Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
54

Dokuzuncu Ders

﴿
﴿وَالتّ۪ينِ وَالزَّيْتُونِ ❋ وَطُورِ س۪ين۪ينَ ❋ وَهٰذَا الْبَلَدِ الْاَم۪ينِ ❋ لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍ ❋ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَ
Ey insan! Senin önünde iki yol var. Birisinden gitsen, kâinâtın esfel‑i sâfilînine gidersin. Diğer yoldan gidersen, a'lâ‑yı illiyîn-i şerefe çıkabilirsin. Şu hakikati Dokuz Mukaddeme ile beyân ederiz.

Birinci Mukaddeme

İnsanın, en cüz'î bir küçük cüz'den en küllî bir küll‑ü ekbere kadar alâkât ve hâcâtı intişar ettiğinden; o insana lâyık değil ki; herşeyin melekûtu elinde, herşeyin hazâini yanında, hiçbir mekânda olmadığı ve hiçbir şey O’nun yanında bulunmadığı hâlde; her mekânda ve herşeyin yanında olan Zât‑ı Zülcelâl’den başka şeylere ibâdet etsin. Zîra; nihâyetsiz hâcât‑ı insaniyeyi îfâya muktedir, ancak nihâyetsiz bir kudret ve nihâyetsiz bir ilim sâhibi olabilir. Öyle de, ubûdiyete şâyân dahi yalnız O’dur.

İkinci Mukaddeme

İnsanda iki cihet var:
Birinci Cihet: Vücûd ve icâd, hayır ve fiil cihetidir.
İkinci Cihet: Naks ve kusur cihetidir.
55
İnsan, birinci cihette karınca ve arıdan daha aşağı, ankebût ve sivrisinekten daha zaîftir. Fakat ikinci cihette; adem ve tahrib, şer ve infiâl cihetinde; semâvât ve arz ve cibâlden daha büyüktür. Meselâ: İyilik ettiği vakitte, yalnız vüs'ati nisbetinde eli ulaşır; kuvveti yettiği mikdarınca iyilik edebilir. Fakat fenâlık ettiği vakitte, fenâlığı tecâvüz ve intişar eder.
İşte küfür, bir seyyiedir. Fakat, mecmû kâinâtın tahkîrini tazammun eder. Çünkü şu mevcûdâtı ve şu mektûbat‑ı Rabbâniye’yi derecelerinden ve kıymetlerinden düşürüp, abesiyet ve tesâdüfün oyuncağı ve zevâl ve firâk ile sür'atle müteğayyir mevâdd‑ı vâhiye derekesine ve hiçliğe sukùt ettirir. Ve insan denilen ve Esmâ‑i Kudsiye-i İlâhiye’nin cilvelerini ilân eden ve bir kaside‑i mevzûne-i manzûme-i hikmet ve bir şecere‑i bâkiyenin cihâzâtını câmi' olan mu'cize‑i kudret bir çekirdeği ve haml‑i emânetle, a'zam‑ı mevcûdâta tefevvuk eden bir halife‑i arzı, en zelîl bir hayvan‑ı fânî-i zâilden daha zelîl ve daha zaîf, daha âciz, daha fakir ve serîü'z‑zevâl ve't-tahavvül bir levha derekesine indirir.
Demek nefs‑i emmâre, şer cihetinde nihâyetsiz cinayet işleyebilir. Hayır ve vücûdda iktidarı pek cüz'îdir. Fakat enâniyeti bırakıp hayrı, vücûdu ve tevfiki Allah’tan istese, şerden ve tahribden ve i'timâd‑ı nefisten ictinâb edip istiğfar ederek tam bir abd olsa, ﴿يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ sırrınca, nihâyetsiz kàbiliyet‑i şer, nihâyetsiz kàbiliyet‑i hayra inkılâb eder; a'lâ‑yı illiyîne çıkar.
56

Üçüncü Mukaddeme

İnsanda iki vecih var. İnsan, şu hayata nâzır birinci vechiyle öyle bir mahlûktur ki; ona ihtiyardan bir şa're (yani, saç gibi cüz'î), iktidardan bir zerre, hayattan bir şu'le, ömürden bir dakika, mevcûdiyetten bir cüz'‑ü cüz'î verilmiş ki; tabakàt‑ı kâinâtta serilmiş hadsiz envâ'dan, adedsiz efrâddan küçük, nâzik, zaîf bir ferddir.
Fakat ubûdiyete nâzır ikinci vechiyle, hususan acz ve fakr cihetinde, pek büyük bir vüs'ati var. Çünkü mâhiyet‑i maneviye-i insanîde nihâyetsiz azîm bir acz, hadsiz cesîm bir fakr mündericdir ki; bu cihetle, kudreti nihâyetsiz bir kadîrin, gınâsı nihâyetsiz ganî bir zâtın hadsiz tecelliyâtına câmi' geniş bir âyine olmuştur.

Dördüncü Mukaddeme

İnsan hayat‑ı hayvaniye-i maddiye-i dünyeviye cihetinde öyle bir çekirdeğe benzer ki; kudretten mühim cihâzlar, kaderden dakîk programlar insana verilmiş. ki insan, toprak altında dar âlemden çıkıp, geniş olan âlem‑i fezâda bir ağaç olmasını Hàlıkından o isti'dâd lisânıyla istesin. Hâlbuki o insan sû‑i mizâcından, o cihâzâtı ve o programları bazı mevâdd‑ı muzırra-i vâhiyenin celbine sarfedip o dar yerde, cüz'î bir telezzüz içinde, kısa bir zamanda faydasız tefessüh ettirir. Mes'ûliyet‑i maneviyeyi yüklenip gider. Fakat insan hayat‑ı maneviye-i ubûdiyet cihetinde âmâlinin dalları ebede uzanmış bir şecere‑i bâkiyenin makinesi ve şu şecere‑i kâinâtın bir münevver meyvesidir.
57

Beşinci Mukaddeme

İnsanın fiil ve sa'y‑i maddî cihetiyle dâire‑i tasarruf ve mâlikiyeti, bir hayvan‑ı zaîf ve âcizin dâire‑i tasarruf ve mâlikiyetinden daha dardır. Çünkü insan, elini uzatsa ona yetişir. Fakat insan, infiâl ve duâ ve suâl cihetinde şu misâfirhâne‑i dünyada, bir misâfir‑i azîzdir. Hem öyle bir Kerîm’e misâfirdir ki; O Kerîm, bütün hazâin‑i rahmetini insana açmış ve bedâyi'‑i san'atını ona musahhar etmiş. Hem öyle bir dâire‑i azîmeyi onun tenezzühüne müheyyâ etmiş ki; nısf‑ı kutru, medd‑i nazarı kadar kılmış. Yani gözü gidinceye kadar geniştir, belki hayâlinin gittiği yere kadar kàbiliyet vermiş, belki daha geniş kılmış.

Altıncı Mukaddeme

İnsan, hayat‑ı hayvaniye lezzetinde ve kemâlinde ve selâmetinde ve metânetinde, serçe kuşundan üç derece aşağıdır. Zîra geçmiş zamanın hüzünleri, gelecek zamanın korkuları insanın herbir lezzetinde bir elem izi bırakıyor. Hayvanda ise o yok. Lezzeti, elemsizdir. Fakat insan, sermâye cihetinde çok derece en a'lâ kuştan daha àlî, daha zengindir. Zîra cihâzât‑ı maneviyesi pek çok ve akıl vâsıtasıyla, hàssalarında bir inkişaf, bir tafsîl, bir vüs'at var. Ve kesret‑i hâcât vâsıtasıyla hayvanda bulunmayan fevkalâde bir tenevvü'‑ü hissiyat ve câmiiyet‑i fıtrat içinde kesret‑i makàsıd ve vezâif vâsıtasıyla inbisat‑ı âlât ve envâ'‑ı ibâdâta müstaid; ve her bir tohuma câmi' isti'dâdâtında, ekser‑i merâtib peydâ olmuş.
İnsandaki şu tarz‑ı zenginlik gösteriyor ki; insanın vazife‑i asliyesi: Aczini ve fakrını ve kusurunu derkederek ubûdiyetle ilân etmek ve hâcâtının celbi için duâ etmek ve mevcûdâtın tesbihâtını görüp müşâhede ederek şehâdet etmek ve ni'metleri görüp tefekkür içinde şükretmek ve ibret içinde bakmaktır. En ednâ aklı olan anlar ki; şu cihâzât, şu hayat‑ı fâniyenin idâmesi için verilmemiştir.
58
Belki bir hayat‑ı bâkiyenin sermâyesidir. Temsîl, hakikati fehme takrib eder. Meselâ:
Bir zât, bir hàdimine on altun verdi. mahsûs güzel bir kumaştan kendine bir kat libâs satın alsın. O hàdim gitti, o kumaşın en a'lâsından mükemmel bir libâs aldı. Sonra o zât, diğer bir hàdimine bin altun verdi. Bir kağıt içinde bazı şeyler yazdı, cebine koydu. Bir ticârete gönderdi. Her aklı başında olan bilir ki; o sermâye, bir kat libâs almak için değil Zîra evvelki hàdim, on altun ile en a'lâ kumaştan bir kat libâs almış. Bu bin altun bir kat libâsa sarfedilmez. Şâyet bu hàdim kâğıdı okumayıp, evvelki hàdime bakarak bütün parayı bir kat libâsa verse; hem o kumaşın en çürüğünden, hem evvelkinin daha ednâsından alsa; elbette böyle yapan ahmak hàdim şiddetle tâzib ve hiddetle te'dib edilecektir.
Ey Said! Aklını başına topla. Sermâye‑i ömrünü ve hayat‑ı isti'dâdını hayvan gibi; belki hayvandan daha aşağı şu hayat‑ı fâniye-i maddiyeye sarf ve hasretme. Yoksa, en a'lâ hayvandan yüz derece yüksek olduğun hâlde; en ednâ hayvandan yüz derece aşağı düşersin.

