyetin sikkesi olduğu gibi; her bir nev'i üstünde, her bir küll üstünde, tâ mecmû âlem üstünde Sikke‑i Ehadiyet ve hâtem‑i vâhidiyet ve tuğrâ‑i vahdet gayet parlak bir sûrette vaz'edilmiştir. İşte bak, sath‑ı arzın sahifesinde, bahar mevsiminde, Nakkàş‑ı Ezelî, en ekall üçyüzbin nebâtât ve hayvanat envâ'ını haşr ve neşreder. Nihâyetsiz ihtilât ve karışıklık içinde, nihâyet derecede imtiyaz ve intizam ile bunları iâde edip haşrediyor. Çendan bir kısmını aynen iâde etmiyor. Fakat ayniyet derecesinde bir müşâbehet ve bir misliyetle iâde ediyor.
Demek haşr‑i bahar, tevhide sikke olduğu gibi; haşr‑i kıyâmete dahi tamamen misâl olabilir. Demek baharda, ihyâ‑yı arz içinde üçyüz bin haşrin nümûnelerini kemâl‑i intizam ile icâd edip, sahife‑i arzda karışık bir hâlde üçyüzbin muhtelif envâ'ı hiç hatâsız ve hiç sehivsiz ve hiç karıştırmadan gayet mevzûn ve muntazam ve manzûm olarak yazmak, nihâyetsiz kudret ve ilim ve irâdeye mâlik bir Zât‑ı Zülcelâl’in sikke‑i mahsûsası olduğunu her zîşuûrun derketmesi lâzım gelir. Kur'ân‑ı Kerîm fermân ediyor ki:
96
﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَٓا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْي الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾
Evet ihyâ‑yı arz içinde üçyüzbin haşrin nümûnelerini birkaç gün zarfında yapan Kudret‑i Fâtıra’ya, insanın haşri elbette gayet hafif gelir. Sübhân Dağı’nı bir işâretle kaldıran bir zâta, “Bu kal'ayı nasıl kaldıracak?” demek, belâhettir.
Sekizinci Lem'a
Evet, yeryüzündeki gayet basîrâne ve hakîmâne ve şu tasarruf‑u azîm içinde, gayet âşikâre bir hâtem‑i vâhidiyet görünüyor ki; vüs'at‑i mutlaka içindeki, sür'at‑i mutlaka içindeki, sehàvet‑i mutlaka içindeki intizam‑ı mutlak ve hüsn‑ü san'at ve mükemmeliyet‑i hilkat her bir ferd için öyle bir hâtemdir ki; bu hâtem, ancak gayr‑ı mütenâhî bir ilim ve bir kudret sâhibine mahsûstur.
Evet görüyoruz ki: Bütün yeryüzünde, bir vüs'at‑i mutlaka içinde bir sür'at‑i mutlaka; hem o sür'at ve vüs'at‑i mutlaka içinde bir sühûlet‑i mutlaka; hem o sühûlet ve sür'at ve vüs'at‑i mutlaka ile beraber bir cûd ve sehàvet‑i mutlaka içinde, nev'ilerde olduğu gibi her bir ferdde görülen gayet mükemmel bir intizam‑ı mutlak ve gayet mümtâz bir hüsn‑ü san'at ve gayet mükemmeliyet‑i hilkat; hem bir ânda ve her yerde ve bir tarzda, her ferdde müşâhede edilen bir san'at‑ı hàrika; elbette ve elbette öyle bir zâtın hâtemidir ki; O Zât‑ı Akdes, hiç bir yerde olmadığı hâlde her yerde hâzırdır; ve hiç bir şey O’ndan gizlenemediği gibi, hiç bir şey O’na ağır gelemez. Zerreler ve yıldızlar, O’nun kudretine nisbeten müsâvîdirler.
97
Dokuzuncu Lem'a
Evet, nasıl ki sahife‑i arz üstünde Ehad ve Samed’in hâtemlerini görebiliyorsun. Bak, kitab‑ı kâinât üstünde de, büyüklüğü nisbetinde bir vuzûh ile hâtem‑i vahdet okunuyor. Çünkü şu mevcûdât, bir fabrikanın ve bir kasrın ve bir muntazam şehrin eczâları gibi birbirine karşı muâvenet ellerini uzatmış, birbirinin suâl‑i hâcetlerine “Lebbeyk” derler. El ele verip, bir intizam ile çalışırlar. Başbaşa verip, zevi'l‑hayata hizmet ederler. Omuz omuza verip, bir gayeye müteveccihen bir müdebbire itâat ederler.
Evet, şems ve kamerden, gece ve gündüzden, kış ve yazdan tut tâ nebâtât, hayvanların imdâdına; hayvanlar, insanların imdâdına; zerrât‑ı gıdâiye, semerâtın imdâdına; mevâdd‑ı taamiye, hüceyrât‑ı bedenin imdâdına koşup gelmelerine kadar cârî olan düstur‑u teâvün ile, bütün mevcûdât, Kerîm bir Mürebbî’nin emriyle hareket ettiklerini gösteriyorlar.
