154
Ecnebî Feylesofların Kur'ân’ı Tasdiklerine Dair Şehâdetleri
Bu Feylesofların Kur'ân Hakkındaki Senâlarının Bir Hülâsası, Küçük Tarihçe‑i Hayat’ta Ve “Nur Çeşmesi Mecmuası”nda Yazılmıştır.
Prens Bismarck (Bismark)’ın Beyânâtı
Sana Muâsır Bir Vücûd Olamadığımdan Müteessirim Ey Muhammed! (A.S.M.)
Muhtelif devirlerde, beşeriyeti idare etmek için taraf‑ı Lâhutîden geldiği iddia olunan bütün münzel semâvî kitapları tam ve etrafıyla tedkik ettimse de, tahrif olundukları için, hiçbirisinde aradığım hikmet ve tam isabeti göremedim. Bu kanunlar değil bir cem'iyet; bir hâne halkının saâdetini bile te'min edecek mâhiyetten pek uzaktır. Lâkin Muhammedîlerin (A.S.M.) Kur'ân’ı, bu kayıttan âzâdedir. Ben, Kur'ân’ı her cihetten tedkik ettim, her kelimesinde büyük hikmetler gördüm. Muhammedîlerin (A.S.M.) düşmanları, bu kitab Muhammed’in (A.S.M.) zâde‑i tab'ı olduğunu iddia ediyorlarsa da, en mükemmel hattâ en mütekâmil bir dimağdan böyle hàrikanın zuhûrunu iddia etmek, hakikatlere göz kapayarak kin ve garaza âlet olmak mânâsını ifâde eder ki; bu da ilim ve hikmetle kàbil‑i te'lif değildir. Ben şunu iddia ediyorum ki; Muhammed (A.S.M.) mümtâz bir kuvvettir. Destgâh‑ı kudretin böyle ikinci bir vücûdu imkân sahasına getirmesi ihtimalden uzaktır.
Sana muâsır bir vücûd olamadığımdan dolayı müteessirim ey Muhammed (A.S.M.)! Muallimi ve nâşiri olduğun bu kitab, senin değildir; O Lâhutîdir. Bu kitabın Lâhutî olduğunu inkâr etmek, mevzû ilimlerin butlânını ileri sürmek kadar gülünçtür. Bunun için, beşeriyet senin gibi mümtâz bir kudreti bir defa görmüş, bundan sonra göremeyecektir. Ben, huzur‑u mehâbetinde kemâl‑i hürmetle eğilirim.
Prens Bismarck
155
En Temiz ve En Doğru Din Müslümanlıktır
Meşhûr muharrir, müsteşrik, Edebiyât‑ı Arabiye mütehassısı ve Kur'ân‑ı Kerîm’in mütercimi Doktor Maurice (Moris) şöyle diyor:
Bizans Hıristiyanlarını, içine düştükleri bâtıl i'tikàdlar girîvesinden, ancak Arabistan’ın Hirâ Dağında yükselen ses kurtarabilmiştir. İlâhî kelimeyi en ulvî makama yükselten ses, bu ses idi. Fakat Rûmlar bu sesi dinleyememişlerdi. Bu ses, insanlara en temiz ve en doğru dini ta'lim ediyordu. O yüksek din ki, onun hakkında, Godfrey Higgins gibi muhakkìk bir fâzıl, şu sözleri pek haklı olarak söylüyor: “Bu dinde mukaddes sular, şâyân‑ı teberrük eşya, esnâm ve azîzler, yâhut a'mâl‑i sâlihadan mücerred îmânı müfîd tanıyan akîdeler, yâhut sekerât‑ı mevt esnâsında nedâmetin bir fâide vereceğini ifâde eden sözler, yâhut başkaları tarafından vukû' bulacak duâ ve niyâzların günahkârları kurtaracağına dair ifâdeleri yoktur. Çünkü bu gibi akîdeler, onları kabûl edenleri alçaltmıştır.”
Doktor Maurice
156
Zamanlar Geçtikçe, Kur'ân’ın Ulvî Sırları İnkişaf Ediyor
Doktor Maurice (Moris), Le Parler Française Roman (Löparle Franses Roman) ünvânlı gazetede Kur'ân’ın Fransızca mütercimlerinden Salamon Reinach’ın tenkidâtına verdiği cevapta diyor ki:
Kur'ân nedir? Her tenkidin fevkınde bir fesâhat ve belâğat mu'cizesidir. Kur'ân’ın, üçyüzelli milyon Müslümanın göğsünü haklı bir gururla kabartan meziyeti, O’nun her mânâyı hüsn‑ü ifâde etmesi itibariyle, münzel kitapların en mükemmeli ve ezelî olmasıdır. Hayır, daha ileri gidebiliriz:
Kur'ân, kudret‑i Ezeliyenin inâyet ile insana bahşettiği Kütüb‑ü Semâviyenin en güzelidir; beşeriyetin refahı nokta‑i nazarından Kur'ân’ın beyânâtı, Yunan Felsefesinin ifâdâtından pek ziyâde ulvîdir. Kur'ân, arz ve semânın Hàlıkına hamd ü şükrânla doludur. Kur'ân’ın her kelimesi, herşeyi yaratan ve herşeyi hâiz olduğu kàbiliyete göre sevk ve irşad eden Zât‑ı Kibriyâ’nın azametinde mündemicdir.
Edebiyât ile alâkadar olanlar için Kur'ân, bir kitab‑ı edebdir. Lisân mütehassısları için Kur'ân, bir elfâz hazinesidir. Şâirler için Kur'ân, bir âhenk menba'ıdır. Bundan başka bu kitab; ahkâm ve fıkıh nâmına bir muhît‑i maâriftir.
Dâvud’un (A.S.) zamanından, Jan Talmus’un devrine kadar gönderilen kitapların hiçbiri, Kur'ân‑ı Kerîm’in âyetleriyle muvaffakıyetli bir şekilde rekabet edememiştir.
Bundan dolayıdır ki, Müslümanların yüksek sınıfları, hayatın hakikatini kavramak nokta‑i nazarından ne kadar tenevvür ederlerse, o derece Kur'ân ile alâkadar oluyorlar ve O’na o kadar ta'zîm ve hürmet gösteriyorlar.
157
Müslümanların Kur'ân’a hürmetleri dâima tezâyüd etmektedir. İslâm muharrirleri, Kur'ân âyetlerini iktibas ile yazılarını süslerler ve o yazılar o âyetlerden mülhem olurlar. Müslümanlar, tahsil ve terbiye itibariyle yükseldikçe, fikirlerini o nisbette Kur'ân’a istinâd ettiriyorlar. Müslümanlar, kitaplarına âşıktırlar ve O’nu kalblerinin bütün samîmiyetiyle mukaddes tanırlar. Hâlbuki kütüb‑ü İlâhiye’ye nâil olan diğer milletler, ne kitaplarına ehemmiyet verirler ve ne de onlara hürmet gösterirler.
Müslümanların, Kur'ân’a hürmetlerinin sebebi; bu kitab pâyidâr oldukça, başka bir dinî rehbere arz‑ı ihtiyaç etmeyeceklerini anlamalarıdır. Fi'l‑hakîka Kur'ân’ın fesâhat, belâğat ve nezâhet itibariyle mümtâziyeti, müslümanları başka belâğat aramaktan vâreste kılmaktadır. Edebî dehâların ve yüksek şâirlerin, Kur'ân huzurunda eğildikleri bir vâkıadır. Kur'ân’ın her gün daha fazla tecellî etmekte olan güzellikleri, her gün daha fazla anlaşılan fakat bitmeyen esrârı, şiir ve nesirde üstad olan Müslümanları, üslûbunun nezâhet ve ulviyeti huzurunda diz çökmeye mecbur etmektedir. Müslümanlar, Kur'ân’ı tâ rûz‑u haşre kadar pâyidâr kalacak kıymet biçilmez bir hazine addeylerler ve O’nunla pek haklı olarak iftihar ederler. Müslümanlar, Kur'ân’ı en fasîh sözlerle, en rakìk mânâlarla coşan bir nehre benzetirler.
Şâyet Monsieur Renaud (Mösyö Reno), İslâm Âlemiyle temâs etmek fırsatını elde edecek olursa, münevver ve terbiyeli Müslümanların, Kur'ân’a karşı en yüksek hürmeti perverde ettiklerini ve O’nun evâmir‑i ahlâkıyesine fevkalâde riâyetkâr olduklarını ve bunun haricine çıkmamağa gayret ettiklerini görürdü.
Yeni nesiller ve asrî mekteblerin me'zunları da, Kur'ân’a ve müslümanlığa karşı müstehziyâne bir cümlenin sarfına tahammül etmemektedirler. Çünkü Kur'ân, iki sıfatla bu ehliyeti hâizdir:
158
Bunların birincisi: Bugün ellerde tedâvül eden Kur'ân’ın Hazret‑i Muhammed’e (A.S.M.) vahy olunan kitabın aynı olmasıdır. Hâlbuki, İncil ile Tevrat hakkında birçok şübheler ileri sürülmektedir.
İkincisi: Müslümanlar Kur'ân’ı Arapçanın en kuvvetli muhâfızı ve esâsât‑ı diniyenin amelî bir mâhiyet almasının en kuvvetli menba'ı telâkki ederler.
Binâenaleyh Monsieur Renaud (Mösyö Reno) eserini tashih edecek olursa, bu tercümesiyle, insanları tenvir hususunda insanlığa büyük bir muâvenette bulunur ve bâtıl i'tikàdların hududlarını târ ü mâr etmeye hàdim olur.
Doktor Maurice
Nur Çeşmesi’nde ve Risale‑i Nurda yazılan bu nev'i feylesoflardan kırk altıncısıdır.
Zât‑ı Kibriyâ Hakkındaki Âyetlerin Ulviyeti ve Kur'ân’ın Kudsî Nezâheti
Mister John Davenport, “Hazret‑i Muhammed (A.S.M.) ve Kur'ân‑ı Kerîm” ünvânlı eserinde Kur'ân‑ı Kerîm’den bahsederken, şu sözleri söylüyor:
Kur'ân’ın sayısız hususiyetleri içinde bilhassa ikisi fevkalâde mühimdir:
1. Zât‑ı Kibriyâ’yı ifâde eden âyâtın âhengindeki ulviyettir. Kur'ân‑ı Kerîm, beşerî zaaflardan herhangi birisini Zât‑ı Kibriyâ’ya isnâddan münezzehtir.
2. Kur'ân – başından sonuna kadar – gayr‑ı belîğ, gayr‑ı ahlâkî, yâhut terbiyeye muhâlif fikirlerden, cümlelerden ve hikâyelerden tamamen münezzehtir.
Hâlbuki bütün bu nâkìsalar, hıristiyanların ellerindeki muharref Kitab‑ı Mukaddes’te mebzûliyetle vardır.