Yedinci Mukaddeme

İnsan bir nâzik, nâzenîn çocuğa benzer. Za'fında büyük bir kuvvet, aczinde büyük bir kudret vardır. Eğer zaafını anlayıp duâ etse, aczini bilip istimdâd etse, metâlibine öyle muvaffak olur ve makàsıdı ona öyle musahhar olur ki; iktidar‑ı zâtîsiyle, öşr‑i mi'şârına muvaffak olamaz. Nasıl ki nâzdâr bir çocuğun ağlamasıyla matlûbuna öyle muvaffak olur ve öyle kavîler ona musahhar olurlar ki, bin defa kendi kuvvetçiğiyle onlara yetişemez. Demek ki; saltanat‑ı insaniyet, celb ve gasbetmekle ve gâlib olmakla değildir. Belki insana bu derece musahhariyetin sebebi: Şefkat ve rahmet ve hikmet‑i Hàlıktır ki; eşyayı, insana musahhar etmiş. Bir gözsüz akrep ve bir ayaksız yılan gibi haşerâta mağlûb olan insana, bir kurttan ipeği giydiren ve bir böcekten balı yediren, zaafının semeresi olan teshìr‑i Rabbânîdir. Yoksa netice‑i iktidarı değildir.
59
Ey Said! Mâdemki böyledir; gurur ve enâniyeti bırak. Dergâh‑ı Ulûhiyet’inde, acz ve zaafını, fakr ve fâkatini istimdâd ve lisân‑ı tazarru ve ubûdiyetle ve duâ ile ilân et. Ve de: ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ

Sekizinci Mukaddeme

Evet insan, çendan nefsinde ve sûretinde hiçtir ve hiç hükmündedir. Fakat vazife ve mertebe noktasında, şu kâinât‑ı muhteşemenin seyircisi ve şu mevcûdâtın lisân‑ı nâtıkı ve şu kitab‑ı âlemin mütâlaacısı ve şu müsebbih ve âbid mahlûkatın nâzırı ve ustabaşısı hükmündedir.
Evet insan, şu dünyaya bir misâfir olarak gönderilmiş. Ve insana mühim isti'dâdât ve o isti'dâdâta göre mühim vezâif tevdî' edilmiş. Hem insan insan olmak için kendine göre bir derece bu gayeye çalışmalıdır. Bu gayeler ise:
Evvelen: Şu kâinâtta Saltanat‑ı Rubûbiyet’ini tasdik ile, mehâsin‑i kemâlâtına nezâret etmektir.
Sâniyen: Esmâ‑i Kudsiye-i İlâhiye’nin nukùş‑u bedâyi'kârânelerini birbirine gösterip dellâllık etmektir.
Sâlisen: Künûz‑u mahfiye olan esmâ‑i Rabbâniye’nin cevherlerini mîzan‑ı idrak ile tartmak ve kıymet vermektir.
Râbian: Kalem‑i kudretin mektûbatını mütâlaa ile tefekkür etmektir.
Hâmisen: Fıtratın letâif ve müzeyyenâtını temâşâ etmekle, Fâtır’ın mârifetine ve rü'yetinin temâşâsına iştiyak göstermektir.
60
Sâdisen: Sâni'‑i Zülcelâl’in san'atının mu'cizeleriyle kendini tanıttırmasına ve bildirmesine mukâbil, îmân ve mârifet ile mukàbele etmektir.
Sâbian: Rahîm‑i Kerîm’in semerât‑ı rahmetinin müzeyyenâtı ile kendini teveddüd sûretinde sevdirmesine mukâbil, ona hasr‑ı muhabbet ve taabbüd ile tahabbüb etmektir.
Sâminen: Mün'im‑i Hakîki’nin maddî ve manevî ni'metleri lezâizi ile, insanı perverde etmesine mukâbil, fiil ve hâl ve kàl ile hattâ elinden gelse bütün havâssı ve letâifi ile O Mün'im‑i Hakîki’ye şükür ve hamdetmektir.
Tâsian: Celîl‑i Mutlak’ın (Celle Celâlühû) ve Cemîl‑i Mutlak’ın (Azze Cemâlühü) kâinâtın mezâhirinde ve mevcûdâtın âyinelerinde kibriyâ ve kemâlini, celâl ve cemâlini izhâr etmesine mukâbil; tekbir ve tesbih ile ve mahviyet içinde ubûdiyet ile ve hayret ve muhabbet içinde secde ile mukàbele etmektir.
Âşiren: O Rahmân’ın rahmetinin derece‑i vüs'atini ve servetinin derece‑i kesretini ve ittikan ve intizam içinde cûd‑u mutlakını göstermesine mukâbil, tahmîd ve ta'zîm içinde iftikàr ile suâl etmektir.
61
Hem san'atının letâif ve antikalarını sath‑ı zeminde teşhîr etmesine mukâbil, takdir ve tahsin ve istihsân ile mukàbele etmektir. Hem şu kasr‑ı kâinâtta, taklid edilmez sikkeleriyle ve O’na mahsûs hâtemleriyle ve O’na münhasır tuğrâlarıyla ve O’na hàs fermânlarıyla bütün mevcûdâta damga‑i vahdet koymasına ve âyât‑ı tevhidi nakşetmesine ve aktâr‑ı âfâkta bayrak‑ı vahdâniyetini ilân etmesine mukâbil; tasdik ile, îmân ve tevhid ile, iz'ân ve şehâdet ve ubûdiyet ile mukàbele etmektir.
İşte, bunlar gibi vücûh‑u ibâdât ve tefekkürât ile insan hakîki insan olur. Ahsen‑i takvîmde olduğunu gösterir. Yümn‑i îmân ile emânete mâlik emin bir halife‑i arz olur.

Dokuzuncu Mukaddeme

İnsan, cismâniye‑i nebâtiye ve maddiye‑i hayvaniye cihetinde; sağîr bir cüz'î, hakîr bir cüz', fakir bir mahlûk, zaîf bir hayvandır ki; mevcûdât‑ı dehhâşe-i seyyâle-i mütemevvicenin dalgaları içinde çalkanıp gidiyor. Fakat Muhabbetullâhı tazammun eden îmânın nuruyla münevver olan İslâmiyetin terbiyesiyle tekemmül eden insaniyet cihetinde, ubûdiyeti içinde bir sultan; ve cüz'iyeti içinde bir küllî; hakareti içinde makamı pek büyük ve dâire‑i nezâreti pek geniş bir nâzırdır ki; diyebilir: Dünya hânemdir; Güneş lambamdır; bu nebâtât ve hayvanat, hattâ insanlar, şu hânemin levâzımatı ve müzeyyenâtıdır.” Eğer ubûdiyetinde tam bu kasra mâlik olsa, sultanlar ve güneşler, onun kasrının eczâ ve ahcârı hükmüne girerler.
62
İşte şu sırdandır ki; bazı böyle fakir bir kimse kendini, kendinden çok mertebe a'lâ olandan a'lâ görür. Nasıl ki bir adam elindeki bir âyineyi güneş ile mütele'le olan, yani parlayan bir denize mukâbil tutsa; hem deniz, hem güneş, hem dağlar âyinesinin içine girer. Eğer, aşk veya istiğrak ile bir nev'i sekri de varsa, avucundaki âyinesini, denizden daha büyük tevehhüm eder. Hem her makamın bazı zılleri bulunur. Zılli, asıl zannetse; şatahata düşer.
Şu tahkîkattan anlaşıldı ki, insanın önünde iki yol var. O yoldan birinde nefsi ve şeytanı dinleyip gitse, esfel‑i sâfilîne düşer. Diğerinde, Hak ve Kur'ân’ı dinleyip gitse, a'lâ‑yı illiyîne çıkar. Kâinâtın bir takvîm‑i zîşanı olur.
63

