131
Bir Nur Talebesinin Üstad Hazretlerinin Dâr‑ı Bekàya İrtihallerinden Evvel Risale‑i Nur ve Üstad Hakkındaki Bir Takrizidir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Çok şefkatli, pek kerîm, hayatımdan çok azîz Üstadım Efendim Hazretleri!
Mübtedî ve pek acemî bir çocuğun, üstadından aldığı dersi tekrarı misillû, cehl‑i mürekkeb içerisinde pûyan olan şu âciz talebenize Risale‑i Nurun feyz‑i nâmütenâhîsinden süzülen iksîr‑i hayat, rûh ve kalbimi, akıl ve idrak ve şuûrumu, hissiyat‑ı sefîhenin istilâsından vikàye ederek, en mübârek bir mürşid‑i a'zam gibi himmet‑i nâmütenâhîsiyle, en mühim bir kuvve‑i dâfia olarak, vücûd mülkünden nefs‑i emmâre ve hevâ şerlerini def' ve tardederek, aşılmaz ve yıkılmaz bir sedd‑i Kur'ânî ve bir sedd‑i îmânî te'sis ediyor.
Risale‑i Nur, nebâtâtın hattâ cemâdâtın dahi lisân‑ı hâlleriyle olan tesbihâtını, kâinâtın medâr‑ı mefhareti olan lisân‑ı Âdem’le beyân ederek Hàlık‑ı Kâinâta takdim etmesinden Risale‑i Nur bütün mahlûkat ve bütün zîrûh ile de yakìnen alâkadar ve münâsebetdârdır.
132
Bu kadar ihâtalı, câmi', mânidâr bir hayat‑ı nâmütenâhînin feyyâz nurlarıyla kâinâtlar ışıklanırken, zulümâtlar dağılırken, asırlar yıkanırken, gözleri felsefe bataklığının çamurlarıyla kapalı, kalbleri mühürlü, beşer çehreli mütemerridlerin, ﴿كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ﴾ sırrının mazharı o zavallı dâllîn gürûhunun hakàik‑ı Kur'âniyeye karşı kör, sağır, gâfil olarak Hàlık‑ı Kâinâta isyanları, hiç şüphesiz, kâinâtı emsâlsiz bir gadabla gadablandırıyor; ﴿تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ﴾ sırrıyla Cehennem’i çileden çıkarıyor; mevcûdâta, lisân‑ı hâliyle: “Yaşasın azâb‑ı Cehennem!” dedirtiyor.
Risale‑i Nur bütün mîzanlarıyla ve riyâzî kat'iyyetiyle, her türlü hakàikı tam isbât etmesiyle; maddî ilim ve fir'avunâne düşüncelerin neticesi rûhları zifirî karanlıkta olan bu zümrelerin mes'ûliyetleri, geçen asırlardaki mütemerrid küfre nisbetle daha katmerli bir sûrette eşedd bir azâba inkılâb edeceği sarâhatle tezâhür ediyor. Zîra bu dehşetli asrın zındıkları, i'tirâz veya inkâr ettikleri hakàikın riyâzî kat'iyyetini, iki kerre iki dört eder derecesinde bir kat'iyyetle, Risale‑i Nurda bizzat müşâhede ettiklerinden ve onlar daha dünyada iken teslîme mecbur olduklarından, sırf bir küfr‑ü inâdî ile küfrü iltizam etmelerinden, iblise tâbi bu bedbaht iblis hizmetçilerinin azâbını, küfürleri gibi, eşedd‑i azâba lâyık kılmaktadır.
133
Risale‑i Nur tebşîratıyla, ihbar‑ı gaybîleriyle, geçmiş asırların sâkinlerinin nazarlarını gıbta ve tahsin ile asrımıza baktırmaktadır. Veraset‑i Nebevî yoluyla pek ulviyeti hâiz ve ümmetin en mübecceli olan ve birinci safını teşkil eden Ashâb‑ı Kirâm’ın, hususuyla Hazret‑i Ali’nin (R.A.) kerâmet‑i Aleviyeleri ve daha sonra muhakkìkînin ve asfiyânın serfirâzı Hazret‑i Gavs’ın (K.S.) kerâmet‑i Gavsiye’leriyle ve Necmeddin‑i Kübrâ ve Muhyiddin‑i Arabî (K.S.) gibi kümmelînin kendilerinden sonraki asırlara ait işâretlerinin emsâlsiz sarâhatleriyle, ziyânın güneşi ve harâretin ateşi göstermesi gibi, Risale‑i Nurdan en kat'î ve en sarîh ve en ziyâdâr bir sûrette tebşîratlarıyla ve ihbarât‑ı gaybiyeleriyle beyânları; ihsânat‑ı İlâhiye’nin emsâlsiz hamd ve senâya lâyık bir ikramıdır.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Risale‑i Nur ma'lûm Sözler’iyle ve bütün eczâlarıyla cadde‑i kübrâ-yı Kur'âniyeyi göstermesi itibariyle, kemâlin hadd‑i kusvâsına îsâle vesile olduğu gibi; mâyesi harc‑ı Kur'ânî ile müzeyyen, müsennâ, muazzam, muhteşem olan Risale‑i Nura lâkaydlık etmek, temerrüd ve inkârda bulunmak, insanı a'lâ‑yı illiyînin mukâbili olan esfel‑i sâfilîne düşürür.
Üstadım Efendim Hazretleri! Kàsır fehmim, nâkıs ifâdem, çok mahdûd ihâtamla; îmân ve irfan ağacının en son ve en nefîs meyvesi Risale‑i Nurun teşrîhi ve izâhını ben yapamıyorum. Zâten onu tam hakikatiyle sekene‑i arzın hiçbiri ve hiçbir unsuru, mükemmel yapamaz. O semâvî ilhâm mecmuasının ta'rifi ve teşrîhi ve izâhı; kendisinin kendisine hàs, mümtâz ve serâpâ sehl‑i mümteni' olan selâsetli, haşmetli, ziyâdâr, münakkaş, müzeyyen olan ifâde ve beyânlarında nümâyân ve orada ziyâ‑bahş ve Nur‑efşândır.
134
Ey Risale‑i Nur, ey mu'cize‑i Kur'ân!
Müftehir seninle ins ü cin, zemin ü zaman,
Işıklandı kalbler, doldu nurunla cihan,
Binler selâm sana ey mu'cize‑i Kur'ân!
Ey Risale‑i Nur, ey dertlilere derman!
.
Yangın gönüllere âb‑ı kevser sen oldun,
Âşık bîçârelere vird‑i seher sen oldun,
Gönüllere takılı inci cevher sen oldun,
Müftehir seninle ins ü cin, zemin ü zaman,
Binler selâm sana ey mu'cize‑i Kur'ân!
.
Yanık gönüllere sanki zemzem pınarı,
Cennet‑misâl ortası, bağ‑ı Firdevs kenarı,
Rûşen âlem, nurunla ey hidayet serdarı!
Müftehir seninle ins ü cin, zemin ü zaman,
Binler selâm sana ey mu'cize‑i Kur'ân!
Mehmed Kayalar
135
Kur'ân’ın Mübârek Üstadımıza ve Risale‑i Nur’un Nurlu Hakikatlerine İşaretleri
Çok Müşfik, Çok Kerîm Üstadım Efendim,
Huzur‑u Hazretinizde, ma'nen rahle‑i tedrîsinizde, irfanınıza müştâk, feyzinizle serâb şu fakir, şu âciz talebenizin, Nur’un derslerinden aldığı intibâh ile, hakàik‑ı Kur'âniyenin i'câzkâr ve nâmütenâhî ulvî hakikatlerinden ve mübârek feyzinizin tereşşuhâtı olarak şöyle bir hakikat kalbime geldi:
Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’dan dersimi okurken Sûre‑i Lokman’daki﴿وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُٓ اِلَى اللّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ﴾âyetini kırâat ederken – gayr‑ı ihtiyarî – kalbim, rûhum, aklım bu kudsî kelâmın pek derin, pek ulvî mânâsına saplandı. Başta asr‑ı pâk-i Muhammedî (A.S.M.) olduğu hâlde bütün asırlarla konuşan bu âyet‑i kerîme, asrımıza da elbette bakmaktadır. Hususuyla bu âyet‑i celîlenin asrımızdaki tam mâsadakı olacak bir manevî zâta şifreli mükâlemesi ve hitâbı var diyerek şiddetli bir ihtarın sâikıyla baktım. O kudsî cümle‑i Kur'âniye ki; ﴿فَقَدِ اسْتَمْسَكَ﴾ nazm‑ı celîline kadar, Risale‑i Nur müellifinin doğduğu tarihe veya Risale‑i Nurun mukaddemâtını tahsiline başladığı tarihe, makam‑ı cifrîsiyle parmak basmaktadır.
