Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Hastalık içerisinde şefkat hissiyle bütün zîhayatların elemleri hatıra geldi

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Âlem‑i İslâm’da Leyle‑i Kadir telâkki edilen bu Ramazan‑ı Şerîfin yirmiyedinci gecesinde, bir nev'i tesemmüm ile şiddetli bir mide hastalığı içinde sinirlerimi ve vicdân ve kalbimi istilâ eder gibi, manevî bir diğer dehşetli hastalık hissettim. Bu maddî ve manevî iki dehşetli hastalık içinde şefkat hissi ile bütün zîhayatların elemleri hâtıra geldi. Şahsî hastalığımdan daha ziyâde elîm bir hâlet‑i rûhiyeyi hissettim. Bununla beraber seksen küsûr seneye varan ömrümün en sonunda seksen sene bir manevî ibâdeti kazandıran en son Leyle‑i Kadr’ime lâyık çalışamayacağım diye sâbık iki dehşetli hastalıktan daha şiddetli hazîn bir me'yûsiyet içinde a'sâba gelen ve nefs‑i emmârenin vazifesini gören bir elîm his beni ezdiği aynı zamanda Âyet‑i Hasbiye’nin bir sırrı imdâdıma geldi. Bu üç hastalığımı izâle edip Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki; hilâf‑ı me'mûl bir tarzda dayandım. O üç hastalığıma da böyle üç merhem sürüldü. Maddî hastalığım, Hastalar Risalesi’nde isbât edildiği gibi; bir saat hastalık, sâbir ve mütevekkil insanlara, hiç olmazsa on saat ibâdet ve Leyle‑i Kadir’de ise daha ziyâde ibâdet hükmüne geçtiğinden; benim de bu Leyle‑i Kadir’deki hastalığım, iktidarsızlığımla yapamadığım Leyle‑i Kadir’deki hizmetim yerine geçmesiyle, tam şifâ verici bir merhem oldu. Ve bütün zîhayatın hastalık ve elemlerinden şefkat sırrı ile bana gelen teellüm marazını, birden Rahîmiyet‑i İlâhiye’nin tecellîsiyle yani o mahlûkatları yaratanın şefkat ve rahîmiyeti ve rahmeti tam kâfî olmasından; onların elemlerini, onlar için bir nev'i lezzete veya mükâfâta çevirdiğinden; o rahmet‑i İlâhî’den daha ileri şefkati sürmek mânâsız ve haksız olduğundan; o şefkatten gelen elemi, bir manevî sürûra ve lezzete çevirdi. Yalnız merhem değil, belki şifâ verdi.
152
Ve en son ömrümde, en ziyâde kıymetdâr manevî bir hazineyi kaybetmekteki manevî eleme karşı Nur’un hàs şâkirdlerinin her birisi şirket‑i maneviye sırrıyla umum nâmına dahi duâ ile ve amel‑i sâlih ile çalıştıklarından hem Hüccetü'z‑Zehrâ’da, hem Nur Anahtarı’nda izâh edilen, teşehhüdde ve Fâtiha’da, bütün mevcûdât ve zîhayat cemâatinin duâlarına ve tevhiddeki da'vâlarına iştirâk sûretiyle, hususan toprak, hava, su ve nur unsurları birer dil olmasıyla; topraktan çıkan bütün hayat hediyeleri ve sudan, mübârekât ve tebrikât; ve havadan, şükür ve ibâdetin temessülleri; ve nur unsurundan, maddî‑manevî tayyibâtlar, güzellikler tarzında; teşehhüdde ve Fâtiha’da kâinâttaki bütün ni'metlerden gelen şükürler ve hamdler ve bütün mahlûkatın hususan zîhayatların küllî ibâdetleri ve bütün istiâneleri ve doğru yoldan giden bütün ehl‑i hakikate ve ehl‑i îmânın yolundan gidenlere manevî refâkat etmekle ve onların duâlarına ve da'vâlarına tasdik sûretinde âmînlerle iştirâk ederek, âmîn demekle hissedar olmanın küllî sırrı o gece imdâdıma geldi. Gayet hasta, zaîf ve me'yûs bir hâlde, cüz'î bir hizmet edememekteki manevî elîm hastalığıma öyle bir tiryâk oldu ki; ben hakikaten en sağlam hâllerimde ve en genç zamanlarımda, en zevkli ve lezzetli evrâdımda bulmadığım bir manevî sürûr hissettim. Ve hadsiz şükür edip, o dehşetli hastalığıma râzı oldum. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ ف۪ي كُلِّ زَمَانٍ‌ dedim.(Hâşiye)
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşinizSaid Nursî
153
Boş Sayfa
154

Ecnebî Feylesofların Kur'ân’ı Tasdiklerine Dair Şehâdetleri

Bu Feylesofların Kur'ân Hakkındaki Senâlarının Bir Hülâsası, Küçük Tarihçe‑i Hayat’ta Ve Nur Çeşmesi Mecmuası”nda Yazılmıştır.

Prens Bismarck (Bismark)’ın Beyânâtı

Sana Muâsır Bir Vücûd Olamadığımdan Müteessirim Ey Muhammed! (A.S.M.)
Muhtelif devirlerde, beşeriyeti idare etmek için taraf‑ı Lâhutîden geldiği iddia olunan bütün münzel semâvî kitapları tam ve etrafıyla tedkik ettimse de, tahrif olundukları için, hiçbirisinde aradığım hikmet ve tam isabeti göremedim. Bu kanunlar değil bir cem'iyet; bir hâne halkının saâdetini bile te'min edecek mâhiyetten pek uzaktır. Lâkin Muhammedîlerin (A.S.M.) Kur'ân’ı, bu kayıttan âzâdedir. Ben, Kur'ân’ı her cihetten tedkik ettim, her kelimesinde büyük hikmetler gördüm. Muhammedîlerin (A.S.M.) düşmanları, bu kitab Muhammed’in (A.S.M.) zâde‑i tab'ı olduğunu iddia ediyorlarsa da, en mükemmel hattâ en mütekâmil bir dimağdan böyle hàrikanın zuhûrunu iddia etmek, hakikatlere göz kapayarak kin ve garaza âlet olmak mânâsını ifâde eder ki; bu da ilim ve hikmetle kàbil‑i te'lif değildir. Ben şunu iddia ediyorum ki; Muhammed (A.S.M.) mümtâz bir kuvvettir. Destgâh‑ı kudretin böyle ikinci bir vücûdu imkân sahasına getirmesi ihtimalden uzaktır.
Sana muâsır bir vücûd olamadığımdan dolayı müteessirim ey Muhammed (A.S.M.)! Muallimi ve nâşiri olduğun bu kitab, senin değildir; O Lâhutîdir. Bu kitabın Lâhutî olduğunu inkâr etmek, mevzû ilimlerin butlânını ileri sürmek kadar gülünçtür. Bunun için, beşeriyet senin gibi mümtâz bir kudreti bir defa görmüş, bundan sonra göremeyecektir. Ben, huzur‑u mehâbetinde kemâl‑i hürmetle eğilirim.
Prens Bismarck
155

