23
Birinci Ders
﴿﷽﴾
وَبِهِ نَسْتَع۪ينُ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى خَيْرِ خَلْقِهِ مُحَمَّدٍ وَاٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ اٰم۪ينَ
Birinci Ders
﴿اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ﴾
Ey insan! Nedendir ki şu azîm ticârete girmiyorsun? Rabb‑i Kerîm, senin yanında emâneten koyduğu mülkünü senden satın almak istiyor. Tâ ki zâyi' olmaktan muhâfaza etsin. Hem bin derece kıymeti yükselsin. Hem bedeline büyük bir fiat veriyor. Hem istifaden için senin elinde bırakıyor. Hem külfet‑i idaresini kendisi derûhde ediyor. İşte sana beş mertebe kâr içinde kâr!
Hâlbuki ey gâfil! O’na satmadığından, emânette hıyânet ettin. Hem bütün bütün kıymetten düşürttün. Hem bilâ‑fâide senin elinde zâyi' olacak. Hem o yüksek fiat elinden gidecek. Hem senin zimmetinde, günahı ile tekâlif‑i idaresi ve âlâmı ile zahmet‑i muhâfazası kalacak. İşte beş müdhiş derecede hasâret içinde hasâret!
Şu muâmeledeki vaziyetin ile öyle miskin bir adama benzersin ki; o adam, bir dağda bulunur. O dağda öyle bir zelzele var ki, bütün emsâlini sıra ile derin derelere atıp, ellerinde olan herşeyi parça parça ediyor. Nöbet, o adama gelmek üzeredir. Hâlbuki o adamın elinde bir emânet var. O emânet, öyle bir makine‑i murassaa-i acîbedir ki, o makine içindeki hesabsız mîzanlar ve âletlerle, nihâyetsiz fâideler ve semereler verebilir.
O elîm hâlette iken gördü ki, makinenin hakîki mâliki tarafından gelen bir adam der ki:
24
“Seyyidim, senden bu emâneti satın almak ister. Tâ ki bu dereye sukùtun ile fâidesiz kırılmasın, muhâfaza etsin. Ve sen dereden çıktıktan sonra, kırılmayacak bir sûrette yine sana teslîm edecek.”
Hem o âletleri ve mîzanları, geniş bostanlarında ve kıymetdâr mâden ve hazinelerinde isti'mâl edeceği için, o âletler ve o mîzanlar gayet kıymetdâr neticeler ve çok ücret ve semereler verirler ki, bütün o kârı sen alırsın. Şâyet satmazsan, kıymetsiz ve âdi birer âlet olarak kalacak. O acîb ve nâzik âletleri gayet daracık evinde ve küçücük haşîn tarlanda isti'mâl edip kıracaksın, ateşe atacaksın.
Hem sana büyük bir fiat verecek. Hem dağda bulundukça senin elinde kalacaktır. Yalnız yukarı kulpunu, yukarıdan indirdiği bir zincir ile bağlamak ister. Tâ ki sıkletini senden alıp, sana ağırlık vermesin. Külfeti seni tâciz etmesin. Eğer bey'i kabûl edersen, Seyyidimin hesabıyla, onun nâmıyla ve onun izni dâiresinde güzelce tasarruf et. Ne hüzün çek ve ne de havf et. Nasıl bir nefer atını devlete satar, kendi de asker olur. Atının üzerine biner. Masârifi devlete ait… Keyf ve safâsını o nefer çeker. Eğer ölse, “Devletimin canı sağ olsun.” der.
Şâyet bu beş derece kârlı bey'i kabûl etmezsen, beş derece hasâret içinde emânete hıyânet edeceksin; zâyi' olunca, mes'ûliyeti kazanacaksın.
İşte temsîli anladın. Şimdi hakikate bak.
Evet, o dağ, arzdır. Miskin adam da, fakir insandır. Zelzele de, zevâl ve firâktır. Dere de kabir ile âlem‑i Berzahtır. O makine (havâs ve cihâzât ve letâif âletleriyle mücehhez) senin vücûd‑u hayatdârındır. Görüyorsun ki bunlar bozuluyorlar, fâidesiz gidiyorlar. Satın almak isteyen, senin Hàlıkındır. O Hàlıkın, Resûlü vâsıtasıyla der ki: “Şu emânetimi güyâ senin malın imiş gibi bana sat, tâ zâyi' olmasın. Hem zararlı bir sûrette fenâ bulmasın. Sen, bâkî ve meyvedâr bir sûrette o malına tekrar kavuşabilesin. Hem o hayat içindeki cihâzât ve letâif benim nâmım ve hesabımla isti'mâl edildiği vakit, nihâyetsiz kıymetdâr ve hadsiz semerât‑ı bâkiye verecek…”
25
İşte o mîzanlar ve âletler ise, letâif ve havâss‑ı insaniyedir. Meselâ, göz, Allah hesabına isti'mâl edilse; şu kitab‑ı kebîr-i kâinâtın bir mütâlaacısı ve şu müzeyyen mevcûdâtın bir seyircisi ve şu masnûâtın çiçeklerinin bir arısı olarak ibret ve mârifet ve muhabbet şehdinden yani balından nur‑u şehâdeti kalbe akıtıyor. Eğer nefis hesabına isti'mâl edilse; zâil, fânî bazı mehâsini seyretmekle, heves ve şehvetin âdi bir hizmetkârı olur.
Meselâ, lisândaki kuvve‑i zâika satılsa; Rahmânürrahîm’in hazâin‑i rahmetinin nâzırı ve matbaha‑i ni'metinin bir müfettiş‑i àlîsi hükmünde bir vazifedârdır. Satılmazsa, mide tavlasının bir kapıcısı hükmüne sukùt eder.
Meselâ, akıl satılsa; bütün künûz‑u esmâ-i İlâhiye’nin miftâhı ve kâinâtın hakàikının keşşâfı hükmünde bir cevher‑i àlî ve gâlî olur. Satılmazsa; mâzinin âlâm‑ı hazînânesini ve müstakbelin ehvâl‑i muhavvifânesini bîçâre beşerin başına yükleten meş'ûm bir âlet hükmüne düşer.
İşte bütün âlât ve cihâzât‑ı beşeriyeyi bunlara kıyâs et. Eğer o âlât ve cihâzât Allah’a verilse, bâkî birer elmas olurlar. Eğer verilmezse, fânî birer şişe olurlar.
Elhâsıl: Cenâb‑ı Hak, sana verdiği kendi mülkünü, senden gâlî bir kıymetle satın alıyor. Yine senin için muhâfaza ediyor.
Ey beşer, bak! İki sadâ senin kulağına geliyor. Biri Kur'ân‑ı Hakîm’in sadâ‑yı semâvîsidir. Der ki: “Sat, kârlısın.” ﴿اِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ﴾ diyor. Diğeri, küffarın felsefe‑i medeniyesinin vesvesesidir ki; “Sen kendine mâliksin” der. Seni ﴿اِنْ هِيَ اِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا﴾diyenlerden etmek ister. Bu münevver hüdâ ile, şu müzevver dehânın mâbeynlerindeki farkı gör. Tâ kör olmayasın.
26
﴿وَمَنْ كَانَ ف۪ي هٰذِهِ اَعْمٰى فَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ اَعْمٰى وَاَضَلُّ سَب۪يلًا﴾
اَللّٰهُمَّاِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالّ۪ينَاٰم۪ينَ
27
İkinci Ders
﴿وَاُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّق۪ينَ ❋ وَبُرِّزَتِ الْجَح۪يمُ لِلْغَاو۪ينَ﴾
Ey insan‑ı gâfil! Ey dünya için dinini ihmal eden! Şu temsîlî bir hikâyeyi dinle‥ Tâ dinsiz dünyanın hakikatini göresin.
Eski zamanda iki kardeş vardı. Bu iki kardeş seyahate çıktılar. Gitgide tâ yol ikileşti. O iki yolun başında bir adamı gördüler. O adam onlara dedi ki:
“Sağ yolda kanun ve nizâma tebaiyet var. Ve o tebaiyet külfeti içinde, bir emniyet ve saâdet var. Sol yolda ise, bir serbestiyet ve bir hürriyet var. O serbestiyet ve hürriyet içinde bir tehlike ve şekàvet var. İstediğiniz yola gidebilirsiniz.”
Güzel huylu kardeş sağ yola تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ deyip gitti. Ve o hafif külfeti ve nizâm ve kanunu kabûl etti. Sû‑i hulk sâhibi, âzâde‑ser kardeş, serbestlik için sol yolu tercih etti. Zâhiren hafif, ma'nen gayet ağır bir vaziyette gitti. Biz de hayâlen bunu takib ediyoruz.