Onuncu Ders

﴿
﴿اِنَّ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ الْيَوْمَ ف۪ي شُغُلٍ فَاكِهُونَ ❋ هُمْ وَاَزْوَاجُهُمْ ف۪ي ظِلَالٍ عَلَى الْاَرَٓائِكِ مُتَّكِؤُنَ ❋ لَهُمْ ف۪يهَا فَاكِهَةٌ وَلَهُمْ مَا يَدَّعُونَ ❋ سَلَامٌ قَوْلًا مِنْ رَبٍّ رَح۪يمٍ ❋ وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ ❋ اَلَمْ اَعْهَدْ اِلَيْكُمْ يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ اَنْ لَا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ ❋ وَاَنِ اعْبُدُون۪ي هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَق۪يمٌ
Şu âyetin hazinesinden bir cevherine temsîl ile bir işârettir.
Ey nefsini unutmuş, vazife‑i hayatını anlamamış ve hilkat‑i insanın hikmetinden gaflet etmiş ve şu masnûât‑ı müzeyyenede Sâni'‑i Hakîm’in tevdî' ettiği ve şu kitab‑ı kebîrde nakşettiği âyâtına câhil kalmış Said‑i bîçâre! Şu temsîli güzel dinle: Bu âlemin halk ve binası ve insanı içine idhal etmesi, bunun misâli şuna benzer ki:
Bir zaman bir sultan varmış. Onun çok hazineleri varmış. O hazinelerde her çeşit cevâhir bulunurmuş. Hem o sultanın gizli mühim kenzleri (hazineleri) varmış. Hem sanâyi‑i garîbede mehâreti, hem hesabsız fünûn‑u acîbeye mârifeti ve ihâtası, hem nihâyetsiz ulûm‑u bedîaya ilim ve ıttılâ'ı varmış. Her cemâl ve kemâl sâhibi, kendi cemâl ve kemâlini görüp göstermek istemesi sırrınca, o sultan dahi istedi ki bir meşher açsın; enzâr‑ı nâsta saltanatının haşmetini, servetinin şa'şaasını, san'atının hàrikalarını, mârifetinin garîbelerini izhâr edip göstersin. kendi cemâl ve kemâl‑i manevîsini iki vecihle müşâhede etsin. Biri: Bizzat nazar‑ı dekàik-âşinâsıyla baksın. Diğeri: Başkaların nazarlarıyla baksın.
64
İşte, bu hikmete binâen, gayet cesîm ve gayet geniş bir kasrı yapmağa başladı. O kasrı öyle şâhâne bir sûrette dâirelere ve menzillere taksim etti. Ve o menzilleri hazinelerinin envâ'‑ı murassaâtıyla tezyîn etti. Ve san'atının en latîf, en güzel eserleriyle süslendirdi. Ve fünûn‑u hikmetinin en dakîkleriyle tanzim ve ulûmunun âsâr‑ı mu'cizekârâneleriyle tersîm ve tekmîl etti.
Sonra, her taam ve ni'metlerin bütün envâ'ından en lezîzlerini câmi' sofralar kurdu. Herkese lâyık bir sofra ta'yin etti. Gayet sehàvetkârâne ve san'at‑perverâne bir sûrette, her bir lokma yüz sanâyi‑i latîfenin eseri ile vücûd bulmuş gibi musanna' bir ziyâfet‑i âmme ihzar ettirip; aktâr‑ı memleketindeki raiyetini seyre, tenezzühe, ziyâfete dâvet etti.
Sonra, bir üstad‑ı alîm ta'yin etti. kasrın sâni'ini kasrın müştemilâtıyla nâsa ta'rif etsin. Ve kasrın nakışlarının remizlerini ve san'atlarının işâretlerini ve murassaâtının manzûmelerini ve nukùşunun mevzûnelerini ve ne olduklarını ve ne cihetler ile kasrın sâhibinin kemâlâtına ve hünerlerine delâlet ettiklerini seyircilere ta'lim etsin. Hem, âdâb‑ı duhûlü ve seyri ve sultana karşı marziyâtı dâiresinde teşrîfatı ta'rif etsin.
İşte o üstad, herbir dâirede bulunan avaneleri içinde ve büyük dâirede şâkirdleri içinde durmuş. Bütün seyircilere şöyle bir tebliğâtta bulunuyor; diyor ki:
65
Ey ahâli! Şu kasrın meliki, bu şeylerin izhârıyla, kendini sizlere tanıttırmak istiyor. Siz de onu tanıyınız. Hem bu tezyînâtıyla, kendini size sevdirmek istiyor. Siz dahi takdir ve istihsân ile kendinizi ona sevdiriniz. Hem şu ihsânatıyla, size muhabbetini gösteriyor. Siz dahi ona muhabbet ediniz. Hem bu in'âmlar ve ikramlarla, size şefkat ve rahmetini gösteriyor. Siz dahi ona şükür ile hürmet ediniz. Hem şu âsâr‑ı kemâlâtıyla, cemâl‑i manevîsini size göstermek istiyor. Siz de rü'yetine iştiyakınızı gösteriniz. Hem bütün gördüğünüz masnûât ve müzeyyenât üstünde birer sikke, birer hâtem, birer tuğrâ koymakla, herşey ona hàs ve kendisinin tek olduğunu ve istiklâl ve infiradını size göstermek istiyor. Siz de onu, tek ve yektâ ve misilsiz tanıyınız ve kabûl ediniz.” Daha bunlar gibi o sultana münâsib ve o makama lâyık sözleri seyircilere söyledi.
Sonra, o kasra dâhil olanlar iki gürûha ayrıldılar.
Bir Gürûh: Kendini tanımış aklı başında olanlardır. Kasır içindeki acâibe baktılar, dediler ki: Bunda büyük bir var.” Ve o acâibin beyhûde olmadığını anladılar. Merak ettiler. Acaba nedir?” dediler. Birden o üstad‑ı muallimin bahsettiğimiz nutkunu işittiler. Anladılar ki; bütün esrârın miftâhı ondadır. Ona müteveccih oldular. Dediler: Esselâmü aleyke ya üstad! Şöyle bir kasrın, senin gibi bir muarrifi lâzım ki; seyyidimiz, sana ne bildirmiş ise, bize de bildir.” O da, onun evvelce bahsettiğimiz nutkunu onlara dedi. Onlar da dinlediler. Kabûl edip istifade ettiler. Melikin marziyâtı dâiresinde amel ettiler.
Onların şu edebli muâmeleleri melikin hoşuna gitti. Melik de, hàs ve yüksek ve tavsif edilmez diğer bir kasra onları dâvet etti. Öyle bir Cevvâd‑ı Melik’e lâyık ve öyle mutî' ve edebli misâfirlere hàs ve öyle àlî bir kasra lâyık bir tarzda onlara ikramlar etti.
İkinci Gürûh ise; kasra girdikleri vakit, nefislerine mağlûb oldukları için, et'ime‑i lezîzeden başka bir şeye iltifat etmediler. Mehâsinden gözlerini kapadılar. İrşadât ve îkazâttan kulaklarını tıkadılar. Uykuya daldılar. Bazı şeyler için ihzar edilmiş olan ve içilmeyen iksîrlerden içtiler. Sarhoş olup öyle bağırdılar ki, seyirci misâfirleri bütün tâciz ettiler. Sâhib‑i kasrın askerleri de onları tutup öyle edebsizlere lâyık olan hapislere attılar.
66
Ey Said! Biliyorsun ki; o melik, bu kasrı, şu mezkûr maksadlar için bina etmiştir. Şu makàsıdın husûlü ise, iki şeye mütevakkıftır:
Biri, şu gördüğümüz üstadın vücûdudur. Çünkü o üstad olmazsa, maksad beyhûde olur.
İkincisi, insanların onun sözlerini kabûl edip dinlemesidir.
Demek vücûd‑u üstad, vücûd‑u kasrın dâîsi; istimâ‑ı nâs, kasrın bekàsının sebebidir. Öyle ise denilebilir ki: Eğer şu üstad olmasaydı, melik şu kasrı bina etmezdi. Hem o üstad‑ı mübelliğin ta'limâtını raiyet dinlemediği vakit, o kasır tahrib ve tebdil edilir.”
Ey Said‑i gâfil! Eğer şu temsîlin sırrını anladınsa, bak hakikatin yüzünü de gör. O kasır, şu âlemdir ki; sakfı, mütebessim misbâhlarla tenvir edilmiş semâ yüzüdür. Zemini, gûnâ‑gûn çiçeklerle tezyîn edilmiş zemin yüzüdür. O melik ise, ezel ve ebed sultanı olan öyle bir Zât‑ı Mukaddes’tir ki; yedi kat semâvât ve arz ve onlarda olan herşey elsine‑i mahsûsalarıyla O’nu takdis ve tesbih ediyorlar.
Hem o melik, öyle bir meliktir ki; semâvât ve arzı altı günde halkederek, Arş‑ı Rubûbiyet’inde kàim, gece ve gündüzü birbirinin arkasında döndürür. Şems ve Kamer ve nücûm emrine musahhar zîhaşmet ve zîkudret bir Zât’tır. O kasrın menâzili ise, şu onsekiz bin âlemdir ki; herbiri kendine lâyık bir tarz ile tezyîn ve tanzim edilmiş. Kasırda gördüğün sanâyi‑i garîbe ise, şu âlemdeki kudretin mu'cizeleridir. Orada gördüğün et'ime ise, rahmetinin semerât‑ı hàrikalarına işârettir. Oradaki tandır ve matbah ise, burada arz ve sath‑ı arzdır. Orada gördüğün künûz‑u mahfiye cevherleri ise, burada esmâ‑i kudsiye’ye ve cilvelerine misâldir. Oradaki nukùş ve o nukùşun rumûzları ise, burada manzûme ve mevzûne olan masnûâtın nakkàşlarının esmâsına delâletlerine misâldir.
67
Amma üstad ve muallim ve avaneleri ve tilmizleri ise, Seyyidimiz Muhammedüni'l‑Mustafa ve sâir enbiyâlar عَلَيْهِ وَعَلَيْهِمْ اَفْضَلُ الصَّلَوَاتِ وَالسَّلَامِve evliyâ (Radıyallahu Anhüm) hazerâtına misâldirler. Kasırdaki melikin hizmetkârları ise, melâike (Aleyhimüsselâma) işârettir. Seyir ve ziyâfete dâvet edilen misâfirler ise, cin ve insan ve insanlara hizmetkâr olan hayvanlara işârettir. O iki fırka ise; birisi, ehl‑i îmân ve kitab‑ı kâinâtın âyâtlarının müfessir‑i àlîşânı olan Kur'ân‑ı Hakîm’in tilmizleridir. Diğer fırka ise; ehl‑i küfür ve tuğyan, nefis ve şeytana tâbi ve yalnız hayat‑ı dünyeviyeyi tanıyan ve hayvan gibi belki daha aşağı ﴿صُمٌّ بُكْمٌ sağır‑dilsiz olan mağdûb ve dâllîn gürûhudur.
Birinci kafile olan süedâ ve ebrâr, zülcenâheyn olan üstadı dinlediler. O üstad, hem abddir; ubûdiyet noktasında, Cevşenü'l‑Kebîr ve emsâli ile Rabbini tavsif ve ta'rif eder. Hem resûldür; risalet noktasında, Rabbinin ahkâmını Kur'ân vâsıtasıyla tebliğ eder.
68
Şu fırka, resûlü dinleyip Kur'ân’a kulak vermekle kendilerini çok makàmât‑ı àliye içinde, çok vezâif‑i latîfe ile mütelebbis gördüler.
Evvelen: Saltanat‑ı Rubûbiyet’in mehâsinini temâşâger makamında, tekbir ve tesbih vazifesini edâ ettiler.