En Temiz ve En Doğru Din Müslümanlıktır

Meşhûr muharrir, müsteşrik, Edebiyât‑ı Arabiye mütehassısı ve Kur'ân‑ı Kerîm’in mütercimi Doktor Maurice (Moris) şöyle diyor:
Bizans Hıristiyanlarını, içine düştükleri bâtıl i'tikàdlar girîvesinden, ancak Arabistan’ın Hirâ Dağında yükselen ses kurtarabilmiştir. İlâhî kelimeyi en ulvî makama yükselten ses, bu ses idi. Fakat Rûmlar bu sesi dinleyememişlerdi. Bu ses, insanlara en temiz ve en doğru dini ta'lim ediyordu. O yüksek din ki, onun hakkında, Godfrey Higgins gibi muhakkìk bir fâzıl, şu sözleri pek haklı olarak söylüyor: Bu dinde mukaddes sular, şâyân‑ı teberrük eşya, esnâm ve azîzler, yâhut a'mâl‑i sâlihadan mücerred îmânı müfîd tanıyan akîdeler, yâhut sekerât‑ı mevt esnâsında nedâmetin bir fâide vereceğini ifâde eden sözler, yâhut başkaları tarafından vukû' bulacak duâ ve niyâzların günahkârları kurtaracağına dair ifâdeleri yoktur. Çünkü bu gibi akîdeler, onları kabûl edenleri alçaltmıştır.”
Doktor Maurice
156

Zamanlar Geçtikçe, Kur'ân’ın Ulvî Sırları İnkişaf Ediyor

Doktor Maurice (Moris), Le Parler Française Roman (Löparle Franses Roman) ünvânlı gazetede Kur'ân’ın Fransızca mütercimlerinden Salamon Reinach’ın tenkidâtına verdiği cevapta diyor ki:
Kur'ân nedir? Her tenkidin fevkınde bir fesâhat ve belâğat mu'cizesidir. Kur'ân’ın, üçyüzelli milyon Müslümanın göğsünü haklı bir gururla kabartan meziyeti, O’nun her mânâyı hüsn‑ü ifâde etmesi itibariyle, münzel kitapların en mükemmeli ve ezelî olmasıdır. Hayır, daha ileri gidebiliriz:
Kur'ân, kudret‑i Ezeliyenin inâyet ile insana bahşettiği Kütüb‑ü Semâviyenin en güzelidir; beşeriyetin refahı nokta‑i nazarından Kur'ân’ın beyânâtı, Yunan Felsefesinin ifâdâtından pek ziyâde ulvîdir. Kur'ân, arz ve semânın Hàlıkına hamd ü şükrânla doludur. Kur'ân’ın her kelimesi, herşeyi yaratan ve herşeyi hâiz olduğu kàbiliyete göre sevk ve irşad eden Zât‑ı Kibriyâ’nın azametinde mündemicdir.
Edebiyât ile alâkadar olanlar için Kur'ân, bir kitab‑ı edebdir. Lisân mütehassısları için Kur'ân, bir elfâz hazinesidir. Şâirler için Kur'ân, bir âhenk menba'ıdır. Bundan başka bu kitab; ahkâm ve fıkıh nâmına bir muhît‑i maâriftir.
Dâvud’un (A.S.) zamanından, Jan Talmus’un devrine kadar gönderilen kitapların hiçbiri, Kur'ân‑ı Kerîm’in âyetleriyle muvaffakıyetli bir şekilde rekabet edememiştir.
Bundan dolayıdır ki, Müslümanların yüksek sınıfları, hayatın hakikatini kavramak nokta‑i nazarından ne kadar tenevvür ederlerse, o derece Kur'ân ile alâkadar oluyorlar ve O’na o kadar ta'zîm ve hürmet gösteriyorlar.
157
Müslümanların Kur'ân’a hürmetleri dâima tezâyüd etmektedir. İslâm muharrirleri, Kur'ân âyetlerini iktibas ile yazılarını süslerler ve o yazılar o âyetlerden mülhem olurlar. Müslümanlar, tahsil ve terbiye itibariyle yükseldikçe, fikirlerini o nisbette Kur'ân’a istinâd ettiriyorlar. Müslümanlar, kitaplarına âşıktırlar ve O’nu kalblerinin bütün samîmiyetiyle mukaddes tanırlar. Hâlbuki kütüb‑ü İlâhiye’ye nâil olan diğer milletler, ne kitaplarına ehemmiyet verirler ve ne de onlara hürmet gösterirler.
Müslümanların, Kur'ân’a hürmetlerinin sebebi; bu kitab pâyidâr oldukça, başka bir dinî rehbere arz‑ı ihtiyaç etmeyeceklerini anlamalarıdır. Fi'l‑hakîka Kur'ân’ın fesâhat, belâğat ve nezâhet itibariyle mümtâziyeti, müslümanları başka belâğat aramaktan vâreste kılmaktadır. Edebî dehâların ve yüksek şâirlerin, Kur'ân huzurunda eğildikleri bir vâkıadır. Kur'ân’ın her gün daha fazla tecellî etmekte olan güzellikleri, her gün daha fazla anlaşılan fakat bitmeyen esrârı, şiir ve nesirde üstad olan Müslümanları, üslûbunun nezâhet ve ulviyeti huzurunda diz çökmeye mecbur etmektedir. Müslümanlar, Kur'ân’ı rûz‑u haşre kadar pâyidâr kalacak kıymet biçilmez bir hazine addeylerler ve O’nunla pek haklı olarak iftihar ederler. Müslümanlar, Kur'ân’ı en fasîh sözlerle, en rakìk mânâlarla coşan bir nehre benzetirler.
Şâyet Monsieur Renaud (Mösyö Reno), İslâm Âlemiyle temâs etmek fırsatını elde edecek olursa, münevver ve terbiyeli Müslümanların, Kur'ân’a karşı en yüksek hürmeti perverde ettiklerini ve O’nun evâmir‑i ahlâkıyesine fevkalâde riâyetkâr olduklarını ve bunun haricine çıkmamağa gayret ettiklerini görürdü.
Yeni nesiller ve asrî mekteblerin me'zunları da, Kur'ân’a ve müslümanlığa karşı müstehziyâne bir cümlenin sarfına tahammül etmemektedirler. Çünkü Kur'ân, iki sıfatla bu ehliyeti hâizdir:
158
Bunların birincisi: Bugün ellerde tedâvül eden Kur'ân’ın Hazret‑i Muhammed’e (A.S.M.) vahy olunan kitabın aynı olmasıdır. Hâlbuki, İncil ile Tevrat hakkında birçok şübheler ileri sürülmektedir.
İkincisi: Müslümanlar Kur'ân’ı Arapçanın en kuvvetli muhâfızı ve esâsât‑ı diniyenin amelî bir mâhiyet almasının en kuvvetli menba'ı telâkki ederler.
Binâenaleyh Monsieur Renaud (Mösyö Reno) eserini tashih edecek olursa, bu tercümesiyle, insanları tenvir hususunda insanlığa büyük bir muâvenette bulunur ve bâtıl i'tikàdların hududlarını târ ü mâr etmeye hàdim olur.
Doktor Maurice
Nur Çeşmesi’nde ve Risale‑i Nurda yazılan bu nev'i feylesoflardan kırk altıncısıdır.