İşte dağ ve sahrâdan gide gide, tâ hàlî bir sahrâya dâhil oldu. Birden müdhiş bir sadâ işitti. Baktı ki; dehşetli bir arslan meşelikten çıkıp, kendisine hücum etti. O da kaçıp, altmış arşın derinliğinde susuz bir kuyuya rastgeldi. Havfından kendini içine attı. Yarısına kadar inmekle kuyunun duvarında göğermiş bir ağaca rastgeldi. O ağacı tuttu. Gördü ki: O ağacın iki kökü var. Biri siyah renkte, diğeri beyaz renkte iki fare, o iki köke musallat olup kesiyorlar.
Yukarı baktı, arslan kuyunun başında nöbetçi gibi bekliyor. Aşağıya baktı, dehşetli bir ejderha kuyunun içindedir. Başını kaldırmış, otuz arşın yukarıda ayağının yakınına kadar gelmiş. Ağzının genişliği ise bi'rin yani kuyunun ağzına benzer. Kuyunun duvarına bakar. Isırıcı, muzır haşerât etrafını sarmışlar.
28
Ağacın başına baktı, gördü ki; incir ağacıdır. Lâkin hàrikadan olarak, cevizden nara kadar çok muhtelif ağaçların meyveleri ve yemişleri var. Sû‑i fehminden ve sû‑i tâli'inden bu dehşetli hâlâtın âdi ve kendi kendine olmuş bir şey olmadığını anlamadı. Ve bu ince iş içinde iş olduğuna intikal etmedi. Kalb ve rûhu ve akıl ve letâifi bu elîm ve dehşetli vaziyetten feryâd ve figân ederken, nefs‑i emmâresi teğâfül ile tecâhül etti. Kalb ve rûhun âh ve enîn ve fizârından kulağını kapayıp, kendi kendini aldatarak bir bostanda bulunuyor gibi o meyveleri yemeğe başladı. Fakat, o meyvelerin bir kısmı zehirli ve muzır idi. Bir hadîs‑i kudsîde Cenâb‑ı Hak buyurdu ki:اَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْد۪ي ب۪ي yani; “Kulum beni nasıl tanırsa, ona öyle muâmele ederim.”
Şu bedbaht adam da sû‑i zannıyla gördüğünü hakikat telâkki etti. Öyle muâmele gördü ve görüyor. Ne ölür ki kurtulsun ve ne de elemsiz kalır ki yaşasın. Şu miskin ahmak fehmetmedi ki, bu tılsımlı ve acîb işlerde tesâdüf mümkün olmaz.
Biz de şu meş'ûmu şu azâbda bırakıp döneceğiz. Mübârek ve yümünlü diğer kardeşin arkasından gideriz.
İşte şu zât, hüsn‑ü sîretinden nâşi', hüsn‑ü zannı ile ünsiyet ederek yolunda gidiyor. Bak, nasıl hüsn‑ü nazarıyla kardeşinin mahrum kaldığı bostandan istifade ediyor. Şu bostanda çiçek ve yemişlerle beraber, murdar ve müstakzer şeyler de bulunur. Bu kardeş ise, bu güzel şeylerden istifade etti. Mülevvesâta bakmadı. İstirahat etti.
Evvelki meş'ûm kardeşi ise, murdar şeylerle meşgul oldu. Midesini bulandırdı.
Sonra, bu güzel huylu arkadaş da, gitgide öteki kardeşi gibi bir sahrâ‑yı azîme dâhil oldu. Birden hücum eden bir arslanın sesini işitti, korktu. Lâkin kardeşinden daha az korkmuştu. Zîra o arslanın, sahrâ sultanının bir memuru olduğu ihtimali kendisine tesellî verdi. Lâkin yine kaçtı. Altmış arşınlık derinliğinde bir bi'r‑i muattalaya, yani susuz bir kuyuya rastgeldi, kendini içine attı. Ortasında duran bir ağacı tuttu. O da kardeşi gibi gördü ki; iki mahlûk, o ağacın iki kökünü de kesiyorlar.
29
Sonra baktı; yukarıda arslan, aşağıda büyük bir yılan var. Yılan geniş ağzını açmış, ayağına takarrüb etmiş olduğunu gördü. Bîçâre o da havfından tedehhüş etti. Lâkin onun dehşeti, kardeşinin dehşetinden çok derece daha hafif idi. Çünkü güzel hüsn‑ü zannıyla ve fehmiyle bu umûr‑u acîbeyi birbiriyle alâkadar ve bir emir ile hareket eder gibi görmekle anladı ki, bu işlerde bir tılsım var. Bunlar bir hâkimin emriyle dönerler. O hafî hâkim; ona bakıyor, tecrübe ediyor, onu bir maksad için dâvet ediyor. Şu tatlı havftan bir merak neş'et etti. Merakı da: “Acaba beni tecrübe edip ve kendini bana tanıttırmak isteyen ve bu acîb yol ile böyle acîb bir maksada beni sevkeden kimdir?”
İşte şu merak‑ı mârifetten, sâhib‑i tılsımın muhabbeti neş'et etti. Ağacın başına baktı, gördü ki; incir ağacıdır. Lâkin meyveleri, ayrı ayrı çok ağaçların meyveleridir. O vakit tamamen korkusu zâil oldu ve o vakit anladı ki, bunda bir tılsım var. O tılsım bunlara hükmediyor. Zîra mümkün değil bu incir ağacı, böyle çok ağacın meyvesini versin. Belki o ağaç, liste ve fihristedir. Gizli olan hâkimin bostanına, hem o melik‑i kerîmin misâfirlerine ihzar ettiği çeşit çeşit et'imeye işâret eder; ve o taamların nümûneleridirler.
Onun bu muhabbetinden, tılsımı açmak talebi ve tılsım sâhibini râzı etmek arzusu neş'et etti. Birden miftâh ona ilhâm edildi. O da nidâ etti ki: “Sana i'timâd ediyorum ve herşeyi senin için terkediyorum ve yalnız seninim ve seni istiyorum.” dedi.
Birden kuyu duvarı yarıldı. Şâhâne ve nezîh bir bahçeye bir kapı açıldı. Arslan ve yılan da iki mutî' hizmetkâra dönüp, onu o bahçeye girmek için dâvet ettiler. Hattâ o arslan kendisine musahhar bir at mesâbesine döndü.
İşte ey hayâl arkadaşım, bu iki kardeşin vaziyetlerini muvâzene et!
Evvelki bedbaht, her vakit yılanın ağzına girmeğe muntazırdır. Şu bahtiyar ise, meyvedâr ve revnâkdâr bir bahçeye dâvet edilir.
30
Hem evvelki bedbahtın, elîm bir dehşette ve azîm bir korku içinde kalbi parçalanıyor. Bu bahtiyar ise; lezîz bir ibret, tatlı ve mahbûb bir havf ve şevk ve mârifet içinde garâibi seyrediyor.
Hem o bedbaht, vahşet ve ye's içinde azâb çekiyor. Şu bahtiyar ise, ünsiyet ve ümîd ve iştiyak içinde telezzüz ediyor.
Hem o bedbaht, vahşî canavar düşmanların hücumlarına ma'rûz bir mahpus hükmündedir. Şu bahtiyar, bir azîz misâfirdir ki, misâfir olduğu melik‑i kerîmin acîb hizmetkârlarıyla ünsiyet ediyor.
Hem o bedbaht, zehirli lezîz yemişleri yemekle azâbını tâcil ediyor. Zîra o meyveler, asıllarına müşteri olmak için nümûnelerdir. Tatmağa izin var, hayvan gibi yemeğe izin yoktur. Şu bahtiyar ise tadar, işi anlar; yemesini te'hir eder ve intizar ile telezzüz eder.
Eğer bedbaht kardeş olmamak ve bahtiyar kardeş olmak istersen, Kur'ân’ı dinle, mutî' ol, O’na yapış ve itâat et.
Eğer şu hikâye‑i temsîliyedeki dekàiki fehmettin ise, hakikati ona tatbik et. Mühimlerini ben söyleyeceğim. İncelerini de sen istihrâc et.