﴿وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُٓ اِلَى اللّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ﴾ (1292) ediyor. (ى) harfi iki defa sayılırsa, (1302) ediyor. Dört (و)24, dört (م) 160, iki (ن) 100, bir (ى) 10, dört (س) 240, dört (ل) 120, bir (ج) (3), dört (ه) 20, üç (ا) (3), bir (ح) (8), bir (ف) 80, bir (ق) 100, bir (د) (4), bir (ك) 20, bir (ت) 400. Yekûn 1292 ederek müellifin doğum tarihini göstermektedir.
136
(ى) iki defa sayıldığı takdirde (1302) tarihi eder ki; bu tarih, Risale‑i Nur müellifinin tahsile, yani Nur’un basamaklarına başladığı zamanı gösteriyor. İleride Kur'ân’a yapılacak taarruzlarda Nur Şâkirdleri Kur'ân’ın emsâlsiz elmas kılıncı Risale‑i Nur ile yapılacak mücâhedede, müellifin küfrü te'dib için lüzumlu Kur'ânî cephane ve techizâtı taallüm ve iddihar ile meşgul bulundukları tarihe parmak basıyor. ﴿بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى﴾ nazm‑ı celîli pek latîf bir tevâfuk eseri olarak makam‑ı cifrîsi (1347) ederek, tam tamına Risale‑i Nur müellifinin beyne'l‑avâm ve beyne'l‑İslâm en çok kullanılan ism‑i mübâreki olan “Üstad Bediüzzaman” ismine parmak bastığından ﴿وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ﴾ nazm‑ı celîli ile, herşeyi câmi' olan Kur'ân‑ı Azîmü'l-Beyân, elbette ve elbette gerek işârî mânâsıyla ve gerek hesab‑ı cifrîsiyle, Risale‑i Nur müellifinin doğum tarihine veya tahsile başladığı tarihe ve isimlerine işâret etmektedir. Risale‑i Nur cüz'lerinde, Sûre‑i Bakara’daki ﴿لَٓا اِكْرَاهَ فِي الدّ۪ينِ﴾ilâ âhir âyet‑i kerîmesinin hakikatli, hikmetli, muhteşem tefsiri; işârî mânâ ve hesab‑ı cifrîsiyle beyân edildiğinden, o hakikatli ve haşmetli tefsirin Risale‑i Nura ve mübârek müellifine latîf işâretleri arasında ﴿بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى﴾ nazm‑ı celîl-i Sübhânîsi, cifirce (1347) rakamını göstererek, “Üstad Bediüzzaman” ismine cifren tevâfuku gösteriyor ki: Bu âyetin Sûre‑i Lokman’daki âyetle münâsebeti ve iki yerde bu hakikatin tekrarı, Risale‑i Nura çok kuvvetli bir işâret ve îmâ teşkil etmektedir.
137
Risale‑i Nur kendi şâkirdleriyle kopmaz bir zincir, bir hablü'l‑metîn vasfına tam lâyık olarak, bu dehşetli asrın savletli bid'alarına karşı emsâlsiz bir kahramanlıkla göğüs gererek pişvâ‑yı âlem-i İslâm olmuş ve Kur'ân‑ı Azîm’in dellâlı sıfatıyla aktâr‑ı İslâmiye’nin her yerinde, hattâ küre‑i zeminde meş'ale‑i îmânı, Kur'ân’ın ezelî ve ebedî ışığıyla parlatmış olması, elhak bu vasfa tam lâyık olduğunu nice bürhânlarla te'yid etmiş bulunuyor.
Bu kudsî âyetlerin tafsilâtlı tefsiri Risale‑i Nur külliyatında beyân edilmiş bulunduğundan, bu yüksek hakàikı ona havâle ederek dersime hâtime veriyorum.
Çok mübârek Üstadım efendim! Haddimin milyon kere fevkınde olan bir mes'elede küçüklüğüme, nihâyetsiz aczime, sonsuz fakrıma ve cehlime bakmayarak, cür'etli hareketimden dolayı bendenizi affediniz. Yalnız şurasını tekraren arzedeyim ki: Rahle‑i tedrîsinizde ahz‑ı mevki ettim; huzur‑u irfanınıza baş koydum.
Ey tabib‑i hâzıkım, ey mübârek Üstadım! Beni affediniz. Derece‑i kemâldeki şefkatinizden ve ikramınızdan ancak af dilerim. En büyük edeb ve hürmetlerimle mübârek ellerinizden öper, mübârek duâlarınızı istirham eylerim efendim hazretleri…
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يPek kusurlu, duânıza muhtaç talebenizMehmed
138
Evvelce bir bayram tebriği olarak arz edilen bir nazm
Evvelce bir bayram tebriği olarak arz edilen şu nazmın, mevzû ile alâkasından dolayı buraya derci münâsib olur kanâatiyle tekrar takdim edilmiştir.
Burc‑u enversin efendim, kal'a‑i İslâma sen.
Nâil olmuşsun bugün Kur'ân ile ikrama sen.
.
Sensin ol dellâl‑ı Kur'ân, yoluna canlar fedâ,
İltifat‑ı Şah-ı Merdân ile sensin muktedâ.
.
Vasfını resmetmeğe yok tâkatim, gelmez dile.
Sen müeyyedsin efendim, ol kerâmât‑ı Gavs ile.
.
Sensin ol Nur nâşiri, feyzin demâdem âşikâr.
Oldu mülhidler tahassungâhı, seninle târ ü mâr.
.
Kıl keremler bendene kim, çâr u nâçâr söyledim.
Sen müceddid‑i kârbân hâtemisin seyyidim.
.
Lütfunu bekler gedâyım, affedip huddâmını,
Aldı feyzinden bu Mehmed, dâima ilhâmını.
.
Fırka‑i nâciyeyiz biz, râh‑ı tevhid cebhemiz.
Pişvâ‑yı Âlem-i İslâm sensin şüphesiz.
.
Günlerin olsun mübârek, hatırın bulsun safâ,
İsm‑i pâki hakkiçün Ahmed‑i Muhammed Mustafa. (A.S.M.)
139
Ankara Üniversitesinde Okunan Bir Konferanstır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Risale‑i Nurun dersiyle ve azîz ve kıymetli Üstadım Bediüzzaman’ın himmetiyle yazılabilen bu konferans, Risale‑i Nur hakkında tatlı ve zevkli bir sohbettir. Risale‑i Nurun kıymet ve ehemmiyetini ifâde etmek değildir, buna cesâretim yoktur. Zîra ben Risale‑i Nurun en mübtedî, en âciz bir talebesiyim. Milletler içinde şöhret kazanmış bir şâheserin değerini anlatmaya kültürüm kifâyetsizdir. Bu büyük şeref Risale‑i Nurun münevver, idrakli ve takdirkâr okuyucularına mahsûstur.
Ben, Risale‑i Nura kavuşuncaya kadar matbuâtımızda ve kitaplarımızda, Kur'ân‑ı Kerîm’in kıymetini anlatan tek bir yazı okumamıştım. Sonradan anladım ki; Kur'ân‑ı Kerîm’i yarım asırdan fazladır, bizde yetişen edîblerden ziyâde ecnebî büyükleri takdir ediyorlarmış. Amerika’da Beyaz Saray’da bütün dünyanın ve kâinâtın güneşi olan Kur'ân‑ı Hakîm yeşil ipekliler arasında lâyık olduğu yüksek mevkiye konuyormuş. Mucitler, feylesoflar, psikologlar, sosyologlar, pedagoglar Kur'ân‑ı Kerîm’i esâs tutarak yazılmış olan eserleri okuyorlar; o şahsiyetler bu mukaddes kitaptan aldıkları ma'lûmât ile eserler yazarak dünya çapında şöhret kazanıyorlar; insanlığa, milletlerine hizmet ediyorlarmış. İsveç, Norveç ve Finlandiya’da en büyük ilim adamlarından müteşekkil bir hey'et meydâna getirmişler, gençlerin kurtuluşunu sağlayacak halâskâr bir kitabı senelerce aramışlar; nihâyet gençliği en yüksek ahlâk ile ahlâklandırmak ve dünyada açık fikirli, müstakîm ilim adamı yapmak için Kur'ân‑ı Kerîm’i okutmanın yegâne çare olduğu neticesine varmışlar.
İslâmiyet’i ve Kur'ân’ı takdir eden yabancılar çoktur, daha birçok misâller vermek mümkündür.
İşte Müslüman olmayan kimseler, İslâm Kitabı’nın kıymetini takdir edip istifade ederlerse uyanık Müslüman Türk gençliği acaba daha fazla durabilir mi? Kat'a ve asla duramaz ve uyuyamaz.