John Davenport
159
Kur'ân, Serâpâ Samîmiyet ve Hakkàniyetle Doludur
Carlyle (Karlayl) şöyle diyor:
Kur'ân’ı bir kerre dikkatle okursanız, O’nun hususiyetlerini izhâra başladığını görürsünüz. Kur'ân’ın güzelliği, diğer bütün edebî eserlerin güzelliklerinden kàbil‑i temyizdir. Kur'ân’ın başlıca hususiyetlerinden biri, O’nun asliyetidir.
Benim fikir ve kanâatime göre Kur'ân, serâpâ samîmiyet ve hakkâniyetle doludur. Hazret‑i Muhammed’in (A.S.M.) cihana tebliğ ettiği dâvet, hak ve hakikattir.
Carlyle
Müslümanlık, Tecessüd ve Teslîs Akîdesini Reddeder
İngiltere’nin en meşhûr ve en büyük müverrihlerinden Edward Gibbon (Edvord Gibon) “Roma İmparatorluğunun İnhitat ve Sukùtu” adlı eserinde şöyle diyor:
Ganj Nehri ile, Bahr‑i Muhît-i Atlasî (Atlas Okyanusu) arasındaki memleketler; Kur'ân’ı, bir kanun‑u esâsî ve teşrî‑i hayatın rûhu olarak tanımışlardır. Kur'ân’ın nazarında, satvetli bir hükümdarla, zavallı bir fakir arasında fark yoktur. Kur'ân bu gibi esâslar üzerinde öyle bir teşri' vücûda getirmiştir ki, dünyada bir nazîri yoktur.
Müslümanlığın esâsâtı; teslîsiyet ve Allah’ın tecessüdiyetini ve vahdet‑i vücûd akîdesini reddetmektedir. Bu mutasavvifâne akîdeler üç kuvvetli ulûhiyetin mevcûdiyetini ve Mesih’in Allah’ın oğlu – hâşâ! − olduğunu öğretmektedir. Fakat bu akîdeler, ancak müteassıb hıristiyanları tatmin edebilir; hâlbuki Kur'ân, bu gibi karışıklıklardan, ibhamlardan âzâdedir.
Kur'ân, Allah’ın birliğine en kuvvetli delildir. Feylesofâne bir dimağa mâlik olan bir muvahhid, İslâmiyetin nokta‑i nazarını kabûl etmekte hiç tereddüd etmez. Müslümanlık, belki bugünkü inkişaf‑ı fikrîmizin seviyesinden daha yüksek bir dindir.
Edward Gibbon
160
Hàlıkın Hukukuyla Mahlûkatın Hukukunu En Mükemmel Sûrette Ancak Müslümanlık Ta'rif Etmiştir
Kur'ân’ın telkin ve Hazret‑i Muhammed’in (A.S.M.) tebliğ ettiği esâsâttan mükemmel bir ahlâk mecellesi vücûd bulur. Esâsât‑ı Kur'âniyenin muhtelif memleketlerde insanlığa ettiği iyiliği ve ettikten sonra da Allah’a takarrüb etmek isteyen insanları Cenâb‑ı Hakk’a rabtettiğini inkâr etmek mümkün değildir.
Hàlık’ın hukuku ile mahlûkun hukuku, ancak Müslümanlık tarafından mükemmel bir sûrette ta'rif olunmuştur. Bunu yalnız Müslümanlar değil, Hıristiyanlar da Mûsevîler de itiraf ediyorlar.
Marmaduke Pickthall(Marmadük Piktol)
Kur'ân ile Kavânîn‑i Tabîiye Arasında Tam Bir Âhenk Vardır
Yeni keşfiyâtın veyâhut ilim ve irfanın yardımıyla hallolunan, yâhut halline uğraşılan mesâil arasında bir mes'ele yoktur ki; İslâmiyetin esâsâtıyla teâruz etsin. Bizim, Hıristiyanlığı kavânîn‑i tabîiye ile te'lif için sarfettiğimiz mesâîye mukâbil, Kur'ân‑ı Kerîm ve Kur'ân’ın ta'limiyle kavânîn‑i tabîiye arasında tam bir âhenk görülmektedir. Kur'ân, her hürmete şâyân olan eserdir.
Levazaune(Lövazon)
161
Kur'ân, Bütün İyilik ve Fazilet Esâslarını Muhtevîdir. İnsanı, Her Türlü Dalâletlerden Korur
Kur'ân, insanlara Hukukullâhı tanıtmış, mahlûkatın Hàlık’tan ne bekleyeceğini, mahlûkatın Hàlık’la münâsebâtını en sarîh şekilde öğretmiştir. Kur'ân ahlâk ve felsefenin bütün esâsâtını câmi'dir; fazilet ve rezîlet, hayır ve şer, eşyanın mâhiyet‑i hakîkiyesi, hülâsa her mevzû Kur'ân’da ifâde olunmuştur. Hikmet ve felsefenin esâsı olan adâlet ve müsâvâtı öğreten ve başkalarına iyilik etmeyi, faziletkâr olmayı ta'lim eden esâslar‥ bunların hepsi Kur'ân’da vardır. Kur'ân insanı, iktisad ve îtidâle sevkeder, dalâletten korur, ahlâkî zaafların karanlığından çıkarır, teâlî‑i ahlâk nuruna ulaştırır, insanın kusurlarını, hatâlarını i'tilâ ve kemâle kalbeyler.
Müsteşrik Sedillot
Kur'ân, Öyle Bir Peygamber Sesidir Ki, O’nu Bütün Dünya Dinleyebilir. Bu Sesin Aksi; Saraylarda, Çöllerde, Şehirlerde, Devletlerde Çınlar!‥
Kur'ân şiir midir? Değildir; fakat O’nun şiir olup olmadığını tefrik etmek müşküldür. Kur'ân, şiirden daha yüksek bir şeydir. Maamâfih, Kur'ân ne tarihtir, ne tercüme‑i hâldir, ne de İsâ’nın (A.S.) dağda îrâd ettiği mev'ize gibi bir mecmua‑i eş'ârdır. Hattâ Kur'ân, ne Buda’nın telkinâtı gibi bir mâba'de't‑tabîiye, yâhut mantık kitabı, ne de Eflâtun’un herkese îrâd ettiği nasihatler gibidir.
Bu bir Peygamber’in sesidir. Öyle bir ses ki, onu, bütün dünya dinleyebilir. Bu sesin aksi; saraylarda, çöllerde, şehirlerde, devletlerde çınlar!… Bu sesin tebliğ ettiği din, evvelâ nâşirlerini bulmuş, sonra teceddüd‑perver ve i'mâr edici bir kuvvet şeklinde tecellî etmiştir. Bu sâyededir ki; Yunanistan ile Asya’nın birleşen ışığı, Avrupa’nın zulümât‑âbâd olan karanlıklarını yarmış ve bu hâdise, Hıristiyanlığın en karanlık devirlerini yaşadığı zaman vukû' bulmuştur.
Dr. Johnson
162
Kur'ânın Cihan‑şümûl Hakikatı: Kur'ân, Allah’ın Birliğine İnanmak Hakikat‑i Kübrâsını İlân Eder
İngilizce‑Arapça, Arapça‑İngilizce lûgatların muharriri Doktor Francis Joseph Steingass (Sıtayngas) Kur'ân hakkında şu sözleri söylüyor:
Kur'ân, insanların yed‑i istifadesine geçen eserlerin en büyüklerinden biridir. Kur'ân’da, büyük bir insanın hayâl ve seciyesi, en vâzıh şekilde görülmektedir.
Carlyle: “Kur'ân’ın ulviyeti, O’nun cihan‑şümûl hakikatindendir” dediği zaman, şüphesiz doğru söylemişti.
Muhammed’in (A.S.M.) doğruluğu, fa'âliyeti, hakikati taharrîde samîmiyeti, sarsılmayan azmi, îmânı, kendisini dinlemek istemeyenlere ezelî hakikati dinletmek yolundaki sebatı; bana kalırsa, O’nun, O cesur ve azîmkâr Peygamberin Hâtem‑i Risalet olduğunun en kat'î ve en emin delilleridir.
Kur'ân akàid ve ahlâkın, insanlara hidayet ve hayatta muvaffakıyet te'min eden esâsâtın mükemmel mecellesidir. Bütün bu esâsâtın üssü'l‑esâsı, âlemin bütün mukadderâtını yed‑i kudretinde tutan Zât‑ı Kibriyâ’ya îmândır.
Allah’ın birliğine îmân etmek hakikat‑i kübrâsını ilân ediyorken, Kur'ân lisân‑ı belâğatın en yükseğine ve nezâhetin şâhikasına varır. Kur'ân Allah’ın irâdesine itâati, Allah’a isyanın neticelerini izâh ederken, insanların muhayyilesini elektrikleyen en seyyâl lisânı kullanır. Resûl‑ü Kibriyâ’ya tesellî vermek ve O’nu teşvik etmek, yâhut halkı sâir Peygamberlerin (A.S.) ahvâliyle, milletlerinin âkıbetiyle korkutmak icâb ettiği zaman, Kur'ân’ın lisânı, en kat'î ciddiyeti almaktadır.
Mâdemki Kur'ân’ın, birbirine düşman kabileleri, yekdiğeriyle mücâdele eden unsurları derli‑toplu bir millet hâline getirdiğini, onları eski fikirlerinden daha ileri bir seviyeye yükselttiğini görüyoruz. O hâlde belâğat‑ı Kur'âniye’nin mükemmeliyetine hükmetmeliyiz. Çünkü Kur'ân’ın bu belâğatı, vahşî kabileleri medenî bir millet hâline getirmiş; dünyanın eski tarihine yeni bir kuvvet ilâve etmiştir. Zaman ve mekân itibariyle birbirinden çok uzak oldukları gibi, fikrî inkişaf itibariyle de birbirinden çok farklı insanlara hàrikulâde bir hassâsiyet ilhâm eden; ve muhâlefeti, hayrete ve istihsâna kalbeden Kur'ân, en şâyân‑ı hayret eser tanınmaya lâyıktır. Kur'ân, beşerin mukadderâtıyla meşgul âlimler için tetebbu'a şâyân en fâideli mevzû sayılır.
Doktor Steingass
163
Kur'ân’ın Lisânı Nezâhet ve Belâğat İtibariyle Nazîrsizdir. Kur'ân, Bizâtihi Muhteşem Bir Mu'cizedir
Kur'ân’ın müteassıb münekkıdi ve mütercimi George Sale diyor ki:
Kur'ân, Arapçanın en mükemmel ve pek mevsûk bir eseridir. Müslümanların i'tikàdı vechile bir insan kalemi, bu i'câzkâr eseri vücûda getiremez. Kur'ân, bizâtihi dâimî bir mu'cizedir; hem öyle bir mu'cize ki, ölüleri diriltmekten daha yüksektir. Bu mukaddes kitabın tâ kendisi, menşe'inin semâvî olduğunu isbâta kâfîdir. Muhammed (A.S.M.); bu mu'cizeye istinâden, bir peygamber olarak tanınmasını istemiştir. Arabistan’ın çıplak ve kısır çöllerini aydınlatan, şâir ve hatîblere meydân okuyan Kur'ân, bir âyetine bir nazîre istemiş; hiçbir kimse bu tahaddîye karşı gelememişti. Burada yalnız bir misâl îrâd ederek, bütün büyük adamların, Kur'ân’ın belâğatına baş eğdiklerini göstermek isterim.