Bak! O iki kardeş, rûh‑u mü'min ile rûh‑u kâfirdir; kalb‑i sâlih ile kalb‑i fâsıktır. O iki tarîk ise, tarîk‑ı Kur'ân ve îmân ile tarîk‑ı isyan ve tuğyandır. O yoldaki bostan ise, cem'iyet‑i beşeriye içinde muvakkat hayat‑ı ictimâiyedir ki; şer ve hayır, çirkin ve güzel karışıktır. O sahrâ ise, arz ve dünyadır. O arslan ise, ölüm ve eceldir. O bi'r (kuyu) ise, beden‑i insan ve hayattır. O altmış arşın derinlik ise, vasatî ve ömr‑ü gâlibî olan altmış seneye işârettir. O ağaç ise, müddet‑i ömürdür. O beyaz ve siyah iki fare ise, gece ve gündüzdür. O ejderha yılan ise, ağzı kabir olan âlem‑i Berzaha giden yoldur. O haşerât‑ı muzırra ise, beliyeler ve musîbetlerdir. O ağaçtaki yemişler ise niam‑ı dünyeviyedir ki, niam‑ı uhreviyenin listesi ve ihzar edici müşâbihleri, müşterileri meyve‑i Cennet’e dâvet eden nümuneleridir. O ağaç, birliğiyle beraber başka başka yemişler vermesi ile, sikke‑i kudrete ve hâtem‑i rubûbiyete ve tuğrâ‑i Ulûhiyet’e işârettir. Çünkü, bir şeyden herşeyi yapmak; bir topraktan bütün meyveleri yapmak, bir sudan bütün hayvanları halketmek, bir basit gıdâdan bütün cihâzât‑ı hayvaniyeyi icâd etmek‥ hem herşeyi bir şey yapmak; bir zîhayatın yediği gayet mütebâyin taamlardan, bir lahm‑ı mahsûs (et) ve bir cild‑i basit nescetmek (dokumak) gibi san'atlar, Ehad ve Samed olan Sultan‑ı Ezel ve Ebed’in sikke‑i hàssasıdır, hâtem‑i mahsûsasıdır, taklid edilmez bir tuğrâsıdır. O zehirli bir kısım meyveler ise, lezâiz‑i muharremedir. O tılsım ise, sırr‑ı îmân ile açılan sırr‑ı hikmet-i hilkattir. O miftâh ise, يَا اَللّٰهُ veلَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُve ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ﴾ kelimeleridir.
31
O su'ban ağzının, yani yılan ve ejderha ağzının, bostan kapısına inkılâbı, kabre işârettir ki; kabir ehl‑i dalâlet ve tuğyana, vahşet‑i nisyan içinde, zindân gibi bir berzah ve su'ban batnı gibi dar bir mezara açılan bir kapı olduğu hâlde; ehl‑i Kur'ân ve îmâna, dehliz‑i cinândan, rahmet‑i Rahmân’a ve zindân‑ı dünyadan, bostan‑ı bekàya açılan bir kapıya döner. Ve o müdhiş arslanın mûnis bir hizmetkâra ve musahhar bir ata dönmesi ise, mevte işârettir ki; mevt ile ehl‑i dalâlet; bütün mahbûbâtından elîm bir firâk‑ı ebedî içinde, kendi cennet‑i kâzibe-i dünyeviyelerinden ihrac ve vahşet ve infirad içinde zindân‑ı mezara idhal olundukları hâlde; ehl‑i hidayet ve Kur'ân için, o mevt, müştâk oldukları ahbablarına visâl ve hakîki vatanlarına vusûl ve zindân‑ı dünyadan bostan‑ı cinâna dâvet ve Hannân, Mennân, Deyyân ve Rahmân’ın rahmetinin fazlından, hizmetlerine mukâbil ahz‑ı ücret etmelerine vesiledir.
32
Elhâsıl: Hayat‑ı fâniyeyi esâs maksad yapan, zâhiren cennet içinde olsa da, ma'nen cehennemdedir. Hayat‑ı bâkiyeye müteveccih olan zât ise, saâdet‑i dâreyne mazhardır.
اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ اَهْلِ السَّعَادَةِ وَالْقُرْاٰنِ وَالْا۪يمَانِ اٰم۪ينَ
33
Üçüncü Ders
﴿﷽﴾
﴿فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ﴾
Ey gururlu, mağrûr gâfil! Sana ne olmuş ki, müslümanları – ecânib tarzında – hayat‑ı dünyeviyeye dâvet edersin? O hayat, uyku içinde bir lu'b ve hevâ içinde bir lehivden başka bir şey değildir.
Hem ne oluyorsun ki, keyiflerine kâfî gelen helâl ve tayyibât dâiresinden hurûca teşvik ederek, dinin ihmaline veya dinin bazı şeâirinin terkine sebebiyet veriyorsun. Ve muharremât ve habîsât dâiresine duhûle teşci' ediyorsun.
Ey müvesvis! Bilir misin misâlin neye benzer? O derece belâhet kesbetmiş bir sarhoşa benzer ki; arslanı attan, darağacını salıncaktan, cerahatli yarayı kırmızı gülden farketmez.
Hem öyle zannettiği hâlde, mürşid vaziyetini alır; muslih tavrını takınır. Müdhiş bir vaziyete düşmüş bîçâre bir adama ders verir. Bazı müzahrefâtı ve aldatıcı hevesâtı ve bazı lehviyâtı irâe etmekle, o bîçâre adamı baştan çıkarmak ister. Çare‑i necât taharrî etmez.
İşte o adam, şöyle bir vaziyettedir: Arkasında, her ân ona hücuma müheyyâ bir arslan duruyor. Önünde, bir darağacı dikilmiş onu bekliyor. Sağ tarafında, derin bir yara açılmış. Sol cânibinde, müz'ic bir çıban, cerahat akıttırıyor. Şu vaziyetle beraber, mühim bir sefere sevkediliyor. Şu adam ise, bu müvesvisin tamamen zıddı olan bir hayırhâh zâtın irşadıyla iki ilâcı elde etmiş. Eğer güzelce isti'mâl etse; o iki cerahat, iki aded râyihalı gül olur. Hem o mübârek zâtın işâretiyle iki tılsım bulmuş, kalb ve lisânına takmış. Eğer güzelce isti'mâl etse, o müdhiş arslan, musahhar bir ata döner ve ona biner, bir Kerîm‑i Rahîm’in ziyâfetine gider. O darağacının ipi dahi, seyr ve tenezzühe âlet ve salıncak olur.
34
Hâlbuki şeytan, onu sarhoş etmek ister. O müdhiş vaziyette iken, şeytan‑ı insî o adama der ki: “Bırak bu tılsımları, at bu ilâçları, gel keyfedelim. Beraber oynayalım. Şu lezâiz ve güzel sûretlerden istifade edelim, ömrümüzü hoş geçirelim.”
Diğer mübârek zât kendine diyor ki: “Ey çare‑i necâtı bulmuş musîbet‑zede adam! Şu boşboğaza de ki: İlâçların hıfzı ve tılsımların muhâfazası lâzım. Kerîm‑i Rahîm’in müsâade ettiği dâire‑i meşrûa keyfime kâfî, lezzet‑i hayatıma vâfîdir. Hem hakîki lezzet ve saâdet, şu dâire haricinde mümkün değildir.
Hem de ki: Bu ölüm arslanını öldürmek ve firâk ve zevâli izâle etmek ve acz ve fakr yaralarını beşerden kaldırmak çaresini bulmuşsan, yani dünyayı cennete ve arz‑ı fâniyeyi arz‑ı bâkiyeye tebdil; ve acz‑i mutlak-ı beşerîyi bir iktidar‑ı mutlakaya tahvîl; ve nihâyetsiz fakr‑ı beşerîyi bir gınâ‑yı mutlakaya kalbetmek çaresi varsa, söyle dinleyelim. Yoksa çare‑i necâtını bırakıp sana aldanacak, senin gibi bir sarhoş lâzım ki; gülmeyi ağlamaktan, bekàyı fenâdan, derdi dermandan, hevâyı hüdâdan fark ve temyiz etmez olsun. Ben ise, O mübârek zâtın sözünü dinlerim,﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾der, tılsım ve ilâçları hıfzederim ve hırz‑ı can ederim.”
Eğer şu temsîlin sırrını anlayıp, hakikatin sûretini görmek istersen, dinle:
35
Şu dalâlet‑âlûd ve sefâhet‑perver medeniyetin şâkirdleri ve idlâl edici sakîm felsefenin talebeleri, acîb ihtirasat ve pek garîb tefer'unlukla sarhoş olmuşlar. Sonra gelip, desîseler ile müslümanları, ecnebîlerin âdâtına dâvet ve terk‑i şeâir-i İslâmiyeye teşvik ediyorlar. Hâlbuki her şeâirde nur‑u İslâma bir şuûr ve bir iş'âr vardır.