140
Ma'bûd‑u Zîşanımız olan Cenâb‑ı Hak, gençliğimizin en ulvî ve en kudsî ihtiyaçlarına tam cevab verecek bir ilm‑i hakikat hazinesini yirminci asırda da meydâna getirmiştir. İşte bu zengin define‑i ilmiye, Kur'ân‑ı Kerîm’in hakîki ve parlak bir tefsiri olan Risale‑i Nurdur. Bu eserler, Kur'ân‑ı Hakîm’den tereşşuh etmiş ve O’nun esâsları dâiresinde yazılmıştır. Eseri te'lif eden, Bediüzzaman’dır. Bütün hakîki ilim adamları müttefikan Risale‑i Nurun bu muhteşem müellifinin “Bediüzzaman” denmeye lâyık bir şahsiyet olduğunu tasdik etmişlerdir. Risale‑i Nur eserlerinin millet ve gençliği, dalâlet ve sapkınlık girdablarından kurtaracak bir tefsir‑i Kur'ân olduğunu takdir ve tahsinlerle tasdik etmişlerdir. Böyle olduğu hâlde, bu kadar büyük bir şâheserin müellifini bugün herkes tam tanımıyor denilebilir.
Evet arkadaşlar, içimizde on beş yirmi senedir komünistler ve din düşmanı cereyanlar çoklukla çalışıyorlarmış. Böyle dâhîlerimizi tanıtmak şöyle dursun, türlü türlü isnâdlarla kötülemişler; buna muvaffak olmak için de bütün imkânlardan istifade etmeye çalışmışlar; hakîki ve mücâhid ilim adamlarımızı millete fenâ göstermek için bütün gayretlerini sarf etmişler. Bu fecî hâlin böyle olduğunu, demokrasinin memleketimizde şu yıllarda gelişmeye başlaması sâyesinde anlamış bulunuyoruz. Meğer aldanmışız ve aldatılmışız. Şimdiye kadar din adamlarımız hakkında bize yapılan uydurma telkinâtları ve yalan yanlış propagandaları, bu hakikatlere vâkıf olduktan sonra kafamızdan çıkarabildik. Menfî intibâ'larımızı sildik, hakîki münevverlerin istifade ettikleri kudsî kitabımız Kur'ân’a sarıldık ve Kur'ân‑ı Hakîm’in bu asırda yüksek bir tefsiri olan Risale‑i Nurdan Kur'ân ve îmân hakikatleriyle münevver olmaya başladık.
141
Evet, Abdülkadir‑i Geylânî, İmâm‑ı Gazâlî ve Mevlâna Celâleddin‑i Rûmî gibi İslâmiyet’in birer güneşi olan dâhî büyüklerimizin eserlerini ve hakîki kıymetlerini bugünkü gençlik nasıl bilemiyorsa, Bediüzzaman Said Nursî gibi misilsiz bir müfessir‑i Kur'ân’ı da tam tanıyamamıştır. Esâsen gizli ve âşikâr din düşmanlarının birtakım kasd‑ı mahsûslarıyla tanınmasına meydân verilmemiştir. Fakat böyle büyük bir müfessirin ve bir İslâm dâhîsinin bu asırda da mevcûd olduğunu şahsî gayretleriyle öğrenenler, Bediüzzaman’ın tarihî ve cihan‑şümûl değerini derhâl idrak etmekte ve eserlerinden faydalanmak için can atmaktadırlar.
Evet arkadaşlar; kat'î ve kâmil bir kanâatle diyebiliriz ki, bu asırdaki insanları saâdete kavuşturacak, onları aklen ve kalben iknâ edecek eser ancak Risale‑i Nurdur. Bu hüküm, Nur Risalelerini okuyan münevverlerin kat'î bir hükmüdür. Hem bu kanâatin isabetini, Risale‑i Nurdaki ilmî kudret ve orijinallik açıkça göstermektedir.
Arkadaşlar!
Nasıl Kur'ân‑ı Kerîm’e sarılanların dünya ve âhiretleri mâmur olursa; O’nun parlak bir tefsiri olan Risale‑i Nuru okuyup amel edenler de hakîki saâdete erişeceklerdir. Bu îmânî eserleri okuyan gençlerin îmânı kuvvetlenecek, istikbâlleri parlayacak; ilim ve irfan sâhibi olacaklardır. Hem vatana hem millete hem anne ve babalarına faydalı, yüksek ahlâka sâhib gençler olarak temâyüz edeceklerdir. Allah’ın hàlis bir kulu, Peygamber’in hakîki bir ümmeti hâline gelmek bahtiyarlığına nâil olacaklardır.
Risale‑i Nur hakkında bilgi soran arkadaşlarımıza gelince, bu hususta bir fikir edinebilmek için hiçbir yerden izâhat almaya lüzum yoktur. Siz bu feyyâz eserleri okuyun, bizzat kendi cehd ve şahsî gayretinizle onu anlamaya ve tanımaya çalışın. O ilim ve irfan hazinesine bizzat giriniz. İşte ancak o zaman, arzu ettiğiniz ma'lûmâtı hakkıyla elde etmiş olacaksınız.
142
Evet, Risale‑i Nuru okudukça Kur'ân nuru içinize dolacak, o Kur'ânî hakikatler aklınızı ve kalbinizi tenvir edecek ve îmânınızı inkişaf ettirip kuvvetlendirecektir. Nur Risalelerini okudukça İlâhî bir feyiz, rûh ve maneviyat âleminizi kaplayacaktır. Hayatta sizlere büyük bir huzur ve saâdetin refahı içinde yaşayabilmenin kapıları açılacaktır. Dünyanın bir âhiret mezraası olduğunu ve bu fânî dünyaya, ebedî bir hayatın kazanılması için geldiğinizi bu eserlerden öğrenecek ve bu îmân cihetinden dünyanın Cennet’ten daha zevkli olduğunu hissedeceksiniz. İşte böyle sonsuz ve manevî bir şevk ve aşkla dünyayı, şu geçici hayat için değil; ebedî bir hayatı ve bâkî bir saâdeti kazanmak için seveceksiniz.
Hem namaz kılmanın ve ibâdetin büyük ve kudsî bir zevk olduğunu bir kat daha anlayacaksınız. Namazda Rabb‑i Rahîm’imizin, Allah’ımızın huzurunda durmaktan o kadar derin ve İlâhî bir zevk duymaya başlayacaksınız ki namazsız geçen günleriniz ızdırâb ve sıkıntılarla dolacak, en sevinçli en mes'ûd ânlarınızı Allah’a ibâdet ve tâatte bulacaksınız.
Arkadaşlar!
Risale‑i Nur, yirminci asrın Müslümanlarını ve bütün insanları koyu fikir karanlıklarından ve müdhiş dalâlet yollarından kurtarmak için müellifin kendi ihtiyarıyla değil, bir ihsân‑ı İlâhî olarak yazılmış olan ilhâmî bir eserdir. İşte insan üzerindeki te'siri pek büyük olan böyle bir eseri devamlı olarak, teennî ile ve lûgatların mânâlarını öğrenerek, dikkatle okuyabilseniz geceli gündüzlü çalışan birçok Nur talebeleri gibi siz de büyük bir huzur ve saâdete kavuşursunuz. Hem gayet cevvâl ve fa'âl bir hâle gelirsiniz. O kudsî eserleri günlerce okuyabilmenin İlâhî hazzı ile çırpınırsınız. Bu gibi kıymeti ölçüye sığmayan eserlerle meşgul olabilmek için beş dakikayı bile boşa geçirmezsiniz. Ve hem dâima cebinizde, çantanızda Nurları taşımak, okumak, dâima okumak için zamanlarınızı büyük bir kıymetle kıymetlendireceksiniz. Nurları okumak sevgisiyle, Nurları okumak heyecanıyla, Nurları okumak ihtiyacıyla yanacaksınız.
Evet arkadaşlar, Risale‑i Nur öyle câzibedâr bir eserdir ki Risale‑i Nurla Kur'ân’a ve îmâna hizmet etmenin kudsiyet ve büyüklüğünü anladıkça, dünyada iken sizleri Cennet’e dâvet etseler böyle mukaddes bir vazifeyi, böyle ulvî bir saâdeti şimdi bırakıp gitmek istemeyeceksiniz. Îmân cihetiyle ve îmânı kurtarmak da'vâsına hizmet etmek gayesiyle, dünyanın bir manevî cennet hükmünde olduğunu hissedeceksiniz.
143
Risale‑i Nura çalışanlar, îmân ve İslâmiyet hizmeti uğrunda öyle bir ferâğat ve fedâkârlığa sâhib olmuşlar ki onlarda menfaat‑i şahsiye denilen âdi ve bayağı maksadlar yer bulamamış ve tutunamamıştır. Zîra Nur talebelerinde en birinci maksad ve en büyük gaye, rızâ‑yı İlâhî’dir. Allah’a hadsiz şükürler olsun; Risale‑i Nura çalışmanın, mukaddes kitabımız Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’a hizmet olduğunu öğrenen uyanık ve kıymetdâr ve fedâkâr arkadaşlarımız milyonları geçmiştir. Aklı yerinde olanlar için pek âşikâr olarak görünen bu hakikati hiçbir ferd inkâr edememektedir. Allah için bir çalışma olan Risale‑i Nur fa'âliyetlerinde, İlâhî bir aşk ve şevkle, kalbî ve rûhî bir sevgiyle gece uykularını dahi fedâ edenler olmaktadır.