Hazret‑i Muhammed’in (A.S.M.) zamanında, Arabistan şâirlerinin şehriyârı Şâir Lebid idi. Lebid, muallakàttan birinin nâzımıdır. O zaman put‑perest olan Lebid; Kur'ân’ın belâğatı karşısında lâl kalmış, bu belâğatı en güzel sözlerle ifâde etmişti. Kur'ân’ın belâğatı karşısında hayran kalan Lebid, Müslümanlığı kabûl etmiş, Kur'ân’ın ancak bir peygamber lisânından duyulacağını söylemiştir.
164
Kur'ân’ın lisânı, belîğ ve hàrikulâde seyyâldir. Cenâb‑ı Hakk’ın şân ve celâletini, azamet sıfatlarını ifâde eden âyetlerin ekserîsi, müstesnâ bir güzelliği hâizdir. Kur'ân’ı bî‑tarafâne tercümeye gayret ettim ise de; kàri'lerim, Kur'ân’ın metnini sadâkatkârâne bir ifâdeye muvaffak olamadığımı göreceklerdir. Bu kusuruma rağmen kàri'ler tercümemde bahis mevzûu ettiğim muhteşem âyetlerin birçoklarını okuyacaklardır.
George Sale
Kur'ân, Beşeriyete İlâhî Bir Lütûftur. Kur'ân, Muzaffer Cumhûriyetler Meydâna Getirmiştir
Kur'ân âyetlerini nüzûl tarihine göre tercüme ve tertib eden İngiltere’nin en müteassıb papazlarından Rodwell (Radvel), şu hakikatleri itiraf ediyor:
Kur'ân Arabistan’ın basit bedevîlerini öyle bir istihâleye uğratmıştır ki, bunların âdeta meshûr olduklarını zannedersiniz. Hıristiyanların telâkkisine göre Kur'ân’ın nâzil olmuş bir kitab olduğunu söyleyecek olsak bile; Kur'ân, put‑perestliği imha; Allah’ın vahdâniyet akîdesini te'sis; cinlere, perilere, taşlara ibâdeti ilgâ; çocukları diri diri gömmek gibi vahşî âdetleri izâle; bütün hurâfeleri istîsal; taaddüd‑ü zevcâtı tahdid ile, bütün Arablar için İlâhî lütûf ve ni'met olmuştur.
Kur'ân; bütün kâinâtı yaratan, gizli ve âşikâr herşeyi bilen Kadîr‑i Mutlak sıfatıyla Zât‑ı Kibriyâ’yı takdis ve tebcil ettiğinden, her sitâyişe şâyândır. Kur'ân’ın ifâdesi vecîz ve mücmel olmakla beraber; en derin hakikati, en kuvvetli ve mülhem hikmeti takrîr eden elfâz ile söylemiştir. Kur'ân, devamlı memleketler değilse de, muzaffer cumhûriyetler vücûda getirmeye hàdim olacak esâsları muhtevî olduğunu isbât etmiştir. Kur'ân’ın esâslarıyladır ki; fakr ve sefâletleri ancak cehâletleriyle kàbil‑i kıyâs olan, susuz ve çıplak bir yarımadanın sekenesi, yeni bir dinin harâretli ve samîmî sâlikleri olmuşlar, devletler kurmuşlar, şehirler inşâ etmişlerdir. Fi'l‑hakîka Müslümanların heybetidir ki; Fustât, Bağdat, Kurtuba, Delhi bütün Hıristiyan Avrupa’yı titreten bir azamet ve haşmet ihrâz etmişlerdir.
Rodwell
165
Müslümanlık, Dünyanın Kıvâmı Olan Bir Dindir; Cihan Medeniyetinin İstinâd Ettiği Temelleri Muhtevîdir
Fransa’nın en mâruf müsteşriklerinden Gaston Wiet, 1913 senesinde Figaro Gazetesi’nde, “yeryüzünden müslümanlık kalkacak olursa, müsâlemetin muhâfazasına imkân olup olmadığı” hakkında makaleler silsilesi yazmış ve o zaman, bu makaleler şark gazeteleri tarafından tercüme olunmuştu. Fransız müsteşriki diyor ki:
“Yüz milyonlarca insanın dini olan Müslümanlık, bütün sâliklerine nazaran, dünyanın kıvâmı olan bir dindir. Bu aklî dinin menba'ı ve düsturu olan Kur'ân, cihan medeniyetinin istinâd ettiği temelleri muhtevîdir. O kadar ki, bu medeniyetin, İslâmiyet tarafından neşrolunan esâsların imtizacından vücûd bulduğunu söyleyebiliriz.
Fi'l‑hakîka bu àlî din; Avrupa’ya dünyanın i'mârkârâne inkişafı için lâzım olan en esâslı kaynakları te'min etmiştir. İslâmiyetin bu fâikiyetini teslîm ederek, ona medyûn olduğumuz şükrânı tanımıyorsak da, hakikatin bu merkezde olduğunda şek ve şübhe yoktur.”
Fransız muharriri, daha sonra, Kur'ân’ın umumî müsâlemeti muhâfaza hususundaki hizmetini bahis mevzûu ederek diyor ki:
İslâmiyet, yeryüzünden kalkacak ve bu sûretle hiçbir Müslüman kalmayacak olursa, barışı devam ettirmeye imkân kalır mı? Hayır, buna imkân yoktur!…
Gaston Wiet
166
Kur'ân, Bütün Dinî Kitaplara Fâiktir
Alman âlimlerinden ve müsteşriklerinden Jochahim Du Rulph (Yoahim Dü Raf) Kur'ân’ın sıhhate verdiği ehemmiyetten bahsederken şu sözleri söylüyor:
İslâmiyetin, şimdiye kadar Avrupa muharrirlerinden hiçbirinin nazar‑ı dikkatini celbetmeyen bir safhasını bahis mevzûu etmek istiyorum. İslâmiyetin bu safhası, onun sıhhati muhâfaza için vukû' bulan emirleridir. Evvelâ şunu itiraf etmek lâzımdır: Kur'ân, bu nokta‑i nazardan bütün dinî kitaplara fâiktir. Kur'ân’ın ta'rif ettiği basit fakat mükemmel sıhhî kaideleri nazar‑ı dikkate alırsak; bu mukaddes kitab sâyesinde, bütün dünyanın bazı kısımlarıyla; haşerât mahşeri olan Asya’nın, müdhiş bir tehlike olmaktan kurtulduğunu görürüz. Müslümanlık; nezâfeti, temizliği, nezâheti bütün sâliklerine farz etmekle, birçok tahribkâr mikropları imha etmiştir.
Jochahim
Kur'ân Âyetleri, İslâmiyet’in Muhteşem Bünyesinde Altın Bir Kordon Gibi İşlenmiştir
Chambers Encyclopedia nâmıyla intişar eden İngilizce muhîtü'l‑maârifte, Müslümanlıktan şu sûretle bahsolunmaktadır:
İslâm Peygamberi’nin seciyesini aydınlatan Kur'ân âyetleri, son derece mükemmel ve son derece müessirdir. Bu kısım âyetler, Müslümanlığın ahlâkî kaidelerini ifâde eder. Fakat bu kaideler, bir‑iki sûreye münhasır değildir. Bu âyetler, İslâmiyetin muhteşem bünyânında, altından bir kordon gibi işlenmiştir. İnsafsızlık, yalancılık, hırs, isrâf, fuhuş, hıyânet, gıybet; bunların hepsi Kur'ân tarafından en şiddetli sûrette takbih olunmuş ve bunlar, rezîletin tâ kendisi tanınmıştır.
Diğer taraftan, hüsn‑ü niyet sâhibi olmak, başkalarına iyilik etmek, iffet, hayâ, müsâmaha, sabır ve tahammül, iktisad, doğruluk, istikamet, sulh‑perverlik, hak‑perestlik, herşeyden fazla Cenâb‑ı Hakk’a i'timâd ve tevekkül, Allah’a itâat… Müslümanlık nazarında hakîki îmân esâsları ve hakîki bir mü'minin başlıca sıfatları olarak gösterilmiştir.
167
Resûl‑i Ekrem, İdrak ve Şuûr Timsâlidir
Profesör Edouard Montet, “Hıristiyanlığın İntişarı ve Hasmı Olan Müslümanlar” ünvânlı eserinin 17 ve 18’inci sahifelerinde diyor ki:
Rasyonalizm, yani “akliye” kelimesinin müfâdını ve tarihî ehemmiyetini tevsî' edebilirsek, Müslümanlığın aklî bir din olduğunu söyleyebiliriz. Akıl ve mantık mısdâkıyla akàid‑i diniyeyi muhâkeme eden mekteb, rasyonalizm kelimesinin, İslâmiyete tamamıyla mutâbık olduğunu teslîm etmekte tereddüd etmez.
Resûl‑i Ekrem şuûr ve idrak timsâli olduğu, dimağının îmân ışıkları ve kâmil bir yakìn ile pür‑nur olduğu muhakkaktır. Resûl‑i Ekrem; muâsırlarını aynı heyecanla alevlemiş, bu sıfatlarla techiz etmiştir. Hazret‑i Muhammed (A.S.M.), başarmak istediği ıslahatı, İlâhî bir vahiy olarak takdim etmiştir. Bu, İlâhî bir vahiydir. Hazret‑i Muhammed’in (A.S.M.) dini ise, akıl kaidelerinin ilhâmlarına tamamıyla muvâfıktır.
Ehl‑i İslâm’a göre İslâmiyetin esâs akàidi, şu sûretle hülâsa olunabilir:
Allah birdir; Muhammed (A.S.M.) O’nun Peygamberidir. Fi'l‑hakîka, İslâmiyetin esâslarını sükûnetle ve derin bir teemmül ile tedkik ettiğimiz zaman, bunların Allah’ın birliğine ve Muhammed’in (A.S.M.) risaletine, sonra haşir ve neşre ve i'tikàda müntehi olduklarını görürüz. Bizzat dinin esâsları tanınan bu iki akîde, bütün dindar insanlarca akıl ve mantığa müstenid telâkki olunmakta ve bunlar Kur'ân’ın akîdelerinin hülâsası bulunmaktadır.