İşte şu kâinât içinde cârî olan bu tesânüd, bu teâvün, bu tecâvüb, bu teânuk, bu musahhariyet, bu intizam bir tek Müdebbir’in terbiyetiyle idare ve bir tek Mürebbî’nin tedbiriyle sevkedildiğine kat'iyyen şehâdet eden bu meşhûdumuz, hikmet‑i âmme içindeki inâyet‑i tâmme‥ ve o inâyet içindeki rahmet‑i vâsia‥ ve o rahmet içindeki rızk‑ı âmm‥ ve her müterezzika lâyık bir tarzda rızık vermek öyle parlak bir hâtem‑i tevhiddir ki, bütün bütün kör olmayan görür.
98
Onuncu Lem'a
Evet, nasıl ki bir tarlada ekilen bir nev'i tohum; o tarlanın, tohum sâhibinin taht‑ı tasarrufunda olduğunu; ve o tohum da, tarla mutasarrıfının taht‑ı tasarrufunda olduğunu gösterir. Öyle de: Şu anâsır denilen mezraa‑i masnûâtın, vâhidiyet ve besâtet ile beraber külliyet ve ihâtaları ve şu mahlûkat denilen semerât‑ı rahmet ve mu'cizât‑ı kudret ve kelimât‑ı hikmetin mümâselet ve müşâbehetleriyle beraber çok yerlerde intişarları ve her tarafta bulunup tavattun etmeleri, bir Sâni'‑i Mu'ciz-nümâ’nın taht‑ı tasarrufunda olduklarını gösterir. Güyâ herbir çiçek, herbir semere, herbir hayvan; O Sâni'in birer sikkesidir, birer hâtemidir, birer tuğrâsıdır. Her nerede bulunurlarsa bulunsunlar, lisân‑ı hâl ile derler ki: “Biz kimin sikkesiyiz‥ bu yerler dahi O’nundur.”
En ednâ bir mahlûka rubûbiyet, bütün anâsırı kabza‑i tasarrufunda tutan zâta mahsûstur. En basit bir unsuru, tedbir ve tedvîr etmek, bütün hayvanat ve nebâtâtı ve masnûâtı kabza‑i Rubûbiyet’inde terbiye edene hàs olduğunu kör olmayan görür.
Herbir ferd misliyet lisânıyla der: “Kim bütün nev'ime mâlik ise, bana mâlik olabilir. Yoksa olamaz.”
Her nev'i, intişarları lisânıyla der: “Kim bütün sath‑ı arza mâlik ise, bize mâlik olabilir; yoksa olamaz.”
99
Arz, tesânüd lisânıyla der: “Kim bütün kâinâta mâlik ise, bana öyle mâlik olabilir; yoksa olamaz.”
Onbirinci Lem'a
Cüz'de cüz'îde, küllde küllîde, bütün âlemde; hayatta, zîhayatta, ahyâda olan sikkelerden, hâtemlerden bazılarına işâret ettik. Şimdi nev'ilerdeki hesabsız sikkelerden bir sikkeye işâret edeceğiz.
Evet, nasıl meyvedâr bir ağacın hesabsız semereleri bir terbiye ile ve bir kanun‑u vahdetle bir merkezden idare edildiklerinden, o ağacın terbiye ve idaresindeki külfet ve meşakkat ve masraf o kadar, sühûlet peydâ eder ki; şirket ve kesretle terbiye edilen tek bir meyveye müsâvî olurlar. Demek, şirket‑i kesret ve taaddüd‑ü merkez, her meyve için kemiyetçe, yani adedce bütün ağaç kadar külfet, masraf ve cihâzât ister. Fark, yalnız keyfiyetçedir. Nasıl ki, bir tek nefere lâzım olan techizât‑ı askeriyeyi yapmak için, orduya lâzım bütün fabrikalar kadar fabrikalar lâzımdır. Demek iş, vahdetten kesrete geçse kemiyet cihetiyle efrâd adedince külfet ziyâdeleşir. İşte her nev'ide bilmüşâhede görülen sühûlet‑i fevkalâde, vahdetten ve tevhidden gelen bir yüsr ve sühûletin eseridir.
Elhâsıl: Bir cinsin bütün envâ'ının ve bir nev'in bütün efrâdının a'zâ‑yı esâsîde muvâfakat ve müşâbehetleri nasıl isbât eder ki, tek bir Sâni'in masnû'larıdırlar. Çünkü, vahdet‑i kalem ve ittihâd‑ı sikke öyle ister. Öyle de: Bu meşhûd sühûlet‑i mutlaka ve külfetsizlik, vücûb derecesinde icâb eder ki; bir Sâni'‑i Vâhid’in eserleri olsun. Yoksa, imtina' derecesine çıkan bir suûbet, o cinsi ve o nev'i in'idâma, ademe götürecekti.
100
Velhâsıl: Bütün eşya Cenâb‑ı Hakk’a isnâd edilse, bir tek şey kadar sühûlet peydâ eder. Eğer esbâba isnâd edilse, herbir şey bütün eşya kadar suûbet peydâ eder. Kâinâtta fevkalâde ucuzluk ve mebzûliyet, sikke‑i vahdet’i güneş gibi gösterir.
Onikinci Lem'a
Cemâlli olan hayat; nasıl bir bürhân‑ı ehadiyettir‥ celâlli olan memât dahi bir bürhân‑ı vâhidiyettir.