Bakınız! Risale‑i Nura hizmet eden Nur’un öyle hakîki talebeleri var ki onlardan birisine denilse: “Risale‑i Nur yerine şu kitapları istinsah et de Amerikalı milyarder Ford’un servetini sana verelim.” Risale‑i Nurun satırlarından kaleminin ucunu bile kaldırmadan o bahtiyar talebe şöyle cevab verecektir:
“Dünyayı servetiyle ve saltanatıyla verseniz kabûl etmem. Çünkü Cenâb‑ı Hak, bize Risale‑i Nurun mütâlaası ve hizmetiyle tükenmez, bâkî bir hazine verecektir. Acaba sizin o dünyevî servetiniz beni mes'ûd edecek midir? Bu şübhelidir. Fakat Rabbimiz’in ihsân edeceği bâkî servet ile hakîki bir saâdete kavuşacağımızda şek ve şübhe yoktur.”
Kıymetli kardeşlerim!
Risale‑i Nurun yüksek değerini anlamakta veya onu işitip tanımakta biraz gecikmiş olan gençler, içleri sızlaya sızlaya şöyle demektedirler: “Şu geç uyanan kıymetdâr gençliğimi fânî, geçici şeylerle zâyi' etmeyeceğim. Ancak ve ancak Kur'ân’a ve îmâna hizmet uğrunda, sevgili Allah’ım ve sevgili Peygamber’imin emirlerine itâat yolundaki hizmetlere vakfedeceğim. Ancak böylelikle, bu muvakkat gençliğimde bâkî bir gençliği elde etmiş olacağım.”
Risale‑i Nura bu kadar bağlanıldığını görünce dünyadan alâkamızın kesildiği zannına varılmasın. Bil'akis bu cihet, şu hatt‑ı hareketimizle tebârüz eder: Mücerred isek işlerimizi, talebe isek derslerimizi, memur isek vazifemizi, tüccar isek ticâretimizi yapıyoruz. Dünyevî meşgalemiz ne kadar fazla bulunursa bulunsun, ders ve imtihanlarımız ne derece sıkı olursa olsun Risale‑i Nura çalışmaya ve hizmete yine vakit buluyoruz ve bulabiliriz, zaman ayırıyoruz ve ayırabiliriz. Zîra nasıl ki her gün ekmek, su ve havaya ihtiyaç var. Aynen öyle de bunlardan daha fazla olarak her gün Kur'ân ve îmân hakikatlerinden manevî gıdâlarımızı almaya muhtacız.
144
Evet, Risale‑i Nurla olan iştigâlimiz, iş ve derslerimizdeki muvaffakıyeti kat kat artırarak bize kuvvet ve heves veriyor. Bizde, dünyaya din için çalışmak fikrini uyandırıyor. Bize vaktin kıymetini idrak ettiriyor. Takvim yapraklarının geri dönmeyeceğini kalb ve aklımıza te'sirli bir sûrette ihtar ederek ömür sermâyesi olan zamanımızı kıymetlendirmek şevk ve azmini veriyor. Çalışma saatlerinde şurada burada boşu boşuna veya lüzumlu zannına kapıldığımız ve fakat bizce faydasız şeylerle vakitlerimizi öldürmekten bizi kurtarıyor. Hattâ istirahat zamanlarında dahi îmân hakikatlerine çalışma sevgisini husûle getirerek rahmet‑i İlâhî’nin hareket içine dercettiği fa'âliyet zevkini tattırıyor, böylece fânî bir ömürde bâkî bir hayatı kazanmanın yolunda yürütüyor.
Kıymetli kardeşlerim!
Risale‑i Nurun yüksek değerini tam beyân etmek mümkün değildir. Onun kıymeti onu dâimî ve sadâkatle okuyanların rûhunu o kadar sarıyor, o kadar kendine râm ve meftûn ediyor ki; tahkîkî îmân mertebelerinde terakkî eden o fedâkârlardan birinin başına bütün din düşmanları toplanıp Risale‑i Nurdan vazgeçirmeye çalışsalar yine muvaffak olamazlar ve olamadılar.
Ben ki Risale‑i Nuru te'lif ile vazifelendirilen ve istihdam edilen Üstadın hizmetçisi olmayı en büyük bir ni'met bilirim. Hizmetçisinin hizmetçiliğini yapmayı bir şeref addederim. Bu kalbî ve samîmî bağlılığı çok görenler olabilir; fakat hiç de fazla bulmamalıdır. Meselâ, kıymetli bir eser okuruz, müellifine karşı içimizde az çok bir takdir hissi belirir. Molyer’in, Hügo’nun, Goethe’nin eserlerine bir hayranlık duyarız. Acaba İslâm dininin rehberi olan Kur'ân‑ı Hakîm’i tefsir eden bir İslâm dâhîsinin şahsına karşı bağlılığın derecesi nasıl olmalıdır? O meşhûrlardan birinin eseri kağıda yazılırsa Bediüzzaman Said Nursî’nin Kur'ân tefsiri olan Nur Risalelerini altın sahifelere nakşetmek lâzımdır. Dine muârız olmayan müstakîm bir filozofun eserini tedkik için saatlerce çalışılırsa iki cihanın saâdetini ders veren Bediüzzaman’ın eserlerini okumak için uykularımızı terk etmek gerektir. Evet, dünyevî bir kitaba beş lira ödersek Risale‑i Nur gibi dünya ve âhirette insanı mes'ûd kılan ve en yüksek bir mevki ve şerefe nâil olan bir tefsir‑i Kur'ân’a yüz lira veririz ve veriyoruz. İcâb ederse onun neşri uğrunda servetimizi de fedâ etmek, İslâm cengâverlerinin torunları olan biz gençlere lâzım ve elzemdir arkadaşlar!
145
Öyle ise geliniz kardeşlerim!
Nurların dersinde diz dize, hizmetinde el ele, cihad‑ı diniyede omuz omuza verelim. Nurlardan nur almaya, îmânî derslerinden ders almaya şiddetle muhtaç olduğumuz Nur Risalelerine beraberce çalışalım, görüşelim, konuşalım. Allah yolunda, din yolunda koşalım. Dinsizlere karşı mücâdele bayrağını açarak, cihad‑ı diniye meydânlarında hizmet‑i îmâniye muhîtlerinde tatlı canlarımızı fedâ edelim.
Kıymetli kardeşlerim!
Risale‑i Nurda çok üstün meziyet ve hususiyetler vardır. O mümtâz ve müstesnâ hâsiyetler şimdiye kadar te'lif edilmiş olan hiçbir eserde görülmüyor. Ömrünü okumakla geçiren hakîki ilim adamlarından Risale‑i Nuru okuyanlar bu hakikati izhâr ediyorlar. Ve o kadir‑şinâs ve üstün şahsiyetler bu zamanda yaşayan insanların, ilmi ne kadar zengin olursa olsun, Risale‑i Nuru okumaya muhtaç oldukları kanâatine varıyorlar. Enâniyet ve ilmî kıskançlık gibi hastalıklara mübtelâ olmaktan korkan faziletli âlim ve münevverler Risale‑i Nura derhâl sarılıyorlar. Bazıları altmış yetmiş yaşlarında olduğu hâlde yine Nur Risalelerine talebe olmak şeref ve ni'metini kazanmaya çalışıyorlar.
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri diyor ki: “Risale‑i Nur başka kitaplar gibi yalnız ilim vermiyor, onun manevî dersi de vardır.” İşte bu manevî dersin te'siridir ki, Risale‑i Nuru okuyanların rûh ve kalbleri, vicdân ve latîfeleri o feyyâz dersten hisselerini ve gıdâlarını alıyorlar. Bu manevî dersin nüfûzu değil midir ki, Nur Risalelerini okuyanların manevî âlemleri İlâhî nurlarla yıkanıyor ve İlâhî bir câzibe ve İlâhî bir te'sir ile îmân hakikatlerine musahhar ve meftûn ve meclûb bir hâle gelerek Allah ve Resûlullâh yolunda yükseliyorlar. İlm‑i îmân âşıkları Risale‑i Nur okuyor. Dinî ma'lûmât meraklıları Risale‑i Nur okuyor. Hakikat arayıcıları Risale‑i Nur okuyor. Mücâdeleci mücâhid fıtratlar Risale‑i Nur okuyor. Hamâset, bahâdırlık ve kahramanlığın şâhikasına erişmek isteyen kàbiliyetler Risale‑i Nur okuyor. Milliyetçiler Risale‑i Nur okuyor. Fen ve san'at erbâbı Risale‑i Nur okuyor. Müsbet ilim hayranları Risale‑i Nur okuyor. Ehl‑i tasavvuf Risale‑i Nur okuyor. Edebiyât meraklıları Risale‑i Nur okuyor. Demek, her bir tabaka‑i insaniye Risale‑i Nura rûhunda büyük bir ihtiyaç duymakta ve ondan istifade etmektedirler.