Zât‑ı Kibriyâ Hakkındaki Âyetlerin Ulviyeti ve Kur'ân’ın Kudsî Nezâheti

Mister John Davenport, Hazret‑i Muhammed (A.S.M.) ve Kur'ân‑ı Kerîm ünvânlı eserinde Kur'ân‑ı Kerîm’den bahsederken, şu sözleri söylüyor:
Kur'ân’ın sayısız hususiyetleri içinde bilhassa ikisi fevkalâde mühimdir:
1. Zât‑ı Kibriyâ’yı ifâde eden âyâtın âhengindeki ulviyettir. Kur'ân‑ı Kerîm, beşerî zaaflardan herhangi birisini Zât‑ı Kibriyâ’ya isnâddan münezzehtir.
2. Kur'ân başından sonuna kadar gayr‑ı belîğ, gayr‑ı ahlâkî, yâhut terbiyeye muhâlif fikirlerden, cümlelerden ve hikâyelerden tamamen münezzehtir.
Hâlbuki bütün bu nâkìsalar, hıristiyanların ellerindeki muharref Kitab‑ı Mukaddes’te mebzûliyetle vardır.
John Davenport
159

Kur'ân, Serâpâ Samîmiyet ve Hakkàniyetle Doludur

Carlyle (Karlayl) şöyle diyor:
Kur'ân’ı bir kerre dikkatle okursanız, O’nun hususiyetlerini izhâra başladığını görürsünüz. Kur'ân’ın güzelliği, diğer bütün edebî eserlerin güzelliklerinden kàbil‑i temyizdir. Kur'ân’ın başlıca hususiyetlerinden biri, O’nun asliyetidir.
Benim fikir ve kanâatime göre Kur'ân, serâpâ samîmiyet ve hakkâniyetle doludur. Hazret‑i Muhammed’in (A.S.M.) cihana tebliğ ettiği dâvet, hak ve hakikattir.
Carlyle

Müslümanlık, Tecessüd ve Teslîs Akîdesini Reddeder

İngiltere’nin en meşhûr ve en büyük müverrihlerinden Edward Gibbon (Edvord Gibon) Roma İmparatorluğunun İnhitat ve Sukùtu adlı eserinde şöyle diyor:
Ganj Nehri ile, Bahr‑i Muhît-i Atlasî (Atlas Okyanusu) arasındaki memleketler; Kur'ân’ı, bir kanun‑u esâsî ve teşrî‑i hayatın rûhu olarak tanımışlardır. Kur'ân’ın nazarında, satvetli bir hükümdarla, zavallı bir fakir arasında fark yoktur. Kur'ân bu gibi esâslar üzerinde öyle bir teşri' vücûda getirmiştir ki, dünyada bir nazîri yoktur.
Müslümanlığın esâsâtı; teslîsiyet ve Allah’ın tecessüdiyetini ve vahdet‑i vücûd akîdesini reddetmektedir. Bu mutasavvifâne akîdeler üç kuvvetli ulûhiyetin mevcûdiyetini ve Mesih’in Allah’ın oğlu hâşâ!olduğunu öğretmektedir. Fakat bu akîdeler, ancak müteassıb hıristiyanları tatmin edebilir; hâlbuki Kur'ân, bu gibi karışıklıklardan, ibhamlardan âzâdedir.
Kur'ân, Allah’ın birliğine en kuvvetli delildir. Feylesofâne bir dimağa mâlik olan bir muvahhid, İslâmiyetin nokta‑i nazarını kabûl etmekte hiç tereddüd etmez. Müslümanlık, belki bugünkü inkişaf‑ı fikrîmizin seviyesinden daha yüksek bir dindir.
Edward Gibbon
160

Hàlıkın Hukukuyla Mahlûkatın Hukukunu En Mükemmel Sûrette Ancak Müslümanlık Ta'rif Etmiştir

Kur'ân’ın telkin ve Hazret‑i Muhammed’in (A.S.M.) tebliğ ettiği esâsâttan mükemmel bir ahlâk mecellesi vücûd bulur. Esâsât‑ı Kur'âniyenin muhtelif memleketlerde insanlığa ettiği iyiliği ve ettikten sonra da Allah’a takarrüb etmek isteyen insanları Cenâb‑ı Hakk’a rabtettiğini inkâr etmek mümkün değildir.
Hàlık’ın hukuku ile mahlûkun hukuku, ancak Müslümanlık tarafından mükemmel bir sûrette ta'rif olunmuştur. Bunu yalnız Müslümanlar değil, Hıristiyanlar da Mûsevîler de itiraf ediyorlar.
Marmaduke Pickthall(Marmadük Piktol)