Kur'ân‑ı Hakîm’in tilmizleri ise, bunlara mukàbele edip derler ki: “Ey dalâlete dalmış gâfiller! Dünyadan mevti, insandan acz ve fakrı kaldırmak çaresi varsa, dinden ve dinin şeâirlerinden istiğnâ edebilirsiniz. Yoksa susunuz!‥ Zîra ölüm, acz, zevâl, fakr, sefer gibi âyât‑ı tekvîniye yüksek sadâlarıyla, dinin lüzumuna ve şeâirin iltizamına dâvet ediyorlar;﴿فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا﴾﴿وَاِذَا قُرِئَ الْقُرْاٰنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ﴾âyetlerini kırâat ediyorlar ve beşerin başında dört‑beş cihette, herbiri birer melek‑i ra'd gibi na'ralarıyla beşeri îkaz edip Kur'ân’a dâvet ederlerken; sizin vesveseleriniz bunlara nisbeten sivrisinek sadâsı gibi kalır.”
Evet hakikat‑bîn göz sâhibi böyle mukàbele eder. Der ki: Arkama bakıyorum, görüyorum ki; ecel arslanı arkamda duruyor. Dâima beni tehdid ediyor. Eğer îmân kulağıyla Kur'ân sadâsını dinlesem, o arslan, güzel bir ata; o firâk ise, burâka dönerler. Beni rahmet‑i Rahmân’a vusûle ve Seyyid‑i Kerîmimin huzuruna îsâle vâsıta olurlar. Yoksa yırtıcı birer canavar ve beni bütün sevdiklerimden ebedî firâk ile tefrik edici birer esed hükmünde kalırlar.
Sonra önüme bakıyorum, görüyorum ki: Gece‑gündüz dönmesinden, fenâ ve zevâlin âlâtı sallanıyor.
36
Hem o fusûl ve usûrun emvâcından, firâklar; ve helâketten, zevâller temevvüc ediyor. Şu âletler, beni ve hem bütün sevdiklerimi mahvetmek için dikilmiş bir darağacı görünüyor. Eğer sem'‑i îkan ile irşad‑ı Kur'ânîyi dinlesem, o müdhiş âletler, salıncak ve merâkibe ve seyr ve tenezzühe dönerler ki; dünya denizinde, zaman seylinde, hayâl ve akl‑ı beşer onlara biner, Cenâb‑ı Kadîr-i Zülcelâl’in tecelliyât‑ı şuûnât-ı san'atını müşâhede ederler.
Evet Kur'ân gösterir ki, şu mevcûdât‑ı seyyâle, Hàlık‑ı Zülcelâl’in Esmâ‑i Hüsnâ’sının âyineleri ve kalem‑i kudretinin elvâh‑ı mütehavvilesidir. Bunların tahvîlinden, teceddüd‑ü san'at-ı Rabbâniye ve cilve‑i cemâl-i mücerred-i esmâ-i İlâhî müşâhede edilir. Merâyânın tebeddülünde, cemâl‑i esmâ tazelenir.
Sonra sağ tarafıma bakıyorum görüyorum ki: Nihâyetsiz bir fakr ve hadsiz bir ihtiyaçtan dehşetli bir çıban duruyor. Zîra en âciz bir hayvandan daha âciz ve bütün hayvanattan daha fakir olduğum hâlde, dünya kadar ihtiyacâtım var. İktidarım ise, bir serçe kuşunun fa'âliyetinden çok aşağıdır. Eğer Kur'ân‑ı Kerîm’in şifâ‑i kâfîsine i'timâd ederek tedâvi etsem, o elîm müz'ic fakr, rahmetin ziyâfetinden gelen lezîz bir şevke ve semerâtından gelen latîf bir iştihâya döner. Şu acz ve fakrın lezzeti, istiğnâ ve kuvvetten gelen lezzetin fevkınde bir lezzet verir. Yoksa o fakr; gayet müz'ic, elemli zillet ve tezellüle vâsıta bir yara olarak kalır.
Sonra sol tarafıma bakıyorum, görüyorum ki: Nihâyetsiz bir acz ve o hadsiz aczden neş'et eden derin bir yaram var ki; o mutlak aczimle, kalb ve rûhumun ve aklımın cihetinden hadsiz darbeler bana vurulabilir. Şu elem ise, lezzet‑i hayat-ı dünyeviyeyi cidden izâle eder. Eğer teslîmiyetle Kur'ân‑ı Kerîm’in dersini dinlesem; o aczim, bir tezkereye döner. Beni, sırr‑ı tevekkül ile, öyle bir Kadîr‑i Mutlak’a istinâda dâvet eder. Ve öyle bir nokta‑i istinâdı buldurur ki; o noktada bütün a'dâdan emn ü emânı te'min eder. Evet emr‑i “kün feyekûn”e mâlik ve bütün eşya O’na musahhar ve hàdim olan bir Sultan‑ı cihan’a acz tezkeresiyle istinâd eden adam, ne gibi şeyden pervâ eder. Yoksa müdhiş aczimle, merhametsiz ve hadsiz düşmanlar içinde pek çok ızdırâb çekmeğe mecbur kalacağım.
37
Hem hâlime bakıyorum, görüyorum ki: Ben misâfirim, uzun bir sefere sevkediliyorum. Yolum kabir, berzah ve haşir üstünden geçip ebedü'l‑âbâda kadar gider. O karanlık yolda, zâd ile ziyâ ister. Hâlbuki Kur'ân haricinde hiçbir akıl ve hikmet ve hiçbir ilim ve felsefe o yolun zulümâtını izâle edecek bir nur ve o uzun sefere zâd olacak bir rızık vermiyor. Ancak onu ışıklandıracak yalnız şems‑i Kur'ân’dan iktibas edilen ziyâdır. Ve o sefere zâd olacak, yalnız hazine‑i Rahmân’dır. Ve delâlet‑i Kur'ân ile ahzedilen gıdâdır.
Ey gâfil ve sarhoş! Eğer bu mecburî seferden beni halâs edecek bir çare bulmuş isen, söyle… Fakat bulduğun çare kàtiü't‑tarîklik olmasın. Çünkü inkâr ve dalâlet, ancak kabrin ağzında zulümât‑ı adem-âbâdda sukùtu kabûl demek olduğundan; şu kàtiü't‑tarîklik çok defa uzun seferden daha müdhiş ve daha korkunçtur. Mâdem çaresi yok, öyle ise sus! Tâ Kur'ân‑ı Hakîm dediğini desin.
Acaba bu beş müdhiş azâb kapılarını Kur'ân‑ı Hakîm’in beş saâdet kapısına tahvîlinden neş'et eden lezzet ve saâdet‑i maneviyeye mukâbil gelecek, dünyada bir lezzet ve saâdet var mıdır? Meselâ, firâk‑ı ebediye kapısının visâl‑i hakîkiye kapısına inkılâbı, her lezzetin fevkındedir.
İşte kitab‑ı âlemin bu âyât‑ı hamsesinin herbiri, herbir beşerin başında bu hakikatleri okuyor.
﴿فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ﴾
38
İşte bu beş hatîbin yüksek îkazlarını dinleyen, nasıl sana tâbi olacaktır ve sözüne uyacaktır?
Evet, ey gururlu ve mağrûr adam! Senin meşrebini ihtiyar edecek öyle bir sarhoş lâzım ki; ya şarab‑ı siyaset veya hırs‑ı şöhret veya rikkat‑i cinsiye veya zındıka‑i felsefe veya sefâhet‑i medeniyet veya gurur ve enâniyet veya derd‑i maîşet gibi müskirât‑ı manevîye ile, zarar ve nef'ini farketmeyecek derecede sarhoş olsun. Hâlbuki, insanın başına inen müdhiş darbeler ve beliyyât ve beşerin yüzünü tokatlayan şu ehvâl ve musîbât; elbette şu sekri beşerden kaçırıp, beşerin aklını başına toplattıracaktır.