146
Arkadaşlar!
Risale‑i Nuru okuyanların iknâ kàbiliyeti artar, akıl ve mantığı işler ve kuvvet bulur. Herhangi bir mevzûyu seviyesi nisbetinde mukni' bir sûrette ifâde edebilmek meziyetine sâhib olur. Zîra o Nurcu baştan başa aklî, mantıkî ve mukni' bir şâheserin şâhâne dersleriyle tenevvür ve tefeyyüz etmektedir.
Hakîki medeniyetin ve yüksek ictimâiyatın, insanlık kanunlarının menba'ı ve esâsı Kur'ân’dır. Kur'ân, umum nev'‑i beşere hitâb eden bir hatîb‑i umumîdir. Kur'ân‑ı Hakîm’in hakîki ve berrak ve parlak bir tefsiri olan Risale‑i Nurda, aradığınız îmânî ve İslâmî, aklî ve fikrî, kalbî ve rûhî birçok ihtiyaçlarınızın tatmin edildiğini göreceksiniz. Kafanızdaki bir kısım istifhâmların tam iknâ edici bir tarzda cevablandırıldığını, büyük bir hayranlık ve şükrân hisleri içinde müşâhede edecek ve Risale‑i Nurun kendinize hitâb eden İlâhî hakikatler mecmuası olduğuna kàni' olarak sonsuz bir huzur içinde mes'ûdâne bir hayat yaşamaya başlayacaksınız. O Nurları defalarca ve hattâ bir ömür boyunca okumak zevk ve sevgisinden kendinizi kurtaramayacaksınız.
Risale‑i Nur mevzûunu büyük bir alâka ile takib eden uyanık arkadaşlarım!
147
Kur'ân‑ı Kerîm’in mânâsı bilinmese de okunduğu ve dinlendiği zaman rûhlarda nasıl ki manevî ve derûnî bir te'sir husûle gelir. Zîra kelâm Allah kelâmıdır. Bu Kelâmullâh’taki ve İslâmiyet’teki mânânın kudsiyetidir ki, Türkler İslâmiyet’le cihangir oldular, kıt'alar, beldeler fethettiler. Bin seneden beri İslâmiyet’in bayraktarlığını yapmaktadırlar. Aynen öyle de Kur'ân’ın bu asırda yüksek bir tefsiri olan Risale‑i Nurdaki bazı bahisleri başlangıçta tamamen anlayamazsanız da onun manevî te'siri ve manevî feyzi, rûh ve kalbinize nüfûz eder; mânâ âleminizi istilâ eder, kat'iyyen istifadesiz kalmazsınız. Ve kalmıyoruz. Hem insan yalnız akıldan ibaret değildir; kalb, rûh, sır ve vicdân gibi manevî latîfe ve cihâzâta da mâliktir. Aklınız her bir mes'ele‑i îmâniyeyi birinci okuyuşta hakkıyla kavrayamasa da kalb ve rûh ondan hissesini alır. Risale‑i Nurun bu manevî te'siridir ki Risale‑i Nurun ilk te'lifi zamanında sekiz on Nur talebesi varken şimdi milyonlar olmuştur. Dünya fikir cereyanları içinde en kuvvetli bir îmân cereyanı olarak Anadolu’yu istilâ etmiş; Avrupa, Amerika, Asya kıt'alarına kadar varlığını ve kuvvetini kabûl ettirmiş, din düşmanlarını dehşete düşürerek mağlûbiyete dûçâr etmiş, îmân ve İslâmiyet’e hayat ve hareket vermiş, nesl‑i cedîdi ihtizâza getirmiş ve kahraman ve cengâver fıtratları inkişaf ettirerek cihad‑ı İslâmiye meydânlarında herşeyini îmân uğrunda fedâ ettirecek derecede koşturmuştur ve koşturmaktadır. Nihâyet dünyanın ve Âlem‑i İslâmın fevkalâde takdir ve hayranlığına mazhar olmuş ve olmaktadır.
Bunun için devamlı okumaya her gün devam ediniz. Kendini tekrar tekrar, zevkle ve şevkle okutan bu şâheser külliyatını okudukça anlayışınız ziyâdeleşecektir. Anlamanın tek çaresi: Nurlarla baş başa kalıp, zihnî cehd sarf ederek tekrar tekrar okumak sevgisiyle pâyidâr olmaktır.
Muhterem arkadaşlarım!
Risale‑i Nurun üslûbu emsâlsiz ve hiçbir üslûbla kàbil‑i kıyâs olmayan câzib bir üslûbdur. Bediüzzaman Said Nursî, bir müfessir‑i Kur'ân olmakla beraber asrımızın en büyük edîbi ve kuvvetli bir belîğidir. Fakat lafzın gösteriş ve tantanasına değer veren edîblerden değildir. Bil'akis en fazla mânâya ehemmiyet ve kıymet verip lafzın hatırı için mânâdan fedâkârlık yapmayan, elbise için vücûddan kesmeyen bir müelliftir. O, zâtına hàs ve gayet müessir ve gayet câzibedâr bir üslûb‑u beyâna sâhibdir. Bunun için Nur Risalelerinde Kur'ân ve îmân hakikatleri en berrak ve en mükemmel, en câzib ve en müessir bir tarzda izâh ve isbât edilmiştir.
148
Risale‑i Nur câmi' hakikatler ve vecîz sözler hazinesidir; bir cümlede bir sahifelik, bir sahifede on sahifelik, bir risalede bir kitaplık mânâ ifâde eden ve câmiü'l‑kelim hususiyetine mâlik olan bir şâheserdir. Bunun içindir ki, dersleri çok te'sirlidir ve gayet nâfizdir. Mütehassıs zâtlarca ma'lûmdur ki, îmânî mes'elelerde fazla tafsilât, dersin te'sir ve tefhimini zorlaştırabilir. O derslerin kanâat verici ve tatminkâr olmasında çok defa faydalı bir netice elde edilemez. Bu hakikate binâen bilhassa îmânî hakikatlerin mücmel olarak ders verilmesi, daha te'sirli ve daha verimli ve daha anlayışlı olur ve olmaktadır. Bu düstura istinâden, Risale‑i Nur tafsilâta ve teferruâta dalmamıştır. Zihni, teferruâtla dağıtmamak metodunu esâs tutmuştur.
Îmân ilmine müştâk arkadaşlarım!
Bediüzzaman Said Nursî, İhlâs Risalesi’nin sonunda bizlere çok büyük bir müjde veriyor. O kadar hàrika bir kolaylığı beşere takdim edebilmek, asrımıza kadar hiçbir müellifte görülmemiştir kanâatindeyiz.
Diyor ki: “Bu risaleleri anlayarak ve kabûl ederek bir sene okuyan, bu zamanın hakikatli bir âlimi olabilir.”
Evet, fen bütün hızıyla ilerlemektedir. Maneviyatta yükselmek de bununla muvâzidir. Maddî alanda bir saatlik yolun bir sâniyeye indirildiği bir devri yaşıyoruz. Maneviyat sahası ise daha sür'atli ve daha vüs'atlidir. Eski zamanda yarım asırda elde edilebilen ilm‑i hakikat, şimdi kısa bir zamanda kazanılabiliyor. Belki de daha az bir müddette aynı semere ve netice hâsıl oluyor. Cenâb‑ı Hakk’ın rahmet ve keremiyle bu asır Müslümanlarına ve insanlarına lütûf buyurduğu bu kadar selâmetli ve kolay elde edilebilecek İslâmî bir maârifin, îmânî bir neticenin mevcûdiyetini işiten ve aklı başında olan her insan, hususan her Müslüman, bu zengin servete mâlik olmak için Nur Risalelerine büyük bir sadâkat ve sevgi ile çalışmaktan nasıl geri kalabilir?
Gayretli arkadaşlarım!