Kur'ân ile Kavânîn‑i Tabîiye Arasında Tam Bir Âhenk Vardır

Yeni keşfiyâtın veyâhut ilim ve irfanın yardımıyla hallolunan, yâhut halline uğraşılan mesâil arasında bir mes'ele yoktur ki; İslâmiyetin esâsâtıyla teâruz etsin. Bizim, Hıristiyanlığı kavânîn‑i tabîiye ile te'lif için sarfettiğimiz mesâîye mukâbil, Kur'ân‑ı Kerîm ve Kur'ân’ın ta'limiyle kavânîn‑i tabîiye arasında tam bir âhenk görülmektedir. Kur'ân, her hürmete şâyân olan eserdir.
Levazaune(Lövazon)
161

Kur'ân, Bütün İyilik ve Fazilet Esâslarını Muhtevîdir. İnsanı, Her Türlü Dalâletlerden Korur

Kur'ân, insanlara Hukukullâhı tanıtmış, mahlûkatın Hàlık’tan ne bekleyeceğini, mahlûkatın Hàlık’la münâsebâtını en sarîh şekilde öğretmiştir. Kur'ân ahlâk ve felsefenin bütün esâsâtını câmi'dir; fazilet ve rezîlet, hayır ve şer, eşyanın mâhiyet‑i hakîkiyesi, hülâsa her mevzû Kur'ân’da ifâde olunmuştur. Hikmet ve felsefenin esâsı olan adâlet ve müsâvâtı öğreten ve başkalarına iyilik etmeyi, faziletkâr olmayı ta'lim eden esâslar bunların hepsi Kur'ân’da vardır. Kur'ân insanı, iktisad ve îtidâle sevkeder, dalâletten korur, ahlâkî zaafların karanlığından çıkarır, teâlî‑i ahlâk nuruna ulaştırır, insanın kusurlarını, hatâlarını i'tilâ ve kemâle kalbeyler.
Müsteşrik Sedillot

Kur'ân, Öyle Bir Peygamber Sesidir Ki, O’nu Bütün Dünya Dinleyebilir. Bu Sesin Aksi; Saraylarda, Çöllerde, Şehirlerde, Devletlerde Çınlar!‥

Kur'ân şiir midir? Değildir; fakat O’nun şiir olup olmadığını tefrik etmek müşküldür. Kur'ân, şiirden daha yüksek bir şeydir. Maamâfih, Kur'ân ne tarihtir, ne tercüme‑i hâldir, ne de İsâ’nın (A.S.) dağda îrâd ettiği mev'ize gibi bir mecmua‑i eş'ârdır. Hattâ Kur'ân, ne Buda’nın telkinâtı gibi bir mâba'de't‑tabîiye, yâhut mantık kitabı, ne de Eflâtun’un herkese îrâd ettiği nasihatler gibidir.
Bu bir Peygamber’in sesidir. Öyle bir ses ki, onu, bütün dünya dinleyebilir. Bu sesin aksi; saraylarda, çöllerde, şehirlerde, devletlerde çınlar!… Bu sesin tebliğ ettiği din, evvelâ nâşirlerini bulmuş, sonra teceddüd‑perver ve i'mâr edici bir kuvvet şeklinde tecellî etmiştir. Bu sâyededir ki; Yunanistan ile Asya’nın birleşen ışığı, Avrupa’nın zulümât‑âbâd olan karanlıklarını yarmış ve bu hâdise, Hıristiyanlığın en karanlık devirlerini yaşadığı zaman vukû' bulmuştur.
Dr. Johnson
162

Kur'ânın Cihan‑şümûl Hakikatı: Kur'ân, Allah’ın Birliğine İnanmak Hakikat‑i Kübrâsını İlân Eder

İngilizce‑Arapça, Arapça‑İngilizce lûgatların muharriri Doktor Francis Joseph Steingass (Sıtayngas) Kur'ân hakkında şu sözleri söylüyor:
Kur'ân, insanların yed‑i istifadesine geçen eserlerin en büyüklerinden biridir. Kur'ân’da, büyük bir insanın hayâl ve seciyesi, en vâzıh şekilde görülmektedir.
Carlyle: Kur'ân’ın ulviyeti, O’nun cihan‑şümûl hakikatindendir dediği zaman, şüphesiz doğru söylemişti.
Muhammed’in (A.S.M.) doğruluğu, fa'âliyeti, hakikati taharrîde samîmiyeti, sarsılmayan azmi, îmânı, kendisini dinlemek istemeyenlere ezelî hakikati dinletmek yolundaki sebatı; bana kalırsa, O’nun, O cesur ve azîmkâr Peygamberin Hâtem‑i Risalet olduğunun en kat'î ve en emin delilleridir.
Kur'ân akàid ve ahlâkın, insanlara hidayet ve hayatta muvaffakıyet te'min eden esâsâtın mükemmel mecellesidir. Bütün bu esâsâtın üssü'l‑esâsı, âlemin bütün mukadderâtını yed‑i kudretinde tutan Zât‑ı Kibriyâ’ya îmândır.
Allah’ın birliğine îmân etmek hakikat‑i kübrâsını ilân ediyorken, Kur'ân lisân‑ı belâğatın en yükseğine ve nezâhetin şâhikasına varır. Kur'ân Allah’ın irâdesine itâati, Allah’a isyanın neticelerini izâh ederken, insanların muhayyilesini elektrikleyen en seyyâl lisânı kullanır. Resûl‑ü Kibriyâ’ya tesellî vermek ve O’nu teşvik etmek, yâhut halkı sâir Peygamberlerin (A.S.) ahvâliyle, milletlerinin âkıbetiyle korkutmak icâb ettiği zaman, Kur'ân’ın lisânı, en kat'î ciddiyeti almaktadır.
Mâdemki Kur'ân’ın, birbirine düşman kabileleri, yekdiğeriyle mücâdele eden unsurları derli‑toplu bir millet hâline getirdiğini, onları eski fikirlerinden daha ileri bir seviyeye yükselttiğini görüyoruz. O hâlde belâğat‑ı Kur'âniye’nin mükemmeliyetine hükmetmeliyiz. Çünkü Kur'ân’ın bu belâğatı, vahşî kabileleri medenî bir millet hâline getirmiş; dünyanın eski tarihine yeni bir kuvvet ilâve etmiştir. Zaman ve mekân itibariyle birbirinden çok uzak oldukları gibi, fikrî inkişaf itibariyle de birbirinden çok farklı insanlara hàrikulâde bir hassâsiyet ilhâm eden; ve muhâlefeti, hayrete ve istihsâna kalbeden Kur'ân, en şâyân‑ı hayret eser tanınmaya lâyıktır. Kur'ân, beşerin mukadderâtıyla meşgul âlimler için tetebbu'a şâyân en fâideli mevzû sayılır.
Doktor Steingass
163