Ey fâsık ve sefîh! Deme ki “Ben de frenk gibi olacağım.” Dikkat et! Sen, frenk gibi olamazsın. Zîra bir frenk, Peygamberimizi (A.S.M.) kabûl etmezse de İsâ (A.S.) ve Mûsa (A.S.) ve sâir enbiyâları bir derece kabûl edebilir. Rûhunda, maâliyâta medâr kendince bir esâs kalabilir. Fakat sen, Peygamber‑i Âhirzaman’ın (A.S.M.) derslerini terkettiğin dakikada, senin rûhunda nihâyetsiz bir tahribât, bir boşluk, bir karanlık peydâ olacaktır ki; hiçbir kemâlât ve ahvâl‑i àliyeye ve mes'ûdiyete yer kalmayacaktır. Meğer insaniyetini söndüresin‥ ve zaman‑ı hâl ile mukayyed sırf bir hayvan olasın‥ ve hayvan gibi bir muvakkat müzahref lezzeti göresin. Hâlbuki insan, müstakbelin ehvâli ve mâzinin ahzânı ile giriftâr olmuştur. Bu ikisi, onu pek ciddi düşündürür, başını mütemâdiyen döğerler. İnsanı, bu havf ve hüzünden kurtarıcı tek bir medetkâr var. O da Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’dır.
Eğer bütün hayvanattan daha şakì, daha zelîl, daha ahmak kalmamak istersen, sükût et. Îmânın kulağıyla, Kur'ân’ın beşâretini ve şu ilânlarını dinle: ﴿اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ ❋ اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ ❋ لَهُمُ الْبُشْرٰى فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِي الْاٰخِرَةِ لَا تَبْد۪يلَ لِكَلِمَاتِ اللّٰهِ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ﴾
39
Üçüncü Dersin Zeyli
Ey Said‑i kàsır, âciz ve fakir! Bilmelisin ki: Senin mâhiyet‑i nefsinde, nihâyetsiz bir kusur, nihâyetsiz bir acz, nihâyetsiz bir fakr, nihâyetsiz bir ihtiyaç, nihâyetsiz a'mâl dercedilmiş. Cenâb‑ı Fâtır-ı Hakîm, nasıl ki açlık ve susuzluğu midene vermiş, tâ ihsânatını ve lezâiz‑i ni'metini tanıyasın. Onun gibi, seni kusur ve fakr ve ihtiyaçtan terkîb etmiş, tâ mirsâd‑ı kusurun ile Fâtır‑ı Zülcelâl’in serâdikât‑ı cemâl ve kemâline; ve mikyâs‑ı fakrın ile, derecât‑ı gınâ ve rahmetine ve mîzan‑ı aczin ile, merâtib‑i iktidar ve kibriyâsına; ve fihriste‑i ihtiyacâtın tenevvü'ü ile, envâ'‑ı niam ve ihsânatına bakabilesin ve tanıyasın‥ ve vazife‑i hilkatini edâ edesin.
Bundan bil ki; gaye‑i fıtratın, ubûdiyettir. Ve ubûdiyet odur ki; sen, Fâtır‑ı Zülcelâl’in dergâh‑ı rahmetinde اَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ veسُبْحَانَ اللّٰهِile kusurunu ve﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ﴾ ve اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ile fakrını veاَللّٰهُ اَكْبَرُve لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ ile; ve istimdâd ile aczini ilân etmek‥ ve âyine‑i ubûdiyetin ile Cemâl‑i Rubûbiyet’ini izhâr etmektir.
40
Dördüncü Ders
﴿اِنَّ الْاَبْرَارَ لَف۪ي نَع۪يمٍ ❋ وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَف۪ي جَح۪يمٍ﴾
Ey Said‑i gâfil! Herkes için şu hayat denilen sür'atli seferde, kabre iki yol vardır. O iki yol, uzun ve kısalıkta müsâvîdirler. Lâkin birisinde zararsız olmakla beraber, bir menfaat‑i azîme olduğu, mütevâtir ehl‑i şühûd ve ihtisàsın şehâdet ve icmâlarıyla sâbittir. O yolun on yolcusundan dokuzu, o menfaat‑i azîmeye nâil olduğu, yine ehl‑i şühûdun tevâtürüyle sâbittir.
İkinci yol ise, ittifaken, menfaatsiz olduğu hâlde; pek azîm bir zararı olduğu ehl‑i hibre ve şühûdun icmâıyla sâbittir. Bu ikinci yolda, onda dokuz ihtimal zarar vardır. Şu tehlikeli yolu ihtiyar edenler bedbaht ve eblehlerdir ki, zâhirî bir hafiflik için, silâh ve zâdı beraber kaldırmıyorlar. Vâkıa, bir batman ağırlıktan kurtuluyorlar. Lâkin bilmiyorlar ki, kalbleri yüz batman minneti kaldırıyor. Kantarlarla ehvâl ve mehâvifi rûhlarına yüklüyorlar. Temsîl ma'kul şeyleri mahsûs gösterdiği için şu hakikati bir misâl ile izâh ve beyân edelim.
Meselâ: Sen istiyorsun ki; şu şehirden İstanbul’a gideceksin veyâhut ona gönderiliyorsun. Fakat yolunu, sen ihtiyar edeceksin.
İşte, İstanbul’a giden yolun biri sağda, diğeri solda. Bu iki yol, uzun ve kısalıkta müsâvîdir. Bu iki yolun birisinde menfaat ve zâhirî bir külfet var; diğerinde, zarar ve sûrî bir hìffet var. Sağ taraftaki yoldan gitsen; bil'ittifak zararsızdır.
41
Ehl‑i ihtisàsın icmâıyla, bir menfaat‑i azîmeyi kazanacaksın. Yalnız her düşmana mukàbele edecek, her gıdânın hülâsasını câmi', dört kıyyelik bir çanta ve iki kıyyelik bir silâh ki; mecmûu bir batman ağırlığı kaldıracaksın. Lâkin rûh ve kalbin, minnet ve haşyet sıkletlerinden kurtulacak. Herkese dilenci ve herşeyden çekinmekten kurtulacaksın.
Sol taraftaki yol ise, milyonlar ehl‑i şühûdun şehâdetiyle, azîm zararlı olduğunu‥ ve muvâfık ve muhâlifin ittifakıyla, menfaatsiz olduğunu‥ ve bu yola gitsen, yalnız bir hìffet‑i zâhirî ve bir sûrî serbestlik var. Ve o lâzım olan silâhı almayacaksın ve o elzem olan zâd‑ı lezîzi terkedeceksin. Lâkin bu zâhirî hìffetin sana, gayet ağıra mal olur ki; rûhunun omzuna yükleyeceği iki kıyyelik silâh bedeline, korkudan gelen kantarlarla ağırlığı taşıyorsun. Ve zahrına yükleyeceğin dört kıyyelik zâd’a bedel, yüzer batman minneti o kalbine yükletirsin.
Böyle yollarda, âdi bir muhbirin, zaîf bir ihbarı nazar‑ı itibara alınır. Hâlbuki – tevâtür derecesinde – kâmil şâhid sâdıklar ihbar ediyorlar ki; yümn‑i îmânla yemîn cihetinde gidenler, müddet‑i seferlerinde emn ü emândadırlar. Şehre yetiştiklerinde, on yolcudan dokuzuna, herhalde bir nef'‑i azîm vardır.
Hem ihbar ediyorlar ki: Dalâlet ve batâlet ve belâhet şu'muyla (uğursuzluğuyla) sol yolda gidenler, müddet‑i seferlerinde, açlık ve korkudan azîm bir ızdırâb çekiyorlar. Herşeyden titriyorlar. Çünkü aczleri içinde zaîftirler. Herşeye tezellül ederler. Çünkü fakirlikleri içinde muhtaçtırlar. Şehre yetiştiklerinde, bir‑iki tanesi müstesnâ, ya hapis veya katledilirler.
42
Şimdi ednâ bir aklı olan, ihtimal‑i zarar bulunan yolu, zararsız yola, bir hìffet‑i zâhirî için tercih etmez. Nasıl oluyor ki; kendini mükemmel ve âkıl zannettiği hâlde, öyle bir yolu tercih eder ki; o yolda yüzde doksandokuz a'zam zarar ihtimali vardır. Hem öyle bir yolu terkeder ki; yüzde doksandokuz a'zamü'n‑nef' ihtimali o yolda vardır. Acaba ne için bunu terk, onu tercih ederler? Sırf tenbellik için, yalnız sûreten cüz'î bir hìffet‑i zâhirî için… Hâlbuki külliyetli bir sıkleti çekerler.