168
Kur'ân’ın ifâdesindeki sâdelik ve berraklık, Müslümanlığın intişar ve i'tilâsını bilâ‑tevakkuf temâdî ettiren sâik kuvvet olmuştur. Resûl‑ü İslâm tarafından tebliğ olunan mukaddes ta'limâtın cihan‑şümûl terakkîsine rağmen, Müslümanların ilhâm kaynağı ve en kuvvetli ilticâgâhı Kur'ân olmuştur. En takdiskâr ve kanâat‑bahş bir lisânla, başka bir Kitab‑ı Münzel’in tefevvuk edemeyeceği bir ifâde ile takrîr eden kitab, Kur'ân’dır. Bu kadar mükemmel ve esrâr‑engîz, her insanın tedkikine bu kadar açık olan bir din; muhakkak insanları kendisine meclûb eden i'câzkâr kudreti hâizdir. Müslümanlığın bu kudreti hâiz olduğunda şübhe yoktur.
Edouard MONTET
Daha bu çeşit meşhûr çok feylesoflar var. Kur'ân’ı tam tasdik ve takdir etmişler…
Said Nursî
169
Nokta Risalesi
Müellifi
Bediüzzaman Said Nursî
.
Te'lif Tarihi: 1337
İlk Baskı:
Evkàf‑ı İslâmiye Matbaası, İstanbul
1337
171
Nokta
Birinci Kısım
مِنْ نُورِ مَعْرِفَةِ اللّٰهِ جَلَّ جَلَالُهُ
Çok kıymetlidir (❋)
İfâde‑i Merâm
Bir bahçeye girsem iyisini intihâb ederim. Koparmasından zahmet çeksem hoşlanırım. Çürüğünü, yetişmemişini görsem “Huz mâ safâ” derim. Muhâtablarımı da öyle arzu ederim.
Derler: “Sözlerin iyi anlaşılmıyor?”
Bilirim ki; kâh minâre başında, kâh kuyu dibinde konuşuyorum. Neyleyeyim zuhûrat öyle. “Şuâât” ve şu kitapta mütekellim, âciz kalbimdir. Muhâtab, âsî nefsimdir. Müstemi', müteharri‑i hakikat bir Japon’dur. Temâşâ eden bunu düşünmeli.
Gayetü'l‑gâyât olan Mârifetullâhın bir bürhânı olan Mârifeti'n‑Nebîyi “Şuâât”ta bir nebze beyân ettik. Şu risalede maksûd‑u bizzat olan tevhidin lâyuhadd berâhininden yalnız dört muazzam bürhânına işâret edeceğiz. Hem nazar‑ı aklîyi, hads‑i kalbiyle birleştirmek için, melâike ve haşrin bir kısım delâiline îmâ ederek îmânın altı rüknünden dördünün birer lem'asını, fehm‑i kàsırımla göstermek isterim.
172
اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَمَلٰئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللّٰهِ تَعَالٰى وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ
Said Nursî
173
Mukaddime
﴿﷽﴾
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ❋ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى مُحَمَّدٍ خَاتَمِ النَّبِيِّنَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ﴾maksûdumuzdur, matlûbumuzdur. Gayr‑ı mütenâhî berâhininden dört bürhân‑ı küllîyi îrâd ediyoruz.
Birinci Bürhân: Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Şu bürhân‑ı neyyirimiz Şuâât’ta tenevvür ettiğinden, tenvir‑i müddeâmızda münevver bir mir'âttır.
İkinci Bürhân: Kitab‑ı kebîr ve insan‑ı ekber olan kâinâttır.
Üçüncü Bürhân: Kitab‑ı mu'ciz, Kelâm‑ı Akdes’tir.
Dördüncü Bürhân: Âlem‑i gayb ve şehâdetin nokta‑i iltisâkı ve berzahı ve iki âlemden birbirine gelen seyyârâtın mültekâsı, vicdân denilen fıtrat‑ı zîşuûrdur. Evet, fıtrat ve vicdân akla bir penceredir; tevhidin şuâını neşrederler.
174
Birinci Bürhân
Risalet ve İslâmiyetle mücehhez olan “Hakikat‑i Muhammediye” (A.S.M.)’dir ki, risalet noktasında en muazzam icmâ ve en vâsi' tevâtür sırrını ihtiva eden mecmû‑u enbiyânın şehâdetini tazammun eder. Ve İslâmiyet cihetiyle vahye istinâd eden bütün edyân‑ı semâviyenin rûhunu ve tasdiklerini taşıyor.
İşte bütün enbiyânın şehâdetiyle ve bütün edyânın tasdikiyle ve bütün mu'cizâtının te'yidiyle musaddak olan bütün akvâliyle, vücûd ve vahdet‑i Sâni'i beşere gösteriyor. Demek şu da'vâda ittihâd etmiş bütün efâzıl‑ı beşer nâmına o nuru gösteriyor.
Acaba bu kadar tasdiklere mazhar, büyük, derin, dûrbîn, sâfî, keskin, hakàik‑âşinâ bir gözün gördüğü hakikat, hakikat olmamak hiç ihtimali var mı?
İkinci Bürhân
Kâinât kitabıdır. Evet şu kitabın bütün hurûfu ve bütün noktaları, ifrâden ve terekküben Zât‑ı Zülcelâl’in vücûd ve vahdetini, elsine‑i mahsûsaları kırâat ile; ﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾ ’yi tilâvet ediyorlar.
Cemî'‑i zerrât-ı kâinât birer birer zât ve sıfât vesâir vücûh ile, hadsiz imkânât mâbeyninde mütereddid iken; birdenbire bir ciheti takib, muayyen bir sıfatla ittisaf, mahsûs bir keyfiyetle tekeyyüf ederek hayret‑bahşâ hikemi intac ettiğinden; Sâni'in vücûb‑u vücûduna şehâdetle avâlim‑i gaybiyenin enmûzeci olan latîfe‑i Rabbâniye içinde ilân‑ı Sâni' eden misbâh‑ı îmânı ışıklandırıyorlar.
Evet bir nefer, nefsinde ve takımda ve bölükte, taburda ve orduda gibi; her bir zerre de, kendi başıyla zât, sıfât, keyfiyetteki imkânât cihetiyle Sâni'i ilân ettiği gibi; tesâvîr‑i mütedâhileye benzeyen mürekkebât‑ı müteşâbike-i mütesâide-i kâinâtın her bir makamında ve her bir nisbetinde ve her bir dâiresinde, her bir zerre, muvâzene‑i cereyan-ı umumîyi muhâfaza; ve her nisbetinde ve her takımında ayrı ayrı vazifeyi îfâ ve hikmeti intac ettiklerinden Sâni'in kasd ve hikmetini izhâr ve vücûd ve vahdetinin âyâtını kırâat ettikleri için, Sâni'‑i Zülcelâl’in berâhini, zerrâttan kat kat ziyâde olur.
Demek اَلطُّرُقُ اِلَى اللّٰهِ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ الْخَلَائِقِhakikattir, mübâlağa değil; belki nâkıstır.
175
Neden aklıyla herkes göremiyor?
S: Neden aklıyla herkes göremiyor?
Cevab: Kemâl‑i zuhûrundan ve zıddın ademinden.
تَأَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَاِنَّهَا ❋ مِنَ الْمَلَأِ الْاَعْلٰى اِلَيْكَ رَسَائِلُ
Yani: “Sahife‑i âlemin eb'âd‑ı vâsiasında Nakkàş‑ı Ezelî’nin yazdığı silsile‑i hâdisâtın satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr‑i hakikatle sarıl. Tâ ki mele‑i a'lâdan uzanan şu selâsil‑i resâil, seni a'lâ‑yı illiyîn-i tevhide çıkarsın.”
Şu kitabın hey'et‑i mecmuasında öyle parlak bir nizâm var ki, nazzâmı güneş gibi içinde tecellî ediyor. Her kelimesi, her harfi birer mu'cize‑i kudret olan bu kitab‑ı kâinâtın te'lifinde öyle bir i'câz var ki, bütün esbâb‑ı tabîiye, farz‑ı muhâl olarak muktedir birer fâil‑i muhtar olsalar, yine kemâl‑i acz ile o i'câza karşı secde ederek: سُبْحَانَكَ لَا قُدْرَةَ لَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُdiyeceklerdir.
Her bir kelimesi bütün kelimâtıyla münâsebetdârdır. Ve her harfi, bâhusus zîhayat bir harfi, bütün cümlelere karşı müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü var olan bu kitabın öyle bir muzâaf iştibâk‑ı tesânüd-ü nazmı vardır ki; bir noktayı yerinde icâd etmek için bütün kâinâtı icâd edecek bir kudret‑i gayr-ı mütenâhî lâzımdır. Demek sivrisineğin gözünü halkeden, Güneşi dahi O halketmiştir. Pirenin midesini tanzim eden Manzûme‑i Şemsiyeyi de O tanzim etmiştir. Sünûhât’ın dokuzuncu sahifesinde ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ﴾ hakikatine müracaat et.
176
Yalnız şu kitabın küçük bir kelimesi olan bal arısını gör. Nasıl şehd‑i şehâdet o mu'cize‑i kudretin lisânından akıyor. Veyâhut şu kitabın bir noktası olan hurdebînî bir huveynet ki, çok defa büyülttükten sonra görünür. Dikkat et! Nasıl mu'ciz‑nümâ, hayret‑fezâ bir misâl‑i musağğar-ı kâinâttır. Sûre‑i Yâsîn, sûret‑i lafz-ı Yâsîn’de yazıldığı gibi; cezâletli, mûcez bir nokta‑i câmi'dir. Onu yazan, bütün kâinâtı da o yazmıştır. Eğer insaf ile dikkat etsen, şu küçücük hayvanın ve huveynetin sûreti altında olan makine‑i dakîka-i bedîa-i İlâhiye’nin şuûrsuz, kör, mecrâ ve mahrekleri tahdid olunmayan ve imkânâtında evleviyet olmayan esbâb‑ı basîta-i câmide-i tabîiyeden husûlünü, muhâl‑ender muhâl göreceksin.
Eğer her bir zerrede hükemâ şuûru, etıbbâ hikmeti, hükkâmın siyaseti bulunduğunu ve her bir zerre de sâir zerrât ile vâsıtasız muhâbere ettiğini i'tikàd edersen, belki nefsini kandırıp o muhâli de i'tikàd edebilirsin. Hâlbuki, o zîhayat makinede öyle bir mu'cize‑i kudret, öyle bir hàrika‑i hikmet vardır ki, ancak bütün kâinâtı, bütün şuûnâtını icâd eden, tanzim eden bir Sâni'in sun'u olabilir. Yoksa kör, az, basit imkân tereddüdüyle ayak atamaz, esbâb‑ı tabîiden olamaz.