Evet nasıl ki, güneşe karşı parlayan büyük bir nehr‑i cârînin katarâtı ve yeryüzünün müteceddid şeffâfatı güneşin misâlî ışığını göstermekle güneşe şehâdet ediyorlar. Esbâb‑ı zâhirîleriyle birlikte zevâle gitmeleriyle; ve gurûb ve ufûl ve fenâ ve mevtleriyle beraber, arkalarında gelenlerin üstünde yine cilvelerinin devamı, tecellî‑i ziyânın istimrarına kat'iyyen şehâdet ederler ki; o misâlî güneşçikler; bir bâkî, àlî, dâimî müstemirrü't‑tecellî tek bir güneşin cilveleridir. Zuhûrlarıyla güneşin vücûdunu, gurûblarıyla güneşin bekà ve devamını gösteriyorlar…
101
Öyle de, şu mevcûdât‑ı seyyâle, vücûdlarıyla Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûb‑u vücûduna şehâdet ettikleri gibi; zevâlleriyle ezeliyetine, sermediyetine ve ehadiyetine şehâdet ederler. Zîra gece ve gündüzün, kış ve yazın, asırlar ve devirlerin değişmesiyle gurûb ve ufûl ile teceddüd eden masnûât‑ı cemîle ve mevcûdât‑ı latîfe; àlî, sermedî, dâimü't‑tecellî bir cemâl‑i mücerredin vücûdunu ve bekàsını ve vahdetini gösteriyorlar. Hem, müsebbebâtıyla beraber zevâl bulan esbâb‑ı süfliyenin hiçliğini gösteriyorlar. Belki bütün san'atlar, bütün esmâsı, kudsiye ve cemîle olan Cemîl‑i Mutlak Zât-ı Zülcelâl’in müteceddid san'atları, mütehavvil nakışları, müteharrik âyineleri, müteâkib sikkeleri, mütebeddil hâtemleri olduklarını gösteriyorlar.
Onüçüncü Lem'a
Evet herşey, zerrâttan tâ seyyârâta, tâ şümûsa kadar, acz‑i zâtîsiyle, Hàlık’ın vücûb‑u vücûduna şehâdet ettiği gibi; o acz‑i mutlak ile beraber nizâm‑ı umumîde hayret verici vezâifi derûhde etmeleri, O Vâcibü'l‑Vücûd’un vahdetine şehâdet eder.
Hem bununla beraber, kâinâtın bütün eczâları, herbir cüz', ellibeş lisân ile Zât‑ı Ehad ve Samed’e şehâdet eder. Kur'ân‑ı Hakîm’den fehmettiğim o elsineleri icmâlen Katre nâmında bir risale‑i Arabîde beyân etmişim. İstersen ona müracaat et.
Hem O Hàlık‑ı Zülcelâl’in vücûb ve vahdeti gibi bütün evsâf‑ı kemâliyesine ve cemâliye ve celâliyesine şu mevcûdât şehâdet ettikleri gibi; kusursuz, noksaniyetsiz kemâl‑i Zâtî’sini de isbât ederler. Çünkü, eserde kemâl, fiilin kemâline; fiilin kemâli, ismin kemâline; ismin kemâli, sıfatın kemâline; sıfatın kemâli, şe'nin kemâline; şe'nin kemâli, zâtın kemâline hadsen, zarûreten, bedâheten delâlet eder.
102
Meselâ: Nasıl ki kusursuz bir kasrın mükemmel nukùş ve tezyînâtı, arkalarındaki ef'âlin mükemmeliyetini gösterir. O ef'âlin mükemmeliyeti, fâilin esmâsının mükemmeliyetini gösterir. Esmânın mükemmeliyeti, sıfatın mükemmeliyetini gösterir. Sıfatın mükemmeliyeti, müsemmânın şuûn‑u zâtiyesinin mükemmeliyetini gösterir. Şuûnun mükemmeliyeti, o nakkàşın zâtının mükemmeliyetini gösterir.
Aynen öyle de: Şu kusursuz, futursuz âsâr‑ı meşhûdedeki kemâl, bilmüşâhede müessirin kemâl‑i ef'âline delâlet eder. Kemâl‑i ef'âl ise, bilbedâhe fâilin kemâl‑i esmâsına; kemâl‑i esmâ ise, bizzarûre müsemmânın kemâl‑i sıfâtına; kemâl‑i sıfât ise, bilyakìn mevsufun kemâl‑i şuûnuna; kemâl‑i şuûn ise, bihakka'l‑yakìn zîşuûnun kemâl‑i zâtına delâlet eder. Âmennâ ve saddaknâ…
Ondördüncü Lem'a
“Ondört Reşha”yı tazammun eder.
Birinci Reşha
Rabbimizi bize ta'rif eden üç büyük küllî muarrif var. Birisi: Kitab‑ı kâinâttır ki, bir nebze şehâdetini işittin. Birisi: Şu kitab‑ı kebîrin âyet‑i kübrâsı olan Hâtemü'l‑Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Birisi de: Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’dır. Şimdi biz, şu ikinci bürhân‑ı nâtıkı (Aleyhissalâtü Vesselâm’ı) tanımalıyız ve dinlemeliyiz.