İşte misâli anladın. Hakikati şudur ki:
Misâfir, sensin. İstanbul, âlem‑i âhiret ve berzahtır. Sağ yol tarîk‑ı Kur'ân’dır ki; îmândan sonra, salâta yani namaza emreder. Sol yol, tarîk‑ı ehl-i fısk ve tuğyandır. Ehl‑i şühûd dediğimiz ehl‑i hibre, enbiyâ ve evliyâdır. Çünkü hakîki velî, zevk‑i şühûdî sâhibidir. Âmînin i'tikàd ettiği gaybî şeyleri bazen velî, aynı şeyi gözüyle veyâhut kalb ile görüyor. Silâh ve zâd ise, îmân‑ı Billâh’tan neş'et eden tevekkül ve i'timâddır ki; bütün mehâlik ve hâcâta karşı bir nokta‑i istinâd ve bir nokta‑i istimdâddır.
Evet bir Kadîr‑i Hafîz-i Alîm’e ve bir Ganiyy‑i Kerîm-i Rahîm’e tevekkül etmekte öyle bir nokta‑i istinâd ve bir nokta‑i istimdâd bulunuyor ki; o noktalar, kelime‑i tevhidin zımnında münderic‥ o da namazda mündemic‥ o da ubûdiyetin içinde‥ o da teklifin zımnındadır.
Demek ubûdiyeti iltizam eden, derecesine göre tenezzül ve tezellülden kurtulur. Herşeye tezellül, herşeye dilenci olmaktan necât bulur. Çünkü لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُkelime‑i kudsiyesi ifâde eder ki: Nef' ve zarar verici ancak ALLAH’tır. Ve hem zarar ve nef' de, O’nun izniyledir.
43
Beşinci Ders
﴿﷽﴾
﴿وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ﴾
Ey ihtiyarsız sür'atle kabre, haşre, ebede giden Said‑i şakì! Bil ki:
Uzun ve kısalığı nisbetinde iki hayatın levâzımatını tahsil etmek için Mâlik‑i Kerîm sana, bir sermâye‑i ömür verdiği hâlde; sen o sermâyenin kısm‑ı a'zamını, hayat‑ı bâkiyeye nisbeti, bir bahrin bir katre serâba nisbeti gibi olan şu hayat‑ı fâniye katresinde zâyi' ettin. Eğer aklın varsa elde kalan kısmının yarısını veya üçte birini veya lâakal onda birisini, deniz gibi hayat‑ı bâkiyeye sarfet. Yoksa “eyvâhlar olsun” diyeceğin bir zaman gelecek. Acâibdendir ki; senin gibi ahmaklara âkıl ve zîfünûn deniliyor.
Şu temsîli dinle.
Meselâ: Şu bir hizmetçi kuldan daha ahmak görünüyorsun ki; onun seyyid‑i kerîmi ona yirmidört altın veriyor. Onu Burdur’dan Antalya’ya, oradan da Şam’a ve Yemen’e gönderiyor. Ve emir ediyor ki:
“O altınları, levâzım‑ı seferinde sarfet! Lâkin Antalya’ya kadar – cebren – iki gün yayan gideceksin. Hem bir nev'i ihtiyarın var. O altınları bir şeyde sarfetsen de etmesen de yine gideceğin yere yetişebilirsin. Lâkin, Antalya’dan sonraki sâir menzillere gitmekte bir cihette ihtiyar senin elindedir. Eğer bir vesika veya bir bilet alabilir ve bir vapura veya bir trene veya bir tayyareye binebilirsen, bir aylık mesâfeyi, bir günde kat'edebilirsin. Yoksa hem yayan, hem yalnız, hem mütehayyir, hem matrûd bir sûrette yoluna devam edeceksin.”
44
Hâlbuki o ebleh, ahmak yolcu, yirmiüç altınını, iki günlük mesâfede sarfetti. Ona denildi ki:
“Şu bâkî kalan bir altını, o uzun yolun için, bir zâd ve bir bilete ver. Ümîd edilir ki, seyyidin sana merhamet eder, rahatla gidersin.”
O dedi ki:
“Yok, lezzet‑i hâzıramı terketmem. Bir ihtimal var ki, fâide vermez.”
Ona denildi:
“Acaba, bu derece belâhet olur mu ki, senin aklın sana nasıl fetvâ veriyor? Yarı malını, bin adam iştirâk eden bir piyango kumarına atarsın. Hâlbuki o kumarda, bin ihtimalden bir ihtimal ile, belki bin lirayı kazanabilirsin.”
Hem nasıl oluyor ki, şu menfaat‑perest aklın sana fetvâ vermiyor ki; yirmidört parça malından tek bir cüz'ünü verirsen, binde dokuzyüz doksandokuz ihtimal ile, tükenmez hazinelere zafer bulacağın, milyonlar ehl‑i hibre ve ehl‑i ihtisàsın şehâdâtıyla kat'iyyet kesbetmiştir! Hâlbuki böyle cesîm menfaatler için, bir tek âmînin ihbarı dahi nazar‑ı itibara alınır. Hâlbuki muhbirler, nev'‑i beşerin şümûs ve nücûmu hükmünde mütevâtir ehl‑i şühûddurlar ki; o müsbitlerden ikisi, binler ehl‑i nefy ve münkirlere tercih edilir. Çünkü hilâl‑i Ramazan’ın rü'yetini da'vâ eden iki şâhid, binler nâfî fikirlerin hükmünü iskàt eder. Şöyle ehl‑i şühûdun ihbarâtı, nasıl oluyor ki; sana te'sir etmiyor? Cehâlet ve gafletin ne kadar kalınlaşmış!
Ey târikü's‑salât! Misâli anladınsa, hakikati dinle:
45
O abd‑i misâfir sensin. Burdur, dünyadır. Antalya, kabir; Şam, berzah ve haşirdir. Yemen, mâba'dü'l‑haşirdir. Yirmidört lira da, yirmidört saattir. Sen o yirmidört saatin yirmiüçünü, şu hayat‑ı fâniyeye bilâ‑tereddüd ve bilâ‑pervâ sarfediyorsun. Pek uzun seferin için elzem‑i zâd olan beş vakit namazın edâsına, bir saatin sarfında tehâvün gösteriyorsun. Yani, ağır davranıyorsun. Hattâ sarfettiğin vakit de bir hisse de dünyaya çıkarıyorsun ki, namaz içinde dünyanı da düşünüyorsun.
Hallâk‑ı Kerîm’in bu kadar az bir şeyle şu kadar büyük şeyleri sana verdiği hâlde sen yapmazsan, senin bu insafsızlığın ile Cehennem sana lâyık olmaz mı ve sen ona müstehak olmaz mısın; ey gâfil ve ey târikü's‑salât?
عَجِّلُوا بِالصَّلٰوةِ قَبْلَ الْفَوْتِ وَبِالتَّوْبَةِ قَبْلَ الْمَوْتِ
46
Altıncı Ders
﴿﷽﴾
﴿مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ﴾
Ey zaafıyla beraber mağrûr ve işlemediği şeyle müftehir bîçâre Said! Senin fahr ve gurura hiç hakkın yok. Çünkü senin nefsinde, kusur ve şerden başka yoktur. Eğer hayır olsa, o hayır da, cüz'‑i ihtiyarın gibi cüz'îdir. Lâkin deme ki; “Şerrim de cüz'îdir”. Hayır! Sen, o cüz'‑i ihtiyarın ile bir şerr‑i küllîyi işleyebilirsin. Çünkü sen, işlediğin bir kusur ile, senin maksûduna müteveccih olan sâir esbâbın semerât‑ı sa'ylerini hükümden iskât ederek bir hasâret‑i külliyeye sebeb ve bir hacâlet‑i dâimîye müstehak olursun. Hakikat böyle iken, şeytanın bir cihette şâkirdi olan nefsin, kaziyenin aksine olarak hayrı küllî, şerri cüz'î tasavvur eder, fir'avunlaşırsın. Bilir misin misâlin neye benzer?
Mağrûr ahmak bir adam, bir gemi ile ticâret eden bir cemâate şerîk olur. O cemâatin herbiri bir kısım sermâye verip, gemide bir vazifeyi derûhde eder. Herkes kendi vazifesini îfâ eder. Yalnız o mağrûr, hareket‑i sefîneye medâr olan vazifesini terkederek, geminin garkına sebebiyet verir. O cemâatin hepsi bin lira zarar ederler. Ona denildi:
“Hak olan odur ki; bütün hasâreti sen çekeceksin. Çünkü bizim sa'yimizi de hebâ ettin.”
O dedi:
“Yok kabûl etmem. Belki bu hasâret taksim edilerek hissem mikdarınca çekebilirim.”
47
Sonra ikinci seferde, o dahi onlar gibi vazifesini îfâ etti. Bin lira kâr ettiler. Dediler ki:
“Hasâret vazifeye bakar. Kâr, re'sülmala bakar. Öyle ise, re'sülmal nisbetinde taksim edelim.”