O kadar değerli, o kadar kıymetdâr bir eser külliyatını bir an evvel okumak ve onlardan her gün îmânî ve İslâmî gıdâlarınızı almak için bütün himmet ve varlığınızla çalışacağınızdan eminim; böyle olmanızı temennî ediyorum. Zîra gençlik gidiyor… Ömür geçiyor… Zamanlar geri gelmiyor…
149
Evet, biz ne muallimlerimizden bir medet ve ne de peder ve vâlidelerimizden bir teşvik beklemiyoruz ve beklemeyiz. Biz ancak Allah’ın inâyetiyle kendi kendimizi yetiştirmek zarûret ve sebatındayız. İnşâallâh devam ve sadâkatle çalışarak mutlaka yükseleceğiz. Tâ îmân ve İslâmiyet merâtibinin zirvesine ulaşacağız. Kalbimizi nur‑u Kur'ân’la, kafamızı ilm‑i îmânla aydınlatacağız. Kalb ve aklımızı çalıştıracağız. Allah’ın hàs ve hàlis; fakat mücâhid bir kulu, Resûlullâh’ın ihlâslı, fedâkâr ve cengâver bir ümmeti olmak yolunda Nur Risaleleriyle yürüyeceğiz ve ilerleyeceğiz.
Risale‑i Nurdan eskimez yazı öğrenmeye gelince: Kur'ân yazısıyla olan Nur Risalelerini yazmaktaki kazancımız çok büyüktür. Eskimez yazıyı kısa bir zamanda öğreniyoruz. Hem yazarken ma'lûmât elde ediyoruz. Hem Risale‑i Nur eczâlarını çoğaltmakla îmâna ve Kur'ân’a hizmet edildiği için pek büyük manevî kazançlar elde ediyoruz. Hem yazılarak edinilen bilgi hâfızaya daha esâslı yerleşiyor. Bunun için şimdiye kadar binlerce genç, Risale‑i Nuru yazarak Kur'ân yazısını öğrenmiş ve öğrenmektedir.
Kıymetli kardeşlerim!
Risale‑i Nurun birçok meziyet ve hususiyetlerinden birkaçını daha sizlere nakledeceğim: Risale‑i Nurdaki hàrikulâde ilmî kuvvet, taklidî îmânı tahkîkî îmâna çeviriyor; insanı salâbetli ve kuvvetli bir Müslüman, ilmiyle amel eden bir mü'min‑i kâmil olmaya doğru götürüyor. Menhus, pis zevklerden nefret ettirip vazgeçiriyor. En ulvî ve en temiz, ebedî ve sermedî zevk ve hazlar verecek hareketlere sevk ediyor. İnsana hayatı sevdiriyor. Bedbînlikten kurtarıp îmânlı bir nîkbînlik veriyor. Uyuşuk ve tenbelleri cevvâl yapıyor, rûhî bir cevelân insanın iç âleminde hüküm‑fermâ oluyor. Orta halli değil, en ileri ve en yüksek bir insan olmak hevesini uyandırıyor. Gurur ve kibir gibi kötü ahlâkları kaldırıyor. İnsanı tevâzu', mahviyet ve vakar gibi faziletlerle değerlendiriyor. Hasım tarafları barıştırıyor. Fenâlığa fenâlıkla değil, iyilikle mukàbele etmek dersini veriyor. Siz gibi temiz ve terbiyeli gençleri, fenâ bir muhîtin fenâ görenekleriyle ahlâksız hâle düşmek felâketinden muhâfaza ediyor.
150
İşte bunun içindir ki, Risale‑i Nuru sadâkat ve devamla okuyan hakîki bir Nur talebesi, ahlâken düşük insanlar arasında kalsa da ahlâkını bozmadan onlardan uzaklaşıp kendini kurtarıyor. Hem ahlâk ve terbiyesini yükseltmek için nefis mücâdelesine girişiyor. Risale‑i Nurdan aldığı ma'lûmât ve îmânî kuvvetle muvaffak oluyor. Hem kendini o bozuk cem'iyete ve kimselere kaptırmıyor, bil'akis Risale‑i Nuru neşrederek îmânî esâsların zayıflaması neticesi olarak bozulan o cem'iyeti iknâ ve ıslah etmek cehdine sâhib oluyor. İctimâî yüksek esâslarla mücehhez bir ıslahatçı gibi gaye ve prensibinde terakkîler kaydediyor. Da'vâsını yürütmekte ve yerleştirmekte âdeta zaferden zafere koşmaya başlıyor.
Evet arkadaşlar,
Bugün ictimâî dert ve yaralarımızı halledip tedâvi edecek en esâslı ve en te'sirli faktör ve nizâmı hâvî olan bir hakikat kaynağı vardır. O da Risale‑i Nurdur. Bunun içindir ki hakikati idrak edebilen hakîki münevverler ve uyanık mektebliler, büyük bir çoğunlukla Risale‑i Nura sarılmaktadırlar.
Evet, düşüncemiz dâima terakkî etmekte olacaktır. Bu muvakkat dünyanın, ebedî saâdeti kazanmak için bir ticârethâne olduğunu Risale‑i Nur bize ders veriyor. Biz de bütün hakîki ilimlerin mâdeni, esâsı, nuru ve rûhu olan îmân ilmini tahsil ve iktisab etmek için ve mukaddes da'vâmızda muvaffak ve kudsî mücâdelemizde muzaffer olmak için aza kanâat etmeyeceğiz. Dâima yükselmek, dâima ilerlemek, dâima terakkî etmek için Nur Risalelerine çalışacağız ve çalıştıracağız.
1947Konya Nur Talebeleri nâmınaZübeyr Gündüzalp
151
Üstadımız, Bütün Kardeşlerimizin Hem Leyle‑i Kadir’lerini Hem Bayramlarını Tebrik Ediyorlar
Hasta Mübârek Üstadımız, Bütün Kardeşlerimizin Hem Leyle‑i Kadir’lerini Hem Bayramlarını Tebrik Ediyorlar
Çok hasta Üstadımızın hizmetinde bulunan:Bayram, Ceylan, Zübeyr, Tahiri, Sıddık Süleyman
Hastalık içerisinde şefkat hissiyle bütün zîhayatların elemleri hatıra geldi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Âlem‑i İslâm’da Leyle‑i Kadir telâkki edilen bu Ramazan‑ı Şerîfin yirmiyedinci gecesinde, bir nev'i tesemmüm ile şiddetli bir mide hastalığı içinde sinirlerimi ve vicdân ve kalbimi istilâ eder gibi, manevî bir diğer dehşetli hastalık hissettim. Bu maddî ve manevî iki dehşetli hastalık içinde şefkat hissi ile bütün zîhayatların elemleri hâtıra geldi. Şahsî hastalığımdan daha ziyâde elîm bir hâlet‑i rûhiyeyi hissettim. Bununla beraber seksen küsûr seneye varan ömrümün en sonunda seksen sene bir manevî ibâdeti kazandıran en son Leyle‑i Kadr’ime lâyık çalışamayacağım diye sâbık iki dehşetli hastalıktan daha şiddetli hazîn bir me'yûsiyet içinde a'sâba gelen ve nefs‑i emmârenin vazifesini gören bir elîm his beni ezdiği aynı zamanda Âyet‑i Hasbiye’nin bir sırrı imdâdıma geldi. Bu üç hastalığımı izâle edip Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki; hilâf‑ı me'mûl bir tarzda dayandım. O üç hastalığıma da böyle üç merhem sürüldü. Maddî hastalığım, Hastalar Risalesi’nde isbât edildiği gibi; bir saat hastalık, sâbir ve mütevekkil insanlara, hiç olmazsa on saat ibâdet ve Leyle‑i Kadir’de ise daha ziyâde ibâdet hükmüne geçtiğinden; benim de bu Leyle‑i Kadir’deki hastalığım, iktidarsızlığımla yapamadığım Leyle‑i Kadir’deki hizmetim yerine geçmesiyle, tam şifâ verici bir merhem oldu. Ve bütün zîhayatın hastalık ve elemlerinden şefkat sırrı ile bana gelen teellüm marazını, – birden – Rahîmiyet‑i İlâhiye’nin tecellîsiyle yani o mahlûkatları yaratanın şefkat ve rahîmiyeti ve rahmeti tam kâfî olmasından; onların elemlerini, onlar için bir nev'i lezzete veya mükâfâta çevirdiğinden; o rahmet‑i İlâhî’den daha ileri şefkati sürmek mânâsız ve haksız olduğundan; o şefkatten gelen elemi, bir manevî sürûra ve lezzete çevirdi. Yalnız merhem değil, belki şifâ verdi.