177
Bâhusus o esbâb‑ı tabîiyenin üssü'l‑esâsı hükmünde olan cüz'‑ü lâyetecezzâdaki kuvve‑i câzibe ve kuvve‑i dâfianın ictimâ'larının hortumu üzerinde bir muhâliyet damgası var. Fakat câizdir ki, herbir şeyin esâsı zannettikleri olan cezb, def', hareket, kuvâ gibi emirler, âdâtullâhın kanunlarına birer isim olsun. Lâkin kanun, kaidelikten tabîiliğe ve zihnîlikten haricîliğe ve itibardan hakikate ve âletiyetten müessiriyete geçmemek şartıyla kabûl ederiz.
Neden Ezeliyet‑i madde ve harekât-ı zerrâttan teşekkül-ü envâ' gibi umûr-u bâtılaya ihtimal veriliyor?
S: Ezeliyet‑i madde ve harekât‑ı zerrâttan teşekkül‑ü envâ' gibi, umûr‑u bâtılaya neden ihtimal veriliyor?
Cevab: Sırf başka şey ile nefsini iknâ etmek sadedinde olduğu için, umûrun esâs‑ı fâsidesini tebeî bir nazarla derketmediğinden neş'et ediyor. Eğer nefsini iknâ etmek sûretinde kasden ve bizzat ona müteveccih olursa, muhâliyetine ve ma'kul olmadığına hükmedecektir. Farazâ kabûl etse de, teğâfül‑ü ani's-Sâni' sebebiyle hâsıl olan ıztırar ile kabûl edilebilir.
Dalâlet ne kadar acîbdir. Zât‑ı Zülcelâl’in lâzım‑ı zarûrîsi olan ezeliyeti ve hàssası olan icâdı aklına sığıştırmayan, nasıl oluyor ki, gayr‑ı mütenâhî zerrâta ve âciz şeylere veriyor.
Evet meşhûrdur ki: Hilâl‑i îde bakarlardı. Kimse bir şey görmedi. İhtiyar bir zât yemîn etti: “Hilâli gördüm.” Hâlbuki gördüğü hilâl, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi. Kıl nerede, kamer nerede? Harekât‑ı zerrât nerede, sebeb‑i teşkil-i envâ' nerede?
İnsan fıtraten mükerrem olduğundan hakkı arıyor. Bazen bâtıl eline gelir. Hak zannederek koynunda saklar. Hakikati kazarken ihtiyarsız dalâlet başına düşer; hakikat zannederek başına giydiriyor.
178
Nedir şu tabiat, kavânîn, kuvâ ki, onlar ile kendilerini aldatıyorlar?
S: Nedir şu tabiat, kavânîn, kuvâ ki, onlar ile kendilerini aldatıyorlar?
Cevab: Tabiat, âlem‑i şehâdet denilen cesed‑i hilkatin anâsır ve a'zâsının ef'âlini intizam ve rabt altına alan bir Şerîat‑ı Kübrâ-yı İlâhiye’dir. İşte şu şerîat‑ı fıtriyedir ki, “Sünnetullâh ve Tabiat” ile müsemmâdır. Hilkat‑i kâinâtta cârî olan kavânîn‑i itibariyesinin mecmû ve muhassalasından ibarettir. Kuvâ dedikleri şey, her biri şu şerîatın birer hükmüdür. Ve kavânîn dedikleri şey, her biri şu şerîatın birer mes'elesidir.
Fakat o şerîattaki ahkâmın yeknesak istimrarına istinâden vehim, hayâl tasallut ederek tazyîk edip, şu tabiat‑ı hevâiye tevazzu' ve tecessüm edip mevcûd‑u haricî ve hayâlden hakikat sûretine girmiştir. Hayâli, hakikat sûretinde gören, gösteren nüfûsun isti'dâd‑ı şûresinden, fâil‑i müessir tavrını takmıştır.
Hâlbuki, kör, şuûrsuz tabiat, kat'iyyen kalbi iknâ edecek ve fikre kendini beğendirecek ve nazar‑ı hakikat ona ünsiyet edecek hiçbir mülâyemet ve münâsebet yok iken ve masdar olmaya kàbiliyeti mefkûd iken, sırf nefy‑i Sâni' farazından çıkan bir ıztırar ile veleh‑resân-ı efkâr olan Kudret‑i Ezeliyenin âsâr‑ı bâhiresinin tabiattan sudûru tahayyül edilmiş.
Hâlbuki tabiat misâlî bir matbaadır, tâbi' değil; nakıştır, nakkàş değil; kàbildir, fâil değil; mistardır, masdar değil; nizâmdır, nâzım değil; kanundur, kudret değil; şerîat‑ı irâdiyedir, hakikat‑i hariciye değil.
Meselâ: Yirmi yaşında bir adam birdenbire dünyaya gelse, hàlî bir yerde muhteşem ve sanâyi‑i nefîsenin âsârıyla müzeyyen bir saraya girse, hem farzetse kat'iyyen hariçten gelme hiçbir fâilin eseri değil. Sonra içindeki eşya‑yı muntazamaya sebeb ararken tanziminin kavânînini câmi' bir kitab bulsa, onu ma'kes‑i şuûr olduğundan, bir fâil, bir illet‑i ıztırarî kabûl eder.
İşte Sâni'‑i Zülcelâl’den teğâfül sebebiyle böyle gayr‑ı ma'kul, gayr‑ı mülâyim bir illet‑i ıztırarî olan tabiatla kendilerini aldatmışlar.
179
Şerîat‑ı İlâhiye ikidir:
Biri: Sıfat‑ı Kelâmdan gelen bir şerîattır ki, beşerin ef'âl‑i ihtiyariyesini tanzim eder.
İkincisi: Sıfat‑ı İrâdeden gelen ve evâmir‑i tekvîniye tesmiye edilen şerîat‑ı fıtriyedir ki, bütün kâinâtta cârî olan kavânîn‑i âdâtullâhın muhassalasından ibarettir. Evvelki şerîat nasıl kavânîn‑i akliyeden ibarettir; tabiat denilen ikinci şerîat dahi, mecmû‑u kavânîn-i itibariyeden ibarettir. Sıfat‑ı kudretin hàssası olan te'sir ve icâda mâlik değillerdir. (❋)
Sâbıkan sırr‑ı tevhid beyânında demiştik: Her şey her şeyle bağlıdır. Bir şey her şeysiz yapılmaz. Bir şeyi halkeden her şeyi halketmiştir. Öyle ise, bir şeyi yapan Vâhid‑i Ehad, Ferd‑i Samed olmak zarûrîdir.
Şu ehl‑i dalâletin gösterdikleri esbâb‑ı tabîiye, hem müteaddid, hem birbirinden haberi yok; hem kör, iki elinde iki kör olan tesâdüf‑ü a'mâ ve ittifakıyet‑i avrânın eline vermiştir.﴿قُلِ اللّٰهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ ف۪ي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ﴾
180
Elhâsıl: İkinci bürhânımız olan kitab‑ı kebîr-i kâinâttaki nazm ve nizâm, intizam ve te'lifindeki i'câz güneş gibi gösteriyor ki; bir kudret‑i gayr-ı mütenâhî, bir ilm‑i lâ-yetenâhî, bir irâde‑i ezeliyenin eserleridir.
Nazm ve nizâm‑ı tâmme ne ile sâbittir?
S: Nazm ve nizâm‑ı tâmme ne ile sâbittir?
Elcevab: Nev'‑i beşerin havâs ve cevâsisi hükmünde olan fünûn‑u ekvân istikrâ'‑i tâmme ile o nizâmı keşfetmişlerdir. Çünkü; her bir nev'e dair bir fen ya teşekkül etmiş veya etmeye kàbildir. Her bir fen, külliyet‑i kaide hasebiyle kendi nev'indeki nazm ve intizamı gösteriyor. Zîra, her bir fen kavâid‑i külliye desâtirinden ibarettir. Demek şahsın nazarı, nizâmı ihâta etmezse, cevâsis‑i fünûn vâsıtasıyla görür ki, insan‑ı ekber insan‑ı asğar gibi muntazamdır. Her bir şey, hikmet üzere vaz' edilmiştir. Fâidesiz, abes yoktur.
Şu bürhânımız (❋) değil yalnız erkânı ve a'zâsı, belki bütün hüceyrâtı, belki bütün zerrâtı birer lisân‑ı zâkir-i tevhid olarak büyük bürhânın sadâ‑yı bülendine iştirâk ederek “Lâ İlâhe İllallâh” diye zikrediyorlar.
Üçüncü Bürhân
Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’dır. Şu bürhân‑ı nâtıkın sînesine kulağını yapıştırsan işiteceksin: “Allâhu Lâ İlâhe İllâ Hû”yu tekrar ediyor.
Hem gayet mükemmel semerâtıyla, meyvedâr bir ağacın menba'‑ı hayatı olan cürsûmu olmazsa veya kökü bozuksa, semere vermez. Şu bürhânımız dallarında meyve‑i hak ve hakikat o kadar çoktur ve o kadar doğrudur ki, şübhe bırakmaz ki, cürsûmesinde olan mes'ele‑i tevhid, hiç vehim bırakmaz derecede kuvvetli, doğru bir hak ve hakikati tazammun ediyor.
Hem şu bürhânın âlem‑i şehâdet tarafına tedellî etmiş olan ahkâma dair dalı, bütün sıdk ve hak ve hakikat olduğundan, bizzarûre âlem‑i gayb tarafına uzanan tevhide ve gayba dair gusn‑u a'zamı yine sâbit hakàik ile meyvedârdır.
181
Hem derince şu bürhân tersîm edilse anlaşılır ki; onu gösteren zât, neticesi olan mes'ele‑i tevhidde o kadar emindir ki, hiç bir şâibe‑i tereddüd hiç bir tarafında ihsâs edilmiyor.
Hem o neticeyi bütün hakàika esâs addederek müselleme ve zarûriye olduğunu bütün kuvvet‑i beyânıyla ve ısrarıyla ona giydiriyor. Ve başka şeyleri ona ircâ ediyor. Temel taşı gibi o şedîd kuvvet, sun'î olamaz.
Hem de, üstündeki sikke‑i i'câz her ahbârını tasdik eder; tezkiyeden müstağnî kılar. Âdeta ihbarâtı binefsiha sâbit umûrlardandır.
Evet şu bürhân‑ı münevverin altı ciheti de şeffâftır. Üstünde i'câz; altında mantık ve delil; sağında aklı istintak; solunda vicdânı istişhâd; önünde, hedefinde hayır ve saâdet; nokta‑i istinâdı vahy‑i mahzdır. Vehmin ne haddi var ki girebilsin.
Mârifet‑i Sâni' denilen kemâlât arşına uzanan mi'râcların usûlü dörttür.
Birincisi: Tasfiye ve işrâka müesses olan Muhakkìkîn‑i sofiyenin minhâcıdır.
İkincisi: İmkân ve hudûsa mebnî Mütekellimîn tarîkidir.