Sâniyen: Esmâ‑i kudsiye cilvelerinin bedâyi'ine dellâllık makamında, takdis ve tahmîd vazifesini îfâ ettiler.
Sâlisen: Rahmetin hazinelerindeki müdahharâtı zâhir ve bâtın hàssalarıyla tartıp fehmetmek makamında, şükür ve senâ vazifesini edâya başladılar.
Râbian: Esmâ‑i mütecelliye-i İlâhiye’nin definelerindeki cevherleri, cihâzât‑ı maneviyelerinin mîzanlarıyla tartıp bilmek makamında, tenzîh ve takdis ve medih vazifesine başladılar.
Hâmisen: Mistar‑ı kader üstünde kalem‑i kudret ile yazılan mektûbat‑ı Rabbâniye’yi mütâlaa makamında tefekkür ve istihsân vazifesine başladılar.
Sâdisen: Fıtrat ve san'atındaki latîf incelikleri ve güzellikleri temâşâ ile tenzîh makamında Fâtır‑ı Zülcelâl’lerine ve Sâni'‑i Zülcemâl’lerine muhabbet ve iştiyak vazifesine girdiler.
69
Sonra, Sâni'‑i Hakîm’in san'atının mu'cizeleriyle kendini tanıttırmasına karşı hayret içinde mârifet ile mukàbele ettiler. Dediler ki: سُبْحَانَكَ Ey Sübhânımız!‥ Seni hakk‑ı mârifetinle nasıl tanıyabiliriz? Senin ta'rif edicilerin, bütün masnûâtındaki mu'cizelerindir.”
Sonra, rahmetinin meyvelerinin müzeyyenleriyle kendini sevdirmesine karşı, aşk ve muhabbet ile mukàbele ettiler.
Sonra, ni'metinin lezîzleriyle terahhum ve tâattufunu göstermesine karşı, şükür ve hamd ile dediler ki: سُبْحَانَكَ Ey Sübhânımız!‥ Senin hakk‑ı şükrünü nasıl edâ ederiz?” diyerek, bütün kâinâttaki bütün ihsânatın fasîh lisân‑ı hâlleriyle ettikleri şükür ve senâlarını, hem çarşı‑yı âlemde dizilmiş ve zeminin yüzüne serpilmiş bütün ni'metlerin ilânatıyla yaptıkları hamd ve medihlerini, hem rahmet ve ni'metin semerât‑ı manzûme ve mevzûnelerinin cûd ve keremine şehâdetleriyle ettikleri şükürlerini, kendi nâmlarına enzâr‑ı mahlûkat önünde edâ ederler.
Sonra, şu kâinâtın mezâhirinde ve şu mevcûdât‑ı seyyâlenin âyinelerinde cemâl ve celâl ve kemâl‑i kibriyâsının izhârına karşı, mahviyet içinde muhabbet ve hayretle secde edip mukàbele ettiler.
Sonra, servetinin kesretini ve rahmetinin vüs'atini irâe etmesine karşı, fakr ve hâcetlerini izhâr ve suâl etmekle mukàbele ettiler.
Hem san'atının latîfelerini ve hàrikalarını ve antikalarını sergilerle meşhergâh‑ı enâmda teşhîr etmesine karşı, takdir ve istihsân ve müşâhede ve şehâdet ve işhâd ile mukàbele ettiler.
70
Hem kâinâtın aktârında, rubûbiyetinin saltanatını ilân etmesine karşı; tevhid, tasdik, itâat ve inkıyad ile mukàbele ettiler.
Hem izhâr‑ı Rubûbiyet’ine karşı; zaafları içinde aczlerini, hâcetleri içinde fakrlarını ilân olan ubûdiyetle mukàbele ettiler. Daha bunlar gibi çeşit çeşit çok vezâifle şu dâr‑ı dünyada vazife‑i hayatlarını edâ edip, ahsen‑i takvîm sûretini aldılar. Ve bütün mahlûkat üstünde öyle bir mertebeye çıktılar ki; yümn‑i îmân ve emânetle mücehhez emin birer halife‑i arz oldular.
Şu meydân‑ı tecrübe ve şu destgâh‑ı imtihandan sonra Rabb‑i Kerîm, onları saâdet‑i ebediyeye ve Dârü's‑selâm’a dâvet ederek onlara öyle bir sûrette ikramlar etti ki; hiç gözler görmemiş ve kulaklar işitmemiş ve kalb‑i beşere hiç hutûr etmemiş gayet parlak ikramlarla onları rahmetine mazhar etti.
Evet, ebedî ve sermedî bir cemâlin seyirci müştâkı ve âyinedâr âşıkı, elbette bâkî kalıp ebede gidecektir. İşte Hizbü'l‑Kur'ân’ın âkıbeti öyledir, inşâallâhu Teâlâ.
Amma, füccâr ve eşrâr olan gürûh ise: Şu kasr‑ı âleme girdikleri vakit, bütün delâil‑i vahdâniyet’e karşı küfür ve bütün ni'metlere karşı küfran ile mukàbele edip, bütün mevcûdâtı kıymetsizlikle kâfirâne bir itham ile tahkîr ettiler. Bütün esmâ‑i İlâhiye’nin tecelliyâtına karşı red ile mukàbele ettiklerinden, mütenâhî bir vakitte, gayr‑ı mütenâhî bir cinayet işlediler; gayr‑ı mütenâhî bir ikàba müstehak oldular.
71
Ey miskin Said! Âyâ zannediyor musun ki, senin vazife‑i hayatın, yalnız terbiye‑i medeniye ile güzelce muhâfaza‑i nefsine veya ayıb olmasın batnın hizmetlerine mi münhasırdır? Veyâhut zannediyor musun ki, makine‑i hayatında dercolunan şu letâif ve maneviyatın ve şu âzâ ve âlâtın ve şu cevârih ve cihâzâtın ve şu havâs ve hissiyatın gaye‑i yegânesi, şu hayat‑ı fâniyede nefs‑i rezîle ve deniyenin hevesât‑ı süfliyesinin tatmini için isti'mâline mi münhasırdır? Hâşâ ve kellâ!‥ Belki senin vücûdunda bunların hikmet‑i derci ve fıtratında gaye‑i idhali iki esâstır:
Biri: Cenâb‑ı Mün'im-i Hakîki (Amme Nevâlühü) bütün ni'metlerinin çeşit çeşit envâ'ını sana ihsâs etmekten ve ettirmekten ibarettir. Sen de hissedip şükür ve ibâdetini etmelisin.
İkincisi: Âleme tecellî eden esmâ‑i kudsiye’sinin bütün aksâm‑ı tecelliyâtını birer birer sana o cihâzâtla tanıttırmaktır. Sen de zevk ile tanıyıp, îmân getirmelisin ki; bu iki esâs üzerinde senin kemâlât‑ı insaniyen neşv ü nemâ bulsun.
Evet, senin hayatın ve hayatındaki cihâzâtın gayelerinin icmâli dokuz emir”dir:
Birincisi: Vücûdunda dercolan mîzanlarla rahmetin hazinelerindeki müdahharâtı tartmaktır.
İkincisi: Fıtratındaki cihâzâtın anahtarlarıyla, esmâ‑i kudsiye’nin gizli definelerini açmaktır.
Üçüncüsü: Kardeşlerin olan diğer mevcûdâtın enzârında, esmâ‑i İlâhiye’nin garîb cilvelerinin nümûnelerini hayatınla teşhîr ve izhâr etmektir.
72
Dördüncüsü: Hâl ve kàlin ile, dergâh‑ı rubûbiyetinde ubûdiyeti ilân etmektir.
Beşincisi: Bir pâdişahtan çeşit çeşit nişanlar almış ve o nişanlarını takıp, pâdişahının nazarında görünmek gibi; sen de, esmâsının cilvelerinin verdikleri murassaât ile süslenmiş olduğunu bilerek, Şâhid‑i Ezelî’nin nazar‑ı şühûd ve işhâdına görünmektir.
Altıncısı: Zevi'l‑hayatların tezâhürat‑ı hayatları olan tahiyyâtlarıyla ve tesbihâtları olan rumûzât‑ı hayatlarıyla, Vâhibü'l‑Hayat’a arz‑ı ubûdiyetlerini fehmedip müşâhede ederek görüp göstermektir.
Yedincisi: Hayatına verilen ilim ve kudret ve irâdet gibi sıfât ve hâllerinden cüz'î nümûneleri mikyâs ederek, Hàlıkın sıfât‑ı mutlakasını ve şuûn‑u mukaddesesini fehmetmektir. Meselâ: Nasıl ben, cüz'î ilim ve irâde ve iktidarımla bu evi böyle muntazam yaptım ise, bu kasr‑ı âlemin bânîsi de, kasr‑ı âlemin büyüklüğü nisbetinde Kadîr ve Alîm ve Hakîm’dir.
Sekizincisi: Şu mevcûdâtın herbirinin kendine mahsûs bir lisân ile söylediği tevhid ve Rubûbiyet‑i Sâni'a dair kelimâtını fehmetmektir.
Dokuzuncusu: Acz ve fakr derecelerinin emsâliyle, kudret‑i Sâni'in ve gınâ‑yı İlâhiye’nin derecât‑ı tecelliyâtını anlamaktır. Nasıl ki açlığın dereceleri nisbetinde ve ihtiyacâtın envâ'ı mikdarınca lezzet‑i taamın envâ'‑ı derecâtı anlaşılıyor. Öyle de; gayr‑ı mütenâhî acz ve fakrın ile, Sâni'in gayr‑ı mütenâhî kudret ve gınâsının derecâtını fehmetmektir.
73
Hem senin gaye‑i hayatın bunlar olduğu gibi, mâhiyet‑i hayatın da şunlardır:
1. Âsâr‑ı esmâ-i İlâhiye’nin garâibinin fihristesi,
2. Şuûn ve sıfât‑ı İlâhiye’nin fehmine bir mikyâs,
3. Âfâkî âlemlere bir mîzan,
4. Âlem‑i kebîrin bir enmûzeci,
5. Kâinâtın bir haritası,
6. Şu kitab‑ı kebîrin bir fezlekesi,
7. Defâin ve künûz‑u mahfiyeyi açacak anahtarların mahzenidir. İşte mâhiyet‑i hayatın budur.
Hayatın sûreti ise şudur: Hayatın bir kelime‑i mektûbe ve hem mesmûadır. Esmâü'l‑hüsnâ’ya delâlet eder.
Hakikat‑i hayatın da budur: Tecellî‑i ehadiyet’e âyinelik etmektir. Hayatın saâdet ve kemâli ise; hayatın âyinesine temessül edene karşı, şuûr ile muhabbet ve şevk ile ibâdet etmektir.
Ey Said‑i bîçâre! Hayat böyle gâyâta müteveccih olduğu hâlde; ne akıl ve ne insaf ile hayatını hiç ender hiç hükmünde olan huzûzât‑ı nefsâniyeye sarfediyorsun? Sâir zevi'l‑hayat, hattâ nebâtât dahi, bahsettiğimiz gayelerin bazısında sana şerîktirler. Evet nar, elma ve dut gibi musanna' meyveler birer kelime‑i kudrettirler. Esmâ‑i İlâhiye’yi ilân edip okutturuyorlar. Onların hayatlarının gayeleri bu gibi emirlerdir. Yoksa bu meyvelerin sûretlerinin gayeleri olan yenilmek, gaye‑i hayatları değildir. Ancak, gaye‑i mevtleri olabilir. Yani ölümlerinin bir gayesidir. Fakat sâir zevi'l‑hayat, bütün gayelerde sana müsâvî olamaz. Çünkü câmi' âyine sendedir. Sen dahi, senden çok aşağı olanlardan daha aşağı olma. Mü'minin kıymetini ilân eden şu hadîs‑i kudsî sana kâfîdir: لَا يَسَعُن۪ي اَرْض۪ي وَلَا سَمَائ۪ي وَلٰكِنْ يَسَعُن۪ي قَلْبُ عَبْدِ الْمُؤْمِنِ
74
Ve hem yine bu beyte nazar et:
مَنْ نَه گُنْجَمْ دَرْ سَمٰوَاتُ و زَمِينْ اَزْ عَجَبْ گُنْجَمْ بَقَلْبِ مُؤْمِنِينْ
75