152
Ve en son ömrümde, en ziyâde kıymetdâr manevî bir hazineyi kaybetmekteki manevî eleme karşı Nur’un hàs şâkirdlerinin her birisi şirket‑i maneviye sırrıyla umum nâmına dahi duâ ile ve amel‑i sâlih ile çalıştıklarından hem Hüccetü'z‑Zehrâ’da, hem Nur Anahtarı’nda izâh edilen, teşehhüdde ve Fâtiha’da, bütün mevcûdât ve zîhayat cemâatinin duâlarına ve tevhiddeki da'vâlarına iştirâk sûretiyle, hususan toprak, hava, su ve nur unsurları birer dil olmasıyla; topraktan çıkan bütün hayat hediyeleri ve sudan, mübârekât ve tebrikât; ve havadan, şükür ve ibâdetin temessülleri; ve nur unsurundan, maddî‑manevî tayyibâtlar, güzellikler tarzında; teşehhüdde ve Fâtiha’da kâinâttaki bütün ni'metlerden gelen şükürler ve hamdler ve bütün mahlûkatın hususan zîhayatların küllî ibâdetleri ve bütün istiâneleri ve doğru yoldan giden bütün ehl‑i hakikate ve ehl‑i îmânın yolundan gidenlere manevî refâkat etmekle ve onların duâlarına ve da'vâlarına tasdik sûretinde âmînlerle iştirâk ederek, âmîn demekle hissedar olmanın küllî sırrı o gece imdâdıma geldi. Gayet hasta, zaîf ve me'yûs bir hâlde, cüz'î bir hizmet edememekteki manevî elîm hastalığıma öyle bir tiryâk oldu ki; ben hakikaten en sağlam hâllerimde ve en genç zamanlarımda, en zevkli ve lezzetli evrâdımda bulmadığım bir manevî sürûr hissettim. Ve hadsiz şükür edip, o dehşetli hastalığıma râzı oldum. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ ف۪ي كُلِّ زَمَانٍ dedim.(Hâşiye)
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşinizSaid Nursî
153
Boş Sayfa
154
Ecnebî Feylesofların Kur'ân’ı Tasdiklerine Dair Şehâdetleri
Bu Feylesofların Kur'ân Hakkındaki Senâlarının Bir Hülâsası, Küçük Tarihçe‑i Hayat’ta Ve “Nur Çeşmesi Mecmuası”nda Yazılmıştır.
Prens Bismarck (Bismark)’ın Beyânâtı
Sana Muâsır Bir Vücûd Olamadığımdan Müteessirim Ey Muhammed! (A.S.M.)
Muhtelif devirlerde, beşeriyeti idare etmek için taraf‑ı Lâhutîden geldiği iddia olunan bütün münzel semâvî kitapları tam ve etrafıyla tedkik ettimse de, tahrif olundukları için, hiçbirisinde aradığım hikmet ve tam isabeti göremedim. Bu kanunlar değil bir cem'iyet; bir hâne halkının saâdetini bile te'min edecek mâhiyetten pek uzaktır. Lâkin Muhammedîlerin (A.S.M.) Kur'ân’ı, bu kayıttan âzâdedir. Ben, Kur'ân’ı her cihetten tedkik ettim, her kelimesinde büyük hikmetler gördüm. Muhammedîlerin (A.S.M.) düşmanları, bu kitab Muhammed’in (A.S.M.) zâde‑i tab'ı olduğunu iddia ediyorlarsa da, en mükemmel hattâ en mütekâmil bir dimağdan böyle hàrikanın zuhûrunu iddia etmek, hakikatlere göz kapayarak kin ve garaza âlet olmak mânâsını ifâde eder ki; bu da ilim ve hikmetle kàbil‑i te'lif değildir. Ben şunu iddia ediyorum ki; Muhammed (A.S.M.) mümtâz bir kuvvettir. Destgâh‑ı kudretin böyle ikinci bir vücûdu imkân sahasına getirmesi ihtimalden uzaktır.
Sana muâsır bir vücûd olamadığımdan dolayı müteessirim ey Muhammed (A.S.M.)! Muallimi ve nâşiri olduğun bu kitab, senin değildir; O Lâhutîdir. Bu kitabın Lâhutî olduğunu inkâr etmek, mevzû ilimlerin butlânını ileri sürmek kadar gülünçtür. Bunun için, beşeriyet senin gibi mümtâz bir kudreti bir defa görmüş, bundan sonra göremeyecektir. Ben, huzur‑u mehâbetinde kemâl‑i hürmetle eğilirim.
Prens Bismarck
155
En Temiz ve En Doğru Din Müslümanlıktır
Meşhûr muharrir, müsteşrik, Edebiyât‑ı Arabiye mütehassısı ve Kur'ân‑ı Kerîm’in mütercimi Doktor Maurice (Moris) şöyle diyor:
Bizans Hıristiyanlarını, içine düştükleri bâtıl i'tikàdlar girîvesinden, ancak Arabistan’ın Hirâ Dağında yükselen ses kurtarabilmiştir. İlâhî kelimeyi en ulvî makama yükselten ses, bu ses idi. Fakat Rûmlar bu sesi dinleyememişlerdi. Bu ses, insanlara en temiz ve en doğru dini ta'lim ediyordu. O yüksek din ki, onun hakkında, Godfrey Higgins gibi muhakkìk bir fâzıl, şu sözleri pek haklı olarak söylüyor: “Bu dinde mukaddes sular, şâyân‑ı teberrük eşya, esnâm ve azîzler, yâhut a'mâl‑i sâlihadan mücerred îmânı müfîd tanıyan akîdeler, yâhut sekerât‑ı mevt esnâsında nedâmetin bir fâide vereceğini ifâde eden sözler, yâhut başkaları tarafından vukû' bulacak duâ ve niyâzların günahkârları kurtaracağına dair ifâdeleri yoktur. Çünkü bu gibi akîdeler, onları kabûl edenleri alçaltmıştır.”
Doktor Maurice
156
Zamanlar Geçtikçe, Kur'ân’ın Ulvî Sırları İnkişaf Ediyor
Doktor Maurice (Moris), Le Parler Française Roman (Löparle Franses Roman) ünvânlı gazetede Kur'ân’ın Fransızca mütercimlerinden Salamon Reinach’ın tenkidâtına verdiği cevapta diyor ki:
Kur'ân nedir? Her tenkidin fevkınde bir fesâhat ve belâğat mu'cizesidir. Kur'ân’ın, üçyüzelli milyon Müslümanın göğsünü haklı bir gururla kabartan meziyeti, O’nun her mânâyı hüsn‑ü ifâde etmesi itibariyle, münzel kitapların en mükemmeli ve ezelî olmasıdır. Hayır, daha ileri gidebiliriz:
Kur'ân, kudret‑i Ezeliyenin inâyet ile insana bahşettiği Kütüb‑ü Semâviyenin en güzelidir; beşeriyetin refahı nokta‑i nazarından Kur'ân’ın beyânâtı, Yunan Felsefesinin ifâdâtından pek ziyâde ulvîdir. Kur'ân, arz ve semânın Hàlıkına hamd ü şükrânla doludur. Kur'ân’ın her kelimesi, herşeyi yaratan ve herşeyi hâiz olduğu kàbiliyete göre sevk ve irşad eden Zât‑ı Kibriyâ’nın azametinde mündemicdir.
Edebiyât ile alâkadar olanlar için Kur'ân, bir kitab‑ı edebdir. Lisân mütehassısları için Kur'ân, bir elfâz hazinesidir. Şâirler için Kur'ân, bir âhenk menba'ıdır. Bundan başka bu kitab; ahkâm ve fıkıh nâmına bir muhît‑i maâriftir.
Dâvud’un (A.S.) zamanından, Jan Talmus’un devrine kadar gönderilen kitapların hiçbiri, Kur'ân‑ı Kerîm’in âyetleriyle muvaffakıyetli bir şekilde rekabet edememiştir.
Bundan dolayıdır ki, Müslümanların yüksek sınıfları, hayatın hakikatini kavramak nokta‑i nazarından ne kadar tenevvür ederlerse, o derece Kur'ân ile alâkadar oluyorlar ve O’na o kadar ta'zîm ve hürmet gösteriyorlar.
157
Müslümanların Kur'ân’a hürmetleri dâima tezâyüd etmektedir. İslâm muharrirleri, Kur'ân âyetlerini iktibas ile yazılarını süslerler ve o yazılar o âyetlerden mülhem olurlar. Müslümanlar, tahsil ve terbiye itibariyle yükseldikçe, fikirlerini o nisbette Kur'ân’a istinâd ettiriyorlar. Müslümanlar, kitaplarına âşıktırlar ve O’nu kalblerinin bütün samîmiyetiyle mukaddes tanırlar. Hâlbuki kütüb‑ü İlâhiye’ye nâil olan diğer milletler, ne kitaplarına ehemmiyet verirler ve ne de onlara hürmet gösterirler.