103
Evet, bak! Sath‑ı arz bir mescid, Mekke bir mihrab, Medine bir minber, Peygamberimiz (A.S.M.) bütün ehl‑i îmâna imâm, bütün insana hatîb, bütün enbiyâya reis, bütün evliyâya seyyid, bütün enbiyâ ve evliyâdan mürekkeb bir halka‑i zikrin serzâkiri. Bütün enbiyâ hayattar kökleri, bütün evliyâ tarâvetdâr semereleri bir şecere‑i nurâniyedir ki; her bir da'vâsını, mu'cizâtlarına istinâd eden bütün enbiyâ ve kerâmetlerine i'timâd eden bütün evliyâ tasdik edip imza ediyorlar.
Zîra O bürhân‑ı nâtık Aleyhissalâtü Vesselâm لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ der, da'vâ eder. Bütün sağ ve sol, mâzi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nurânî zâkirler, aynı kelimeyi tekrar ederek, icmâ ile ma'nen صَدَقْتَ‥ صَدَقْتَ وَبِالْحَقِّ نَطَقْتَ derler.
Hangi vehmin haddi var ki böyle hesabsız imzalarla te'yid edilen bir iddiaya parmak karıştırsın?
İkinci Reşha
Evet, şu nurânî bürhân‑ı tevhid, nasıl ki iki cenâhın icmâ ve tevâtürüyle te'yid ediliyor‥ öyle de Tevrat, İncil gibi kütüb‑ü semâvînin işârâtı ve irhâsatın rumûzâtı ve hâtiflerin beşârâtı ve kâhinlerin şehâdâtı ve şakk‑ı Kamer gibi binler mu'cizâtının delâlâtı ve şerîatının hakkâniyetiyle te'yid ve tasdik edildiği gibi; zâtındaki gayet kemâlde ahlâk‑ı hamîdesi ve vazifesindeki secâya‑yı àliyesi ve kemâl‑i emniyeti ve kuvvet‑i îmânı ve gayet itmi'nânı ve nihâyet vüsûkùnu gösteren fevkalâde takvâsı ve fevkalâde ubûdiyeti ve fevkalâde ciddiyeti ve fevkalâde metâneti, şu bürhân‑ı nâtıkın da'vâsında sâdık olduğunu âşikâre gösteriyorlar.
104
Üçüncü Reşha
Eğer istersen gel Asr‑ı Saâdet’e, Cezîretü'l‑Arab’a gidelim… Hayâlen olsun O Zâtı vazife başında görüp ziyaret edelim.
İşte bak: Hüsn‑ü sîret ve cemâl‑i sûret ile mümtâz bir zâtı görüyoruz ki; elinde mu'ciz‑nümâ bir kitab tutmuş; lisânında hakàik‑âşinâ bir hitâb ile bütün benî Âdem’e, belki cin ve ins ve meleğe, belki bütün mevcûdâta karşı bir hutbe‑i ezeliyeyi tebliğ ediyor. Sırr‑ı hilkat-i âlemin muammâ‑yı acîbânesini hall ve şerh edip, sırr‑ı hikmet-i kâinâtın tılsım‑ı muğlakını feth ve keşfediyor. Bütün mevcûdâttan sorulan ve bütün ukùlü hayret içinde meşgul eden şu üç müşkül ve müdhiş suâl‑i azîme ki: “Necisin, ne yerden geliyorsun ve ne yere gidiyorsun?” suâllerine, mukni' ve makbûl cevab‑ı savâb veriyor.
Dördüncü Reşha
O bürhân‑ı nâtık, öyle bir ziyâ‑yı hakikat neşreder ki; âdeta kâinâtın şeklini değiştiriyor. İşte onu dinlemediğin vakit; bak kâinât, bir mâtemhâne‑i umumî hükmünde; mevcûdâtı, birbirine ecnebî belki düşman, câmidâtı, dehşetli cenazeler, bütün zevi'l‑hayatı, zevâl ve firâkın sillesiyle ağlayıcı yetîmler hükmünde görürsün.
Şimdi O Zâtın neşrettiği nur ile bak! O mâtemhâne‑i umumî, şevk ve cezbe içinde bir zikirhâneye inkılâb etti. O ecnebî düşman mevcûdât, birer dost, birer kardeş şekline girdi. O câmidât‑ı meyyite-i sâmite, birer mûnis memur, birer musahhar hizmetkâr vaziyetini aldı. O ağlayıcı, şekvâ edici kimsesiz yetîmler, birer tesbih içinde zâkir veya vazife paydosundan şâkir sûretini giydi. Ve kâinâttaki harekât ve tenevvüât ve tağayyürât, mânâsızlıktan ve abesiyet ve tesâdüf oyuncaklığından çıkıp, birer mektûbat‑ı Rabbâniye, birer sahife‑i âyât-ı tekvîniye, birer merâyâ‑yı esmâ-i İlâhiye ve âlem dahi, bir kitab‑ı hikmet-i Samedâniye mertebesine çıktılar.