O mağrûr dedi ki:
“Yok, belki bütün kâr benimdir. Çünkü çendan evvelce “Hasâret sana râci'dir.” demiştiniz, ben kabûl etmemiştim. Öyle ise, bütün kâr da bana olmalı.”
O vakit ona denildi:
“Ey câhil nâdân! Bir şeyin vücûdu, bütün eczâ ve şerâitinin vücûduna tevakkuf eder. Öyle ise vücûdun semeresi, bütün esbâb‑ı vücûda verilir. Kâr ise, vücûdun semeresidir. Hasâret ise, ademin semeresidir. Hâlbuki bir şeyin ademi, bir cüz'‑i vâhidin ademiyle veya bir şartın fıkdânıyla oluyor. Öyle ise ademin semeresi, in'idâmın sebebine verilecektir.”
Elhâsıl: Yâ Said, – aslahakellâh – senin fahre ve gurura hakkın yoktur. Çünkü:
Evvelen: Şer, senden; hayır ise, gayrıdandır.
Sâniyen: Şerrin küllî, hayrın cüz'îdir.
Sâlisen: Sen amel‑i hayrın ücretini, amelden evvel almışsın. Belki bütün hasenâtın seni, insan‑ı müslim yapan Mün'imin in'âmına karşı, öşr‑i mi'şâr-ı aşrına da, yani onda birin onda birinin onda birine de mukâbil gelmez. Öyle ise, daha gururun nedendir? Fahrin ne içindir? İşte bu sırdandır ki; Cennet’e girmek, mahz‑ı fazıldır. O dehşetli Cehennem, ceza‑yı amel ve ayn‑ı adldir. Çünkü beşer bir şerr‑i cüz'î ile, bir cinayet‑i külliye-i dâimeyi işleyebilir.
Râbian: Hayr, o vakit hayr olur ki Allah için ola… Eğer Allah için olsa, o vakit kat'î O’nun izniyledir. Tevfik O’nundur. Minnet O’nadır. Senin hakkın şükürdür, fahr değildir. Çünkü fahr, irâe yani gösteriş ve riyâ iledir. Riyâ ise, hayrı şer eder. Şer ile iftihar edersen et. İşte bu hakikati bilmediğindendir ki; nefsinden mağrûr, gayrîye de gururlu oldun.
48
Hem sen, bir cemâatin hasenâtını tutuyorsun. O hasenâtı, müteneffiz bir şahsa vermekle, tefer'una vâsıta ve vesile oluyorsun. Belki Allah’ın malını ve ef'âlini, esbâba ve tâğutlara taksim ediyorsun.
Hem, şu cehildendir ki; nefsin ile sana âidiyeti olan seyyiâtı kadere vererek mes'ûliyetten kaçıyorsun.
Hem, nass ile sâbit olan Fâtır’ın sırf feyz‑i fazlından olan hasenâtı kendi nefsine veriyorsun. Tâ işlemediğin şeylerle medholunasın. Şu edeb‑i Kur'ân ile edeblen. Kur'ân‑ı Kerîm diyor ki: ﴿مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ﴾ Malına sâhib ol. Başkasının malını gasbetme.
Hem Kur'ân‑ı Kerîm diyor ki: ﴿مَنْ جَٓاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ اَمْثَالِهَا وَمَنْ جَٓاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلَا يُجْزٰى اِلَّا مِثْلَهَا﴾
Mâdemki hasene on misline çıkar. Seyyie, nefsinde birde münhasır kalır. Sen de haseneden neş'et eden muhabbeti, muhsinden muhsinin müteallikàtına teşmîl et. Uyûbundan iğmâz‑ı ayn et. Seyyieden neş'et eden adâvet‑i müsî'den, müsî'in akàribine veya sâir güzel sıfatlarına tecâvüz ettirme. Bu edeb‑i illiye-i âdile-i Kur'âniye ile edeblen! Kur'ân’ın edebiyle edeblenmeyen, zamanın sillesiyle te'dib olunacağı muhakkaktır.
49
Yedinci Ders
﴿﷽﴾
﴿وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ ❋ مَٓا اُر۪يدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَٓا اُر۪يدُ اَنْ يُطْعِمُونِ ❋ اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ﴾
Ey Said‑i gâfil! Nedendir ki vazifeni terkedip, Hàlıkının vazifesiyle fuzûlî iştigâl ediyorsun? Zalûm ve cehûl vasfına liyâkat kesbediyorsun ki, dâire‑i iktidarında olan hafif ubûdiyet vazifesini terkediyorsun. Hâlbuki zaîf beline, tahammülsüz başına, tâkatsiz kalbine, Hàlık ve Rezzâkına mahsûs vazife‑i rubûbiyeti yükletiyorsun. Saâdet ve istirahat istersen; vazifene sâhib ol; Hàlıkın vazifesini O’na tefvîz et. Yoksa sen, şakì bir âsî, fuzûlî bir hâin olursun. Bilir misin neye benzersin? Misâlin bir nefer asker gibidir ki; o nefer, iki vazife karşısındadır.
Biri: Vazife‑i asliyedir ki; o da, ta'lim ve cihaddır. Sultan ise, şu vazifede ona muâvenet eder. Levâzımatını ihzar eder.
İkinci Vazife: Sultana mahsûs vazifedir ki; o neferin erzâkını ve ta'yinâtları, libâsını ve silâhını, atını ve devâsını vermektir. Lâkin bazen neferi, şu vazife‑i şâhânede istihdam eder ki; o hizmeti de devlet hesabına yapar. Şu sırdandır ki; taamı pişiren veya karavanayı yıkayan nefere denilse: “Arkadaş ne yapıyorsun?” O nefer der: “Hükûmet ve devletin angaryasını çekiyorum…” Demiyor: “Rızkım için çalışıyorum.” Zîra bilir ki, o vazife‑i asliyesi değil; belki rızkı devlete aittir. Hattâ hasta olsa, ağzına lokmayı koymağa kadar devlete aittir.
50
İşte şöyle bir nefer, rızkını tedârik niyetiyle ticâret ile iştigâl etse, câhil bir şakì olur. Tezyif olunur, te'dib edilir. Ta'lim ve cihadı terkettiği için hâin ve âsî olur. Ta'nif ve darbedilir.
Ey Said‑i şakì! Misâli anladınsa dinle!‥ Sen, o nefersin. Salât ve ibâdâtın, ta'limâttır. Terk‑i kebâir ile, nefis ve şeytan ile mücâheden, harptir. Senin vazife‑i fıtratın budur. Fakat Cenâb‑ı Hak, senin vazifende muvaffık ve muîndir.
Amma rızkın ve hayatın idâmesi, emvâl ve evlâdın muhâfazası, Hàlıkına aittir. Fakat bazen seni şu vazifede istihdam eder ki; hazâin‑i rahmetinin kapılarını kavl ve hâl ile fiil ve suâl ile dakk‑ı bâb etmek (Hâşiye) ile ubûdiyet sûretinde hizmet edersin.
Hem ni'metlerinin matbahlarına vâsıl edecek yollarda sülûk etmekle seni isti'mâl eder. Tâ ki, ya isti'dâd veya ihtiyaç veya fiil veya kàl lisânıyla sen, kader ile ta'yin olunan ta'yinâtları ve levâzımatını alasın. Bununla beraber ne derece bir cehle düştüğünü anla ki, ihtiyarsız ve iktidarsız olduğun tufûliyet zamanında, en lezîz rızkı sana ve hem rızkını tedârik edemeyen bütün zaîf hayvanlara erzâklarını ihsân eden Rezzâk‑ı Hakîki’yi ittiham ediyorsun ki; ol Rezzâk herbir duâyı işitir ve herbir hâcâtı bilir ve herbir şeye kudreti erişir. Öyle bir ganîdir ki; yeryüzünü, yaz zamanında, zîhayat olan misâfirlerine bir matbaha‑i Rabbâniye yapar ki; her bir bostan bir kazandır. Ve her bir müsmir meyveli ağaç, bir kaptır. Bütün onları, – feyz ve rahmetinden – et'ime‑i lezîze ile doldurur. İncecik sicim gibi iplerle indirip bizlere ikram ediyor.