Onbirinci Ders

﴿
﴿وَالَّيْلِ اِذَا يَغْشٰى ❋ وَالنَّهَارِ اِذَا تَجَلّٰى ❋ وَمَا خَلَقَ الذَّكَرَ وَالْاُنْثٰى ❋ اِنَّ سَعْيَكُمْ لَشَتّٰى ❋ فَاَمَّا مَنْ اَعْطٰى وَاتَّقٰى ❋ وَصَدَّقَ بِالْحُسْنٰى ❋ فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرٰى ❋ وَاَمَّا مَنْ بَخِلَ وَاسْتَغْنٰى ❋ وَكَذَّبَ بِالْحُسْنٰى ❋ فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرٰى
Ey Avrupa! Sen sağ elinle, sakîm ve mudill (yani dalâlete sevk eden) bir felsefeyi; sol elinle, sefîh ve muzır bir medeniyeti tutup, Beşerin saâdeti bu iki şey iledir.” deyip da'vâ edersin ve beşeri bunlara dâvet edersin. Senin, bu iki elin kırılsın. Senin bu iki hediyen, senin başını yesin!
Ey nâşir‑i küfr-ü küfran! Âyâ hiç câiz olur mu ki, bir adamın akıl ve kalbi ve vicdân ve rûhu müdhiş bir derecede musîbet içinde olduğu hâlde; cismen zâhirî bir derece refah ve zînet içinde bulunmasıyla o adama mes'ûd denilsin ve saâdetine hükmedilsin? Görüyoruz ki, bir adam inkisar‑ı hayâle uğrasa veya bir emel‑i vehmîden me'yûs olsa veya bir emr‑i cüz'îden ümîdi kesilse, nasıl dünya ona darlaşır. Onun tatlı şeyleri, ona nasıl acı gelir Acaba bütün âlâmın menşe'i ve bütün a'mâlin hêdimi (هَادِم) olan senin bu şeâmetin ve bu dalâletin ile hasta olup ye's ve yetîmlikle manevî bir cehenneme düşen bir kalb ve bir rûh sâhibi, nasıl bir cennet‑i kâzibe-i zâile içinde mes'ûd olabilir?
76
Ey beşeri ifsad eden müfsid Avrupa! Beşerin başına getirdiğin binler belâlardan bir tekini söylüyorum, dinle!‥ Ve onu izâh eden bu temsîle bak:
Ey felsefe‑i Avrupa tilmizi! Seninle ikimiz şimdi, tenezzüh için bir seyahate çıkıyoruz. İşte önümüzde iki yol var. Gel bak!
Biz, şu gâfil medenîlerin gittikleri yola gidiyoruz. İşte, şurada‑burada her yerde, hattâ gözümüzün yetiştiği yerlerde, belki bütün seyahatimiz müddetince böyle göreceğiz ki; her adım başında bir âciz adam duruyor. Bir kısım kavî ve gâlib insanlar o bîçâreye hücum edip, öyle bir sûrette mal ve hayvanatını gasbediyorlar ve hânesini tahrib ediyorlar ve bazen onu öyle bıçaklayıp cerh ediyorlar ki; hâline semâ ağlıyor. İşte her nereye baksan bu hâl taammüm etmiş. Her yerde, zâlimlerin velvelelerinden ve mazlumların vâveylâlarından başka bir şey işitilmiyor. Bütün yol boyunca bir mâtemhâne‑i umumî şeklini alan bu hâl devam ediyor. Mâdemki insanız, insan insaniyeti cihetiyle başkasının elemiyle müteellim olur. Bu hadsiz âlâm‑ı beşere nasıl tahammül ederiz? Vicdân, nasıl bu hâle dayanabilir? Yalnız şu azâb‑ı vicdâniyeden bizi kurtaracak iki çaremiz var.
Birisi: Gayet sarhoş olmalıyız.
Diğeri: İnsaniyetten tecerrüd edip vahşî, hodendiş bir kalbi taşımalıyız ki; selâmetimiz için bu iki çare bize bütün halkın helâketini unuttursun ve bizi müteessir etmesin. Hem bir parça ahmak da olmalıyız ki; bütün halka şâmil bir belâdan kendimizi hariç zannetmeliyiz.
Ey Avrupa! Senin, bir gözü kör dehân ile rûh‑u beşere hediye ettiğin şu cehennemî hâleti sen de anladın. Sen, şu müdhiş derde bir derman aradın. Bu derde şifâ ve ilâç olan Hüdâ‑yı Kur'ân’dan gözünü yumdun. Muvakkaten elemi hissetmemek için câzibedâr lehviyâtı, parlak ve okşayıcı hevesâtı ilâç olarak buldun. Ve bunlarla beşerin hissini ibtal ettin. Senin bulduğun bu derman, senin başını yesin ve yiyecek!‥
77
Ey hayâl arkadaşım! Elbette anladın şu yol, hayat yoludur ki; ehl‑i gaflet ve dalâlet o yolda giderler. Bütün zîhayat onların nazarında o bîçâre adama benzer. Mevt ve musîbetler, o zâlimlere benzer. Daha başka noktaları sen tatbik edebilirsin.
Ey yoldaş ve ey tilmiz‑i Avrupa! Gel, diğer yoldan, Kur'ân’ın talebelerinin arkalarından gidiyoruz. İşte bak:
Her menzilde, her yerde, her adım başında bütün yol boyunca birer asker, her kulübecik önünde vazife başında nöbet bekliyor. İşte bak, kanun zâbitleri geliyorlar. Herkese terhis tezkereleri veriyorlar. İşte, her yerde bir sürûrdur kopuyor. O memurlar, terhis olunan neferlerden silâhlarını, varsa atlarını ve mîrî libâslarını alıyorlar. Neferlerden, ameliyâta muhtaç olanlar varsa, ameliyât‑ı cerrâhiye yapıyorlar. Sonra terhis tezkeresini veriyorlar. Bu neferler, çendan ülfet ettikleri eşyalarından ayrılmak için zâhiren bir hüzün gösteriyorlar fakat, bâtınan mesrûr oluyorlar. Zîra o vazifenin külfet ve mes'ûliyetinden kurtuluyorlar. Hem ettikleri hizmetlerine mukâbil mükâfâtlarını almak için vatan‑ı aslîlerine dönüyorlar. Hem sultanlarına kavuşuyorlar. İşte bak! O memurlar, bazen acemî ve kaba bir nefere rastgeliyorlar. Nefere, Silâhını, atını teslîm et! Sana izin vereceğiz.” diyorlar. Nefer onlara diyor: Ey efendiler! Sizi tanımıyorum. Ben, devletin askeriyim, pâdişahın hizmetindeyim, sonra huzuruna çıkacağım, yanına döneceğim. Eğer onun izin ve rızâsı ile gelmiş iseniz, baş ve göz üstüne. Yok, cesâretimi tecrübe için emir etmiş de rızâsı yoksa, yanlış geldiniz. Bendeki emânetini muhâfaza ve Sultanımın haysiyetini himâye yolunda bütün kuvvetimle sizinle müdafaa edeceğim.”
İşte bu yolda, baştan başa, hâl bu minvâl üzere gidiyor. Her taraftan sürûr ve şenlik sadâsı geliyor. Bir taraftan sürûr içinde tahşidât‑ı askeriye tekbir ve tehlil ile başlamış. Evet hayvanat cinsindeki bütün tevellüdât, tahşidâta benzer. Diğer taraftan yine sürûr ile terhisât‑ı askeriye bir velvele‑i tekbir ve teşekkür içinde başlamış. Evet, zîhayat cinsindeki bütün vefiyât bu terhisâta benzer.
78
İşte Kur'ân‑ı Hakîm beşere böyle bir hediye getirmiştir. Eğer beşer bu hediyeyi kabûl edip güzelce isti'mâl etse, hayat‑ı dünyevîde cennet‑i maneviyeyi andıran bu ikinci yoldan gidecektir. Ne geçmişten hüzün eder ve ne de gelecekten havf ve pervâ eder.
Ey Avrupa! Evvelki cehennemî yol, senin açtığın yol olduğu, senin desâtirin ile sâbittir. Çünkü senin nazarında hayatın düsturu: Her zîhayat, kendi nefsine mâliktir ve kendi zâtı için çalışır, lezzeti için sa'yeder. Bir hakk‑ı hayatı vardır. Hayatının gayesi, kendisine aittir.” dersin. Ve netice‑i himmeti: Hıfz‑ı bekà ve te'min‑i hayata münhasırdır. Ve kuvvetine güvenmelidir. Zîra, medâr‑ı hayat olan, düstur‑u cidâldir. Belki hayat, cidâldir diye hükmediyorsun. Daha bunlar gibi çok esâsât‑ı bâtıla ile beşeri evvelki yola sevkettin. Acaba, medâr‑ı hayat olan düstur‑u teâvün azharün mine'ş‑şems (güneşten daha zâhir) olduğu hâlde, nasıl kör oldun görmüyorsun? Evet, Şems ve Kamer’den tut, nebâtâtın, hayvanatın imdâdına ve hayvanatın, insanların imdâdına ve mevâdd‑ı gıdâiyenin, semerâtın imdâdına hattâ taamın zerrâtı, hüceyrât‑ı bedenin teğaddîsi için kemâl‑i intizam ile koşmaları bir Rabb‑i Kerîm’in emriyle bir vazife‑i muâvenet ve teâvün ve uhuvvet olduğunu ve kavînin zaîfe musahhariyeti olduğunu kör olmayan görür.
Amma düstur‑u cidâl ise; bir kısım hayvanat‑ı zâlimenin sû‑i isti'mâllerinden neş'et eden bir düstur‑u cüz'î-yi gayr-ı fıtrîdir. Meselâ: Âkilü'l‑lahm canavarların vazifeleri, sıhhiye neferleri gibi hayvanatın cenazelerini toplamak; berr ve bahrin yüzünü temizlemektir. Onların, sağ olan hayvanları yemeleri, sû‑i isti'mâldir; gayr‑ı meşrûdur. Cezasını çekeceklerdir. Bu düsturun çürüklüğünü gördün. Şimdi, Her zîhayat nefsine mâliktir.” diye olan düsturun mâhiyetini gör:
79
Zîhayat içinde en eşref ve ihtiyarca en geniş olan, insandır. Hâlbuki insanın, ef'âl‑i ihtiyariyesi içinde en hafifi ve en zâhiri, söz söylemesi ve yemek ve içmesi ve düşünmesidir. Hâlbuki, insanın bunlarda dest‑i ihtiyarının müdâhalesi ne kadar az olduğu azıcık düşünmekle anlaşılır. Hâlbuki, mahlûkatın en eşrefi olan insanın eli, tasarruf‑u hakîkiden bu derece bağlı olsa; başka hayvanat ve cemâdât, sırf birer memlûktan ve Hàlıkın hesabıyla dönen ve çalışan birer mahlûk‑u musahhardan başka bir şey değillerdir.