105
İnsanı bütün hayvanatın mâdûnuna düşüren, insanın hadsiz za'f ve aczi, fakr ve ihtiyacı; hem insanı bütün hayvanlardan daha bedbaht hâle getiren, vâsıta‑i nakl-i hüzün ve elem‑i havf ve gam olan insanın aklı, o nur ile nurlandığı vakit; insan; bütün hayvanat, bütün mahlûkat üstünde, o nurlanmış acz ve fakr ve akıl ile, niyâz ile nâzenîn bir sultan‥ ve fîzar ile nâzdâr bir halife‑i zemin olur. Demek O muarrif bürhân‑ı nâtık olmazsa, kâinât da, insan da, hattâ herşey de hiçe iner. Elbette böyle bir bedî' kâinâtta, böyle bir muarrif zât elzemdir. Yoksa kâinât ve eflâk olmamalıdır.
Beşinci Reşha
İşte O Zât, bir saâdet‑i ebediyenin muhbiri, müjdecisi; bir rahmet‑i bînihâyenin kâşifi, ilâncısı; ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’in mehâsininin dellâlı, seyircisi; ve künûz‑u hafiye-i esmâ-i İlâhiye’nin keşşâfı, göstericisi olduğundan‥ böyle baksan; O’nu bir bürhân‑ı hak, bir sirâc‑ı hakikat, bir şems‑i hidayet, bir vesile‑i saâdet görürsün. Şöyle baksan; O’nu bir misâl‑i muhabbet, bir timsâl‑i rahmet, bir şeref‑i insaniyet, en nurânî bir semere‑i şecere-i hilkat görürsün. İşte bak, nasıl berk‑ı hâtıf gibi O’nun nuru şark ve garbı tuttu. Nısf‑ı arz ve hums‑u beşer, O’nun getirdiği hediye‑i hidayeti kabûl edip, hırz‑ı can etti. Bizim nefis ve şeytanımıza ne oluyor ki, böyle bir zâtın bütün da'vâlarını‥ hem da'vâlarının esâsı olan لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ kelime‑i kudsiyesini bütün merâtibiyle kabûl etmesin?‥
106
Altıncı Reşha
İşte bak şu cezîre‑i vâsiada, vahşî ve âdetlerine müteassıb, inâdcı muhtelif akvâmın, ne çabuk âdât ve ahlâk‑ı seyyie-i vahşiyânelerini, büsbütün def'aten kal' ve ref'etti. Ve onları, bütün ahlâk‑ı hasene ile techiz edip, bütün âleme muallim ve medenî ümmetlere üstad eyledi. Bak hem zâhirî bir tasallut ile değil; belki akıllarını, rûhlarını, kalblerini, nefislerini feth ve teshìr ederek; hem kendisi mahbûb‑u kulûb, hem muallim‑i ukùl, hem mürebbî‑i nüfûs, hem sultan‑ı ervâh oldu.
Yedinci Reşha
Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimden, büyük bir hâkim, büyük bir himmetle ancak dâimî kaldırabilir. Hâlbuki bak bu Zât (A.S.M.), çok büyük âdetleri; hem inâdcı, müteassıb büyük kavimlerden; küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda ref'edip yerlerine öyle bir secâya‑yı àliyeyi, dem ve damarlarına karışmış olarak vaz' ve tesbit eyliyor. Bunlar gibi daha pek çok hàrika icraatı yapıyor. İşte şu Asr‑ı Saâdet’i görmeyenlere Cezîretü'l‑Arab’ı gözlerine sokuyoruz! Yüz feylesofu alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar. O Zâtın (A.S.M.) o zamana nisbeten bir senede yaptığı icraat‑ı àliyenin yüzde birisini acaba yapabilirler mi?
Sekizinci Reşha
Hem bilirsin ki; küçük bir adam, küçük bir haysiyetle, küçük bir cemâatte, küçük bir mes'elede, münâzaralı bir da'vâda; hicâbsız, pervâsız, küçük fakat hacâlet‑âver bir yalanı düşmanları yanında hilesini hissettirmeyecek derecede teessür ve telâş göstermeden söyleyemez.
107
Şimdi bak bu Zâta (A.S.M.); pek büyük bir vazifede, pek büyük bir vazifedâr olarak, pek büyük bir haysiyetle, pek büyük bir emniyete muhtaç olduğu bir hâlde, pek büyük bir cemâatte, pek büyük husûmet karşısında, pek büyük mes'elelerde, pek büyük bir da'vâda, büyük bir serbestiyetle, bilâ‑pervâ, bilâ‑tereddüd, bilâ‑hicâb, telâşsız, samîmî bir safvetle, büyük bir ciddiyetle, hasımlarının damarlarına dokunduracak şedîd ve ulvî bir sûrette söylediği sözlerinde hiç hilâf bulunabilir mi? Hiç hile karışması mümkün müdür? Kellâ!