51
Mâdem iş böyledir. Vazife‑i asliyeni yaptıktan sonra, seni isti'mâl ettiği vakit, O’nun hesabıyla çalış, O’nun nâmıyla başla. İzin verdiği dâirede amel et. Eğer vazife‑i asliyen olan ubûdiyetle vazife‑i ârıziye muâraza etseler, sen vazifene bak. Ötekini, sâhib‑i hakîki olan Cenâb‑ı Hakk’a tefvîz et ve ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾﴿نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ﴾ de.
52
Sekizinci Ders
﴿﷽﴾
﴿وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَاد۪ي عَنّ۪ي فَاِنّ۪ي قَر۪يبٌ اُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِ﴾
﴿اُدْعُون۪ٓي اَسْتَجِبْ لَكُمْ﴾
﴿قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّ۪ي لَوْلَا دُعَٓاؤُكُمْ﴾
Şu âyetler, duânın mühim bir esâs‑ı ubûdiyet olduğunu gösteriyor.
Ey hakikat‑i hâlden gâfil müddeî! Da'vâ ediyorsun ki: “Duâ ediliyor, cevab verilmiyor. Âyet ise âmmdır.”
Evvelen: Cevab vermek ayrıdır, kabûl etmek ayrıdır. Belki cevab vermek dâimîdir. Fakat is'âf‑ı hâcet, mucîbin hikmetine tâbidir. Meselâ sen, tabibi çağırıyorsun. Dersin ki: “Ey hekim!…”
O da cevaben: “Lebbeyk” der.
Sonra dersin: “Bana şu taamı veyâhut şu dermanı ver.”
Hekim bazen münâsib gördüğü matlûbu aynen verir; bazen istediğinden daha a'lâsını verir; bazen de, senin hastalığına zarar olduğu için, cevab verdiği hâlde sana bir şey vermez.
53
Duâ, bir nev'i ibâdet olduğu için, hàlis olmak gerektir. Tâ ki kabûl olunsun. İbâdetin semerâtı ise uhrevîdir. Dünyevî işler, o ibâdâtın evkàt‑ı mahsûsalarıdır. Meselâ yağmursuzluk, yağmur namazının vaktidir. Namaz, yağmur yağması için vaz' edilmemiştir. Umûr‑u dünyeviye niyet edilse, o ibâdet olan duâ hàlis olmadığı için kabûle lâyık olmaz.
Evet nasıl ki gurûb, mağrib namazının vaktidir. Ay ve Güneş’in tutulmaları da, salâtü'l‑küsuf ve'l-hüsûf denilen iki ibâdât‑ı mahsûsanın vaktidir. Yoksa gaye değil ki, namaz kılmakla, tâ Güneş ve Kamer açılsınlar. Çünkü Güneş ve Kamer’in açılmaları zamanı muayyendir. Fâtır‑ı Zülcelâl, bu iki âyât‑ı azîmin nikâbı zamanında yani perdelendikleri zamanda ibâdını, ibâdete dâvet eder.
Onun gibi, yağmursuzluk da yağmur namazının vaktidir. Yağmurun gelmesinin gayesi değil. Yağmursuzluk devam ettikçe – ol vechile – Allah’a ibâdet devam eder. Yağmur geldiği vakit, vakti kazâ olur.
Onun gibi, zâlimlerin tasallutu ve beliyelerin nüzûlü zamanları, bazı ed'iye‑i mahsûsanın evkàtıdır. Belki de o beliyeler, o duâları söylettirmek içindir. Yoksa o duâlar, sırf o beliyelerin def'i için değildir. Belki bir nev'i ubûdiyet olan o duâlar, o beliyelerin devamı müddetince devam ederler. Eğer duâların berekâtıyla beliyeler def' ve ref' olunsalar “nurun alâ nur…” Şâyet ref' olunmazlarsa, denilemez ki: “Duâ kabûl olunmadı.” Belki “Duânın vakti bitmedi” denilir.
54
Dokuzuncu Ders
﴿﷽﴾
﴿وَالتّ۪ينِ وَالزَّيْتُونِ ❋ وَطُورِ س۪ين۪ينَ ❋ وَهٰذَا الْبَلَدِ الْاَم۪ينِ ❋ لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍ ❋ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَ﴾
Ey insan! Senin önünde iki yol var. Birisinden gitsen, kâinâtın esfel‑i sâfilînine gidersin. Diğer yoldan gidersen, a'lâ‑yı illiyîn-i şerefe çıkabilirsin. Şu hakikati “Dokuz Mukaddeme” ile beyân ederiz.
Birinci Mukaddeme
İnsanın, en cüz'î bir küçük cüz'den tâ en küllî bir küll‑ü ekbere kadar alâkât ve hâcâtı intişar ettiğinden; o insana lâyık değil ki; herşeyin melekûtu elinde, herşeyin hazâini yanında, hiçbir mekânda olmadığı ve hiçbir şey O’nun yanında bulunmadığı hâlde; her mekânda ve herşeyin yanında olan Zât‑ı Zülcelâl’den başka şeylere ibâdet etsin. Zîra; nihâyetsiz hâcât‑ı insaniyeyi îfâya muktedir, ancak nihâyetsiz bir kudret ve nihâyetsiz bir ilim sâhibi olabilir. Öyle de, ubûdiyete şâyân dahi yalnız O’dur.
İkinci Mukaddeme
İnsanda iki cihet var:
Birinci Cihet: Vücûd ve icâd, hayır ve fiil cihetidir.
İkinci Cihet: Naks ve kusur cihetidir.
55
İnsan, birinci cihette karınca ve arıdan daha aşağı, ankebût ve sivrisinekten daha zaîftir. Fakat ikinci cihette; adem ve tahrib, şer ve infiâl cihetinde; semâvât ve arz ve cibâlden daha büyüktür. Meselâ: İyilik ettiği vakitte, yalnız vüs'ati nisbetinde eli ulaşır; kuvveti yettiği mikdarınca iyilik edebilir. Fakat fenâlık ettiği vakitte, fenâlığı tecâvüz ve intişar eder.
İşte küfür, bir seyyiedir. Fakat, mecmû kâinâtın tahkîrini tazammun eder. Çünkü şu mevcûdâtı ve şu mektûbat‑ı Rabbâniye’yi derecelerinden ve kıymetlerinden düşürüp, abesiyet ve tesâdüfün oyuncağı ve zevâl ve firâk ile sür'atle müteğayyir mevâdd‑ı vâhiye derekesine ve hiçliğe sukùt ettirir. Ve insan denilen ve Esmâ‑i Kudsiye-i İlâhiye’nin cilvelerini ilân eden ve bir kaside‑i mevzûne-i manzûme-i hikmet ve bir şecere‑i bâkiyenin cihâzâtını câmi' olan mu'cize‑i kudret bir çekirdeği ve haml‑i emânetle, a'zam‑ı mevcûdâta tefevvuk eden bir halife‑i arzı, en zelîl bir hayvan‑ı fânî-i zâilden daha zelîl ve daha zaîf, daha âciz, daha fakir ve serîü'z‑zevâl ve't-tahavvül bir levha derekesine indirir.
Demek nefs‑i emmâre, şer cihetinde nihâyetsiz cinayet işleyebilir. Hayır ve vücûdda iktidarı pek cüz'îdir. Fakat enâniyeti bırakıp hayrı, vücûdu ve tevfiki Allah’tan istese, şerden ve tahribden ve i'timâd‑ı nefisten ictinâb edip istiğfar ederek tam bir abd olsa, ﴿يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ﴾ sırrınca, nihâyetsiz kàbiliyet‑i şer, nihâyetsiz kàbiliyet‑i hayra inkılâb eder; a'lâ‑yı illiyîne çıkar.
56
Üçüncü Mukaddeme
İnsanda iki vecih var. İnsan, şu hayata nâzır birinci vechiyle öyle bir mahlûktur ki; ona ihtiyardan bir şa're (yani, saç gibi cüz'î), iktidardan bir zerre, hayattan bir şu'le, ömürden bir dakika, mevcûdiyetten bir cüz'‑ü cüz'î verilmiş ki; tabakàt‑ı kâinâtta serilmiş hadsiz envâ'dan, adedsiz efrâddan küçük, nâzik, zaîf bir ferddir.
Fakat ubûdiyete nâzır ikinci vechiyle, hususan acz ve fakr cihetinde, pek büyük bir vüs'ati var. Çünkü mâhiyet‑i maneviye-i insanîde nihâyetsiz azîm bir acz, hadsiz cesîm bir fakr mündericdir ki; bu cihetle, kudreti nihâyetsiz bir kadîrin, gınâsı nihâyetsiz ganî bir zâtın hadsiz tecelliyâtına câmi' geniş bir âyine olmuştur.