Kur'ân’ın Lisânı Nezâhet ve Belâğat İtibariyle Nazîrsizdir. Kur'ân, Bizâtihi Muhteşem Bir Mu'cizedir

Kur'ân’ın müteassıb münekkıdi ve mütercimi George Sale diyor ki:
Kur'ân, Arapçanın en mükemmel ve pek mevsûk bir eseridir. Müslümanların i'tikàdı vechile bir insan kalemi, bu i'câzkâr eseri vücûda getiremez. Kur'ân, bizâtihi dâimî bir mu'cizedir; hem öyle bir mu'cize ki, ölüleri diriltmekten daha yüksektir. Bu mukaddes kitabın kendisi, menşe'inin semâvî olduğunu isbâta kâfîdir. Muhammed (A.S.M.); bu mu'cizeye istinâden, bir peygamber olarak tanınmasını istemiştir. Arabistan’ın çıplak ve kısır çöllerini aydınlatan, şâir ve hatîblere meydân okuyan Kur'ân, bir âyetine bir nazîre istemiş; hiçbir kimse bu tahaddîye karşı gelememişti. Burada yalnız bir misâl îrâd ederek, bütün büyük adamların, Kur'ân’ın belâğatına baş eğdiklerini göstermek isterim.
Hazret‑i Muhammed’in (A.S.M.) zamanında, Arabistan şâirlerinin şehriyârı Şâir Lebid idi. Lebid, muallakàttan birinin nâzımıdır. O zaman put‑perest olan Lebid; Kur'ân’ın belâğatı karşısında lâl kalmış, bu belâğatı en güzel sözlerle ifâde etmişti. Kur'ân’ın belâğatı karşısında hayran kalan Lebid, Müslümanlığı kabûl etmiş, Kur'ân’ın ancak bir peygamber lisânından duyulacağını söylemiştir.
164
Kur'ân’ın lisânı, belîğ ve hàrikulâde seyyâldir. Cenâb‑ı Hakk’ın şân ve celâletini, azamet sıfatlarını ifâde eden âyetlerin ekserîsi, müstesnâ bir güzelliği hâizdir. Kur'ân’ı bî‑tarafâne tercümeye gayret ettim ise de; kàri'lerim, Kur'ân’ın metnini sadâkatkârâne bir ifâdeye muvaffak olamadığımı göreceklerdir. Bu kusuruma rağmen kàri'ler tercümemde bahis mevzûu ettiğim muhteşem âyetlerin birçoklarını okuyacaklardır.
George Sale

Kur'ân, Beşeriyete İlâhî Bir Lütûftur. Kur'ân, Muzaffer Cumhûriyetler Meydâna Getirmiştir

Kur'ân âyetlerini nüzûl tarihine göre tercüme ve tertib eden İngiltere’nin en müteassıb papazlarından Rodwell (Radvel), şu hakikatleri itiraf ediyor:
Kur'ân Arabistan’ın basit bedevîlerini öyle bir istihâleye uğratmıştır ki, bunların âdeta meshûr olduklarını zannedersiniz. Hıristiyanların telâkkisine göre Kur'ân’ın nâzil olmuş bir kitab olduğunu söyleyecek olsak bile; Kur'ân, put‑perestliği imha; Allah’ın vahdâniyet akîdesini te'sis; cinlere, perilere, taşlara ibâdeti ilgâ; çocukları diri diri gömmek gibi vahşî âdetleri izâle; bütün hurâfeleri istîsal; taaddüd‑ü zevcâtı tahdid ile, bütün Arablar için İlâhî lütûf ve ni'met olmuştur.
Kur'ân; bütün kâinâtı yaratan, gizli ve âşikâr herşeyi bilen Kadîr‑i Mutlak sıfatıyla Zât‑ı Kibriyâ’yı takdis ve tebcil ettiğinden, her sitâyişe şâyândır. Kur'ân’ın ifâdesi vecîz ve mücmel olmakla beraber; en derin hakikati, en kuvvetli ve mülhem hikmeti takrîr eden elfâz ile söylemiştir. Kur'ân, devamlı memleketler değilse de, muzaffer cumhûriyetler vücûda getirmeye hàdim olacak esâsları muhtevî olduğunu isbât etmiştir. Kur'ân’ın esâslarıyladır ki; fakr ve sefâletleri ancak cehâletleriyle kàbil‑i kıyâs olan, susuz ve çıplak bir yarımadanın sekenesi, yeni bir dinin harâretli ve samîmî sâlikleri olmuşlar, devletler kurmuşlar, şehirler inşâ etmişlerdir. Fi'l‑hakîka Müslümanların heybetidir ki; Fustât, Bağdat, Kurtuba, Delhi bütün Hıristiyan Avrupa’yı titreten bir azamet ve haşmet ihrâz etmişlerdir.
Rodwell
165

Müslümanlık, Dünyanın Kıvâmı Olan Bir Dindir; Cihan Medeniyetinin İstinâd Ettiği Temelleri Muhtevîdir

Fransa’nın en mâruf müsteşriklerinden Gaston Wiet, 1913 senesinde Figaro Gazetesi’nde, yeryüzünden müslümanlık kalkacak olursa, müsâlemetin muhâfazasına imkân olup olmadığı hakkında makaleler silsilesi yazmış ve o zaman, bu makaleler şark gazeteleri tarafından tercüme olunmuştu. Fransız müsteşriki diyor ki:
Yüz milyonlarca insanın dini olan Müslümanlık, bütün sâliklerine nazaran, dünyanın kıvâmı olan bir dindir. Bu aklî dinin menba'ı ve düsturu olan Kur'ân, cihan medeniyetinin istinâd ettiği temelleri muhtevîdir. O kadar ki, bu medeniyetin, İslâmiyet tarafından neşrolunan esâsların imtizacından vücûd bulduğunu söyleyebiliriz.
Fi'l‑hakîka bu àlî din; Avrupa’ya dünyanın i'mârkârâne inkişafı için lâzım olan en esâslı kaynakları te'min etmiştir. İslâmiyetin bu fâikiyetini teslîm ederek, ona medyûn olduğumuz şükrânı tanımıyorsak da, hakikatin bu merkezde olduğunda şek ve şübhe yoktur.”
Fransız muharriri, daha sonra, Kur'ân’ın umumî müsâlemeti muhâfaza hususundaki hizmetini bahis mevzûu ederek diyor ki:
İslâmiyet, yeryüzünden kalkacak ve bu sûretle hiçbir Müslüman kalmayacak olursa, barışı devam ettirmeye imkân kalır ? Hayır, buna imkân yoktur!…
Gaston Wiet
166