Bu iki asıl, çendan Kur'ân’dan teşa'ub etmişlerdir. Lâkin fikr‑i beşer başka sûrete ifrâğ ettiği için uzunlaşmış ve müşkülleşmiş, evhâmdan masûn kalmamışlar.
182
Üçüncüsü: Şübehât‑âlûd hükemâ mesleğidir.
Dördüncüsü ve En Birincisi: Belâğat‑ı Kur'âniye’nin ulvî mertebesini ilân etmekle beraber, cezâlet cihetiyle en parlağı ve istikamet cihetiyle en kısası ve vuzûh cihetiyle beşerin umumuna en eşmeli olan mi'râc‑ı Kur'ânî’dir.
Hem o arşa çıkmak için dört vesile vardır: İlhâm, ta'lim, tasfiye, nazar‑ı fikrî.
Tarîk‑ı Kur'ânî iki nev'idir.
Birincisi
Delil‑i inâyet ve gayettir ki, menâfi'‑i eşyayı ta'dâd eden bütün Âyât‑ı Kur'âniye bu delili nesc ve şu bürhânı tanzim ediyorlar. Bu delilin zübdesi, kâinâtın nizâm‑ı ekmelinde ittikan‑ı san'at ve riâyet‑i mesâlih ve hikemdir. Bu ise Sâni'in kasd ve hikmetini isbât ve tesâdüf vehmini ortadan nefyediyor. Zîra ittikan ihtiyarsız olmaz. Evet nizâmın şâhidleri olan bütün fünûn‑u ekvân, mevcûdâtın silsilelerindeki halkalardan asılmış mesâlih ve semerâtı ve inkılâbât‑ı ahvâlin katmer ve düğümleri içinde saklanmış hikem ve fevâidi göstermekle Sâni'in kasd ve hikmetine kat'î şehâdet ediyorlar.
Ezcümle: Fenn‑i hayvanat, fenn‑i nebâtât, ikiyüz bini mütecâviz envâ'ın büyük peder ve âdemleri hükmünde olan mebde'lerinin herbirinin hudûsuna şehâdet ettiği gibi; mevhûm ve itibarî olan kavânîn, kör ve şuûrsuz olan esbâb‑ı tabîiye ise, bu kadar hayret‑fezâ silsileler ve bu silsileleri teşkil eden ve efrâd denilen dehşet‑engîz birer makine‑i acîbe-i İlâhiye’nin icâd ve inşâsına adem‑i kàbiliyetleri cihetiyle herbir ferd, herbir nev'î müstakillen Sâni'‑i Hakîm’in dest‑i kudretinden çıktıklarını ilân ve izhâr ediyorlar.
183
Kur'ân‑ı Kerîm﴿فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ﴾ der. Kur'ân’da delil‑i inâyet vücûh‑u mümkinenin en mükemmel vechi ile bulunuyor. Kur'ân, kâinâtta tefekküre emir verdiği gibi, fevâidi tezkâr ve ni'metleri ta'dâd eden âyâtın fevâsıl ve hâtimelerinde gâliben akla havâle ve vicdânla müşâverete sevketmek için﴿اَوَلَا يَعْلَمُونَ﴾﴿اَفَلَا يَعْقِلُونَ﴾اَفَلَا يَتَذَكَّرُونَ﴿فَاعْتَبِرُوا﴾gibi, o bürhân‑ı inâyeti ezhânda tesbit ediyor.
İkinci Delil‑i Kur'ânî
Delil‑i İhtirâ'dır.
Hülâsası: Mahlûkatın her nev'ine, her ferdine ve o nev'e ve o ferde müretteb olan âsâr‑ı mahsûsasını müntic ve isti'dâd‑ı kemâline münâsib bir vücûdun verilmesidir. Hiçbir nev'i müteselsil‑i ezelî değildir. İmkân bırakmaz. İnkılâb‑ı hakikat olmaz. Mutavassıt nev'in silsilesi devam etmez. Tahavvül‑ü esnâf inkılâb‑ı hakàikın gayrısıdır. Madde dedikleri şey, sûret‑i müteğayyire, hem harekât‑ı mütehavvile-i hâdiseden tecerrüd etmediğinden hudûsu muhakkaktır. Kuvvet ve sûretler, araziyetleri cihetiyle envâ'daki mübâyenet‑i cevheriyeyi teşkil edemez. Araz cevher olamaz. Demek envâ'ının fasîleleri ve umum a'râzının hàvâss‑ı mümeyyizeleri bizzarûre adem‑i sırftan muhtera'dırlar. Silsilede tenâsül, şerâit‑i âdiye-i itibariyedendir.
184
Feyâ acaba! Vâcibü'l‑Vücûd’un lâzime‑i zarûriye-i beyyinesi olan ezeliyeti zihinlerine sığıştıramayan, nasıl oluyor da, herbir cihetten ezeliyete münâfî olan maddenin ezeliyetini zihinlerine sığıştırabilirler? Hem dest‑i tasarruf-u kudrete karşı mukâvemet edemeyen koca kâinât, nasıl oldu da küçücük ve nâzik zerrâtların (öyle dehşetli salâbet bulmuş ki) Kudret‑i Ezeliyenin yed‑i i'dâmına karşı dayanıyor. Hem nasıl oluyor ki, Kudret‑i Ezeliyenin hàssası olan ibdâ' ve icâdı, hiçbir münâsebet‑i ma'kule olmadan en âciz ve en bîçâre esbâba isnâd ediliyor?
İşte Kur'ân‑ı Kerîm, şu delili, halk ve icâddan bahseden âyâtı ile ezhânda tanzim ediyor. Müessir‑i hakîki yalnız Allah’tır. Te'sir‑i hakîki esbâbda yoktur. Esbâb, izzet ve azamet‑i kudretin perdesidir. Tâ ki, aklın nazar‑ı zâhirîsinde, dest‑i kudret umûr‑u hasîse ile mübâşir görünmesin.
Bir şeyde iki cihet var. Biri mülk, âyinenin mülevven vechi gibi. Ezdâd ona vârid oluyor.
Çirkin olur, şer olur, hakîr olur, azîm olur… İlâ âhir. Esbâb bu cihette vardır. İzhâr‑ı azamet ve izzet‑i kudret öyle ister.
İkinci cihet melekûtiyet cihetidir. Âyinenin şeffâf vechi gibi. Şu cihet herşeyde güzeldir. Şu cihette esbâbın te'siri yoktur. Vahdet öyle ister. Hattâ hayat ve rûh ve nur ve vücûd, iki vecihleri şeffâf ve güzel olduğundan mülken ve melekûten vâsıtasız dest‑i kudretten çıkıyorlar.
185
Dördüncü Bürhân
Vicdân‑ı beşer denilen fıtrat‑ı zîşuûrdur. Şu bürhânda “Dört Nükte”yi nazar‑ı dikkate al.
Birincisi
Fıtrat yalan söylemez. Meselâ: Bir çekirdekteki meyelân‑ı nümûvv der ki: “Sünbülleneceğim, meyve vereceğim.” Doğru söyler. Meselâ: Yumurtada bir meyelân‑ı hayat var. Der: “Piliç olacağım.” Biiznillâh olur. Doğru söyler. Meselâ: Bir avuç su, incimâd ile meyelân‑ı inbisatı der: “Fazla yer tutacağım.” Metîn demir onu yalan çıkaramaz. Sözünün doğruluğu demiri parçalar.
İşte şu meyelânlar, İrâde‑i İlâhiye’den gelen evâmir‑i tekvîniyenin tecellîleridir, cilveleridir.
İkincisi
Beşerin havâssü'l‑hams-u zâhire ve bâtınadan başka âlem‑i gayba karşı açılan pek çok pencereleri var. Gayr‑ı meş'ûr pek çok hisleri var. Hiss‑i sâmia, bâsıra, zâika olduğu gibi, bir hiss‑i sâdise-i sâdıka olan sâika vardır. Hem bir hiss‑i sâbia-i bârika olan şâika var. O şevk ve sevk yalan söylemez. Yanlış gidemez.
Üçüncüsü
Mevhûm bir şey hakikat‑i hariciyeye mebde' olamaz. Fıtrat ve vicdânda nokta‑i istinâd ile nokta‑i istimdâd, iki hakikat‑i zarûriyedir. Hilkatin safveti ve en mükerremi olan rûh‑u beşer, o iki nokta olmazsa en süflî, en berbat bir mahlûk olur. Hâlbuki, kâinâttaki hikmet ve nizâm ve kemâl bu ihtimali reddeder.
Dördüncüsü
Akıl ta'tîl‑i eşgâl etse de, nazarını ihmal etse, vicdân Sâni'i unutamaz. Kendi nefsini inkâr etse de O’nu görür. O’nu düşünür. O’na müteveccihtir. Hads – ki, şimşek gibi sür'at‑i intikaldir, – dâima onu tahrîk eder. Hadsin muzâafı olan ilhâm, onu dâima tenvir eder. Meyelânın muzâafı olan arzu ve onun muzâafı olan iştiyak ve onun muzâafı olan aşk‑ı İlâhî, onu dâima mârifet‑i Zülcelâl’e sevkeder. Şu fıtrattaki incizab ve cezbe, bir hakikat‑i câzibedârın cezbiyledir.
186
Bu nükteleri bildikten sonra şu bürhân‑ı enfüsî olan vicdâna müracaat et. Göreceksin ki, kalb bedenin aktârına neşr‑i hayat ettiği gibi, kalbdeki ukde‑i hayatiye olan Mârifet‑i Sâni'dir ki, isti'dâdât‑ı gayr-ı mahdûde-i insaniye ile mütenâsib olan âmâl ve müyûl‑ü müteşa'ibeye neşr‑i hayat eder. Lezzeti içine atar ve kıymet verir ve bast ve temdid eder. İşte nokta‑i istimdâd‥
Ve kavga ve müzâhemetin meydânı olan dağdağa‑i hayata hücum gösteren âlemin, binlerce musîbet ve müzâhemelere karşı yegâne nokta‑i istinâd yine mârifet‑i Sâni'dir.
Evet herşeyi hikmet ve intizam ile işleyen bir Sâni'‑i Hakîm’e i'tikàd etmezse ve ale'l‑amyâ kör tesâdüflere havâle ederse ve o beliyyâta karşı elindeki kudretin adem‑i kifâyetini düşünse, ister istemez tevahhuş, dehşet, telâş, havftan mürekkeb bir hâlet‑i Cehennem-nümûn ve ciğer‑şikâfe düşecektir. O ise eşref ve ahsen‑i mahlûkat olan rûh‑u insaniyetin herşeyden ziyâde perîşan olduğunu istilzam eder. O ise, intizam‑ı kâmil-i kâinâttaki nizâm‑ı ekmele zıt oluyor.