﴿اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰى﴾Evet hak aldatmaz, hakikat‑bîn aldanmaz. Hak olan mesleği, hileden müstağnîdir; hakikat‑bîn gözüne hayâlin ne haddi var ki, hakikat görünsün, aldatsın…
Dokuzuncu Reşha
İşte bak: Ne kadar merak‑âver, ne kadar câzibedâr, ne kadar lüzumlu, ne kadar dehşetli hakàikı gösteren mesâili isbât eder. Bilirsin ki, en ziyâde insanı tahrîk eden meraktır. Hattâ eğer sana denilse: “Yarı ömrünü, yarı malını versen; Kamer’den, Müşteri’den biri gelecek; Kamer’de, Müşteri’de ne var, ne yok sana haber verecek. Hem doğru olarak senin istikbâlini ve senin başına ne geleceğini gösterecek.” Elbette bilâ‑tereddüd vereceksin. Bak şu Zâta ki (A.S.M.), her haber verdiği şeyleri, ehl‑i şühûd ve ehl‑i ihtisàs olan bütün enbiyâ (A.S.) ve evliyâ imza edip, icmâ ve tevâtür ile tasdik ediyorlar.
Hem O Zât (A.S.M.), öyle bir Sultanın haberlerini doğru olarak söylüyor ki: O Sultanın memleketinde, Kamer bir sinek gibi bir pervâne etrafında döner. Arz olan o pervâne ise, bir lamba etrafında pervâz eder. Güneş olan o lamba ise, O Sultan’ın binler menzillerinden bir misâfirhânesinde, yüzbinler misbâhlar içinde bir lambasıdır.
Hem öyle bir acâib âlemden hakîki olarak bahseder, öyle bir inkılâbdan haber verir ki; binler Küre‑i Arz bomba olsa patlasalar, o kadar acîb olmaz! Bak O’nun lisânında: ﴿اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ﴾﴿اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ﴾﴿اَلْقَارِعَةُ﴾ gibi sûreleri işit…
108
Hem, öyle bir istikbâlden doğru olarak haber verir ki; şu dünyevî istikbâl, ona nisbeten bir katre serâb hükmündedir.
Hem, öyle bir saâdetten pek ciddi olarak haber verir ki; bütün saâdet‑i dünyeviye, ona nisbeten, bir berk‑ı zâilin, bir şems‑i sermede nisbeti gibidir.
Onuncu Reşha
Evet, böyle acîb ve muammâ‑âlûd şu kâinâtın perde‑i zâhiriyesi altında elbette ve elbette böyle acâib bizi bekliyor. Böyle acâibi haber verecek, böyle hàrika ve fevkalâde mu'ciz‑nümâ bir Zât (A.S.M.) lâzımdır.
Bu Zâtın (A.S.M.) gidişatından görünüyor ki; O görüyor, sonra gördüğünü söylüyor.
Hem bizi, bu dünyamızı halkeden ve bizi ni'metleriyle perverde eden şu semâvât ve arzın İlâhı bizden ne istiyor, marziyâtı nedir? Pek sağlam olarak bize ders veriyor.
Hem, daha bunlar gibi pek çok merak‑âver, lüzumlu hakàikı ders veren bu Zâta (A.S.M.) karşı, herşeyi bırakıp O’na koşmak, O’nu dinlemek lâzım gelirken; ekser insanlara ne olmuş ki sağır olup, kör olmuşlar, belki dîvâne olmuşlar ki; bu hakkı görmüyorlar ve hakikati işitmiyorlar, anlamıyorlar?
Onbirinci Reşha
İşte şu Zât (A.S.M.) vahdâniyetin, hakkâniyet derecesinde hak bir bürhân‑ı nâtıkı ve bir delil‑i sâdıkı olduğu gibi; haşrin ve saâdet‑i ebediyenin dahi bir bürhân‑ı kàtı'ı ve bir delil‑i sâtı'ıdır. Evet nasıl ki O Zât (A.S.M.), hidayetiyle saâdet‑i ebediyenin sebeb‑i husûlü ve vesile‑i vusûlüdür‥ öyle de, duâsıyla, niyâzıyla, o saâdetin sebeb‑i vücûdu ve vesile‑i icâdıdır.
İşte bak O Zât (A.S.M.), öyle bir salât‑ı kübrâda duâ ediyor ki; güyâ bu cezîre, belki arz O’nun azametli namazıyla namaz kılar, niyâz eder.
109
Bak, hem öyle bir cemâat‑i uzmâda niyâz ediyor ki; güyâ benî Âdem’in, Âdem’den asrımıza ve kıyâmete kadar bütün nurânî kâmil insanlar O’na ittibâ' ediyorlar, iktidâ ediyorlar, duâsına “âmîn” diyorlar.
Bak, hem öyle bir hâcet‑i âmme için duâ ediyor ki; değil ehl‑i arz, belki ehl‑i semâvât, belki bütün mevcûdât, niyâzına “Evet ya Rabbenâ! Ver, biz de istiyoruz.” diyorlar.
Hem öyle fakirâne, öyle hazînâne, öyle mahbûbâne, öyle müştâkàne, öyle tazarrukârâne duâ ediyor ki; bütün kâinâtı ağlattırıyor, duâsına iştirâk ettiriyor.
Bak, hem öyle bir maksad, öyle bir gaye için duâ ediyor ki; insanı ve âlemi, belki bütün mahlûkatı esfel‑i sâfilîne sukùttan, kıymetsizlikten, fâidesizlikten kurtarıp; a'lâ‑yı illiyîne, kıymete, bekàya, ulvî vazifeye çıkarıyor.