Kur'ân, Bütün Dinî Kitaplara Fâiktir

Alman âlimlerinden ve müsteşriklerinden Jochahim Du Rulph (Yoahim Dü Raf) Kur'ân’ın sıhhate verdiği ehemmiyetten bahsederken şu sözleri söylüyor:
İslâmiyetin, şimdiye kadar Avrupa muharrirlerinden hiçbirinin nazar‑ı dikkatini celbetmeyen bir safhasını bahis mevzûu etmek istiyorum. İslâmiyetin bu safhası, onun sıhhati muhâfaza için vukû' bulan emirleridir. Evvelâ şunu itiraf etmek lâzımdır: Kur'ân, bu nokta‑i nazardan bütün dinî kitaplara fâiktir. Kur'ân’ın ta'rif ettiği basit fakat mükemmel sıhhî kaideleri nazar‑ı dikkate alırsak; bu mukaddes kitab sâyesinde, bütün dünyanın bazı kısımlarıyla; haşerât mahşeri olan Asya’nın, müdhiş bir tehlike olmaktan kurtulduğunu görürüz. Müslümanlık; nezâfeti, temizliği, nezâheti bütün sâliklerine farz etmekle, birçok tahribkâr mikropları imha etmiştir.
Jochahim

Kur'ân Âyetleri, İslâmiyet’in Muhteşem Bünyesinde Altın Bir Kordon Gibi İşlenmiştir

Chambers Encyclopedia nâmıyla intişar eden İngilizce muhîtü'l‑maârifte, Müslümanlıktan şu sûretle bahsolunmaktadır:
İslâm Peygamberi’nin seciyesini aydınlatan Kur'ân âyetleri, son derece mükemmel ve son derece müessirdir. Bu kısım âyetler, Müslümanlığın ahlâkî kaidelerini ifâde eder. Fakat bu kaideler, bir‑iki sûreye münhasır değildir. Bu âyetler, İslâmiyetin muhteşem bünyânında, altından bir kordon gibi işlenmiştir. İnsafsızlık, yalancılık, hırs, isrâf, fuhuş, hıyânet, gıybet; bunların hepsi Kur'ân tarafından en şiddetli sûrette takbih olunmuş ve bunlar, rezîletin kendisi tanınmıştır.
Diğer taraftan, hüsn‑ü niyet sâhibi olmak, başkalarına iyilik etmek, iffet, hayâ, müsâmaha, sabır ve tahammül, iktisad, doğruluk, istikamet, sulh‑perverlik, hak‑perestlik, herşeyden fazla Cenâb‑ı Hakk’a i'timâd ve tevekkül, Allah’a itâat Müslümanlık nazarında hakîki îmân esâsları ve hakîki bir mü'minin başlıca sıfatları olarak gösterilmiştir.
167

Resûl‑i Ekrem, İdrak ve Şuûr Timsâlidir

Profesör Edouard Montet, Hıristiyanlığın İntişarı ve Hasmı Olan Müslümanlar ünvânlı eserinin 17 ve 18’inci sahifelerinde diyor ki:
Rasyonalizm, yani akliye kelimesinin müfâdını ve tarihî ehemmiyetini tevsî' edebilirsek, Müslümanlığın aklî bir din olduğunu söyleyebiliriz. Akıl ve mantık mısdâkıyla akàid‑i diniyeyi muhâkeme eden mekteb, rasyonalizm kelimesinin, İslâmiyete tamamıyla mutâbık olduğunu teslîm etmekte tereddüd etmez.
Resûl‑i Ekrem şuûr ve idrak timsâli olduğu, dimağının îmân ışıkları ve kâmil bir yakìn ile pür‑nur olduğu muhakkaktır. Resûl‑i Ekrem; muâsırlarını aynı heyecanla alevlemiş, bu sıfatlarla techiz etmiştir. Hazret‑i Muhammed (A.S.M.), başarmak istediği ıslahatı, İlâhî bir vahiy olarak takdim etmiştir. Bu, İlâhî bir vahiydir. Hazret‑i Muhammed’in (A.S.M.) dini ise, akıl kaidelerinin ilhâmlarına tamamıyla muvâfıktır.
Ehl‑i İslâm’a göre İslâmiyetin esâs akàidi, şu sûretle hülâsa olunabilir:
Allah birdir; Muhammed (A.S.M.) O’nun Peygamberidir. Fi'l‑hakîka, İslâmiyetin esâslarını sükûnetle ve derin bir teemmül ile tedkik ettiğimiz zaman, bunların Allah’ın birliğine ve Muhammed’in (A.S.M.) risaletine, sonra haşir ve neşre ve i'tikàda müntehi olduklarını görürüz. Bizzat dinin esâsları tanınan bu iki akîde, bütün dindar insanlarca akıl ve mantığa müstenid telâkki olunmakta ve bunlar Kur'ân’ın akîdelerinin hülâsası bulunmaktadır.
168
Kur'ân’ın ifâdesindeki sâdelik ve berraklık, Müslümanlığın intişar ve i'tilâsını bilâ‑tevakkuf temâdî ettiren sâik kuvvet olmuştur. Resûl‑ü İslâm tarafından tebliğ olunan mukaddes ta'limâtın cihan‑şümûl terakkîsine rağmen, Müslümanların ilhâm kaynağı ve en kuvvetli ilticâgâhı Kur'ân olmuştur. En takdiskâr ve kanâat‑bahş bir lisânla, başka bir Kitab‑ı Münzel’in tefevvuk edemeyeceği bir ifâde ile takrîr eden kitab, Kur'ân’dır. Bu kadar mükemmel ve esrâr‑engîz, her insanın tedkikine bu kadar açık olan bir din; muhakkak insanları kendisine meclûb eden i'câzkâr kudreti hâizdir. Müslümanlığın bu kudreti hâiz olduğunda şübhe yoktur.
Edouard MONTET
Daha bu çeşit meşhûr çok feylesoflar var. Kur'ân’ı tam tasdik ve takdir etmişler
Said Nursî
169