Şu nokta‑i istimdâd ve nokta‑i istinâd ile bu derece nizâm‑ı âlemde hüküm‑fermâlık, hakikat‑i nefsü'l-emriyenin hàssa‑i münhasırası olduğu için, her vicdânda iki pencere olan şu iki noktadan Sâni'‑i Zülcelâl, mârifetini kalb‑i beşere dâima tecellî ettiriyor. Akıl gözünü kapasa da, vicdânın gözü dâima açıktır.
Sâni'‑i Zülcelâl bu dört bürhân‑ı azîmin kat'î şehâdetleriyle Vâcibü'l‑Vücûd, Ezelî, Vâhid, Ehad, Ferd, Samed, Alîm, Kadîr, Mürîd, Semi', Basîr, Mütekellim, Hayy, Kayyûm olduğu gibi bütün evsâf‑ı celâliye ve cemâliye ile muttasıftır. Zîra mukarrerdir ki: Masnû'daki feyz‑i kemâl Sâni'in zıll‑i tecellîsinden muktebestir. Demek, kâinâtta ne kadar hüsün, cemâl, kemâl varsa, umumundan lâyuhadd derecede yüksek tabakada evsâf‑ı cemâliye ve kemâliye ile Sâni'‑i Zülcelâl muttasıftır. Zîra, ihsân servetin, icâd vücûdun, icâb vücûbun, tahsin hüsnün, tenvir nurun fer'i ve delili olduğu gibi; bütün kâinâttaki bütün kemâl ve cemâl, Sâni'‑i Zülcelâl’in kemâl ve cemâline bir zıll‑i zalîldir ve bürhânıdır.
187
Hem de Sâni'‑i Zülcelâl cemî'‑i nekàisten münezzehtir. Zîra nevâkıs, mâhiyet‑i maddiyâtın isti'dâdsızlığından neş'et eder. Zât‑ı Zülcelâl maddiyâttan mücerreddir, münezzehtir. Hem kâinâtın mâhiyât‑ı mümkinesinden neş'et eden evsâf ve levâzımatından mukaddestir.
لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ جَلَّ جَلَالُهُ ❋ سُبْحَانَ مَنِ اخْتَفٰى لِشِدَّةِ ظُهُورِهِ ❋
سُبْحَانَ مَنِ اسْتَتَرَ لِعَدَمِ ضِدِّهِ ❋ سُبْحَانَ مَنِ احْتَجَبَ بِالْاَسْبَابِ لِعِزَّتِهِ
188
Vahdetü'l‑Vücûdu nasıl görüyorsun?
S: Vahdetü'l‑Vücûdu nasıl görüyorsun?
Elcevab: Tevhidde istiğraktır. Ve nazara sığmayan bir tevhid‑i zevkîdir. Esâsen Tevhid‑i Rubûbiyet ve Tevhid‑i Ulûhiyetten sonra tevhidde zevken şiddet‑i istiğrak, vahdet‑i kudret, yani لَا مُؤَثِّرَ فِي الْكَوْنِ اِلَّا اللّٰهُsonra vahdet‑i idare, sonra vahdetü'ş‑şühûd, sonra vahdetü'l‑vücûd, sonra yalnız bir vücûdu, sonra yalnız bir mevcûdu görünceye müncer oluyor.
Muhakkìkîn‑i Sofiyenin müteşâbihât hükmünde olan şatahatıyla istidlâl edilmez. Dâire‑i esbâbı yırtıp çıkmayan ve te'sirinden kurtulmayan bir rûh, vahdetü'l‑vücûddan dem vursa, haddini tecâvüz eder. Dem vuranlar, Vâcibü'l‑Vücûd’a o kadar hasr‑ı nazar etmişlerdir ki; mümkinâttan tecerrüd ederek, yalnız bir vücûdu, belki bir mevcûdu görmüşler.
Evet, delil içinde neticeyi görmek, âlemde Sâni'i müşâhede etmek, tarîk‑ı istiğrakkârâne cihetiyle cedâvil‑i ekvânda cereyan‑ı tecelliyât-ı İlâhiye’yi ve melekûtiyet‑i eşyada sereyân‑ı füyûzâtı ve merâyâ‑yı mevcûdâtta tecellî‑i esmâ ve sıfâtı, yalnız zevken anlaşılır birer hakikat iken, dıyk‑ı elfâz sebebiyle ulûhiyet‑i sâriye ve hayat‑ı sâriye tâbir ettiler. Ehl‑i fikir, o hakàik‑ı zevkiyeyi, nazarın mekàyisine sıkıştırdığından çok evhâm‑ı bâtılaya menşe' oldu.
Madde‑perver hükemâ ve zaîfü'l‑i'tikàd ehl‑i nazarın vahdetü'l‑vücûdu ile evliyânın vahdetü'l‑vücûdu, tamamen birbirinin zıddıdır. Beş cihetten fark vardır:
189
Birincisi: Muhakkìkîn‑i Sofiye, Vâcibü'l‑Vücûd’a o kadar hasr‑ı nazar etmiş ve müstağrak olmuş ve ehemmiyet vermişler ki, O’nun hesabına kâinâtın vücûdunu inkâr etmişler. Hükemâ ve zaîfü'l‑i'tikàd olanlar, maddeye o kadar hasr‑ı nazar etmişler ve müstağrak olmuşlar ki, fehm‑i Ulûhiyet’ten uzaklaştılar. Ve o derece maddeye kıymet verdiler ki, herşeyi maddede görmek, hattâ Ulûhiyeti onda mezcetmek, hattâ kâinât hesabına Ulûhiyetten istiğnâ etmek derecede tarîk‑ı müteassifeye girmişlerdir.
İkincisi: Muhakkìkîn‑i Sofiyenin vahdet‑i vücûdu, vahdetü'ş‑şühûdu tazammun eder. İkincilerin vahdetü'l‑mevcûdu tazammun eder.
Üçüncüsü: Birincilerin mesleği zevkîdir. İkincilerin nazarîdir.
Dördüncüsü: Birinciler, evvelen ve bizzat Hakka, nazar‑ı tebeî olarak halka bakarlar. İkinciler, evvelen ve bizzat halka bakarlar.
Beşincisi: Birinciler, Hudâ‑peresttirler. İkinciler, hod‑peresttirler.
اَيْنَ الثَّرٰى مِنَ الثُّرَيَّا وَاَيْنَ الضِّيَاءُ السَّاطِعُ مِنَ الظُّلْمَةِ الطَّامِسَةِ
190
Tenvir
Meselâ: Küre‑i arz, rengârenk muhtelif ve küçük küçük cam parçalarından farzolunursa, herbiri başka hâsiyetle levnine ve cirmine ve şekline nisbetle şemsten bir feyiz alacaktır. Şu hayâlî feyiz ise, ne güneşin zâtı ve ne de ayn‑ı ziyâsıdır. Hem de ziyânın temâsili ve elvân‑ı seb'asının tesâvîri ve güneşin tecellîsi olan şu gûnâ‑gûn ve rengârenk çiçeklerin elvânı farazâ lisâna gelseler herbiri “Güneş benim gibidir.” Veyâhut “Güneş benim” diyeceklerdir.
اۤنْ خَيَالَاتِى كِه دَامِ اَوْلِيَاسْت ❋ عَكْسِ مَهْرُويَانِ بُوسْتَانِ خُدَا اَسْتْ
Fakat ehl‑i vahdetü'ş-şühûdun meşrebi, fark ve sahvdır. Ehl‑i Vahdeti'l-Vücûdun meşrebi, mahv ve sekirdir. Sâfî meşreb ise, meşreb‑i ehl-i fark ve sahvdır.
تَفَكَّرُوا ف۪ي اٰلَاءِ اللّٰهِ وَلَا تَفَكَّرُوا ف۪ي ذَاتِهِ فَاِنَّكُمْ لَنْ تَقْدِرُوا ❋ حَق۪يقَةُ الْمَرْءِ لَيْسَ الْمَرْءُ يُدْرِكُهَا فَكَيْفَ كَيْفِيَّةُ الْجَبَّارِ ذِي الْقِدَمِ ❋ هُوَ الَّذ۪ي اَبْدَعَ الْاَشْيَاءَ وَاَنْشَاَهَا فَكَيْفَ يُدْرِكُهُ مُسْتَحْدَثُ النَّسَمِ
191
İkinci Kısım
192
(❋)
193
Melâike Tasdiki, Îmânın Bir Rüknüdür
Medhal
Dört Nükteye Dikkat!
Birinci Nükte
Madde asıl değil tâbidir. Mahdum değil hàdimdir. Hâkim değil mahkûmdur. Lübb, esâs, müstakar değil yarılmaya, erimeye, yırtılmaya müheyyâ bir kışırdır, zebeddir, sûrettir.
Zîra âlet‑i mükebbire ile binler defa büyütülen, sonra görünen bir mikroba dikkat edilse görünür ki, maddenin tesâğuru nisbetinde, âsâr‑ı hayat, nur‑u rûh tezâyüd eder, teşeddüd eder.
Madde inceleştikçe bizden uzaklaşınca, rûh âlemine hayat âlemine yaklaşıyor gibi harâret‑i rûh, nur‑u hayat daha şiddet ile tecellî ediyor.
Bak o hurdebînî huveynenin havâssına! Ne kadar keskindirler ki, a'zâsını, rızkını görür. Kardeşinin sesini işitir, ilâ âhir… Demek havâssı ve kuvâları binler defa bizimkilerden şedîddir, keskindir, hassastırlar.
Hem madde‑i meşhûreden başka pek çok menâbi'in tereşşuhâtı, lemeâtı, semerâtı âlem‑i mülkte vardır ki, kat'iyyen maddeye ve hareketine ircâ ile izâh edilmez. Demek âlem‑i mülk ve şehâdet, âlem‑i melekût ve ervâh üstünde tenteneli bir perdedir…
Her şey, hattâ meyvelerin içi dışından, bâtını zâhirden daha muntazam, daha latîf, daha san'atkârâne olduğunu, gösterir ki; hüküm melekûtundur.
194
Esbâb‑ı maddiye bahânedir, tâbidirler. Yoksa zâhiri daha mükemmel olmak lâzım gelirdi. Maddeden azîm bir kütleyi nasıl bir rûh istihdam eder, bir zerreyi de istihdam edebilir. Ona istinâd ile âlem‑i misâlde müzehher bir şahıs olur. Âlem‑i türâbda bir çekirdek âlem‑i havada ondan bir şecer‑i meyvedâr gibi…
İkinci Nükte
Hayat herşeyin başında ve esâsındadır. Hayat herşeyi herşeye mal eder. Onun ile bir şey der: “Herşey malımdır. Dünya hânemdir. Kâinât mülkümdür.”
Ziyâ, ecsâmın keşşâfı ve elvânın sebeb‑i vücûdu olduğu gibi; Hayat dahi mevcûdâtın keşşâfı… Ve cüz'ü küll gibi belki daha büyük yapmak‥ Ve küllü cüz'e sıkıştırmak ve iştirâk ve ittihâd ettirmek gibi kemâlât‑ı vücûdun sebebidir. “Hayat kesrette bir çeşit tecellî‑i vahdet’tir.”