Müslümanların, Kur'ân’a hürmetlerinin sebebi; bu kitab pâyidâr oldukça, başka bir dinî rehbere arz‑ı ihtiyaç etmeyeceklerini anlamalarıdır. Fi'l‑hakîka Kur'ân’ın fesâhat, belâğat ve nezâhet itibariyle mümtâziyeti, müslümanları başka belâğat aramaktan vâreste kılmaktadır. Edebî dehâların ve yüksek şâirlerin, Kur'ân huzurunda eğildikleri bir vâkıadır. Kur'ân’ın her gün daha fazla tecellî etmekte olan güzellikleri, her gün daha fazla anlaşılan fakat bitmeyen esrârı, şiir ve nesirde üstad olan Müslümanları, üslûbunun nezâhet ve ulviyeti huzurunda diz çökmeye mecbur etmektedir. Müslümanlar, Kur'ân’ı tâ rûz‑u haşre kadar pâyidâr kalacak kıymet biçilmez bir hazine addeylerler ve O’nunla pek haklı olarak iftihar ederler. Müslümanlar, Kur'ân’ı en fasîh sözlerle, en rakìk mânâlarla coşan bir nehre benzetirler.
Şâyet Monsieur Renaud (Mösyö Reno), İslâm Âlemiyle temâs etmek fırsatını elde edecek olursa, münevver ve terbiyeli Müslümanların, Kur'ân’a karşı en yüksek hürmeti perverde ettiklerini ve O’nun evâmir‑i ahlâkıyesine fevkalâde riâyetkâr olduklarını ve bunun haricine çıkmamağa gayret ettiklerini görürdü.
Yeni nesiller ve asrî mekteblerin me'zunları da, Kur'ân’a ve müslümanlığa karşı müstehziyâne bir cümlenin sarfına tahammül etmemektedirler. Çünkü Kur'ân, iki sıfatla bu ehliyeti hâizdir:
158
Bunların birincisi: Bugün ellerde tedâvül eden Kur'ân’ın Hazret‑i Muhammed’e (A.S.M.) vahy olunan kitabın aynı olmasıdır. Hâlbuki, İncil ile Tevrat hakkında birçok şübheler ileri sürülmektedir.
İkincisi: Müslümanlar Kur'ân’ı Arapçanın en kuvvetli muhâfızı ve esâsât‑ı diniyenin amelî bir mâhiyet almasının en kuvvetli menba'ı telâkki ederler.
Binâenaleyh Monsieur Renaud (Mösyö Reno) eserini tashih edecek olursa, bu tercümesiyle, insanları tenvir hususunda insanlığa büyük bir muâvenette bulunur ve bâtıl i'tikàdların hududlarını târ ü mâr etmeye hàdim olur.
Doktor Maurice
Nur Çeşmesi’nde ve Risale‑i Nurda yazılan bu nev'i feylesoflardan kırk altıncısıdır.
Zât‑ı Kibriyâ Hakkındaki Âyetlerin Ulviyeti ve Kur'ân’ın Kudsî Nezâheti
Mister John Davenport, “Hazret‑i Muhammed (A.S.M.) ve Kur'ân‑ı Kerîm” ünvânlı eserinde Kur'ân‑ı Kerîm’den bahsederken, şu sözleri söylüyor:
Kur'ân’ın sayısız hususiyetleri içinde bilhassa ikisi fevkalâde mühimdir:
1. Zât‑ı Kibriyâ’yı ifâde eden âyâtın âhengindeki ulviyettir. Kur'ân‑ı Kerîm, beşerî zaaflardan herhangi birisini Zât‑ı Kibriyâ’ya isnâddan münezzehtir.
2. Kur'ân – başından sonuna kadar – gayr‑ı belîğ, gayr‑ı ahlâkî, yâhut terbiyeye muhâlif fikirlerden, cümlelerden ve hikâyelerden tamamen münezzehtir.
Hâlbuki bütün bu nâkìsalar, hıristiyanların ellerindeki muharref Kitab‑ı Mukaddes’te mebzûliyetle vardır.
John Davenport
159
Kur'ân, Serâpâ Samîmiyet ve Hakkàniyetle Doludur
Carlyle (Karlayl) şöyle diyor:
Kur'ân’ı bir kerre dikkatle okursanız, O’nun hususiyetlerini izhâra başladığını görürsünüz. Kur'ân’ın güzelliği, diğer bütün edebî eserlerin güzelliklerinden kàbil‑i temyizdir. Kur'ân’ın başlıca hususiyetlerinden biri, O’nun asliyetidir.
Benim fikir ve kanâatime göre Kur'ân, serâpâ samîmiyet ve hakkâniyetle doludur. Hazret‑i Muhammed’in (A.S.M.) cihana tebliğ ettiği dâvet, hak ve hakikattir.
Carlyle
Müslümanlık, Tecessüd ve Teslîs Akîdesini Reddeder
İngiltere’nin en meşhûr ve en büyük müverrihlerinden Edward Gibbon (Edvord Gibon) “Roma İmparatorluğunun İnhitat ve Sukùtu” adlı eserinde şöyle diyor:
Ganj Nehri ile, Bahr‑i Muhît-i Atlasî (Atlas Okyanusu) arasındaki memleketler; Kur'ân’ı, bir kanun‑u esâsî ve teşrî‑i hayatın rûhu olarak tanımışlardır. Kur'ân’ın nazarında, satvetli bir hükümdarla, zavallı bir fakir arasında fark yoktur. Kur'ân bu gibi esâslar üzerinde öyle bir teşri' vücûda getirmiştir ki, dünyada bir nazîri yoktur.
Müslümanlığın esâsâtı; teslîsiyet ve Allah’ın tecessüdiyetini ve vahdet‑i vücûd akîdesini reddetmektedir. Bu mutasavvifâne akîdeler üç kuvvetli ulûhiyetin mevcûdiyetini ve Mesih’in Allah’ın oğlu – hâşâ! − olduğunu öğretmektedir. Fakat bu akîdeler, ancak müteassıb hıristiyanları tatmin edebilir; hâlbuki Kur'ân, bu gibi karışıklıklardan, ibhamlardan âzâdedir.
Kur'ân, Allah’ın birliğine en kuvvetli delildir. Feylesofâne bir dimağa mâlik olan bir muvahhid, İslâmiyetin nokta‑i nazarını kabûl etmekte hiç tereddüd etmez. Müslümanlık, belki bugünkü inkişaf‑ı fikrîmizin seviyesinden daha yüksek bir dindir.
Edward Gibbon
160
Hàlıkın Hukukuyla Mahlûkatın Hukukunu En Mükemmel Sûrette Ancak Müslümanlık Ta'rif Etmiştir
Kur'ân’ın telkin ve Hazret‑i Muhammed’in (A.S.M.) tebliğ ettiği esâsâttan mükemmel bir ahlâk mecellesi vücûd bulur. Esâsât‑ı Kur'âniyenin muhtelif memleketlerde insanlığa ettiği iyiliği ve ettikten sonra da Allah’a takarrüb etmek isteyen insanları Cenâb‑ı Hakk’a rabtettiğini inkâr etmek mümkün değildir.
Hàlık’ın hukuku ile mahlûkun hukuku, ancak Müslümanlık tarafından mükemmel bir sûrette ta'rif olunmuştur. Bunu yalnız Müslümanlar değil, Hıristiyanlar da Mûsevîler de itiraf ediyorlar.
Marmaduke Pickthall(Marmadük Piktol)
Kur'ân ile Kavânîn‑i Tabîiye Arasında Tam Bir Âhenk Vardır
Yeni keşfiyâtın veyâhut ilim ve irfanın yardımıyla hallolunan, yâhut halline uğraşılan mesâil arasında bir mes'ele yoktur ki; İslâmiyetin esâsâtıyla teâruz etsin. Bizim, Hıristiyanlığı kavânîn‑i tabîiye ile te'lif için sarfettiğimiz mesâîye mukâbil, Kur'ân‑ı Kerîm ve Kur'ân’ın ta'limiyle kavânîn‑i tabîiye arasında tam bir âhenk görülmektedir. Kur'ân, her hürmete şâyân olan eserdir.
Levazaune(Lövazon)
161
Kur'ân, Bütün İyilik ve Fazilet Esâslarını Muhtevîdir. İnsanı, Her Türlü Dalâletlerden Korur
Kur'ân, insanlara Hukukullâhı tanıtmış, mahlûkatın Hàlık’tan ne bekleyeceğini, mahlûkatın Hàlık’la münâsebâtını en sarîh şekilde öğretmiştir. Kur'ân ahlâk ve felsefenin bütün esâsâtını câmi'dir; fazilet ve rezîlet, hayır ve şer, eşyanın mâhiyet‑i hakîkiyesi, hülâsa her mevzû Kur'ân’da ifâde olunmuştur. Hikmet ve felsefenin esâsı olan adâlet ve müsâvâtı öğreten ve başkalarına iyilik etmeyi, faziletkâr olmayı ta'lim eden esâslar‥ bunların hepsi Kur'ân’da vardır. Kur'ân insanı, iktisad ve îtidâle sevkeder, dalâletten korur, ahlâkî zaafların karanlığından çıkarır, teâlî‑i ahlâk nuruna ulaştırır, insanın kusurlarını, hatâlarını i'tilâ ve kemâle kalbeyler.
Müsteşrik Sedillot