Nokta Risalesi

Müellifi
Bediüzzaman Said Nursî
.
Te'lif Tarihi: 1337
İlk Baskı:
Evkàf‑ı İslâmiye Matbaası, İstanbul
1337
171

Nokta

Birinci Kısım

مِنْ نُورِ مَعْرِفَةِ اللّٰهِ جَلَّ جَلَالُهُ
Çok kıymetlidir ()

İfâde‑i Merâm

Bir bahçeye girsem iyisini intihâb ederim. Koparmasından zahmet çeksem hoşlanırım. Çürüğünü, yetişmemişini görsem Huz mâ safâ derim. Muhâtablarımı da öyle arzu ederim.
Derler: Sözlerin iyi anlaşılmıyor?”
Bilirim ki; kâh minâre başında, kâh kuyu dibinde konuşuyorum. Neyleyeyim zuhûrat öyle. Şuâât ve şu kitapta mütekellim, âciz kalbimdir. Muhâtab, âsî nefsimdir. Müstemi', müteharri‑i hakikat bir Japon’dur. Temâşâ eden bunu düşünmeli.
Gayetü'l‑gâyât olan Mârifetullâhın bir bürhânı olan Mârifeti'n‑Nebîyi Şuâât”ta bir nebze beyân ettik. Şu risalede maksûd‑u bizzat olan tevhidin lâyuhadd berâhininden yalnız dört muazzam bürhânına işâret edeceğiz. Hem nazar‑ı aklîyi, hads‑i kalbiyle birleştirmek için, melâike ve haşrin bir kısım delâiline îmâ ederek îmânın altı rüknünden dördünün birer lem'asını, fehm‑i kàsırımla göstermek isterim.
172
اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَمَلٰئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللّٰهِ تَعَالٰى وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ
Said Nursî
173

Mukaddime

﴿
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ❋ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى مُحَمَّدٍ خَاتَمِ النَّبِيِّنَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُmaksûdumuzdur, matlûbumuzdur. Gayr‑ı mütenâhî berâhininden dört bürhân‑ı küllîyi îrâd ediyoruz.
Birinci Bürhân: Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Şu bürhân‑ı neyyirimiz Şuâât’ta tenevvür ettiğinden, tenvir‑i müddeâmızda münevver bir mir'âttır.
İkinci Bürhân: Kitab‑ı kebîr ve insan‑ı ekber olan kâinâttır.
Üçüncü Bürhân: Kitab‑ı mu'ciz, Kelâm‑ı Akdes’tir.
Dördüncü Bürhân: Âlem‑i gayb ve şehâdetin nokta‑i iltisâkı ve berzahı ve iki âlemden birbirine gelen seyyârâtın mültekâsı, vicdân denilen fıtrat‑ı zîşuûrdur. Evet, fıtrat ve vicdân akla bir penceredir; tevhidin şuâını neşrederler.
174

Birinci Bürhân

Risalet ve İslâmiyetle mücehhez olan Hakikat‑i Muhammediye (A.S.M.)’dir ki, risalet noktasında en muazzam icmâ ve en vâsi' tevâtür sırrını ihtiva eden mecmû‑u enbiyânın şehâdetini tazammun eder. Ve İslâmiyet cihetiyle vahye istinâd eden bütün edyân‑ı semâviyenin rûhunu ve tasdiklerini taşıyor.
İşte bütün enbiyânın şehâdetiyle ve bütün edyânın tasdikiyle ve bütün mu'cizâtının te'yidiyle musaddak olan bütün akvâliyle, vücûd ve vahdet‑i Sâni'i beşere gösteriyor. Demek şu da'vâda ittihâd etmiş bütün efâzıl‑ı beşer nâmına o nuru gösteriyor.
Acaba bu kadar tasdiklere mazhar, büyük, derin, dûrbîn, sâfî, keskin, hakàik‑âşinâ bir gözün gördüğü hakikat, hakikat olmamak hiç ihtimali var ?

İkinci Bürhân

Kâinât kitabıdır. Evet şu kitabın bütün hurûfu ve bütün noktaları, ifrâden ve terekküben Zât‑ı Zülcelâl’in vücûd ve vahdetini, elsine‑i mahsûsaları kırâat ile; ﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ ’yi tilâvet ediyorlar.
Cemî'‑i zerrât-ı kâinât birer birer zât ve sıfât vesâir vücûh ile, hadsiz imkânât mâbeyninde mütereddid iken; birdenbire bir ciheti takib, muayyen bir sıfatla ittisaf, mahsûs bir keyfiyetle tekeyyüf ederek hayret‑bahşâ hikemi intac ettiğinden; Sâni'in vücûb‑u vücûduna şehâdetle avâlim‑i gaybiyenin enmûzeci olan latîfe‑i Rabbâniye içinde ilân‑ı Sâni' eden misbâh‑ı îmânı ışıklandırıyorlar.
Evet bir nefer, nefsinde ve takımda ve bölükte, taburda ve orduda gibi; her bir zerre de, kendi başıyla zât, sıfât, keyfiyetteki imkânât cihetiyle Sâni'i ilân ettiği gibi; tesâvîr‑i mütedâhileye benzeyen mürekkebât‑ı müteşâbike-i mütesâide-i kâinâtın her bir makamında ve her bir nisbetinde ve her bir dâiresinde, her bir zerre, muvâzene‑i cereyan-ı umumîyi muhâfaza; ve her nisbetinde ve her takımında ayrı ayrı vazifeyi îfâ ve hikmeti intac ettiklerinden Sâni'in kasd ve hikmetini izhâr ve vücûd ve vahdetinin âyâtını kırâat ettikleri için, Sâni'‑i Zülcelâl’in berâhini, zerrâttan kat kat ziyâde olur.
Demek اَلطُّرُقُ اِلَى اللّٰهِ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ الْخَلَائِقِhakikattir, mübâlağa değil; belki nâkıstır.
175

Neden aklıyla herkes göremiyor?