Bak, hem öyle yüksek bir fizâr‑ı istimdâdkârâne ve öyle tatlı bir niyâz‑ı istirhamkârâne ile istiyor, yalvarıyor ki; güyâ bütün mevcûdâta, semâvât ve arşa işittirip, onları vecde getirip, duâsına “Âmîn‥ Allahümme âmîn!‥” dedirtiyor.
Bak, hem öyle Semi', Kerîm bir Kadîr’den; hem öyle Basîr, Rahîm bir Alîm’den hâcetini istiyor ki; bilmüşâhede en hafî bir zîhayatın en hafî bir hâcetini, en hafî bir niyâzını işitir, görür, kabûl eder, merhamet eder. Çünkü istediğini, velev lisân‑ı hâl ile bile olsa verir. Hem öyle bir sûret‑i hakîmâne, basîrâne, rahîmânede verir ki; bu terbiye ve tedbir, öyle Semi' ve Basîr’e ve öyle Kerîm ve Rahîm’e hàs olduğunda şübhe bırakmaz.
110
Onikinci Reşha
Acaba bütün benî Âdem’i arkasına alıp, arz üstünde durup, Arş‑ı A'zama müteveccihen el kaldırıp duâ eden şu şeref‑i nev'-i insan ve ferîd‑i kevn ü zaman Fahr‑i Kâinât (A.S.M.) ne istiyor? Bak, saâdet‑i ebediye istiyor, bekà istiyor, likà istiyor, cennet istiyor… Bu merâyâ‑yı mevcûdâtta cemâllerini gösteren bütün esmâ‑i kudsiye-i İlâhiye ile beraber istiyor. Hattâ eğer rahmet, inâyet, hikmet, adâlet gibi hesabsız o matlûbun esbâb‑ı mûcibesi olmasa idi, şu Zâtın (A.S.M.) tek duâsı, baharımızın icâdı kadar kudretine hafif gelen şu Cennet’in binasına sebebiyet verecekti.
Nasıl ki O’nun risaleti, şu dâr‑ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi. Acaba ehl‑i akıl ve ehl‑i tahkîke لَيْسَ فِي الْاِمْكَانِ اَبْدَعُ مِمَّا كَانَ dedirten şu meşhûd intizam‑ı fâik, şu rahmet içinde kusursuz hüsn‑ü san'at ve misilsiz cemâl‑i rubûbiyet hiç böyle bir çirkinliği ve böyle bir merhametsizliği ve böyle bir intizamsızlığı kabûl eder mi ki; en cüz'î bir mahlûkundan, en ehemmiyetsiz arzuları ve sesleri ehemmiyetle işitip îfâ etsin; en ehemmiyetli mahlûkundan, en ehemmiyetli, en lüzumlu arzuları ehemmiyetsiz görüp işitmesin, anlamasın, yapmasın? Hâşâ ve kellâ! Yüz bin defa hâşâ!‥ Böyle bir cemâl, böyle bir çirkinliği kabûl etmez, çirkin olmaz.
Onüçüncü Reşha
Gel arkadaş, şimdilik kâfî, geri gidelim. Yoksa yüz sene şu zamanda şu cezîrede kalsak, O Zât’ın garâib‑i icraatının, acâib‑i vezâifinin yüzde birisini tamamen ihâta edemeyiz ve temâşâsından doyamayız. Şimdi gel, üstünde döneceğimiz her asra birer birer bak. Nasıl o asırlar, O Şems‑i Hidayetten aldıkları feyizle çiçek açmışlar. Ebû Hanîfe, Şâfiî, Ebû Yezid‑i Bistâmî, Cüneyd‑i Bağdadî, Şeyh‑i Geylânî, Muhyiddin‑i Arabî, İmâm‑ı Gazâlî, Ebu'l‑Hasan-ı Şâzelî, Şah‑ı Nakşibend, İmâm‑ı Rabbânî gibi milyonlar münevver meyveleri veriyor.
111
Meşhûdâtımızın tafsilâtını başka vakte ta'lik edip O Zâta bir salavât getirmeliyiz.