Sâir esâsâtın, bu iki esâsın gibi esâssızdırlar. Seni bu hatâya düşüren, senin yek‑çeşm dehândır. Çünkü sen, Rabbini unuttun. Hikmet‑i San'at-ı Rabbâniye’ye, kör tabiat nâmını taktın; âsâr‑ı rahmeti, o mevhûm tabiata istinâd ederek, esbâba isnâd ettin; küfrana başladın. Allah’ın malını, bazı şeytan tâğutlara taksim ettin, küfre girdin. İşte bu dalâletindendir ki; senin nazarında herbir insan, belki herbir hayvan, nihâyetsiz hâcâtının tahsili için, hesabsız düşmanlarına karşı tek başıyla mücâdele ve musâraa etmeğe muztardır. Fakat ne ile, hangi silâh ile?
Evet, zerre gibi bir iktidar, saç gibi bir ihtiyar, zevâle ma'rûz lem'a gibi bir şuûr, intifâya ma'rûz şu'le gibi bir hayat, kısalıkta dakika gibi bir ömür ile musâraa etmek lâzım gelir. Hâlbuki, bütün elinde olanı sarfetsen, hadsiz metâlibinden birisini de tahsile kâfî değil. Bir musîbete düşsen, kör‑sağır esbâbdan istimdâd edersin. İşte karanlıklı dehân, beşerin edyân‑ı semâvî nuruyla gündüz rengini almış ömrünü, geceye tebdil etti. Yalnız o muzlim geceyi, yalancı ve müstehzi bazı ışıklarla tenvir etmişsin.
80
İşte herbir zîhayat, evvelki yolda gördüğümüz bîçâre adama benzer ki; sâhibsiz ve âciz oldukları hâlde, hadsiz merhametsiz zâlimlerin hücumuna ma'rûzdur. Bütün dünya bir mâtemhâne‑i umumî, yani zikirhâne olan dünyayı, bir mâtemhâne şeklinde gösterdin. Tesbihât olan asvâtı, elîm firâk ve zevâl vâveylâları tarzında işittiriyorsun.
Şimdi, senin felsefen tilmizleri ile Kur'ân‑ı Hakîm’in tilmizlerinin muvâzenelerine bak:
Senin hàlis tilmizin, bir fir'avundur. Fakat, menfaati için en hasîs bir şeye de ibâdet eder bir fir'avun‑u zelîldir. Her nâfi' şeyi, kendine Rab tanır.
Kur'ân’ın hàlis tilmizi ise abddir. Fakat a'zam‑ı mahlûkata da ibâdete tenezzül etmez. Ve a'zam‑ı menfaat olan Cennet’i gaye‑i ibâdet kabûl etmez bir abd‑i azîzdir.
Hem senin tilmizin, mütemerrid ve muanniddir. Fakat, bir lezzet için nihâyet zilleti kabûl eden ve bir menfaat‑i hasîse için şeytan gibi şahısların ayağını öpmekle zillet gösteren bir miskin‑i zelîldir.
Kur'ân’ın tilmizi ise, mütevâzi, heyyin yani âsân ve leyyin, yani yumuşaktır. Fakat, Fâtırının gayrına, dâire‑i izni haricinde tezellüle tenezzül etmez.
Hem senin tilmizin, cebbâr ve mağrûrdur. Fakat kalbinde nokta‑i istinâd bulmadığı için, zâtında gayet acz ile âciz bir cebbâr‑ı hodfürûştur.
81
Kur'ân’ın tilmizi ise fakir ve zaîftir. Fakr ve zaafını bilir. Fakat onun Mâlik‑i Kerîm’i, ona iddihar ettiği servet ile müstağnîdir. Seyyidinin nihâyetsiz kudretine istinâd ettiği için kavîdir.
Hem senin tilmizin menfaat‑perest ve hodendiştir ki; o tilmizin gaye‑i himmeti, nefis ve batnın hevesâtını tatmindir. Ve menfaat‑i şahsiyesini bazen kavminin menfaati içinde, kavminin menfaati nâmıyla ve menfaat‑i nefsini, menfaat‑i millet nâmıyla arar. Ya rikkat‑i cinsiye eleminden kurtulmak ister veya hırsını veya gururunu veya hubb‑u câhını o milliyet‑perverlik cihetinde teskin eder. Elhâsıl: Nefsinden başka hakîki hiçbir şeye muhabbet etmez. Herşeyi kendi nefsine fedâ eder.
Kur'ân’ın tilmizi ise, yalnız livechillâh ve rızâ‑yı İlâhî için ve fazilet için o derece nefsinin menfaatinden tecerrüd eder ki; cennet‑i ebediyeyi dahi hakîki maksad ve gaye‑i ibâdet yapmaz. Nerede kaldı ki bu dünya‑yı zâilenin fânî olan menâfi'i onu, hakîki maksad ve gayesinden çevirsin.
İşte, o iki hàlis tilmizin himmetlerinin birbirinden ne derece mütefâvit ve mugâyir olduğu bununla anlaşılır.
Evet Kur'ân’ın tilmizi, en büyük şeyleri, arş ve şems gibi mevcûdları birer memur, birer mahlûk‑u musahhar, birer âciz tanır. Rûhunda, bütün ehl‑i semâvât ve arz sâlihlerine karşı öyle bir alâka‑i şedîde-i uhuvvetkârâne hisseder ki, ehl‑i beytine duâ ettiği gibi; an‑samimü'l-kalb onlara da duâ edip, saâdetleriyle mes'ûd olduğunu gösterir.
82
Bu iki tilmizin mürüvvetlerinin derece‑i farkına bak ki: Senin tilmizin, nefsi için kardeşinden kaçar. Kur'ân’ın tilmizi ise, bütün ibâdı, belki bütün mahlûkatı kendine kardeş görür.
Kur'ân‑ı Kerîm’in, tilmizlerine verdiği ulviyet ve kıymet bununla anlaşılır ki:
Bu küçük insan, küçük bir mikroba mağlûb ve ednâ bir kerb ile yere düştüğü ve o kadar zaîf olduğu hâlde; Kur'ân‑ı Kerîm’in feyz ve irşadıyla o derece yükseklenir ve o derece letâifi inbisat eder ki; dünya mevcûdâtını ve zerrât‑ı kâinâtı tesbih tanesi edip, Ma'bûdunu o adedle zikreder. Hattâ bir kısımları bunları da az görüp, Ma'bûd‑u Zülcelâl’in liyâkatini göstermek için gayr‑ı mütenâhî adedle, gayr‑ı mütenâhî tesbih ile Ma'bûd‑u Zülcemâl’i zikrediyorlar. Dünya zerrâtının, virdlerine kâfî bir tesbih olmadığını ve nâkıs olduğunu gören ve Cennet’i zikirlerine gaye tanımayan ulüvv‑ü himmet sâhibi o tilmizler; kendi nefislerini, en ednâ bir mahlûk‑u İlâhî’den efdal görmediklerini gösteren bir hâl ile, nihâyet derecede tevâzu' ve mahviyet gösteriyorlar. O şecere‑i tûbâ-i Kur'âniyenin had ve hesaba gelmez münevver meyvelerinden Kutb‑u Geylânî, Rufâî, Şâzelî gibi zâkirleri dinle. Nasıl, tesbih tanelerine bedel, zerrât‑ı kâinâtın silsilelerini ellerinde tutmuşlar, öylece Ma'bûdun zikrini çekiyorlar.
Ey Avrupa’nın rûh‑u habîsi! Felâket‑i maneviye-i beşeriyenin sebebi olan desâtirinden bazılarını sâbıkan zikrettik. Şimdi, beşerin saâdet‑i maneviyesine menşe' olan desâtir‑i Kur'âniyenin yalnız bir‑ikisine işâret edeceğiz:
83
Evet, Hüdâ‑yı Kur'ânî böyle, insana hitâben der: Ey insan! Senin elinde olan hayatın ve vücûdun ve nefsin ve malın emânettir. Onlar, herşeye Kadîr ve herşeye Alîm bir Mâlik‑i Kerîm’in mülküdür. O Mâlik‑i Kerîm ve Rahîm, kemâl‑i kereminden, sende emânet olan kendi mülkünü senden satın almak istiyor. senin için muhâfaza etsin. Senin elinde beyhûde zâyi' olmasın. Sonunda, sana büyük fâide versin. Sen bir memursun, asker gibi muvazzafsın. Öyle ise O’nun nâmıyla çalış, O’nun hesabıyla sa'yet. Muhtaç olduğun bütün şeyleri sana bahşeden ve rızkını veren, muktedir olmadığın şeylerden seni hıfzeden O’dur. Senin gaye‑i hayatın, Ma'bûdun tecelliyâtına ve esmâ ve şuûnâtına mazhariyettir. Sana bir musîbet geldiği vakit de ki: اِنَّا لِلّٰهِ Ben, O’nun hizmetindeyim. Ey musîbet! Eğer Rabbimin izin ve rızâsıyla gelmiş isen, merhaba safâ geldin.
﴿وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَBiz O’na gideriz ve O’nun rü'yetine müştâkız. Günün birinde elbette bizi hayatın vazife ve tekâlifinden âzâd edecektir. Ne var, o âzâdlık bugün olsun. Hem ey musîbet! Senin elinde olsun. Yok, eğer Rabbimin irâde ve emriyle beni tecrübe ve imtihan için gelmiş isen; fakat Rabbimin beni âzâd etmeğe izin ve rızâsı yoksa, kuvvetim yettikçe, ben, emâneti emin olmayana teslîm etmeyeceğim. Haydi git ey zâlim musîbet!‥”
Ey hayâlî arkadaşım! Hakikat‑i hâl, iki tarafta bu minvâl üzeredir. Lâkin, hidayet ve dalâlette derecât‑ı insan mütefâvittir. Merâtib‑i gaflette insanlar muhteliftir. Şu zamanın gafleti o derecede kalınlaşmış ve öyle uyutucu bir tarzda ibtal‑i his etmiş ki; medenîler, evvelki yolun elîm elemini hissetmiyorlar. Lâkin, hassâsiyet‑i ilmiyenin tezâyüdü ile ve mevt‑âlûd inkılâbâtın îkazâtıyla şu perde‑i gaflet parçalanacaktır.
84
Binlerle veyl o müslüman evlâdlarına ki, ecnebîlerin tâğutlarına ve felsefelerine aldanıp, Kur'ân‑ı Kerîm’in dersini unutur
Ey gençler ve ey İslâm evlâdları! Avrupa’nın size karşı olan merhametsiz zulüm ve adâvetine ve bâtıl efkârına ne akıl ile muhabbet edip onları taklid ediyorsunuz ve onlara ittibâen sefâhetlerine iştirâk ve saflarına iltihak ile mukàbele ediyorsunuz? Onları taklid ve onlara ittibâ' ile beraber, da'vâ‑yı hamiyet yalandır. Milleti istihfaf ve milliyetle istihzâdır.
Cenâb‑ı Hak, bizi de sizi de, tarîk‑ı müstakîmden ayırmayıp hidayette kılsın, âmîn
85