Bak! Hayatsız bir cisim, dağ dahi olsa yetîmdir, münferittir, garîbdir. Münâsebeti yalnız oturduğu mekân ve ona karışan şeyle var. Başka ne varsa ona nisbeten ma'dûmdur.
Şimdi bak küçücük bir cisme! Meselâ bal arısına hayat girdiği ânda, bütün kâinâtla öyle münâsebât te'sis eder, bütün tâifeleri ile öyle bir ticâret akdediyor ki, diyebilir: “Âlem bahçemdir. Güneşim parlıyor.” Sâika ve şâikayı ihtiva eden havâss‑ı aşeresiyle; dünyanın ekser envâ'ı ile ihtisas, ünsiyet, mübâdele ve tasarrufa başlar.
Bak! Hayat tabaka‑i insaniyeye çıktıkça öyle inbisat ve inkişaf ve tenevvür eder ki; ziyâ‑yı akılla menzilindeki odaları gezer gibi, avâlim‑i ulviye ve rûhiye ve cismâniyede gezer. O, o avâlime misâfir gittiği gibi, onlar dahi onun mir'ât‑ı rûhuna misâfir oluyorlar. Hayat, Zât‑ı Zülcelâl’in en parlak bir bürhân‑ı vahdeti; ve en büyük bir ni'meti ve tecellî‑i merhameti; ve en hafî, dakîk, bilinmez bir nakş‑ı nezîhidir.
195
Bak! Envâ'‑ı hayatın en ednâsı olan hayat‑ı nebât; Ve onun en birinci derecesi olan çekirdekteki ukde‑i hayatiyenin tenebbühü, o derece zuhûr, kesret, mebzûliyet, ülfetle zaman‑ı Âdem’den beri hikmet‑i beşer nazarından gizli kalmış. Hakikati keşfedilmemiş. Hem o kadar nezîhtir ki, dest‑i kudret ile onun arasında sebeb‑i zâhirî vaz' edilmemiş. Zîra mülk ve melekûtu, iki vechi temiz, pâk, şeffâftır. Nazar‑ı zâhirîde umûr‑u hasîse ile perdesiz mübâşeretinden teâlî eden izzet‑i kudret, esbâb‑ı zâhiriye yalnız mülk cihetinde bulunmasını başka şeyde ister, bunda istemez. Hattâ denilebilir; hayat olmazsa vücûd vücûd değildir. Hayat rûhun ziyâsıdır.
Mâdemki, hayat bu derece ehemmiyetlidir. Mâdem âlemde bir intizam‑ı kâmil var. Bir itkan‑ı muhkem var. Mâdem bu bîçâre perîşan küremiz, bu kadar zevi'l‑ervâh ile dolmuştur. Öyle ise bir hads‑i sâdıkla hükmolunur ki; şu kusûr‑u semâviye ve şu burûc‑u sâmiyenin dahi kendilerine münâsib sükkânı vardır. Nâr nuru yakmaz. Nurânî dahi Şemste yaşar. (Balık suda gibi.)
Mâdem Kudret‑i Ezeliye âdi ve en kesif bir maddeden zevi'l‑ervâhı halkeder. Elbette nur gibi, esîr gibi rûha yakın sâir seyyâlât‑ı latîfe maddeleri ihmal etmez, meyyit bırakmaz.
196
Temsîl: Melâikeyi, rûhâniyâtı tasdik etmeyen, vahşî bir adama benzer ki; büyük muhteşem bir medenî şehre gidiyor. Şehrin uzak köşesinde pis, perîşan, küçük bir hâneye rast gelir ki, sefil insanlarla dolu. Etrafı da zevi'l‑ervâh ile memlû… Onlara mahsûs şerâit‑i hayatiye vardır ki; bazısı âkilü'n‑nebât, bazısı âkilü's‑simâktir.
Sonra, uzakta binlerce müzeyyen kusûr‑u àliye görüyor ki, mâbeynlerinde geniş tenezzühgâh meydânları var. Uzaklıktan veya kasr‑ı nazarından veya onların gizlenmesinden, o insanlar ona görünmediği ve şurada gördüğü şerâit‑i hayat o kasırlarda görünmediği için i'tikàd ediyor ki; o kasırlar sâkinînden hàlîdir.
Hem melâikeyi tasdik eden zât, o vahşînin arkadaşı olan, nîm‑bedevî bir adama benzer ki; şu küçük, hakîr hâneyi gördü ki, zîrûhla dolu. Ve ihtiyar ve hikmete delâlet eden şehrin intizamını gördüğünden cezm eder ki; O kusûr‑u müzeyyenenin bazı sükkânları var ki, onlar onlara münâsib, onlar ona muvâfıktırlar. Kendilerine mahsûs şerâit‑i hayatiyeleri vardır. Uzaklık veya gözün kàbiliyetsizliği veya tesettürlerine binâen görünmemeleri, olmamalarına delil olamaz. “Adem‑i rü'yet, adem‑i vücûda delâlet etmez.”
Demek, küre‑i arzın hakaret ve kesâfetiyle beraber bu kadar zevi'l‑ervâhın vatanı olması‥ Ve en hasîs hattâ müteaffin cüz'leri menba'‑ı hayat kesilmesi, bittarîki'l‑evlâ hem intizam‑ı muttaride mebnî olan kıyâs‑ı hafi-yi hadsîye müesses olan kıyâs‑ı evlevî ile delâlet eder ki; şu fezâ‑yı lâ-yetenâhî burûcuyla, nücûmuyla zîşuûr, zevi'l‑ervâh ile doludur. Nurdan, nârdan ve seyyâlâtlardan mahlûk olan o zevi'l‑ervâha Şerîat: “melâike ve cânn” der. Melâike ise ecnâs‑ı muhtelifedir. Cin dahi öyle.
197
Üçüncü Nükte
Bütün ukalâ, turuk‑u tâbirde ihtilâflarıyla beraber melâikenin mânâ ve hakikatinin vücûduna icmâ‑ı maneviyle ittifak etmişlerdir. Hattâ Meşâiyyûn, melâikeyi: “envâ'ın mâhiyât‑ı mücerrede-i rûhâniye” ile tâbir etmişlerdir. İşrâkìyyûn: “ukùl‑ü aşere, erbâbü'l‑envâ'” diye tevsim etmişler. Ehl‑i edyân “melekü'l‑cibâl, melekü'l‑bihâr, melekü'l‑emtâr” nâmlarıyla tesmiye etmişler. Hattâ akılları gözlerinde olan maddiyûn ve tabîiyyûn dahi mânâ‑yı melâikeyi inkâra mecâl bulmamışlar, belki nevâmis‑i fıtratta “kuvâ‑yı sâriye” diye bir cihette tasdike muztar olmuşlar.
Evet mâdemki, hayat mevcûdâtın keşşâfıdır, belki neticesi, zübdesidir. Nasıl şu fezâ‑yı vesîa sâkinînden ve şu semâvât‑ı latîfe mutavattinînden hàlî olabilir?
198
Suâl: Acaba şu hilkatte cârî olan nevâmis ve kavânîn, kâinâtın irtibat ve hayeviyetine kâfî değil midir?
Cevab: Bu nevâmis‑i câriye ve şu kavânîn‑i sâriye umûr‑u itibariyedir, vehmiyedirler. Ki hem mümessilâtı, hem meâkisi, hem dizginlerini tutan melâikeler olmazsa, onlara bir vücûd taayyün etmez. Bir hüviyet teşahhus edemez. Bir hakikat‑i hariciye olmaz. Hem de ehl‑i hikmetle ehl‑i din; ve akıl ile nakil ittifak etmişler ki; teşekkül‑ü ervâha nâmuvâfık, câmid, zâhir olan “âlem‑i şehâdet”te mevcûdât münhasır değildir. Ve vücûd ona inhisar etmemiştir. Belki daha çok tabakàt‑ı vücûd var. Deniz balığa münâsebeti gibi; ervâha muvâfık ve o ervâhla dolu bir âlemü'l‑gayb ve avâlimu'l‑ervâh dahi bulunur. Mâdemki bütün bu umûr, mânâ‑yı melâikenin vücûduna şehâdet eder. Onların vücûdunun en ahsen sûreti ve ukùl‑ü selîme kabûl edecek ve istihsân edecek keyfiyeti odur ki, Şerîat şerh etmiştir‥ Der: “Melâike, ibâd‑ı mükerremdir. Emre muhâlefet etmezler. Ecsâm‑ı latîfe-i nurâniyedirler. Envâ'‑ı muhtelifeye münkasımdırlar. Melâike bir ümmettir ki, Sıfat‑ı İrâdeden gelen Şerîat‑ı Tekvîniye’nin hamelesi ve mümessili ve mümtesilidirler. Müessir‑i hakîki olan Kudret‑i Fâtıra’nın ve İrâde‑i Ezeliye’nin emrine tâbi bir nev'i ibâdullâhtır.”
Dördüncü Nükte
Mes'ele‑i melâike, o mesâildendir ki, bir cüz'ün vücûduyla küllün tahakkuku bilinir. Bir şahsın rü'yetiyle nev'in vücûdu ma'lûm olur. Zîra kim inkâr ederse, küllü inkâr eder.
Ey birader bak! Görmüyor musun, işitmiyor musun ki; bütün ehl‑i edyân, bütün asırlarda zaman‑ı Âdem’den şimdiye kadar melâikenin vücûduna ittifak ve insanın tâifeleri birbirinden bahsi gibi, onlarla muhâvere edilmesine ve onların müşâhedesine ve onlardan rivâyet etmesine icmâ etmişler. Acaba hiçbir ferd onlardan görünmese, hem bizzarûre bir şahıs veya eşhâsın vücûdu kat'î bilinmezse, hem onların bilbedâhe vücûdlarını hissetmezse, hiç mümkün müdür; böyle müsbet ve vücûdî bir emirde müstemirren ittifak devam etsin? Bununla beraber muhâldir ki, i'tikàd‑ı umumînin müvellidi olan mebâdî‑i zarûriye olmadan, böyle bir vehim bütün inkılâbât‑ı beşeriyede akàid‑i beşerde istimrar etsin, bekà bulsun? Öyle ise şu icmâın senedi bir hads‑i kat'îdir ki, emârât‑ı müteferrikadan tevellüd etmiştir. O emârât çok vâkıâtın müşâhedâtından neş'et etmiştir. O vâkıât, kat'iyyen bazı mebâdî‑i zarûriyeye istinâd etmiştir. Öyle ise bu i'tikàd‑ı umumînin sebebi, tevâtür‑ü manevî kuvvetini ifâde eden pek çok kerrât ile müşâhede ve rü'yetlerinden hâsıl olan mebâdî‑i zarûriyedir, esâsât‑ı kat'iyyedir.