عَلٰى مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْفُرْقَانُ الْحَك۪يمُ مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ مِنَ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ بِعَدَدِ حَسَنَاتِ اُمَّتِهِ ❋ عَلٰى مَنْ بَشَّرَ بِرِسَالَتِهِ التَّوْرٰيةُ وَالْاِنْج۪يلُ وَالزَّبُورُ ❋ وَبَشَّرَ بِنُبُوَّتِهِ الْاِرْهَاصَاتُ وَهَوَاتِفُ الْجِنِّ وَاَوْلِيَاءُ الْاِنْسِ وَكَوَاهِنُ الْبَشَرِ ❋ وَانْشَقَّ بِاِشَارَتِهِ الْقَمَرُ ❋ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَسَلَامٍ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ اُمَّتِهِ ❋ عَلٰى مَنْ جَائَتْ لِدَعْوَتِهِ الشَّجَرُ وَنَزَلَ سُرْعَةً بِدُعَائِهِ الْمَطَرُ وَاَظَلَّتْهُ الْغَمَامَةُ مِنَ الْحَرِّ ❋ وَشَبَعَ مِنْ صَاعٍ مِنْ طَعَامِهِ مِاٰتٌ مِنَ الْبَشَرِ وَنَبَعَ الْمَاءُ مِنْ بَيْنِ اَصَابِعِهِ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ كَالْكَوْثَرِ وَاَنْطَقَ اللّٰهُ لَهُ الضَّبَّ وَالظَّبْيَ وَالذِّئْبَ وَالْجِذْعَ وَالذِّرَاعَ وَالْجَمَلَ وَالْجَبَلَ وَالْحَجَرَ وَالْمَدَرَ وَالشَّجَرَ صَاحِبِ الْمِعْرَاجِ وَمَا زَاغَ الْبَصَرُ ❋سَيِّدِنَا وَشَف۪يعِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَسَلَامٍ بِعَدَدِ كُلِّ الْحُرُوفِ الْمُتَشَكِّلَةِ ف۪ي كُلِّ الْكَلِمَاتِ الْمُتَمَثِّلَةِ بِاِذْنِ الرَّحْمٰنِ ف۪ي مَرَايَا تَمَوُّجَاتِ الْهَوَاءِ عِنْدَ قِرَائَةِ كُلِّ كَلِمَةٍ مِنَ الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ قَارِءٍ مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلٰى اٰخِرِ الزَّمَانِ وَاغْفِرْلَنَا وَارْحَمْنَا يَا اِلٰهَنَا بِكُلِّ صَلَاةٍ مِنْهَا اٰم۪ينَ
112
Ondördüncü Reşha
“Şuâât‑ı Mârifeti'n-Nebî” nâmında Türkçe bir risalede delâil‑i nübüvvet-i Ahmediye’yi (A.S.M.) beyân etmişim. Hem onda, Kur'ân‑ı Hakîm’in vücûh‑u i'câzını icmâlen zikretmişim. Yine “Lemeât” nâmında Türkçe bir risalede, Kur'ân’ın kırk vecihle mu'cize olduğunu beyân edip, kırk vücûh‑u i'câzına işâret etmişim. O kırk vecihten yalnız nazmındaki belâğatı, “İşârâtü'l‑İ'câz” nâmında bir tefsir‑i Arabî’de, yüz yirmi sahife içinde yazmışım. Eğer ihtiyacın varsa, şu üç kitaba müracaat edebilirsin.
Birinci bürhân‑ı tevhidin müfessiri, ikinci bürhân‑ı nâtıkın musaddıkı olan üçüncü bürhânımız, Kur'ân‑ı Hakîm’dir.
Geçmiş derslerden anlarsın ki; Rabbimizden gelen ve Rabbimizi bize ta'rif eden Kur'ân:
• Şu kitab‑ı kebîr-i kâinâtın tercüme‑i ezeliyesi,
• şu sahâif‑i arz ve semâda müstetir künûz‑u esmâ-i İlâhiye’nin keşşâfı,
• şu sutûr‑u hâdisâtın altında muzmer hakàikın miftâhı,
• şu âlem‑i şehâdet perdesi arkasındaki âlem‑i gayb cihetinden gelen iltifatât‑ı Rahmâniye ve hitâbât‑ı ezeliyenin hazinesi,
• şu avâlim‑i maneviye-i İslâmiyenin güneşi, temeli, hendesesi‥
• ve âlem‑i uhreviyenin haritası‥
• zât ve sıfât ve esmâ ve şuûn‑u İlâhiye’nin kavl‑i şârihi, tefsir‑i vâzıhı, bürhân‑ı kàtı'ı, tercümân‑ı sâtı'ı;
113
• şu âlem‑i insaniyetin mürebbîsi, hikmet‑i hakîkisi, mürşidi, hâdîsi;
•insana hem bir kitab‑ı hikmet,
• hem bir kitab‑ı şerîat,
• hem bir kitab‑ı duâ ve ubûdiyet,
• hem bir kitab‑ı emir ve dâvet,
• hem bir kitab‑ı zikir,
• hem bir kitab‑ı fikir gibi,
• insanın bütün hâcât‑ı maneviyesine karşı birer kitab‥
• hem bütün muhtelif ehl‑i mesâlik ve meşârib olan evliyâ ve sıddıkînin, asfiyâ ve muhakkìkînin herbirinin meşreblerine lâyık birer risale ibraz eden bir kütübhâne‑i mukaddestir.
Tekrârâtındaki lem'a‑i i'câza bak ki; Kur'ân kitab‑ı zikir, kitab‑ı duâ, kitab‑ı dâvet olduğundan içinde tekrar müstahsendir, belki elzemdir, belki eblâğdır. Zîra zikrin şe'ni, tekrar ile tenvirdir. Duânın şe'ni, terdâd ile takrîrdir. Emir ve dâvetin şe'ni, tekrar ile te'kiddir.
Hem herkes, her vakit bütün Kur'ân’ı okumağa muktedir olamaz veya muvaffak olmaz. Fakat bir sûreye gâliben muktedir olur. Onun için mühim makàsıd‑ı Kur'âniye, ekser uzun sûrelerde dercedilerek herbir sûre, birer küçük Kur'ân hükmüne geçmiş. Demek, hiç kimseyi mahrum etmemek için Kıssa‑i Mûsa (A.S.) gibi bazı maksadlar tekrar edilmiş.