Onikinci Ders

﴿
﴿كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَل۪يلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَث۪يرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِ
Ey birader! Küffar ve ehl‑i dalâletin kesret‑i adediyle beraber bazı hakàik‑ı îmâniyenin inkârlarında ittifakları seni sarsmasın. Çünkü kıymet, kesrette değildir. Zîra insan, insan olmadığı vakit, şeytan bir hayvan olur. Ecnebîler gibi ihtirasat‑ı hayvaniyede terakkî ettikçe, hayvaniyeti şiddetlenir; daha ziyâde hayvan olur. Hayvanatın kemiyetçe kesreti ve insanın hayvanata nisbeten kılleti ma'lûm. Hâlbuki hayvanat, insan için halkolunmuştur.
Küffarın ta'rifi ise: Küffar, hayvanat‑ı İlâhîden bir nev'i habîstirler ki; imâret‑i dünyaya ve hem mü'minlere derecât‑ı niam-ı İlâhiye’yi anlamağa bir vâhid‑i kıyâsî olmak için halkedilmişler ve imhâl edilmişlerdir. Şu küffar denilen bu nev'i hayvanatın, hakkı inkâr edip nefyetmekte ittifakları kuvvetsizdir.
Evet küfür, çendan isbât sûretinde de olsa; nefiydir, inkârdır, cehildir, ademdir. Binler ehl‑i nefy ve inkârın iki ehl‑i isbâta karşı sözleri bâtıldır, sukùt eder.
Meselâ: Bütün bir şehrin ahâlisi, Ramazan ayına bakıyorlar. Binler insan, yok diye nefiy ve inkâr etseler, iki adam da isbât edip şehâdet etse, bütün inkâr edenlerin sözleri hiçe iner. Acaba, kâr‑ı akıl mıdır ki; sen desen: Bu kadar binlerle insanların tevâtürlerini kabûl ederim, o iki adamın şehâdetlerini reddederim.”
86
Aynen bunun gibi, biri çıksa dese: Koca Avrupa’nın bu kadar hükemâsı şu hakikat‑i îmâniyeyi inkâr ediyorlar. Bizim iki hocamızın sözü nasıl tercih ediliyor?”
Ey bîçâre nâdân! Mes'ele hiç öyle değil. Bu söze hiç hakkın yok. Belki bu mes'ele, hiç ehil olmadıkları mes'elelerde nâ‑ehil birkaç fuzûlînin hadsiz ehl‑i ihtisàsa karşı söz söylemesidir.
Bir iki hoca dediğin, milyarlar beşerin güneşleri hükmünde olan Şeyh‑i Geylânî, İmâm‑ı Gazâlî, Muhyiddin‑i Arabî, Şah‑ı Nakşibend, İmâm‑ı Rabbânî gibi ehl‑i ihtisàsın icmâlarıdır ki; o hakikati görmüşler, gösteriyorlar. Koca Avrupa hükemâsı dediğin; madde‑perest, akılları gözlerine sukùt etmiş, maneviyattan uzaklaşmış, şems‑i hakikatten ve hilâl‑i haktan âmîleşmiş; hakkı görmedikleri için hakkı nefyeden, haddinden tecâvüz etmiş san'atkârlardır.
قَدْ يُنْكِرُ الْعَيْنُ ضَوْءَ الشَّمْسِ مِنْ رَمَدٍ
وَيُنْكِرُ الْفَمُ طَعْمَ الْمَاءِ مِنْ سَقَمٍ
Yani, Bazı gözü hasta olan kimse, güneşin ziyâsını ve vücûdu hasta olan kimse de, suyun tadını inkâr ediyorlar.”
87