S: Neden aklıyla herkes göremiyor?
Cevab: Kemâl‑i zuhûrundan ve zıddın ademinden.
تَأَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَاِنَّهَا ❋ مِنَ الْمَلَأِ الْاَعْلٰى اِلَيْكَ رَسَائِلُ
Yani: Sahife‑i âlemin eb'âd‑ı vâsiasında Nakkàş‑ı Ezelî’nin yazdığı silsile‑i hâdisâtın satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr‑i hakikatle sarıl. ki mele‑i a'lâdan uzanan şu selâsil‑i resâil, seni a'lâ‑yı illiyîn-i tevhide çıkarsın.”
Şu kitabın hey'et‑i mecmuasında öyle parlak bir nizâm var ki, nazzâmı güneş gibi içinde tecellî ediyor. Her kelimesi, her harfi birer mu'cize‑i kudret olan bu kitab‑ı kâinâtın te'lifinde öyle bir i'câz var ki, bütün esbâb‑ı tabîiye, farz‑ı muhâl olarak muktedir birer fâil‑i muhtar olsalar, yine kemâl‑i acz ile o i'câza karşı secde ederek: سُبْحَانَكَ لَا قُدْرَةَ لَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُdiyeceklerdir.
Her bir kelimesi bütün kelimâtıyla münâsebetdârdır. Ve her harfi, bâhusus zîhayat bir harfi, bütün cümlelere karşı müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü var olan bu kitabın öyle bir muzâaf iştibâk‑ı tesânüd-ü nazmı vardır ki; bir noktayı yerinde icâd etmek için bütün kâinâtı icâd edecek bir kudret‑i gayr-ı mütenâhî lâzımdır. Demek sivrisineğin gözünü halkeden, Güneşi dahi O halketmiştir. Pirenin midesini tanzim eden Manzûme‑i Şemsiyeyi de O tanzim etmiştir. Sünûhât’ın dokuzuncu sahifesinde ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ hakikatine müracaat et.
176
Yalnız şu kitabın küçük bir kelimesi olan bal arısını gör. Nasıl şehd‑i şehâdet o mu'cize‑i kudretin lisânından akıyor. Veyâhut şu kitabın bir noktası olan hurdebînî bir huveynet ki, çok defa büyülttükten sonra görünür. Dikkat et! Nasıl mu'ciz‑nümâ, hayret‑fezâ bir misâl‑i musağğar-ı kâinâttır. Sûre‑i Yâsîn, sûret‑i lafz-ı Yâsîn’de yazıldığı gibi; cezâletli, mûcez bir nokta‑i câmi'dir. Onu yazan, bütün kâinâtı da o yazmıştır. Eğer insaf ile dikkat etsen, şu küçücük hayvanın ve huveynetin sûreti altında olan makine‑i dakîka-i bedîa-i İlâhiye’nin şuûrsuz, kör, mecrâ ve mahrekleri tahdid olunmayan ve imkânâtında evleviyet olmayan esbâb‑ı basîta-i câmide-i tabîiyeden husûlünü, muhâl‑ender muhâl göreceksin.
Eğer her bir zerrede hükemâ şuûru, etıbbâ hikmeti, hükkâmın siyaseti bulunduğunu ve her bir zerre de sâir zerrât ile vâsıtasız muhâbere ettiğini i'tikàd edersen, belki nefsini kandırıp o muhâli de i'tikàd edebilirsin. Hâlbuki, o zîhayat makinede öyle bir mu'cize‑i kudret, öyle bir hàrika‑i hikmet vardır ki, ancak bütün kâinâtı, bütün şuûnâtını icâd eden, tanzim eden bir Sâni'in sun'u olabilir. Yoksa kör, az, basit imkân tereddüdüyle ayak atamaz, esbâb‑ı tabîiden olamaz.
177
Bâhusus o esbâb‑ı tabîiyenin üssü'l‑esâsı hükmünde olan cüz'‑ü lâyetecezzâdaki kuvve‑i câzibe ve kuvve‑i dâfianın ictimâ'larının hortumu üzerinde bir muhâliyet damgası var. Fakat câizdir ki, herbir şeyin esâsı zannettikleri olan cezb, def', hareket, kuvâ gibi emirler, âdâtullâhın kanunlarına birer isim olsun. Lâkin kanun, kaidelikten tabîiliğe ve zihnîlikten haricîliğe ve itibardan hakikate ve âletiyetten müessiriyete geçmemek şartıyla kabûl ederiz.

Neden Ezeliyet‑i madde ve harekât-ı zerrâttan teşekkül-ü envâ' gibi umûr-u bâtılaya ihtimal veriliyor?

S: Ezeliyet‑i madde ve harekât‑ı zerrâttan teşekkül‑ü envâ' gibi, umûr‑u bâtılaya neden ihtimal veriliyor?
Cevab: Sırf başka şey ile nefsini iknâ etmek sadedinde olduğu için, umûrun esâs‑ı fâsidesini tebeî bir nazarla derketmediğinden neş'et ediyor. Eğer nefsini iknâ etmek sûretinde kasden ve bizzat ona müteveccih olursa, muhâliyetine ve ma'kul olmadığına hükmedecektir. Farazâ kabûl etse de, teğâfül‑ü ani's-Sâni' sebebiyle hâsıl olan ıztırar ile kabûl edilebilir.
Dalâlet ne kadar acîbdir. Zât‑ı Zülcelâl’in lâzım‑ı zarûrîsi olan ezeliyeti ve hàssası olan icâdı aklına sığıştırmayan, nasıl oluyor ki, gayr‑ı mütenâhî zerrâta ve âciz şeylere veriyor.
Evet meşhûrdur ki: Hilâl‑i îde bakarlardı. Kimse bir şey görmedi. İhtiyar bir zât yemîn etti: Hilâli gördüm.” Hâlbuki gördüğü hilâl, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi. Kıl nerede, kamer nerede? Harekât‑ı zerrât nerede, sebeb‑i teşkil-i envâ' nerede?
İnsan fıtraten mükerrem olduğundan hakkı arıyor. Bazen bâtıl eline gelir. Hak zannederek koynunda saklar. Hakikati kazarken ihtiyarsız dalâlet başına düşer; hakikat zannederek başına giydiriyor.
178

Nedir şu tabiat, kavânîn, kuvâ ki, onlar ile kendilerini aldatıyorlar?

S: Nedir şu tabiat, kavânîn, kuvâ ki, onlar ile kendilerini aldatıyorlar?