Onüçüncü Ders

﴿
﴿وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِيَ خَيْرًا كَث۪يرًا
Ey serâb‑ı gururu, şarab‑ı tahur zanneden Said‑i hodfürûş! Hikmet, hayr‑ı kesîr olduğunu işittin. Fakat yanlış yola gitmiştin. Şu kitab‑ı kâinâtın hikmetini, maânîsinde aramadın. Gittin, nukùşunda taharrî ettin. Hikmet‑i kudsiye-i Kur'âniye ile hikmet‑i felsefe-i insanın farklarını görmek istersen şu temsîle güzel bak:
Bir zaman dindar, san'atkâr bir hâkim Kur'ân’ı acîb bir tarzda yazmış. Bazı hurûfâtını elmas ve zümrüd ile, bir kısmını altun ve gümüş ile, bir kısmını daha kıymetdâr cevherler ile yazıp öyle müzeyyen ve münakkaş etmişti ki; O Kur'ân’ı, kırâatini bilen ve bilmeyen herkes temâşâ edip istihsân ederdi. Fakat O Kur'ân’ın mânâsındaki zînet ve güzellik, zâhirî zînetinden milyon mertebe daha àlî, daha gâlî; belki nisbet kabûl etmez derecededir.
O hâkim, şu musanna' ve murassa' Kur'ân‑ı Hakîm’i, bir ecnebî feylesofa ve bir müslüman âlime gösterdi. Ve emretti ki: Herbiriniz buna dair birer eser yazınız.”
Herbiri, O Kur'ân’a dair birer kitab te'lif etti. Fakat feylesofun kitabı, yalnız hurûfun nakışlarından ve münâsebetlerinden ve vaziyetlerinden ve cevherlerinin hâsiyetlerinden ve ta'rifatından bahseder. Mânâsına hiç ilişmez. Zîra o ecnebî adam, Arapça okumasını hiç bilmez. Hattâ O müzeyyen Kur'ân’ın, kitab olduğunu bilmiyor. Ve ona münakkaş bir antika nazarıyla bakıyor. Lâkin o ecnebî feylesof, her ne kadar Arapça bilmiyor; fakat iyi bir mühendistir, güzel bir musavvirdir, mâhir bir kimyagerdir, sarraf bir cevhercidir.
88
Amma müslüman âlim ise; ona baktığı vakit, O Kitab‑ı Mübîn’dir, Kur'ân‑ı Hakîm’dir anladı. Tezyînât‑ı zâhirîsine ehemmiyet vermedi. Hurûfunun nakışlarıyla iştigâl etmedi. Belki öyle bir şey ile meşgul oldu ki; ötekinin mes'elelerinden milyon mertebe daha àlî ve daha gâlî, daha latîf, daha şerîf, daha nâfi', daha câmi' Çünkü o müslüman âlim, O Kur'ân’ın perde‑i nukùşu altında olan hakàik‑ı kudsiyesinden ve envâr ve esrârından bahsederek bir güzel tefsir yazdı.
Sonra, ikisi de eserlerini hâkime takdim ettiler. Hâkim, evvel feylesofun eserine baktı gördü ki: O hod‑pesend, tabiat‑perest adam çok çalışmış; fakat hiç hikmetini ve mânâsını anlamamış. Belki karıştırmış. Ona karşı hürmetsizlik, belki edebsizlik etmiş. Mânâsız nukùş zannederek, kıymetsizlik ile tahkîr etmiş. Hâkim dahi eserini başına vurdu. O feylesofu huzurundan çıkardı.
Sonra öteki âlimin eserine baktı, gördü ki: Gayet güzel nâfi' bir tefsirdir ve hakîmâne ve mürşidâne bir te'liftir. Âferin!” dedi. İşte âlim ve hakîm buna derler. Öteki, haddinden tecâvüz etmiş bir san'atkârdır.”
Eğer temsîli fehmettin ise, bak hakikati gör:
Amma O müzeyyen Kur'ân ise, şu musanna' kâinâttır. O hâkim ise, Hakîm‑i Ezelî’dir. O iki adam ise; birisi, yani ecnebîsi, ilm‑i felsefedir ve hükemâsıdır. Diğeri, Kur'ân ve tilmizleridir. Kur'ân‑ı Hakîm, şu Kur'ân‑ı Azîm-i Kâinât’ın bir müfessiridir, bir tercümânıdır.
89
Evet Furkàn‑ı Hakîm’dir ki; şu sahâif‑i kâinâtta kalem‑i kudretle yazılan âyât‑ı tekvîniyeyi beşere ders verir. Mevcûdâta, mânâ‑yı harfiyle bakar. Ne güzel yapılmış, ne güzel delâlet ediyor.” der. Kâinâtın hakîki güzelliğini gösterir.
İlm‑i hikmet dedikleri felsefe ise; sahâif‑i kâinâtın hurûfunun tezyînât ve münâsebâtına dalmış, sersemleşmiş. Hurûfâta, mânâ‑yı harfiyle bakmak lâzım gelirken, mânâ‑yı ismiyle bakmış. Ne güzel yapılmış.” diyecek yerde, Ne güzeldir.” deyip çirkinleştirmiş. Kâinâtı tahkîr edip, kendisine müştekî etmiştir.
﴿وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ فَهُوَ حَسْبُهُ
Ey Said! Saâdet istersen, tevekkül et. Fakat tevekkül, esbâbı bütün bütün reddetmek değildir. Belki müsebbebâtı ve netâicini Hàlıktan istemektir.
Esbâba teşebbüs, bir nev'i duâ‑yı fiilîdir. Vesâit ise, perde‑i dest-i kudrettir.
Evet, tevekkül etsen, dünyada istirahatin, âhirette istifaden kat'îdir. Mütevekkil ile, sözü anlamayan gayr‑ı mütevekkilin misâlleri şu hikâyeye benzer ki:
İki adam, bellerine ve başlarına ağır yükler yükletip bir sefîneye bilet alıp girdiler. Birisi, girer girmez yükünü gemiye bıraktı. Üstünde oturdu, nezâret etti. Diğeri hem ahmak, hem mağrûr yükünü yere bırakmadı.
Ona denildi: Şu ağır yükünü gemiye bırak, rahat et.”
O dedi: Yok, ben kuvvetliyim. Yükümü hem belimde, hem başımda muhâfaza ederim.”
Ona denildi: Bizi ve seni kaldıran şu gemi daha kuvvetlidir, daha güzel muhâfaza eder. Hem gittikçe kuvvetten düşen belin ve akılsız başın, şu gittikçe ağırlaşan yüklere tâkat getiremeyecek. Hem dahi, gemi kaptanı seni böyle görse, ya Dîvânedir der, seni tardeder; ya Hâindir der, Gemimizi ittiham ediyor ve bizimle istihzâ ediyor, hapsediniz.’ der. Seni hapsettirir. Hem herkese de maskara olursun. Çünkü zaafiyetini gösteren tekebbürün ile, aczini gösteren gururun ile, riyâyı gösteren tasannu'un ile kendine mudhike yaparsın. Herkes sana gülecek.”
90
O bîçârenin aklı başına geldi. Yükünü yere koydu, üstünde oturdu. Oh! Allah senden râzı olsun! Zahmetten ve hapisten ve maskaralıktan kurtuldum.” dedi.
91

Ondördüncü Ders

﴿
﴿اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَك۪يلٌ ❋ لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ
﴿فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ
﴿مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَٓا اِنَّ رَبّ۪ي عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
Tevhid‑i hakîkinin hàlis güneşinden ondört lem'adır. Yani, ondört lambadır.

Birinci Lem'a

Ey gâfil esbâb‑perest insan! Esbâb, bir perdedir. Çünkü izzet ve azamet öyle ister. Fakat gören, kudret‑i Samedâniye’dir. Çünkü tevhid ve celâl öyle ister. Sultan‑ı Ezelî’nin memurları, Saltanat‑ı Rubûbiyet’inin icraatçıları değildirler, belki dellâlları ve nâzırlarıdırlar. Çünkü memurlar ve vesâitler, izzet‑i kudretini ve haşmet‑i Rubûbiyet’ini izhâr içindirler. Yoksa sultan‑ı insanî gibi acz ve ihtiyacı için, memurlarını saltanatına şerîk etmiş değildir. Esbâb, haksız şekvâlar Âdil‑i Mutlak’a tevcîh edilmemek için vaz'edilmiştir.
92
Evet, izzet ve azamet ister ki; esbâb, perdedâr‑ı dest-i Kudret olsun aklın nazarında Tevhid ve celâl ister ki; esbâb‑ı dâmenkeş, ellerini çeksin te'sir‑i hakîkiden

İkinci Lem'a

Evet, Sâni'‑i Zülcelâl’in her masnû' üstünde bir Hàlık‑ı Külli Şey’e hàs bir sikkesi; her mahlûku üstünde bir Sâni'‑i Külli Şey’e mahsûs bir hâtemi; ve kalem‑i kudretinin menşûru üstünde taklid kabûl etmez mükemmel bir tuğrâ‑i garrâsı vardır. Meselâ, hesabsız sikkelerinden hayat üstünde koyduğu sikkeye bak ki: Bir şeyden herşeyi yapar, hem herşeyden bir şey yapar.
Evet, bir içilen sudan, hesabsız âzâ ve cihâzât‑ı hayvaniyeyi yapar. Hem ekl'edilen bütün muhtelif et'imeden, hayvanî olsun, nebâtî olsun, bir cism‑i hàs ve belki bir cild‑i mahsûs, belki bir cihâz‑ı basit yapar. Evet, sen de aklın varsa anlarsın ki: Bir şeyden herşeyi yapmak ve herşeyden bir şey yapmak, herşeyin Sâni'ine hàs ve Hàlık‑ı Külli Şey’e mahsûs bir sikkedir.

Üçüncü Lem'a

Hem meselâ, zîhayat üstünde koyduğu hâteme bak. O zîhayat, âdeta kâinâtın bir misâl‑i musağğarı ve şecere‑i âlemin bir semeresi ve şu âlemin bir çekirdeği gibi, envâ'‑ı âlemin ekserî nümûnelerini câmi' Güyâ o zîhayat, gayet hassas mîzanlarla, mecmû kâinâttan süzülmüş bir katredir. Demek, şu zîhayatı halketmek için, bütün kâinâtı kabza‑i tasarrufunda tutmak lâzım gelir.
93
İşte, aklın varsa anlarsın ki; bir şeyi, meselâ bal arısını, ekser eşyaya bir nev'i fihriste yapmak; bir şeyde, meselâ insanda, şu kitab‑ı kâinâtın hemen bütün mesâilini yazmak; bir şeyde, meselâ küçücük incir çekirdeğinde, koca incir ağacının programını ve kalb‑i beşerde, şu âlem‑i kebîrin bir nev'i programını ve kuvve‑i hâfızada, hâdisât‑ı kevniyenin mufassal fihristesini dercetmek, elbette Hàlık‑ı Külli Şey’e hàs ve bu kâinâtın Rabbine mahsûs bir hâtemdir.

Dördüncü Lem'a

Ahyâ üstünde koyduğu tuğrâsına bak! Meselâ, güneş herbir şeffâf üstünde, seyyârâttan tut katarâta, zerrât‑ı zücâciyeye ve tereşşuhâtına kadar herbiri üstünde cilve‑i misâliyesini gösteren tuğrâsı olduğu gibi; Şems‑i Sermed’in ve tecellî‑i ehadiyet’in ihyâ cihetinde herbir zîhayat üstünde öyle bir tuğrâsı vardır ki; farazâ bütün esbâb toplansa, yine o tuğrânın taklidini yapamaz.
Nasıl ki katrelerde görünen güneşin timsâlleri güneşin tecellîsine verilmediği vakit, herbir katrede ve ziyâya ma'rûz herbir cam parçasında ve herbir zerre‑i şeffâfede, tabîi ve hakîki bir güneşin vücûdunu bil'asâle kabûl etmek lâzım gelir. Bu hâl ise, belâhetin nihâyetsiz derekesidir. Öyle de Şems‑i Ezelî’nin şuâları olan ve esmâsının nokta‑i mihrâkıyesi hükmünde olan herbir zîhayat üstündeki tecellî‑i ehadiyet’i, Ehad ve Samed olan Zât‑ı Akdes’e verilmediği vakit her bir zîhayatta, hattâ sinekte ve çiçekte nihâyetsiz bir kudret‑i fâtıra, bir ilm‑i muhît, bir irâde‑i mutlaka, hem Vâcibü'l‑Vücûd’a mahsûs sâir sıfatları, o zîhayatın içinde kabûl etmek ve âdeta o zîhayatın herbir zerresine bir ulûhiyet vermek gibi dalâletin en eblehçesini kabûl etmek lâzımdır. Zîra zerrelere, hususan tohum zerreleri olsa, öyle bir vaziyet verilmiş ki, o zerreler cüz' olduğu zîhayata, belki o zîhayatın nev'ine, belki muhtaç olduğu bütün mevcûdâta karşı öyle bir mevki alıyorlar ki; eğer o zerrelerin nisbeti Kadîr‑i Mutlak’tan kesilse, o vakit o zerrelerin herbirine, herşeyi görür bir göz, herşeyi muhît bir şuûr vermek lâzım gelir.